Ana Sayfa Blog Sayfa 3588

Cizre’den Silvan’a; AKP Kürtleri çıldırtmak istiyor! – Celal Başlangıç

Askeri zırhlılar, tanklar ilçeye giden yolları, bütün giriş-çıkış noktalarını tutuyor önce.

Aynen “Diyarbakır etrafında bağlar var, bağlar var” şarkısının “Diyarbakır etrafında tanklar var, tanklar var” diye söylendiği sıkıyönetim ve Olağanüstü Hal yıllarında olduğu gibi.

Kentteki yüksek binalarda keskin nişancılar mevzileniyor.

Özel harekat akreplerinin, kirpilerinin, panzerlerinin, TOMA’larının motorları büyük bir gürültüyle çalışmaya başlıyor sonra.

Kaymakamlık binasından “ilgili birimlere” dağıtılmak üzere, ıslak imzalı resmi yazıları taşıyan görevliler çıkıyor telaşla.

Ellerindeki resmi evrakta “Halkın can ve mal güvenliğinin sağlanması amacıyla 5442 sayılı İl İdaresi kanunu gereğince ikinci bir duyuruya kadar sokağa çıkma yasağı ilan edilmiştir” yazıyor.

Polis zırhlıları girebildikleri caddelerde, sokaklarda, mahalle aralarında, çarşıda, pazarda başlıyorlar yasak kararını anons etmeye.

Şansı olan, bu kaç gün süreceğini bilmediği yasağa dayanabilmek, aç ve susuz kalmamak için en yakınındaki markete, bakkala girebilecek fırsatı bulabiliyor. Elbette cebinde parası varsa…

İşyerlerinin kepenkleri iniyor birer birer. Resmi daireler, kahveler, berberler boşalıyor birer birer. Artık kentte el ayak çekilmeye başlıyor.

Sokaklar, caddeler, bulvarlar boşaldıkça, dışarıda kalan son kişilere daha tehditkar anonslar yapılmaya başlanıyor:

“Haydi git evine, müdahale edeceğiz yoksa!”

Mahalle mahalle kesilmeye başlıyor elektrikler. Hala ışıkları yanan sokaklar kalmışsa, kurşuna diziliyor oradaki trafolar.

Ardından telefonlar kesiliyor. GSM’ler kaput, çoğu zaman sabit hatlar da duvar oluyor. İnternetten “tık” yok. Facebook, Twitter sizlere ömür. Youtube’a kim bilir bir daha ne zaman ulaşacaksınız!

Bütün dünyayla bağlantınız kesiliyor bir anda. Ne siz kimseye ulaşabiliyorsunuz ne de kimse size.

Ne zaman biteceği, daha doğrusu Kaymakamlığın vadettiği “ikinci duyuru”nun ne zaman yapılacağı bilinmeyen ölümcül bir karanlığa gömülüyorsunuz bir anda.

Dünyalılar Mars’ta su bulurken, siz akmayan muslukların önünde çaresiz bekliyorsunuz. Çünkü sular da kesilmiş.

Elektriğinizi kesenler, dünyayla iletişiminizi kopartanlar, size su bile verir mi hiç!

“İyi ki su deposu koydurmuşum evin damına” diye de sevinmeyin boşuna.

Yüksek binaların tepelerine yerleştirilmiş keskin nişancıların ilk işi teker teker vurmak su depolarını.

Işıksız, iletişimsiz, yiyeceksiz kaldığınız gibi aynı zaman da susuz da kalacaksınız.

Artık giderek artıyor mermi sesleri, top patlamaları.

Gökyüzünden hiç kesilmeyen bir motor sesi geliyor. Ya helikopter ya da insansız hava aracı. Bütün ilçeyi gözlüyor. Emniyetin operasyon merkezine yukarıdan görüntü aktarıyor. Hedefteki sokakların son durumunu, havan topu atılacak yerlerin koordinatlarını veriyor.

Caddelere, sokaklara, mahalle içlerine panzerler, TOMA’lar, akrepler, kirpiler dalıyor. Hareket eden ya da etmeyen her canlıyı ya da cansızı tarıyorlar. Evlerin duvarları deliniyor, işyerlerinin kepenkleri çay süzgecine dönüyor. Mermi değmemiş tek cam kalmıyor. Hoş mermi değince de cam kalmıyor ya…

Özel harekatçıların girebildiği sokaklarda demir bahçe kapıları kırılıyor. Operasyon yapılan evler taranıyor. Ahırdaki inekten duvardaki Kur’an’a kadar çelik çekirdeklerin vurmadığı, parçalamadığı hiçbir nesne kalmıyor.

Evlere, girilmeye sokaklara havan topu atışı başlıyor.

Top mermisinin vurduğu evler alev alıyor bazen. Geriye isten kararmış harabeler kalıyor ev yerine.

Briket bahçe duvarını yıkıp geçiyor panzerler. Girilebilen sokaklarda evler basılıyor, önceden belirlenmiş ya da belirlenmemiş çoğu genç insanlar, bazı HDP ve DTP yöneticileri gözaltına alınıyor.

Barikat kurulan, hendek kazılan sokaklarda, mahallelerde büyük çoğunluğu genç olan, kimi YDG-H tarafından örgütlenmiş, kimi de örgütlenmemiş insanlar ellerine geçirebildikleri silahlarla, molotoflarla, havai fişekleriyle hayat alanlarına sokmamaya çalışıyorlar; akreplerle, kirpilerle, panzerlerle, TOMA’larla dalga dalga gelen özel harekatçıları.

Üç gün, beş gün, sekiz, dokuz gün sürüyor sokağa çıkma yasağı da; topla, tüfekle, keskin nişancılarla, zırhlı araçlarla yapılan “hava destekli” operasyonlar da.

Zorlanılan yerde, polis zırhlılarına yardım etmek için askerler tanklarıyla giriyor sokaklara, mahallelere.

Bir yandan da yiyecek tükeniyor evlerde giderek, su bitiyor. Hasta olanlar ilaca ulaşamıyor, çünkü bütün eczaneler kapalı. Yaralılar hastaneye götürülemiyor sokağa çıkan herkes vurulduğu için.

Keskin nişancılardan korunmak amacıyla gerilen mavi brandalar, beyaz çarşaflar her zaman fayda etmiyor.

Ölenin bedeni olduğu yerde kalıyor, yaralı kurtulan da yardım gitmediği için kan kaybından ölüyor çoğu kez.

Yaralılar, hastalar tedavi edilemiyor çünkü hastaneye, doktora ulaşmak imkansız. 112’den ambulans çağırmak da fayda etmiyor. Alınan yanıt “Çatışma var, gelemiyoruz” oluyor genellikle.

Zaten yarası ölümcül olmayanlar, polis ablukasındaki hastaneye gidebilecek olsa da gitmek istemiyor. Çünkü işin sonunda “terörist” diye gözaltına alınıp tutuklanmak da var.

Yasağa rağmen sokağa çıkanlar anında indiriliyor keskin nişancılar tarafından. Kürtler her şeyin bedelini fazlasıyla ödüyorlar ya bu ülkede, o yüzden, cezası 100 Türk Lirası sokağa çıkma yasağını ihlal etmeyi canlarıyla ödüyorlar.

Yaralısınız, hastaneye gidemiyorsunuz, hastasınız, doktora ulaşamıyorsunuz, eczaneden ilaç alamıyorsunuz. Susamışsınız ama su da yok içecek. Hatta bir dilim ekmek alacağın ne bir market var açık ne bir fırın. Elektrik yok, televizyon yok, telefon yok, internet yok. Ne sizin dünyadan haberiniz var ne de dünyanın sizden haberi…

Tek iletişim kurduğunuz karşı ve yan komşu. Suyu olanlar susuz kalanlara, ekmeği olanlar açlara yardım etmek için iple makaralı sistemler kurarak karşı komşuya ulaşıyor. Yan komşuyla yardımlaşmak için evlerin duvarları deliniyor.

Silah sesleri kesilince ve bu kesinti uzun sürünce bir umut doğuyor insanların içinde “yoksa bitti mi?” diye.

Eğer bittiyse sokağa fırlıyor herkes. Tam teşekküllü harp görmüş tüm kentlerde olduğu gibi delik deşik duvarların, kırık camların, yanmış evlerin, kurşunlanmış trafoların, molozlarla dolu sokakların içinden geçip; ekmek, su, tütün, çocuklara süt, mama, ilaç alabileceği yerlere koşturuyorlar.

Sokaklardaki, evlerdeki ölüler, yaralılar sayılıyor. Kimlerin gözaltına alındığı öğrenilmeye çalışılıyor. Herkes yakınlarını, akrabalarını arıyor “öldünüz mü, yaralandınız mı, eviniz sağlam mı, çok hasar var mı?” diye.

Burası neresi mi? 21. yüzyılın ilk çeyreğini yarılamış Türkiye’nin Silvan’ı, Cizre’si, Bismil’i, Lice’si…

HDP’ye yüzde 80’in, hatta yüzde 90’ın üzerinde oy vermiş Kürtlerin yaşadığı kentler.
Heyet üyeleri Cizre’de top mermisiyle vurulmuş bir binanın önünde sokağa çıkma yasağı süresinde yaşananları dinliyor
Barış Bloku’nun çağrısı üzerine oluşup önce İstanbul’a, oradan da Mardin’e geçen; Nusaybin’de, Cizre’de, Silvan ve Diyarbakır’da incelemelerini sürdüren uluslararası barış heyetinin tanık oldukları olaylar, anlatımlar buraya kadar aktardıklarımız.

Bölgede yaratılan “cehennem”e tanık olan heyette, HDP İstanbul Milletvekili Levent Tüzel, Barış Bloku Eş Sözcüsü Nuray Sancar, Nükleer Savaşların Önlenmesine Karşı Doktorlar Birliği Avrupa Başkanı Dr. Angelika Claußen, Almanya Barış Örgütü’nden Prof. Dr. Ursula Schumm-Garling, Sol Parti Federal Milletvekili Inge Höger, Avusturya Yeşiller Partisi Milletvekili Berivan Aslan, Hollanda Sosyalist Parti Milletvekili Saadet Karabulut ile Avrupa’dan çeşitli sivil toplum örgütlerinin temsilcileri, Avrupalı gazeteciler vardı.

Herkes tanık oldu.

Sanki seyyar bir “korku tiyatrosu” bölgede turneye çıkmıştı.

Aynı vahşi ve kanlı oyunu bir Cizre’de, bir Nusaybin’de, bir Bismil’de, bir Silvan’da, bir Yüksekova’da, bir Varto’da oynuyor. Bölgedeki kentler de endişe içinde bekliyor “acaba bu korku tiyatrosu bize ne zaman gelecek” diye.

Bu oyunun içinde büyük bir psikolojik savaş var.

Şırnak’ın sokaklarında zırhlı özel harekat aracının arkasında sürüklenen genç ölüleri…

Yaralıyken işkenceyle öldürülmüş, Varto’nun sokağına çırılçıplak soyularak atılmış, sonra da sosyal medyaya servis edilmiş bir kadın gerilla bedeni…
Silvanlılar sokağa çıktıktan sonra keskin nişancıların vurduğu 75 yaşındaki Hayriye Hüdaverdi’nin cenazesini kaldırıyor
Yakılan, bombalanan, PKK’lı gençlerin cenazeleri…

Silvan’da tanık olduğumuz gibi, yaralı bir insana yardım ederken keskin nişancılar tarafından öldürülen 75 yaşındaki bir kadın…

Evlerine kapatılıp aç, susuz, doktorsuz, ilaçsız bırakılıp kurşunlanan, bombalanan 100 bin, 150 bin nüfuslu ilçelerin halkları.

Bütün bunları gördükten sonra hiç de abartmış olmayız bu yargıyı:

AKP, Kürtleri çıldırtmak istiyor!

66.Celal Başlangıç

Mücadelenin iki kanadı / Tayfun Özkaya

Felsefeci Ivan İlyiç’in kökten tekel (radical monopol) denilen bir düşüncesi vardır. Güçlüler güçsüzlerin alanını daraltmak için her yolu kullanmaktadırlar. Bunlar arasında sürekli bir pazar arayışı içinde olan gıda imparatorları hedeflerinin bazısını piyasayı kullanarak yapmaktadırlar. Bir kısmını ise yasalar çıkartarak, yönetmelikler getirerek yapmaktadırlar. (kanun ve yönetmeliklerle yerel tohumun ve ev şarapçılığının yok edilmek istenmesi gibi) Tüm bunlara karşı yeni köylülüğün yani ekolojik yapıya saygılı, yenilikçi, girişimci, tutucu olmayan, bilim çevreleriyle ittifaklar kuran, kentte yaşayan tüketicilerle ittifaklar kuran ve böylelikle tarım devlerini ortadan kaldıran bir hareketin ortaya çıkmasını istiyor isek karşımıza iki mücadele yolu çıkmaktadır: Birincisi politik mücadeledir.

Günümüzde insanlığa dayatılan seçimsizliklere karşı bir politik mücadele içerisinde olma gerekliliği doğmuştur. Örneğin ülkemizde GDO’ya Hayır Platformunun yaptığı başarılı mücadeleler sonucu GDO’lu ürün üretimi iktidardaki güçlülerce yasaklanmak zorunda kalmıştır. Her ne kadar GDO’lu yem hammaddeleri ithali serbest ise de bu gene de bir başarıdır. Politik mücadele son derece önem kazanmaktadır. Yasalar, yönetmelikler veya uygulanan tüm politikaları yorumlayarak kabul etmek/etmemek gerekiyor. Bu durumda en büyük direnç kaynağı tüm dayatılanları olduğu gibi almadan yorumlamaktan geçmektedir.

Diğer mücadele yolu otonom örnekler yaratmaktır. Köylülerin, tüketicilerin “başka bir köylülük mümkün, başka bir teknoloji, başka bir hayvancılık sistemi mümkün ve daha yaşanılası bir dünya mümkün” diyebilmelerini gerektiren örnekler yaratmaktır.
Kazanımlar iki mücadele yolu ancak beraber olabilirse başarılı olabilecektir. Sadece politik mücadele ile ya da yalnızca yerel otonom örnekler yaratarak kanatlanmak pek mümkün değildir.

Örneğin kuş gribinin ortaya çıkışı küçük işletmelerin, köy tavukçuluğunun bir eseri değildir. Fakat medya ve bazı yazılı kaynakların bildirileri hep bu yönde olmuştur. Önce Çin’de ortaya çıkan ardından Hollanda’da büyük tavuk çiftliklerinde görülen bu hastalık büyük bir haber niteliği kazandırılmadan manipüle edilmiştir. Bunun üzerine Tayland, Mısır ve Türkiye gibi ülkelerin tarım bakanlarının yaptığı açıklamalar bir fikir birliği içerir nitelikte idi. Bakanlıklara göre günah keçisi ‘köy tavukçuluğu’ idi ve ortadan kaldırılmalıydı. Bunun bilgisi köylüye ulaştırılmadığı için köylülüğe ve köylülere böyle bir suç yüklenmiş oldu. O dönem içerisinde çaresiz kalan köylüler kümes hayvanlarını toplamaya gelen yetkili kişilere suçluluk hissiyle hayvanlarını teslim ettiler. Aslında bunun sorumluları köylüler değildi.

Bu olay hem politik hem de aynı zamanda yerel örneklerin yaşatılmasının önemi bizlere göstermiştir. Yerel örneklerin yaşatılması, köylü pazarlarının korunması ile kırsal bölgelerde bir canlılık oluşuyor ve halk orada yeni ürünler yetiştirmeye, daha sağlıklı ürünler üretme mücadelesi içine giriyor. Meydana gelen oluşumlar ile köylü köy tavukçuluğu yapmaya başlıyor, köy ekmeği, köy yoğurdu ve köy peyniri gibi ürünlerini kendisi üretmeye başlıyor. Belediyelerin de bu konuda yapabilecekleri çok şey var.

tayfun Özkaya1Tayfun Özkaya – Yurt

Nobel Barış Ödülü Tunus’ta diyaloga

tunus ulusal diyalog dörtlüsü2015 Nobel Barış Ödülü Tunus Ulusal Diyalog Dörtlü’süne verildi. Sivil toplum örgütlerinden oluşan Ulusal Diyalog Dörtlüsü’ne ödülün 2011’de başlayan Arap isyanlarının ardından demokrasiyi inşa etme çabalarından ötürü verildiği açıklandı.

Açıklamada ödülün “2011’de Yasemin Devrimi öncesinde Tunus’ta çoğulcu bir demokrasinin inşa edilmesine kararlı katkılarından dolayı verildiği” söylendi.

Nobel Barış Ödülü’nün adayları arasında Almanya Başbakanı Angela Merkel ve Papa Françesko gibi isimler gösteriliyordu.

Tunus Dörtlüsü, Tunus Genel Sendikası, Tunus Endüstri ve Ticaret Konfederasyonu, Tunus İnsan Hakları Ligi ve Tunus Hukukçular Derneği’den oluşuyor.

‘Karar şaşırtıcı’
Nobel Barış Ödülü Komitesi Tunus Dörtlüsü’nün “İç savaşın kıyısına gelmiş bir ülkede alternatif barıçıl bir süreç başlattığını” ifade etti.

Komite’nin Başkanı Kaci Kullman Five “Ödül herşeyden önce büyük engellere rağmen ulusal kardeşlik için altyapı hazırlayan Tunus halkına cesaret vermeyi hedefliyor. Komite bunun diğer ülkeler tarafından örnek alınacağını umuyor” dedi.

Karar bazıları tarafından süpriz olarak değerlendirildi. AP haber ajansına konuşan Nobel tarihçisi Oeyvind Stenersen, “Bu Müslüman dünyasındaki çatışmaların kalbine inmeye çalışan iyi bir ödül. Fakat oldukça şaşırtıcı, hiç beklenmiyordu” dedi.

2015 Nobel Barış Ödülü için 273 aday gösterilmişti.

Kaynak: BBC.com/turkce

Havada ateşkes kokusu

picasso-barış-güvercini1 Kasım seçimleri öncesi PKK tarafından tek taraflı ateşkes ilan edileceği söylentileri güçleniyor.

Gazeteci Celal Başlangıç’ın KCK eşbaşkanı Bese Hozat’ın Özgür Gündem’de yayınlanan yazısına dayanarak yaptığı yorumda PKK’nın 11 Ekim Pazar günü ateşkes kararını duyuracağını, 14 Ekim günü de uygulamaya koyacağını duyurmuştu..

Henüz PKK trarfından resmi bir açıklama gelmemesine rağmen bu ilk haberin yarattığı heyecan çeşitli kaynaklardan gelen bilgilerle artmaya devam etti.

KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık, Fransız haber ajansı AFP’ye verdiği röportajda, PKK’nın ateşkese hazır olduğunu söylemişti. “Hükümet savaş mantığını sürdürmeye devam ederse, biz istesek de istemesek de mezarlar dolmaya devam edecek ve bu savaş Türkiye’yi aşıp tüm Ortadoğu’ya yayılacak” diyen Bayık, “Bu sorunu savaş yoluyla çözmek mümkün olsaydı yıllar önce çözülürdü” ifadelerini kullanmıştı.

T24 haberine göre Mednuçe TV’de çalışan gazeteci Erdal Er, Twitter hesabından yaptığı açıklamada, PKK’nın Avrupa’daki yöneticilerinden Kongra-Gel Başkanı Remzi Kartal’ın, “KCK’nın pazar günü eylemsizlik kararı aldığını” duyuracağını aktardı.

HDP eşbaşkanı Selahattin Demirtaş bu konuda kendisine yöneltilen bir soru üzerine ellerinde kesin bir bilgi olmadığını ancak ateşkes için çabalarının sonuç vereceğini umduklarını belirtti.

 

(T24, Yeşil Gazete)

[Manzum Serzenişler] Nazife

0

 

Nazife

18

Ört bacaklarını kızım!
İştahına öğün olma abilerinin…
Senin günahın senin de,
bana laf getirirsin, ondan diyorum…

Örtme bacaklarını kızım!
Adam gibi ne o öyle pantalon falan?
Siyasi bilirler, götürürler, aman diyeyim…

Kapa bacaklarını kızım!
O namus benim…
Ben o namusum…
Zaten başka birşey de değilim…

Arala bacaklarını kızım!
Etinden zıkkımlanmaya geliyorum…
Hala sana geliyorsam, teşekkür etmelisin!

O etek pek uzun kızım!
Biraz da dekolte ver…
Kapatalım şu satışı! Haydi güzelim…

O etek pek kısa kızım!
Hatta İsmail de seninle gelsin…
Sakın tokalaşma ha! Müşterimizi biliyorsun…

Kır bacaklarını kızım!
Altına altına…
Yoksa ben kırarım!

Kırdım… Kırarım… Kırıyorum.. Kıracağım…
15 yaşında Nazife Hanım’a ne yaptığımızı ne çabuk da unuttun?

8 Ekim 2015
Kadıköy 18:32

Yaşamak ve yaşatmak / Abdullah Aysu

Doğa yağmalanıyor. Ne var, ne yok, her şey talan ediliyor. Bir bölüm “azınlık” şirket, dünya sadece kendilerine aitmiş gibi, sorumsuzca davranıyor. Hükümetlerin desteğinde bir dizi kararlar alıyor ve uyguluyor.

Sadece kendilerini (ceplerini) düşünüyorlar. Onların cep sevdası yüzünden ekolojik zincirdeki tüm canlı varlıklar telef oluyor, cansız varlıklar ise kullanılamaz kılınıyor.

Cep şişirme arzusundan dolayı sadece Ordu’da 1 Ocak 2000 yılından 31 Ağustos 2015’e kadar 11 bin 80 dönüm tarım arazisi kullanılamaz kılınıyor. Orada yaşayan tüm canlıların yaşamı risk altına giriyor. Bu bir il, geride daha var 80 il. Hepsinde doğaya açılmış savaş var. Bazı illerde savaş çocuklara karşı sürüyor.

Kısacası şirketler ve onlara destek verenler yanlış yoldalar. Bir avuç şirketin zenginleşmesi uğruna insanların ve diğer canlıların gıda kaynakları yok ediliyor. Yanlış yapıyorlar.

Evet, yanlış içindeler. Yanlışı sadece kendilerine karşı da değil, hepimize ve her şeye karşı yapıyorlar!

İşin bir başka boyutu daha var ki, çok daha vahim. Şirketler onu anlamıyor veya anlamak görünmek işlerine gelmiyor. Onun için ekolojiyi tahrip etmeye tam gaz devam ediyorlar.

Yaşadığımız (daha doğrusu bize yaşatılan) ekolojik sorun yerel değil ki, evrenseldir. “Çağdaş, modern diye şirinleştirilen toplumun ekolojik sisteme verdiği zarar tüm yeryüzünü kaplamaktadır, yeryüzündeki her şeyi, herkesi etkilemektedir. Dünyanın hemen her kıtasında her yıl ortaya çıkan çok büyük miktarda verimli toprak kaybı, erozyona açık alanlarda ağaçların yaygın şekilde yok olmasına neden oluyor. Kentleşmiş bölgelerde tehlikeli hava kirliliği olayları almış başını gidiyor.

Endüstriyel tarımın, sanayinin ve enerji santrallerinin atıkları olan zehirli maddeler dünyamızın her yerine yayılmaya devam ediyor. Yeryüzünün sömürülmesi ve kirletilmesi yalnız atmosferin, iklimlerin, su kaynaklarının, toprağın belirli bölgelerinin bitki ve hayvan dokusunun (flora ve faunasının) bütünlüğüne zarar vermekle kalmıyor, tüm canlıların bağımlı olduğu temel doğa çevrimlerini de birbirinden koparıyor, işlemez kılıyor. Kopmalar her türden felaketleri besleyerek büyütüyor.

Ekosistemdeki büyük çözülme göz önüne alındığında çağımızın ekolojik sorunlarıyla uğraşmak için kapsamlı ve kavrayıcı, toplumsal olduğu kadar bilimsel, bilgi bütünlüğü oluşturmayı gerektiriyor. Doğa ile toplum arasında görünüşteki “çelişkiler”den kaynaklanan ciddi sorunlara daha yapıcı bir yaklaşım geliştirmek gerekiyor. Artık geleneksel bilimlerin olgularını parçalara ayırıp inceleme eğilimine tutsak olmaktan çıkma zamanı. Olguları birleştirmemiz, birbirleriyle ilişkilendirmemiz ve özgüllüklerinin yanı sıra bütünlükleri içinde görmemiz gerekiyor.

Bu gereksinimlere yanıt olarak çağımıza özgü ülkelerle sınırlı kalmayacak, sadece insanları değil canlı ve cansız tüm varlıkları içine alacak bir gezegen demokrasisine ihtiyaç var.

Gezegen demokrasi için öyle bir çoğalalım ki, doğa tahribatçısı şirketler ve onların hamisi politikacılara yer kalmasın. Ekoloji ve doğanın parçası çocuklar yaşayabilsin!

12.Abdullah AysuAbdullah Aysu – Özgür Gündem

Leyleklere selam olsun! – Fehim Taştekin

Rusya dedi ki uçuşa yasak bölge istiyordun, al sana uçuşa yasak bölge! Angajman kurallarını uçan kuşlara kadar genişletenlere kalan birkaç bardak üst üste soğuk su içmek! Ancak soğutur!
Hevesler kapasitenin üzerine sıçramaya görsün! O zaman uluslararası alanda her duvara tosladığında “Kimse gücümüzü test etmeye kalkışmasın” demekten başka elinden bir şey gelmez ve kendi kifayetsizliğinle başbaşa kalırsın.

Şimdi afallamış halde soruyorlar: “Rusya’nın niyeti ne?”

Önce ‘Sadece IŞİD’i değil Fetih Ordusu’nu da vuruyor’ diye ters köşe oldular. Rusya ardı ardına Türkiye’nin hava sahasına girince de “Hava sahamızı ihlal ediyor, tehlikeli bir oyun oynuyor” diye NATO’nun kapısını çalıyorlar.

RUSYA NE Mİ YAPIYOR?

Rusya sadece hava sahasını ihlal etmiyor, uçaklarındaki radar kilitlerini ve karadaki füze savunma sistemini devreye sokarak Suriye hava sahasınını tekeline alıyor. Yani senin 4 yıldır müttefiklerine hadi gelin oluşturalım diye bastırdığın uçuşa yasak bölgeyi fiilen kendi inşa ediyor. Senin binlerce TIR silahla tahkim ettiğin silahlı gruplar için istediğin güvenli bölge uygulamasını Rusya bu grupları temizlemek için yapıyor. Sen yabancı bir ülkede silahlı milislerle hukuk dışı bir vekalet savaşı verirken Rusya bütün bunları uluslararası hukuk açısından meşru bir güç olarak yani Suriye’yi BM’de temsil eden Şam yönetiminin izniyle yapıyor. Burada uluslararası hukuk Rusya’dan yana.

Ha hava sahasıan girilmesi ve F-16’ların radar kilidiyle tacizi! Evet egemenlik haklarının ihlali. Lakin uluslararası dostlarımıza bu konuyu açtığımızda gülümsüyorlar: “Siz her gün Irak hava sahasını ihlal etmiyor musunuz?”

Sakın “Bizim gerekçemiz sağlam, biz terörle mücadele ediyoruz” demeyin, zira Rusya da aynı argümanı kullanıyor.

RUSYA BAŞKA NE YAPIYOR?

Suriye’deki vekalet savaşı aynı zamanda Rusya’nın Ortadoğu’daki çıkarlarına karşı açılmış bir cepheydi. Rusya şimdi Ortadoğu’daki müttefikini sağlama alıyor yani kendi çıkarlarını koruyor. “Birimiz hepimiz hepimiz birimiz için” sloganı Kuzey Atlantik şövalyelerinin tekelinde değil ya. Rusya ile Suriye arasındaki ortak savunma anlaşmalarının nakaratı da bundan gayri değil.

Rusya ne yaptı? Türkiye’nin 2012’de düşürülen Türk jetine misilleme olarak Suriye ordusunun sınır bölgelerinde operasyon yapmasını engelleyecek şekilde ilan ettiği angajman kurallarıyla oluşturduğu koruma rejimini yıkmış oldu. Sonuçta Türkiye daha önce Suriye’ye ait bir uçak, bir helikopter ve bir insansız hava aracını düşürerek ciddiyetini gösterdiği angajman kurallarını Rus uçaklarına uygulayamadı. Angajmanın ciddiyeti kalmadı. Artık geçmiş olsun, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun “Uçan kuş bile olsa, kim Türkiye Cumhuriyeti sınırlarını ihlal ederse, gereken müdahalede bulunulur” cümlesini bir ‘gülümsetme butonu’ olarak masanıza iliştirebilirsiniz. Sınır aşan leyleklere  de selam olsun!

Ankara’nın korktuğu senaryo lojistik, militan ve silah desteğini Türkiye üzerinden alan silahlı grupların sınırlarımıza süpürülmesiydi. Rusya bunu yapacağını da gösterdi. Sadece IŞİD ve Nusra değil Körfez-Batı destekli tüm silahlı gruplar hedef listesinde. Ruslara göre sahada ılımlı grup kalmadı. Yani iki nota yedi ve NATO’dan uyarı geldi diye kendini tutmaya niyeti yok.

Rusya demiş oldu ki Suriye içindeki operasyonlar Türkiye sınırlarına kadar genişleyecek. Tam da hükümetin endişe ettiği gibi Rus operasyonlarından kaçışlar başladı. Mesela Rus bombardımanın başlamasının ardından 1 Ekim’de 15 militan sırt çantalarıyla birlikte Suriye-Türkiye sınırında Turfanda köyünden Han Yolu’nu takip ederek Antakya istikametine geçiş yaptı. Bölge sakinleri jandarmaya haber verdi, daha sonra bu kişiler askerler eşliğinde kayıplara karıştı.

Yine 3 Ekim’de Yayladağı tarafından Türkiye’ye geçiş yapan bir otobüs saat 23.00 civarında Hatay’ın Defne ilçesine bağlı Harbiye semtinde bir otomobile çarparak durdu. Ön ve arka plakaları farklı olan otobüs ve içindekiler şüphe çekti. Otobüsten inen kişiler çantalarını alıp sokaklara dağılmaya başlayınca halktan müdahale geldi. ‘Cihatçılar Harbiye’de’ dedikodusuyla olay yerinde kalabalık arttı. Olay yerine gelen polis yolcuları bir okula götürerek koruma altına aldı. Daha sonra takviye güçler gelip kimliği belirsiz bu kişileri bölgeden uzaklaştırdı.

Rusya’nın Halep, İdlib ve Rakka taraflarına baskıyı arttırdıkça Hatay, Kilis ve Gaziantep taraflarına doğru bu türden militan akışı kaçınılmaz olarak yaşanacak. Yani gidiş yolları dönüş yollarına dönüşecek.

Rusya daha ne yapıyor? Batılı muhataplarına yani NATO’ya “Yeter” diyor. Batı yakasından gelen Rusya’nın nüfuz ve çıkar hamlelerine yönelik oyunların intikamını alıyor. Ardı ardına, kararlı ve soğuk. 2008’de Gürcistan üzerinden Kafkasya’da açılan savaşta dirsek çıkıp Güney Osetya ve Abhazya’yı tanıması ilk yanıttı. İkinci intikam 2014’te Ukrayna’da alındı. Kırım tekrar Rusya’nın egemenlik alanına döndürüldü. Suriye üçüncüsü.

Rusya, ABD’nin Avrupalı müttefikleriyle domine ettiği dünya siyasetinin sürdürülemeyeceğini göstermek için fırsatları kaçırmıyor. Batılı hasımlarına bir nevi “Afganistan’da batırdınız, Irak’ı cehenneme çevirip çekip gittiniz, Suriye’yi terör üretme çiftliğine döndürdünüz, sıranızı savdınız çekilin, oyun sırası bende” diyor. Dikkat edin dünyanın uyanan devi Çin de ‘hard power’ tarafını görünür kılmaya çalışırken Rusya’nın Ortadoğu’ya dönüş hamlesine sessiz sedasız eşlik ediyor.

Özetle Suriye artık küresel güç dengelerinin yeniden şekillendiği bir şov sahnesi.

fehim taştekinFehim Taştekin – Radikal

Türkiye’nin seragazı azaltım taahhütü: Dağ fare doğuruyor – Arif Cem Gündoğan / Dr. Ethemcan Turhan

Türkiye, Aralık ayında Paris’teki zirve (COP21) öncesinde iklim değişikliğiyle mücadelede kendisine biçtiği rolü içeren Niyet Edilen Ulusal Katkı (INDC) beyanını Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) sekretaryasına iletti.

Bu adımla birlikte Türkiye ilk kez (hukuki bağlayıcılığı olmasa da) iklim değişikliğine yol açan seragazlarında bir azaltım hedefi almış gibi görünüyor.

Peki 2030 yılına kadar referans senaryoya (business-as-usual) göre salımlarını artıştan yüzde 21 azaltacağını söyleyen Türkiye’den daha iddialı, daha adil ve daha gerçekçi rakamlar beklemek hepimizin hakkı değil mi? Dahası bu süreçlerin şeffaf biçimde yürütülmesini talep etmemiz gerekmiyor mu?

Tarihte hiç yaşanmamış sıcaklık artışı

4

Önce iklim krizinin boyutunu hatırlamakta fayda var: Gezegenimiz fosil-yakıt bağımlı enerji ve sanayi sistemi, sermaye-yoğun tarım, hızlı kentleşme ve sosyo-ekolojik faydaya bakılmadan gerçekleşen ekonomik büyüme takıntısı yüzünden şimdiye kadar hiç olmadığı kadar büyük bir fiziksel dönüşümün eşiğinde.

İnsan varlığının gezegenin tüm katmanlarına geri dönülmez biçimde etki ettiği bu çağa bazı biliminsanları ‘Antroposen’ yani insanlığın gezegenin biyo-jeo-fiziksel sistemini dönüştürdüğü dönem adını veriyor.

İklim değişikliği de bu sürecin en karmaşık ve en çarpıcı yüzlerinden birisi. 1992’den beri BMİDÇS altında yürüyen müzakereler ise bu soruna somut bir çözüm yaratamadı. Climate Analytics’in bildirdiği üzere mevcut politikalar bizi 4.1-4.8o C derecelik tarihte örneğini hiç yaşamadığımız bir küresel ortalama sıcaklık artışıyla karşı karşıya bırakıyor.

Ne katılımcı, ne de ‘olağan şüpheliler’ devrede

Son 23 yılda BM altında yürütülen iklim müzakerelerinin karmaşık jargonu içerisinde gelinen noktada tüm ülkelerin 1 Ekim’e kadar INDC (Niyet Edilen Ulusal Katkı) sunması gerekiyordu.

133’üncü ülke olarak INDC’sini açıklayan Türkiye’nin ‘Bir yıl boyunca katılımcı ve çok paydaşlı’ sürdüğünü iddia ettiği hazırlık sürecinin ise ne katılımcı bir boyutu vardı (zira analizler kamuoyuna kapalı ve gizli tutuldu) ne de olağan şüpheliler (emisyon-yoğun sanayi temsilcileri ve devlet kurumları) dışında bir paydaş katılımı gerçekleşti.

Açıklanan niyet belgesi ise, enerji, endüstri, tarım, arazi kullanımı, ormancılık ve atık sektörleri başta olmak üzere ekonomi genelinde çabalar gösterileceği belirtmekle ve Türkiye’nin uluslararası karbon piyasalarına entegrasyonuna yaslanmakla sınırlı kaldı.

Belgede konulan hedefin neden ‘hakkaniyete dayalı’ olduğu ise şu şekilde açıklanıyor: “Türkiye’nin tüm ülkeler arasında tarihsel sorumluluğu yüzde 0,7’dir. Enerji ithalatı büyük bir yük getirmektedir ve iklim değişikliği ile mücadelede finansal ve teknolojik güçlüklerle karşılaşılmaktadır.”

Türkiye kaçak oynuyor

6

Dünya iç içe geçmiş çoklu ekonomik ve ekolojik krizler zincirinden geçerken Türkiye’nin 2030 itibari ile güneş enerjisi kapasitesini 10GW’a, rüzgârı 16GW’a çıkartmak; hidroelektrik potansiyelinin tamamını kullanmak ve nükleer santralin işletmeye alınması gibi hedeflerinden görüleceği üzere bu yaklaşım hâlihazırdaki politikalara bir ek boyut getirmiyor.

Dahası uluslararası müzakerelerde anahtar bir rol oynayan iklim değişikliğinin etkilerine uyum meselesine değinmiyor bile. Bu bağlamda Türkiye’nin BMİDÇS altında hem taraf olmakta hem kapasitesini geliştirmek konusundaki gecikmeleri düşünüldüğünde yine kaçak oynadığı anlaşılıyor.

Bu rakamlara bakarak Türkiye’nin iklim değişikliği ile mücadelede ne bir iddiası olduğunu ne de kalkınma çizgisini iklim değişikliği ile uyumlu bir hale getiren öncü bir ülke olduğunu söyleyebiliriz.

Örneğin, seragazı salımlarını iki katına çıkarmayı öngören ve bu salımların zirve yapıp düşeceği bir yıl belirlemeyen Türkiye’nin bölgesel veya küresel ölçekte Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika Cumhuriyeti’nin oluşturduğu BRICS ülkelerinin  (örneğin 2020’de 100GW güneş enerjisi hedefi koyan Hindistan’ın), ne diğer gelişmekte ülkelerin (örneğin 2030’da seragazlarının zirve yapıp sonra düşmesini hedefleyen Meksika) ne de diğer OECD ülkelerinin izlediği pro-aktif role talip olduğu söylenebilir mi?

Dağ fare doğuruyor

7

Evet, Türkiye üst-orta gelir düzeyinde gelişmekte olan bir ülke… Bir OECD üyesi, AB aday ülkesi ve G20 dönem başkanı olarak bu sınıfın da üst seviyelerinde yer alan bir ülke olan Türkiye’nin 2013 yılı toplam sera gazı salımları 1990 yılına göre yüzde 110,4 artış gösterdi.

1990 yılında kişi başı CO2 eşdeğer salımı 3,96 ton/kişi olarak hesaplanırken, bu değer 2013’te 6,04 ton/kişi’ye çıktı. Türkiye’nin 2030 öngörüsü ise sera gazı salımını neredeyse ikiye katlamak!

Fosil yakıta dayalı enerji ve kalkınma rotası (kurulması hedeflenen 77 termik santralin bizi kilitleyeceği enerji politikası da düşünülünce) bizi gitmemiz gereken yönün tam tersine itiyor.

İklim değişikliğinin temel müsebbiplerinden başta kömür olmak üzere fosil yakıtlara verilen teşviklerin kademeli olarak kaldırılması hakkında bir somut bir hedef koyulmaması, dahası somut olmayan bildik ezberlerin tekrarlanması bizlere dağ yine fare mi doğurdu sorusunu sorduruyor. Hem seragazı salımlarına bir zirve yılı koymadan finansal desteklerden faydalanmayı bekleyen bir ülke kimi ikna edebilir ki?

Sistemin değişmesinin vakti geldi de geçiyor

8

Küresel iklim krizi hepimizi sosyo-ekonomik-politik-kültürel paradigma değişikliğine, topyekûn bir dönüşüme zorluyor. Tüm INDC’leri üstüste koyup bu taahhütlerin gerçekleşeceğini varsaydığımızda bile karşı karşıya olduğumuz gelecek Sanayi Devrimi’ne oranla 2.7o C daha sıcak bir dünya.

Gezegenin buna en yakın kapsamlı değişimi geçirdiği tarih ise günümüzden 18 bin yıl önceye işaret ediyor. Eşitsiz gelişme, yapısal eşitsizlikler ve yapay bir insan-doğa ayrımının şekillendirdiği iktisadi-siyasi sistemin değişmesinin vakti ise geldi de geçiyor. Bir ‘kirleten-öder’ meselesinden çok fazlası olan iklim değişikliği konusunda Türkiye’nin niyet ettiği katkı ise ancak devletin iklim değişikliğini sanki sadece ekonomik büyüme anlamında ele aldığını tescilliyor.

Bu rüzgârı tersine döndürebilecek fırsatlara sahibiz. Özellikle yerel yönetimlerin, devletin ataletine karşı atabilecekleri somut adımlar var. İklim krizini bir adalet meselesi olarak ele alan sivil toplumun yakın markaj yapması için de fırsatlar var. Katkı beyanları değişmez belgeler değildirler.

Daha katılımcı ve şeffaf bir süreçle yapılabilecek çalışmalar, Türkiye’nin daha gerçekçi, daha adil ve sorumluluğunun daha farkında bir iklim politikası benimsemesini mümkün kılabilir. Bunun için sadece ekonomik tablolara bakmak yerine toplumsal faydaya bakılması, iklim değişikliğiyle ilgili eğitim kurumlarında yapı ve kapasite oluşturulması, konunun toplum gündemine bilimsel ve doğru biçimde gelmesi şart.

Bu, dünyanın geri kalanından azade olmadığının bilincinde, eşitlikçi, öncü ve yenilikçi bir Türkiye için tek seçenek.

Bu yazı diken.com.tr/ den alınmıştır

10-Arif-Can-Gündoğan

 

Arif Cem Gündoğan
Yüksek Lisans Öğrencisi, King’s College London

 

 

 

9-ERthemcan-Turhan

 

 

Dr. Ethemcan Turhan
Mercator-İPM Araştırmacısı, İstanbul Politikalar Merkezi, Sabancı Üniversitesi

Pembe Hayat’dan “Buse için Adalet, Hepimiz için Adalet” kampanyası

19 Haziran 2010 gecesi Ankara Esat Polis Karakolu’na bağlı polislerce Pembe Hayat Derneği kurucusu 3 trans insan hakları savunucusuna yönelik darp ve zorla araçtan çıkarılma olayının davası 13 Ekim 2015 Salı günü yeniden görülecek.

Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği kurucusu 3 trans insan hakları savunucusuna yönelik yerel mahkemenin verdiği hapis kararı 5 yıl sonra Yargıtay tarafından bozularak, davanın yeniden görülmesine karar verilmişti. Pembe Hayat Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Buse Kılıçkaya’nın 5 yıl sonra yeniden yargılanacağı davaya ilişkin destek kampanyası başlatıldı.

3

Kampanyanın çağrı metni şu şekilde:

“Trans İnsan Hakları Savunucularına Yönelik

19 Haziran 2010 tarihinde Pembe Hayat Derneği kurucu üyesi 3 trans insan hakları savunucusu, polisler tarafından, araçlarının içerisinde seyir halindeyken hiçbir hukuki gerekçe gösterilmeden gözaltına alınmak istenmiş, polisler tarafından darp edilerek karakola götürülmüştür.

Şiddete ve hakarete maruz kalan trans insan hakları savunucularının saldırgan polisler hakkında ilgili savcılığa yapmış oldukları suç duyurusu hakkında takipsizlik kararı verilirken, şiddeti uygulayan polislerin yapmış oldukları suç duyurusu sonuç vermiş ve savcılık tarafından 3 insan hakları savunucusu hakkında “görevi yaptırmamak için direnme”, “görevli memura hakaret” ve “kamu malına zarar” iddiasıyla kamu davası açılmış, dava sonucunda Pembe Hayat Derneği Başkanı Buse Kılıçkaya hakkında “görevli memura direnme” suçundan 5 ay hapis cezası, diğer iki aktivist ise sırasıyla 6 ay ve 1 yıl 6 ay hapis cezasına hükmedilmiştir.

Diğer aktivistler hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilirken Buse Kılıçkaya hakkında cezanın infaz edilmesine karar verilmiştir.

Karar Buse Kılıçkaya tarafından temyiz edilmiştir. Yargıtay 18. Ceza Dairesi “görevi yaptırmamak için direnme” suçunun şiddet veya tehdit unsurlarının ne şekilde oluştuğu açıklanmadan yetersiz gerekçeyle hüküm kurulması, suçun oluştuğu kabul edilse bile polis memuru tarafından Buse Kılıçkaya’nın koluna telsizle vurulduğu ve bunu destekler nitelikteki adli tıp raporunun dikkate alınarak haksız tahrik hükmünün uygulanıp uygulanmayacağının tartışılmaması gerekçeleriyle yerel mahkemenin kararını bozmuştur.

Buse Kılıçkaya’nın adalet aradığı davanın ilk duruşması 13 Ekim 2015 tarihinde saat 10’da Ankara 15. Asliye Ceza mahkemesinde görülecek olup, herkesi davanın takipçisi olmaya davet ediyoruz.

Buse için Adalet, Hepimiz için Adalet kampanyasının sosyal medya linkine buradan erişebilirsiniz.

 

(Pembe Hayat.org)

Fransa’dan İskenderun’a yanıt, “Termik karşıtı mücadelenizde anca beraber, kanca beraber”

Fransız ekoloji aktivistleri İskenderunlu kardeşlerinin çağrısına ses verdi, “Anca beraber, kanca beraber”

38

COP21 Paris İklim Zirvesi’nin sponsoru olan Fransız Engie firmasının İskenderun’da yapılması planlanan Ada Yumurtalık Termik Santrali’ni inşa ettiği ortaya çıktıktan sonra iskenderun’da ekolojistlerin termik santral inşaatını arkalarına alarak “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu Fransa” dövizi açtıklarını. İskenderun Çevre Koruma Derneği ile Türkiye’deki 36 STK, Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande’a hitaben de açık mektup yazdıklarına dün size iletmiş idik.

40

 

İskenderun ile eş zamanlı olarak Fransa’da da ekolojistler Engie firmasının binası önünde bir eylem gerçekleştirdi.

Eski adı GDF Suez’i değiştirerek Engie adını alam firmaya hitaben bina önünde, “Hey Engie!” isimli bir parça selendiren aktivistler firmaya şöyle seslendi,

“Engie, Hadi bana “evet” de!

COP21’e sponsor olmuşsun ama kömür yatırımından da vazgeçmemişsin

Sen adını değiştirmemiş miydin Engie?

Hadi ama Engie, bizi bu oyunlarla kandıramazsın!”

Eylem sırasında Fransız aktivistler “‪#‎StopAdaYumurtalik‬ ‪#‎Engie‬” hashtaglerini de kullandılar. “Stop Ada Yumurtalık” dövizleri de eylem sırasında kullanıldı.

 

(Yeşil Gazete)