Ana Sayfa Blog Sayfa 3729

Ümit Kurt’u vuran polis; “Hedef gözeterek ateş ettim”

6 Ocak’ta Cizre’de 14 yaşındaki Ümit Kurt’u göğsünden vurarak öldüren polis M.Ş.’nin Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı’na verdiği ifadede Kurt’un uzun namlulu silahla kendilerine ateş ettiğini iddia ederek Kurt’u hedef gözeterek vurduğunu söyledi. M.Ş. ifadesi alındıktan sonra tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

1 Ümit Kurt

Şırnak’ın Cizre ilçesinde 6 Ocak’ta yolları kapatan hendekler kaldırıldıktan kısa bir süre sonra Cudi mahallesinde çıkan olaylarda boyacılık yapan 14 yaşındaki Ümit Kurt zırhlı araçtan açılan ateş sonucu göğsünden vurularak hayatını kaybetmişti. Ümit Kurt için yürütülen soruşturma kapsamında 12 Şubat 2015 tarihinde Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı’nda ifade veren iki polis memuru ifadeleri alındıktan sonra tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmıştı. Olay günü Ümit Kurt’u vuran polis M.Ş. ifadesinde, 6 Ocak 2015 tarihinde Kurt’un polisle silahlı çatışmaya girdiğini iddia ederek Ümit Kurt’u zırhlı araçtan ateş ederek vurduğunu söylediği öğrenildi.

M.Ş. ifadesinde 6 Ocak 2015 tarihinde yüzleri kapalı silahlı bir grubun yol kapatarak trafik kontrolü yaptığı ihbarı üzerine zırhlı araçla olay yerine intikal ettiklerini söyledi. Olay yerine gittiklerinde ise elektriklerin kesildiğini ve yüzü kapalı silahlı kişilerin kendilerine ateş açması üzerine havaya uyarı ateşi açtığını iddia eden M.Ş., Kurt’u vurma anını, “Elinde uzun namlulu silah bulunan bir şahıs karşıdan karşıya koşarak geçti. Ara sokaktan bizim bulunduğumuz tarafa doğru çıkıp baktı. Ben de bu şahsı fark ettiğim için olay yerini görebilmek amacıyla aracın silah sistemi ile şahsın bulunduğu yeri yakınlaştırdım. Bu şahsın elinde görebildiğim kadarıyla uzun namlulu silah vardı. Ben ateş etmesi ihtimaline binaen ve karşılık verebilmek için ve karşılık verdiğimde de hedef sapması olmasın, başkaları zarar görmesin diye aradaki mesafeyi ölçtüm. Hatırladığım kadarıyla 160-165 metre civarındaydı. Bu şahıs tekrar dışarıya çıktı, bize karşı elindeki uzun namlulu silahı doğrulttu, bize ateş etmeye başladı. Ben termal kameradan ateş ettiği anda çıkan barutu dahi görebiliyordum. Yine görevim gereği meydana gelebilecek olumsuzlukları engellemek amacıyla bu şahsa karşılık vermek ve faaliyetini engellemek için bir el ateş ettim. Şahıs isabet aldı ve yere düştü, bu sırada elindeki uzun namlulu silah da yere düştü” sözleriyle anlattı.

(Radikal)

Anti-Kapitalist Banka!..- Serdar Kızık

Bu bankadan, övgüyle söz etmeye değer.
Halkın, haklının yanında, sistem dışı, küreselleşmeye de, kapitalizme de sonuna kadar karşı çünkü.
Tohum Bankası.. Fikir babası Can Yücel…
Küreselleşme, 12 Eylül ve 24 Ocak kararlarıyla Türkiye’ye abanıp, ülkenin bütün varlıkları yağmalanınca, uluslararası tekeller toprağa, tarıma göz dikince Can Yücel ortaya attı:
Gerisini, geçen cumartesi Seferihisar Tohum Takas Bayramı ve Çalıştayı’nda, Can Yücel’in kızı Güzel’den dinledik:
“… Babam kahvede köylüyle oturup, sohbet ederdi. Tarımdan, politikadan, sanattan konuşurdu. 20 yıl önce ithal tohum furyasında çiftçilerin yakınmasını dinlerdi. O ara bankalar hortumlanıyor, kapanıyordu. İşte o günlerde babam, ‘Paranın bankası var da, tohum bankası niye yok? Bir tohum işine el atsak, bir tohum bankası kursak’ diye bizimle dertleşti. Geç de olsa bu vasiyetinin gerçekleşmesi için ilk adımın atılması bizi mutlu ediyor…”

***

Tarımı bitiren, köylülüğü küçülten, büyükşehir yasasıyla bir anda 16 bin köyü mahalleye dönüştüren AKP iktidarının, 2006’dan bu yana yerli tohum satışına getirdiği yasağa boyun eğmeyenlerin buluşmasıydı Seferihisar.
Seferihisar Belediyesi, Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği (YKKED) ve Seferi-hisar Kent Konseyi ortaklığıyla Köy Enstitülerinin 75. kuruluş yıldönümü ve Hasan Âli Yücel’in aramızdan ayrılışının 53. yılı anısına düzenlenen tohum çalıştayı, takas şenliğiyle bütünleşti.

***

Madem, uluslararası tekeller yasaklatmıştı yerli tohum satışını, çözüm vardı.
Takas… Köylüler ürettiği tohumları değiş tokuşla yaşatabilirdi.
Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer’in, köylerde çeyiz sandıklarından çıkardığı tohumlarla kurduğu Can Yücel Tohum Merkezi’nin önünde uzun kuyruklar oluştu şenlikte.
Hibrit olmayan, daha sağlıklı, daha lezzetli, ilaçsız yerli tohumlar, halka ücretsiz dağıtıldı üstelik.
“Fındık domates”, “kiraz domates”, “uzun patlıcan”, “köy biberi”, “tatlı yeşilbiber”, “pembe domates”, “isot biber”, “Ayaş domates”, “susuz deşti Adana domates” tohumları, topraklarda, balkonlardaki saksılarda yeniden hayat bulacak ne güzel.
Küreselleşmenin, sömürünün yandaşlarına karşı halkın direnişi sürecek.
Tunç Soyer, 12 bin yıl boyunca dünyanın tahıl ambarı olmuş bu topraklarda, tarımı bitirmeye çalışanların başarılı olamayacağını vurguladı. Endüstriyel tarım uğruna üretimin düşürülmesine, köylülüğün küçültülmesine, ithal tohumlara sessiz kalmayacaklarını söyledi…
Tohum takas şenlikleri Anadolu’nun dört bir yanında yaygınlaşıyor.
Kuşkusuz, AKP’nin uluslararası sermayenin çıkarları adına devreye soktuğu ihanet yasaları çözüm olmayacak.
Çeyiz sandıklarında tohum saklayan kadınlarımız, emperyalizme karşı çıkan toplum önderleri ve yerel yöneticilerimiz, en önemlisi de Anadolu toprakları ve tohumlarının bekçisi Yaşar Kemal’lerimiz, Can Yücel’lerimiz var çünkü..

Serdar Kızık – Cumhuriyet

Ateizm Derneği’nin web sitesi engellendi

Ateizm Derneği’nin web sitesi, www.ateizmdernegi.org erişim mahkeme kararı ile engellendi. Kararın gerekçesinin “kişinin mensup bulunduğu dine göre kutsal sayılan değerlerden bahisle hakaret edildiği ve halkın belli bir kesiminin inandığı değerlerin alenen aşağılandığı, eylemlerin kamu barışını bozacak nitelikte” olduğu belirtildi.

22ateizm derneği

Dernek yasaklama kararına ilişkin, “Çamur at izi kalsın, sana inanan olur!” başlıklı yazılı bir açıklama yayınladı.

Açıklamanın tam metni şu şekilde:

Tarih 2 Mart 2015, Avrupa Uzay Ajansı, 3907 gün (10.7 yıl) süren, 500.000.000 kilometre uzaklıktaki, saatte 135.000, saniyede 38 km hızla yol alan, 1 kilometre çapındaki, 67P kuyrukluyıldızına Philae adlı inceleme robotunu kondurduğu Rosetta görevini tamamlamasının üstünden 3 buçuk ay geçmiş. Türkiye ‘de ise mahkemeler hala web sitelerini erişime engellemekle uğraşmakta, muğlak ifadeler ihtiva eden yasalara sığınarak, bir inancı diğerlerinden üstün kılmaya çalışmaktadır. Yasama, yürütme ve yargının aynı elde toplanmasının tarihi örneklerinden birisi daha gözlerimizin önünde sahnelenmektedir.

Adalet sistemimiz akıldan uzaklaştıkça muasır medeniyetler seviyesinden de o bir kadar uzaklaşmaktadır. Bunun son örneği olarak derneğimizin wwww.ateizmdernegi.org adresli resmi internet sayfasına erişim mahkeme kararı ile engellenmiştir. Gerekçe incelendiğinde, “kişinin mensup bulunduğu dine göre kutsal sayılan değerlerden bahisle hakaret edildiği ve halkın belli bir kesiminin inandığı değerlerin alenen aşağılandığı, eylemlerin kamu barışını bozacak nitelikte olduğu” iddiaları ile erişim engellenmesi kararına hükmolunduğu görülmektedir. Kararı yazanın da, onaylayanın da, derneğimizin sitesine girip suç teşkil eden unsurları kayıt altına almaya tenezzül etmediği anlaşılmaktadır. Zaten hukuk bu kadar ayaklar altına alınmasa ve en azından delil ile suçlama yapılmaya çalışılsaydı, web sitemizde derneğimiz haricinde herhangi bir şeyden bahsedilmediği görülebilirdi.

Ama bu kararları yazanların derdinin hukuk olmadığı aşikardır.

16 Nisan 2014 tarihinde kurulan, AB ve AAI gibi uluslararası saygın kuruluşlarca akredite edilen, AB Türkiye Delegasyonu’nun toplantılarına davet edilen, demokratik bir Türkiye imajını tüm dünyada pekiştirmeye katkıda bulunan, öncü bir kuruluş olan, Türkiye’de de bir ilk olan Ateizm Derneği’nin web sitesinin bu denli antidemokratik ve hukuksuz bir şekilde kapatılması, ülkemizin dünyadaki itibarına da yapılmış bir darbedir. Bu sebeple demokratik girişimler için de darbe nitelemesini kullanmakta beis görmeyen ilgililerin, derhal kendi ürettikleri bu yanlıştan dönmesi gerekmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin laik ve demokratik bir hukuk devleti olduğunun tüm dünyaya ispat edilebilmesi için, fikir özgürlüğü kavramının sadece bir düşünceye mensup kişiler için eğilip bükülmediğinin ispatı için derneğimizin resmi internet sayfasının ve itibarımızın iade edilmesi gerekmektedir.”

(Radikal)

Renk Sevmezlik, Rant Severlik, Bahçe İsterdik, Ağaç Keserdik (4) – Can Kazaz

Can Kazaz‘ın yazı dizisinin dördüncü ve son bölümünü paylaşıyoruz. İlk üç yazıyı buradan okuyabilirsiniz

* * *

4-Ağaç Keserdik 

Ülkeyi ve hatta Dünya’yı kurtaracak politikacıların, halk tarafından da meşru görülen ön kabulüne bir bakalım: “Her şey insan için…” veya “önce insan…”.

Hümanizmin öncülerinden Maslow, 1943 yılındaki meşhur çalışmasıyla ortaya “insan gereksinimleri hiyerarşisi (1) adıyla bilinen bir kuram çıkarıyor. Bu kurama göre birey, en alttan başlamak üzere bir kademedeki ihtiyaçları tamamlayamazsa bir üst düzeye geçemez.

21 maslow hierarchy

Kalkınma ve Antroposentrizm Sorunu

Günümüz siyasetinde, bu tablodaki ihtiyaçları en ikna edici şekilde vaad eden partilerin en çok oyu aldığını görüyoruz. Evine ekmek götürmek, su götürmek, sağlıklı olmak gibi temel yaşamsal ihtiyaçlar olmadan kimse özgüven, başarı, saygı, aile, dostluk gibi olguları gerçek anlamıyla yaşayamıyor. Bugünkü siyasette hükümet olma iddiası, işte tam da bu hiyerarşinin tüm katmanlarına hakim olmakla ilgili bir iddia. Çünkü bu katmanlardaki hakimiyet, bir hükümetin başında bulunduğu ülkenin vatandaşlarına, ihtiyaçları olan şeyi ulaştırabileceğine dair bir güvence sağlıyor.

Bu bağlamda önemini pekiştiren bir kelime çıkıyor karşımıza: “kalkınma”. Kalkınma, yıllardır krizlerden krize koşan Türkiye’nin en önemli soru kaynağı olarak hep gündemimizde. Genç ve dinamik nüfusuyla ve zengin kaynaklarıyla övünülen ülkeyi hakkını vererek kalkındırmayı ne zaman başarabilecektik? Kim daha çok mega, süper, über proje sunacaktı? Enerjide bağımsızlığı, zengin yeraltı kaynaklarımızdan elde edebilecek miydik? Devletleri büyük devlet yapan madencilik ve petrol sektörlerinde neden söz sahibi değildik? Kim daha çok yol, daha çok baraj, daha büyük havalimanı, fabrikalar veya dev köprüler inşa edecekti? Hepsi insan için bunların değil mi? Çünkü “önce insan”…

Artık çok açık değil mi? Bu düzen böyle yürümüyor…

Çok sayıda dalı ve derinliği bulunan bir konu olduğundan olsa gerek, hangi hümanizm tanımından bahsettiğinden bihaber politikacılar, tüm icraatlerini odağa insanı alarak yapmaya çalışıyorlar ve tam da bu yüzden yürümüyor. İnsan, kendisi dışındaki her şeyi kendine hizmet eden ve kendileştiren bir yapıyı kurdu. Endüstri devriminin yol açtığı felaketler zinciri, içinde hümanizmi de barındırdı ve tabi ki huyu gereği aşırıya giden ve konuyu yanlış anlayan insan, antroposentrizmi (insan odaklılık) doğurdu. İnsan, daha çok çocuk doğurdu. Daha çok çocuk “doyurmak” için, daha çok sömürdü. Emek sömürüsü ve sınıfsal ayrım bir yana, Dünya’nın kaynaklarını yerine geri koymadan kullanmaktı bu sömürü. Bu sömürünün iklim bazında ortaya çıkan sonuçları IPCC raporlarında (2)(3) incelenebilir.

Antroposentrizm, tüm bu tüketim azgınlığı ve katliamların sebebidir. Sistemin tüm politik partileri ya bundan haberdar olacak vizyondan yoksundur ya da çoğu zaman görmezden gelmek çıkarlarına uygun gelir. Kalkınma ve kalkınmaya bağlı tüm insan faaliyetlerinin odağı, insanı doyurmak ve kapitalizmi beslemek için insan da dahil olmak üzere doğanın tüm unsurlarını sömürür. Doğayı da kişiselleştirerek, insanın karşısına koyar. İnsanların izlemekle övündüğü belgesellerde bile böyledir bu. Sürekli duyarız, “azılı bir katil” diye nitelenen hayvanları veya “doğanın intikamı”nı. Hadi kabul edelim; katil biziz, kin de sadece bizim motivasyonumuz!

Doğanın insan dışındaki hiç bir bileşeni, öfke ve kinle katliam yapmaz. Doğa ise görece kocaman bir bütündür, hepimizce meydana gelir (bkz. Ekosfer). Dolayısıyla çözüm, insana odaklanarak bulunamaz. İnsana odaklanarak yalnızca bencilleşilir ki büyük tabloya bakıldığında bu bencillik, ideal gösterilen ve uygulanan yaşam stillerimizde kendini gösterir.

Maslow, hiyerarşisinde en tabana gıdayı koymuş ve gıdayı elde etmenin bilinen en eski yöntemlerinden biri de tarım. Tarımın endüstriyelleşmesiyle doğaya ciddi zarar veriliyor. Bu konuyu Durukan Dudu’nun anlatımıyla takip etmek, benim ifade etmemden çok daha faydalı olacaktır: Dünya’yı Yemek Yiyerek Kurtarmak (4). Maslow’un en tabanda yer alan bir diğer maddesi olan suya verilen zararla, su kaynaklarının orantısız tüketiminin başımıza ne dertler açacağını siz tahmin edin. WWF su ayak izi raporuna (5) göre Türkiye’de kullanılan suyun %89’u sadece tarım için harcanıyor. Büyükşehirleri besleyebilmek için büyüyen endüstriyel tarım, sağlıksız gıda eldesinin yanısıra, su kaynaklarının da aşırı tüketimine sebebiyet veriyor. İnsanın ihtiyaçlarını odağa alan hümanizmden, insanın egosunu odağa alan antroposentrizme çok da uzun mesafeler yok demek ki. İnsan, kendi sonunu bencilleşerek hazırlıyor.

Kurtuluş için Umut Var

Çözüm; antroposentrizmle de mücadele edecek şekilde konumlandırılmış ancak misantropik (insan karşıtı türcülük) olmayan bir ekosentrizm (6) (ecocentrism, ekosfer odaklılık). Bu bağlamda yine çözüm, rezervasyon veya var olan durumun sürdürülmesiyle değil doğaya entegrasyon ve doğanın restorasyonuyla mümkündür. Ancak bu, kesinlikle ekofaşizme dönüşmemelidir ve misantropiden uzak durmak bu bağlamda çok önemlidir. Aksi takdirde “Kan ve Toprak”(7) (orj. Blut und Boden) gibi tehlikeli yaklaşımlar doğabilecektir. Öte yandan kapitalizmin yöntemlerinin, kırsal kollektiflerde uygulanmasının da uzun vadede yine büyümüş bir kapitalizm doğuracağını da unutmamak gerekir.

Toprak, insanlığı belli ölçekte beslemeye yetecek potansiyele sahip. Doğru yönetilen sağlıklı toprak, dengeli bir ekosistemi de beraberinde getirebilir. Toprağın sağlığını korumak ve sağlığını iade etmek ise insanın işi. Bu, günümüzde mümkün. Etkili olduğu mümkün olan her arazide denendikçe görülen bir yöntem olan Bütüncül Yönetim (8) ile mümkün. İstanbul’da düzenlenen 18. IFOAM (9) organizasyonuna da konuk olan Allan Savory‘nin ortaya koyduğu bu yöntemin Türkiye’deki sertifikalı eğitmenleri ve uygulayıcıları da Anadolu Meraları (10). Yardıma ve yaygınlaşmaya da hazır bulunuyorlar.  Buna ek olarak George Bienot , “Yeniden Yabanileşme“nin (11) yarattığı değişimi TED Talks konuşmasında anlatmıştı.

Ağaç Keserdik

İnsan merkezli politikanın yol açacağı şey, politik partinin ismi ne olursa olsun katliamdır. Bu gerçeği dikkate almayan tüm partiler, neticesinde yönettikleri devletlerin vatandaşlarına acı ve zulüm getirirler. Mafyatik bir sermaye-devlet örgütlenmesiyle, “kalkınma” adı altında “enerjide bağımsızlaşmak” uğruna 6000 tane zeytin ağacını gözlerini kırpmadan katlederler örneğin. Bu, bugün Yırca Köyü’nde, yarın sizin bahçenizde olabilir. Ekosistemlerin düzenini bozarlar çünkü doğurdukları insan odaklı siyasette boğulmamak için sömürdükleri her şeyi, insanı doyurmak için kullanırlar. Gıdayla da doymaz bir çoğu malum. Parayla? Belki…

Bugün Türkiye’de AKP’nin dayattığı yeni Türkiye tamamen insan merkezli ve vizyonsuz bir projedir. Bu sebeple de büyük oranda kültürel bir saldırıya dönüşmüştür. Doğayı kişileştiren ve kendine benzeterek sözde empati kurma çabasındaki bu zihniyet, bu kültürel saldırıyla her insanı da kendisi gibi yapma uğraşındadır. Olmayanı, öldürür. Eski Türkiye de olsa yeni Türkiye de olsa vizyon aynı katliam vizyonudur.

Bundan en büyük zararı üzerinde yaşadığımız Anadolu toprakları görüyor. Üzerinde doğmuş ve yaşamış medeniyetlerce büyütülen kadim Anadolu kültürü, vahşi bir baskının altında köşesine itilmiş durumda. Zeytin ağacı da Anadolu toprağında binlerce yıldır efsanelere konu olmuş özel bir ağaçtır. Eğer yaşadığımız topraklarda bir miras kavgasına tutuşulacaksa, Osmanlı İmparatorluğu gibi tüm insanlık tarihinin çok küçük bir döneminde bu topraklarda yaşayan bir medeniyetle sınırlı kalınmamalı ve toprak bize ne anlatıyor buna bakılmalı. Zeytinin sembolik değeri buradadır ve bu yazı dizisi boyunca sık sık anımsatma gereği duyduğum Yırca’daki zeytin ağacı katliamı, maruz kaldığımız bu kültürel saldırının en büyük göstergesidir. Anadolu köylüsünün madene girmek istemeyişi, biat etmemesi bundandır. Topraktan öğrendiği Anadolu mirasıdır. Köylünün ve işçinin maruz kaldıkları şey, fıtrat değil sömürüdür.

Kültürel çeşitlilik de bir açıdan biyolojik çeşitliliktir, ekosistemlerin bir unsurudur ve halklarda vücut bulur. Haliyle bu kültür çeşitliliğinin uyum içinde yaşaması, eko-politik mücadeleden bağımsız değildir. Aksine en önemli konu başlıklarındandır.

Renk sevmeyen bir sosyopolitik ortamda rant için her şeyi göze alabilen kitleler, aslında içten içe ve doğaları gereği toprağa ve doğaya temas etmek isteyip, sonuçta yine “ağaç kesen” ve “beton döken” bir sisteme hizmet ediyor. İçinde bulunduğumuz duruma dair fikir ve çözüm düşüncelerimi içeren bu dört yazılık diziye şu başlığı verme sebebim özetle budur: Renk sevmezlik, rant severlik, bahçe isterdik, ağaç keserdik.

Yazı dizisinin diğer yazılarını buradan okuyabilirsiniz

Can Kazaz

 

 

Can Kazaz

Ahmet Altan meydan okudu

Mehmet Baransu’nun tutuklanması üzerine ‘Kumpas suçlaması’ nedeniyle görüşlerini sorduğumuz Taraf gazetesinin eski Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Altan bir yazıyla cevap verdi. Balyoz iddialarının gündeme getirildiği dönemde gazetenin yayın yönetmeni olan Altan, Balyoz’la ilgili sorularına cevap istedi.

20ahmet altan mehmet baransu

İşte Ahmet Altan’ın yazısı…

“Bizim Mehmet Baransu’nun evini basmışlar, on saat aramışlar, gözaltına almışlar, sonra da mahkemeye sevk edip tutuklamışlar.

Niye yapmışlar bütün bunları, neymiş suçu?

“Suç işlemek amacıyla örgüt kurmak, devletin güvenliğine ilişkin belgeleri yok etmek, devletin güvenliğine ilişkin bilgileri temin etmek, devletin gizli kalması gereken bilgilerini açıklamak.”

Örgüt kurmuş ama şimdilik “örgütün diğer üyelerini” saptayamamışlar.

Bir bavul dolusu belgeyi savcılığa teslim ettiği halde “devletin güvenliğine ilişkin belgeleri” yok ettiğini söylüyorlar, ne kadar belge vardı ki Baransu yok etti?

En çok da, Balyoz darbe planından “devletin güvenliğine ilişkin bilgi” ve “devletin gizli kalması gereken bilgileri” diye söz etmelerine bayıldım.

Ne zamandan beri darbe planları “devletin güvenliğine ilişkin belge” ve “devletin gizli kalması gereken bilgileri” olarak niteleniyor?

Ne zamandan beri olacak, hırsızlarla darbeciler hukuktan kurtulmak için kol kola girdiğinden beri…

Hırsızlık yaparken yakalanan bir iktidar, paçasını kurtarabilmek için hırsızlıktan da büyük suçlar işlemeye başlayınca, gidip darbecilere sığınmaya karar verdi.

Ellerinde planlarıyla ortaya çıkan darbeciler de, dizleri korkudan titreye titreye, hırsız olduklarını açıkça bildikleri adamların arkasına utanmadan saklandılar…

Birlikte onların suçlarını ortaya çıkaranları suçlu ilan etmeye çalışıyorlar.

 

‘Çoluk çocuğu bırakın’

Önce işi bir netleştirelim.

Ben Taraf Gazetesinin kurucularından biriyim, o gazeteyi beş yıl yönettim, Balyoz darbe planlarının basılmasına ben karar verdim.

O planları bin defa önüme getirseler bin defa da basarım.

Darbecilerin zorbalığından da, hırsızların zorbalığından da nefret ederim.

Bu duygum hiç değişmedi, hiç değişmeyecek.

Onun için çeşitli insanların isimlerini ortada dolaştırarak, Baransu’yu tutuklayarak meselenin etrafında dolaşmaktan vazgeçin.

Yasemin Çongar’ı, Baransu’yu, şimdi itirafçı olmuş çoluk çocuğu bir kenara bırakın.

O itirafçılar kendilerinin “kullanışlı aptal” olduklarını söyledikten sonra bizim de “kullanışlı aptal” olduğumuzu söylüyorlarmış.

O zavallı çocuklar, birkaç kuruş için bir hırsız çetesinin oda hizmetçiliğine soyundukları için hayat onlara alçaklıkla aptallıktan başka seçenek bırakmadı.

Daha yaşları kırka varmadan, alçaklıklarını itiraf etmemek için aptal olduklarını söylemek zorunda kaldılar.

Aptal olduklarını kabul etmezlerse, alçak olduklarını söylemek zorunda kalacaklar çünkü.

Zavallı çocuklar.

Onlarla uğraşmayın, onlar zaten sizin adamınız olmuş.

O haberi basan, o haberi basmaya karar veren, Balyoz’un bir darbe hazırlığı olduğundan bir an bile kuşku duymayan adam benim.

Hadi gelin bir konuşalım bakalım, Balyoz planları “devletin gizli kalması gereken” bilgisi miymiş?

 

‘Donanmadaki belge aynı’

Bana gelirken uğramanız gereken bir yer var. Genelkurmay Başkanlığı.

Yayınladığımız belgeler, Gölcük Donanma Komutanlığı İstihbarat Dairesi Başkanlığı’ndan çıktı.

Birebir aynı belgeler.

Şimdi o belgelerin “sahte” olduğunu söyleyen hiç kimse gidip de Genelkurmay Başkanlığı’na, “O belgeler sizin Donanma istihbaratın merkezinden nasıl çıktı” diye sormuyor.

Resmi bir kuruluşta bulunan, resmi belgeler onlar.

O belgelerin sahte olduğunu mu söylüyorsunuz?

O zaman, o “sahte” belgeler Donanma’nın istihbarat merkezinde ne arıyordu diye soracaksınız.

Bütün subayların sicil numaralarını, görev yerlerini gösteren bavul dolusu belgeyi Donanma İstihbarat Merkezi’ne kim yerleştirdi?

İstihbarat merkezi bu, halk plajı değil.

Parolası, şifresi, kamerası, muhafızı, kayıt defteri olması gerek.

Nerede kayıtlar? Nerede kamera görüntüleri?

Kim koydu onları oraya?

Neden Genelkurmay beş yıldan beri bu konuda tek bir açıklama bile yapmıyor?

Neden “sahte” olduğu iddia edilen “resmi” belgeleri istihbarat merkezine koyanları açıklamıyor, yakalamıyor, suçlamıyor?

Eğer Genelkurmay, kendi Donanma istihbaratına “bir bavul dolusu” belgeyi koyanı bulmaktan acizse, siz zaten o orduyu lağvedin gitsin… Ordu falan değil o.

Ya da o belgeler gerçek ve bizzat askerler tarafından oraya saklandı.

Şimdi bana bunu bir açıklayın önce.

Darbeci kayınpederini aklayabilmek için kıvranıp duran damada da, “askeri vesayetin” yıkılmasında onurlu bir rolü bulunanlardan nefret eden “askerci” gazetecilere de şu soruyu sormak isterim:

Neden aklınıza bu soruyu Genelkurmay’a sormak hiç gelmedi?

Neden hiç gelmiyor?

Neden o belgelerin Donanma İstihbarat Merkezi’nden çıktığından bir kere bile söz etmiyorsunuz?

Çünkü darbeciliğin ortaya çıkmasından ödünüz patlıyor.

Hırsız bir iktidarın zaaflarından yararlanarak darbeciliği aklamaya çalışıyorsunuz.

Tabii ki darbecilerle ve hırsızlarla işim böyle bir soruyla bitmiyor.

Bir adam var, adı Yalçın Akdoğan, şimdiki işi Başbakan Yardımcılığı.

Bu rezilliği, “Ordumuza kumpas kuruldu” diyerek o başlattı.

Bugüne kadar da hiçbir savcı ona “Bu kumpas hakkında ne biliyorsun” diye sormadı.

Eğer bir kumpas varsa, Başbakan Yardımcısı bunun bilgilerine ve belgelerine sahipse, bunu derhal adalete ulaştırmak zorunda.

Açıklasın bakalım şu “kumpasın” belgelerini.

Eğer elinde bir belge yoksa, o zaman da bir davanın seyrini değiştirmekten muradının ne olduğunu, neden yalan söylediğini, iftira attığını bir anlatsın.

“Askerci” gazetecilerin aklına bu konu da hiç gelmiyor nedense.

Şimdi gelelim şu Balyoz Darbe Planları’na.

Bir kere şunu söyleyeyim, başka hiçbir belge olmasaydı bile sadece oradaki generallerin “resmi” konuşma bantlarını dinleseydim, gene onları “darbe” hazırlığı olarak yayınlardım.

Herkese soruyorum, bizzat darbe komutanının emriyle kayda alınan o konuşmaları dinlediniz mi?

 

‘Yalçın Akdoğan’a soru’

Yalçın Akdoğan’a da soruyorum, dinledin mi o konuşmaları?

Adamlar neyi hazırladıklarını zaten o konuşmalarda açıkça anlatıyorlar.

Şimdi o konuşmaları tümüyle unutup, bulunan diğer belgelerle ilgili olarak “belgeler sahte” diye ortada dolaşanlar var.

Araya sahte belgeler karıştı mı karışmadı mı, o sorunun cevabını verecek bir yazılım uzmanlığına sahip değilim.

Ama Namık Çınar’ın defalarca sorduğu bir soruyu, “belgeler sahte” diyenlere bir daha sormak istiyorum.

O belgeler “sahte” ise “gerçekleri” nerede? Nerede gerçek belgeler?

“Zaten hiç belge yoktu” demeye hazırlanan kurnaz hırsızlarla, kurnaz darbecilere ve kurnaz “askercilere” de cevap vermeleri gereken bir soru soracağım.

 

‘Engin Alan’ın sözleri’

Korgeneral Engin Alan’ın o seminerdeki konuşmasını dinlediniz mi ya da okudunuz mu?

Ben size o konuşmanın bir bölümünü hatırlatayım:

“Birlikler tamam. İstanbul üzerine çöküyoruz. Yönetime el koyuyoruz. Belediye başkanları, kamu kurumunda çalışanlar değiştirilecek. Tutuklanacaklar.

Sert müdahale olacak. Acıma bilmem ne yapmak yok, tepeleme var. İsrail örneğinde olduğu gibi sert müdahale olacak.

Rejim aleyhtarı dernek, gazeteler, yurtlar, kuruluşların listesi dosyada ve perdede.”

Şimdi söyleyin bakalım, “sahte” olmayan listedeki “rejim aleyhtarları” kimler?

Nerede o gerçek liste?

Benim gördüğüm listenin tepesinde karde – şimin adı yazıyordu.

Sizin “gerçek” listenizin üstünde kimlerin adı vardı?

Kimleri tutuklayacak, vuracak, öldürecektiniz?

O spor salonlarına, futbol sahalarına kimleri dolduracaktınız?

Bütün hırsızlara, darbecilere, askercilere söylüyorum:

Bunlara cevap verin, sonra isterseniz size daha başka sorular da sorarım.

“Balyoz darbe planı değildi” ha, “ordumuza kumpas kuruldu” ha…

“Devletin gizli kalması gereken belgeleri” ha…

Bütün suçları işleyip şimdi bir de devletin gücünü elinize geçirdiniz diye, o suçları ortaya çıkaranları suçlamaya kalkıyorsunuz.

Balyoz, bir darbe planıydı.

O planları ben yayınladım.

Ben buradayım.

Ne konuşacaksanız benimle konuşun.

Ve bana sorular sormadan önce, benim sorduğum sorulara cevap verin.

Verebilirseniz tabii…”

(Cumhuriyet)

Avrupa Birliği’nin hedefi naylon torba kullanımını en aza indirmek

Avrupa Birliği (AB), çevreye zararlı bir kullanımlık naylon torbaların sayısını azaltmak için sert önlemleri karara bağladı. AB üyesi 28 ülkenin Brüksel’deki toplantıda vardığı karara göre AB’ye üye devletler naylon torba kullanımını azaltmak için naylon torbalara vergi uygulanmasından yasaklanmasına varan önlemler alabilecek. Devletler ayrıca naylon torba kullanımının azaltılması için somut hedefler belirleyecek.

19ab naylon torbayı yasaklıyor

Brüksel’de alınan karar, naylon torbalara karşı önlemler konusunda uzun süren tartışmalara son noktayı koymuş oldu. Avrupa’da kişi başına naylon torba kullanımının 2025 yılı sonuna kadar 40 adete düşürülmesi öngörülüyor. AB Komisyonu verilerine göre her AB vatandaşı yılda ortalama 200 naylon torba kullanıyor. Almanya’da bu rakam 70’e düşüyor.

Çok kullanımlık dayanıklı torbalarla, içine sebze-meyve konulan çok ince torbalar, alınan önlemlerin dışında tutuldu.

Alman Çevre Bakanlığı, hükümetin alınacak önlemlerle ilgili henüz bir karar vermediğini belirtirken, Federal Çevre Dairesi, alışveriş merkezleri ve giyim eşyaları satan mağazalarda naylon torbaların ücretsiz verilmesi uygulamasının durdurulması önerisinde bulundu.

Nürnberg kentindeki tüketim araştırmaları kuruluşu GfK’nın anketine göre Almanların yüzde 85’i naylon torbaların ücretli olması gerektiğini düşünüyor.

Naylon torbalara karşı kararlaştırılan önlemler, AB Resmi Gazetesi’nde yayımlanmasının ardından 20 gün içinde yürürlüğe girecek.

Naylon torbalar özellikle denizlere ve deniz canlılarına verdikleri zarar nedeniyle eleştirilerin odağında bulunuyor. Naylon torbanın doğada ayrıştırılabilmesi 450 yıl alıyor.

(Deutsche Welle Türkçe)

Bingöl Üniversitesi öğrencileri yedi gündür açlık grevinde

Bingöl Üniversitesi’nde “basın açıklamasına katılmak” gibi gerekçelerle yüzlerce öğrenci hakkında bazıları derste olduklarını kanıtladığı halde soruşturma açılması ve cezaların birbiri ardına gelmesi üzerine başlatılan süresiz açlık grevi bugün yedinci gününe girdi.

18bingöl üniversitesi

7 gün açlık grevi yapan ilk ekibin yerine dün sabah ikinci grup eyleme başladı. Açlık grevi yapan öğrencilerin 4 talebi var:

· Polis üniversiteye istediği zaman girmesin ve öğrencilere saldırmasın

· Haksız yere verilen uzaklaştırma, kınama ve uyarı cezaları kaldırılsın

· Demokratik ve yasal hakkımız olan basın açıklaması için izin alma zorunluluğumuz olmasın

· Üniversitedeki özel güvenlik güçlerinin öğrenciler üzerindeki baskılarına son verilsin

Talepleri karşılanıncaya kadar eylemlerini sürdüreceklerini belirten öğrenciler, üniversite yönetimi tarafından kısa süre içerisinde bir adım atılmadığı takdirde ise eylemi ‘dönüşümsüz açlık grevi’ olarak yapacaklarını söylüyor.

Öğrenciler, “Kadına yönelik şiddeti protesto etmek”, “sokak ortasında öldürülen bir üniversite öğrencisini anmak” gibi nedenlerle yaptıkları basın açıklamalarının ardından haklarında disiplin soruşturmaları başlatıldığını ve onlarca öğrencinin bu yüzden okuldan uzaklaştırıldığını söylüyorlar. Üstelik ceza aldıkları bazı basın açıklamaları için okuldan izin aldıklarını da dile getiriyorlar.

Üniversite yönetimi ise soruşturmaların “öğretimi aksatma”, “darp” gibi nedenlerle açıldığını söylüyor; izin verdikleri basın açıklamasına açılan soruşturma için, “sınıfların olduğu bölgede yasa dışı slogan attılar” gerekçesini öne sürüyor.

(Radikal)

Şehir Tiyatroları’ndan Muhsin Ertuğrul Sempozyumu

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, 100. yılında, “‘Kurucu’ Muhsin Ertuğrul” için bir sempozyum düzenledi. Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde düzenlenen sempozyumda, Muhsin Ertuğrul’un hem tiyatro hem de sinema alanında “ilklerin adamı” ve “ustasız bir usta” olduğu vurgulandı.

16

Cumhuriyet Gazetesi’nden Ceren Çıplak’ın haberine göre Muhsin Ertuğrul’un 123. doğum günü de yarın kendi sahnesinde kutlanacak. Gecede, Muhsin Ertuğrul’un kaleme aldığı yazılardan cümleler, duayen tiyatrocular tarafından seslendirildi.

Sempozyuma katılanlar, Muhsin Ertuğrul’u farklı yönleriyle anlattılar.

Efdal Sevinçli: Muhsin, bir militan olarak her yerde her şeyi tek başına yapmıştır. Kendi kendini yetiştirdi. Bir havari kimliğiyle çevresinde topladığı gençlere ilham oldu. Nice yüzyıllara uzanacak adımlar da Muhsin Bey’in çabalarıyla gerçekleşecek.

Hülya Nutku: Muhsin Ertuğrul da ben duygusu yerine hizmet duygusu, görev aşkı ve alçakgönüllülük vardır, bu nedenle Muhsin Ertuğrul olabilmiştir. “Yarın kıyamet kopacağını bilsem yine tiyatro açardım” diyen Muhsin Ertuğrul, tiyatronun kurumsallaşmasını sağladı. Tiyatroyu, eğlence yeri değil seyircinin eğitildiği, estetik algısının geliştirildiği, sorgulamanın ve soru sorabilmenin öğrenildiği yer haline getirmeye çabaladı. Tiyatronun işçisi, emekçisi, militanı olmuştur. Onun bir sözü vardır: “Bir ülkede fırın açmazsanız aç kalır ölürsünüz, tiyatro açmazsanız ruhen aç kalır birbirinizi öldürürsünüz.” Türkiye’nin genelinde durum bu. Bu yüzden Muhsin Ertuğrul’u kılavuz alıp inadına sanat yapmak gerekir.

Orhan Alkaya: Hocamızın hayal edip yapamadığı çok şey vardı, mesela stadyumda tiyatro yapmak isterdi. Büyük hayaller bunlar. “Niye olmasın?”, “Var olanla yetinme” diyen hayaller bunlar. Bir diğer hayali de Muhsin Ertuğrul Sahnesi’ni çocuk tiyatrosu binası yapmaktı.

Özdemir Nutku: O dönem sahne tekniğine pek çok yenilikler getirdi. Örneğin tiyatroya estetik ışıklama ve ilk kez takım oyunculuğu anlayışını o getirmiştir.

Cengiz Korucu: Muhsin Ertuğrul hep dik duruş sergiledi. AKP hükümetinin sanatı ve sanatçıyı horladığı, itibarsızlaştırdığı bir süreçten geçiyoruz. Sanatı yok edecek olan TÜSAK’la karşı karşıyayız. Onun gibi mücadeleci, inandığı ilkelerden taviz vermeyen cesur insanlara ihtiyacımız var. Dik duruşuyla, kararlılığıyla, sanat düşmanlığına gösterdiği dirençle, karanlığa yaktığı ışıkla hâlâ aydınlatıyor bizi.

Burçak Evren: Muhsin Ertuğrul ustasız usta olduğu için el yordamıyla, dışarıda öğrendikleriyle sinemada birçok ilklere imza attı. İlk Müslüman Türk kadın oyunculara yer verdi. İlk sesli ve renkli filmi o yaptı. İlk ortam yapımlı filmi çekti. Star sistemini ilk kez o kullandı. İlklerin kurucusu…

(Cumhuriyet)

Mehmet Baransu’nun tutuklanması üzerine… – Yasemin Çongar

Mehmet Baransu elde ettiği belgeleri haber yaptı ve haber yapılmak üzere gazetesiyle, o dönemde benim de aralarında olduğum Taraf yazı işleri yönetimindeki kişilerle paylaştı.

15

Bahse konu olan haberler bir darbe hazırlığı yapıldığını gösteren belgelere dayanmaktaydı ve bu belgeler Taraf’ın o günkü yönetimince gazeteye yansıyan haberler dışında çoğaltılmadı, paylaşılmadı, gazete bürosu dışına çıkarılmadı ve bir süre sonra da devletin talebi üzerine belgelerin asılları Baransu tarafından savcılık makamına tutanakla teslim edildi.

Şimdi Baransu neyle suçlanıyor?

Şu ya da bu nedenle Baransu’ya kızanlar bu sorunun gerçek cevabından uzak duruyorlar; bir gazetecinin tutuklanmasına gerekçe yapılan asıl konuyu ya gözardı ediyor, ya da açıkça veya zımnen onaylıyorlar.

Baransu’nun “sahte belge” hazırladığı iddiası da, “askeri casusluk” yaptığı iddiası da rahatça telaffuz edilebiliyor.

Bir gazeteci elindeki belgelerde “sahtecilik” yapsa ya da bu belgelerin “sahte” olabileceğini düşünse, bunları kendi eliyle devlete teslim eder mi?

Bir gazetecinin amacı askeri sırları başka ülkelere satmak olsa, yani casusluk yapsa, bunu o sırlarla ilgili haberi gazetesinin manşetinden duyurarak, elindeki belgeleri de kendi devletine teslim ederek yapar mı?

Baransu’nun tutuklanma gerekçesi ise, öyle anlaşılıyor ki, bu dedikodularla ilgili değil.

Baransu, TCK 327. maddesinde düzenlenen “devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından, niteliği itibarıyla, gizli kalması gereken bilgileri temin etmek”le suçlanıyor.

Şimdi biz, darbe hazırlıklarının yasal bir iş olduğunu, devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından gizli kalması gerektiğini mi kabul etmeliyiz?

Gazetecilerin, toplumun bilgilenme hakkını gözardı ederek, devlet içindeki yasadışı faaliyetlerle ilgili bilgi ve belgelerden uzak durmasını, bunları haberleştirmemesini mi savunmalıyız?

Bu gazetecilikten vazgeçmek değil midir? Anayasa’nın 28. maddesinden, Basın Kanunu’nun 3. maddesinden vazgeçmek değil midir?

Baransu’nun tutuklanma gerekçesi, TCK 327 kapsamında, “Balyoz” davasına konu olan belgelerin “gizliliğini,” dolaylı olarak da “gerçekliğini” teyid ediyor.

Oysa ortada bu belgelerin bir bölümünün üzerinde oynanmış olabileceği ya da farklı tarihlerde oluşturulmuş olabileceği iddiası var. Bu iddia sonuna kadar soruşturulmalı, gerçek ortaya çıkarılmalıdır.

Peki, bu soruşturmanın öncelikle TSK içinde yürütülmesi gerekmez mi?

Baransu’nun elde ettiği belgeler ordu dışından kimsenin bilemeyeceği ayrıntıda personel bilgileri, askeri sicil numaraları vs. içeriyor. Üstelik, bu belgelerin birer kopyası da Gölcük Donanma Komutanlığı’ndan çıktı.

Devletin ve özelde de TSK’nın işe bu durumu açıklayarak başlaması gerekmez mi?

Devlet, kendi kurumlarının içinden çıkan, kendi mahkemelerinde bir davaya konu olan belgelerin ve — eğer varsa — bu belgelerdeki tahrifatın kaynağını kendi içinde aramalıdır.

Balyoz haberlerini yayınlayan gazetenin eski bir yöneticisi ve o haberlerde imzası olan biri olarak, bu konudaki gerçeğin ortaya çıkmasını tüm kalbimle  istiyorum.

O haberlere kaynaklık eden belgeleri okuyup, ses kayıtlarını dinlediğimde, 2003 yılında 1. Ordu Komutanlığı’nda bir darbe planlaması yapıldığı kanaatine varmıştım. Bugün yine aynı kanaatteyim.

Kendilerinin de reddetmedikleri ses kayıtlarında komutanların neler dediğine kulak vermeniz, yapılanın hükümeti devirmeye dönük bir plan olduğunu anlamanız için yeterli.

Dönemin Genelkurmay Başkanı’nın, Kara Kuvvetleri Komutanı’nın 1. Ordu’da yaşananlara ilişkin anlatımları da kayıtlarda, kitaplarda.

Eğer darbeciliği görmezden gelmek için özel bir çaba içinde değilseniz, bizzat komutanlarca gerçekliğine itiraz edilmeyen belgelerde de darbe hazırlıklarını görebilirsiniz.

Tabii, bu gerçek, “Balyoz” davasına konu olan belgelerin bazılarında tahrifat olması ihtimalinin vahametini ortadan kaldırmıyor.

Böyle bir tahrifatın yapılmış olması, darbecilikle yüzleşme fırsatının heba edilmesine, bu ülkede darbelerin bir daha asla yaşanmaması yolundaki çok önemli bir hukuk sürecinin gölgelenmesine yol açar.

“Balyoz” davası, birçok kişi gibi bana da kurunun yanında yaşın, darbecilerin yanında masumların da yandığı izlenimini verdi. Bundan büyük bir mağduriyet, bundan büyük bir adaletsizlik olamaz.

Öte yandan, eğer belgelerde darbe suçunun “yokmuş” varsayılmasına yol açacak bir tahrifat yapılmışsa, darbeciliğe karşı hukuksal mücadele açısından, adaletin yerini bulması ve gerçeğin ortaya çıkması açısından etkisi yıllarca sürecek bir toplumsal mağduriyet yaşayacağız.

Darbeleri ve darbecileri aklama meraklıları buna aldırmayacaklardır; onlar  “Balyoz sahte” deyip konuyu kapatmak isteyebilirler, şimdi Baransu’nun o belgeleri temin etmekle suçlanmasına sevinebilirler.

Adaletin yerini bulmasını, gerçeğin ortaya çıkmasını samimiyetle isteyenler ise, bizlerin gerçekliğine kani olarak haber yaptığımız “Balyoz” belgeleriyle ilgili soruları artık esas muhatabına, devletin kurumlarına, orduya sormalılar.

Gerçeğin ortaya çıkması kimlerin faaliyetinin “darbecilik,” kimlerin faaliyetinin “sahtecilik,” kimlerinkinin “gazetecilik” olduğunu gözler önüne serecektir.

Biz gazetecilik yaptık.

Bu yazı platform24.org/ dan alınmıştır

Yasemin Çongar

 

 

Yasemin Çongar

Pembe Hayat, 3 Mart Dünya Seks İşçileri Günü’nde sahaya çıkıyor

Pembe Hayat Derneği, 3 Mart Dünya Seks İşçileri Hakları Günü sebebiyle önümüzdeki hafta boyunca “çalışma yaşamı ve translar” temalı etkinlikler düzenliyor. Etkinlikler arasında yavaş yavaş bir gelenek halini almaya başlayan ve 4 Mart Çarşamba günü seks işçisi translar ile taraftar grupları arasında Ankara Üniversitesi Cebeci Kampüsü Halı Saha’sında gerçekleşecek “Transfobiye Karşı Gol” karşılaşması da bulunuyor. Kaçırmak istemeyenler için başlama vuruşunun 17:00 olduğunu da anımsatalım.

Fotoğraf: Ayşe Panuş
Fotoğraf: Ayşe Panuş

Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği’nin 3 Mart Kırmızı Şemsiye Seks İşçileri İnisiyatifi adı altında düzenlediği etkinlikler 7. yılında. Çalışma yaşamında cinsiyet kimliği temelli ayrımcılık, seks işçisi transların sorunları, ihtiyaçları ve talepleri ile sendikal mücadelede trans hakları gibi konular 3-6 Mart tarihleri arasında yapılacak etkinliklerde konuşulacak.

Derneğin açıkladığı program şöyle:

14

3 Mart 2015 / 14:00 Trans Kadın Seks İşçileri ile Bulgulama Toplantısı
Yer: Mülkiyeliler Birliği

Seks işçiliği alanında trans kadınların sorunlarının ihtiyaçlarının ve derneğimizden beklentilerinin konuşulacağı bu toplantıda önümüzdeki dönem neler yapacağımıza dair veri toplanacaktır.

Etkinliğe katılacak seks işçisi transların derneği arayarak isimlerini bildirmeleri gerekmektedir. Buluşma esnasında Sokak Hayvanları için Mama bağışı Kampanyası’na destek için bağış toplanacaktır.

4 Mart 2015 / 17:00 Transfobiye Karşı Gol
Yer: Ankara Üniversitesi Cebeci Kampüsü Halı Saha

Transfobiye karşı seks işçisi translar taraftar gruplarıyla futbol maçına çıkıyor. En fetiş kıyafetlerimiz ve topuklu ayakkabılarımızla sadece çarkta değil sahalarda da gol atarız.

5 Mart 2015 /15:00 Translara Yönelik PsikoSosyal Destek Mekanizmaları Çalıştayı
Yer: Mülkiyeliler Birliği

Psikolog, psikiyatr, sosyal hizmet uzmanı ve sığınma evi deneyi olan kadın örgütlerinden alan çalışanları buluşuyor. Translara yönelik psiko-sosyal destek mekanizmalarının oluşturulması için sorunlar ve ihtiyaçların konuşulacağı bu çalıştayda uzmanlar bir araya gelecekler.

6 Mart 2015 /18:30 Belgesel Gösterimi: Metamorfosi
19:15 Söyleşi: Çalışma Yaşamında Translar

Konuşmacı: Sandeh Veet
Moderatör: Derya Selay Tunç
Yer: Ankara Üniversitesi Cebeci Kampüsü Ahmet Taner Kışlalı Salonu
“Metamorfoz – Aşırı yol, bilgelik sarayına yol açar”
Yönetmen – Sandeh Veet

Bu kurgusal belgesel transeksüel bir bireyin değişimini anlatıyor. Anlatım seks işçiliği, uyuşturucu, HIV ve meditasyon aracılığı ile irdeleniyor… Konusu geçen kişi tüm bunları uç noktalarda yasayarak büyümüştür. Çalışma, aktivizm ve bireyin içindeki arayışları ile siyasi aktiviteler ve gerçeğin aranması yolunda ilerleyen bir metamorfozdur.

(Kaos GL)