Dış Köşe

81. yılında Trakya Olayları’nı anlamak – Işıl Demirel

Trakya olayları1934 yılının Haziran ayında yaklaşık 15 gün boyunca Trakya’nın çeşitli yerleşim birimlerinde Yahudilere yönelik gerçekleştirilen eş zamanlı saldırılar sonucu binlerce Yahudi Trakya’yı kalıcı olarak terk etmiş, binlercesi ise yurt bildikleri toprakları geçici süre ile terk edip geri dönse de buralarda artık huzurla yaşamanın mümkün olmayacağını öğrenmişti. 1934 Trakya Olayları, Trakya’da yaşayan Yahudiler için bir sonun başlangıcıydı.

1930’LU YILLAR TÜRKİYESİ VE YÜKSELEN ANTİSEMİTİZM

Adolf Hitler’in 30 Ocak 1933 tarihinde, Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi ile seçilerek iktidara gelmesiyle Almanya etkisi tüm Avrupa’da ve Türkiye’de de görülecek antisemit ve ırkçı bir siyasete adım atmış olur. Ne Avrupa ne de Türkiye için antisemitizm yeni bir ideoloji değildir ancak Hitler’in Almanya’da iktidara gelmesi ile moda haline gelen antisemitizm furyası antisemit yayınların niceliğinin artmasına sebep olmuştur.

1934 yılı ise Türkiye’de Irkçı-Turancı ve Nazi sempatizanı kişi ve grupların basın yayınlarının zirveye ulaştığı yıldır. Özellikle antisemitizmle birlikte adları başta anılan yazarlardan Cevat Rıfat Atilhan ve Nihal Atsız 1934’te ve yakın yıllarda yayınladıkları Milli İnkılap, Akbaba ve Orhun gibi dergilerdeki, yazılarıyla Nazizmin ve antisemitist fikirlerin Türkiye’deki yankısı haline gelirler. Bu isimlerden Nihal Atsız söz konusu yıllarda Milli İnkılap adlı dergide yayınladığı, ‘çıfıt’ adını verdiği Yahudileri hedef alan yazılarından birinde, “Yahudi zilletin, korkaklığın, kötülüğün ve seciyesizliğin örneği olmuştur… Biz kızarsak Almanlar gibi Yahudileri imha etmekle kalmaz, daha ileri gideriz: Onları korkuturuz. Malum ya yahudiyi öldürmektense korkutmak yekdir” sözleri ile Yahudilere nefret kusarken, bir Çanakkale seyahati sonrası kaleme aldığı bir başka yazısında ise “Sinsi, küstah, zelil [alçak], korkak, fakat fırsat düşkünü Yahudi; Çarşıdaki dükkanların tabelalarını okuyoruz. Onda dokuzu bizi sinirlendiren nankör ve kahpe milletin isimlerini taşıyor. Kuvvetli olduğumuz zaman karşımızda köpekçe yataklanan, bozgun çağlarımızda küstahlaşıp düşmanlarımızla birleşen tarihin bu hain ve piç milletini artık aramızda yurttaş olarak görmek istemiyoruz… Onun mayası Yahudilik, yani kahpeliktir.” demektedir.

Dönemin bir diğer antisemit fikir önderi Cevat Rıfat Atilhan ise Yahudileri konu ettiği yazılarında Nihal Atsız gibi Yahudileri vatana ihanet etmekle suçluyor, Türkçe konuşmadıkları için yeriyor ve daha da ileri giderek Hitler’in Almanya’da Yahudilere karşı sürdürdüğü antisemit siyaseti örnek alınması gereken bir siyaset olarak göstermekten imtina etmiyordu. Atilhan, Yahudi düşmanlığını o kadar benimsemişti ki 1933 yılında –devlet desteği ile- Almanya’ya yaptığı gezi sırasında ziyaret ettiği bir toplama kampını okuyucularına beş yıldızlı bir otel gibi tarif edebiliyordu.

Aynı dönemde Mustafa Nermi, Orhan Seyfi Orhon, Yusuf Ziya Ortaç yazılarıyla ve Cemal Nadir de Yahudileri konu eden alaycı Cumartesi karikatürleri ile antisemit fikirlerin yayılmasına katkıda bulunmuş diğer isimlerdendir. Tüm bu kişilerin kışkırtıcı, Yahudileri ötekileştiren ve düşmanlaştıran yazıları Trakya Olayları’nın gerçekleşmesinde kullanılacak husumet ortamını filizlendirmiştir.

ozelarsiv

İSKAN KANUNU: TRAKYA’NIN YAHUDİSİZLEŞTİRİLMESİNİN İLK ADIMI

1930’lu yılların popüler bir ideolojisi haline gelen antisemitizm ile birlikte Trakya Olayları’nın yaşanmasına zemin hazırlayan bir diğer faktör ise İskan Kanunu’dur. Ne tesadüftür ki kanun olayların başlamasından kısa bir süre önce kabul edilmiş ve kabul edilmesinden birkaç ay evvel de Trakya’da buraları teftiş ve rapor etmekle görevli bir Umumi Müfettişlik kurulmasına devlet tarafından karar verilmiştir. Söz konusu yıllarda Avrupa’nın tek faşist lideri kuşkusuz Hitler değildir. İtalya’nın faşist lideri Benito Mussolini de 1930’lu yıllarda ikinci kez seçimle iktidara geldiğinde 1934 yılının Mart ayında yaptığı bir konuşmada Asya ve Afrika’yı İtalya’nın genişleme alanları olarak tanımlarken, Akdeniz’i ‘bizim deniz’ (mare nostrum) olarak nitelemişti.

Bu niteleme Ankara hükümeti açısından açık bir tehdit olarak algılanmış ve en hassas mıntıka olarak düşünülen Trakya’nın olası bir savaş halinde düşmanla iş birliği yapmayacak Türkler tarafından iskan edilmesi uygun olacağından iskanı düzenlemek üzere bir müfettişlik kadrosu oluşturularak bu kadroya İbrahim Tali Bey’in atanmasına karar verilmiştir. İbrahim Tali Bey alelade bir seçim olmayıp 19 Mayıs 1919 günü Samsun’a Mustafa Kemal Atatürk ile birlikte çıkan 18 subaydan biri ve Mustafa Kemal’in son derece güvendiği bir kişidir.

Trakya’da yoğun olarak yaşayan göçmen ve gayri Türklerin nizami olarak yerleşimi, bölgedeki nüfus gruplarının, yerleşim alanlarının, iş kollarının, ekonominin kimlerin elinde olduğunun tespiti ve raporlanması İbrahim Tali Bey’in Trakya’daki görevlerindendir. Tali, raporlarında Trakya’nın ekonomik hayatında Yahudilerin önemli bir yer tutmasından şikayetçidir, Rıfat Bali’nin aktardığı şekli ile: “Trakya Türkünü canlandırmak ve iktisadi kalkınmaya mahzar kılmak için iktisadi sahada yapılacak ilk teşebbüsün Trakya’nın kazanç ve hayat kaynaklarını sağlam tedbirlerle öz Türk çocuklarına intikal ettirmek ve bütün Trakya piyasalarını Musevi hâkimiyetinden kurtarmaktadır.” demektedir.

Tali’nin tuttuğu raporların ışığında hazırlanan kanun metni ile Trakya’da Umumi Müfettişlik kurulmasından yaklaşık iki ay sonra, 14 Haziran 1934 tarihinde İskan Kanunu kabul edilir. İlan edilen bu kanuna göre kendilerini Türk kültürüne bağlı hissetmeyen azınlıklar, asimilasyonun sağlanabilmesi için iskana tabii tutulacaklardır. Kanuna göre 1 numaralı mıntıkalar: Türk kültürlü nüfusunun tekasüfü (yoğunlaşması) istenilen yerler olarak işaretlenecekti. Hemen bundan sonra bir numaralı mıntıka olarak işaretlenen bölgelerde Türk nüfusunun arttırılması için göçmen kabulüne başlanmış olup bunların iskanı yoluyla Türk ırkının güçlendirilmesi, kanunun gerekçesinde özellikle vurgulanan noktalar olarak öne çıkarılmıştır. 2 numaralı mıntıkalar: Türk kültürüne temsili istenilen nüfusun nakli ve iskanına ayrılan yerlerdir. Bu madde ile anadili Türkçe olmayanların yani Türk ırkından olmayanların “serpiştirme” suretiyle bu bölgeye dağıtılmaları ve Türk kültürünü benimsemiş olanların arasında kendi kültürlerini kaybetmeleri planlanır. 3 numaralı mıntıkalar: Yer, sıhhat, iktisat, kültür, siyaset, askerlik ve inzibat sebepleri gereği boşaltılması istenilen ve iskan ve ikametin yasak ilan edildiği alanlardır.

İskan Kanununun amacını en açık şekilde gözler önüne seren maddesi ise “Ana dili Türkçe olmayanlardan toplu olmak üzere yeniden köy ve mahalle, işçi ve sanatçı kümesi kurulması veya bir sanatı kendi soydaşlarına inhisar ettirmelerinin” yasaklandığı 11. maddesidir. Devletin toprak bütünlüğüne karşı tehdit olarak gördüğü azınlıkları bu kanun yolu ile asimile etmeyi ve Türkleştirmeyi planladığı aşikardir. İskan Kanunu, 1934’te Trakya’da gerçekleşen olaylara yasal bir zemin hazırladığı gibi aynı zamanda olaylar sırasında devletin neden sessiz kaldığının, müdahale etmediğinin cevabını da içeriğinde barındırmaktadır.

TRAKYA OLAYLARI NASIL YAŞANDI?

Devlet tarafından ortaya koyulan, açık tehdit niteliğindeki bu kanunun yaklaşık 10 gün sonrasında, Trakya’da halk tarafından Yahudilere yönelik şiddet, baskı ve gaspa dayalı saldırılar yaşanmaya başlanır. 1934 yılının Haziran ve Temmuz aylarında Trakya’nın Edirne, Kırklareli, Çanakkale ve Tekirdağ gibi illerinde ve bunlara bağlı Uzunköprü, Babaeski ve Gelibolu gibi Yahudilerin yoğun olarak yaşadıkları yerleşim birimlerinde ilçe ve köyler dahil olmak üzere eş zamanlı saldırılar başlar.
Yahudilere ait ev ve işyerlerine saldırılar, hırsızlıklar, gasp, şiddet ve hatta bazı yerlerde tecavüz ve taciz vakaları görülür. Olaylar hemen her yerde tehdit ve saldırı ile korkutarak kaçırmaya yönelik girişimlerden ibarettir. Çoğunlukla evlerin kapısını kırıp giren eli sopalı erkekler evleri yıkıp döker ve akabinde para edecek birtakım eşyayı beraberlerinde götürürken ev ahalisini de tehditten geri durmaz. Çoğu tüccar olan Yahudi erkekler için de çalışma hayatında aynı tehdit baş gösterir. Dükkanları boykot edilirken, camları kırılır, dükkanları yakılmakla tehdit edilir, kendilerine mal satılmaz, kimileri ise fiziksel saldırıya uğrar. Kırklareli’nde bu saldırıların ölçüsü kaçar bir Haham çırılçıplak soyulmuş bir halde bir atın arkasına bağlanarak sokaklarda sürüklenir, karısı ile kızına ise tecavüz edilir. Başlatılan boykot Yahudi esnafı hedef almakla birlikte Yahudilere ekmek dahi satılmasına engel olmayı da hedeflemekteydi. Canları ve namusları ile tehdit edilen Yahudiler durumun farkına vardıklarında tek çareyi evlerini ve memleketlerini terk etmekte bulacaklardı.

Trakya Olayları sonucunda toplam kaç kişinin evlerini bırakarak İstanbul’a, diğer büyük şehirlere ve hatta Amerika ve İsrail’e göç ettiği kesin olarak bugün dahi bilinmemekle birlikte resmi makamlar tarafından açıklanan, iç ve dış basında ilan edilen ve araştırmacıların iddia ettiği rakamlar arasında büyük farklılıklar bulunmaktadır. Rıfat Bali, Türk basınının 1500 ila 1800 kişiden, The New York Times’ın iki ila üç bin kişiden, Avner Levi’nin ise on bin kişiden söz etmekte olduğunu belirtir. Oysa bölgede yaşayan 13 bin Yahudi’den 10 bininin olaylar sırasında bölgeyi terk ettiği de söylenmektedir. Resmi makamlar tarafından göz ardı edilen ve dolayısıyla gerçek rakamlar hakkında net bir bilgi elde edilemeyen olaylar Yahudilerin İstanbul’a göçü sırasında İstanbul basınının olaylardan haberdar olması ile açığa çıkar. Konu basına yansıdıktan sonra güvenlik güçlerinin müdahalesiyle olaylar başladıktan yaklaşık 15 gün sonra bastırılır. Yahudilere yönelik şiddet olaylarının ardından devlet duruma el koymuşsa da geç kalınmıştır. Ortalığın sakinleştiğine inanacakları kadar süre geçtiğinde Yahudilerin bir kısmı evlerine geri dönerken bir kısmı ise yaşadıklarının etkisi ile bir daha evlerine geri dönmemek üzere yeni yerlerde yeni bir hayata başlar.

Tüm Trakya’da eş zamanlı olarak Yahudilere karşı gerçekleştirilen olayların kimler tarafından gerçekleştirildiği tespit edilmemekle birlikte, olayların failleri iddia edildiği gibi belli ki birkaç çapulcu değildir. Olayların Trakya’nın farklı bölgelerinde hemen hemen aynı anda başlaması, olaylardan önce tüm şehirlerde Yahudilerin boykot ve tehdit edilmesi, Yahudi aleyhtarı bildirilerin dağıtılması olayların rastlantısal olmadığını ispat etmektedir. 1934 olayları planlı bir eylemdir. Milli İnkılap ve benzeri antisemit yayınların tahrikçi rolü ve devlet organlarının planlı bir eylemi olarak ortaya çıkan olaylarda belli ki yerel halk ve yönetimler, birkaç gün içinde planlı bir şekilde gerçekleştirilecek şiddetli saldırıların, ekonomik açıdan iyi konumdaki Yahudilerin aceleyle kaçmalarına yol açacağını ve bu yolla onların varlıklarından maddi kazanımlar elde etmeyi ummuşlardı. 1934 Trakya Olayları bölgenin Yahudilerden arındırılmasını hedefliyordu. Hedeflenen amaca uzun vadede ulaşıldı. Arzu edildiği üzere bugün 81 yıl sonra tüm Trakya bölgesinde yaşayan Yahudi nüfus iki elin parmaklarını geçmeyecektir. Sinagoglar harabe haline gelmiş, Yahudilerin adı ve varlığı yalnızca anılarda, sokak adlarında kalmıştır. Yahudilere ait mezarlıklar dahi pek çok yerde yok edilme tehlikesi ile karşı karşıyadır.

Işıl Demirel – Evrensel

 

Özet Kaynakça: Rıfat Bali, 1934 Trakya Olayları, 2008; Avner Levi, “1934 Trakya Yahudileri Olayı: Alınmayan Ders”, Tarih ve Toplum, Temmuz 1996;  2009; Haluk Karabatak, “1934 Trakya Olayları ve Yahudiler”, Tarih ve Toplum, Şubat 1996; Toplumsal Tarih, Ekim 1996; Erol Haker, “Bir Zamanlar Kırklareli’nde Yahudiler Yaşardı”, 2002; Çağatay Okutan, Tek Parti Döneminde Azınlık Politikaları, 2009; Ayhan Aktar, Türk Milliyetçiliği Gayrimüslimler ve Ekonomik Dönüşüm, 2006.

Kategori: Dış Köşe