Ana Sayfa Blog Sayfa 3633

Ruhlarımız geride kaldı – Mehmet Salmanoğlu

“Ah kimselerin vakti yok
Durup ince şeyleri anlamaya’’
Gülten Akın

ruhlarımız geride kaldı

Tüketim toplumu, iletişim çağı denen ve insanı tümüyle doğaya, kendisine, çevresine yabancılaştıran bir hız döneminde yaşıyoruz. O kadar hızlı bir hayat ki bu, çoğu zaman bu hızın baş döndürücü temposunda kendimizi unutur, yollarımızı şaşırır olduk. Hangi yola gideceğimizi, neyi aradığımızı, nerede duracağımızı bilmiyoruz. Bitmez tükenmez bir arayış, her şeye yetişme telaşı, mülkiyet duygusunun bizi esir alışı karşısında sürekli bir koşuşturmaca halindeyiz.

‘’Çok yoğunum, yoruldum, zamanım yok, acelem var…’’ hayatımızda en sık kullandığımız ifadeler oldu. Her şeyi çabuk tüketen, bu hız temposunda kendini unutan, freni patlamış bir kamyon gibi yaşar olduk . Hızın öldürücü temposu, insanı mecalsiz bırakması hayatımızı esir kampına çevirdi. Hızlanma takıntısı iş yaşamımızı, ilişkilerimizi, sağlığımızı ele geçirdi.

Taşıt kullanmaktan yürümeyi, televizyon izlemekten kitap okumayı, aile ve arkadaşlarımızla uzun yemekler yiyip sohbet etmeyi unuttuk. Bu unutma ve hız temposunda sürekli duvarlara çarptık, bir yerlerimizi kanattık ve gitgide yalnızlaştık.

Hızlı yemek yemek, beslenme alışkanlıklarımızı yok ederken; hızlı karar vermek de çoğu zaman duvara toslamamıza neden oldu. Oysa yemeğin yavaş pişenin makbul, enine boyuna düşünerek verilen kararların daha sağlıklı olduğunu biliyor; ama bunu hayata geçiremiyorduk.

Milan Kundera Yavaşlık adlı kitabında ‘’Yavaşlık hatırlatır, hız unutturur.’’ derken bize hızın hatırlamamızı yok ettiğinden söz eder. Yavaşlık ile hatırlama, hız ile unutma arasında gizli bir ilişki olduğuna işaret eder. Yorgunluktan bitap düşmemiz yanında, hızın hatırlamayı engellediğini de belirtir. Günümüz dünyasında, özellikle de ülkemizde, balık hafızalı bir toplum olduğumuz, en çok şikayet ettiğimiz konu oldu. Hız, hatırlamayı reddediyor; bir kaçış, terk edişe yöneltiyor bizi. Bu hız temposuyla kendimizden uzaklaşıyor, geçmişle bağlarımız kopuyor; köksüz, nereye ait olduğumuzu bilmeden şaşkın ördekler gibi yaşıyoruz.

Şu hikaye bize çok şey anlatır sanırım: ‘’Meksika’da İnka tapınaklarına çıkmak isteyen Avrupalı bir grup arkeolog, birkaç yerli rehberle yola koyulurlar. Dağın tepesindeki tapınaklara giden uzun yolu, kısa bir sürede yarılıyorlar. Aynı hızla, tempoyla biraz daha yol aldıktan sonra, yerliler kendi aralarında konuşup birden yere oturuyor ve böylece beklemeye başlıyorlar. Tabii Avrupalı arkeologlar buna bir anlam veremiyor. Saatler sonra, yerliler kendi aralarında konuşup tekrar yola koyuluyorlar ve sonunda tepenin üstündeki görkemli İnka tapınaklarına geliyorlar. Arkeologlardan biri, yaşlı rehbere soruyor; ’Hiç anlayamadım, niye yolun ortasında oturup saatlerce yok yere bekledik?‘ Yaşlı rehberin cevabı o kadar anlamlı ki;’Çok kısa sürede çok hızlı yol aldık, ruhlarımız bizden çok uzakta kaldı. Oturup ruhlarımızın bize yetişmesini bekledik.’’

Bu hız ruhlarımızı öldürüyor; heyecanlarımızı, coşkularımızı yok ediyor; ruhsuz, canlı bir cenaze gibi yaşıyoruz hayatı. Yarış atına dönmüşüz; daha çok kazanarak, daha çok tüketerek, mutlu olacağımızı sanıyor, doyumsuz bir canavara dönüşüyor, ruhlarımızı sakatlıyoruz. Hep bir eksiklik, geç kalmışlık duygusuyla telaşlanıyor, kendimiz olamıyor, kendimize ve doğaya yabacılaşıyoruz.

Şu fani dünyada o kadar hızla yol alıyoruz ki, ruhumuz çok geride kaldı canım insanlar, hatta onu nerede unuttuğumuzu, kaybettiğimizi bile hatırlamıyoruz. Biraz mola verip soluklanalım, ne dersiniz?

Mehmet Salmanoğlu’nun bu yazısı Dünyalılar.org sitesinden alındı

Türkiye’de ve dünyada küçük aile çiftçiliği ve yeniden köylülük – Cengiz Aktar

Önce doğru bilinen yanlışlar, birkaç rakam ve birkaç tespit: “Tarım geri, iptidaî bir faaliyettir. İllâki yapılacaksa yoğun bir biçimde ve insansız yapılmalıdır.” “Hava, su ve toprak sonsuzdur. Tepe tepe kullanılabilir.”

Bunlar iki temel galat-ı meşhur, yani doğru bilinen yanlışlar. Türkiye’ye de özgü değil, küresel! Türkiye onyıllardır gelişmiş dünyanın ve ona benzemeye çabalayanların yaptığını yapıyor.

Topraktan başlayalım…

Türkiye tarımını ve hayvancılığını canla başla lağvediyor ve bunu modernlik zannediyor. Süreç bu iktidar döneminde çok hızlandı. AKP zaten yıllardır var olan baskın zihniyeti doruğa taşıdı.

Rakamlar kendiliğinden konuşuyor. 1990’da Türkiye’de istihdam edilenlerin yüzde 46’sı tarım sektöründe çalışırken, bugün yüzde 24,7. Yani her dört çalışandan biri. İstihdamda tarım sektörünün payı son 20 yılda yaklaşık  yüzde 50 azaldı.

TEPAV’ın araştırmasına göre, kayıtlı çiftçi sayısı 2013’te 2012’ye oranla yüzde 12 azalarak, bir milyonun altına düşmüş durumda. Ziraat Odaları Birliği rakamlarına göre, 1995-2013 arasında toplam tarım alanları yüzde 11,3 azalarak, 23,81 milyon hektara gerilemiş. Sadece Türkiye’de değil, dünya üzerinde de çiftçiliği ortadan kaldıran, tarımı da şirketleştiren bir eğilim var. Avrupa’da iki dakikada bir çiftçi iflas ediyor. Türkiye’de elli saniyede bir.

Bu gidişat her yerde: Akademideki yansılamalarına bakacak olursak, bu memlekette en az ilgi gören ve o ölçüde de eğitim seviyesi düşük bölümler ziraat mühendisliği, veterinerlik ve tarım iktisadıdır.

Bakanlığın adına bakacak olursak, artık köyü hatırlatacak bir ibareye rastlayamazsınız. Önce Köy Hizmetleri’ni kapattılar, sonra bakanlığın adından Köyişleri silindi. Başbakan köyler şehirleşmeli diyor ya. Böylece köylü ülke olmaktan kurtuluyoruz, sözüm ona!  Kendi tarım arazilerini imara açan Türkiye Sudan’da 99 yıllığına 780 bin hektar tarım arazisi kiralıyor.

Doğa ile devam edelim…

Birileri iktidara “su akar Türk bakar” lafını ezberletmiş zahir. Onlar da memlekette akan su, çay, dere, ırmak bırakmamak üzere kolları sıvamış. Doğa Derneği’nin ulaştığı Devlet Su İşleri’nin 2023’teki Türkiye hidroelektrik santral ağında akmaya devam eden akarsu yok. Hepsi tutulmuş durumda.

Bunun sonu çölleşmedir, insansızlaşmadır, çevresel mülteci hareketleridir, bugünden dışa bağımlı olmuş tarımsal ve hayvansal üretimin tamamen yok olmasıdır. Çünkü su boşa akmıyor, geçtiği yere hayat veriyor! Toprakların yüzde 60’ı çölleşme ve erozyon riskiyle karşı karşıya; iki milyon hektarlık sulak alan kurudu; son 50 yılda kuruyan 36 göl buna dâhil, 14’ü can çekişiyor. 2004-2010 arasında Fırat Dicle havzalarında su kaybı 144 milyar metreküp. Bu musibet ve lüzumsuz barajlar yokken, dünyanın tarımda kendisine yeten yedi ülkesinden biriydi Türkiye. Bugün bütün böbürlenmelere rağmen yüzden fazla ülkeden toprak mahsulü ve hayvan ithal ediyor.

Doğal sit alanlarına bakalım

Bugün 1234 doğal sit alanında gerçekleştirilen ve doğaya zarar veren müdahale, koruma kurulları ve mahkemelerce hâlâ engellenebiliyor. Eğer sözümona Tabiatı Koruma Kanunu tasarısı kanunlaşırsa hâlihazırda bağımsız olan Koruma Kurulları’nın doğal sitlerle ilgili herhangi bir yetkisi kalmayacak. Bu yasayla 3500’den fazla yerel bitki türüyle dünyanın eşsiz doğa zengini topraklarından birisi olan Türkiye’nin bu varlığı geri dönüşsüz kaybedilecek.  Tarımın, doğanın ve kırsalın yok edilmesi aynı zamanda muazzam bir nüfusun kentleşmesi, işçileşmesi ve kültürel anlamda yabancılaşması demek.

Köylerin şehirleşmesi

Köylerin şehirleşmesi, iktidar için ilerlemenin, kalkınmanın göstergesi. Oysa, Türkiye şehirleşmeden tıknefes olmuş durumda. Kentleşme yüzde 80’e dayandı. İdarî olarak bakarsak: 783.000 kilometrekare toprağı olan, 75 milyon civarında insanın yaşadığı Türkiye’de merkez dışındaki nisbeten yetkili, tüzel kişilik sahibi tek yönetim birimi olan belediye sayısı, bütün belediye düzeyleri dâhil olmak üzere hepi topu 1.389’dur.

Bu sayı 2006’da 3.225, 2013’te 2.950 idi. Boyutları Türkiye’nin yarısı kadar olan Almanya’da 13.854 ve Polonya’da 2.489 belediye var. Boyutları Türkiye ile karşılaştırılamayacak kadar küçük olan Avusturya’da 2.359, Çek Cumhuriyeti’nde 6.254, Yunanistan’da 900 belediye mevcut. (Belediye sayısının azalması, yerelde karar alınamıyor artık demek.)

İşçileşme, lümpenleşme, yabancılaşma

Yakın zamanda yaşanan Soma katliamını hatırlatmak kâfi. Ne diyor avukat Berrin Demir: “Bu ülkenin en verimli topraklarında yaşıyoruz. Ailem tütün ekerdi, ben küçükken herkesin ekili buğdayı, zeytini olurdu. Onların hasadı imece usulüyle yapılırdı. Tütün Yasası ve Tekel’in özelleştirilmesiyle tütün para etmemeye başladı. Alan olmayınca tütün terk edildi. Pamuk vardı o da bitti, pancar vardı o da bitti. Hiç kimse bir şey satamaz oldu. Biz ovada bile duramayız, neresi esiyorsa oraya gideriz, yeraltına soktular”.

İşçileşme, ama lümpenleşme. Tarımdan onyıllardır kopan vasıfsız işgücü ne yapıyor? Şehirlerde, iş olmayan işlerde karın tokluğuna, çoğu zaman kayıt dışı çalışmaya çalışıyor. Sakalık, otopark değnekçiliği, bar diskotek zabıtası, pizza dağıtıcılığı…

Kültürsüzleşme ve yabancılaşma… Bu yeni kentlilerin yeni ihtiyaçları var. Bu anlamda tarımın, doğanın, kırsalın lağvedilmesiyle kalkınmacılık birbirini besliyor! Tüketim toplumuyla tanışıyorlar, seviyorlar tabii, alışıyorlar, borç harç daha fazlasını elde etmeye çalışıyorlar.

Yabancılaşma sade şehre göçle sınırlı değil. Kırsalın bütün bilgi birikimi yok oluyor. Kendine yeterli, doğaya zarar vermeyen haliyle sürdürülebilir bir hayat tarzı yok oluyor. Kutupta, çölde yaşam kurabilmiş olan insanın kabiliyeti yok oluyor.

Sonra da köyden yeni gelmiş kadın AVM’de kışın ortasında domatesin fiyatını yüksek bulmaya başlıyor!

Peki, ne yapmalı?

Köylü tarımı antisistemdir! Zira ticaret öncelik değildir. Bir defa tarım üretimi, kırsaldan bir-iki nesil önce kopup şehre gelmek zorunda kalanların zannettiği gibi “iptidaî” bir uğraş değil. Aksine, eğer lâyıkıyla yapılırsa “bacası tüten fabrika”dan çok daha fazla getirisi olabilecek bir faaliyet.

Organik ve doğa dostu tarım biçimleri bu yanlışlardan kurtuluşun en değerli çarelerinden birkaçı. İnsan emeği dâhil ölçüyle kullanılan girdiyi temel alıyor bu tarımsal faaliyet. Zira azamî üretim ve azami tüketim üzerine kurulu; rekabetçi piyasaya tabi; toprak, su ve havayı tepe tepe kullanan, muazzam enerji harcayan, her türlü sunî gübre, kimyasal ve GDO’yu kullanma konusunda pervasız, olabildiğince insansız tarım… Ne sürdürülebilir, ne küçük üretici ne doğa ne de tüketici için hayırlı. Sürdürülemez olduğu gibi tehlike arz ediyor.

İkincisi, doğa tahribatını önlemenin çaresi doğaya geri dönmek. AB’nin yeni politikası artık tamamen bu yönde…

Avrupa ülkeleri sanayi devrimi sonrasında kaybettikleri kırsal yaşam sanatını yeniden keşfetmek için epeydir arayış içerisinde. Zaten bizim buralar da dâhil, o değişimi daha tam anlamıyla geçirmemiş olan memleketlere duydukları ilginin nedeni biraz da bu arayış değil mi? Arayış, iklim değişikliğinin getirdiği kaygılarla son zamanlarda ayyuka çıkmış durumda.

AB’nin tarım politikası

İşte bu çerçevede Avrupa hızla üretim ve tüketim modellerini gözden geçiriyor. Organik tarım, biyoçeşitlilik, kırsal yaşam bu arayışların temel taşları. Çevre bilinci, tarıma ve kırsala verilen malî desteklerin artık neredeyse tek kıstası olma yolunda. Yüzyıllardır birikmiş kirlilikten ve tarımı her anlamda dümdüz etmiş üretim metodları ile tarım lobilerinden kurtulmak elbette kolay değil, ama yön belli.

AB’nin Ortak Tarım Politikası bu yönde gözden geçirildi. Doğa ve çiftçilik sistemleri arasındaki bağın içiçeliği konunun doğa koruma açısından irdelenmesini de beraberinde getirdi. Yaygın (extensive) biçimde yapılan tarımın geniş bir “tür çeşitliliğine” evsahipliği yapmasının ve desteklenmesinin gözardı edilemeyecek bir değer olduğuna kanaat getirildi.

Bu veriler, ortak tarım politikası çerçevesinde çevrenin bozulma riskinin azaltılması hedeflenerek çiftçilerin doğanın ve kırsalın korunmasında olumlu bir rol üstlenmelerinin desteklenmesini sağladı. Yani çiftçi, hayvancı sadece tarım, hayvancılık yapmaz çevreyi, doğayı da korur! AB’nin Ortak Tarım Politikası altında geliştirilen Doğa Dostu Tarım Programı (Agri Environment Programmes) stratejisi doğaya katkı sağlayan tarımsal ekosistemlerin sürdürülebilirliğini hedefler.

Buna karşılık, AB’ye üye olma yolunda olan ülkelerden istenen uyum çalışmaları tarımda tamamen AB’nin şu sırada kurtulmak istediği paradigmadan esinleniyor. AB bir yanda savaş sonrasında kurduğu ve o zamanların koşullarına binaen düşünülen aşırı prodüktivist “yeşil devrim” yaklaşımını terketmeye ve sonuçlarından kurtulmaya çalışıyor. Diğer yanda, Polonya ve Romanya örneklerinde açıkça görüldüğü gibi, üye olacak ülkelere o yaklaşımın sonuçlarından olan kırsal nüfusun azaltılmasını ve salt rekabetçi mantığı dayatıyor.

Burada yapılacak iş belli

Türkiye biyoçeşitlilik ve tarımsal hafıza anlamında eşsiz bir hazinenin üstünde oturuyor. Çin, Hindistan, tekstilde veya başka sanayilerde belini bükebilir ama tarımda değil. Ancak, Türkiye’nin kırsal nüfusunun azalmasına hiçbir durumda tahammülü yok. Temel ilke, herşeyden önce o nüfusu kırsalda yaşatacak bir politika benimsemek olmalı. Organik tarım, doğa dostu ve çevre bilinciyle yapılan aile üretimi ve kırsal kalkınma bu politikanın kilit taşları. O halde AB’yi de, Türkiye tarımına olan yaklaşımını bu politika doğrultusunda yeniden değerlendirmeye ikna etmek gerekiyor.

Uluslararası camia da boş durmuyor tabii. Uluslararası Tarım Üreticileri Federasyonu’nun kuruluş günü olan 14 Mayıs, 1984’te alınan bir kararla artık Dünya Çiftçiler Günü olarak kutlanıyor. 80 ülkeden 120 çiftçi kuruluşunun üye olduğu Federasyon, dünyada 600 milyon çiftçi ailesini temsil ediyor.

BM de, kırsal bölgelerde hem çevre koruma hem de daha sağlıklı üretim, gıda güvenliği, yoksulluk konularına çözüm olarak aile çiftçilerinin desteklenmesi gerektiğini söylüyor. Bu doğrultuda,  bu yılı “Aile Çiftçiliği Yılı” ilan etti. Ne de olsa dünyada tüketilen gıdanın yüzde 70’ini onlar üretiyor. Arda kalan yüzde 30’u üreten büyük konvansiyonel tarım ise asgarî insan emeği, ama yoğun girdi kullanıyor.

La Via Campesina’yı unutmayalım! “Globalizamos La Lucha, Globalizamos La Esperanza”: “Mücadeleyi Küreselleştirelim, Umudu Küreselleştirelim”, Çiftçi-Sen’in de üyesi olduğu küçük çiftçilerin küresel çatı örgütü olan 73 ülkeden 164 üyesi bulunan 200 milyon çiftçiyi temsil eden La Via Campesina’nın kullandığı slogan. Sürdürülebilir tarım ve gıda güvenliği için hayatî önemdeki tohum La Via Campesina’nın temel meselelerinden biri. Mâlum, yerli tohumlar alarm veriyor. Tohumların şirketlerin tekeline alınması, monokültür, laboratuarda geliştirilen tohumlar gübre ve kimyasal ilaçla destekleniyor, su ve toprağı olumsuz etkiliyor, kendi kendine üreyemediği için de çiftçiler her yıl yeni tohum almak zorunda kalıyor.

Peki, AKP’den umut var mı?

Köhne, denenmiş kalkınma modelini körü körüne takip etmekten vazgeçip ülkenin muazzam imkânlarını değerlendirmeye başlaması ve ülkedeki tecrübeyi kaile alması mümkün mü? Tarımı, hayvancılığı tasfiye etmemesi, organik tarıma önem vermesi, temiz enerjiye yönelmesi, kentleşmenin önünü alması, Anadolu’daki tarihî mirası değerlendirmesi mümkün mü?

Bu alternatiflerle hiçbir zaman ilgilenilmiyor, çünkü bunlar AKP tabanının sosyolojik yapısı ile çelişen alternatifler. Partinin genelde kırsal kökenli tabanı için kırsalı çağrıştıran bir hayat muteber değil. İlginç olan bir diğer nokta şu: Aile, adet, internet gibi pek çok konuda muhafazakâr, yani korumacı olan AKP, kalkınmanın önünde engel saydığı doğal, kültürel ve kentsel değerleri korumada tamamen gayrı-muhafazakâr.

AKP’nin en zayıf ve en çağdışı olduğu noktanın çevre ve kültür değerlerini muhafaza etme olması tesadüf değil. Kalkınmakta olan ülkelerin ezici çoğunluğunda olduğu gibi, Türkiye’de de toplumun “koruma” konusundaki bilinç düzeyi siyasetçilerinkiyle aynı. Türkiye kalkınmak, zenginleşmek, tüketmek, tüketmek, yine tüketmek istiyor. Bu şuur halinin önünü almak ilk bakışta zor, kapitalist sistemin taşıdığı imkân, rant ve iktidar çok çekici ve sonsuz. İşimiz kolay değil, ama iğneyle kuyu kazmaya devam etmeliyiz.

Cengiz Aktar – Perspectives (http://tr.boell.org/tr/2015/07/14/perspectives-sayi-13 )

Merkel, Filistinli mülteci öğrenciyi ağlattı

0

Almanya Başbakanı Angela Merkel “Almanya’da İyi Yaşam İçin Vatandaşlarla Diyalog“ projesi kapsamında bu hafta Rostock kentindeki Paul-Friedrich-Scheel okulunda okuyan 14 ila 17 yaşları arasındaki 32 öğrenciyle bir sohbet gerçekleştirdi.

Avrupa Birliği’nin mülteci politikalarının Almanya’daki güncel hayata etkisi ele alınırken Reem isimli Filistinli mülteci kız öğrenci söz aldı.

Akıcı Almancasıyla üniversiteye gitme hedefini anlatan Reem, kendisi hayatını yaşayamazken başkalarını hayattan zevk alırken izlemenin çok zor olduğunu, geleceğinin ne getireceğini bilmediğini söyledi. Ailesi ve kendi başından geçenleri anlatan Reem, yakın süre önce ailesi ile birlikte sınır dışı edilmeleri gündeme geldiğini, Lübnan’a sığınan aile efradını göremediğini ve onları özlediğini gözyaşları içinde aktardı.

Angela-Merkel-reem

Merkel ise “Politika zor” diye başladığı açıklamasında Lübnan’a sığınan mültecilerin, Afrikadakilerin, herkesin Almanya’ya gelmesinin mümkün olmadığını söyledi. Merkelin verdi.

Merkelin cevabı karşısında ağlamaya başlayan Reem’i sakinleştirmek için Reem’n yanaklarını okşayan Merkel’in görüntüleri dakikalar içinde viral oldu. Twitter’da da #Merkelstreichelt (MerkelOkşaması) trending topic oldu.

(Yeşil Gazete, Zaman, BBC)

 

 

 

Dut ağacı deyip geçme… – Ergün Bey

Sürdürülebilirliğin ağızlarda sakız olduğu bir çağdayız. Politikacıların, ekonomistlerin, bilim insanlarının sürekli dile getirdiği bu kelimenin ne anlama geldiğinin ne kadar farkındayız ? Sürdürülebilirlik demek doğa ve insan arasında denge oluşturmak demektir ve ayrıca bu oluşturulan dengeyi gelecek zamanda koruyabilmektir; fakat bu dengeyi kurmak kolay bir iş değildir. Günümüzde birçok ülke kalkınma hedeflerini  sadece ekonomik odaklı yapmaktadırlar. Halbuki sürdürülebilir kalkınmanın diğer iki kolu toplum ve çevredir. Sadece ekonomik odaklı yapılan yarıtırımlar çevreye büyük tahribatlar yapmakta ve doğal kaynakları hoyratça kullanmaktadır. Ayrıca, yapılan bu yatırımların çoğundan toplum değil belirli  kişiler kazanç sağlamaktadır. Elde edecekleri kazanç mevcut olan kaynakları sömürünceye kadar devam eder ve bıraktıkları tahribatın bedelini yine toplum öder. Fosil yakıt yatırmları, madencilik ve bunun gibi mega projeler bu tür yatırımlara örnek gösterilebilir.Birçok ekonomist de bu tür yatırımların ekonomiyi hızlı şekilde büyüttüğü için bu yatırımlara destek vermektedir. Ekonomik büyümeyi sadece gayri milli safi hasılanın büyümesine bakarak konuşmaları gülünç ve kokutucudur. Başarılan bu büyümenin nasıl yapıldığı sorusunu da sormaları gerekir!  Ülkenizde ne kadar doğal kaynak tahrip edildi? Hangi kaynaklar kullanıldı?(petrol,kömür, doğal gaz ya da yenilenebilir kaynaklar) Çıkan atık ve geri dönüştürdüğünüz atık miktarı nedir? Verimlilik? Ülkenizin hava ,su ,toprak kalitesinin durumu nedir?,zengin ve fakir arasındaki fark nedir? Bunları görmezden gelerek yapılan ekonomik büyümenin sonu kökten çöküştür. Bu yüzden ülkemizde nasıl bir ekonomik büyüme modeli istediğimizin planını bir an önce karar vermeliyiz. Hızlı ve plansız büyüyerek en sonunda kökten bir çöküş  mü? yoksa yavaş, planlanlı ve  sınırlarımızı bilerek sürdürülebilir bir büyüme mi? Sanırım ikincisi kulağa daha hoş geliyor.

16

Bu değişimi hızlı bir şekilde yapamasakda atabileceğimiz küçük küçük adımlar bu sürdürülebilir sistemin temellerini oturtmamıza yardımcı olacaktır. Dut ağaçları bu sistemin en güzel örneklerinden biridir; çünkü sürdürülebilir kalkınmanın üç kolunu da desteklemektedir.

17

Ekolojik önemi ile başlayalım.Yapılan bir araştırmaya göre 666 m2 lik alanı kaplayan dut ağaçları bir yılda 4162 kg karbondioksiti atmosferden çekmekte ve 3064 kg oksijen üretmektedir. Bu araştırma bize dut ağaçlarının iklim ve hava kalitesi için ne kadar önemli ağaçlar olduğunu göstermektedir. Bunun yanında araba egzoslarımızdan ve fabrika bacalarından çıkan sulfurdioksit kirliliğine dirençli oldukları için şehirlerde yetiştirilebilirler. Güçlü köklü sistemleri sayesinde toprak kaymasını engellerler. Sıcak yaz günlerinde yerli ve göçmen birçok kuş türünün çok önemli beslenme ve dinlenme noktalarıdır. Yemişleri sinekleri, böcekleri ,fareleri çeker bu yüzden yarasalar ve yılanlar için de çok önemli ağaçlardır. Kış geldiğinde dut ağaçları yapraklarını döker ve toprağın humus miktarını artırırlar. Toprağın humus miktarının artması solucanların sayısının da artmasına neden olur ve solucanlar sayesinde toprağın verimi artar. Dahası artan solucan oranı kuşlara ve memelilere kışın besin kaynağı olur.

18

Sosyal ve  ekonomik önemine gelelim. Sık yapraklı bir ağaç olması nedeniyle sağladığı kaba gölge yaz sıcaklarında bizler içinde bir dinlenme noktasıdır. Dut yemişlerini yiyebilir hem de reçel yapabiliriz .Bu bize gelir de getiricektir. Yaprakları sayesinde ipek üretimi ve kozacılık yapılabilir. Bununla birlikte düzlenlenebilecek festivallerle örneğin ipek ve koza festivali  üretilen ürünler satılabilecek hem de insanların birbirleriyle sosyalleşmeleri sağlanacaktır. Doğayı tahrip etmeden ekonomik bir kalkınma sağlanabileceğinin küçük bir örneğidir dut ağaçları. Mevcut olan dut ağaçlarının bir an önce korumaya alınması ve yenilerinin ekilmesi için çalışmalar başlatılmalıdır. Bu ve bunun gibi sürdürülebilir projeler hükümetlerce desteklenmelidir. Siyasiler Sürdürülebilir ve arzulanan bir ‘’doğa içinde-toplumiçinde’’ ekonomi inşa etme fikrini benimsemelidir ve buna yönelik adımlar atmalıdır.

15.Ergün Bey

 

Ergün Bey

Greenpeace International Aktivisti, Greenparty gönüllüsü ve University of York Çevre Bilimleri Öğrencisi

 

Taksim Dayanışması, Gezi’ye girmek isteyenlere net konuştu, “Aklınızdan bile geçirmeyin”

Taksim Dayanışması, Danıştay 6. Dairesi’nin, Gezi Parkı’na Topçu Kışlası yapılmasını içeren projenin iptali kararını kaldırmasına ilişkin bir basın toplantısı düzenledi.

Taksim Dayanışması tarafından Karaköy’de bulunan Mimarlar Odası Büyükkent Şubesi’nde düzenlenen basın toplantısında, Taksim Meydanı ve Gezi Parkı’nın hukuki durumu ile ilgili gerçek durum hakkında bilgilendirme yaptı. Basın toplantısında çok sayıda siyasi parti ve meslek örgütünün yanı sıra HDP milletvekili Beyza Üstün ve CHP milletvekili Oğuz Kaan Salıcı da katıldı.

13

“Aklınızdan Bile Geçirmeyin”

Açıklamayı Taksim Dayanışması’ndan Mücella Yapıcı okudu. Konuşmasına “Aklınızdan bile geçirmeyin” diyerek başlayan Yapıcı, İstanbul 1. İdare Mahkemesi’nin 6 Haziran 2013’te “Beyoğlu İlçesi, Taksim Meydanı Yayalaştırma Projesi”ne verdiği iptal kararının, Danıştay 6. Dairesi’nce 29 Nisan 2014’te onanmış olduğunu belirtti.

Ancak bütün uyarılarına karşın İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin “karar düzeltme” talebiyle Danıştay’a başvurduğunu ve Danıştay 6. Dairesi’nin bu talebi kabul ederek “zorlama ve ısmarlama” bir karar oluşturduğuna dikkat çeken Yapıcı, “Ancak bütün uyarılarımıza karşın İstanbul Büyükşehir Belediyesi, sınırlı sayıda istisnai durumlar için uygulanabilecek karar düzeltme talebiyle Danıştay’a başvurmuştur. Danıştay 6. Dairesi, 31 Mart 2015 tarihinde bu karar düzeltme talebini kabul ederek yeni bir bilirkişi raporu isteyip dava sürecini yeniden başlatmaya yönelik hukuksal ve bilimsel dayanaktan yoksun, siyasi ve rant ekonomisinin çıkarlarına dönük “zorlama ve ısmarlama” bir karar oluşturmuştur. Bu karar tarafımıza 14 Temmuz 2015’te tebliğ edilmiştir” dedi.

14

Taksim Dayanışması’ndan Avukat Can Atalay ise, “Adım adım AKP iktidarı ve bu tek adam devleti bu kararı düzeltme kararını almak için adım adım uğraşmıştır. Danıştay’ın bu 3 üyesi ağır bir vebal altındadırlar. Hakimlik mesleğinin arkasına gizlenemezler. Bu vebal onları takip edecektir. İsimlerini aklımıza mıh gibi kazıdık. Birilerinin basit ve siyasi yada iktisadi hesaplarına hukuk basit bir konserve açacağı haline getirilerek alet edilemez. Bu sürecin aleyhimizde sonuçlanması ihtimali yoktur. Merak eden arkadaşlar 1 ay sebat ederler. Bunun aleyhimize sonuçlandığı Türkiye başka bir ülke, onunla ilgili yapılacağı bambaşka bir sorudur.” ifadelerini kullandı.

 

(Sendika.org)

Bal Gibi Başka Bir Dünya Mümkün serisinde bugün sıra, “Kutsal Tohumlar”ın

Açık Radyo’da her onbeş günde bir Perşembe günleri 16:30 – 17:00 saatleri arasında yayınlanan “Evrenin Suyuna Giden Tasarım” programı bir süredir “Bal Gibi Başka Bir Dünya Mümkün” dizisi şeklinde Sürdürülebilir Yaşam TV filmlerine yer veriyor. Serinin 6. programında bugün Nurhan Keeler ve Pınar Öncel’in aktaracağı film, “Kutsal Tohumlar” (Semillas Sagradas).

12

Evrenin Suyuna Giden Tasarım programını hazırlayıp sunan Nurhan Keeler ile Sürdürülebilir Yaşam Tv’den Pınar Öncel’in birlikte hazırladığı Bal Gibi Başka Bir Dünya Mümkün serisinin her bölümünde başka bir sürdürülebilir yaşam tv filmine yer veriliyor.

Bu hafta konu edilecek “Kutsal Tohumlar” 2008 yılında Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali’nde (SYFF) gösterildi. 2006 yapımı filmin yönetmeni Andrea Méndez Brandam. Patates ve yakon üreten Andlı çiftçilerin kaybolmaya yüz tutmuş atalık tohumları kurtarma mücadelesinin konu edinildiği belgeselde, Magda Choque Vilca, sabırla sevgiyle, Humahuaca’lı çiftçileri bir araya getirir ve ellerindeki tohumları paylaşmalarını sağlar. Bu basit fikir, çiftçilerin buluşup paylaşım yaptığı ve bu değerli tohumları nasıl yaşatabileceklerini öğrendikleri ve her yıl düzenlenen Patates Panayırına hayat verir.

Filmi Türkçe altyazılı izlemek için: http://bit.ly/1NlxUXt
Programı 16:30 – 17:00 saatleri arasında dinlemek için: http://acikradyo.com.tr/stream

Bal Gibi Başka Bir Dünya Mümkün

1. Bölüm: 7 Mayıs 2015

Film: Sınırsız Vizyon (Infinite Vision) (filmi izlemek için tklynz) (programı dinlemek için tklynz)

7 ilk

2. Bölüm: 21 Mayıs 2015

Film: Birlikte (Together) (filmi izlemek için tklynz) (programı dinlemek için tklynz)

8

3. Bölüm: 4 Haziran 2015

Film: Bu İş Başka (Not Business As Usual) (filmi izlemek için tklynz) (programı dinlemek için tklynz)

9

4. Bölüm: 18 Haziran 2015

Film: Özgürlük Tohumları (Seeds of Freedom) (filmi izlemek için tklynz) (programı dinlemek için tklynz)

10

5. Bölüm: 2 Temmuz 2015

Film: Lezzetli Barış: Uganda Kahve Çekirdeğinde Büyür (Delicious Peace Grows In A Ugandan Coffee Bean) (filmi izlemek için tklynz) (programı dinlemek için tklynz)

11

Haber: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)

 

 

Faydalı eserler: Troyka-Yunanistan savaşı – Ümit Kıvanç

Yunanistan meselesi üzerine düşünmek-yazmak-tartışmak isteyenler için, faydalı olmanın ötesinde “elzem” diye nitelenebilecek bazı kaynakları biraraya getirdim. Sırf ne olduklarını anlamaya yarasın diye ettiğim sözleri bir yana bırakabilirsiniz. Önemli olan linkler, bunların ne kadar çoğuna tıklar ve okursanız o kadar şahane olur!

2

“Nobel ödüllü ekonomist Joseph Stiglitz, Almanya’yı Avrupa’nın temeline dinamit koymakla” suçladı.

Stiglitz açıkça, meselenin ekonomi meselesi olmadığını, derdin Yunanistan’a boyun eğdirmek olduğunu dile getirdi.

Bir Liberalin Vicdanı kitabının yazarı Paul Krugman, aynı adı taşıyan blog’unda,“isterseniz Tsipras’ın beceriksiz bir angut olduğunu düşünüyor olun…” diye yazdı,“hedefin Yunanistan’ın ulusal egemenliğini tamamen yıkmak olduğu belli”. Krugman da Avrupalı muktedirlerinin tavırlarının “Avrupa projesi”ni yıkacağı görüşünde (“Killing the European Project”, NYT).

• Krugman’ın “kesinlikle haklı” bulduğu Twitter hashtag’i “#ThisIsACoup”(BuBirDarbedir).

• Krugman ile Stiglitz’in yanısıra, ekonomist Jeffrey Sachs da Almanya’yı Yunanistan’ı ezmeye çalışmakla suçladı, “Yunanistan beceriksiz olabilir,” dedi, “ama Almanya hükümetini yönetenler iğrenç.”

• Varufakis’in Krugman’ın tesbitini ilk elden doğrulaması: BBC’nin aktardığına göre,eski bakanın Avusturalya’nın ABC televizyonuna dediği: “Olan bitenin ekonomiyle ilgisi yoktu.”

Angela Merkel’in 13 Temmuz akşamı anlattığı masal: “Hep zorluklarla karşılaştığımızda, Avrupa’nın birliği fikrinin ne büyük hazine olduğunu aklımızdan çıkarmamalıyız.” Merkel, Avrupa’da 500 milyon insanın özgürlük, demokrasi ve hukuk devleti değerleri üzerine kurulu bir topluluk içerisinde yaşadığını hatırlatıp, “Her gün bundan yararlanıyoruz,” diye ekledi. “Bazen karşı karşıya geçip tartışsak da bu hep aklımızın bir köşesinde bulunmalı.”

• Merkel, müzakere süreci boyunca “iyi polis” rolündeydi. Tsipras’ı yatıştırdı, ona, “Bir çözüm bulacağız, tasalanma,” dedi. “Kötü bir şey olmasına izin vermem. Sadece üstünüze düşeni yapın ve kurumlarla birlikte çalışın, Troyka ile birlikte çalışın; burada çıkmaza girmek yok.”

• Merkel’in iyi niyetini neden ciddiye alamıyoruz? Şundan: “Yunanlı da yeterince sinir bozdu yani!” Bu lafı Almanya Hıristiyan Demokrat Parti (CDU) Genel Başkan Yardımcısı (yani Merkel’in yardımcısı), Baden-Württemberg CDU Eyalet Örgütü Başkanı, Bundestag’ta milletvekili bir şahıs söyledi: Thomas Strobl. Üstelik bu şahsın bir özelliği daha var ki, bu lafı ayrıyeten anlamlı kılıyor: Strobl, o korkunç görüşme sürecinde Yunanistan temsilcilerine yapmadığını bırakmayan Almanya Maliye Bakanı Wolfgang Schäuble’nin damadı. Süddeutsche Zeitung şöyle yazdı: “Strobl bunu söylerken elinde şarap kadehi değil, aşınmış evrak çantası vardı… CDU genel merkezi önünde bir grup gazetecinin karşısında duruyor, mikrofonlara konuşuyor ve kameralara bakıyordu.”

• Müstafî Maliye Bakanı Yanis Varufakis, görüşmeleri bütünüyle Almanya yetkililerinin kontrol ettiğini, Troyka’ya Almanya’nın hükmettiğini anlattı.

• Varufakis, ipleri elinde tutan Almanya Maliye Bakanı Wolfgang Schäuble’nin kendisine karşı kaba davranışlarından örnekler verdi. Schäuble Yunanlı bakana, “Ya bu ata binersiniz ya da at ölür!” demiş.

• Yunan heyetinden bir danışman, görüşmelerde Troyka yetkililerinin kendilerine nasıl davrandığına ilişkin çarpıcı şeyler anlattı.

• Yunan heyetinden bir danışman, Schäuble’nin, “Euro’dan çıkmak için kaç para istersiniz?” diye sorduğunu ileri sürdü.

New Statesman, Varufakis’le uzun bir görüşme yayımladı.

Die Zeit‘ın haberine göre, Avusturya Başbakanı Werner Faymann, Almanya maliye bakanının Yunanistan’ı belirli süreyle Euro bölgesinden atma önerisini “küçük düşürücü”diye niteledi. Sol Parti Başkanı Bernd Riexinger, Schäuble’nin “Avrupa’nın mezarcısı”olduğunu ileri sürdü.

Die Zeit‘a göre, Merkel de Schäuble de, “ne pahasına olursa olsun (Avrupa’da) birliktense disiplini” yeğliyorlar. Kurallara uymakla, “hem Euro’ya hem Avrupa’ya daha iyi hizmet edileceğini” düşünüyorlar.

• Schäuble’nin borçlu ülkelerde neredeyse seçimli, parlamentolu rejime hiç gerek olmadığına varan görüşü: “Önceki hükümetle anlaşmıştık, her seçimden sonra kararlar mı değişecek?!” çıkışı.

Bu yazı riyatabirleri.blogspot.com.tr/ den alınmıştır

 

1. Ümit Kıvanç

 

Ümit Kıvanç

Diyarbakır’ın ilk kent bostanı Kayapınar’da kuruldu

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi, mevsimlik işçi göçünü durdurmak, kentin taze meyve sebze ihtiyacını karşılamak ve ekolojik bir yaşamın mümkün olduğunu göstermek amacıyla ilk “Kent Bahçe ve Bostanı”nı oluşturulduğunu açıkladı.

Büka Barane.org’dan Miraz Ruspi’nin haberine göre Kent Bostanını çapalamaya giden Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Gültan Kışanak, 12 dönümlük alanda oluşturulan “Kent Bahçe ve Bostanları Projesi”nin başarılması halinde birçok yerde kent bostanları oluşturulacağının da müjdesini verdi.

22

Kayapınar’da Meyve Bahçeleri’nin hemen yanında 12 dönümlük bir alanda oluşturulan ilk kent bostanına, karpuz, kavun, fasulye, çilek ekildi. Ekimi ve bakımından kadınların sorumlu olduğu Kent Bahçeleri (Bostanları) Projesi’nin başarılı olması halinde bostanlar kentte yaygınlaştırılacak.

Bostanda yetiştirilecek karpuz, kavun, domates ve fasulye gibi sebze ve meyvelerin Bağlar Jiyan Kadın Semt Pazarı’nda satışa sunulması kararlaştırılırken, bostanın ilk çapasını Eş Başkanımız Gültan Kışanak, Kayapınar Belediyesi Eş Başkanı Fatma Arşiment, Kadın Politikaları Daire Başkanı Yüksel Acer, Yerel Ekonomiyi Güçlendirme Daire Başkanı Necati Pirinççioğlu ve Park Bahçe ve Yeşil Alanlar Daire Başkanı Samet Uçaman yaptı. Kışanak, çapalamanın ardından bostanda çalışan kadınlarla sohbet etti, incelemede bulundu.

23

Kent Bahçeleri’ni önemsediklerini ve bu çalışmayı çoğaltacaklarını ifade eden Kışanak, Kayapınar’daki Kent Bahçeleri’ni ilk etapta 12 dönüm olarak oluşturduklarını, 4 ailenin bostandan faydalandığını, ilerde toplam 200 dönümlük ayrı ayrı yerlerle bostanlar oluşturulacağını, böylece mevsimlik tarım işçiliğinin önlenmesinin hedeflendiğini açıkladı. Kışanak, söz konusu çalışmanın bir başka faydasının ise şehirde yaşayan insanların hızlı ve aracısız bir şekilde sebze meyve alabilmesi olduğunu kaydetti. Eş Başkan Kışanak, “Burada 12 dönümlük bir yeşil alan üzerinde 4 ailemiz kendi emeğiyle, kendi çabasıyla üretim yapmaya başladılar. Belediyemiz bu konuda teknik ve zirai destek veriyor. Kayapınar Belediyemiz ve Büyükşehir Belediyemizin çalışanları da, buradaki 4 ailemizle birlikte bu çalışmaları yürütüyorlar. Bu bir örnektir. Buradan ortaya çıkaracağımız başarıyla biz Diyarbakır’ın genelinde çok sayıda bostan, kent bahçesi ekmek istiyoruz. Hem kenti doğayla iç içe, ekolojik yaşamla iç içe bir kent haline getirmek, hem mevsimlik işçi göçünü durdurarak insanlarımızın doğdukları yerde doyabilecekleri imkanları yaratmak hem de kentte taze sebze meyve ihtiyacını karşılamak için bu çalışmaları teşvik edip geliştireceğiz.” dedi.

24

Kayapınar Belediyesi Eş Başkanı Fatma Arşimet ise, bostanın bölge için çok önemli olduğunu belirterek, “Buradaki insanların Batı’ya gidip orada o sefaleti çekmemesi adına bu tür imkanları değerlendirmek gerçekten önemli. Bir diğer boyutuyla da kadının toprakla buluşmasıdır. Kadınla toprağın ortak paydaları çok fazladır. Ondan kaynaklı en çok da sevindirici olan özümüze geri dönüş yapabilmek. Çünkü biliyorsunuz ilk tarımı başlatan da kadın olmuştur, üretimi yapan kadın olmuştur. Kadın için böyle çalışmalar yapmamız çok sevindirici. Özellikle bu konuda Büyükşehir Belediyemize, Gültan Başkanımıza çok teşekkür ediyoruz. Bu konudaki öncülüğü onlar yaptı. Biz de birlikte bu işin yürütücüsü olmak istedik. Böyle güzel projelerin daha fazla yaygınlaşması daha da çoğalması için biz yerel yönetimler olarak elimizden geleni yapacağız” dedi.
(Büka Barane.org)

Güneş enerjisi ile dünya turu yapan Solar Impulse 2’nin seferi ertelendi

Güneş enerjili Solar Impulse 2 uçağının pilotları Bertrand Piccard ve Andre Borschberg, dünya turunu 2016’ya kadar ertelediklerini açıkladı. Ertelemenin nedeni, uçağın kullanılmaz hale gelen bataryaları olarak belirtildi.

21

Hawaii’ye 5 gün süren 117 saatlik uçuşla en uzun uçuş rekorunu kıran Solar Impulse 2 uçağının pilotları, Mart ayında başlayan dünya turu denemesine ara verdiklerini açıkladı.

CNN’e konuşan Bertrand Piccard, ‘hayal kırıklığına  uğradık ama karamsar değiliz’ ifadesini kullandı. Piccard, dünya turunu 2016’ya erteleme kararının, ‘tamir edilemez hale gelen bataryalardan kaynaklandığını’ söyledi. Enerjisini kanatlarındaki güneş hücrelerinden alan Solar Impulse 2, gündüzleri topladığı elektriği bataryalarına aktarıyor.

Andre Borschberg’in Hawaii’ye tek başına gerçekleştirdiği uçuşun ardından bataryaların kullanılmaz hale geldiği ve bakımın ne kadar süreceğinin kesin olarak bilinmediği ifade edildi. Borschberg, 117 saat ve 52 dakika süren uçuşla, en uzun süre havada kalan insan olmuştu.

Yolculuğuna Mart ayında Abu Dabi’den başlayan Solar Impulse 2, ilk ertelemeyi Çin’de yaşamış ve Nanjing kentinde yaklaşık iki ay beklemişti. Nanjing’den havalandıktan sonra kötü hava şartları nedeniyle Japonya’ya inmek zorunda kalan Solar Impulse 2, 29 Haziran’da Nagoya’dan havalanarak Hawaii’ye ulaşmıştı.

Piccard, dünya turu denemelerinde iniş ve çıkışların olacağını belirterek, yollarına devam edeceklerini söyledi. Solar Impulse 2’nin ne zaman tamir edileceği ve tekrar havalanacağı belirsiz.

(Al Jazeera, CNN)

TEMA, “Yeşil Yol, dağ ekosistemlerini tahrip eder”

Karadeniz Bölgesi’ndeki 8 ilin yaylalarını birbirine bağlayacak olan Yeşil Yol Projesi’ne bir tepki de TEMA Vakfı’ndan yapılan açıklama ile geldi. Yeşil Yol ile birlikte turizm talebinde artış yaşanacağı, bunun da daha fazla betonarme yapılaşmaya yol açacağı vurgulanan açıklamada, Doğu Karadeniz Bölgesi’ndeki yüksek biyolojik çeşitliliğe sahip önemli doğal alanların zarar göreceği ifade edildi.

20

Yeşil Yol’un Karadeniz’e alternatif gelir sağlayacağı iddiaları ile ilgili bir açıklama yapan TEMA Vakfı Yönetim Kurulu BaşkanıDeniz Ataç, “Karadeniz’e ek gelir sağlanmalıdır. Ancak bunu yaparken bölgenin doğal ve kültürel değerlerinden vazgeçmemek gerekir” dedi.

Yeşil Yol’un gerçekleşmesi durumunda Karadeniz dağları, ormanları, meraları, su varlıkları, flora ve faunasının geri dönüşü olmayacak bir şekilde zarar göreceğini savunan Ataç, Doğu Karadeniz yaylalarına doğu-batı yönünde sahile hiç inmeden yeni bir yolun yapılmasıyla bütün yaylaların kolaylıkla erişilebilir hale gelmesinin yapılaşma ve kitle turizmine yol açacağını öne sürdü.

Tema’nın Yeşil Yol’a ilk itirazı 2011’de

Ataç “TEMA Vakfı Yeşil Yol olarak bilinen projeye hukuki itirazını ilk kez 2011 yılında yaptı. 2011’de 1/100.000 ölçekli Ordu-Trabzon-Rize-Giresun-Artvin-Gümüşhane Çevre Düzeni Planı’nın bölgenin doğal varlıkları açısından tehdit oluşturabilecek bölümlerinin iptali için dava açtık. Planda Yeşil Yol projesine ‘yayla turizminin geliştirilmesi için yaylalar arası entegrasyon’ olarak yer veriliyordu. İptalini talep ettiğimiz kararlardan biri de planın Yeşil Yol projesi ile ilgili olan bölümüydü. Bilirkişi Raporu lehimize geldi. Dava ise devam ediyor” diye konuştu.

TEMA Vakfı tarafından yapılan açıklamada, “Yeşil Yol’un Samsun’dan Hopa’ya kadar Karadeniz yaylalarını yüksek rakımdan, denize paralel bir şekilde birbirine bağlaması planlanıyor. Bu yüksek dağ ekosistemlerinin yer aldığı bir güzergâh. Bu güzergahtân geçecek bir yol nadir ve tehlike altında olan türlerin yaşam alanlarının tahrip olmasına neden olacak” denildi.

(T24)