Ana Sayfa Blog Sayfa 3698

Seçimler, ekoloji ve yeşil politika

Çevre ve ekoloji sorunları bugüne dek Türkiye seçimlerinde bir gündem maddesi haline gelemedi. Bunun nedenleri arasında, 1980’lerden bu yana kurulan yeşil partilerin sol koalisyonlara yaptıkları katkılar dışında seçimlere katılamamalarının, yani yeşil bir partinin oy pusulasına girememesinin, ya da yeşil kimliğe haiz siyasetçilerin ön plana çıkmayı ve popüler olmayı başaramamalarının büyük payı olduğunu düşünüyorum. Zira siyasette, özellikle de seçim süreçlerinde çoğu zaman, konulardan ziyade söylemin, sözü topluma taşıyan kişinin, konunun temsilinin, hatta simgelerin belirleyici rolü olduğu ortada. Yani ekoloji meselelerinin ya da yeşil politikanın siyasi gündeme dahil olamamasının artık örneğin “Türkiye’nin gelişmiş bir sanayi ülkesi olmamasıyla” bir ilgisi yok. Yaşam alanlarına ve doğaya yönelik saldırıların herkesten önce yoksulları, köylüleri ve dezavantajlı toplumsal kesimleri ezdiği bir sistemde, “Önce yoksulluğu çözelim”, boş bir slogan. Sermayenin bütün sınırları yıktığı bir küresel sistemde, “Emperyalist batı Türkiye’de çevreyi yok ediyor”, bir avunmadan ibaret. Zaten Türkiye ne yazık ki gelişmişlik düzeyinin çok ötesinde ekolojik sorunlar yaratmayı, doğayı ve küresel ekoloji sistemi tahrip etmeyi de başarıyor. Bir başka deyişle sorunun temelinde zaten bu ekonomik büyüme tabusu ve kalkınma telaşı yatıyor. Hızlı bir tahlil yapmak gerekirse, yeşil bir partinin siyasi yelpazeye dahil olamaması da “gelişmişlik düzeyi”yle değil, öncelikle demokratik siyasi sistemin tıkalı olmasıyla ilgili. Küçük ve tabanda oluşan yeni hareketlerin kitleselleşmesine kapalı bir siyasi sistemle (başta yüksek seçim barajı olmak üzere, seçimlere katılma şartlarının ağırlığı, partilerin hazine yardımı alamaması ve diğer yasal engeller) Türkiye’de yeşil politikanın popülerleşebilmesi sürpriz olurdu.

Öte yandan yeşil bir partinin seçimlerde varlık gösteremediği neredeyse tek Avrupa ülkesi olarak kalan Türkiye’de, çevre ve ekoloji meseleleri çoğu zaman başka temsiller altında da olsa günlük siyasetin, haberlerin, toplumsal mücadelelerin odak noktaları arasında yer alıyor. Hem son yılların en büyük halk hareketleri arasında yer alan HES, termik santral, üçüncü köprü mücadeleleri gibi yerel ekoloji hareketleri, hem nükleer karşıtlığının yaygın bir toplumsal karşılık bulmuş olması, hem de bütün siyasi dengeleri değiştiren Gezi direnişinin bir ekoloji ve demokrasi mücadelesi olarak başlaması dikkate değer. Demek ki bir ülkede ekoloji başlığı altında anılabilecek toplumsal hareketlerin olması, hatta bu hareketlerin çıkış noktalarının oldukça ciddi bir sorun alanı olarak görülmesi, meselenin siyasileşmesine yetmiyor. Kuşkusuz bunda çevre ve ekoloji hareketlerinin aktörlerinden kaynaklanan yetersizlikler ve hatalar da vardır. Ancak ortada içe dönük bir değerlendirmeyle halledilebilecek kadar küçük bir sorun olduğunu düşünmüyorum. Tam aksine yapısal bir meseleyle karşı karşıyayız.

Örneğin giderek hızlanan, mevcut siyasi ve ekonomik sistemin doğrudan sonucu olan ve radikal önlemler alınmadığı sürece önümüzdeki 30-40 yıl içinde canlı yaşamı yok oluş tehdidiyle karşı karşıya bırakacak büyüklükte bir sorun olan iklim değişikliği bir siyasi gündem maddesi olamıyor. Sorunun daha fazla üretebilmek ve tüketebilmek için yakılan fosil yakıtlar (kömür, petrol, doğal gaz) ve havadaki karbon dioksiti temizleyen ormanları yine bu ekonomik etkinlikler uğruna yok etmek dışında bir nedeni yok. Yani iklim değişikliği teknik önlemlerle temizlenebilecek bir çevre kirliliği sorunu değil. Sorunu sistem içinde çözmeye çalışan pek çok çabanın yetersiz, hatta anlamsız olduğu da ortada. Neoliberal politikalar, şirketlerin egemenliği ve halkın siyasete ve karar süreçlerine katılımının engellenmesi sorunun ayrılmaz parçaları arasında yer alıyor ve meşhur slogandaki gibi “iklimi değil, sistemi değiştir”mekten başka gerçekçi bir çözüm ortada görünmüyor.

İklimi değiştiren her şeyden kar sağlayan şirketlerin (en hafif deyimiyle) etkisi altında olan sistem partilerinin söyledikleri, çözümü ertelemekten başka bir anlam taşımıyor. Ancak kendini sistem karşıtı olarak tanımlayan, sol, radikal, muhalif partilerin ya da siyasi hareketlerin de iklim değişikliğiyle ilgili pek fazla bir sözleri yok. Aynı şekilde doğayı tahrip eden, yerel toplulukların yaşam alanlarına ve herkese ait olan müştereklere el koyan, insan ve çevre sağlığına zarar veren madenler, barajlar, kirletici sanayi tesisleri, inşaat çılgınlığı, nükleer santrallar gibi sorunlar da ne program düzeyinde ne de seçim sözlerinde kendilerine anlamlı bir yer bulabiliyor.

O halde sorunun kökeninin derinlerde bir yerde yattığını ve çok temel bir anlayıştan kaynaklandığı iddia edebiliriz. Bu da geleneksel kalkınmacı söylemin en sağdan en sola kadar bütün siyasi hareketleri esir almasıdır. Kalkınmanın bir tabu olmaktan çıkarılmasının ve sürdürülemez endüstriyalist sistemin sorgulanmasının Avrupa’nın pek çok ülkesinde olduğu gibi siyasi alanı zorlayan ve ciddi bir rakip haline gelen yeşil politikayla ve ekoloji meselesinin siyasallaştırılmasıyla mümkün olduğunu düşünüyorum. Özgürlükçü, antikapitalist bir yeşil siyasi hareketin büyütülememesi toplumsal ve siyasi bir çıkmaz sokak yaratıyor. Bu da başta belirtmeye çalıştığım gibi öncelikle demokrasiyle ilgili bir mesele. Demek ki ekoloji ve demokrasi mücadelesi aslında aynı kapıya çıkıyor.

7 Haziran seçimlerinde HDP’nin yarattığı rüzgâr önemli bir şans yaratıyor. Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nin de bir parçası olduğu, diğer pek çok ekoloji hareketleri tarafından da desteklenen HDP, 30 yıldır siyasi sistemi tıkayan barajı aldığı oylarla yıkarak sadece AKP’nin kurmaya çalıştığı tek adam rejimine ağır bir darbe vurmakla kalmayacak, aynı zamanda demokratik bir siyasi sistemin kurulması yolunda da önemli bir değişim yaratacak. HDP’yi oluşturan siyasi hareketlerin hak ettikleri parlamenter temsili elde ettikleri ve bunun da büyük katkısıyla Kürt sorununda barışın kalıcı hale geldiği yeni dönemde ekoloji meselesini ve yeşil politikayı daha yüksek sesle tartışmaya başlayabiliriz. Üstelik HDP şu anda politik ilkeleri ve duruşuyla ekolojist bir dilin kurulabileceği, kalkınma tabusunun sorgulanabileceği, seçim ağırlığına sahip tek büyük siyasi platform. HDP’ye ekoloji hareketlerinin ve yeşillerin ellerinden gelen bütün desteği vermeleri HDP politikalarının oluşturulmasına yönelik katkıların yanı sıra, bu nedenlerle de büyük önem taşıyor.

Bu yazı ilk önce 12 Nisan 2015 tarihli Evrensel gazetesinin Pazar ekinde Ekolojik Toplumun Seçimi dosyası kapsamında yayımlanmıştır.

“Erdoğan’ın hükümetten isteyip de alamadığı şey ‘Başyücelik’ olabilir mi?” – Murat Özbank

AKP saflarında, bir yanda Erdoğan ve Erdoğan’a koşulsuz biat eden ya da hiç değilse kamuoyu önünde bu izlenimi vermeye özen gösteren “Erdoğancılar” ile, Erdoğan’ın irade beyanlarını ve ödün vermez, buyurgan üslubunu eleştirmeye, onunkinden farklı fikirleri sadece kapalı parti toplantılarında değil, ürkek, çekingen, mahçup bir ifadeyle de olsa, kamuoyu önünde de dile getirmeye cüret edebilen bazı partililer arasında bir ayrışma olduğu, Gezi Eylemlerinden bu yana sezilen, konuşulan ama AKP’lilerin varlığını özenle gizlemeye çalıştığı bir gerçekti. Bu gerçek, Erdoğan Cumhurbaşkanı seçildikten, Ahmet Davutoğlu da Başbakan olduktan sonra daha belirgin bir hal aldı. Önce Cumhurbaşkanının hükümeti toplayacağını Ahmet Davutoğlu’nun değil de, Erdoğan’ın gayri resmi danışmanı Binali Yıldırım’ın açıklaması; daha sonra Davutoğlu hükümetinin meclise getirmeye niyetlendiği “şeffaflık” paketini, MİT müsteşarı Hakan Fidan’ın ise milletvekili adaylığını, Erdoğan’ın açık itirazı üzerine geri çekmek zorunda kalmaları ve nihayet Erdoğan’ın Merkez Bankası’nın bağımsızlığı ve faiz indirimi konusunda sonunda “tatlıya bağlanan” çıkışı — bunların tümü, AKP saflarında Erdoğan’ın dediğim dedik liderlik tarzı ile ilgili olarak var olan, ama kamuoyuna ancak “söylentiler” şeklinde yansıyan hoşnutsuzluğun, artık dışarıdan da görülebilecek boyutlara ulaştığını gösteren olaylardı. Gelgelelim bu ayrışmanın artık reddedilemez bir aleniyet kazanması, Erdoğan’ın barış sürecinde oluşturulan “izleme heyetini” onaylamadığını belirten açıklaması, Bülent Arınç’ın da “barış sürecinde sorumluluk hükümette, sen hele bir sus” minvalideki çıkışıyla oldu. Yine Bülent Arınç’ın “Erdoğan güçlü, ama hükümet olarak biz de güçlüyüz” minvalindeki resti ise bu yarılmayı masum bir “aile içi tartışma” boyutundan çıkartıp, açık bir güç mücadelesine, bir inatlaşmaya dönüştürdü. Erdoğan’ın hep yaptığı şeyi yapacağı, yani bu inatlaşmada da “sağlam iradesini” konuşturacağı ve geri adım atmayacağı, tam aksine tırmandıracağı, çok geçmeden belli oldu. Önce hükümetin barış sürecinde Kürt hareketi ile yapılacak müzakerelerin çerçevesini belirleyen mutabakat protokülünün, Dolmabahçede HDP temsilcileri ile birlikte açıklamasını yanlış bulduğunu, sonra Hükümetin kabul ettiği bu protokolde yer alan “on maddenin onuna da karşı olduğunu” söyledi ve nihayet Öcalan’ın Newroz mektubunda, PKK’nin silah bırakmasının bu on madde üzerinde ilkesel bir anlaşma sağlanması koşuluna bağlanması üzerine de, PKK silah bırakmadığı sürece, barış sürecinin sürmemesi gerektiği yönünde bir irade beyanında bulundu. Bu toz duman içinde, topa Melih Gökçek’in de girip, Bülent Arınç’ı “paralel yapının” adamı olmakla suçlayarak AKP içinde istenmeyen adam ilan etmesi, Bülent Arınç’ın da ona zehir zemberek bir yanıt vermesiyle, AKP saflarında artık üzeri örtülemez boyutlara varan bu ayrışmaya, bir de  kavga boyutu eklendi.

Muhtemelen önümüzdeki günlerde AKP’liler gerilimi düşürmek, çatışmayı yatıştırmak, tarafları uzlaştırmak, olmadı susturmak ve kamuoyunu bu yarılmanın çok da büyük bir şey olmadığına, AKP saflarında hala birlik ve beraberliğin hüküm sürdüğüne, Erdoğan’ın hala bu hareketin gönüllerdeki  lideri olduğuna ikna etmek için bazı adımlar atacaklar. Ancak artık mızrak çuvaldan çıktı ve 13 yıllık AKP iktidarında, daha önce olmayan oldu. Adını koyalım: AKP saflarında Erdoğan’ın nobran, buyurgan politik dili, hoyrat, dediğim dedik politika yapma tarzı hakkında önceleri fısıl fısıl dile getirilen hoşnutsuzluk, büyüdü, serpildi ve açık bir çekişmeye dönüştü. Adı AKP ile özdeşleşmiş Erdoğan ve Erdoğancılar ile, adı Erdoğan ile özdeşleşmiş AKP’nin kurduğu hükümet ve onun destekçileri arasında, kamuoyunun gözü önünde yaşanan bir görüş ayrılığı, bir tartışma, bir çatışma, bir ihtilaf boy gösterdi.

Peki bu ihtilaf ne hakkında? Erdoğan hükümetten ne istiyor da alamıyor? Yanıt, Erdoğan’ın Arınç’ın çıkışından sonra, İzleme heyetinden haberdar olup olmadığına ilişkin bir soru üzerine söylediklerinde gizli:

“Bakın. Hükümetle Cumhurbaşkanı her an her konuyu görüşüyor diye bir şey yok. Yani olaya böyle abartılı yaklaşım doğru değil. O dediğiniz başkanlık sistemine geçtiğimiz zaman olabilir. Başkanlık sistemine geçmeden olmuyor. Orada kendi tasarruflarını kullanmışlar.”

Yani Erdoğan “başkan” olmak, bir başkan gibi hükümetle, her an, her konuyu konuşmak istiyor. Peki Erdoğan nasıl bir başkan olmak istiyor? Bu sorunun yanıtı da, Erdoğan’ın Abdullah Gül’ün yaptığı bir açıklamaya, Gül’ün ismini vermeden gösterdiği tepkide gizli. Hatırlarsınız, bir kaç hafta önce Abdullah Gül,  “bir başkanlık sistemi olacaksa, Türk tipi olmasın,  ABD’de olduğu gibi gerçekten kuvvetler ayrılığının açık seçik sarih bir şekilde yazıldığı, demokratik, hukukun üstünlüğüne dayalı  bir sistem olsun” demiş, şimdiki Cumhurbaşkanımız Erdoğan da ona, isim vermeden, “Türk tipi başkanlık sistemi olmaz diyorlar, bal gibi olur, neden olmazmış?” diye cevap vermişti.

Yani Erdoğan “Türk tipi” bir başkan olmak istiyor. Bu kadarını anladık. Anladık da, Gül’ün olmaz dediği, Erdoğan’ın da “bal gibi olur” dediği bu “Türk tipi” başkanlık modeli ne ola ki? Yani demek istiyorum ki siyaset bilimi literatüründe bilinen iki tür başkanlık sistemi var: Amerikan tipi tam başkanlık ve Fransız tipi yarı başkanlık. Amerikan tipinde, Başkan’ın hem iç, hem de dış politika bağlamında yürütme sorumluluğu ve yetkileri var; ama bu yetkiler, teorisi ilk olarak Montesquieu tarafından yazılmış “güçler ayrılığı” ilkesi çerçevesinde bir “kontrol ve denge” mekanizmasının getirdiği kısıtlara tabi. Fransız tipinde ise Başkan münhasıran dış politika alanında sorumlu ve yetkili, iç politika ise Başbakan’dan soruluyor. Tabii, söylemeye hacet yok, Fransız tipinde de güçler ayrılığı ilkesi işliyor. Ama belli ki “Türk Tipi” başkanlıktan kastedilen bu ikisi de değil. Başka bir şey olmalı.

Peki Türkiye siyasi tarihinde “Türk tipi başkanlık” diye anılabilecek bir sistem örneği var mı? O da yok. Tamam, kamuoyuna yansıyan tartışmalarda padişahlık, sultanlık filan gibi laflar geçiyor ama, Erdoğan arzusunun bu olmadığını da açıkça söylüyor:

“ABD’nin demokrasisi ileri mi ileri, ekonomi ileri mi ileri. Hangi sistem var? Başkanlık sistemi. Biz illa onu almak durumunda değiliz. Bir arı gibi her çiçekten nasibimizi alırız ondan sonra da kendi başkanlık sistemimizi yaparız…  Bize sadece hakaret, iftira demagoji yapıyorlar. Neymiş diktatörlük, padişahlıkmış. Bunların hepsi boş laf. Selin ağzı tutulur, elin ağzı tutulmaz…” (Haberin linkine buradan ulaşabilirsiniz)”

Politik teori literatüründe de, Türkiye siyasi tarihinde de Türk tipi başkanlık sistemi denilen şeyin bilinen bir örneği olmadığına göre acaba bu modelin teorik tarifini, hem Gül’ün, hem de Erdoğan’ın okumuş olduğunu varsayabileceğimiz, başka, daha yerli bir kaynakta bulabilir miyiz? Necip Fazıl Kısakürek’in İdeolocya Örgüsü isimli kitabında mesela? Gül’ün de, Erdoğan’ın da “Milli Görüş” geleneğinden geldiklerini ve islami hassasiyetlerle siyaset yaptıklarını, özellikle Erdoğan’ın bir Necip Fazıl hayranı olduğunu, konuşmalarında ona sık sık atıf yaptığını, Necip Fazıl’ın bu kitabının da, Türkiye coğrafyasındaki siyasal islami hareketin en önemli ideolojik yapı taşlarından biri olduğunu düşünürsek… Neden olmasın? Nitekim bu kitabın “Devlet ve idare mefkuremiz (idealimiz)” başlıklı sekizinci bölümünde, gerçekten de içinde güçler aykırılığı ve hukukun üstünlüğü ilkelerine yer vermeyen bir yönetim sistemi tarif ediliyor .

Necip Fazıl buna “Başyücelik” adını veriyor ve ideal Başyüce’nin yetki ve özelliklerini sıralıyor. Bunlardan, konumuzla ilgili bir kaçını aşağıda alıntılıyorum:

– “Başyüce” kaba ve umumî manasiyle herhangi bir devlet reisi değil, derin ve girift, içtimaî bir remzdir. Bir timsal…

– “Başyüce”nin kendi öz lisanından başka her edâsı ve işi, “Ben milletimin, görünürde en ahlâklı, en bilgili ve en akıllı ferdiyim!” diye ilân edecektir.

– “Başyüce” “Yüceler Kurultayı’nın her şubede lif lif örülmüş kanunlar manzumesine aykırı emir veremez ve vermez; fakat her emri, kanunu tamamlayıcı ve belirtici ayrı bir kanundur. Kanunun birşey söylemediği yerde “Başyüce”nın emri, kat’îdir.

– “Başyüce”nin bir emriyle hükûmet değişir.

– Bütün hükûmet manzumesi, en büyük mümessilinden en küçüğüne kadar onun adına iş görür.

– Kaza cihazı onun adına işler ve adalet onun adına dağıtılır.

– “Başyüce”, bütün icra vasıtalarının ve bütün şubeleriyle ordunun başıdır. Başbuğ, doğrudan doğruya “Başyüce”nin vekilidir…”

Şimdi, acaba Gül’ün olmaz, Erdoğan’ın da bal gibi olur dediği Türk tipi başkanlık, Necip Fazıl’ın tanımladığı bu “Başyücelik” rejimi olabilir mi? Bilmem mümkün değil tabii. Ama bana soracak olursanız, Erdoğan’ın, emirleri kat’i, bir emriyle hükümet değiştirebilen, bütün hükümet manzumesinin, en küçüğünden en büyüğüne kadar onun adına iş gördüğü bir “Başyüce” olmak istediği; hükümete ise zaman zaman “kendi tasarruflarında işler yaparak,” onun emirlerini kat’i görmediği, onun adına iş görmediği için kızdığı, eldeki veriler ışığında makul bir varsayımdır, derim. Yukarıda, AKP saflarında artık varlığı aleniyet kazanmış ihtilaf ne hakkında diye sormuştuk, hatırlarsınız. Eğer bu varsayım doğruysa, AKP’nin içindeki bu ihtilafın ana ekseninde, politik ayrışmaların en hasının, yani bir rejim tartışmasının bulunduğunu söyleyebiliriz. Erdoğanın hükümetten isteyip de alamadığı şey, “Başyücelik” yetkileri olabilir yani.

Dolayısıyla, genelde Gezi eylemlerinden ve 17 – 25 Aralık soruşturmalarından bu yana akıl ve hukuk dışı bir kulvarda seyreden Erdoğan güdümündeki Türkiye siyasetine ve Erdoğan’ın kendisine oy vermeyen insanları dışlayan, ötekileştiren o buyurgan üslubuyla hiç ödünsüz izlediği kutuplaştırma politikasına, özelde ise Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı dönemindeki şeffaflık paketi, Hakan Fidan, Merkez Bankası gerginliği, izleme heyeti çıkışlarına ve nihayet, en önemlisi, barış sürecinde, hükümetin HDP ile birlikte açıkladığı Dolmabahçe mutabakatına karşı dile getirdiği yüksek sesli itiraza ve barış sürecini askıya alma yönündeki irade beyanına bir de bu rejim tartışması gözlüğüyle bakmakta yarar var. Gerçi Erdoğan, hükümetin uygun gördüğü mutabakatın on maddesinin onuna da karşı olduğunu açıkladı ama sakın bunların içinde onu en çok rahatsız eden, “Demokratik Cumhuriyetin, ortak vatan ve milletin demokratik ölçütlerle tanımlanması, çoğulcu demokratik sistem içerisinde yasal ve anayasal güvencelere kavuşturulmasını” öngören ve bu yönüyle Necip Fazıl’ın tanımladığı Başyücelik düzeniyle temelden çelişen 9. Madde olmasın?

Bu da başka bir yazının konusu.

 

Murat Özbank – www.t24.com.tr

Suriye’de Barış için Sanat… Ama o kadar…

Birkaç devlet ya da hükümet başkanı ve onların askeri kurmayları, kafa kafaya verip veya kafa kafaya girerek milyonları etkileyecek savaşları tetikleyebilirler. O kadar tepeden inmeci ve yıkıcıdır. Oysa barışı sağlamak genelde tabandan tavana bir mücadele gerektirir. Çok zorlu, çok kalabalık ve çok uzun solukludur. Barışa giden yol hep kitlesel ümitsizlikle, kitlesel umudun mücadelesi şeklinde geçer. Gün gelir, hâkim güçler uzlaşmaya ikna olur ve silahlar susar. En azından bir süreliğine…

Şimdiki zamanın kanla yazıldığı bir coğrafya için barışa dönük hevesli bir adım geliyor sanat dünyasından. Suriye’de barış ve uzlaşma için çoğul disiplinli bir çağrı hedefleyen “Suriye için Küresel Hafta” (İng. Global Week for Syria) etkinliklerine Avrupa, Amerika ve Ortadoğu’da iki yüze yakın müzisyen, görsel ve sahne sanatçısı, kültür eylemcisi, filozof ve aydın katılacak.

20

Suriye için Küresel Hafta, 18-22 Nisan tarihleri arasında Hollanda, Fransa, Avusturya, İspanya ve Lübnan’da yüzlerce aktiviteyi kapsayan, gerçek anlamda küresel ve çok katılımcı bir platform. Etkinlikler, profesyonel Suriyeli müzisyenler için sahne imkânı sağlarken, Doğu ve Batı arasında kültürel alışverişe ve yeni ilişkilerin kurulabilmesine fırsat sunuyor.

Peki bu özel küresel etkinlikte neler var?

17

• Rock ve Jazz gibi özel türlerin yanı sıra farklı dünya müziklerinin de temsil edileceği Beyrut’ta, beş gün süren bir festival olacak.

• Lübnan ve Kuzey Irak’taki Suriyeli mülteciler için Hollanda, Fransa, Avusturya ve İspanya’da 6 canlı konser verilirken bağışlar toplanacak.

• Çatışma dönemlerinde kültürel mirasın korunması konularında, akademisyenler ve kültür eylemcileri panellerde bir araya gelecekler.

• Suriye diyasporasından 30 aydın ile görüşme yapılırken, 100’den fazla online performans yayınlanacak.

• UNESCO’nun Uluslararası Caz Günü dolayısıyla kapanış konseri “Suriye için Caz” başlığıyla 30 Nisan 2015 Çarşamba tarihinde, Hollanda’nın siyasi başkenti Lahey’de yapılacak.

Suriye için Caz etkinliğinin direktörü Hannibal Saad, “Dünyanın çok farklı bölgelerinden gelerek, projede yer almak ve katkı sağlamak isteyen insanların sayısı gerçekten çok umut verici.”, diyor. “‘Caz’ dediğiniz müzik; özgürlük, iletişim ve bireysellik hakkında… Biz müziğimizi bu sefer Suriye için çalacağız. Hepimiz savaşın ne anlama geldiğini biliyor ve barış istiyoruz. Bunun ötesindeki her şey politikanın konusu…”

19

Beyrut’taki festival 18-22 Nisan tarihleri boyunca sürecek ve Yukunkun Kulübü’nde gerçekleşecek. Etkinliğin Lübnan ayağında; Suriye, Lübnan, Hollanda, İsviçre, Norveç ve Amerika Birleşik Devletleri’nden gelen yirmiden fazla grubu ağırlanırken, program kapsamında üç konferans da düzenlenecek. Avrupa’daki etkinliklerde ise; Hollanda, Suriye, Çek Cumhuriyeti, Fransa, İspanya ve Romanya’dan gelen müzisyen ve performans sanatçıları yer alırken, Türkiye’den çellist ve Caz solisti Sanem Kalfa da sahne alacak.

Projede Twitter, Facebook gibi mecralardan sosyal medya etkin bir şekilde kullanılırken, Youtube kanalı da katılımcılardan gelen “#4Syria” etiketli içeriklerle besleniyor. Bir de sosyal-fonlama (İng. Crowd funding) çalışması da yürütülmüş.

18

Etkinlikle ilgili vereceğim bilgileri burada sonlandırırken, çapraşık bir deneyimimi de aktarmak istiyorum. Suriye’ye barışın gelmesi için sanat dayanışmasını yansıtan bu etkinliği kaleme aldığım esnada, Suriyeli bir dilenci çocuk yanıma yaklaşıp kâğıt mendil satmak istedi. Görmezden geldim… Günün geri kalanında ben yaşadığım bu etik şoku nezih kafelerde ada çayımı yudumlarken sindirirken, o çocuk da bir sonraki öğünü için masadan masaya gezinmeye devam edecek… Kıssadan hisse: İnsan türünün mensubu olmak çok da abartılacak bir şey değil…

Sanatla ve barışla kalın…

Kaynaklar, detaylı bilgi ve katılım için:
https://www.facebook.com/syrianmusiclives
http://www.unesco.org/new/fileadmin/MULTIMEDIA/HQ/ERI/downloads/IJD2014_OrganizersItw_Lebanon_Jordan_Netherlands_.pdf
https://www.facebook.com/events/1402263226749784/
https://twitter.com/syrianmusiclive
http://goo.gl/nxi85D
http://www.creativememory.org/?post_type=cctm_events&p=82907
http://syrianmusiclives.com/about.html
http://www.zoomaal.com/projects/globalwk4syria?ref=14701962
https://www.youtube.com/watch?v=aYlxu_5YvXs

 

‘Dağlarımız katır cesetleriyle dolu’ – Amberin Zaman

Uludere’nin Roboski (Ortasu) ve Bejuh (Gülyazı) köylerinden 34 vatandaşın Türk Hava Kuvvetleri’ne ait uçaklar tarafından Irak sınırları içerisinde bombalanıp öldürülmeleri üstünden tam 1198 gün geçti.

Trajedinin nasıl meydana geldiği az çok biliniyor. Yıllardır jandarmanın gözleri önünde Irak’tan kaçak mazot, çay, şeker, taşıyıp satan köylülerin arasına üst düzey bir PKK komutanı sızdığı istihbaratı üzerine vur emri verilmişti. Çoğu gencecik, 34 masum insan bedenleri parçalanarak canından olmuştu. Bir şekilde hayata tutunmaya çalışan Roboskililer devletin teklif ettiği tazminattan tek kuruş kabul etmemiş. Adalet yerini buluna kadar mücadeleye devam etmeye ant içmiştiler.

Normal ülkelerde böylesi vahim ötesi hatanın akabinde en azından Genelkurmay başkanı görevinden alınırdı. “Askerî vesayet bitti” diye şenlendiğimiz Yeni Türkiye’mizde bir albay dışında herhangi bir yetkiliye bir şeycik olmadı. Meclis’te kurulan araştırma komisyonu AK Partili üyelerinin oylarıyla olayın üstünü örttü. Askerî savcılık da 7 Ocak 2014 günü takipsizlik kararı vererek dosyayı kapattı.

Roboski faciasında sadece insanlar ölmedi. Onları ve yüklerini taşıyan tam 59 tane katır öldü.

Tüm bunlar yetmiyormuş gibi geçtiğimiz aydan beri Roboskili katırlar bu kez kazayla değil bilinçli ve seri şekilde jandarma tarafından vurulup öldürülüyor.

Tarım Bakanlığı’nın 10 Mart günü açıkladığı resmî gerekçe hayvanların “hasta” oldukları için imhalarının kararlaştırıldığı yönündeydi.

Faciada kardeşi dâhil 11 yakının kaybeden Veli Encü Roboskililerin fahri sözcüsü sayılıyor. Kendisine soruyorum “hayvanlar sağlık kontrolünden geçirildi mi” diye. “Hayır,” diyor. Ve ekliyor: “İnfaz kararı dahi bizlere tebliğ edilmedi.

Aynı günlerde bir grup korucuyla birlikte köye gelen bölgenin tümen komutanı Abdullah Baysal Roboskililere katırlarının kaçakçılığı önlemek için vurulacağını söylüyor.

Ve sonunda olan oluyor 23 Mart günü bir dizi köylü Irak’a doğru katırları üzerinde yol alırken keskin nişancılar hayvanları vuruyor. İlk etapta toplam sekiz katır telef oluyor. Yine 5 Nisan’da, ikisi askerler tarafından vurularak, diğerleri ise can havliyle kaçarken uçurumlardan yuvarlanarak, tam 12 hayvan canından oluyor. Biri üç gün boyunca can çekişerek. Bitmedi. Evvelsi akşam sınıra yakın bölgede otlanırken iki katır daha özel kuvvetler tarafından vurulup öldürülüyor. “Bir tanesi Roboski katliamının en genç kurbanı 13 yaşında Bedran Encü’nün sağ kurtulan katırı Maviş’ti” diyor hüzün dolu bir sesle Veli Encü.

Katır katliamları ilk başladığında hemen telefona sarılıp Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi eş-başkanları Gültan Kışanak ve Fırat Anlı’dan yardım istemiştim. Sağ olsunlar anında ağır yaralı olan katırların tedavileri için bir veteriner hekim görevlendirip Roboski’ye yollamışlardı. İnfial içerisindeki köylüler ise defalarca toplanıp katliamları protesto ettiler. Hayvanlarına sahip çıkmak için “sınır nöbetleri” tuttular. Askerlerden bolca gaz, küfür ve cop yediler. Ama nafile.

Peki, maksat kaçakçılığı engellemekse bu zavallı hayvanları öldürmek midir çare? Yoksa köylülere koruculuk dışında iş imkânı mı sağlamak? Şöyle bir hesap edin Aksaray’a ve orada tüketilen beyaz çaylara harcanan milyonlarla ne halı atölyeleri, arı çiftlikleri kurulabilirdi Roboski’de. Arıcılık için “defalarca” Tarım Bakanlığı’na başvurduklarını ifade eden Encü “Hiçbir cevap alamadık” diyor. “Katırlar teröristlere silah taşıyordu” iddialarına şiddetle karşı çıkan Encü “Zabıtlara bakılsın bizim köylüler acaba bir kez bile silah veya uyuşturucu taşırken yakalanmışlar mı” diyor.

7000 nüfuslu Roboski’de toplam 600 civarında katır var. Değerleri 4 ile 12 bin lira arasında değişiyor. Ağır geçen kış aylarında köyün birçok evine araç çıkamıyor ve bu durumda katırlar devriye giriyor. En son Irak’ta IŞİD vahşetinden kaçan Ezidileri Roboski’ye taşıdılar. “Düğünlerde arabamız, hastalıklarda ambülansımız, katırlar bizim en can dostlarımız en değerli sermayemiz,” diyor Encü, “Kıymasınlar onlara”.

 

Amberin Zaman – Taraf

Mersin-Kadın-Eylem, “Erkek adalet değil, Gerçek adalet”

Mersin Kadın Platformu’nun her Perşembe saat 18:00’de gerçekleştirdiği eylemliliği bu Perşembe 14. Haftayı bitirdi.

Her Perşembe olduğu gibi Forum Avm Köprü altında toplanarak “Erkek adalet değil, gerçek adalet” , “Kadın cinayetleri politiktir”, “Geceleri de, sokakları da, meydanları da terk etmiyoruz”, “Şiddetinizle barışmayacağız” sloganlarıyla havuzbaşına yürüyen kadınlar içerisinden bu hafta basın açıklamasını Mersin Kadın Emeği Kolektifi’nden (KADEM) Nalan Turgutlu Bilgin okudu.

Bu hafta basın açıklamasını Mersin Kadın Emeği Kolektifi’nden (KADEM) Nalan Turgutlu Bilgin okudu
Bu hafta basın açıklamasını Mersin Kadın Emeği Kolektifi’nden (KADEM) Nalan Turgutlu Bilgin okudu

Kadın kırımına ve kadına yönelik şiddetimizi haykırmak adına gerçekleştridiğimiz Perşembe eylemlerimizin 14. Haftasındayız diyerek sözlerine başlayan Bilgin, “Katledilen kadınların verilerini devlet 2008’den beri açıklamamakta bu nedenle ölen kadınların anısını yaşatmak için internette hergün güncellenen bir anıt sayaç bulunmakta” şeklinde konuşarak bu hafta Kırıkkale, Uşak, Gaziantep ve Konya’da işlenen kadın katliamlarını sıralayarak sayaç arttıkça isyanımız büyümekte olduğunu belirterek, “Yasta değil, İsyandayız” dedi.

Şiddet Dilde Başlar

143.mersin-kadin-emegi-nalan-turgutlu-bilgin 

Levent Kırca’nın son oyununda cinsiyetçi, homofobik, ayrımcı, nefret söylemlerini kınadıklarını belirten Bilgin, “Bu ülkede sanki günde en az 3 kadın öldürülmüyormuş gibi cinsiyetçi ve eril söylemi gün be gün kullanıp pekiştiren devletin, eğitimin, medyanın, ve aydın insanların artık diline dikkat etmesi gerektiğinin altını çiziyoruz. Ve tekrar haykırıyoruz şiddet dilde başlar” diye konuştu.

Bu haftaki haber kaynaklarında Özgecan’ı katleden Suphi Altındöken’in hücresinde ölü bulunduğuna dair çıkan haberlerle ilgili olarak “Bu cinayetin cezasını erkekler değil, adalet vermeli. Bu cinayetle ilgili tekrar gündeme gelen özsavunma konuşulmalı ve gereği bir an önce yapılmalı” diyen Mersin KADEM üyesi Nalan Turgutlu Bilgin seçimlere de değinerek;

“ 7 Haziran seçimleri öncesi partilerin milletvekili aday listeleri belli oldu. Bu doğrultuda partilerin kadın bakışı ve adaylık samimiyeti görülmüş oldu. Bir daha haykırıyoruz ki kadınları dahil etmeden demokrasi olamaz. Biz kadınlar kurtarılmayı bekleyen kurbanlar değiliz. Örgütleniyoruz, güçleniyoruz, direniyoruz. Hayatımızı zindana çevirenlerden demokratik yollarla hesap soracağız.” dedi.

Basın metninin okunmasının ardından ”Yaşasın kadın dayanışması” sloganını atan kadınlar, alkışlar ve zılgıtlar eşliğinde eylemi sonlandırdı.

Haber: Özgecan Aşlamacı Şahin

(Yeşil Gazete)

 

 

Çankaya bisikletle Avrupa’ya meydan okuyor

ecc2015haritaGündelik hayatta bisiklet kullanımını yaygınlaştırmak ve motorlu taşıtlardan kaynaklanan karbon salımına dikkat çekmek amacıyla İtalya’nın Bologna Belediyesi tarafından organize edilen European Cycling Challenge 2015’e (Avrupa Bisiklet Meydan Okuması) bu yıl Türkiye’den de katılım olacak. Bu yıl dördüncüsü düzenlenen yarışmada Çankaya Belediyesi kurduğu takım ile Avrupa’ya meydan okuyacak.

Yarışma her yıl olduğu gibi bu yıl da tüm Mayıs ayı boyunca devam edecek ve katılıma ay boyunca açık olacak. Toplamda en çok yol kat eden kent, yarışmanın galibi olacak. Sportif amaçlı bisiklet kullanımı dışındaki tüm bisiklet yolculukları geçerli kabul edilecek. İşe, okula, sinemaya, alışverişe gidiş gelişler ve şehiriçi her türlü bisiklet yolculuğu yarışma kapsamında değerlendirilecek. Belediyelerin takımlar halinde yarıştığı 2015 Avrupa Bisiklet Meydan Okuması, 1-31 Mayıs tarihleri arası kent içinde kat edilen mesafenin bir telefon uygulaması ölçülmesiyle sonuçlanacak. Bu yıl yarışmaya Çankaya Belediyesi de dahil 13 ülkeden 33 belediye katılacak.

BİSİKLET KULLANIYORSAN YARIŞMAYA KATIL

Çankaya Belediyesi takım halinde katılacağı yarışmaya bisiklet kullanan genç yaşlı herkesi davet ediyor. Bisiklet kullanıcılarının yarışmaya katılmaları için belediyeden ve internet üzerinden kayıt yaptırmaları yeterli olacak. 2015 Avrupa Bisiklet Meydan Okuması’na katılmak isteyenler, www.cyclingchallenge.eu ve www.cycling365.eu sayfalarından başvurularını yapabilirler. Ya da CYCLING365 adlı Android ve IOS uygulamasını telefonlarına indirebilirler.

Kent içinde bisiklet kullanımını yaygınlaştırmak adına düzenlenen organizasyonu Avrupa Komisyonu da kamusal katılım anlamında ödüle layık gördü. Yarışmada dereceye giren belediyelere “En İyi Bisiklet Kenti” ödülü verilecek. Çevreye duyarlı bir etkinlik de olan Avrupa Bisiklet Meydan Okuması sayesinde 2013 yılında 35 ton karbon saslımından tasarruf edilirken, 2014 yılında bu rakam 183 tona çıktı.

Demokrasinin Krizi ve Yeni Medeniyet Mücadelesi – Ahmet İnsel

Berlin Duvarı yıkılıp 70 yıldır ayakta olan Sovyet sistemi hızla çökünce, 21. yüzyılın evrensel demokrasi çağı olacağı iddiası liberal düşün tarafından hemen dile getirilmişti. “Tarihin sonu”, piyasa toplumuyla bütünleşmiş liberal demokrasinin bütün dünyaya hâkim olacağı müjdesinin sloganıydı.
Yeni yüzyılda biraz yol aldık. Bu zaman zarfında dünyada yaşanan gelişmeler, demokrasinin hızla yayılması ve güçlenmesi yerine, birçok yerde demokrasinin gerilemesine yol açtı. Otoriter rejimlerin çoğu varlıklarını korumaya devam etti ve yenileri bunlara katıldı. Sovyet rejiminin çöküşünün üzerinden 25 yıl geçti. Putinizm, diktatörlükle otoritarizm arasında salınan yönetim biçimlerinin neredeyse alameti farikası oldu.

Günümüz Türkiyesi de demokrasi umudunun taşkın bir otoriter yönetimle sonuçlandığı ülkeler için başka bir örnek teşkil ediyor. Şimdilik Erdoğanizm olarak nitelendirilmeyen ama Tayyip Erdoğan’ın arzuladığı rejim değişikliği gerçekleşirse bu şekilde adlandırılması kuvvetle muhtemel bir ara rejimin çalkantılarını yaşıyoruz. İkisi arasında nitelik değil, sadece nicelik farkı var. O fark da ileride kapanabilir.
Yaşanan demokrasi çöküşünün yegâne iki anlamlı örneği bunlar değil. Güneydoğu Asya’da da filizlenen demokrasi umutları da yerlerini hızla, Tayland’da olduğu gibi askeri darbeye, Birmanya’da olduğu gibi körüklenen etnik ve dinsel pogromların beslediği olağanüstü hal rejimlerine bıraktı. Malezya’da ise “Malezya’ya özgü demokrasi”nin otoriter niteliklerinin pekiştirilmesi devam ediyor.

Dünyanın en büyük nüfusa sahip demokrasisi olma sıfatını taşıyan Hindistan’da seçimlerden çıkan yeni başbakan da bir otoriter kapitalizm modelinin bu ülkeye yerleştirilmesinin mimarı olmaya aday. Narendra Modi’nin Hindu asetizmiyle pekiştirilmiş antidemokratik refleksleri, aynı zamanda ülkeyi bir şirket gibi yönetmek arzusuyla birleşince ortaya çıkacak sonucun demokrasi açısından iç karartıcı olma ihtimali güçlü. Yoksulların, alttakilerin haklarını, taleplerini savunan radikal demokrasi hareketlerinin bu otoriter kapitalizmi Hindistan’da engellemeye güçlerinin ne kadar yeteceğini önümüzdeki aylarda göreceğiz.

Güney Amerika’da Venezüella’da “yoksul dostu” niteliği giderek zayıflayan Chavez sonrası otoritarizm, “iç ve dış düşmanların kuşatması” bahanesiyle giderek daha fazla olağanüstü hal rejimi ipine sarılarak ayakta kalmaya çalışıyor. Bunun farklı bir versiyonu, “varlığı yaşam tehdidi altında olan kuşatılmış millet” sendromuna dayalı İsrail’deki ırkçı niteliği giderek artan, demokratik otoritarizm.
İsrail’in önde gelen muhalif seslerinden biri olan Gideon Levy, Netanyahu’nun beklenmedik biçimde yeniden seçilmesinden sonra, “İsrail’de yöneticileri değil, önce halkı değiştirmek gerektiğini” acı bir dille ifade etti. “Altı yıl zarfında, korku ve endişe, kin ve umutsuzluk ekmekten başka hiçbir şey yapılmamışken sonunda halkın tercihi buysa, o zaman bu halkın hali gerçekten vahim demektir” diyor. Gideon Levy’nin önerisi, üsttenci bir elit tavrın ifadesi olarak da ele alınabilir ama bununla ifade etmek istediği, Netanyahu’nun partisinin seçmenlerinin gerçeklikle bağının bütünüyle koptuğu iddiası. Böyle bir ruh halindeki seçmen topluluğu karşısında demokrasiyi demokratik yollardan savunmanın yöntemi nedir? İşte demokrasi mücadelesini verenlerin çözmek zorunda oldukları bilmece.

Arap isyanları sonrasında, Tunus haricinde yaşanan büyük kaos da on yıllardır süregelmiş diktatörlüklerin beslediği eşitsizliklerin, haksızlıkların, aşağılanmaların biriktirdiği kin boşalmasının nasıl medeniyet düşkünü zihinlerce kanalize edilebileceğini gösteriyor. Diğer yandan teröre karşı savaş borusu ötünce demokratik ilkelerini askıya almakta tereddüt etmeyen Batı demokrasilerinde, Fransa’da, Birleşik Krallık’ta, İspanya’da, ABD’de de medeniyet dışına çıkma eğiliminde olan bir kitlenin giderek ve hızla büyüdüğünü görüyoruz.

Görünen o ki 21. yüzyıl, piyasa toplumu kurum ve ilkelerinin kurucu öncülüğünde, liberal demokrasinin yüzyılı olmayacak. Olmasın da çünkü yaşanan bu büyük karmaşada piyasa toplumuyla liberal demokrasinin izdivacından doğan ucubenin tahakkümünün payı büyüktü. Tam bu nedenle, önümüzdeki dönemde, eşitlik ve özgürlük ilkelerinin yönlendiriciliği altında bir demokratik medeniyet mücadelesine çok daha fazla önem kazanacak. Türkiye’de de bir anlamda gündemimizde bu yok mu?

Ahmet İnsel – Cumhuriyet

7 Haziran’a varabilirsek Türkiye seçime hazır! – Celal Başlangıç

Arkadaşlar hazır mısınız?

Yok, yok öyle Orhan Baba gibi sormuyorum.

“Daha güzel, daha mutlu, daha adil, sevgi dolu bir dünya için,

barış için, insanlık için

batsın bu dünya!” demeyeceğim.

Söyleyeceğim şu;

İsterse “Bütün donanmanın demirlerini gümüşten, halatlarınıibrişimden, yelkenlerini atlastan yapabilen” bir neslin ahfadıolarak kurduğumuz “devletimiz”, bütün kurumlarıyla seçimlere hazır.

Siz de hazır mısınız?

Eğer hazırsanız, sandıkları sıkı sıkıya izleyeceksiniz demektir.

Oylar kullanılırken, sayım yapılırken, tutanaklara geçirilirken en ufak bir hilenin olmaması için gözünüzü dört açacaksınız mutlaka.

Torbalara doldurulup seçim kurullarına götürülen oyların peşine düşeceksiniz.

Sandıklar kapandıktan sonra, özellikle muhalif partilere basılmış”evet” oylarını çöp yığınları içersinde, yarı yanmış olarak bulmayacaksınız.

Diyelim ki buldunuz.

Ne yapacaksınız?

Sarılacaksınız Twitter’ınıza, Facebook’unuza; arkadaşlarınızı, yoldaşlarınızı, parti örgütünüzü arayacaksınız, görüntüleri paylaşacaksınız.

Onlar da çağrı yapacak “oylarımızın peşine düşelim, gidelim ilçe seçim kuruluna, gelen torbaları tutanaklarımızla karşılaştıralım” diyecekler.

Adliyenin önünde buluşacaksınız. İçeriye gireceksiniz. Seçim Kurulu Başkanı’yla görüşeceksiniz. Sonuç alamazsanız protesto gösterisi yapacaksınız, slogan atacaksınız, sesinizi gazetelerde, televizyonlarda duyuracaksınız…

Sanmayın!

Hayat böyle gelişmeyebilir.

Dedik ya “devletimiz” 7 Haziran seçimine hazır!

Yakaladığınız bir seçim için sarıldınız sosyal medyaya…

Bir bakacaksınız ki Twitter da, Facebook da, YouTube da “kaput”.

Sosyal medyaya düşen bir karı-koca kavgasının görüntüleri tümüyle kaldırılana kadar bir sulh ceza hakimi kararıyla Twitter’a da, Facebook’a da, YouTube’a da erişim engellenmiş.

Herşeye karşın toplandınız adliye önünde. Amacınız seçim kuruluna ulaşıp oyunuzun peşine düşmek.

Ama içeri giremiyorsunuz bir türlü.

Bitmek tükenmek bilmeyen ağırdan bir arama uyguluyor kapıdaki görevliler.

Avukatınız da giremiyor içeri. Kartlarının çipi bir türlü çalışmıyor. Başlıyor kapıda “çantamı aratırım, aratmam” tartışması…

İster misiniz bu arada büyük bir sürprizle karşılaşın… Memleketin dört bir yanında elektrikler kesilsin…

“Memleketin bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş” olmasın da…

Memleketin bütün trafolarına kediler girmiş olsun…

Kaldınız mı karanlıkta, adliye önünde, oylarının akıbeti meçhul vatandaşlar olarak…

Kızgınsınız da elbet. Başlıyorsunuz protesto sloganları atmaya.

“Oyumuzu isteriz, söke söke alırız.”

İşte burada “devletimiz”in seçimleri de kapsayacak şekilde aldığıson önlem devreye giriyor; İç Güvenlik Yasası…

Oyumun peşine düşeyim derken düştün mü suçlu duruma. Çünküizinsiz sokağa çıkmışsın.

Oysa önce gidip Valiliğe dilekçe verecektin, “Oyumun çalınmasınıprotesto etmek ve hırsızlığı ortaya çıkarmak için seçim kurulunun bulunduğu adliye önünde gösteri yapmak istiyorum” diye.

Alacağın cevap da belli: “Yasal gösteri yerleri Maltepe ve Yenikapı’dır. Adliye önügösteri yeri değildir.”

İşte bu izni almadan gösteri yaptığın için yasalar karşısında olmasa bile idare karşısında suçlusun.

Abarttım sanmayın. Daha önceki gün  Başbakan Davutoğlu “İzinsiz sokağa çıkanlara bir dakika dahi müsamaha etmeyeceğiz” demedi mi?

O karanlıkta, adliyenin önünde gösteri yaparken ister misin, kalabalığın arasına iki eli sapanlı ya da bir eli molotoflu katılsın… Oldun mu şimdi “polisin yasal mermisi”nin hedefi…

Bir adım daha gidelim…

Ortalık yıkılıyor, istiyorsun ki bu ülkede yaşayan bütün insanlar medya aracılığıyla duysun bu haksızlığı… Sanma ki “havuz medyası”nda çeyrek sütun olacaksın…

Olsan da en fazlasından “Seçim günü darbe yapmaya kalkıştılar” başlığının altında kalırsın.

Birkaç muhalif gazete, iktidar karşısında secde etmemek için direnen ama rükuya da gelmiş bir iki tane televizyon kanalıbulabilirsin belki yanında.

O da, “seçim hilesi” haberlerine, son dönemde sık sık başvurulduğu gibi yayın yasağı gelmemişse…

Ya da sesini duyuracak başka bir televizyon ya da gazete kalmışsa…

Yani kapılarına kilit vurulmamışsa…

Bunu da abarttığımı sanmayın. Dikkat etmiyor musunuz, artık  Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın söylemi “medyanın kapısına kilit vurma” aşamasına geçti.

Gördüğünüz gibi “devletimiz” son bir ayda yukarıdaki “uçmamın” bütün unsurlarını neredeyse tek tek prova etti.

Ama benim “uçmalarım” burada bitmiyor.

Gördüğüm tablo şu:

Hani Selahattin Demirtaş “Yüz verdik 400 istiyor” diyordu ya,şimdi o 400 istemeler, “Anayasa değişikliğini referanduma götürme” sayısına kadar indi. Yani 330. Yakında, tek başına iktidar olabilmesi için 276’yı bulup bulmayacağı tartışılacak. HDP’nin barajı aşacağı kesinleştikçe hırçınlıklar artacak.

Gidiş de o yönde zaten.

2007 ve 2011 seçimlerinden bu seçimin en büyük farkı ne biliyor musunuz?

Kamuoyu araştırma kuruluşlarıyla en etkin biçimde çalışan tek parti AKP. Biz geçmiş seçimlerde, neredeyse altı ay öncesinden başlayarak “Oyumuz yüzde 45”, “Oyumuz yüzde 49”, “Oyumuz yüzde 53” gibisinden iktidar partisi tarafından sızdırılmış anketler görürdük.

7 Haziran seçimlerine şunun şurasında iki aydan az bir zaman kaldı.

Siz bu seçimler öncesinde hiç iktidar partisi tarafından sızdırılan bir anket sonucu gördünüz mü?

Sadece iktidar mekanizmasının dışındaki kamuoyu şirketlerinin yaptığı anketler üzerinden konuşuyoruz biz bu seçimler öncesi.

Demek ki, iktidar partisi cenahında alınan sonuçlar hiç de iç açıcıdeğil.

Hatta sızan bazı bilgilere göre, kendi yaptırdıkları anketlerin bir kısmında bile tek başlarına iktidar olamayacaklarınıgörüyorlarsa…

Biz bu tablo içerisinde zihnimizi kurcalayan sorulardan birini daha soralım:

Biz sağ salim 7 Haziran seçimlerine varabilecek miyiz?

Diyelim ki vardık. O zaman bir soru daha geliyor akla:

AKP iktidarı bırakmaya hazır mı?

Soru çok. Kafamızı takmayalım ama mutlaka uyanık olup bir daha soralım:

Hazır mıyız arkadaşlar?

O zaman hep beraber “Batsın bu dünya” diyoruz:

“Yazıklar olsun yazıklar olsun

Kaderin böylesine yazıklar olsun”

Bu yazı t24.com.tr/ den alınmıştır

 

14-celal-baslangic

 

Celal Başlangıç

Bursalılar, DOSAB termik santraline karşı Cuma günü buluşuyor

Bursa, DOSAB Kömürlü Termik Santrali sürecinde 1 Nisan 2015  itibarı ile yeni bir dönem başladı. DOSAB santralinin onaylanan ÇED raporuna karşı Bursa halkı Cuma günü 10:30’da Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü önünde itiraz dilekçelerini vermek üzere buluşuyor.

12

23 Aralık 2014 tarihinde Ankara’da DOSAB yetkilileri ile kamu kurumları tarafından yapılan, halka ve bilim insanlarına kapalı İnceleme Değerlendirme Kurulu(İDK) toplantısının katılımcıları, 1 Nisan 2015 tarihinde kararlarını açıklayarak ÇED başvuru dosyasını yeterli buldu ve nihai ÇED raporu kabul edildi.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada on günlük süre içerisinde karara itiraz edilebileceği belirtildi.

13

DOSAB Termik Santralına Hayır platformu ÇED raporunun kabul edilmesine karşın Bursa için ölüm fermanı anlamına gelen bu karara karşı Bursa halkının itiraz etmesi için kentin çeşitli yerlerinde imza standları açtı. Toplanan dilekçelerin 10 Nisan Cuma günü saat 10.30 da topluca Bursa’da Atatürk Kapalı Spor Salonu Karşısında bulunan Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’ne teslim edileceği belirtildi.

 

Haber: Serdar Esen

(Yeşil Gazete)

Kadıköy’de Anarşist Queer Vegan Gün buluşması

Tahakküm, homofobi ve türcülük karşıtları, dayanışma amacıyla 11 Nisan’da Kadıköy Mehmet Ayvalıtaş Meydanı’nda Anarşist Queer Vegan Gün’de buluşacak. Toplumsal ağlar aracılığıyla duyurusu yapılan günde bir araya gelecekler, tanışma, birlikte eğlenme, fikir ve bilgi alışverişinde bulunma imkanı yaratabilecek.

23

Sabun yapımından Bisiklet tamirine atölyeler

Anarşist, queer, vegan dayanışma gününde anarşist kişi ve aktivistler kendi stantlarını açma olanağı bulurken sabun/deterjan yapımı, bisiklet tamiri, saç kesimi gibi çeşitli atölyeler düzenlenecek. Bombalara Karşı Sofralar’ın* paylaşacağı yemekler, takas pazarı ve göçmen dayanışma standının da yer alacağı güne farklı şehirlerden de katılım bekleniyor. Etkinlikler ve buluşma günü saat 14:00’ten 23:00’e kadar sürecek.

(Vegan Türkiye)