Ana Sayfa Blog Sayfa 3586

Ölü ele geçirme – Tanıl Bora

1990’larda yerleşti bu terim: “terörist” sayılarak öldürülenler güvenlik kuvvetlerinin resmî beyanlarında “ölü ele geçirildi” diye anıldı, medya da bunu aynen benimsedi. Çatışmalar ve fiilî olağanüstü halle beraber bu söylem canlandı.

Gerçi şimdi merkez medyada dahi “ölü ele geçirme” lâfını uygunsuz bulanlar var. Örneğin Hürriyet’in okur temsilcisi Faruk Bildirici geçende “medyanın savaş diline teslim olmasını” eleştirirken, “ölü ele geçirme” teriminin sorgusuz sualsiz kullanılmasını bu teslimiyetin bir örneği sayıyordu (link). Bildirici, “ölü ele geçirme”nin yerine kullanıma sokulan “etkisiz hale getirildi” teriminin de bir farkı olmadığı kanısında. Her iki lâfın da hem “tam bir Türkçe garabeti, hem de psikolojik harbin dilinin günümüze uyarlanmış hali” olduğunu söylüyor.

“Etkisiz hale getirme” hüsnütabiri, “ölü ele geçirme”nin yerini almış da sayılmaz aslında. İçişleri Bakanı, Genelkurmay, diğer yetkililer, havuzda çırpınan medya kuruluşları hâlâ “ölü ele geçirildi” demeyi sürdürüyorlar.

***

Bu memlekette güvenlik kuvvetlerinin “terörist” diye öldürülenlerin cenazelerini teslim etmediği de oluyor, son zamanlarda artan vakalar bunlar. Kayıplarıyla onurla vedalaşma hakkını esirgiyorlar yakınlarından. “Ölü ele geçirme”nin, o zaman, gerçekten ölü bedenleri tutuklamak, basbayağı naaşlara el koymak anlamına geldiğini söylemek, sinizm sayılır mı?

***

Evet, bu bir Türkçe garabeti ayna zamanda – sadece Türkçede ‘normal’ addedilen bir anlam garabeti. İngilizceye “captured dead” diye çeviriyorlar ama bunu da iktidar medyasının İngilizce neşriyatı dışında pek göremezsiniz. Mesela Daily Sabah, “Two PKK members were captured dead…” diyor.

Beynelmilel medyada “captured dead” kalıbı, bildiğim kadarıyla sadece bir vesileyle kullanıldı: Bin Ladin’in öldürülmesinde. Sonra tek tük, Bin Ladin’le mukayese edilebilecek kadar vahim ve tehlikeli sayılan bir iki kişiyle ilgili de, –mesela bir ara Kaddafi–, münferiden kullanıldığı oldu. Bu istisnai kullanımlar, uluslararası eleştirel kamuoyunda, hem dilsel bir garabet hem ilkellik alâmeti olarak kınandı veya alaya alındı.

Neden ilkellik alâmeti? Açıkça yargısız infazı ve linci akla getirdiği için. Çizgi romanlardan ve western filmlerinden bildiğimiz, “ölü veya diri getirene” şu kadar bin dolar vadeden “wanted” afişlerini çağrıştırdığı için.

***

‘90’larda yerleşikleştiğini söyledik ama “ölü ele geçirme” müessesesi “Türk devlet geleneği” için yeni değil. Erken Cumhuriyet döneminde, idarî yazışmalarda “meyyiten derdest” teriminin kullanıldığını biliyoruz. Meyyit “ölü veya ölü hükmünde” anlamındadır, derdest etmek malûm “yakalama, tutma, tutuklama, ele geçirme”. En son Dersim “harekâtıyla” ilgili metinlerde geçiyor, sonra elli sene kadar kullanılmayacak; işte malûm, “ölü ele geçirme” diye Türkçeleştirilmiş olarak hortlayacak. Tarihçi arkadaşım Burak Onaran’dan öğrendiğime göre, 18. yüzyıla kadar izi sürülebiliyor “meyyiten derdest”in. Daha eskisinde pek rastlanmıyor. Bir başka tarih talebesi arkadaşıma, Görkem Özizmirli’ye göre, bu modern bir terim olmalı zaten. Kayıt kuyutla ilgili, propagandayla ilgili… Dahasını, “tarihçilere bırakalım”…

***

“Ölü ele geçirme” teriminin, hukukî metinlerde de yeri var. Terörle Mücadele Kanunu’nda, Polis veya Jandarma Vazife ve Salâhiyetleri Kanunu’nda falan aramayın ama, oralarda bulamazsınız. Avcılık Kanunu’nda bulursunuz. 2003 tarihli, 4915 sayılı Kara Avcılığı Kanunu avlanmayı şöyle tanımlar: “Bu Kanun kapsamında avına izin verilen yaban hayvanı türlerini, izin verilen yerlerde, tespit edilen zaman ve miktarlar ile belirlenen esas ve usullerle canlı veya ölü ele geçirmeye çalışma veya ele geçirme”. Terim, ilgili av turizmi yönetmeliğinde de tekrarlanır: “Kanun ve yönetmelik kapsamında avına izin verilen av hayvanı türlerini, belirlenen usul ve esaslarla ölü ele geçirmek üzere yapılan avla ilgili düzenlemelerin tümü.”

Evet, ölü ele geçirme, bir av terimidir. Öldürülmesi caiz görülenleri ava (sürek hayvanına), öldürenleri av sürüsüne dönüştürür. “Ölü ele geçirme” söylemine uyum sağlayanlar da bir ucundan dahil olurlar av sürüsüne. Günah keçisinin cemaat adına kurban edilerek topluluk bağlarının sağlamlaştırılmasındaki gibi…

Av sürüsü, insanın toplumsallaşmasının bir biçimidir. Avın peşinde hayatta kalma tatminini yaşarken bir cemaat içinde erimenin, beraber güçlü hissetmenin bir biçimi. İlkel, vahşî bir biçimi… “Ölü ele geçirme” lâfının benimsendiği bir toplumda, kadim av sürüsünün ruhu, hâlâ kirli bir hırıltıyla soluk alıyor demektir.

 

Tanıl Bora – www.birikimdergisi.com32.Tanıl Bora

Kadın çiftçiler – Ali Ekber Yıldırım

Tarımın tüm yükünü çeken kadınlar. Traktör römorklarında işe diye ölüme gönderilen kadınlar. Zorla evlendirilen, eğitimden yoksun bırakılan, dövülen,öldürülen kadınlar. Kırsalı bekleyen, varlık içinde yoksulluk çeken kadınlar. Bizim kadınlarımız.

Bugün Dünya Kadın Çiftçiler Günü. Çiftçiler, pek çok sorunla karşı karşıya. Kadın çiftçilerin sorunları bir kaç kat daha fazla. Hem evde hem tarlada, bağda, bahçede çalışan kadınların sosyal güvencesi yok. Ürettikleri ürün üzerinde söz hakları yok.

Türkiye Ziraat Odaları Birliği verilerine göre, Türkiye’de 2.8 milyon kadın çiftçi var. Kadın çiftçiler günde 16-17 saat çalışıyor. Tarımda çalışan kadınların yüzde 70’i ücretsiz aile işçisi. Yüzde 17’si kendi nam ve hesabına çalışıyor. Tarımdaki kadınların yüzde 93’ten fazlası kendi adına sosyal güvenlik sistemine kayıtlı değil. Kırsalda bu kadar büyük bir sorumluluk üstlenen kadın çiftçiler, çoğu zaman geçmişten öğrendikleri geleneksel yöntemlerle üretime katkı sağlıyor.

Kadın çiftçiler konusunda yaşanan olumsuzlukları sıralasak, sayfalar yetmez. Ancak, bu karanlık tablodan kurtulmak gerekiyor. Bu konuda sivil toplum kuruluşlarına çok büyük görev düşüyor.Kırsalda çalışan çok önemli kurumlar olduğunu biliyoruz. Onların çalışmaları bu karanlık tabloyu aydınlığa dönüştürecektir.

Umut veren ve kadın emeğine değer katan önemli çabalar, girişimlerden birisi Amasya Damızlık Sığır Yetiştiricileri Birliği’nin çabaları ile yaşama geçirilen, “Amesia Çalışan Kadın Arılar Grubu. Başlangıçta şirket olarak faaliyet gösteren daha sonra kooperatifleşen bu projenin ayrıntılarını Antalya Ticaret Borsası’nın düzenlediği 6.Yöresel Ürünler Fuarı’nda Proje Lideri Bingül Alış ile konuştuk.

Amasya Damızlık Sığır Yetiştiricileri Birliği, 2010 yılında “Tarım Sektöründe Kayıt Dışı İstihdamın Çözümüne Yenilikçi Yaklaşımlar” adıyla Avrupa Birliği Projesi uyguluyor. Bu proje kapsamında 15 köy belirlenerek bu köylerdeki doğal ve geleneksel ürünlerin ekonomiye kazandırılması ve kadın emeğinin değerlendirilmesi hedefleniyor.

Bu çalışmaları yürütmek üzere 2011 yılında Amesia Gıda,Tarım,Hayvancılık,Nakliye, Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi kuruluyor. Şirketin kadınlara yönelik çalışmaları desteklemesi için Damızlık Birliği üyelerinden toplanan sütün bir bölümü bölgedeki süt işleme tesislerinde fason olarak işlenerek peynir, lor, çökelek, kaymak elde edilerek satışa sunuluyor.

Daha sonra Merzifon, Gümüşhacıköy ve Suluova ilçelerine bağlı köylerden üretici kadın temsilcileri seçilerek “Amesia Çalışan Kadın Arılar” grubu oluşturuluyor. Grubu oluşturan kadınlara Birlik bünyesinde 6 ay boyunca paketleme, ambalajlama, nakış, logo işleme, ürün imalatı konusunda eğitim veriliyor.

Böylece her köyden bir kadın grup lideri seçilerek o köydeki çalışmalar örgütleniyor. Köylerde üretici kadınlar tarafından üretilen yöresel ürünler ambalajlanarak Amesia markası ile satış noktalarında tüketicilere sunuluyor.

Emekli Öğretmen Bingül Alış’ın anlattığına göre “Üretenden tüketene” sloganı ile köylü kadınların emeğini değerlendirmek ve daha iyi bir organizasyon için kooperatifleşmek gerekiyordu.

Amesia Çalışan Kadın Arılar Grubu tarafından hazırlanan yerel ürünlerin satışı ile başlayan faaliyetleri,
– Daha organize hale getirmek,
-Orman köylerinde yaşayan üretici kadınların ormandan elde ettikleri yabani meyveler ile, süt, köy peyniri, küp çökelek gibi ev yapımı yerel ürünlerin daha uygun koşullarda işlenip pazarlanmasını sağlamak,
-Kırsalda yaşayan ve düşük gelirli üretici kadınların ekonomik gelirlerine katkı sağlamak,
-Üretici kadınlar arasında dayanışma ve güç birliği sağlamak,
-Üretici kadınların kendi sorunlarını çözmelerini sağlamak,
-Mesleki eğitim vererek kadınları el becerilerini geliştirmek,
-Üretimi köy merkezlerinde kurulacak üretim merkezleri aracılığıyla yapmak için, Amesia Çalışan Arılar Kadın Girişimi Üretim ve İşletme Kooperatifi geçtiğimiz Mayıs ayında kuruldu.
Özetle, Bingül Alış, “Yaptığımız çalışmalar çok küçük,yerel bir çaba olarak görülebilir. Fakat bu bir model olarak yayılırsa ülke genelinde bir yandan kaybolan ürünlerimiz, değerlerimiz yeniden ekonomiye kazandırılırken, kadınlar emeğinin karşılığını alarak üretici konuma geçecek. Aracı olmadan üretenden tüketene yani tarladan sofraya ilkesi ile tüketicilere de uygun fiyatla güvenilir ve sağlıklı ürünler sunuyoruz. Bu modelle örnek olmak istiyoruz” diyor.

Başka söze gerek var mı?

Dünya Kadın Çiftçiler Günü kutlu olsun.

 

Ali Ekber Yıldırım – tarimdunyasi.netali ekber yıldırım

 

Dünya Çiftçi Kadınlar Günü’nde kırsalın sessizleri: Kadın Balıkçılar

Akdeniz Koruma Derneği, 15 Ekim Dünya Çiftçi Kadınlar Günü’nde tarım sektörünün altında ele alınan kadın balıkçıların sorunlarına dikkat çekiyor.

18

Dünya Çiftçi Kadınları Günü’nde balıkçılık faaliyetlerine katılan kadınların durumunu aktaran Akdeniz Koruma Derneği,  eskilere dayanmasına rağmen resmi kayıtlarda ve çalışma yaşamına katılımda cinsiyet açısından onların aleyhine hatta onları yok sayan bir yaklaşım söz konusu oldfuğuınu vurguladı.

Akdeniz Koruma Derneği tarafından yapılan açıklamanın tam metni şu şekilde,

KIRSALIN SESSİZLERİ: KADIN BALIKÇILAR

Kırsal alanın önemli faaliyetlerinden biri de balıkçılık. Kadınların balıkçılık faaliyetlerine katılımı eskilere dayanmasına rağmen resmi kayıtlarda ve çalışma yaşamına katılımda cinsiyet açısından onların aleyhine hatta onları yok sayan bir yaklaşım söz konusu. Bilfiil avcılık yapan kadın balıkçıların varlığı ya bilinmiyor ya göz ardı ediliyor. Bu nedenle, balıkçılığın yaşam biçimi, çalışma şartları, yönetim ve yapılanma şekilleri, kadın iştiraki göz ardı edilerek oluşturula gelmiş durumda. Kadınlar bir yandan sektöre ciddi düzeyde katkı sağlarken diğer yandan da önemli sorunlarla karşı karşıya.

16

2012 yılında Tarım, Gıda ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından hazırlanan Kırsal Alanda Kadının Güçlendirilmesi Ulusal Eylem Planı’nda da ortaya konulduğu gibi kadınların yoksullaşmalarındaki en önemli faktörlerden biri toplumsal cinsiyet temelli eşitsizlikler ve özellikle kırsal kesimde aile reisliği, toprak sahipliği, mülk yönetme, iş kurma ve yürütme, toplumsal cinsiyet temelli eşitsizliklere neden oluyor.  Mülkiyet yapısı nedeniyle yani kadınların tekne sahibi olmaması ve çalıştıkları teknelerin eşlerine ait olması, kadınların kooperatife katılımına ve ortak olmasına engel oluyor. Bu ve benzeri nedenler, kadınların emeklerinin fark edilmemesine, yok sayılmasına, kayıt altına alınamamasına, örgütlenememelerine, örgütlerde temsil edilememelerine yol açıyor.

Akdeniz Koruma Derneği tarafından yürütülen Ege’nin Kadın Balıkçıları Projesi bu sorunlardan hareketle Datça-Bozburun Özel Çevre Koruma Bölgesi’nde Kadın balıkçıların ekonomik varlıklarını sürdürmelerini sağlamak amacıyla başladı. Kadın balıkçıların kamuoyu ve kamu kurumları nezdinde görünürlüğünün artması için çalışmalara 2007-2008 yılında yüksek lisans tezi ile başlayan, projenin yürütücüsü Dr.Huriye Göncüoğlu “Dünyada olduğu gibi ülkemizde de yoksullukla mücadelede en etkin araç küçük ölçekli aile üreticilerinin desteklenmesi ve güçlendirilmesi. Bu açıdan tarım sektörünün altında ele alınan ve emeği görünür olmayan kadın balıkçılara yönelik politika ve kapasitenin geliştirilmesi, hem kıyı balıkçılığının sürdürülebilirliği açısından hem de kırsalda kadının varlığının güçlendirilmesi açısından çok önemli” dedi.

En yoksullar kırsaldaki kadınlar

Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2014 yılı için sunduğu verilere göre sürekli yoksulluk içinde olan nüfusun oranı %15,1; maddi yoksulluk çeken nüfusun oranı %29,4. Kırsal yoksulluğu ortaya koyan mevcut son veriler ise kırsal nüfusun karşı karşıya olduğu sorunu açıkça ortaya koyuyor; Türkiye çapında yoksulluğun oranı %18,1 iken kırsal yoksulluğun oranı %38,7. Türkiye’de kentsel yoksulluk düşerken karşın kırsal yoksulluk giderek artıyor. Kırsal yoksullar içinde en büyük pay yevmiyeli işçilerden sonra ücretsiz aile işçileri ve çoğunluğunu kadınlar oluşturuyor.

15 Ekim Dünya Çiftçi Kadınlar Günü

Her yıl 16 Ekim Gıda Gününden bir önce 15 Ekim Dünya Kadın Çiftçiler Günü olarak kutlanmaktadır. Dünya Kadın Çiftçiler Günü kutlanmasındaki amaç,

(a) çifti kadınların toplmdaki sosyal statüsünü yükseltmek,

(b) hükümetin ve kamuoyunun kadın çiftçilerin sorunları ve toplmdaki rolleri konusunda hassas olmalarını sağşmak,

(c) kadın çiftçiler ile iligli örgütlerin ve toplulukarın bugünkü kutlamlarını desteklemek,

(d) kadın çiftöilerin faaliyetlerini görünü kılmak,

(e) tüm dünada bu günde ortak bir ruh oluşturarak bir farkındalık sağlamaktır.”

 

(Yeşil Gazete)

Adalar’da Barış Konseri: Adalı Sanatçılar Barışa Sesleniyor…

Bu haftasonu Adalar’da barış konseri var. Adalı Sanatçılar Barışa Sesleniyor…

12

Barış sesini daha çok yükseltmemiz gereken bugünlerde 18 Ekim pazar günü, Burgaz Adası Cennet Bahçesi’nde barış konseri var.. Bir dizi konser ve film gösterimi yapılacak etkinlik saat 16.00’da başlayacak.

13

Müzikli şiir dinletisi yapacak Nino Varon etkinliğin sunuculuğunu da üstleniyor. Gitarı ve şarkılarıyla Bilgesu Erenus, santur, ud ve keman eşliğinde Vassiliki Papageorgiou, Grup Neyse, Briken Aliu triosu ve Taner Öngür etkinliğin sanatçıları. Ayrıca hava karardığında, daha önce Büyükada’da büyük bir beğeniyle izlenen Acının İki Yüzü sergi ve video gösterisi, fotoğrafçı Kamuran Erkaçmaz‘ın katılımıyla gerçekleşecek.

Tüm barışseverler davetlidir…

13...Tarih: 18 Ekim Pazar

Saat: 16.00’dan itibaren

Yer: Cennet Bahçesi, Gönüllü Cd. No: 60 Burgaz Adası Adalar/İstanbul

Konser ile ilgili facebook etkinlik sayfasına buradan erişiebilirsiniz.

 

(Yeşil Gazete)

Ve Başardık! Fransız Engie firması , Ada Yumurtalık Termik Santrali’nden çekildi

İskenderun Körfezi’ndeki faaliyette bulunan 3 termik santrale ek olarak planlanan 29 termik santral projesinden biri durumundaki Ada Yumurtalık Termik Santrali’ni yürütücüsü ve geçtiğimiz hafta İskenderun ile Fransa’da aktivistlerin eş zamanlı gerçekleştirdiği eylemler ile bu projeden çekilmeye çağrılan Engie firmasının (eski GDF-Suez)  projeden çekildiği açıklandı.

10

Açıklama 14 Ekim sabahı Fransa Çevre Bakanı’ndan geldi. Engie’nin kömür yatırımlarını durduracağı açıklanırken, Çevre Bakanlığı’nın baskıları sonucunda, Engie şirketinin kömür projelerine yatırım yapmayacağını ve Ada Termik Santrali Projesinden vazgeçtiği de vurgulandı.

11

Fransız Engie firması’nın kömüre yatırımı devam ettirirken Aralık ayında Paris’te gerçekleşecek İklim Zirvesi COP’21’in de sponsoru olması iklim aktivistlerinin tepkisini çekmişti. 7 Ekim’de İskenderun Çevre Koruma Derneği, ve Türkiye’den Greenpeace Akdeniz, WWF, TEMA, Ekoloji Kollektifi’nin aralarında 35 ulusal ve uluslararası sivil toplum kuruluşu ile beraber Fransa Cumhurbaşkanı Hollande’ye mektup gönderdi ve “Fransa, eğer gerçekten iklim değişikliği konusunda samimi ise, Ada Termik Santrali Yatırımını durdurmalıdır” demiş, İskenderunlu aktivistler, “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu Fransa” dövizleri ile eylem yapmıştı. İskenderun’da yapılan eylemle eş zamanlı olarak Engie firmasının merkezi önünde de CAN (İklim Eylem Ağı)-Fransa, Friends of the Earth Fransa ve Oxfam Fransa aktivistlerinin “Ada Yumurtalık Termik Santralini Durdurun!” pankartı ile protesto konseri gerçekleşmişti.

İskenderun Körfezinde hali hazırda bulunan 3 termik santralle ek olarak 29 yeni termik santral planlanıyor. Bu projelerden bir tanesi olan Ada Termik Santrali projesi ise Engie (eski GDF-Suez) tarafından yürütülmekteydi.

Engie (eski GDF-Suez), bir Fransız kamu şirketi ve aynı zamanda Paris’te 30 Kasım- 13 Aralık 2015 tarihleri arasında yapılacak olan iklim zirvesinin de sponsorlarından biri.

Firmanın bir yandan kömüre yatırıma devam etmesi, diğer yandan ise iklim değişikliği zirvesine sponsor olması özellikle sivil toplum kuruluşları tarafından önemli bir çelişki olarak sunuluyordu.

(Yeşil Gazete)

 

Almanya’da İklim parkı: Belediyeler yenilenebilir enerjiyi tanıtma çabasında

Çevre için Medya ve İletişim Çalıştayı’nın Almanya programının Almanya’nın fosil yakıtlarla nükleer enerjinin kastedildiği  kirli enerjiden çıkış yaparak  başta rüzgar ve güneş olmak üzere yenilenebilir enerjilere  yönelimi, kısaca “enerji dönüşümü” meselesine dair incelemeleri devam ediyor.  Önceki günlerde konunun uzman ve aktörleriyle değerlendirilmiş olarak Kuzey Ren Vestfalya eyaleti sınırları içerisinde yer alan Gütersloh kenti yakınlarındaki Rietberg kasabasında iklim ve yenilenebilir enerji parkı ziyaret ediliyor. Rietberg İklim Parkında İklim Koruma Müdürü  Anika Hering parkın kuruluş amacını ve faaliyetlerini anlatıyor .

Rietberg İklim Parkı
Rietberg İklim Parkı (Internet)

Almanya’da eski adıyla eyalet bahçesi olarak bilinen önce inovasyon merkezi ardından iklim parkına çevrilen alanda yenilenebilir enerjilerin üretim prosesleri objektif olarak anlatılıyor ve halka açık olarak tanıtımı yapılıyor. Bu özellikleriyle park bilgilendirici olmasının ötesinde iklim ve enerji konusunda çalışanlar için ideal bir eğitim merkezi niteliğinde. İklim parkının kuruluş hikayesinde belediyeler büyük rol oynuyor zira idari bölgelerine yatırım yapılmasını arzu eden belediyeler yenilenebilir enerji firmalarına çağrı yapıyor ve onlara faaliyetlerini bu parkta sergileyerek kendilerini tanıtma fırsatı veriyor. Bu şekilde organize edilen parka 18 yenilenebilir enerji ve çevre bağlantılı şirket  katkı sunmuş. Kuzey Ren Vestfalya eyaleti Almanya’da demir çelik endüstrisinin başkenti olarak tanımlanırken burada yenilenebilir enerjilerin tanıtıldığı , kullanımının teşvik edildiği bir parkın kurulmuş olması oldukça ilginç. Gutersloh ve civarında rüzgar enerjisi yeterli olmadığı için yenilenebilir enerji kaynakları arasında birinci sırayı güneş ikinciyi biogaz uygulamaları alıyor .

 

 

orman içerisinde 1 metrekarelik alandaki ağaçların salımını önlediği karbon dioksit hacmine eşit küp
orman içerisinde 1 metrekarelik alandaki ağaçların (bu küpün 1 yüzü kadar alanda)   salımını önlediği karbon dioksit hacmine eşit küp (Foto:Özer Akdemir)

Parka girdiğinizde önce 1 metrekarelik alanda(küpün tabanı kadar) ne kadar oksijen olduğunu basit bir şekilde gösteren  içi boş bir  küple karşılaşıyorsunuz. Mesaj şu       “ormanlık alanın 1 metrekaresindeki ağaçlar bu küpün hacmi kadar karbon salımını tutar, 1 metrekaredeki ağaçlar yok olursa  küpün hacmi kadar karbon salımı açığa çıkar ” . Esasen Almanya’da yenilenebilir enerjilerin önünün açılmasında iklim değişikliğine karşı 2020 yılına kadar karbon emisyonlarını %40 oranında azaltma çabası   hedef teşkil  ediyor. Şüphesiz demir-çelik sektöründe de fosil yakıtların kullanımı söz konusu olduğu için kirli enerjilerden çıkış sağlayarak yönelinmiş bulunan yenilenebilir enerji türleri arasında henüz fazla  yaygınlaşmamışsa da biogaz enerjisi geliyor.

Bir gün önce yol üstünde uğradığımız gerçek biogaz tesisi
Bir gün önce yol üstünde uğradığımız gerçek biogaz tesisi (Foto:Özer Akdemir)

Almanya’da Münster yakınlarında Klimakonner şirketi tarafından yapılan araştırmaya göre Almanya’da yılda on milyonlarca ton gıda maddesi atığı ile yaklaşık 1 milyon hanenin elektrik enerjisi ihtiyacını karşılamak mümkün. Dünya genelinde Norveç bu konuda başı çekiyor. Fakat biogaz enerji üretim tesisleri pek de öyle yanına yaklaşılacak türden değil  zira bir gün önce nükleer santral önünde fotoğraf molasından sonra tesadüfen rastladığımız ve otoparkına girerek fotoğraf aldığımız süredeki deneyim bunu ispatlamaya yetmişti zira biogaz tesisinin içerisinde çöpler toplanıyor ve ortaya çıkan metan gazının kokusu tam bir felaket. Hering, alana yerleştirilmiş olan fotovoltaik panellerle elde edilen enerjinin elektrik ve/veya ısı üretiminde kullanılabildiğini söylüyor.

 

Çapı 18m lik cam kapağın altında 304 metreye ulaşan derinlikten ısı çıkarımı
Yerde çapı 18m lik cam kapağın altında 304 metreye ulaşan derinlikten ısı çıkarım              (Foto: Eylem Oktay)

İklim parkında tanıtımı yapılan diğer bir enerji türü de jeotermal enerji. Zemin üzerinde 18 santimetre çapında bir deliğin açılmasıyla 300-304 metre derinlikten çekilen ısı borular yoluyla yukarı çekilerek ısıtmada kullanılabiliyor ki elde edilen ısı aynı zamanda sistemin kendi kendisinin katalizörü konumunda.

“Enerji üretim sürecinde kaybedilen ısı, kurban edilen kısımdır”.

Elektrik enerjisi üreten her sistemde olduğu gibi jeotermal enerjide de elde edilen enerji aynı zamanda ısınmada da kullanılabiliyor (bunun tek istisnası ise nükleer santralden elde edilen enerji ) ancak bu ısı ya merkeze çekilirken kaybediliyor ya da bacalarla dışarı salınıyor .

Programımız boyunca bize eşlik eden , prosesleri anlamamıza yardımcı olan Dr Alper Öktem’in deyimiyle “kaybedilen ısı, elde edilen enerji adına kurban edilen kısmı” oluşturuyor. Bu sebeple elektrik enerjisi üretilirken ısının da boşa sarf edilmemesi gelecek enerji üretim metodlarının üzerinde geliştirmeler yapması gereken bir konu ki Almanya da çalışmalarını bu meseleye kaydırmış durumda. Bu şekilde örneğin bir enerji üretim sürecinden %30 elektrik enerjisi üretilirken%40lık ısı kaybı önlenebilirse enerji üretiminden alınacak verimin %70’lere çıkabilmesi söz konusu olacak.

Almanya’da diğer bir temiz enerji kaynağı olarak değerlendirilen diğer bir faaliyet de elektrikle şarj edilerek kullanılan otomobillerden sağlanıyor. Gündüz kullanılıp akşam park edilen elektrikli otomobiller için sokak lambalarının yanında park alanı bulunuyor . Bu şekilde gece kullanılmayan park halindeki otomobiller kanalıyla sokak aydınlatması sağlanabiliyor.

İklim Parkta Kuzey Westfalya yeşiller Partisi Milletvekili Brems ile değerlendirme
İklim Parkta Kuzey Westfalya yeşiller Partisi Milletvekili Brems ile değerlendirme (Foto: Yusuf özlük Boran)

Almanya’da 2018 yılına kadar taş kömürü, 2045’te de linyit kömürü üretimi bitecek

Son olarak güneş enerjisinin tanıtıldığı kısımdayız ki bu kısımda bize Kuzey Ren Vestfalya eyaletinden 5 yıldır Yeşiller Partisi Millletvekili olan Wibke Brems de eşlik ediyor . Brems Almanya’nın enerji politikalarını anlatırken Köln gibi büyük bir şehri de içeren Hollanda sınırındaki Kuzey Ren Vestfalya eyaletinin demir çelik üretiminin merkezi olduğunun altını çizerken demir çelik endüstrisinin destekleyici yan dalları fosil yakıt kullanımı olduğu üzere konu kömüre geliyor. Yüksek maliyetler sebebiyle 2018 yılına kadar kömür üretiminin sonlandırılmasının planlandığını öğreniyoruz kendisinden. Linyit kömürünün de yalnızca halihazırda açık olan maden işletmelerinden çıkarıldığı bilgisini paylaşıyor bizimle .

Neticede linyit kömürü ıslak olduğu için hemen yakında çalıştırılan santrale verilirken taş kömürünün kamyonlarla başka santrallere sevkiyatı söz konusu. Brems, linyit kömürünün çıkartılmasının da 2045’te nihayetleneceğini öngördüklerini yine de linyit işletmesinin karlı bir faaliyeti olmadığı için öngörülenden daha erken bir tarihte bitebileceğini de ifade ediyor. Elektriğin %30’unun yenilenebilir enerjilerden sağlanmasıyla ülke ortalaması olarak enerji üretiminde kömürün payı da %70’lerden %40’lara düşürülmüş oluyor.

 

Özel Haber: Pınar Demircan

(Yeşil Gazete)

 

Nükleer santrallere karşı mücadele için önce toplumsal enerji !

Dünya Kitle iletişimi Araştırma Vakfı tarafından Avrupa Birliği’nin destekleriyle gerçekleştirilen Çevre için Medya ve İletişim konulu çalıştayın Almanya ayağındaki program kapsamında Detmold’daki enerji uzmanları ve aktivistlerle görüşmeler devam ederken yerinde gözlem ve inceleme amacıyla enerji santralleri de ziyaret ediliyor. Almanya’da yenilenebilir enerji üretiminde en fazla rağbet gören rüzgar ve güneşten nasıl enerji elde edildiğini , tarihsel olarak hangi aşamalardan geçildiğini  içeren bir şekilde günümüz uygulamalarını , Almanya’nın enerji üretimindeki kazanımlarını sizlere aktarmaya çalıştığımız iki günün ardından sıra nükleer santrallerde . Nükleer santraller sözkonusu olunca  nükleer karşıtı mücadeleler hakkındaki değerlendirmeler de önemli bir yer tutuyor. Bu bağlamda heyet önce, Detmold yakınlarında Hameln kentindeki Grohnde Nükleer Santralini içeri girmek yasak olduğu için sadece dışarıdan ziyaret ediyor, fotoğraf  alıyor  ardından da Almanya’daki antinükleer mücadelenin aktörleriyle görüş alışverişinde bulunuyor.

Grohnde Nükleer Santralinin önünde
Grohnde Nükleer Santralinin önünde

Grohnde Nükleer Santrali 2023’e kadar toplam enerjisinin %28‘ini tedarik ettiği nükleer santralleri kademeli olarak kapatmayı planlayan Almanya’da, 1985’ten beri faaliyette olan 1360 megawattlık enerji üreten basınçlı bir su reaktörü . Yerleşim yerlerinin yanı başında kurulan bu nükleer santralin çocuklarda görülen kanser oranlarını arttırdığının tespit edilmesiyle santrale karşı verilen mücadele ivme kazanmış ve yasa gereği  2021’de kapatılmasına karar verilmiş bir nükleer santral.

1980 yılı itibariyle 400 nükleer santral yatırım planı olan Almanya’nın 2000 yılının başında, Yeşiller Partisinin koalisyon hükümetine girmesini izleyen süreçte “Nükleer santrallerden çıkış yasası” ile kademeli olarak nükleerden çıkışı hedeflemesine rağmen 2000 yılında iktidara gelen Almanya Başbakanı Angela Merkel’in lideri olduğu Hristiyan Demokrat Partisi, mevcut nükleer santrallerin ömürlerini uzatmak suretiyle nükleer endüstriye destek olmuş.Ancak Fukuşima nükleer santral faciasından sonra  nükleer santrallerin tehlikeli olduğu  toplumun geneli tarafından kabul edilince politik iktidar da yönünü değiştirerek “nükleerden çıkış” yasasını uygulamaya koymak zorunda kalmış. Lakin halkın nükleer santrallere karşı mücadelesinin de derin bir geçmişi var ki  1977 yılında Grohnde nükleer santralinin kapatılması için antinükleer aktivistlerin gerçekleştirdiği eylemler bu çetin mücadele örneklerinden sayılıyor.

Grohnde nükleer santralinin önünde , heyet durumdan pek memnun görünmüyor ,parmaklar aşağı
Grohnde nükleer santralinin önünde , heyet durumdan pek memnun görünmüyor , parmaklar aşağıda!

 

Heyetin öğleden sonraki ziyareti ise  Detmold‘dan 15 kilometre mesafedeki Bielefend kentinde antinükleer mücadelenin aktörlerine yönelik  oluyor. Bir gün önce programa katılan Dr Alper Oktem’den sonra burada ailece yenilenebilir enerjiye verdikleri destek kadar antinükleer mücadelenin de içinde yer alan Dr Angelika Claussen de bizimle. Nükleer Silahların Önlenmesi İçin Uluslararası Hekimler(IPPNW)  Avrupa Başkan yardımcısı Dr Claussen’i en son Sırbistan’ın Başkenti Belgrad’daki vesilesiyle Ukrayna‘daki savaş ortamında liderlere insani yardımın serbest bırakılması için yapılan kongreye organizasyonundan anımsayacaksınız .

Yenilenebilir enerjinin gerek nükleer gerekse diğer kirli enerji tiplerinin kullanımına başvurulmaması için bir alternatif olarak geliştirilmesini gerektirmesi, kısacası nükleere karşı olumlu mücadelenin yenilenebilir enerjinin hukuki ve bilimsel kurallara uyularak teşvik edilmesi nükleere bir alternatif sunulması anlamına da geliyor. Fakat bir önceki aşama şüphesiz toplumsal konsensüsün sağlanarak toplumun nükleer enerjiyi istemediğini göstermesi ki “toplumun enerjisini” ortaya çıkaracak olan da aktivizm. Bu noktada Almanya’daki nükleer karşıtı mücadelenin Freiburg‘daki temsilcilerinden Kurt Gramlich  Almanya’daki antinükleer mücadenin yapısının Türkiye’dekine benzer bir şekilde, küçük büyük çevre örgütlerinin daha üst bir çatı altında birleşmesiyle olduğunu anlatıyor.

freiburg antinükleer
Kurt Gramlich Almanya’daki antinükleer mücadeleyi nasıl örgütlediklerini anlatıyor

İlk defa 1975’te yaşanan nükleer karşıtı mücadenin köylülerin ve işçilerin birliğiyle verildiğini söylüyor. Almanya’da antinükleer mücadenin gereği olarak çevreciler Türkiye’deki gibi yüksek meblağ denebilecek 50 bin avro gibi bir dava ücretleriyle karşılaşmış bunları da konser vermek gibi aktivitelerle finanse etmişler. Lakin daha protest eylemleri de yok değil , 1985‘te ise Hamm‘daki nükleer santralin soğutma kulesine tırmanma eylemi yapılmış ve aktivistlerin hakkında suç duyurusu yapılmış. Bir diğer aktivist Andre Plamitt ise Bielefeld Belediyesi ile ilgili bir süreci , belediyenin nükleer santralin ortağı olma girişiminin nasıl başarısız olduğunu anlatıyor. Öyle ki belediyeye karşı farkındalık yaratmak için “santrali bırak, sat, kurtul, onun elektriğini de istemiyoruz” kampanyasına başlamışlar. 2011 yılında nükleer santrallerde plutonyum üretimine karşı “çocuklar için yeterli iyot tabletiniz var mı”? kampanyasını yürütmek gibi çabalarla halkın bilinçlendirilmesine ve mücadelenin aktif tutulmasına çalışmışlar. 2013 yılında nükleer santrallerin kaza halinde acil durum yönetmeliğine göre tahliye edilmesi gereken yarıçapı 40 kilometre olan alanda en büyük insan zincirini oluşturmuşlar. Toplantının devamında Türkiye’deki enerji mücadeleleri sivil toplum örgütü temsilcileri tarafından anlatılınca konu doğal olarak Almanya’daki termik santral direnişine geliyor. Mücadelenin aktörlerinden dinlediğimiz Almanya’daki kömürlü termik santral, linyit kömürü direnişleri “bırak toprak altında kalsın” sloganları ise Türkiye’deki sloganları anımsatıyor.

Heyetin Almanya’daki enerji alanında gerçekleştirdiği ziyaretler Gütersloh kenti yakınlarındaki Rietberg kasabasında iklim ve yenilenebilir enerji parkının ziyareti ve sonrasında Yeşil Parti Milletvekili ile istişareler yapıldıktan sonra nihayetlenecek.

Haber: Pınar Demircan

Yeşil Gazete

Enerji Bakanı’ndan, “3. Nükleer Santral İğneada’ya” açıklaması

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Ali Rıza Alaboyun, Türkiye’de yapılacak üçüncü nükleer santral için Kırklareli’nin İğneada bölgesinin planlandığını söyledi.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Ali Rıza Alaboyun
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Ali Rıza Alaboyun

Türkiye’de kurulması planlanan 3’üncü nükleer tesisin yerine ilişkin soruyu yanıtlayan Alaboyun, “3’üncü nükleer santral için Kırklareli İğneada bölgesinde arkadaşlarımız yoğunlaşıyorlar. Muhtemelen 3’üncü santrali de orada kurmak niyetindeyiz, aynı teknolojiye dayalı olarak firmalarla anlaşmalar veya görüşmeler devam ediyor” ifadelerini kullandı.

Alaboyun, bu tesisin kimler tarafından yapılacağı sorusunu, “Şu an 3’üncü de Çinliler ve Amerika’nın Westinghouse firmasıyla mutabakat zaptı şeklinde bir anlaşma imzalandı, onlar bir çalışma yapıyorlar ama tabii ki bu diğer firmalara açık değil anlamına gelmez. Bu konuda teklif vereceklerle görüşüyoruz. Japonların yine ilgisi var, bu nükleer tesisin teknolojisinin de aynı olmasını istiyoruz” şeklinde yanıtladı.

(Hürriyet)

Buğday Derneği Ege Ağı, Foça’da biraraya geldi

Buğday Ekolojik Yaşam Derneği, Ege Bölgesi’nde bulunan üyelerine açık bir tanışma toplantısı düzenledi.

Yaklaşık 60 kişinin katıldığı buluşmaya buğday üyesi Fadime-Kaptan Zülfikargil çiftinin Foça, Ilıpınar Köyü’ndeki çiftliklerinde yapıldı. Çiftlik, uluslararası Ramsar Sözleşmesi ile korunan Türkiye’de sadece 14 alandan biri olan Gediz Deltası’na yürüme mesafesinde. Buluşmaya Bayındır, Karşıyaka, Bornova, Urla, Seferihisar’ın yanısıra Fethiye, Kuşadası ve Salihli’den de Buğday Derneği üyeleri katıldı.

62

Buluşmada katılımcıların çoğu, kendi küçük bahçesinde ya da komşusunun arazisinde, profesyonel üretici olarak veya hobi şeklinde yaptıkları üretimler konusunda ilgili bilgi verdi ve deneyimlerini paylaştı. Paylaşımların ardından, aynı zamanda TaTuTa çiftliği de olan Fadime, Kaptan Zülfikârgil Çiftliği’ni dolaştık. İlk olarak güneş enerji sistemi yardımıyla sebze ve meyve kurutma fırınının nasıl kurulduğu ve işlediği hakkında bilgi aldık. Bu fırın, mümkün olan en ucuz yolla sağlıklı bir yolla sebze, meyve ve tahıl kurutulmasını amaçlıyor. Birim alana göre maliyet hesaplaması ve ürün kurutma kapasitesi değiştirilebiliyor ancak yöntem aynı. En büyük yararı ise kurutma aşamasında zararlı bakteri ve aflatoksin üretmemesi. Aynı zamanda şehirde de uygulanabilir olan sistem, kurulum açısından çatılar için de uygun.

Fadime Hanım’ın hayalini gerçekleştirdiği hobi serasına yöneldik. Züfikargiller, serada şu an çilek yetiştiriyor. Her sebzeye göre yapılan uygulama değişse de, ana materyaller aynı, yerellik ön planda. Çilekler için orman toprağı, keçi-solucan gübresi ve perlit karışımı bir yatak hazırlanmış. Damla sulama kullanılıyor. Yaklaşık 50 m2 alanda kurulan seranın maliyeti 2 bin lirayı bulmuş (bu bir sera için oldukça düşük bir fiyat).

Ardından ev sahibi Fadime-Kaptan çiftinin el emeği olan tarhana, kavılca bulguru pilavı ve zeytin çeşitleri ikramı eşliğinde sohbet ettik. Aynı zamanda üretici olan katılımcıların getirdiği ürünleri de tadarak, bu ürünler hakkında bilgilenme olanağı bulduk.

İyi ki varız, iyi ki varsınız! İyi ki buradayız…

64

BuğdayEge Ağı, Buğday Derneği’nin yerelde ekolojik yaşam bilgi ve deneyim ağlarının oluşturulması konusundaki stratejisinin önemli adımlarından biri. Derneğin Koordinasyon Kurulu’ndan Oya Ayman, ”Burada çok çeşitli bir kalabalık var ve hepimizi zenginleştiren farklı farklı deneyimlerimiz var. Birbirimizden alıp verebileceğimiz çok şey olduğuna inanıyorum. Bugün burada toplanma nedenimiz de bu. İşte, bir şeyler paylaşmaya başladık bile! Buğday hakkında en önemli stratejilerimizden biri de, sevgili Viktor’un da üzerinde durduğu ve vefatından sonra da ön plana aldığımız, yerellik politikaları. Buğday olarak Türkiye’nin çeşitli yerlerinde ekolojik yaşam eğitimlerini vermeye başladığımızda, yerelleşmenin önemini bir kez daha fark ettik. Buğdayın, yerelleşme politikasının ilk adımları Kaz Dağları’nda atılmıştı. Daha sonra Adana-Çukurova da bir grup oluştu. Bir gıda topluluğu oluşturdular ve kendi içlerinde eğitimler vermeye başladılar. İzmir’de de, Mehmet’in de önayak olmasıyla yeni gıda toplulukları oluştu, oluşuyor. Hepimiz kendi çevremizde bu toplulukları kurup, tohumlarını atabiliriz. Önemli olan birbirimizle olan dayanışmayı sağlamak. İyi ki varız, iyi ki varsınız! İyi ki buradayız…”

Batı İzmir Topluluk Destekli Tarım Grubu (BİTOT)

Topluluk Destekli Tarım için adım atan Batı İzmir Topluluk Destekli Tarım Grubunu (BİTOT), grubun kolaylaştırıcısı Mehmet Gürmen ise toplantıda gıda toplulukları deneyimini anlattı:

63

”İsmimiz yerellik ilkemizden geliyor. İzmir’in Urla-Karaburun-Çeşme- Seferihisar ve Güzelbahçe  yani yarımada ilçelerini Batı İzmir olarak tanımladık ve bu coğrafyadaki üretici ve türeticileri temiz gıda odağında biraraya getirmek arzusuyla 2014 yılı Eylül ayında BİTOT ismiyle tümüyle gönüllü bir organizasyon olarak yola çıktık. Amacımız, üreticiyi aracısız olarak desteklemek ve tüketiciyi tereddütsüz gıdayla buluşturmak. Hikaye benim için şöyle başladı: İstanbul’da yaşarken haftalık alışverişimizi Şişli %100 Ekolojik Pazar’dan yapıyorduk fakat tahin, peynir v.b. ihtiyaçlarımızı üreticiden direkt alabilmenin peşindeydik. Buğday Derneği çalışanları olarak sağlıklı gıda arayışına girdik ve bir sipariş topluluğu oluşturduk. Bunun için Bayramiç’ten kargo ile toplu sipariş verip ürünleri ya dernek merkezinde veya benim ofisimde kesip, bölüp terazimizde tartarak paylaşıyorduk. Bu güzel bir deneyim oldu. 2014 yılı Eylül ayında Urla’ya taşındık. Semt pazarından; çoğu konvansiyonel yöntemlerle üretilen, kaynağını bilmediğimiz ürünleri tüketmek yerine, bir yerel gıda topluluğu kurmayı deneyelim dedik. Yereldeki üreticilerimizi ilk etapta; doğa dostu üretim yapan küçük aile çiftçilerinden ve Ege Üniversitesi’nden sevgili Tayfun hocaların gıda topluluğuna ürün veren üreticilerden seçtik. Daha sonra grubumuza katılmak isteyen yeni üreticilere çeşitli sorular sorduk; mesela bal üreticimize ‘varroa’ zararlısı için ilaç atıp atmadığını eğer atıyorsa, ürününü tüketemeyeceğimizi anlattık. Bugün ise; kimyasal mücadele yerine kendi topladığı kekiğin suyundan yaptığı ev yapımı ilaçla arıların bakımını yapan Hatice ablamızdan balımızı temin ediyoruz.

Sistemin bir özelliği de grubun nasıl bir yön çizeceğine kendisinin karar vermesi. Gıdaya ulaşma yolunda İstanbul ile Urla arasında bir fark olmalıydı. Karbon ayak izi yaratmak istemediğimiz için yerelden ürün almaya dikkat ediyoruz. Ayrıca bir veya birden fazla üreticimizin arazisinde bizim grubumuz için üretim yapılmasını sağlamak yani tam olarak “Topluluk Destekli Tarım” yapmak gibi bir ihtimal de var. Bu benim hayalim ve hayata geçirebilirsek kabaca şöyle işliyor olacak: Öncelikle grup içinde bir üretim sezonunda tüketilecek ürün miktarılarını analiz etmek yani talebi belirlemek gerekiyor. İkinci aşama, üreticilerin arazisindeki üretimi planlamak oluyor. Yerel tohumdan, doğa dostu ve geleneksel yöntemlerle üretim tercihimiz. Üretim modelinden sonra ürünlerin fiyatı, hane başına düşen katılım payı ve ödeme takvimi konularında üretici ile grup hemfikir oluyor. Örneğin, domates tüketmek istiyoruz, üretici arazisinden 1 ton çıkacak şekilde bir üretim planlıyor; biz de topluluk olarak ön ödemeli ve düzenli bir aidat katkısı, ve gerekirse arazide fiili destek ile üreticiye olan sözümüzü tutuyoruz. O da ürün çıkmaya başladığında, daha önceden belirlemiş olduğumuz katkı payı oranında ürününü bize sunmaya başlıyor. Ayrıca; sel, dolu, hastalık v.b. nedenlerle zarar gören ürünlerin de sigortası olmuş oluyoruz. Böylelikle hem taze hem sağlıklı hem de adil fiyatlı ürünler tüketiyoruz; ayrıca çiftçimizin motivasyonunu sağlayarak yaptığı işe devam etmesini ve toprağında yaşamasına katkıda bulunmaya çalışıyoruz. Bu toplulukların ve ilişkilerin en  büyük sosyal yararı ise üretici ile tüketicinin yüz yüze alışveriş yapıp, günümüzde kaybolmakta olan güven duygusunu tekrar kazanıyor olmaları.

İlk başladığımızda üreticilerimizin 3’ü İzmir’den 7’si şehir dışındandı. Şimdi ise toplamda 20 üreticiden 400 kaleme yakın ürün var listemizde. Yerel üretici oranımız yüzde 80. İlk buluşmamıza 6 kişi gelirken şimdi 25-30 kişiyle toplanıyoruz. İlk başlarda her üç haftada bir sipariş verirken şimdi iki haftada bir buluşuyoruz. İletişimimizi 250 kişilik gizli bir facebook grubu üzerinden yapıyoruz ve referans ile gruba kişi ekliyoruz. Grubun gizli olması; yaptıklarımızı gizlemek istediğimizden değil; grubun içinde özel-kişisel-iletişim-banka hesap bilgileri v.b’nin de paylaşılıyor ve bir garanti/ön ödeme beklemeksizin ön sipariş alıyor olmamızdan kaynaklanıyor. Tüketicilerimizin yaklaşık yarısı Urla’dan. Üreticilerimizin ürünlerinde organik sertifika şartı aramıyoruz ancak küçük aile üreticileri tarafından, sertifikalı ürünler gibi doğa dostu (herhangi bir suni kimyasal gübre, ilaç, hormon dengeleyici, gıda koruyucu v.b. katılmamış) yöntemlerle üretilmiş, ve adil fiyatlarda olmasına özen gösteriyoruz.’’ dedi.

Dr. Füsun Tezcan, Anadolu’da kullanılan ev yapımı ve doğa dostu ilaçları anlattığı Börtü Böcek kitabından bahsettikten sonra Dr. Uygar Özesmi Good4Trust.org iyilik paylaşım platformunu tanıttı.

Buğday Ege Ağı sorumlusu Nurhayat Bayturan, kısa bir değerlendirmenin ardından kapanış konuşmasını yaptı. Günün anısına toplu fotoğraf çektirdikten sonra, yeni buluşmalarda biraraya gelmeyi dileyerek ayrıldık.

 

Haber ve Fotoğraflar: Özgür Onur Dermani

(Yeşil Gazete)

Bir “milletimiz” var mı artık? – Ömer Laçiner

Türkiye’de, temel uygarlık değer ve ölçütlerinin genel kabul gördüğü bir toplumun; eşit yurttaşlık haklarının geçerliliği zemininde şekillenmiş olma anlamıyla bir “millet”in var olduğundan söz edebilir miyiz artık?

Ne zaman söz edebilirdik ki diyenler olacaktır elbette. Ama herhalde onlara “o kadar da değil” diyenlerin öne sürebildiği, tutunabildiği gerçeklerin hemen tümünün de berhava (olmuş) olduğunu Ankara’daki katliamın korkunç gerçekliği ile birlikte gördük.

IŞİD’li alçakların, tescilli uygarlık düşmanlarının patlattığı bombaların eseri değildi bu. Paramparça edilerek öldürülmüş yüzü aşkın insanın, çoğu ömür boyu ağır sakat kalacak yüzlerce dostumuzun, arkadaşımızın yaşadığı yürek dayanmaz dehşetin tarifsiz acısı da söyletmiyor bunu.

Bunu söyleten katliamın kendisi değil; bu olay karşısında varolduğuna inanmak istediğimiz Türkiye toplumunun, hepimizi kapsadığı iddia edilen “millet”in büyükçe bir kesiminin gösterdiği tepkidir. Bu tepkinin biçimi ve içeriği neredeyse tereddüde yer bırakmayacak kadar açıkça ortaya koymuştur ki; AKP’nin Recep Tayyip Erdoğan etrafında kenetlenmiş kadroları ve onlara yapışık “çekirdek” seçmen kitlesi ile Ankara katliamının hedefi olan, orada dostlarını, arkadaşlarını, yoldaşlarını kaybeden veya kaybetmişçesine derinden yaralanan ya da onların maruz kaldığı bu ağır vicdansızlığın acısını içtenlikle paylaşan insanlar artık aynı toplumun veya aynı “millet”in unsurları değildir, böyle addedilemezler.

Ankara katliamı, Recep Tayyip Erdoğan’ın güdümüne tâbi AKP ve hükümetinin “Gezi isyanı”ndan bu yana izlediği “kutuplaştırma” siyaseti ile sırtını sıvazladığı kendi “millet”i ile; o siyasetin “zımmi” –yabancı düşman veya yarı düşman– statüsüne baş eğdirmek istediği kesimler arasındaki –sistematik olarak gerdiği– bir toplumu toplum kılan bağların neredeyse tamamen koptuğunu göstermiştir.

O bağlar, ilkokul kitaplarının millet tarifinde “sevinç ve kederde ortaklık” diye özetlenir. Aidiyet duygusunun özüdür bu. “İçimizden biri”nin başarısına sevinmek aramızdaki farkları, rekabet ve hatta çatışmayı o ortak sevincin sıcaklığında bir süre için dahi olsa “unutmak; yine aynı şekilde birimizin veya bir kesimimizin yaşadığı ağır bir acının ya da felaketin kederini duymak, dayanışmaya yardımlaşmaya koşmak gibi salt insana özgü niteliklerin var ve geçerli olduğuna güvenden beslenir o bağlar.

Ankara’daki katliamın duyulduğu andan itibaren AKP medyasını ve trol organizasyonunun tutumunu izlemiş olanlar katliamın kendisi kadar bu tutumun da kanlarını dondurduğunu teslim edeceklerdir. Bütün dünyaya karşı başka türlü konuşamayacakları için “çok ağır bir saldırı, çok üzüldük” diyen en üst düzey parti ve hükümet sözcülerinin bu usulî söyleminin bile şöyle bir geçiştirildiği bir dil ve uslüpla kaplıydı buralar. “Oh oldu” demenin sınırlarında dolaşan; bazan bunu da bir biçimde ifade eden; hiç değilse bir gün beklemeye bile sabredemeyip; ilk dakikalardan itibaren HDP ve yöneticilerini zan altında bırakmaya, hatta tertipçi gibi göstermeye çalışan gayet çirkef bir tutum, bir yayın politikası –adeta otomatik biçimde– yürürlüğe konulmuştu.

Patlamanın hemen öncesinde Ruhi Su’nun 1 Mayıs 1977 katliamına dair “bu meydan kanlı meydan” türküsü ile halaya durmuş gençlerin görüntülerini yayınlayıp “ne olacağını biliyorlar demek ki” imasını yapmaktan; katliamdan bahsederken gözyaşlarını tutamayan Demirtaş’ın konuşmasını ağlaya ağlaya oy istedi” diye özetlemeye; “vampir”, “kanla beslenmek” türü ilhamları aralıksız tekrarlamaya kadar insaf sınırlarının paramparça edildiği bir saptırma, kin ve iftira bulamacı ile karşı karşıya idik.

Ankara katliamı gibi bir olayda bile bu tiksindirici tavırla karşılaşabiliyor isek; bunu organize biçimde yapan ekipler ile onların çevresinde olup da engellemeyenlerin oluşturduğu kesim ile “bizim” aramızda insani ve toplumsal diyebileceğimiz herhangi bir bağ kalmış mıdır? Ya da bir başka deyişle; Bay Erdoğan liderliğinde bu kesime empoze edilen kutuplaştırma siyaseti ile gözümüzün önünde her vesileyle törpülenen ve zayıflatılan o bağ –herhalde 7 Haziran seçim sonuçlarına bakılarak– tek taraflı olarak zaten kesilip atılmış da biz şimdi mi fark ediyoruz?

AKP medya sözcülerinin o şirret tutumu, katliama uğrayanların, olay akabinde AKP iktidarını suçlayan ifadelerine tepki olarak mazur görülebilir mi?

O suçlamaların gerçeklik payının ne denli yüksek olduğuna dair –son iki yıla yayılmış– bilgilerimizi, kanıt ve karinelerimizi bir yana bırakalım. Ve farzedelim ki AKP ve hükümeti tamamen masum olduğu halde katliam mağdurları onu itham ediyor olsun.

Eğer, o bahsettiğimiz, bir toplumu toplum, milleti millet yapan o toplumsal insani bağ, AKP tarafında bir nebze dahi var olsa idi; kendisini itham edenlerin yaşadığı şokun, travmanın, mağduriyetin ağırlığını dikkate alır; kendi masumluğunu anlatabilmek için bir süre bu “haksız itham”a sessiz kalır, öfke biraz yatıştıktan sonra kendini savunurdu.

AKP tarafı ise tam tersine, daha kendisini itham edenler doğru dürüst konuşacak halde bile değilken, kendi masumluğunu savunmak bir yana, mağdurları suçlayan, onları fail gibi göstermeye yeltenen –tüm ağır sıfatların bile yeterince karşılayamadığı– bir ufunet çarkını işletmeye koyulmuştur.

Bu cenahtan ifade edilmiş en makbul tepki gibi görünen “bu katliam, bu iğrenç eylem hepimize, Türkiye’nin birlik ve bütünlüğüne karşı yapılmıştır” klişesi de bir saptırma çabasından öte bir anlam taşımıyor bu bağlamda.

Çünkü, daha önce aynı klişe altında güya üzüntü duyulmuş gibi yapılan hemen tüm olaylarda katledilenler, ağır mağduriyetlere mahkûm edilenler aynı kesimlerdir. “AKP milleti”nin kapsadığı –Sünni Türk– “millet-i hakime”nin dışında kalan Kürt, Alevi, gayri Müslim, solcu… topluluklardır. Yakın tarihimizin 6-7 Eylül olaylarından 1969 Kanlı Pazarı’na, 1 Mayıs 1977 katliamından Maraş kıyımına, Sivas Madımak’taki alçaklığa kadar uzanan “zincir”in Suruç’la bağlantılı son halkasıdır Ankara katliamı.

AKP cenahına ve hükümetine, ortada daha iki ay önce olmuş Suruç katliamı varken; nasıl olur da benzer bir katliamın olabileceği ihtimalini en fazla taşıyan bir mitingin güvenliğini, toplanma noktalarından itibaren almayıp, sırf miting alanında tedbir almayı “güvenlik zaafı yok” deme gerekçesi diye ileri sürmenin, suçlu veya suç ortağı aptallara yakışır bir savunma olup olmadığını sormaya gerek yok.

Çünkü anlaşıldı ki, onlarla aramızda bu gibi soruları sorma hakkını veren –aynı toplumun bileşenleri olmaktan gelen– meşruiyet bağı, o sorunun muhatapların zihninde çoktan koparılmıştır.

Ankara katliamı, bu kopuşun kanla tescilidir.

Ömer Laçiner – www.birikimdergisi.comömer laçiner