Ana Sayfa Blog Sayfa 3571

Hıristiyanlar Kürtlere niye çıkıştı? – Fehim Taştekin

Bu yazı radikal.com.tr/ den alınmıştır

Türkiye’nin Kürtlere baskıyı arttırması ve ABD’nin YPG ile ortaklığı derinleştirmesine paralel olarak Rojava modeli taşlanmaya başladı.

“Suriye’deki krizinin en çarpıcı tarafı nedir” diye sorsanız derim ki çok fazla tanık olduğum şey acıların içine doğranmış yalanlardır, gerçeği tahrif eden algı oyunlardır.

IŞİD, Tel Ebyad’dan kovulup sıra Cerablus’a geldiğinden beri Rojava’yı sınava tabi tutan ve insan hakları karnesi veren girişimler arttı. YPG-YPJ, PYD ve TEV-DEM gibi özerklik hareketinin aktörlerini daha az hata yapmaya zorlayan bir baskı oluşturması açısından bunun elbette olumlu bir tarafı var. Kimse hatadan münezzeh değil. Savaş ortamı bir sürü anormallikler doğuruyor. Ancak bu coğrafyada çoğu zaman gerçekler bize paket halinde gelen tabloların yansıttığından farklı olabiliyor.

İlk hamleyi Amnesty International yaptı. Saygın bir kuruluş, Kürtleri Arap ve Türkmen köylerini yıkmak, insanları zorla sürmek, etnik temizlik yapmak ve savaş suçu işlemekle suçladı.

YPG de suçlamaları reddetti: Raporun Rojava’daki yapılanmaya karşı çıkan Suriye Ulusal Koalisyonu’na (SUK) angaje olduğunu, IŞİD’e yardım etmiş kişilerin tanık olarak kullanıldığını, bölgede bir savaşın yaşandığı ve evlerin çatışmalarda yıkıldığı gerçeğinin göz ardı edildiğini, IŞİD’in evlere yerleştirdiği bubi tuzakları ile araziye yerleştirdiği binlerce mayına değinilmediğini ve IŞİD tehdidinin sürdüğünü kaydetti. Konuştuğum Kürt kaynaklar insanların yavaş yavaş evlerine döndüğünü, güvenlik tesis edildiğinde diğerlerinin de döneceğini, tabi IŞİD’e katılmış olanların da cezalarını çekeceğini söylüyor.

Kürt yetkililer ayrıca Amnesty’ye bir teklifte bulunuyor: “Yeni bir komisyon gönder, birlikte bütün iddiaları araştıralım.”
Yüzlerce savaşçısını yitiren YPG’nin intikam hissiyle hareket etme, sınırları aşma ve IŞİD’in sığınak bulduğu yerlerde toplu cezalandırma taktiklerine başvurma ihtimalini dışlamıyorum. Ki Rojavalı kaynaklar da savaş sırasında hatalar yapıldığını ama bunlarla yüzleşmekten kaçınmadıklarını belirtiyor. Kuşkusuz YPG aleyhine dillendirilen iddialar ciddiyetle soruşturulmalı ve gereken yapılmalı. Övünerek sundukları model bunu gerektiriyor.

Beri tarafta etnik temizlikle suçlanan Kürtler, Tel Ebyad’da yeni yönetimi Arap, Türkmen ve Ermenilerle birlikte inşa etti. Tel Ebyad’da yürütme kurulunda 7 Arap, 4 Kürt, 2 Türkmen ve 1 Ermeni yer aldı.

Daha önceki yazılarımda altını çizmiştim: Eğer Kürtler etnik temizliğe yönelirse kurdukları kanton sistemi bütün esprisini yitirir. Çünkü bu sistem bütün gücünü Kürt, Arap, Süryani, Keldani, Ermeni, Türkmen ve Çeçenlerin yani bölge halklarının yönetime katılmasından alıyor. Bu halklardan herhangi birinin mağdur edilmesi ortak yaşamın sütunlarını hızlıca çökertir. Bölgenin durumu ve iç dinamikleri bu tür bir sonucu üretmeye çok müsait. Bir Arap aşireti ya da dini bir topluluğun bir unsuru Kürtlerle, bir unsuru rejimle, bir unsuru da SUK gibi muhalif güçlerle birlikte hareket edebiliyor. Bu tür bölünmüşlük, durumu farklı aktörlerin müdahalesine açık hale getiriyor. Bu kırılganlığı azaltmanın en mantıklı yolu baskı değil işbirliğini büyütmek.

Amnesty’den sonra Süryani, Arami, Keldani ve Ermeni cemaatlerinden 18 örgütün imzasıyla Cezire Kantonu ve YPG’yi suçlayan bir bildiri yayımlandı. Bu, kafaları daha da karıştırdı. Suçlamalar şöyle:

– Kürt güçleri Haseke’de özel mülkleri gasp ediyor. ‘Göçmen Mülkü Kanunu’ ile iç göçle yer değiştirmek zorunda kalan Süryanilere ait mülklere el konuluyor.

– Kilise okullarının müfredatına müdahale ediliyor.

– Hıristiyanlar zorla askere alınıyor.

– YPG milisleri Habur köyünü koruyan Süryani birliğinin komutanı David Jendo’u öldürdü.

Bu suçlamalara ilaveten benim konuştuğum bir Süryani de YPG’nin Süryanileri bölgeden çıkarmak için evlerini yaktığını ya da yıktığını öne sürüp bunu etnik temizliğin işareti olarak gördüğünü söyledi.

Bütün bu iddiaları özerklik hareketinin en etkili isimlerinden TEV-DEM Yönetim Kurulu Üyesi Eldar Halil, iki PYD yöneticisi ve bölgede iki yerel gazeteciye sordum. Ayrıca Suriyeli Süryanilerin meseleleriyle çok yakından ilgilenen Christian Political Foundation for Europe’un yöneticisi Johannes de Jong ile birkaç kez görüştüm.

Anlatılanlardan çıkan sonuçları şöyle özetleyebilirim:

– “El konuldu” diye üzerinde çok durulan yer Haseke’deki Amal Süryani İlköğretim Okulu. Önce Suriye ordusu okulu karargâh olarak kullandı, sonra IŞİD’in eline geçti. Temmuzdan itibaren IŞİD’i bölgeden çıkartan YPG okula yerleşti. Okulun sorumlusu Rahip Gabriel Haço, YPG’den okulu boşaltmasını istedi. Ancak YPG reddetti. Kürtler çatışmaların sürdüğünü, savaşçıların barınacağı bir karargâha ihtiyaç olduğunu ve bölge güvenli hale gelince zaten boşaltılacağını söyledi. Ayrıca YPG, kendileri çıktığında rejim güçlerinin okulu tekrar karargâha dönüştüreceğini düşünüyor ve bunu istemiyor.

Terk edilmiş mülklerle ilgili bir düzenleme ise 20 gün önce Cezire Kantonu Yasama Meclisi’nde gündeme geldi. Yasama Meclisi Eşbaşkanı Nezire Gavuriye bir Süryani! Tartışılan öneri terk edilmiş evlerin idaresinin sahipleri dönünceye kadar yönetime verilmesini öngörüyor. Bu evlere geçici olarak çatışmalarda yerinden olmuş ailelerin yerleştirilmesi ve metruk evlerin üçüncü şahıslar tarafından gasp edilmesinin önlenmesi amaçlanıyor. Ama öneri yasalaşmış değil.

– Suriye’de resmi okullarda okutulan kitaplar Rojava’da da geçerli. Ancak müfredattan Baas rejimini öven bölümler çıkartıldı. Bazı Süryani gruplar ise eski müfredata göre eğitimin sürmesini istiyor. Müfredattaki diğer değişiklik anadilde eğitim. Ne Arap ne de Süryaniler için Kürtçe zorunlu değil. Her halka kendi anadilinde eğitim hakkı tanınıyor. Kürtler komisyon kurup hazırlıklar yaptı. Diğerleri için de hazırlıklar sürüyor. Bazı Süryani okullarında eskiden de Süryanice eğitim vardı. Onlar için değişen fazla bir şey yok.

– Zorla askere alma meselesinde de durum şu: Bütün gençler değil her aileden bir kişinin öz savunma için 6 aylık askeri eğitim alması zorunlu hale getirildi. Bu kişiler cephe hatlarına gönderilmiyor, şehir merkezlerinde tutuluyor. Kürtler IŞİD’e karşı direnişi sürdürmek için bütün halkların savunma gücüne katılması gerektiğini söylüyor. Bu zorunluluk Araplar için de geçerli. Hâlihazırda YPG saflarında Süryani gençler savaşıyor. Süryani yerleşim birimlerinde asayişi YPG’nin yardımıyla oluşturulan Süryani birliği Sutoro sağlıyor. Süryani Askeri Konseyi de Haseke’de IŞİD’e karşı savaşta YPG’nin müttefiki.

– Süryani komutan David Jendo’yu öldürenlere 12 ile 20 yıl arasında hapis cezası verildi. Yani suç cezasız kalmadı.

Johannes de Jong imzacıların bir kısmının imzasına sahip çıkmadığını, bunun kasıtlı bir tepki organizasyonu olduğunu ve arkasında rejimle bağlantılı kişilerin bulunduğunu düşünüyor: “Süryani Ortodoks Kilisesi’nin merkezini arayıp imza atıp atmadıklarını sordum, açıklamadan haberleri bile yoktu.”

Eldar Halil de aynı kanaatte: “Bu iddiaların arkasında rejimle bağlantılı kişiler var. Zaten bizden önce Süryani örgütler bu suçlamaları reddetti.” Tepki verenlerden biri Süryani Birlik Partisi. Partinin temsilcisi Senharib Bersum, ANHA’ya iddiaların asılsız ve ayrılık çıkarmaya yönelik olduğunu söyledi.

Cezire bölgesindeki Hıristiyan toplulukların rejim ile Kürtlerin lokomotif güç olarak öne çıktığı ‘özerk Rojava’ arasında ikilemde kalması doğal. Ayrıca Kürtlerin IŞİD’e karşı Rusya değil de ABD’yle ortaklığı derinleştirmesi rejimi rahatsız ediyor. Bu durumda Şam yönetimi, rejimle barışık cemaat temsilcilerini yanında görmek isteyebilir. Kürtler kendi ittifak ağını genişletmeye çalıştığı gibi rejim de bölgede aşiretleri ve yerel unsurlarla dirsek temasını sürdürüyor.

Özetle savaş koşullarında her şey düzgün gitmiyor ve hatalar yapılıyor ama ‘soykırım’ ve ‘etnik temizlik’ suçlamalarına kredi açmak bağımsız ve objektif soruşturmaları gerektiriyor.

Bu konuların hassasiyet eşiği yüksek; manipülasyona çok açık. Azami dikkat şart.

Bu yazı radikal.com.tr/ den alınmıştır

49-fehim-taştekin

 

 

Fehim Taştekin

Ağaçlara sarılarak onları koruyan cesur yürekliler – Serhat Türktan

İngilizce’de ‘’tree hugger’’ diye bir kavram var. Kararlı bir şekilde ağaçları, hayvanları, ve genel olarak doğayı korumayı kendine görev edinen aktivistleri aşağılayıcı bir anlam içeriyor. Merriam Webster sözlüğünde kelimenin açıklaması aynen şu şekilde: ‘’Ağaçları, hayvanları, ve genel olarak doğal hayatı kirlenme ve diğer tehditlerden korumayı kendine fazla dert edindiği için aptalca veya sinir bozucu olarak görülen kimse’’. Oysa bu kavramın kökeninde, çok onurlu bir şekilde ağaçları korumak için kendini siper ederek hayatını feda eden 363 cesur yürekli insan var.

50

Şimdiki Hindistan sınırları içinde kalan bir bölgede 1730 yılında köylerindeki ağaçların kesilip saray inşaatında hammadde olarak kullanılmasını engellemek amacıyla Hinduizm’e bağlı 69’u kadın 363 kişi kutsal kabul ettikleri ağaçlara sarılarak kendilerini siper etmişti ve ağaçları kesmek isteyenler tarafından katledilmişti. Bu eylem, ülkede ağaçların kesilmesini sınırlayan bir yasanın çıkmasına öncülük ederek o dönemde ormanların korunmasını sağlamıştı.

49

Bu olaydan yaklaşık 250 yıl sonra 1970lerde Hindistan’ın Himalaya Dağları’na komşu olan bölgelerinde yaşayan bir grup köylü kadın bu eylemden ilham alarak, kesilmesi planlanan ağaçlara aynı şekilde sarılarak ve etrafında çember olarak kendilerini siper etti. Chipko Hareketi olarak adlandırılan ve ‘’ağaç satyagrahası’’ olarak da nitelendirilebilecek bu eylem biçimi birkaç yıl içinde tüm Hindistan’a yayıldı ve ormancılık alanında reformların yapılmasını sağladı. Daha sonra erkeklerin de katılımıyla daha geniş bir kitleye yayılmış olsa da, bu eylem kadınların öncülüğünde geliştiği için ekofeminizmin mihenk taşlarından biri olarak kabul edilebilir.

48

Kapitalizm, karşısında ezildiği ve yenik düştüğü toplumsal hareketleri aşağılayıcı kavramlarla değersizleştirmeye çalışıyor. Gandhi’nin dediği gibi ‘’önce sizi yok sayarlar, sonra aşağılayıp gülerler, sonra da sizinle savaşarak yoketmeye çalışırlar’’…

Chipko: Hintçe’de ‘’sarılmak, sıkıca tutunmak’’ anlamına gelen bir kelime

Satyagraha: Mahatma Gandhi’nin benimsediği, kötücül bir güce/iktidara karşı kararlılıkla ama şiddete başvurmaksızın direnmeyi ve hakikati/doğruluğu savunmayı öngören politik ve felsefi ilke

Kaynak: www.earthisland.com www.wikipedia.com

55-Serhat-Turktan

 

 

Serhat Türktan

Yeşiller! Hadi gelin de bi tartışalım – Timur Danış

Bu yazı yarinhaber.net/ den alınmıştır

MÖ-milattan önce, MS-milattan sonra vardı, şimdi de seçimden önce, seçimden sonra var.  Hürriyet’ten Vahap Munyar seçimden sonra Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi’nin Türkiye İhracatçılar Birliği’nin Adana’da düzenlediği toplantıda  “Bir sonraki seçime kadar önümüzde 3.5 yıllıkçalışma dönemi var. Özel sektörüyle, hükümetiyle hep birlikte Türkiye’nin büyümesini sağlamak için harekete geçme zamanı.” Dediğini aktardı.

Bu haftaki yazımda seçimden sonra AK Parti iktidarının ülkeyi şantiyeye çevirecek yatırımlara hız vereceğini söyleyip, meseleyi Yeşilyol’ getirecektim ki, düşündüm,  küçücük sayfamda, Ak Parti ile gereksiz polemiğe girmekten vazgeçtim. Bunun yerine, tartışma çabamı, daha küçük ama etkileyebileceğim bir alana çevirmeyi doğru buldum. Geçen hafta, Yeşil Gazete’de yayınlanan iki makaleye dikkat çekmek istiyorum.

Birinci makale “Nijeryalılar plastik şişeler ve çamurla çevre dostu evler inşa ediyorlar.” Yazı Truea Activist’den Amanda Froelich’a ait. Yazının resimlerinden de anlaşıldığı gibi çok miktarda PET veya PVC su kabı kullanarak yapılan ev anlatılıyor ve yapılan iş övülüyor. 1990’lı yılların başında gündemimize giren Katı Atıkların Kontrolü Yönetmeliği dolayısı ile Pet ve Pvc’lerle ilgilenmiş, sonra da Milliyet-Ekonomi Politika Dergisi’nde, ambalaj atıklarının geri dönüşümü sırasında yapılan yolsuzluğu haberleştirmiştim. Araştırmalar plastiklerden ayrışan kimyasalların  kansere neden olduğunu söylüyor.

46

Meselenin teknik boyutunu EP Dergisi’nde yaptığım haber dolayısıyla, sanayicilerin kurduğu ÇEVKO – Çevre Koruma ve Ambalaj Atıklarını Değerlendirme Vakfı ile çok tartışmıştım. Dolayısı ile Yeşil Gazete ile plastik meselesini teknik boyutta tartışmamayı umuyorum.

Yeşil Gazete ile tartışmak istediğim ikinci konu “Meralar asla mera değildir”. Ya da duş alırken şarkı söylayebilmek.” Yazı Durukan Dudu’ya ait.  Mera meselesine ilgim aileden geliyor. Baba tarafım Hemşin ülkesinden, anne tarafım Ardahan yaylalarından. Yazı ile tartışmaya bir eksik kullanımı izah ederek başlayayım, Durukan Dudu meraların hukuki durumunu izah ederken, bu günlerde bayağı moda olan “müşterek”i kullanıyor. Meraların kullanımında müşterek bir kullanım var ama zannedilmesin ki bu herkese ait bir müştereklik. Yeşilyol’a karşı Samistal’de direniyorduk; yol isteyen kadınlardan biri bizim Çinçivalı arkadaşlardan birisine, “Sen git Çinçiva yaylasını kurtar”  dedi. Sonradan öğrendim ki,  Samistal Yaylası, Hemşin’in üç köyü tarafından birlikte kullanılıyor, burada müşterek kullanım var. Fakat, bir Çinçivalının Samistal’de hayvan otlatması mümkün değildir. Çünkü Çinçiva’nın yüksekteki yaylası Hodaçur’dur. Bir Çinçivalı asla Samistal’in müştereği değidir.

Yazıda tartışmak istediğim Durukan Dudu’  “Şöyle ki, devlet ve hükümet(ler)in meraların kötü kullanıldığı ve mevcut hayvancılık ihtiyaçlarını karşılamadığı konusundaki tespiti doğru. Ve bu ‘yanlış’ kullanımda bildiğimiz anlamıyla ‘suç devletin/hükümetin’ diyip işin içinden sıyrılmak namümkün” yazan dilidir.

Bir not daha. Durukan Dudu, “Meraların mevcut ot üretimini hiç bir ek ekonomik maliyet olmadan ilk yıl ortalama %20, beş yılda da ortalama %100 arttırsak?”dan bahsediyor. Ben ise, bu günlerde devletin meraları satılabilir hale getirdiğinden bahsetmek istiyorum.

Tam ısınmışken yazının 3000 vuruş sınırını aştığını farkettim.  Durukan Dudu’nun “Ekonomik gerçekliğini oluşturmak” deyişine

Samistal’de “Bir inek, bir dükkan” eder ekonomik gerçeğini hatırlatarak bağlayayım.

Tartışmak dileği ile.

Bu yazı yarinhaber.net/ den alınmıştır

47-Timur-Danis

 

 

Timur Danış

45. Adalet ve Vicdan Nöbeti’nde Zafer Açıkgözoğlu’nun dosyası paylaşıldı

Adalet Arayan İşçi Aileleri Vicdan ve Adalet Nöbeti’nin Kasım oturumunda 8 Kasım Pazar günü Galatasaray Meydanı’nda 45. kez nöbet tuttu.

Adalet ve Vicdan Nöbeti’nin Kasım oturumunda işi tanımı dışında iş sağlığı gözetilmeksizin çalışmak zorunda bırakılması nedeniyle 17 Ağustos 2014’te hayatını kaybeden Zafer Açıkgözoğlu’nun dosyası paylaşıldı. Kasım nöbetini Bayram Otel’de hayatını kaybeden gazeteci Cem Emir’in kardeşi Sinem Emir açtı, basın açıklamasını yapan Damla Kıyak, Zafer’in mektubunu okudu.

45. Kez adalet için Galatasaray Meydanı'nda
45. Kez adalet için Galatasaray Meydanı’nda

Bu oturumda, Zafer Açıkgözoğlu’nun babası Abdullah Açıkgözoğlu ve çalışma arkadaşları Cemal Bilgin ve Remziye Örs konuştu. Çapa Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları asistanı Dr. Coşkun Canıvar ise Zafer’in hastalık sürecini paylaştı ve Çapa’da güncel iş sağlığı ve güvenliği koşullarını anlattı.

İŞ CİNAYETİ, ZAFER AÇIKGÖZOĞLU DOSYASI

İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi’nde taşeron temizlik işçisi olarak çalışan Zafer Açıkgözoğlu, 14 Haziran 2013 günü binanın taşan kanalizasyonuna diğer temizlik işçileriyle birlikte müdahale etmeye zorlandı. İşçiler tıkalı kanalizasyon kapağını açmasıyla birlikte lağım suları içinde kaldı ve sonrasında ishal, bulantı ve kusma şikayetleri başladı. Zafer 10 gün içinde üç kez acil servise başvurdu, karaciğer yetmezliği tanısıyla yoğun bakıma alındı. Yapılan tetkiklerde Hepatit B virüsü saptandı. Zafer’in hastalık sürecini anlatan Coşkun Canıvar, Zafer’in, kendisine organ nakli yapılmadan bir gün önce birkaç ay önce tıbbi atık toplarken eline iğne battığını söylediğini ifade etti.

Çapa İş Sağlığı Meclisi Raporu’nda Hepatit B’nin buradan bulaşmış olma ihtimaliyle bulaşma sonucu karaciğer hasarı oluşabileceği ve lağım suyuna maruz kalmasıyla da hastalığın ilerlediği belirtiliyor.

Zafer Açıkgözoğlu’nun daha öncesinde Hepatit B’si olup olmadığı gerektiği halde işe giriş muayenesi ve periyodik kontrolleri yapılmadığı için bilinmiyor. Zafer’in tıbbı atık poşetinde eline iğne batması iş kazası olarak kayda geçmedi. Çok tehlikeli iş yeri kapsamına giren hastanede çalışan ancak iş sağlığı ve güvenliği eğitimi de verilmediği biliniyor.

İŞ TANIMI DIŞINDA ÇALIŞMA

Çapa İş Sağlığı ve Güvenliği Meclisi olarak Çapa’da iş kazalarını önlemek için anında müdahale etmeye çalıştıklarını anlatan Canıvar, “Ağustos ayında hastanede taşkın meydana geldi. Taşeron temizlik işçilerinden müdahale etmeleri istendi, onlar da durumu bildirdiler. Hastanenin İSKİ’yi çağırmasını sağladık” dedi.

EN RİSKLİ İŞ: TIBBİ ATIK TOPLAMA

Coşkun Canıvar, Vicdan Nöbeti öncesinde Çapa Tıp Fakültesi’ne ilişkin bilgileri paylaştı:

“Çapa’da yaklaşık bin 100 kişi taşeron olmak üzere 8 bin sağlık işçisi çalışıyor. Hastane çok tehlikeli iş yerleri kapsamına giriyor ve en riskli iş de tıbbi atık toplama, nedeni de atık toplama sırasında enfeksiyon kapılabilir. Çapa İş Sağlığı Meclisi Raporu’nda 2015 yılının ilk 2 ayında 10 temizlik işçisinin eline iğne batmasına ve cam kesiğine bağlı kayıtlı iş kazası yer alıyor.2014’te ise SGK’ya bildirilen iğne batması sayı İş kazası bildirimlerini düşündüğümüzde bu sayının çok fazla olduğunu söyleyebiliriz. En temel sorunlar ise, iş sağlığının ve güvenliğinin takip sistemi bulunmuyor ve buna bağlı olarak meslek hastalıkları, iş kazaları kayıt ve takibi yapılamıyor.  Diğer bir sorun ise işçilerin iş tanımı dışında çalıştırılmaları…”

VİCDAN NÖBETİ NEDİR?

Adalet Arayan İşçi Aileleri her ayın ilk Pazar günü Vicdan ve Adalet Nöbeti için Galatasaray Meydanı’nda saat 13.00’te toplanıyor.

Her ay bir iş cinayetinin konu edildiği nöbette, işçinin ailesi konuşuyor, o iş cinayetiyle ilgilenen ya da tanıklık eden avukat/iş arkadaşları/sendikalılar durumu anlatıyor.

Nöbet ve basın açıklamalarını takip etmek için tıklayın.

Zafer Açıkgözoğlu
Zafer Açıkgözoğlu

Zafer Açıkgözoğlu’nun Mektubu:

“Yaşarsam, malulen emekli olacakmışım. Şimdi bunları düşünemiyorum bile, sonum ne olacak, yaşayacak mıyım bilmiyorum ki! Taşeron İşçileri Dayanışma ve Yardımlaşma Derneği vasıtasıyla yürütülen dava süreci devam ediyor, hastane yetkilileri bizden daha yüksekler, daha üstünler; belki onlar kazanırlar. Ne karar çıkarsa saygı duyacağız, elden ne gelir ki! Biliyorum arkamdan iki gün ağlayıp üçüncü gün unutacaksınız. Hayatınıza hiçbir şey olmamış gibi devam edeceksiniz. Benden önce her sene ölen bin 500 işçi gibi. Soma’da ölen 301 maden işçisi gibi. Şimdi diyorum ki, iş buldum, ekmek buldum diye sevinirken güvenlik önlemlerinin alınmamasından, gerekli eğitimin verilmemesinden, altyapı eksikliğinden canımdan oldum. Yaşamak istiyorsanız, sevdiklerinizle mutlu bir yaşam sürmek, evlenmek, çocuk sahibi olmak istiyorsanız; var olan şartların, eğitimlerin tamamlanmasını isteyin. Çalışma Bakanlığı başta olmak üzere, tüm sorumluların yasalarca cezalandırılması en büyük dileğimdir. Ceza alsınlar ki tekrar aynı hatalar yaşanmasın. Güle güle…”

Haber: Büşra Akman

(Yeşil Gazete)

Silvan’a ses verin! – Nurcan Baysal

Bu yazı t24.com.tr/ den alınmıştır

Düşünün!

Hukuk çiğnenerek yaşadığınız ilçede sokağa çıkma yasağı ilan ediliyor, yaşadığınız sokak onlarca tank, zırhlı araç tarafından ablukaya alınıyor!

Düşünün!

Helikopterler tepenizde, keskin nişancılar yüzlerce metre öteden mahallenize göre konuşlanmışlar, tanklar ve zırhlı araçlar çocuklarınızın oynadığı sokaklarda…

Düşünün!

Dört bir yandan silah ve kurşun sesleri arasındasınız! Kucağınızdaki bebek, evdeki çocuklar her kurşun ve patlamadan sonra çığlık çığlığa!

Düşünün!

Bu tanklardan, zırhlı araçlardan, hatta helikopterlerden silahlar rastgele sıkılıyor, evlerinize bombalar atılıyor,  evleriniz yanmaya başlıyor!

Düşünün!

Keskin nişancıların sokaktaki her hareket eden canlıya kurşun sıktığını…

Düşünün!

Sokaklarınızın, evlerinizin harabeye döndüğünü, camilerinizin, okullarınızın özel timler tarafından o okullara, camilere gidenlere karşı savaş üssü olarak kullanıldığını, şehrinizden dumanlar çıktığını…

Düşünün!

Çocuğunuz hasta, evde aç, ne hastaneye ne de ekmek almaya fırına gidebildiğinizi…

Düşünün!

Yüzü maskeli, eli kalaşnikoflu özel timlerin mahallenizi haritan silmeyi hedeflediklerini…

Düşünün!

Tanklardan, zırhlılardan, Rangerlardan halkınıza hakaret anonsları yapıldığını, duvarlarınıza tehdit yazıları yazıldığını, onurunuzun ayaklar altına alındığını…

Düşünün!

Elektriğinizin olmadığını, ısınamadığınızı, yıkanamadığınızı, yiyeceklerinizin bozulmaya başladığını, sıcak bir ekmeğe hasret kaldığınızı…

Düşünün!

Dış dünya ile iletişiminizin kesildiğini…

Düşünün!

Sizi sizden başka kimsenin duymadığını…

Bir saniye için bunları düşünün!

Ve Silvan’a ses verin!

Sonra değil ŞİMDİ!

Bu yazı t24.com.tr/ den alınmıştır

40 Nurcan Baysal

 

 

Nurcan Baysal

SYFF 2015’de tekstil sektörüne emek sömürüsü üzerinden bakan film, “Gerçek Bedel”

Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali (SYFF), 19 – 22 Kasım tarihlerinde 20 ilde eş zamanlı olarak sahne alıyor bu sene. 8. kez düzenlenen ekolojik belgesel festivalinde bu sene birbirinden önemli 30 film seyircilerle buluşacak.

Bu filmlerden birisi olan “Gerçek Bedel” (True Cost) de moda Dünyasına, tekstil Sektörüne farklı bir perspektiften, Bangladeş’de meydana gelen fabrika katliamı ile su yüzüne acımasız emek sömürüsü üzerinden bakıyor.

38

Bangladeş, Kamboçya Çin, Danimarka, Fransa, Haiti, Hindistan, İtalya, Uganda, Birleşik Krallık ortaklığındaki 2015 yapımı filmin yönetmeni ise Andrew Morgan.

Gerçek Bedel’in fragmanı

Filmin Türkçe altyazılı fragmanını SYFF’nin facebook sayfasından izleyebilirsiniz.

SYFF ekibi “Gerçek Bedel”i şu sözlerle özetliyor;

37

“Bu, kıyafetlerimizle ilgili bir hikâye. Giydiğimiz giysiler, onları yapan insanlar ve bu endüstrinin dünyaya etkileri ile ilgili. İnsani ve çevresel etkileri dramatik bir biçimde artarken, giyinmenin bedeli on yıllardır azalıyor. Gerçek Bedel, bu anlatılmayan hikâyenin üzerindeki perdeyi kaldıran ve bizi kıyafetlerimizin gerçek bedelini kimin ödediğini düşünmeye davet eden çığır açıcı bir belgesel.

En parlak podyumlardan en yoksul gecekondu bölgelerine kadar dünyanın her yerindeki ülkelerde çekilmiş ve dünyanın en etkili öncülerinden Stella McCartney, Livia Firth ve Vandana Shiva söyleşilerinin de yer aldığı benzersiz bir proje olan Gerçek Bedel, bizleri dünyanın her yerinden, kıyafetlerimizin arkasındaki insanlara ve mekânlara doğru zihin açıcı bir yolculuğa davet ediyor.”

39

Tüm film ve etkinliklerin ücretsiz olduğu SYFF bu sene Adana, Ankara, Antalya, Artvin, Balıkesir, Bayındır (İzmir), Bodrum (Muğla), Bursa, Çanakkale, Diyarbakır, Eskişehir, Fethiye (Muğla), Giresun, İstanbul, İzmir, Kayseri, Konya, Mersin, Trabzon ve Urla (İzmir)’de eş zamanlı olarak düzenleniyor.

İl il etkinlik programlarını facebook.com/surdurulebiliryasam/etkinlikler.sayfası adresinden öğrenebilirsiniz.

 

(Yeşil Gazete)

‘Ekolojistler Silvan’a sessiz kalamaz’

Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Ekoloji Meclisi Üyesi Şehbal Şenyurt Arınlı, doğa, yaşam, özgürlük mücadelelerini bütüncüllüğü ile ele alan ekolojistlerin tüm savaşlara olduğu gibi Silvan özelinde yaşananlara da sessiz kalamayacaklarını belirterek herkesin savaş konseptine karşı tavır alması gerektiğini söyledi.

DTK Ekoloji Meclisi Üyesi Şehbal Şenyurt Arınlı
DTK Ekoloji Meclisi Üyesi Şehbal Şenyurt Arınlı

Jinha’dan Ceren Karlıdağ’ın haberine göre Silvan’ın 3 mahallesinde 7 gündür devam eden sokağa çıkma yasakları katliama dönüştü. Silvan’da yaşanılan süreci 7 Haziran sonrası, bekasını savaş politikalarına bağlayan Tayyip Erdoğan ve çevresi tarafından yükseltilen savaş konseptinin devamı olarak gördüğünü dile getiren Şenyurt Arınlı, “1 Kasım seçim oyunlarında istediğini elde etmesiyle bu savaş sürecini birden kesmesi beklenemez tabi. Bütün otoriter rejimler varoluşunu korku, sindirme ve şiddet politikalarıyla pekiştirirler. Kendini tam olarak güvenceye aldığını hissetmeden de bu politikaları terk etmek bir yana, aksine büyük katliamlarla ağırlaştırarak halkı tam anlamıyla teslim almayı planlarlar. Bu taktik, demokratik algıları oturmamış neredeyse bütün toplumlarda tutmuştur. 1 Kasım seçim sonuçlarının gösterdiği üzere, Türkiye’de de tuttuğu açıktır” dedi.

Ekolojistler sessiz kalamazlar’

Daha önce Cizre, Nusaybin, Sur, Şırnak ve Kürdistan kentinde olduğu gibi Silvan’ın da bu teslim alma politikalarına güçlü bir hayır cevabı verdiğini söyleyen Şehbal Şenyurt Arınlı, “Dolayısıyla iktidarın cezalandırma vahşetine maruz kalmaya devam ediyor. Doğa, yaşam, özgürlük mücadelelerini bütüncüllüğü ile ele alan ekolojistler elbette ki tüm savaşlara olduğu gibi Silvan özelinde yaşananlara da sessiz kalamazlar, metotları farklı olduğu için belki sesleri çok duyulmuyor ama sessiz kalmıyorlar da. Doğadaki her bir varoluşun çektiği acının en derinden paylaşılmasındandır ki, doğa ve ekoloji mücadelesi sürdürülmektedir. Öte yandan, en nihayetinde, ‘güç’ algısına tapınan iktidar, erk politikalarına topyekun karşıt, farklılıklarla eşitlik, dayanışma, sade yaşam gibi temel ilkelere yaslanan ekoloji mücadeleleri için savaş endüstrisi, silah sanayi, vahşet teknolojileri her daim mücadele alanıdır” diye konuştu.

‘Ekoloji mücadelesi özgürlük mücadelesidir’

Bu noktadan hareketle, ekoloji mücadelesinin konjonktürel çıkışlarla yürümemekte olduğunu dile getiren DTK Ekoloji Meclisi Üyesi Şehbal Şenyurt Arınlı,”Bu tıpkı, sığınmacıların, mültecilerin yaşam standartları konusunda yapılan çalışmalarla, sığınmacılığın, mülteciliğin yaşanmaması için sürdürülen çalışmalar arasındaki fark gibi. İnsan hakları mücadelesi sürdürenler reel politik durumların yarattığı sorunlara cevap olmaya çalışıyor, ekoloji mücadelesi sürdürenler doğa gibi uyumlu bir barış ortamı için köklü/kalıcı sahici bir model oluşturmaya çalışıyorlar. Bu nedenle metotlar farklı. Bugün Silvan’da, daha önce birçok yerde yaşanan bu vahşete artık dur demek için herkesin etkin tavır alması büyük zorunluluktur. Ekoloji mücadelesi, her tür iktidara, muktedirlerin doğa/kültür her tür talanına karşı yürütülen özgürlük mücadelesidir” dedi.

‘Ekoloji üzerine kurgulanmış özyönetim yok’

Dünyada yirmiye yakın ülkede altmışı aşkın özerk yönetim oluşumları olduğunu da ifade eden Şenyurt Arınlı, “Bunlar arasında paradigmasını ekoloji ve kadın üzerine kurgulamış olan neredeyse yok gibi. Bu anlamda bütün ekolojistlerin Rojava kantonları başta olmak üzere, Kuzey Kürdistan’da oluşturulma mücadelesi verilen özerk yönetimlerin yaşama tutunması için özgün çaba sarf etmesi gerekiyor” diye belirtti.

 

 

(Jinha)

“Tohumlar Kampüse” projesine destek için koşuyor ve desteklerinizi bekliyor

Yeşil Gazete yazarı ve muhabiri Ceylan Yurdakuler, İstanbul Maratonu’nda “Tohumlar Kampüse” projesine destek sağlamak için koşuyor bu haftasonu. Gerisini kendisinden öğrenelim

***

15 Kasım Pazar günü, İstanbul Maratonu’nda Adım Adım ile, Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği’nin Doğa Dostu Kent Bahçeleri-Tohumlar Kampüse projesi için 10 kilometre koşacağım.

Adım Adım ve Buğday Derneği adına Tohumlar Kampüse projesi için koşyorum
Adım Adım ve Buğday Derneği adına Tohumlar Kampüse projesi için koşuyorum

Başlıktan yanlış anlaşılmasın, aslında düzenli koşmuyorum. Ama söz konusu Buğday Derneği ve Doğa Dostu Kent Bahçeleri olunca, antrenmanlara katılabildiğim yerden kaynak yapıp koşmaya başladım tekrar. Üstelik de neredeyse her gün yaptığım yogayla oldukça zıt kas gruplarını çalıştırmasına rağmen. Her antrenman sonrası soğumak ve kısalan kasları uzatmak için yoga hareketleri yapıyoruz. Ben de evde ‘Burada uzatılmışı var’ diyerek, koşuyla çektiriyorum.

Koşuyorum çünkü vücudumun her noktasının bir göreve adanmış şekilde aynı anda çalışmasını seviyorum. Enerjik ve özgür hissediyorum. Vücudumda dolaşan adrenalin, ‘yapabilme’ güdümü tetikliyor.

Şimdi bütün bu duygularla, çok inandığım bir proje için koşmanın tadı başka olacak. Şu ana kadar 4 okulda bahçe kuruldu, toplam 20 okulda kurulması hedefleniyor. Adımlarımla yerel tohumların korunmasına ve dağılmasına vesile olacağımı düşünmek beni heyecanlandırıyor.

Çanakkale'nin çilekleri
Çanakkale’nin çilekleri

Dayım, bahçesini sularken, bu işi çok sevdiğini anlatmak için ‘Zerzevat mutlu, ben mutlu…’ derdi. Aynı şekilde; bu alışveriş hoşuma gidiyor. Tohumlar mutlu olunca toprak mutlu, topraktaki canlı, zerzevata konan canlı mutlu, nasiplenen herkes ve her şey mutlu.

Tadı ve kokusu olan gerçek gıda için tohumlar kampüse!

Kent bahçeleri için harekete geçmemi sağlayan bir itici unsur da yazın Çanakkale’de yediğim, yerel üreticiden gelen o çilekti. En son 80’li yıllarda öyle güzelini yemiştim. Kokusu gerçek çilek kokusunda ve tadı tarif edilemez bir güzellikteydi. Kendisini ayrı, kurusunu ayrı, reçelini ayrı, gözüm dönerek tükettim.

Çanakkale’de yediğim, yerel üreticiden gelen o çilek !
Çanakkale’de yediğim, yerel üreticiden gelen o çilek !

Yerel tohumun, sağlıklı gıdanın korunması ve yaygınlaşması için en ufak bir katkımız olursa ne mutlu bize. Yoksa yakın bir tarihte hiç bir gıda eskiden bildiğimiz tadıyla kalmayacak.

Projeyle ilgili bilgi için: bugday.org/

Projeyi desteklemek için kampanya sayfamı ziyaret etmek isterseniz: ipk.adimadim.org/kampanya/

 

Ceylan Yurdakuler

(Yeşil Gazete)

İklim Forumu’nda Heinrich Böll’den, “İklim Politikaları ve Küresel Alternatifler” paneli

Heinrich Böll Stiftung Derneği Türkiye Temsilciliği, İklim İçin Kampanyası tarafından organize edilen 12-13 Kasımda Boğaziçi Üniversitesi Garanti Kültür Merkezinde gerçekleşecek olan İstanbul İklim Forumunda 12 Kasım saat 11.00-12.30 arasında “Kalkınma Açmazından Çıkış; İklim Politikaları ve Küresel Alternatifler” başlıklı panel ile yer alıyor.

Panel sırasında katılımcılar ile birlikte kalkınma ve iklim politikalarını, bu açmaza karşın geliştirilebilecek alternatif sistemleri tartışmaya açılma imkanı bulacak.

“Kalkınma Açmazından Çıkış; İklim Politikaları ve Küresel Alternatifler” programı

26

12 Kasım 2015, Perşembe

Boğaziçi Üniversitesi Garanti Kültür Merkezi Ayhan Şahenk Salonu

Kayıt: 10.45

11.00- 12.00

Moderasyon,

  • Kristian Brakel, Heinrich Boell Stiftung Derneği Türkiye Ofisi Direktörü

Konuşmacılar

  • Noluthando Mbeje, Güney Durban Çevre İttifakı Topluluğu
  • Fatih Mehmet Maçoğlu, Tunceli Ovacık Belediye Başkanı,
  • Fikret Adaman, Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü
  • A.Erinç Yeldan, Bilkent Üniversitesi Ekonomi Bölümü

12.30- Soru/Cevap

Gün boyunca İngilizce ve Türkçe dilleri için çeviri sağlanacak.

Panel ile ilgili ayrıntı bilgi için facebook etkinlik sayfası ve Heinrich Böll Stiftung Derneği Türkiye Temsilciliği web adresinden bilgi almak mümkün.

 

(Yeşil Gazete)

GDO’lu pirinçler askerlere yedirilmiş

2013’te Mersin’de ele geçen genetiği değiştirilmiş pirinçlerin Milli Savunma Bakanlığı’na satıldığı, askerlerin yediği pirinçlerin GDO’lu olduğunun sonradan fark edildiği ortaya çıktı.

Sözcü Gazetesi’nden Bora Erdin’in haberine göre, askerlerin genetiği değiştirilmiş organizmalı (GDO) pirinçler yediği ortaya çıktı. Mersin Gümrük Müdürlüğü tarafından 2013 yılında ele geçirilen 31 bin 910 ton ithal çeltik ile 73 ton pirinçte GDO bulunduğu tespit edildi. Bu pirinçlerin Türkiye’ye M.T ve F.G isimli şirketler tarafından sokulduğu ortaya çıktı.

27-gdo-pirinc

2 Mart 2013’te el konulan GDO’lu pirinçlere rağmen şirketlerin Milli Savunma Bakanlığı tarafından açılan ihalelere katılarak milyonlarca liralık pirinç vermeye devam ettiği belirlendi. Türkiye gündemine bomba gibi düşen bu olayı Milli Savunma Bakanlığı ancak 1 yıl sonra fark etti. Askerler pirinçleri tükettikten sonra Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na yazı gönderen Bakanlık, tüketimin durdurulmasını iş işten geçtikten sonra istedi.

Diyarbakır, Bursa, İzmir, İstanbul, Erzurum, Ankara, Adana illerindeki Mehmetçik’in tüketmesi için 2012 ve 2013 yılında açılan neredeyse tüm pirinç ihalelerine GDO’lu pirinç getirdiği tespit edilen iki şirket katıldı. Bu şirketlerin durumu ancak 15 Ocak 2014’te Milli Savunma Bakanlığı’nda yapılan toplantıda belgelendi. Depoda bulunan ve GDO şüpheli pirinçlerin 2012 ve 2013’te Mehmetçik tarafından tüketildikten 1 yıl sonra toplatılması için talimat verildi. Kamu ihalelerinin yayınlandığı EKAP platformu üzerinde 2012 ve 2013 yıllarında yapılan ihalelerde GDO’lu pirinç getiren şirketlerin ihaleleri yüzde 50’ye düşük fiyatla aldığı görülüyor. GDO’lu pirinçlerin ortaya çıkmasından hemen sonra Haziran 2013’te İstanbul’daki askerlerin tüketmesi için düzenlenen pirinç ihalesine giren F.G., bu ihalelerin 16’sını kazandı. Askerin yemesi için 16 kalem pirinç ihalesini toplamda 892 bin 330 liraya aldı. İhalede firma yüzde 42 fiyat düşürdü.

29

M.T.’nin Şubat 2012’de MSB Diyarbakır Tedarik Bölge Başkanlığı’nın açtığı ihaleyi 169 bin 650 liraya aldığı görülüyor. İhaleyi kaybeden diğer şirket ise aynı miktarda pirinç için 197 bin 490 lira fiyat vermişti. GDO’lu pirinç getiren şirket 27 bin 840 lira fiyat kırarak yüzde 17’lik ciddi bir fark ile ihaleyi almış. F.G. ise tüm ihalelerde yüzde 20’ye yakın teklifle ihaleleri aldı. Şirketler TSK’ya toplamda 20 milyon liralık pirinç satmış.

Skandalın ortaya çıktığı dönemde gümrük muhafaza ekipleri üç şirketin bir yıl içinde Türkiye’ye yaklaşık 100 bin ton pirinç soktuğunu ve bu pirinçlerin nerede olduğunu bilmediklerini açıklamıştı. İşte o pirinçlerin Mehmetçiğe yedirildiği ortaya çıktı.

Milli Savunma Bakanlığı Ocak 2014’te Kara Kuvvetleri Lojistik Başkanlığı’na gönderdiği yazıda bazı birliklerin depolarında bu pirinçlerden bulunduğu belirtilerek yapılan analiz sonucunda pirinçleri GDO’lu olduğunun tespit edildiği deifade ediliyor.

(Sözcü)