Ana Sayfa Blog Sayfa 3730

İran, nükleer santralinin faaliyetlerini durdurdu

İran’ın Buşehr nükleer enerji santralindeki çalışmalar, “bakım çalışması” nedeniyle 2 ay süreyle durduruldu.

8iran busehr nükleer santrali

İran Atom Enerjisi Kurumu (İAEK) Buşehr nükleer enerji santralindeki faaliyetlerin, “bakım çalışmaları” nedeniyle geçici olarak durdurulduğunu bildirdi.

İAEK’dan yapılan açıklamada, “Elektrik enerjisinin en çok kullanıldığı yaz aylarındaki ihtiyaca cevap verilebilmesi için yakıt artırımının yapılacağı Buşehr nükleer enerji santralinin faaliyetlerinin durdurulduğu” kaydedildi. Faaliyetlerin dün akşam itibariyle durdurulduğu aktarılan açıklamada, bakım çalışmalarının 2 ay sürmesinin planlandığı belirtildi.

(Dünya)

[Özel Haber] Uruguay’da Mujica vosvosu ile gitti, Tabare kamyoneti ile halkı selamladı

Uruguay’daki başkanlık devir teslim törenini başkent Montevideo’da yerinde izleyen arkadaşımız Serkan Zihli, Yeşil Gazete için töreni kaleme aldı

* * *

Montevideo’nun başkanlık sarayının da bulunduğu ana meydanı Plaza Independencia dün önemli bir ana tanıklık etti. Sade yaşamı, esprili demeçleri ve başarılı icraatlarıyla sadece kendi ülkesinin değil tüm dünyanın dikkatini Uruguay’a çevirmeyi başaran Jose “Pepe” Mujica, ya da Uruguaylıların kısalttığı ismiyle Pepe, başkanlık nişanını selefi Tabare Vazquez´e devretti. Halkın yoğun sevgi gösterileriyle uğurladığı Pepe, yeni donemde senatör olarak aktif politik hayatına devam edecek.

4

Devir törenine Mujica’nın bir önceki gün Colonia’da buluşarak dev bir rüzgar enerjisi santralini birlikte hizmete açtığı Brezilya devlet başkanı Dilma Rousseff, Ispanya`nın bir önceki kralı Juan Carlos, Şili devlet başkanı Michelle Bachelet, Küba devlet başkanı Raul Castro ve Bolivya devlet başkanı Evo Morales başta olmak üzere çok sayıda üst düzey yetkili katıldı. Törene katılması beklenen ABD başkan yardımcısı Joe Biden son anda programını değiştirerek Guatemala’ya gitmeyi tercih etti. Hükümeti son günlerde üst düzey bir güvenlik teşkilatı yöneticisinin öldürülmesi ve yolsuzluk iddiaları ile sarsılan Arjantin devlet başkanı Cristina Kirchner törene katılmadı. Yerine torene katılan yardımcısı Boudou’nun ismi okunduğunda meydandaki kalabalık tarafindan güçlü yuhalama sesleri duyuldu. Isimleri anons edilirken halktan en çok alkış alan isimler ise Filistin temsilcisi ve Evo Morales oldu. Venezuela devlet başkanı Nicolas Maduro ise ülkesindeki iç kriz sebebiyle törene katılamadı. Törende Türkiye’yi temsilen Arjantin büyükelçisi Taner Karakaş yer aldı.

2

Yaklaşık elli bin kişinin izlediği törende sıcaklığın otuz dereceyi aşması üzerine halka sık sık soğuk su dağıtıldı. Yarısı kadınlardan oluşan yeni kabinedeki bakanların ilan edilmesi ve Tabare Vazquez`in konuşmasının ardından Mujica vosvogenine binerek alandan ayrıldı. Arabasına binmeden önce halkın töreni izlediği bölüme gelerek pekçok kişi ile el sıkıştı ve sohbet etti. “O bizden biri” ve “Gracias (teşekkürler) Pepe” sloganları arasında halka veda eden Pepe, kürtaj serbestisi, marihuana kullanımının yasallaşması, eşcinsellerin evlenebilmesi gibi sayısız icraatlarıyla Uruguay`da bir döneme damgasını vurmuş oldu.

3

Muhalif basın ise döneminin son günlerinde Mujica´yı söz verdiği bazı icraatları yerine getirmemekle ve “popstar” gibi davranmakla eleştirdi. Sağ basının önde gelen gazetelerinden El Observador hazırladığı Mujica özel ekinde eski başkanı Andy Warhol tarzı popart bir illüstrasyon ile kapağına taşıdı. Eleştirilerin başında inşa etmeyi söz verdiği 39 liseden sadece dokuzunu bitirmesi, eğitim sisteminde içeriğe dair gerekli reformları yapmak yerine öğrencilere laptop dağıtmak gibi popülist politikalar izlemesi, kürtaj ve marihuana yasalarında muhalefet ile yeterince görüş alışverişinde bulunmaması gibi konular geliyor.

Mujica vosvosu ile gitti, Tabare kamyoneti ile halkı selamladı

Aynı zamanda bir onkolog olan Tabare Vazquez’in bu ikinci başkanlık dönemi. Vazquez 2005-2010 yılları arasında devlet başkanlığı görevini başarıyla yürütmüş; eğitim, işçi hakları ve sağlık alanlarında önemli reformlar gerçekleştirmiş bir politikacı. Suçun önlenmesi ve yoksulluk sınırının altında yaşayan kişi oranını yüzde kırklardan 20’ye kadar düşürmesi ile Uruguay`daki sol koalisyon Frente Amplio`nun sevilen isimlerinden biri. Mujica hükümetinde tarım ve hayvancılık bakanı olarak da görev yapan yeni başkan, yardımcısı Raul Sendic ile birlikte meclisten tören alanına kadar eski bir kamyonetin üzerinde halkı selamlayarak geldi. Zira bu kamyonetin Vazquez için anlamı büyük. Halk sağlık merkezlerinde doktor olarak çalışan baskan, kalan zamanlarında bu kamyonet ile perakende satış yaparak geçimini sağlamış. Geçtiğimiz doğumgününde Vazquez`in arkadaşları tüm Uruguay`ı arayarak kamyoneti bulmuş, onarımdan geçirerek ona hediye etmişler. Yeni başkan törene kamyonetle giderek Mujica`nın vosvosuyla başlattığı geleneği sürdüreceğini göstermiş oldu.

7

Törendeki konuşmasında etnik kimliklerden cinsel yönelime kadar her tür farklılığın Uruguay’ı zenginleştirdiğine inandığını belirten Vazquez, Mujica´nın reformlarına sahip çıkma ve daha ileri noktaya taşıma sözü verdi. Sosyal devleti daha da genişleteceğini vurgulayan başkan konuşmasında özel girişimciliğin önemine de vurgu yaparak kamu ile özel sektör arasındaki dengeyi gözeteceğinin işaretini verdi.

5

Öte yandan yeni hükümeti zorlu bir dönem bekliyor. Arjantin ve Brezilya’daki sosyal çalkantılar ve doların hızla yükselmesi önümüzdeki dönemde %3 oranında istikrarlı bir büyümeyi sağlamayı başaran Uruguay ekonomisini zora sokacak gibi görünüyor. Eğitim ve sağlık alanında iyileştirmeler, güvenlik ve altyapı yatırımları ise halkın beklentiler listesinin başında. Dış politikada ise Mercosur ile ilişkilerin sıkılaştırılması, NAFTA ile serbest ticaret anlaşması için müzakereler, ABD ile vizelerin kaldırılması süreci gibi önemli konular hükümetin masasında bulacağı diğer önemli dosyalar.

 

Serkan Zihli – Montevideo

(Yeşil Gazete)

 

“Büyük Dönüşüm” başladı bile! – İklim için sahneye çıkıyoruz! – Ömer Madra

#iklimicin

http://iklimicin.org/

8iklimicin

Günümüzün önde gelen entelektüellerinden nörolog ve yazar Oliver Sacks, geçenlerde  New York Times gazetesinde varoluş, yokoluş ve yeryüzü üzerine “Kendi Hayatım” başlığıyla yazdığı derinlikli felsefî yazıyı şu cümleyle bitiriyordu:

“Herşeyden önce ben bu güzelim gezegende duyarlı bir varlık, düşünen bir hayvan olarak varoldum ve bu durum, kendi başına muazzam bir ayrıcalık ve macera zaten.” (Oliver Sacks, “My Own Life”, New York Times,19 Şubat 2015)

Ülkede, bölgede ve dünyadaki sayısız şiddet, çatışma, savaş, iç savaş, terör, “infaz”, intikam, vahşet, misilleme, hunhar kadın cinayetleri, çözümü ufukta görünmeyen “çözüm” görüşmeleri, özgürlüklerle temel hakları yok edecek “güvenlik” yasa tasarıları var.

Ama bütün bu hengâmeden fırsat bulup etrafa bakabilmeyi başarırsak, sözkonusu ayrıcalığın hemen farkına varabiliriz aslında: Yılların aktivisti Joanna Macy, “Dünyayı Değiştirebilecek Beş Varoluş Biçimi” başlıklı yazısında kendini örgütleyebilen bu harika gezegenin onu algılayabilecek duyularla, onu içine çekecek ciğerlerle, ondan beslenecek organlarla donatılmış insanlar olarak bize verilmiş müthiş bir armağan olduğunu söyleyerek Sacks’i doğruluyor.newstoryhub.com/2015/02/five-ways-of-being-that-can-change-the-world-by-joanna-macy/

Geçen Eylül ayında başta New York’taki 400 bin kişilik kalabalık olmak üzere dünyada gerçekleştirilen insanlık tarihinin en büyük iklim yürüyüşünden 1 gün önce konuşan 14 yaşındaki kıdemli(!) aktivist rapçi yerli Xiuhtezcatl Martinez, armağan metaforunu ilerletiyor ve biz dinleyenleri yere çarpan konuşmasında önümüzdeki büyük fırsatı şöyle anlatıyordu:

“İklim değişikliğinden en çok etkilenecek olan benim kuşağım ve benden sonra gelecek olanların kuşağı. Büyükler gezegende bir parti verdiler, şimdi de biz çocuklara ‘ortalığı silip süpürmek size kaldı’ dediler… Ama bu, insanı duraklatacak bir şey değil. Aksine, tam bir fırsat aslında: Şu çağda doğmuş olmaktan daha büyük nimet olur mu? Çünkü bu kuşağın, bu salondakilerin, yandaki komşuların … hepimizin önünde tarihi yeniden yazmak, tüm toplumun temel inanışlarını değiştirmek için önemli bir fırsat var. (Bu konuda daha fazla bilgi edinmek için bkz.:indiancountrytodaymedianetwork.com/2014/09/20/indigenous-peoples-essential-climate-movement-march-organizers-say-156977

Şu anda dünya nüfusunun yarısından fazlası 30 yaşın altında! Belki farkında değiliz ama onlar ayaklanmış durumda! Xiuhtezcatl (Şutezkat diye telaffuz ediliyor), gibi pek çok genç lider var dünyada. Bu genç kızlarla delikanlılar herşeyin birbiriyle bağlantılı olduğu yeryüzünde kendi toplumlarıyla ve dünyayla bir taahhüt paylaşıyorlar. Gençliğin, yeryüzünde pozitif değişim yaratmak için insanları bir araya getirecek gücü olduğunu biliyorlar çünkü. Büyük çevre aktivisti genetik bilimci David Suzuki’nin söylediği gibi,

“İnsanlar bir araya geldiği zaman da ortaya birdenbire sihir çıkar!… Gençlerin çoğu henüz oy kullanacak yaşta değiller ama, bugün alınacak kararların doğuracağı pislik yığınlarını temizleyecek olan da onlar. Dolayısıyla, onların kuşağına bırakmak istediğimiz dünyaya ilişkin kararlar üzerinde dikkatle düşünme zamanı.”www.commondreams.org/views/2015/02/19/

Sorumluluklar, sorunlar, torunlar ve kararlar. Olabilecek en önemli dönüm noktası artık: Önde gelen düşünür ve aktivist Noam Chomsky de durumun vahametini şöyle vurguluyor:

“İşin şakası yok! İnsan türünün tarihinde ilk kez, torunlarımızın haysiyetli bir hayat sürdürüp sürdüremeyeceği konusunda belirleyici kararları bizzat almak zorundayız. Bu, daha önce hiç olmadı. Daha şimdiden, dünyadaki canlı türlerini olağanüstü boyutta yokeden kararları aldık bile… Dünyada canlı türlerinin yok edilme seviyesi, bundan 65 milyon yıl önce, dev bir göktaşının dünyaya çarpıp korkunç ekolojik yıkımlar yarattığı dönemdeki seviye ile aynı. Dinozorlar çağı o zaman sona ermiş, dinozorlar yeryüzünden silinmişti. … Aynı şey şimdi de oluyor, bir farkla yalnız: Göktaşı biziz…” (Noam Chomsky – David Barsamian’la söyleşi: “The World of our Grandchildren”)

İnsanlık macerasında belirleyici bir noktadayız. Tarihteki en büyük değişim hareketinin bir parçası olarak bizler, Türkiye’de de görülmüş en büyük iklim eylemlerini oluşturmak, herşeyi değiştirmek için harekete geçtik.

Bütün dünyada ortalığı kasıp kavurmaya başlayan bu müthiş “Adı Olmayan Hareket”in ön safında yer almak istedik. İlk aşamada, kadim Yunan demokrasisinden esinlenerek “Yüzler Meclisi” oluşturmak üzere imza topladık. Toplum içinden de ilk ağızda 20 kesim belirledik ve her birinden 100’er imza toplamaya giriştik. 1500’ü aşkın imza var elimizde – kapı gibi!

İşte, şimdi ve buradayız: “İklim İçin Sahneye Çıkıyoruz!”

Unutmadan: Bu daha başlangıç!

Geçen Eylül’de Halkların İklim Yürüyüşü’nü örgütleyen arkadaşlarımızın bize dediği gibi:

Herşeyi değiştirmek için herkese ihtiyacımız olacak!

#iklimicin

iklimicin.org/

Bu yazı acikradyo.com.tr/ den alınmıştır

Ömer Madra

 

 

Ömer Madra

Mersin’de seks işçisi kadına transfobik saldırı

Mersin’de İpek adlı trans seks işçisi, dün gece çarkta anlaştığı iki kişinin nefret saldırısına uğradı. Darp edilen ve bıçaklanan kadın, ıssız bir portakal bahçesinde ölüme terk edildi.

9transfobik saldırı, mersin

Kaos GL’den Alican Kalan’ın haberine göre Mersin’de dün gece anlaştığı iki erkeğin arabasına binen trans seks işçisi İpek, ne olduğunu anlamadan araç içerisinde darp edilmeye başlandı. Daha sonra kaçırılarak ıssız bir portakal bahçesine götürülen kadın, burada iki kişi tarafından öldüresiye dövülerek bıçaklandı.

Saldırgan 2 erkek ise İpek’i ölüme terk ederek araçla uzaklaştılar. Bahçede çalışan işçiler, sabah geldiklerinde yerde bilinci kapalı şekilde yatan trans kadını buldular.

Mersin Devlet Hastanesi’ne kaldırılan İpek’in durumu ciddiyetini koruyor. Vücudunun çeşitli yerlerinde darpa bağlı lezyonlar, kesici alete bağlı yaralanma, kırıklar ve ağız içinde parçalanmalar meydana gelen trans kadınla Mersin Yedi Renk LGBTİ Derneği ilgileniyor.

(Kaos GL)

Taner Yıldız’a “kamuya zarar vermek” suçlaması ile meslekten ihraç

Elektrik Mühendisleri Odası Ankara Şubesi üyesi Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız meslekten men edildi. Soma’da yaşanan iş cinayeti sonrası yaptığı açıklamalarla kamuoyundan yoğun tepki toplayan Yıldız, ‘kamuya, halka, üçüncü şahıslara zarar vermek’ suçundan ihraç edildi.

taner-yildiz-300x166-215x166

 

Yıldız’a verilen ‘men cezası’nın Soma katliamının dava iddianamesinin kabul edildiği tarihe denk gelmesi dikkat çekti.

Elektrik Mühendisleri Odası (EMO) Ankara Şubesi üyesi Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız meslekten men edildi. EMO’nun 18 Mayıs 2014 tarihinde Bakan Yıldız hakkında ihraç istemiyle başvurduğu “Onur Kurulu” kararını verdi. Bakan Yıldız’ın, Soma Kömür İşletmeleri maden ocağında 301 işçinin ölümüyle sonuçlanan facia sonrası yaptığı açıklamalardan dolayı TMMOB Disiplin Yönetmeliği’nde belirtilen “kamuya, halka, üçüncü şahıslara zarar vermek” suçu işlediği kanaatine varıldı. İş cinayetinin siyasi sorumluluğu bulunan Taner Yıldız, toplumdaki tüm tepkilere rağmen istifa etmeyerek, şahsına dönük eleştirileri dikkate almamıştı.

Tepkileri dikkate almamıştı

Büyüyen tepkiler üzerine EMO Ankara Şubesi’nin 12941 EMO sicil numaralı üyesi Taner Yıldız’ın meslekten ihraç edilmesi istenmişti. İş cinayetinin yaşandığı gün Bakan Taner Yıldız, henüz teknik bir heyet incelemesi yapılmadan, bilimsel veriler değerlendirilmeden facianın trafo patlamasından gerçekleştiği bilgisini kamuoyuyla paylaşmıştı. Daha sonra yapılan bilirkişi incelemesinde cinayetin trafodan değil, işverenin ihmallerinden kaynaklandığı kesinleşmişti. Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı’nın yaptığı açıklama kamuoyu ile “dalga geçer nitelikte” olduğu şeklinde yorumlanmıştı. Yıldız’ın bakanlığı döneminde birçok iş cinayeti yaşanmıştı ve bunlar “fıtrat- kader” şeklinde açıklanmıştı.

Meslek etiği ihlali

Elektrik Mühendisleri Odası’nın TMMOB Yönetim Kurulu üyesi Neriman Usta, Bakan Yıldız’ın önce EMO’nun Onur Kurulu’nda meslekten men cezası aldığını, bu cezanın daha sonra TMMOB Yüksek Onur Kurulu tarafından onaylandığını doğruladı. Konuya ilişkin Oda’nın basın toplantısı düzenleyeceği için ayrıntılara girmek istemeyen Usta, cezanın “Meslek etiğine uygun davranmadığı” maddesi gereğince alındığını söyledi. Bakanlık düzeyinde bir ismin meslek etik kurallarını çiğnemekten men cezası almasının sık rastlanan bir durum olmadığını dile getiren Uslu, “Bu demek oluyor ki kişi asli görevini hakkıyla yerine getirmemiştir” dedi. Uslu, meslekten men cezasının süreli olduğunu hatırlatarak, Bakan Taner Yıldız’a verilen cezanın süresinin 6 ay olduğunu kaydetti. Uslu ayrıca kararın yargı yolunun açık olduğunu hatırlattı.

Madde 9/b bendine göre atıldı

Taner Yıldız’ın ihraç edildiği TMMOB Disiplin Yönetmeliği’nin madde 9/b bendi şöyle düzenlenmiştir: “Mesleğini ve görevini kişisel ya da bir grup adına çıkar sağlamak için TMMOB mevzuatına, bilime ve meslek tekniğine aykırı biçimde uygulamak ya da mesleğini ve görevini TMMOB mevzuatına, bilime ve meslek tekniğine aykırı biçimde uygulayarak kamuya, halka, üçüncü şahıslara zarar vermek.”

(Sendika.org)

“İnsan var, Ağartır gecemizi…”

Çizer, yazar, bisikletsever ve Açık Radyo programcısı Aydan Çelik, Yaşar Kemal’i kendisine yakışan şekilde yazı ile değilde çizi ile selamladı.

13yaşar kemal

Sabahattin Eyüboğlu‘nun Yaşar Kemal için kaleme aldığı dizelerinin bu çizimde kendisine yol gösterdiğini belirten Çelik, yurdumuzun en büyük seslerinden Yaşar Kemal‘i en bilinen tümcelerinden, “O iyi insanlar, o güzel atlara bindiler çekip gittiler“e onu da dahil etmiş şekilde betimledi.

Aydan Çelik’in çizimi ile koşut paylaştıklarını da ekleyelim;

Sabahattin Eyüboğlu, Yaşar Kemal için ne demiş:
“İnsan var
Karartır ak gündüzü,
İnsan var
Ağartır gecemizi…”

Yolun açık olsun büyük usta….
Sen de o güzel atlılar ordusuna dahil oldun.

Şimdi, atlı karıncaların üstünde dönüp duranlara kaldı dünya…

#yasarkemal

 

(Yeşil Gazete)

Mersin’de nükleer karşıtı ses giderek yükseliyor: “Nükleersiz Akdeniz” paneli

Akkuyu Nükleer Santral tehdidini her geçen gün bir parça daha ensesinde hisseden Mersin, nükleere karşı sesini kademe kademe yükseltmeye devam ediyor. 15 Şubat’ta hava şartlarının olumsuzluğuna karşın büyük bir katılımla gerçekleşen Nükleere Karşı Miting’in hemen arefesinde 7 Mart Cumartesi günü Mersin, “Nükleersiz Akdeniz” paneline ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor.

11nükleersiz akdeniz paneli...

Yeşil Düşünce Derneği, KIBES, Nükleersiz.org ve Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi ortaklığında düzenlenen panele Türkiye ve Kıbrıs’tan konuşmacı olarak pekçok akademisyen, aktivist ve siyasetçi katılacak.

Mersin Ticaret ve Sanayi Odası (MTSO) konferans salonunda saat 13:00’de Kıbrıs CTP Milletvekili Asım Akansoy‘un, “Sınır Ötesi Tehdit: Kıbrıs’a Etkileri ve Siyasi Boyut” sunumu ile başlayacak ve kolaylaştırıcılığını Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Mersin Eş Sözcüsü Osman Yılmaz‘ın üstleneceği panelde Akansoy’un yanısıra Kıbrıs TTB ve Nükleere Hayır Platformu’ndan Ahmet Köyceğiz, Mersin Tabip Odası Başkanı ve Nükleere Hayır Platformu’ndan Ful Uğurhan, Akademisyen Dr. Alper Öktem, Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Eş Genel Sözcüsü Sevil Turan, Ege Çevre Platformu ve Yeşille/Sol üyesi Avukat Arif Ali Cangı, Gazeteci Pelin Cengiz de bildiri sunacak.

5nükleersiz akdeniz

Nükleersiz Akdeniz Paneli ile ilgili yapılan çağrıda 2008 yılında Türkiye’den 206 bilim insanı bugün de hala geçerliliğini koruyan bir bildirge ile nükleer santral kurulmasına itiraz ettiğine de vurgu yapılıyor.

Nükleersiz Akdeniz Paneli ile hayata geçecek Nükleersiz Akdeniz Ağı’nın ve temelde hem Türkiye’de hem de dünyada nükleer santral istenmemesinin 12 madde halinde sıralandığı çağrı metninin tamamını buradan okumak mümkün.

(Yeşil Gazete)

Yaşar Kemal gitti, Dicle Nehri durdu – Ahmet Altan

Bazı insanlar vardır, onlar Marmara Denizi, Kız Kulesi, Ağrı Dağı, Dicle Nehri gibi hep orada, doğanın sonsuzluğunun bir parçası olarak duracak sanırsınız… Onlar akıp giden, sürekli değişen toplumun hiç değişmeden aynı yerde duran, gidilecek yolu varlığıyla gösteren heybetli dağlarıdır, o insanlardan biri aniden ayrılıverdiğinde, neredeyse doğanın görüntüsü sarsılır, büyük bir deprem olmuşcasına her şey yerli yerinden oynar.

Yaşar Kemal öyle insanlardan biriydi…

Bu toplumun harcına karışmış, ayrılmaz ve kımıldatılmaz bir varlığı haline gelmişti.

Öldüğünü duyduğumuzda hepimiz aynı büyük sarsıntıyı, Ağrı Dağı birden yokolmuş gibi aynı büyük şaşkınlığı ve aynı büyük kederi hissettik, hepimiz biraz babamızı kaybetmiş gibi olduk.

İçimiz titredi.

Ölümünün ardından çok yazı yazıldı, daha çok da yazılacak.

O yazılarda, o coşkulu yapıyı, onun bütün insanlık sanki kendi çocuğuymuş gibi şefkatli ve alaycı davranışıyla insanları kucaklayışını anlatan anıların şimdi acıya dönüşen gölgelerini görüyoruz.

Bir yazarı tanımak imkânsızdır.

Bir yazarla ilgili söylenen hemen hemen her şey doğrudur ama hiçbiri tam doğru değildir. Gökyüzünü tarif etmeye çalışmak gibidir büyük bir yazarı anlatmaya çalışmak, masmavi olduğunu, parıldadığını, sonsuzluğa doğru genişlediğini de söyleyebilirsiniz, simsiyah olduğunu da, bulutlarla kabardığını da, bazen morumsu renklere büründüğünü de, kar ya da yağmur yağdırdığını da söyleyebilirsiniz. Hepsi doğrudur ama hiçbiri gökyüzünü tek başına tarif etmeye yetmez.

Yaşar Kemal gibi büyük bir yazarı anlatmak da çok zordur.

Sanırım o, edebiyatındaki büyük sihri, hayatına da yansıtmış yazarlardan biriydi.

Sadece Türkiye edebiyatında değil dünya edebiyatında da bir şelaleyi andıran görkemli coşkuyu bir anlatım biçimine dönüştürmüş, insanları ve doğasıyla birlikte bütün hayatı böylesine coşkuyla anlatmış yazar çok azdır.

Öylesine büyülü bir coşkudur ki bu, okuyucuyu yakalayıp çağlayanlarla dolu bir maceraya taşır ve okuyucu hiçbir zaman, o coşkuyu bir romanın içine böylesine ustalıkla yerleştiren görkemli edebî aklı göremez.

Yaşar Kemal, hayatın içinde, insanların arasında dolaşırken de o coşkuyla herkesi kucaklamış, o coşkunun arkasındaki büyük aklın insanları korkutmasına hiç izin vermemiş, neredeyse özenle o aklı ve aklın yarattığı ruhsal girdapları saklamıştı.

Onu sanırım elli yıl kadar önce tanıdım.

Evlerine ilk gittiğimiz günü hatırlıyorum.

Şehrin dışındaki bir gazeteci sitesinde oturuyordu, Orhan Kemal de aynı mahalleye taşınmıştı, biz de oraya taşınacaktık, parasızlık, ülkenin ünlü yazarlarını şehir dışındaki epeyce kötü yapılmış bir siteye hicrete zorluyordu.

O sıralarda ben 13-14 yaşındaydım, Yaşar Kemal de kırklı yaşlarına yaklaşıyordu herhalde ama bana büyük ve yaşlı bir insan gibi gözükmüştü. Evlerini çok beğenmiştim, kilimler, Anadolu’yu hatırlatan eşyalar, modern ışıklarla ve objelerle içiçeydi.

Sonra biz de Basınköy’e taşındık.

Yaşar Kemal, mahalledeki bütün çocukların arkadaşıydı, onlarla birlikte uçurtma uçurur, top oynar, ahbablık ederdi. Onun daha uzaktan gelişini gören bütün çocuklar sevinçle bağırmaya, ona doğru koşmaya başlarlardı.

Bize geldiğinde de o sıralarda çok küçük olan Zeynep’le sanki o büyük biriymiş gibi konuşur, oyunlar oynar, Mehmet’le uzun yürüyüşlere çıkardı.

Ben ergenliğe yeni adım atmış, belki de gereğinden fazla kitap okuyan, edebiyat konuşmaya meraklı ve itiraf edeyim ki kendini dünyanın  merkezi sanan kibirli bir oğlan çocuğuydum, konuşmalarım, tavırlarım Yaşar Kemal’i sinirlendirirdi bazen. Yaşar Kemal’le bir oyun oynamamış, böyle bir hatıraya sahip olmayan o mahalledeki tek çocuk bendim sanırım. Kimi zaman ukalalıklarımla onu çok kızdırdığımda o kocaman sesiyle küfür eder, “Kerime, halk kızı olduğu için gerçek insandır, sen ona benzememişsin” derdi. Annem gülerdi, “Sen o ite aldırma Yaşar” derdi.

Annem Yaşar Kemal’i çok severdi, kardeşiymiş gibi davranırdı, sanırım öyle de hissederdi. Ben onların “halk kızı ve halk oğlu” olmalarıyla usulca dalga geçer ve Yaşar Kemal’i daha fazla kızdırırdım.

Annemin öldüğü gecenin sabahını hatırlıyorum, babam bendeydi, Yaşar Kemal de bana gelmişti, sabah saat on bir gibiydi, “Bana bir viski ver” demişti, “içkiyi bırakmıştım ama şimdi içeceğim.”

Ağlıyordu.

Şimdi benim, onun için ağladığım gibi… Sessizce.

O kalabalık ve coşkulu yaşamına rağmen büyük bir yazarın bütün yalnızlığına ve huzursuzluğuna sahipti, geceleri kendini evden dışarı atar, tek başına ıssız mahallenin sokaklarında, mahallenin çevresindeki kırlarda yürürdü.

Bazı geceler, geceyarısına doğru, biz babamla konuşurken pencere sert darbelerle yumruklanırdı, “Yaşar geldi” derdi babam, ben kapıyı açmaya giderdim.

“Oğlum, sen kapı denilen şeyi bilmiyor musun,” derdi babam Yaşar Kemal’e, “niye pencereleri yumrukluyorsun.”

Yaşar Kemal de babama küfürlerle cevap verirdi, sonra ciddileşip konuşmaya başlarlardı, bazen de babamın takılmalarına aldırmadan “Bana bir içki verin” derdi, o zaman gerçekten bunaldığı bir gece olduğunu anlardı babam, eğer “Yaşar” çok sıkıntılıysa gecenin yarısında babamla birlikte çıkıp giderler, bir yerlerde içerlerdi.

Bir kış gecesi, sessiz ve ağır bir karın bütün mahallenin üstüne çöktüğü bir geceyarısı, benim yazarlığa hevesli olduğumu bilen ve beni romancılık için fazla “kırılgan” bulan babam, bana nasihat ediyordu, “Yazarlık öyle kolay değildir,” diyordu, “hayatın bütün kanını, kirini, kokusunu bileceksin, onu sırtında taşıyacaksın, kasaplık gibidir yazarlık, sert ve dayanıklı olacaksın.”

O sırada pencere yumruklanmıştı.

“Yaşar geldi” demişti babam.

Yaşar Kemal, omuzlarında, saçlarında kar yığınlarıyla içeri girdiğinde, babam merhaba bile demeden, “Yazarlık nasıl bir şeydir Yaşar” demişti.

“Kasaplık gibidir,” demişti Yaşar Kemal.

Çok şaşırmıştım, birbirlerinin söylediğinden habersiz biçimde aynı sözleri söylemelerine hayret etmiştim.

Ne demek istediklerini daha sonra anlamıştım.

Sadece hayatı, yazıyı değil, bizzat kendi varlığını da yüzülüp çengele asılmış, damarlarından kan sızan bir sığır bedeni gibi taşımak zorunda olduğun, açıp bütün dünyaya gösterdiğin ciğerini isteyen herkes sivri gagalarıyla rahatça gagalayıp parçaladığında, acısına hiç yakınmadan razı olacağın bir işti yazarlık, sağlam ve dayanıklı olacaktın, şikayet etmeyecektin, gocunmayacaktın, vazgeçmeyecektin… Geceyarıları tek başlarına yürüyüşlere çıkacak, karların içinde tek başına yürüyecek sonra sabahleyin çocuklara gülüp, onlarla oyun oynayacak, rastladığın insanlara neşeyle takılacaktın. Ciğerlerinin paramparça olduğunu kimse bilmeyecekti. Bir tek sen bilecektin.

O gece sabaha kadar, zaman zaman benim sözlerime öfkelenerek bana yazarlığı anlatmışlardı.

Kar sessizce yağmıştı.

Dinlemiştim onları.

Bir daha Yaşar Kemal’in sesini duymayacağım. Annemin de sesini duymayacağım gibi… İki Kürt, iki “halk çocuğu”, iki kardeş. Biri yazdıklarıyla dünyayı sarsmış, öbürü o üzüldüğünde ya da sinirlendiğinde sakin sesiyle onu sakinleştirmiş, onu kızdıranlara aldırmamasını söylemiş.

Şimdi “Yaşar’ın” öldüğünü öğrendiğim bugün, aklımda en fazla tekrarlanan görüntü, bir bahar sabahına ait.

Çok fazla askerî baskın görmüş bir mahalleydik, sırayla birçok insanı askerî cemseler, siyah polis arabaları alıp götürmüştü.

Herhalde gene o darbe günlerinden biriydi.

Parlak bir bahar sabahıydı.

Babamla sabaha kadar konuşmuştuk, yanlış hatırlamıyorsam Plehanov hakkında tartışıyorduk.

Güneş doğarken balkona çıkmıştık.

Yanyana durmuş boş sokaklara bakıyorduk.

Birden üstü açık bir askerî cip görünmüştü.

Cipin arka tarafında, iki askerin arasında Yaşar Kemal oturuyordu.

Bizi görünce:

– Beni götürüyorlar Çetin, diye bağırmıştı.

“Beni götürüyorlar.”

O korkunç mahkemelerde kendisini mahkûm eden yargıçlar heyetine, kapıdan çıkarken geri dönüp “Siz beni mahkûm edemezsiniz, ben sizi mahkûm ediyorum” diyen Yaşar Kemal’i götürmüşlerdi o sabah.

Yaşar Kemal öldü, Yaşar Kemal gitti.

Ağrı Dağı yok oldu birden, çağlayanlar öyle havada asılı kaldı, Kız Kulesi denize gömüldü, Dicle Nehri durdu.

Hayatın ve ölümün sarsıldığını hissettik.

Bütün insanları, hayatı ve edebiyatı coşkuyla kucaklamış, hepsini de kucağına sığdırmıştı… Geceyarıları, insanlar uyurken, sokaklar boşaldığında tek başına huzursuz yürüyüşlere çıkardı.

Annemin öldüğü sabah Yaşar Kemal’in oturduğu koltuğa oturdum.

Bir içki koydum kendime…

Ahmet Altan – t24.com.tr/k24

Mersin’de kadın mitingi, “Vardık, Varız, Varolacağız”

1 Mart Pazar günü 8 Mart Kadınlar Haftasının başlangıcı olması sebebiyle kadınlar Mersin’de büyük bir miting düzenledi. Forum AVM Havuz başında toplanan kadınlar miting alanı olan Tevfik Sırrı Gür Stadyumu’na kadar yürüdü.

9mersin kadın mitingi...

Mersin Kadın Platformu’nun çağrıcısı olduğu yürüyüş ve mitinge Günebakan Kadın Derneği, Kadın Emeği Kolektifi, Mor Kampüs,  Kampüs Cadıları, KESK Kadın Şubeler Platformu, İştar, Halkevci Kadınlar, HDP Kadın Koordinasyonu, Demokratik Kadın Hareketi, KJA, Alevi Kültür Dernekleri, Mersin 7 Renk LGBTİ, SDP’li Kadınlar, AKA- DER Kadın Faaliyeti katıldı.

“T.C.avüz Devleti”

Yürüyüş esnasında kortejler halinde yürüyen kadınlar çevredeki kadınlardan büyük ilgi gördü. Kadınların taşıdığı “T.C.avüz Devleti”, “ Tomanı yolumdan, elini bedenimden çek”, “Bakan oldunuz ama bakakaldınız”, “Dizini değil, zincirini kır”, “Barış da biziz, devrim de, Rojava da biziz Tahrir’de”, “Görünmeyen emek kır zincirlerini”, “Kadınlar yaşama, özsavunmaya”, “Rahim benim beden benim”, “Katil devlet hesap verecek” dövizleri dikkat çekti.

6mersin kadın mitingi

İç Güvenlik yasasını protesto ederek yöresel kıyafetlerle yürüyüşe katılan kadınlar “Kadın cinayetleri politiktir”, “Kadın yaşam özgürlük”, “Jin, jiyan, azadi”, “Gelsin baba, gelsin koca, gelsin devlet, gelsin jop, inadına isyan inadına özgürlük”, “Şiddetinizle barışmayacağız”, “Kadınlar artık susmayacaklar”,  “Kadınlar sokağa, özgürleşmeye” sloganlarını atarak miting alanına ulaştı.

Mitingde Mersin Kadın Platformu adına İştar Kadın Merkezi’nden Menice Ürün bildiriyi okudu. Artarak devam eden kadın şiddetine ve emek sömürüsüne dikkat çeken Ürün, mücadelenin ancak kadınlarla süreceğini ifade etti.

Mitingde konuşma yapan HDP Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ, Özgecan Aslan’ın ölümünün ardından 7 kadının daha erkek şiddeti sonucu hayatını kaybettiğini belirterek şunları söyledi:

3mersin kadın mitingi

“Özgecan’ımızın katledildiği kentten sesleniyoruz. Kadınlar, Başbakan Davutoğlu’na soruyor, ‘Hani kadına kalkan elleri kıracaktınız?’ Siz o lafı söylediğiniz günden bu yana 7 kadın daha katledildi.

Siyasi iktidarın erkek şiddetini durdurmak gibi bir niyeti yok. 13 yıl boyunca kadınlar Ak Parti hükümetinin kimi zaman Başbakanından, kimi zaman Cumhurbaşkanından kimi zamanda bakanları ve temsilcilerinden sayısız hakarete uğradı. Eğer bir ülkenin Cumhurbaşkanı, Başbakanı kadınlara hakaretle saldırmaya devam ederse katliamcı erkeklerin ipini çözer ve kadınların üzerine salar. Ak Parti hükümeti de bunu yapmıştır.

Biz hiçbir zaman onların timsah gözyaşlarına inanmadık. İşte bunlar o timsahın soyundan. Kendi ülke sınırları içerisindeki kadınların katledilmesini seyreden ve teşvik eden bir siyasi iktidar var karşımızda. Bu ülkede sadece bir cins olduğu için katlediliyor kadınlar. Özgecan katledildiği günden bu yana Cumhurbaşkanından tut Başbakanına kadar kadın özgürlük mücadelesi yürütenlerle uğraşıyorlar. Yine tehdit, hakaret, kutuplaştırma ve nefret dili kullanıyorlar.”

Yüksekdağ’ın konuşmasından sonra Grup Nidal’in Arapça, Meral Tekçe’nin Kürtçe şarkılarla renklendirdiği miting, kadınların coşkusu ve isyan sloganlarıyla sona erdi.

 

Haber: Özgecan Aşlamacı Şahin

(Yeşil Gazete)

Canlılardan ve cansızlardan başlayarak demokrasiyi tartışmak – Korhan Gümüş

Köpeklere, sokak hayvanlarına zehirli mama yedirerek, can çekiştirerek öldürmek belediyelerin geçmişte en çok uyguladıkları yöntemlerden biri. Hepsini saymayalım, 1996 yılında İstanbul’da düzenlenen BM İnsan Yerleşimleri Zirvesi öncesinde, dünyanın gözünün önünde, “gelecek yabancı konuklar rahatsız olmasın” diye düşünerek köpekleri zehirletmişti. Kendisine düşen görevin bu olduğunu düşünerek! Canlıların, cansızların, toprağın, denizin, suyun kullanım biçimleri, ürettiğimiz çöplerin, lağımların yaşam alanlarından dışarıya atılma yöntemleri köktenci şehircilik uygulamalarının sıradan örnekleri… Köktenciliğin bilinen en trajik örneği, 1909 yılında İstanbul’daki sokak köpeklerinin şehir yönetimi tarafından toplanıp Hayırsızada’ya atılmaları. İstanbullular, gelen geçenler bir süre bu küçük adada açlıktan ve susuzluktan inleyerek can çekişen, birbirini parçalayan hayvancıkları seyretmiş. Ancak bu vahşet hayvanlarla sınırlı kalmamış. Çok geçmeden tehcir ve eziyet, katliam sırası sorun olarak görülen ve ötekileştirilen insanlara gelmiş. Birçok vahşet uygulaması arasında, tıpkı Hayırsızada’da köpeklere yapıldığı gibi insanları aylarca aç ve susuz bırakarak çıldırtarak öldürmek, ya da uçurumlardan toplu olarak atmak da var. Bu aşağılık suçları işleyen çoğu yöneticiler ise ödüllendirilmiş. Vicdansızlığın bir başka göstergesi de bazı kişilerin bu vahşet hatırlandığında biraz yüzlerinin kızarıp, yutkunmak yerine hâlâ sahiplenip, övünüyor olmaları.

Hayvanların yerleşim alanlarından uzaklaştırılıp tecrit edilmeleri köktenci şehircilik uygulamalarından biri.

Geçen günlerde İBB’nin Sarıyer’de, Kısırkaya Plajı’nın üzerinde inşa ettirdiği dev hayvan toplama kampı protesto edildi. Hayvanseverler 72 hektarlık bir alana yayılan ve onbinlerce hayvanı aynı anda barındıracağı anlaşılan bu kampın bir hayvan hapishanesine dönüşeceğini, hayvanların eziyet göreceğini, sorunlar yaşayacağını, yer seçiminin hatalı olduğu söylüyorlar. İBB ise, bu devasa merkezin Avrupa Yakası’ndaki tüm ilçelere hizmet vermek için projelendirildiğini söylüyor. Burada hayvanların kısırlaştırılma işlemlerinin, tedavilerinin ve bakımlarının yapılacağını iddia ediyor. Hayvanseverler İBB’nin yaptığı açıklamalarla uygulamadaki tutarsızlıklara işaret ederek, kuşku duymak için yeteri kadar neden olduğunu söylüyorlar.

Her ne kadar İBB tersini söylese de, onbinlerce hayvanın yüksek tellerle çevrili, sıra sıra dizilmiş hücrelere (İBB’nin dediği gibi “yeni yaşam alanları”na) kapatılmaları köktenci bir çözüm arayışının göstergesi. Yalnızca ulaşım ve tecrit engeli bile bu uygulamanın nasıl bir sorun yaratacağını ortaya koyuyor. Eğer felaket durumda olan belediye barınaklarında iyi bir iş yapılıyorsa, bu inşaat ihaleleri ile değil, gönüllüler olduğu için yapılıyor. Bugün çok tepki çektiği ve yasaya da aykırı olduğu için zehirleme yöntemine fazla rastlanmıyor. Hayvanların yerleşim alanlarından uzaklaştırılıp, tecrit edilmesi, geri dönemeyecekleri şehir dışındaki yerlere götürülüp bırakılmaları en bildik yerel yönetim uygulamalarından biri. Yetkililere “neden bunu yapıyorsunuz” diye sorulduğunda “halk şikâyet ediyor” cevabı alınıyor.

Yöneticiler canlılar ve cansızlar için neyin doğru, neyin yanlış olduğuna kendilerinin karar verebileceklerini zannediyorlar.

Büyükşehir Belediyesi her şeyin en büyüğünü, en gösterişlisini yapmaya çok hevesli. Bu büyüklükte bir inşaat yapmak yerine, İstanbul’un çeşitli yerlerinde istasyonlar yapılabilir, hayvanların bakımı katılımcı bir yöntemle gerçekleşebilirdi. Bu merkeziyetçi yaklaşıma göre daha erişilebilir olan yerel bakım ve tedavi alanları geliştirilebilirdi. İnşaata girişmeden, karar almadan önce ilgili kuruluşlarla bilgi paylaşabilirdi.

İstanbul’da hayvan hakları ile ilgili çalışan, barınaklardaki hayvanların yardımına koşan çok sayıda STK, gönüllü girişim ve her ilçede neredeyse bir veya birkaç hayvan barınağı var. Bu alanlarda gerçekleşen deneyimleri desteklemek yerine yok mu edecek? İstanbul’un 39 ilçesi ile bu merkez arasında sürekli İETT otobüsleri mi çalıştıracak? Hayvanlarla birlikte gönüllüleri de mi transfer edecek? Hayvan hakları inisiyatifleri, deneyimli STK’lar, gönüllüler yönetime, karar sürecine katılmadan böyle bir proje gerçekleştirilebilir mi? Elbette ki mümkün değil.

Kaynakları hesap vermeden yönetmeyi marifet zanneden yöneticilerin ise demokrasiden, bilgi paylaşmaktan ve katılımdan haz etmedikleri açık. Yaptıklarından şüphe duymadıkları için canlılar ve cansızlar adına neyin doğru, neyin yanlış olduğuna kendilerinin karar verebileceklerini zannediyorlar.

Soru şu: Kedilerden, köpeklerden, canlılardan, cansızlardan başlayarak demokrasiyi tartışmaya ne dersiniz?

 

Korhan Gümüş – Taraf