Ana Sayfa Blog Sayfa 3699

Obama’dan güneş enerjisi desteği: 75 bin Amerikalı’ya eğitim girişimi

Rhone Resch tarafından EcoWatch‘da yayınlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Kübra Köprülüoğlu‘nun çevirisiyle sunuyoruz.

 * * *

Amerika’nın temiz enerji geleceğine geçişini hızlandırmak için Enerji Bakanlığı (DOE) tarafından 2020 yılı itibari ile güneş enerjisi işgücüne girebilmeleri için 75.000 Amerikalı’ya eğitim girişiminin başlatılacağı kararı açıklandı. Bu açıklama, Temiz Enerji Teknolojisi ve İşgücü Eğitimi konulu yuvarlak masa toplantısının bir parçası olarak ABD Başkanı Barack Obama tarafından yapıldı.

21.obamasolar650

Bu yeni girişimin güneş enerjisi sektöründe istihdamın artmasına yardım ederken aynı zamanda ABD ekonomisine büyük bir destek sağlaması bekleniyor.

İklim Değişikliği ile mücadeleye de katkı sağlıyor

Güneş Enerjisi sektörünün büyümesi iklim değişikliği ile mücadeleye de katkıda bulunuyor. Sektör ile geçtiğimiz sene 22.3 milyon metrik tona eşdeğer karbon telafisi yapılmış durumda. Bu 4,7 milyon aracın karayollarından kaldırılmasına veya 2,5 milyar galon benzinin kullanılmamasına denk düşüyor.

Bugün ABD genelinde güneş enerjisi sektöründe çalışan 174.000 kişi bulunuyor.  Bu Apple, Google, Facebook ve Twitter gibi teknoloji devlerinin tamamının sahip olduğundan daha fazla bir istihdam gücü anlamına geliyor ve ülke ekonomisine yılda 18 Milyar Dolar para girişi sağlıyor. Bu büyüme büyük ölçüde Yatırım Vergi Kredisi, Net Enerji Ölçümü ve Yenilenebilir Portfolyo Standartları gibi akıllı ve etkin kamu politikalarından kaynaklanıyor.

The Solar Foundation’ın yayınladığı 2014 Ulusal İş Raporu’na göre ABD’de güneş enerjisi alanındaki iş gücü çeşitliliği, zaman içerisinde azınlıkların, kadınların ve asker emeklilerinin katılım oranının yükselmesiyle artıyor. Yalnızca geçtiğimiz 5 yılda sektöre 80.000’den fazla yeni çalışan girdi. Bu %86’dan fazla bir artış anlamına geliyor. Ayrıca Beyaz Saray, G.I. Bill fonunun güneş enerjisi iş gücü eğitimini desteklemesi için çalışmalar yapacağını duyurdu.

ABD’de güneş enerjisi üretimine destek &91’in üzerinde

Beyaz Saray’ın yeni iş gücü eğitim girişimi Amerika kamuoyu tarafından da yakın markaj altında. Yeni yayınlanan Gallup Yoklaması, %91’den fazla Amerikalının güneş enerjisi üretimine verilen önemin artarak devam etmesini istediğini gösteriyor. 2013’te yapılmış benzer bir Gallup araştırmasının sonuçları da petrol, doğalgaz, kömür, nükleer ve yenilenebilir enerji çeşitleri karşılaştırıldığında kamuoyu tarafından en çok güneş enerjisinin tercih edildiğini gösteriyor.

Bugün ABD’de bulunan güneş enerjisi kurulu gücü 20 GW. Bu 2016 sonunda hayata geçmesi öngörülen bir diğer 20 GW ile birlikte 4 milyon haneden fazlasının elektrik ihtiyacını karşılamaya yetecek bir rakam. Bu hızlı büyümeyi teşvik eden ise güneş enerjisinin giderek daha uygun fiyatlı hale gelmesi. SEIA/GTM (Güneş Enerjisi Sektörel birliği) tarafından yapılan araştırmaya göre 2010 yılından beri ulusal güneş enerjisi sistemleri fiyatlarında ortalama %53 oranında azalma gerçekleşti.

 

Haberin İngilizce Orjinali

Haber: Rhone Resch

Yeşil Gazete için çeviren: Kübra Köprülüoğlu

(Yeşil Gazete, Eco Watch)

Yeni araştırma “ Çocuk İstismarı Döngüsü”nü sorguluyor

Joshua A. Krisch tarafından Vocativ‘de yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Evrim Şahin‘in çevirisiyle sunuyoruz.

* * *

İstismar ve ihmal edilmiş çocuklar büyüdüklerinde ille de fiziksel olarak istismarcı ebeveynler olmak durumunda değiller

Sosyologlar bunu “Şiddet Döngüsü” olarak adlandırıyorlar -istismara uğramış pek çok çocuğun ileride bir gün kendi ailelerini ve diğerlerini incitmeye mahkum olduklarına dair neredeyse ırsi bir istismar ve ihmal yapısı bu. Ancak şimdi, Science dergisindeki yeni bir araştırma, çocuk mağdurların geleceği hakkındaki bazı varsayımsal inançlarımızın doğruluğunu sorgular nitelikte.

22.çocuk istismarı

“Hakikat başlangıçta düşündüğümüzden çok daha karmaşık” diyor New York City John Jay College of Criminal Justice’da bir  psikoloji profesörü ve gazetede yardımcı yazar olan Cathy Spatz Widom. “Aslında birden fazla şiddet döngüsü mevcut. Bu hoş, basit bir hikaye değil”

Daha önceki Şiddet Döngüsü araştırmaları kısa süreli ve kıymetli birkaç katılımcıyla gerçekleştirilmişti ve araştırmacılar anketlerini ve bire bir görüşmelerini güçlendirecek resmi kayıtlara nadiren ulaşabilmişlerdi. Özensiz metodoloji kuşakları aslında şu ana kadar kaç tane istismarcı ebeveynin çocukken istismara uğradığı hakkında hiç bir fikrimiz olmadığı  anlamına geliyor. (Tahminler şu anda %7 ile %70 aralığında)

Bununla birlikte, Widom 1989 yılında yüzlerce istismar mağduru ile görüştü ve bu çocukların yarısını yetişkinliğe geçtikleri ve nihayetinde aile kurdukları otuz yıl boyunca takip etti. Widom’un deneklerinin büyük bir kısmı şimdi 50’lerine merdiven dayıyor, onların çocuklarının çoğu da 20’li yaşlarının başındalar. Bu mağdurların istismarcı birer ebeveyne dönüşüp dönüşmediklerini anlayabilmek için Widom ve takımı Amerika Çocuk Koruma Hizmetleri Kurumu’ndaki mahkeme kayıtlarını ve belgelerini incelediler ve çocuklar ile ebeveynleriyle yaklaşık 1.500 görüşme gerçekleştirdiler.

Widom’un elde ettiği sonuçlar beklenmedik bir yöne işaret ediyor. İstismar mağdurları ihmal ve cinsel istismarda bulunmaya daha yatkın görünüyorlar, ancak kendi çocuklarını fiziksel olarak istismar etme olasılıkları toplum geneline kıyasla daha yüksek değil. “Bu çok şaşırtıcı bir sonuç” diyor Widom. “Fiziksel istismar açısından bir risk artışı görünmüyor”

Bulgular gösteriyor ki İstismar Döngüsü kaçınılmaz değildir, kendi ailelerini başlatmaktan sakınan mağdurlar için bu sonuç biraz rahatlatıcı bir etki sağlayabilir.

Bununla birlikte bu çalışmanın potansiyel kısıtları mevcut. Duke Üniversitesi’den psikolog Kenneth Dodge, Science Dergisi’ne fiziksel istismar istatistiklerinin takibinin özellikle zor olduğunu söylemiştir. Dodge fiziksel istismar rakamlarının daha düşük olabileceğini, bunun nedeninin de –işaret ve yara izlerinin olmadığı durumlarda- ihmalkarlığın mahkemede kanıtlanmasının daha kolay olduğunu, Çocuk Koruma Hizmetleri’nin, çocukları güvende tutmak için ihmal iddialarını genellikle daha az evrak işiyle dosyaladıklarını belirtiyor.

 

Yazının İngilizce Orjinali

Yazar: Joshua A. Krisch

Yeşil Gazete için çeviren: Evrim Şahin

(Yeşil Gazete, Vocativ)

Microsoft, otizmli çalışanlar istihdam edeceğini açıkladı

ABD’li teknoloji devi Microsoft, daha fazla sayıda otizmli bireye tam zamanlı iş imkanı vereceklerini açıkladı. Şirket ilk aşamada Washington eyaletinin Redmond şehrindeki merkezinde bir pilot uygulama başlatıp 10 otizmli çalışanı işe alacak.

Microsoft To Layoff 18,000

Kararı blogunda değerlendiren Microsoft’un üst düzey yöneticilerinden Mary Ellen Smith, “Otizmli insanlar Microsoft’ta ihtiyaç duyduğumuz becerilere sahip” dedi. Her bireyin yeteneklerinin farklı olduğunu ifade eden Smith, “Bazı insanlar veri depolama, detaylara dikkat etme, derinlemesine düşünme, matematik ya da bilgisayar kodlaması alanlarında muazzam becerilere sahip olabilir” dedi.

Microsoft otizmli çalışanlar bulması için insan kaynakları şirketi Specialisterne ile anlaştı. İngiltere ve Danimarka’da faaliyet gösteren Specialisterne, hem yazılım sektörüne hem de diğer sektörlere otizmli çalışanlar bulmakta uzmanlaşıyor.

İngiltere’deki Ulusal Otizm Derneği, Microsoft’un bu adımını memnuniyetle karşıladı. Dernek yöneticilerinden Sarah Lambert “Microsoft gibi küresel bir şirketin otizmli yetişkinlerin becerilerinin farkına varması ve bu potansiyeli kullanması cesaret verici” diyor.

Otizmli yetişkinlerin detaycı ve güvenilir olduklarını ifade eden Lambert, bu özelliklerden sadece teknoloji firmalarının değil birçok farklı sektörün faydalanabileceğini de vurguluyor. Ancak Lambert, İngiltere’de otizmli yetişkinlerin sadece yüzde 15’inin tam zamanlı işlerde çalışabildiğine de dikkat çekiyor.

Lambert’e göre işe alım mülakatlarını bu bireyler için daha erişilebilir hale getirmek ve işyerlerinin ‘yazıya dökülmemiş kurallarını’ onlara izah etmek, bu grubun potansiyelinden faydalanılmasının önündeki engelleri kaldırabilir.

Baro Başkanı’ndan Cumhurbaşkanı’na iade-i ifade, “Eyy Cumhurbaşkanı …”

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Ey baro başkanı, sende telefonla görüştün teröristlerle? Hangi neticeyi aldın? Hani senin sözün çok dinleniyordu ya, alsaydın ya bir netice” sözlerine tepki gösteren İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal, “Ey Cumhurbaşkanı! Türkiye’de sorun cübbelilerin ülke gündemi ile ilgili olarak konuşması değil, cübbesiz olanların ve asla giyemeyecek olanların cübbe giymeye, yargı rolüne soyunmalarıdır” dedi.

21.umit-kocasakal

 

İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal, Baro Başkanlığı binasında düzenlediği basın toplantısında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ‘ın “Muhtarlar Toplantısı”nda kendisine yönelttiği eleştirilere yanıt verdi.

Erdoğan’ın kendisine hitap ettiği şekliyle hitap edeceğini söyleyen Kocasakal, “Ey Cumhurbaşkanı! Benim için iyi bir şey söylese zaten şaşırır ve kendimden şüphe ederdim. Kendisi her gün yaptığı açıklamalarla ülkeyi germeyi, toplumu parça parça bölerek kamplaştırmayı, kişileri ve kurumları hedef göstermeyi herhalde iyi bir şey zannediyor, ama ülkeye büyük zarar veriyor. Anayasayı, hukuku tanımıyor, kendisini her şeyin üzerinde görüyor ve zannediyor. Kartallar yüksek uçar ama çakılmaları da şiddetli olur…Sanırım kendisini halen Başbakan zannediyor. Birilerinin kendisine artık Başbakan olmadığını, ettiği yemin ışığında tarafsız olması gereken bir Cumhurbaşkanı olduğunu hatırlatmasında yarar bulunmaktadır” diye konuştu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Muhtarlar Toplantısı’nda şahsı ve avukatlarla ilgili bazı sözler söylediğini belirten Kocasakal, “Oysa öncelikle belirtmek gerekir ki, Anayasa’nın 103. maddesi uyarınca edilen tarafsızlık yemini ve 104. maddede belirtilen görev ve yetkiler karşısında, özellikle genel seçimlere gidildiği bir süreçte, muhtarlarla toplantı yapmak suretiyle ve bunu kullanarak, siyasi gündeme ilişkin taraflı değerlendirme ve siyasi propaganda yapmak, Cumhurbaşkanı’nın anayasal görev ve yetkileri arasında bulunmamaktadır. Bu durum Anayasa’ya açıkça aykırıdır” dedi.

Kocasakal, sözlerini, “Cumhurbaşkanı bu tarz konuşma ve yaklaşımları ile insanları tahrik, hukuku tahrif ve tağyir etmektedir. Ancak bilinmesini isterim ki, bu tür hedef göstermeler, hedef saptırmalar, üstü kapalı tehditler, beni ve İstanbul Barosu’nu doğru bildiğini yapmaktan ve söylemekten, hukuk devleti ve demokrasi mücadelesinden alıkoyamaz. Bizler bir yemin ettik ki dönemeyiz, dönmeyiz. Ettiğimiz yemini çiğnemeyiz. Bunun için gerekirse her türlü bedel ödemeye hazırız. Tarih herkesi hak ettiği yere koyacaktır” şeklinde tamamladı.

(Radikal)

Shell’e karşı Pasifik’te eylem yapan Greenpeace aktivisti Johno Smith’le Açık Yeşil’de canlı bağlantı

Bugün Açık Radyo’daki programımız Açık Yeşil’de çok özel bir telefon bağlantısı yaptık.

Johno Smith
Johno Smith

Shell’in Kuzey Kutbu’nda yaptığı petrol arama faaliyetlerini ve halen Pasifik Okyanusu‘nda Kuzey Kutbu’na doğru yol alan Shell petrol platformlardan birini takip eden Greenpeace gemisi Esperanza‘dan altı aktivist önceki gün Polar Pioneer isimli petrol platformuna tırmanarak bir eylem başlattı.

Shell’in Kuzey Kutbu’ndaki petrol arama planlarından dünyayı haberdar etmeyi ve durdurulmasını sağlamayı hedefleyen Greenpeace aktivistlerinden biri olan Johno Smith, bu sabah Açık Radyo’da yayınlanan Açık Yeşil’de Pasifik Okyanusu’nun ortasından yaptığımız canlı telefon bağlantısıyla konuğumuz oldu. Ömer Madra ile birlikte yaptığımız yayında platformun üzerinde bulunan Johno ile  bu eylemi neden yaptıklarını ve son durumu konuştuk. Programın kaydını aşağıdan dinleyebilirsiniz.

Greenpeace aktivisti Johno Smith ile yaptığımız röportajın Türkçesi şöyle:

Ümit Şahin – Merhaba Johno, günaydın. Bizi duyabiliyor musun?

Johno Smith – Evet, burası bayağı rüzgârlı zira Pasifik Okyanusu’nun ortasındayız, ama duyabiliyorum.

Greenpeace activists prepare for climbing action on board the Esperanza
Johno Smith önceki gün Shell’in petrol platformu Polar Pioneer’e tırmanırken

Ümit – Johno, şu anda tam olarak nerede olduğunuzu ve neden orada bulunduğunuzu anlatabilir misin?

Johno – Şu anda Shell’in Arktik petrol platformunun üzerindeyiz. Hawai adalarını yeni geçtik ve Seattle’a doğru gidiyoruz. Pasifik Okyanusu’nda Shell’in Arktik’te kullanacağı platformun üzerindeyiz.

Ümit – Bundan sonraki planınız nedir? Seattle’a kadar devam etmeyi düşünüyor musunuz? Beklentiniz nedir bu eylemden?

Shell'in petrol platformuna tırmanarak kamp kuran 6 aktivist
Shell’in petrol platformuna tırmanarak kamp kuran aktivistler

Johno – Planımız burada mümkün olduğu kadar uzun kalmak. Shell dünya üzerinde bir mücevher olan ve son kalan en hassas çevre değerlerinden biri olan Arktik’te petrol çıkartmak istiyor. Ve çıkardıkları fosil yakıtlar iklim değişikliğine neden olarak insanları ve gezegeni tehlikeye atıyor. Biz de mesajımızı iletene kadar burada kalacağız.

Ümit – Arktik’te başka petrol platformları veya Shell dışında bildiğiniz bir petrol şirketi var mı?

Johno – Hayır, Shell var. Shell bunu yapmak için çeşitli fırsatları denedi. Birkaç ay içinde de petrol çıkartmaya başlayabilirler.

Halka karşı Shell!
Shell’e karşı Halk!

Ümit – Peki eğer Shell Seattle’dan sonra da durmayıp yoluna devam edip Alaska yakınlarındaki Chukchi denizine kadar yoluna devam ederse siz de Alaska’ya kadar gidecek misiniz?

Johno – Mesajımızı iletene kadar devam edeceğiz. Yaklaşık 7 milyon kişinin mesajını taşıyoruz.

Ömer Madra – Yetecek kadar suyunuz ve yiyeceğiniz var mı eyleme devam etmek için?

Johno – Evet başımızı sokacak yalıtımlı bir barınağımız var ve bize yetecek kadar da suyumuz yiyeceğimiz var.

Six Greenpeace Climbers Scale Shells Arctic-Bound Oil Rig

Ümit – Son soru olarak şunu sormak istiyorum. Shell yaptığı açıklamada onların güvenliğini tehlikeye attığınızı söylemiş. Bunu nasıl yapıyorsunuz?

Johno – Biz kimsenin güvenliğini tehlikeye atmıyoruz. Gemideki herkes gayet güvende. Zaten gemi de sadece platformu taşıyor. Bence Shell’in Kuzey Kutbu’na gitmesi ve bu dünyada yaşayan bütün insanları tehdit eden iklim değişikliğini artırması asıl tehlikeli olan.

Aşağıdaki videoda petrol platformuna tırmanan altı eylemciden biri olan Zoe’nin gözünden tırmanış eylemini izleyebilirsiniz.

Haber: Ümit Şahin – Yeşil Gazete

“HDP’de olduğu gibi Galatasaray’da da eşbaşkanlık olması lazım”

Galatasaray Kulübü 2. Başkanı Hamdi Yasaman, sarı-kırmızılı kulüpte eş başkanlığın getirilmesi gerektiğini söyledi.

Yasaman, Galatasaray Lisesi’nde gerçekleştirilen nisan ayı divan kurulu toplantısında gazetecilere yaptığı açıklamada, mevcut yönetimden başkanlık seçimi için şu an bir aday çıkmasının doğru olmadığını söyledi.

16.Hamdi Yasaman

Kulüp olarak futbolda şampiyonluğa odaklandıklarını vurgulayan Yasaman, “Aramızda bir rekabet olursa bize zarar verir. Bizden bir aday çıkacaksa son gün olan 30 Nisan’da adaylığını açıklaması lazım. Ortak aday mı olur, birkaç aday mı olur, belirlenmiş bir şey yok. Çeşitli görüşler var. Bu seçimde hakikaten zor durumdan kurtulmak için çok iyi bir ekip oluşturmak, bizim ekibe takviyeler koymak istiyoruz. Bu ekibin devam etmesi lazım” diye konuştu.

Galatasaray Kulübü’nde eş başkanlık sisteminin olması gerektiğini savunan Yasaman, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Galatasaray Derneği ile Galatasaray Sportif AŞ’nin ayrılması, iki başkanlık olması lazım. Eş başkanlığın getirilmesini savunuyorum. Böyle bir şey olursa ticaret hukukçusu olarak Sportif AŞ’nin başında olmak isterim ama eş başkanlık statüsü gibi olabilir. Başkanlık seçiminin değişmesi lazım. HDP’de eş başkanlık var bizde de olması lazım. Böyle bir şekilde oluşum lazım. Galatasaray’ın röntgenini çektim. Galatasaray’ın hakikaten yapılanmaya ihtiyacı var.”

Yönetim içinde herhangi bir çatlak olmadığını vurgulayan Yasaman, “Fikirler ileri sürüyoruz. Akademisyen olarak bir şeye dayanmadan konuşmak istemiyorum. Fikir üretip Galatasaray’ı iyi yönlere getireceğiz” ifadelerini kullandı.

(Sporx)

Akkuyu Nükleer Santral ihalesini Cengiz İnşaat kazandı

Akkuyu Nükleer Santrali’nin deniz hidroteknik yapılarının anahtar teslimi projelendirilmesi ve inşası ihalesini Mehmet Cengiz’in Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı yaptığı Cengiz İnşaat kazandı.

Akkuyu Nükleer AŞ’den yapılan açıklamada, ihalenin mali değerine yönelik herhangi bir bilgi yer almadı. Söz konusu ihalede dokuz şirket teklif vermişti.

15

İhalekonusu işler arasında Akkuyu Nükleer Santrali’nin limanı ve diğer hidroteknikyapılarının projelendirilmesi ve inşası bulunuyor.

Akkuyu’ya yapılacak toplam maliyeti 20 milyar dolarlık santralin kurulukapasitesi 4,800 MW olacak.

Cengiz Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Cengiz, yolsuzluk ve rüşvet operasyonun 2. dalgası olan 25 Aralık’ta küfürlü telefon konuşmalarının yer aldığı tapeleriyle gündeme gelmiş ve “O cümlelere baktığımızda elbette çok da hoşuma giden şeyler değil” diyerek ettiği küfürü kabul etmişti.

“Askere Gitmeyin Çünkü” dedikleri için 381 aydına soruşturma

‘Askere Gitmeyin Çünkü’ kitabına katkıda bulunan 381 aydın hakkında “halkı askerlikten soğutmak” suçlamasıyla Genelkurmay Başkanlığı’nın şikâyeti üzerine Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Türk Ceza Kanununun 318. maddesi gereğince soruşturma başlattı.

14.askere gitmeyin çünkü

İçlerinde İstanbul Şehir Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ferhat Kentel’in de bulunduğu 381 aydın hakkında “halkı askerlikten soğutmak” suçlamasıyla başlatılan soruşturma kapsamında Kentel’in yanısıra kitaba yazılar ve çizimler yoluyla katkı sunan Akın Birdal, Aydın Engin, Cafer Solgun, Ömer Faruk Gergerlioğlu, Sadık Yalsızuçanlar, Tan Oral, Ohannes Kılıçdağı, İsmail Beşikçi ve Roni Margulies gibi isimler bulunuyor.

“Askere Gitmeyin Çünkü…” cümlesini kendi iradeleriyle tamamlayarak, olgu üzerinden bir araya gelerek yazdıkları ve bazı plastik sanatlar insanlarının çizgileriyle cümlelerini kurdukları kitapta 381 kişi sözleri ile savaşa karşı barış çağrısı yapmıştı. Türk Ceza Kanunu’ndaki (TCK) “halkı askerlikten soğutma suçu” başlıklı 318. maddenin kaldırılması için geçtiğimiz ay, Çağlayan Adliyesi karşısında toplanan yaklaşık 30 kişi “askere gitmeyin çünkü;…” diye başlayan cümleleriyle sivil itaatsizlik eylemi gerçekleştirmişti. Bayraksız, pankartsız ve slogansız eylemde katılımcıların yanı sıra askeregitmeyin.com internet sitesinde toplanan ve Mehmet Atak ve Ayşe Lebriz’in okuduğu o güne kadar gönderilen 194 cümle seslendirilmişti.

(Radikal)

Koç ve İstanbul Üniversitelerinde Neler Oluyor? Ama Neler Olabilir? – Eylem Akçay

üniversiteÜniversitelerde Nisan başında gerçekleşen iki forum ve iki eylem, ülkemizde yükseköğretimin kaderine dair önemli ipuçları içeriyor.

İlk hareketlilik, bir vakıf üniversitesinde, Koç Üniversitesi’nde gerçekleşti. İki yıl önce taşeron işçilerin hakları için başlayan refleksif mücadele, üniversite mensuplarının Taşeron İzleme Komitesi kurmaları ve iki yıllık üst üste biriken bir deneyim ve alışkanlık oluşturmalarıyla büyüdü. Nisan başında da, yapılan geniş katılımlı forumun ardından hem Haziran ayında işten çıkartılacak olan hocaların savunulması, hem de okutmanlardan, asistanlardan, çalışanlara ve öğrencilere kadar her bir üniversite mensup grubunun taleplerinin ortaya konması için çok coşkulu ve başarılı bir eylem ortaya kondu.

Ardından, bir devlet üniversitesinde, İstanbul Üniversitesi’nde rektörlük seçimlerinden açık arayla önde çıkan Raşit Tükel’in YÖK ve Erdoğan tarafından rektör atanmasının engellenmesine karşı tepkiler yükseldi. Bu tepkiler öğrencilerin ‘üniversiteden çıkmama’ eylemiyle somutlaştı.

Bu eylemleri dünya üniversitelerindeki hareketliliğin bir devamı olarak görmek mümkün. Bugün üniversitelerde küresel bir dönemecin eşiğindeyiz. Bu dönemeçten çıkışta artık üniversite mensuplarıyla üniversite arasındaki ilişkinin ve üniversiteyle toplum arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağına karar vermiş olacağız. Tüm bu eylemleri bugün anlamlı kılan ve birbirine bağlayan olgu, bu sorulara cevap arıyor olmalarıdır. Bu sorulara iktidar tarafından verilen cevaplar bellidir: üniversite (eğitim), piyasadaki işlevi üzerinden tarif edilip değeri ortaya konur; üniversite mensupları da bir şirket nasıl işletiliyorsa o şekilde ‘yönetilir’. Şimdi, muhalefetin cevabı bekleniyor.

Koç Üniversitesi’nin iki muzaffer yılı

Kestirmeden söyleyelim: Üniversitedeki muhalif pozisyonların artık bilgili olanın toplumu yönlendireceğine dair kibirli ve akademinin özeleştiride epey yol katetmiş olduğu eski hamasi cevapla yetinmeleri mümkün değildir. Bu dönemeçte karşımıza çıkan sorumluluğu bu şekilde reddetmek ve onu yine toplum karşısındaki ‘aydın sorumluluğuna’ terketmek, eğitimin piyasadaki işlevi üzerinden yapılan tarifin ve ‘işletme mantığının’ kazanmasıyla sonuçlanacak.  Sorumluluk açıktır: Üniversitenin yeni(den) politik bir özne olarak kurulması ve başındaki ‘halelerden’ kurtarılması. Ülkemizdeki bir vakıf ve bir devlet üniversitesindeki hareketlilikleri bu açıdan çözümlemeli ve değerlendirmeliyiz.

Koç Üniversitesi’nde bu cevaba dair önemli bir yol kat edildiğini söylemek mümkün. Üniversite mensupları ayrı ayrı ve birlikte kendileri için haklar üretmeye, şirket çatısı altında da olsa üniversiteyi bir ‘kamu alanı’ olarak tarif etmeye çalışıyorlar. Çatışmanın doğrudan ‘emek’ ekseninde yaşanması, pratikte işleri zorlaştırırsa da zihinleri netleştiriyor. Şirketlerde yaşanan performans baskısı, işten çıkarma tehdidi, istifaya zorlama, ulaşılması imkansız hedeflerle yıldırma, yetersiz hissettirerek çalıştığına pişman etme ve bu yetersizlik zorlamasıyla istifayı lütuf gibi sunma, sözümona ‘şirket kültürünü’ mahalle baskısına dönüştürme gibi gelişkin teknikler öğrencilere uygulanmıyorsa tek sebebi onların 40 bin lira gibi bir ücretle bunlardan muaf olmayı satın almış olmaları herhalde. Kaldı ki, aynı baskılar verdikleri emek görmezden gelinerek ‘para ödememiş öğrenci’ sayılan asistanlara rahatlıkla uygulanıyor: yasadışı olarak sigortaları ödenmeyen bir çalışan kesiminden bahsediyoruz. Bu şirketin içinde sınırları ‘işletme’ tarafından belirsizce çizilse de konumları net olan Koç Üniversitesi mensuplarına eşit ve bağımsız varlıklarıyla hem ayrı ayrı hem de birlikte, üniversitede çekici ve özgür bir hayat kurmak, yani politik (yani yönetime dair, yani kendi kendini yöneten) bir irade olarak kendilerini kurmak düşüyor. Üniversite, üniversite olduğu kadar üniversiteler arasında da. Çalışanlar yakasında VÜEDA (Vakıf Üniversiteleri Emekçileri Dayanışma Ağı) sadece varlığıyla bile bu tartışmanın pratik parçası oluyor. Fakat özellikle her bir üniversitedeki öğrencilere ve VİDA’ya (Vakıf Üniversiteleri İletişim ve Dayanışma Ağı) fazladan bir iş düştüğünü belirtelim.

Benim Rektörüm Raşit Tükel

Yukarıdaki sorular bağlamında İ.Ü.’deki eylemin motivasyonu ve talepleri, eylemin pratiğe konulması ve eylemin sonlandırılması ayrı ayrı değerlendirilmeyi hakediyor. Eylem, herkesçe görülen açık bir adaletsizliğe karşı bir tepkinin örgütlenmesiydi. Talepleri de açıklıkla, adaletsizliğin düzeltilmesine yönelikti: Öğrenciler rektör atanan Mahmut Ak’ın istifa etmesini ve Raşit Tükel’in rektör olmasını istiyorlardı. Fakat klasik bir protesto eylemi yapmak yerine artık eylem repertuarımızda daha sık yer almaya başlayan ‘karşı-işgal’ diyebileceğimiz bir tutumla üniversiteyi terk etmeyerek üniversite içinde okuma, tartışma gibi çeşitli faaliyetler düzenlediler. Bir anlamda üniversiteyi Mahmut Ak’ta somutlanan anlayışın işgal etmesine karşı durdular. Karar alma organı olarak da bir forum varlık buldu. Talepler gözönüne alındığında, elbette böyle bir eylemin ‘talepler gerçekleşene kadar’ sürmesinin imkanı yoktur; ama daha önemlisi, gereği de yoktur. Böyle bir eylem tarzı, önüne koyduğu taleplere ulaşmakla değil, varlığı ve işleyişiyle (arzu edilen hayata dair hayalgücünü harekete geçirmesiyle bile) ‘kurucu’ bir işlev kazanır. Bir anlamda, başarısız olması neredeyse imkansızdır.

Alışıldık koşullar altında bir öğrenci eylemine hocalar ortamı sakinleştirmek ve öğrencileri saldırılardan korumak için müdahale ederler. Oysa Raşit Tükel’in karşı-işgale katılmasını vicdani bir sorumlulukla eylemi yumuşatma çabası olarak yorumlamak herhalde yapılacak en ciddi hata olur. Raşit Tükel’in yaptığı bir irade beyanıydı. Öncelikle kendi adına değil, İ.Ü. Demokratik Üniversite Girişimi adına konuştu. İkincisi, bu irade adına, öğrencilerin kurduğu forumun iradesini tanıdığını net olarak ortaya koydu. Bu iki tavır çok önemlidir. Karikatürize etmek pahasına, mesela “çocuklar siz çok haklısınız, siz bilirsiniz tabi ben karışamam, ama ilerde daha güzel şeyler yaparız, haydi çıkalım şimdi” demedi. Şunları dedi: Bu eylem meşrudur; İ.Ü. Demokratik Üniversite Girişimi bu forumun iradesini (ve genel olarak öğrenci iradesini) politik olarak tanır; üniversiteyi birlikte yönetmeye ve burada başka bir hayat kurmaya talibiz. Raşit Tükel’in bu teklifi üniversitelerde bu açıklıkla sıklıkla rastlanan bir şey değil. Eylemin başarısını bu noktada değerlendirmek gerekir. Şu noktada: Üniversite mensupları arasında (ve onların üniversiteyle aralarında) bağımsız ve eşit bir ilişkinin kurulması noktasında.

Bir eylem nasıl biter?

Öğrencilerin forumu sonrasında eylemin sonlandırılması kararına varıldı. Ancak öğrencilerin açıklamasının birbiriyle tam uyuşmayan iki odağı vardı. İlk odak, (elbette gayet beklendik bir şekilde) başlangıç taleplerinin tekrarlanması ve ama Raşit hocanın ricasına uyularak eylemin sonlandırıldığının vurgulanmasıydı. Bu odağın güzel yanı ‘bizi tanıyanı biz de tanıyoruz’ diye özetleyebileceğimiz bir imayı içermesi olabilir, ama ‘medyatik’ bir bakış açısından klasik bir ‘eylem sonu’ gibi görünmesi çok olasıdır. Üstelik, eylemin görünür etki ve anlamını tepkisellikle sınırlama riski vardır. İkinci odaksa, Raşit Tükel’in sözcüsü olduğu üniversite mensupları öznesinin karşısına bağımsız ve eşit statüde başka bir özne çıkartma imkanı taşıyor. Öğrenciler fakülte fakülte, bölüm bölüm öğrenci iradesini açığa çıkartacak birimler kurulmasına dair bir söz verdiler. Bundan sonraki çalışmalarda bu ikinci odağın (ilkini görüntüden çıkaracak şekilde) baskın çıkması için uğraşmak çok verimli olabilir. (Fikir jimnastiği için; seçim öncesi üniversiteye dair kısmi kalmayan ama fazla genel de olmayan, somut [yani ‘Mahmut Ak istifa’ veya ‘üniversiteler ticarethane değildir’ demekle yetinmeyen] ve erişilebilir [yani bir hükümetten veya milletvekilinden istenebilecek] bir iki talep belirlenerek, Demokratik Üniversite Girişimi’nin ve öğrencilerin inisiyatifini belirten birer imzayla ortaya konabilir; tüm üniversitelere de örnek oluşturur. Neden olmasın? Buna benzer bir çalışma hem mensuplar ve üniversite arasındaki hem de toplum ve üniversite arasındaki ilişkiler üzerine düşünmek anlamına gelir.)

Yaygın tabirle ‘aynı gemide yer alan’ vakıf ve devlet üniversiteleri, geleceğin üniversitesi üzerine pratik olarak düşünmeye başladılar. Tahmin edileceği gibi, üniversitelerdeki hareketlilik bu iki görünür örnekle sınırlı değil. Üniversitelerde öğrencilerin kendilerini geliştirdikleri ve yönetsel pratiklerle donandıkları çayhaneler, kooperatifler, tartışma ortamları, türlü çalışmalar, kulüp faaliyetleri ve çeşitli eylemler, inisiyatifler yukarıdaki sorulara pratik olarak cevap arıyor. Bu pratiğin zihnini kurcalamak ve hayalgücünü iktidara taşımak için imkanlar da hiç sınırlı değil.

Sonuç yerine

Üniversite muhalefetinin önünde üniversitenin geleceğine dair bir tahayyülü içeren politik (yani yönetime dair) bir program oluşturmak duruyor.

Bu program temelde üniversiteyle toplum arasındaki ve üniversite mensuplarıyla üniversite arasındaki ilişkilerin nasıl kurulacağını anlatmalı.

Bu program hamasi söylemlerden oluşamaz: Mesela üniversite artık ‘aydın yatağı’ değildir; verili ve mevcut politikadan azade bir toplumsal sorumluluğu yoktur.

Bu program, üniversitedeki emek sürecinin her bir parçasının, yani bireylerin, teker teker dikkate alınacağı, (bireysel) dertlere derman olabilecek bir program olmalıdır.

Bu program, üniversitelerdeki sınıf ve cinsiyet gibi yapısal çatışma eksenlerini görmezden gelemez, aksine bu çatışmaları dezavantajlılar lehine açığa çıkartır.

Bu program, şu an mevcut olmayan hakları da üretecek, yeni(den) bir hak mücadelesinin önünü açacaktır. Şu an tepkisel gibi görünen üniversite hareketlilikleri bu tartışmayı pratik olarak sürdürmektedir, ancak son oturumda kimin kazanacağını öngörmek mümkün değildir. Muhalif pozisyonlara düşen, kısmi olanla genel olanı birlikte görebilecek bir sorumlulukla hareket etmek ve yeterince mütevazı bir tutumla üniversitelerde açığa çıkan öznelere, üniversite mensuplarının politik (yani yönetime dair) özneliklerine irade devretmektir.

Eylem Akçay – Bianet.org

ABD’den Küba’yı terör listesinden çıkarma kararı

ABD ve Küba arasında ilişkilerin normalleşmesi yönünde bir adım daha atılıyor.

Salı günü Amerikan haber kanalı CNN’de yer alan bir haberde ABD Dışişleri Bakanlığı’nın bir iki gün içerisinde Küba’yı teröre destek veren ülkeler listesinden çıkaracağı bildirildi. Habere kaynak olarak da bir bakanlık çalışanı gösterildi.

13.küba

Beyaz Saray sözcüsü Josh Earnest de konuya ilişkin yaptığı açıklamada, Küba’nın statüsüne ilişkin nihai kararın önümüzdeki bir kaç gün içerisinde verilmesinin beklenmediğini ancak bu konuda bir sonraki aşamaya yakında geçilebileceğini bildirdi.

ABD Başkanı Barack Obama ve Küba Devlet Başkanı Raul Castro, geçen yılın aralık ayında 1961 yılında kesilen diplomatik ilişkilerin yeniden başlayacağını duyurmuşlardı. Ardından başlayan süreçte iki ülke arasında doğrudan telefon görüşmelerine olanak tanınması gibi adımlar atıldı.