Ana Sayfa Blog Sayfa 3472

Çöp nehri: Bir Beyrut çöp krizi

Habib Battah tarafından The Guardian‘da yayımlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Melda Ciner Düz‘ün çevirisiyle sunuyoruz.

***

Şehri bir çöplük haline getiren sekiz aylık çöp krizinden bıkan protestocular drone kameraları kullanarak bir turizm bakanlığı filmi parodisi çektiler.

Bu parodi video Lübnan’ın resmi turizm görüntüleri ile çöp krizi görsellerini karşılaştırmakta.

Şubat ayında, Lübnan turizm bakanlığı tarafında drone kullanarak çekilen bir tanıtım videosu yayımlandı. Video ülkenin kartpostallık güzelliklerini gösteriyor: tarihi alanlar, karla kaplı dağlar ve el değmemiş nehirler, (sözde) sabahları kayak yapıp akşamüstü okyanusta yüzebileceğiniz bir ülke.

Filmde açıkça görmezden gelinen bir nokta var ki o da Beyrut’un aşılamayan çöp krizi. Ülkenin ciddiye almamakta ısrar ettiği çevresel ve kamusal bir sağlık felaketine yol açmış, şehrin park alanları, vadisi ve sahiline dökülmüş başıboş duran çöpler.

Bu hafta You Stink (Kokuyorsunuz) hareketi tarafından yayımlanan video ise turist kurulu filminin bir parodisi niteliğinde. Arkaplanda öten kuşlar ve rahatlatıcı bir new age müziği çalarken, video yemyeşil bir çam ormanıyla başlayıp, ağaçların üstünden yavaşça yükselerek doğal bir çöp nehriymiş gibi yeşil patikayı kesen tonlarca evsel atığı açığa çıkarıyor.

Aktivist Aly Sleem konu hakkında yaptığı yorumda şöyle konuştu: “Turizm bakanlığının yalanlarına bir karşılık vermek istedik. Yeşil bir Lübnan’dan bahsediyorlar ve biz de bundan Lübnanlı olarak utanç duyuyoruz. Turistik olarak kabul edilen ormanlar, nehirler ve birçok alanı şu an çöp kaplamış durumda.”

859
Beyrut’un çöp krizine karşı yapılan protesto gitgide daha çok viral video ve mem kullanmaya başladı. Görsel: You Stink

Sekiz ay önce ülkenin ana çöp sahası kapasitesinin dolmasının ardından belediyeler nerede açık arazi görse çöpleri oraya boşaltmaya ya da sadece yakarak bertaraf etmeye başladıklarında, çöpler kelimenin gerçek anlamıyla ülkeden taşmaya başladı; bunun üzerine on binlerce Lübnanlı müzik videoları kullanarak, yumurta atarak ve hatta başkanlık binasına çöp poşetleri fırlatan orta çağ benzeri bir mancınık inşa ederek krizi protesto ettiler. Aktivistlere göre hükümetin alternatif çöp sahası bulamaması otoban alt geçitleri, terk edilmiş araziler veya kırsal yollara yasa dışı çöp boşaltmayı beraberinde getirdi. Aktivistler, geri dönüşümle beraber bir sıhhi tesisat reformu talep ederek, bakanların istifası çağrısında bulunuyorlar.

Pek çok kişi temel kamu hizmeti sunma konusunda Lübnan’ın çalışmalarını uzun süredir aksatan savaş sonrası yolsuzluğa pay biçiyor. On yıllar boyunca, elektrik kesintileri ve yetersiz içme suyu vatandaşları jeneratörlere ve şişe suları kullanmaya zorladı. Bu sırada, politikacılar lüks kule ve özel marinalara onay verirken kamusal alan ve sahil erişimi de son hızla kayboluyor. Ancak son yıllarda en çok öfke yaratan olay tüm Beyrut’u kokutmuş çöp kirliliği oldu.

Beyrut'un doğusu Jdeideh'te yığılmış çöpler. Görsel: Voice of Africa (voanews)
Beyrut’un doğusu Jdeideh’te yığılmış çöpler. Görsel: Voice of Africa (voanews)

Kamu sağlığı yetkilileri ve Beyrut Amerikan Üniversitesi araştırmacıları, birçok belediye tarafından geçici bir çözüm olarak kullanılan çöp yakma yöntemi sonucunda kanserojenlerde artış dahil olmak üzere havayla gelen toksin seviyelerinin katlanarak artış gösterdiği konusunda uyarıda bulundu. Kırsal kesimlerde saklanan çöpün yeraltı suyuna da karıştığına dair korkular mevcut.

Sokak protestoları, hükümet güçlerinin yaz boyunca biber gazı, tazyikli su ve yüzlerce göstericinin tutuklanmasını içeren sıkı önlemleri ardından kışın önemli ölçüde azaldı. You Stink ise politikacıları utandırmak üzere Facebook sayfasında viral videolar, infografikler ve memler aracılığıyla internetten daha çok  faydalanmaya başladı. Kendilerini, hükümet bakanlarına çöp torbalarını “ücretsiz teslimat” ile sunarken ve yüzlerce ping pong topunu Grand Seraile bakan tepeden aşağıya salarken filme çektiler. Ayrıca çöp alanlarında balo dansı sahnelediler ve özel çöp yığınlarını ayrı ayrı kabine bakanlarına adadılar.

Turizm bakanı, bakanlığının logosunu kullanmaları sebebiyle parodi filmi yapımcılarını dava açmakla tehdit ederek filmin “Lübnan’ın imajına zarar verdiğini” ve telif hakkını ihlal ettiğini söyledi.

Sleem ise şöyle cevap verdi: “Çöpler umurlarında değil, yalnızca kendi logolarını önemsiyorlar.”

 

Haberin İngilizce Orijinali

Yazı: Habib Battah

Yeşil Gazete için çeviri: Melda Ciner Düz

(Yeşil Gazete, The Guardian)

Belçika, Türkiye’deki temsilciliklerini kapattı

Belçika’nın başkenti Brüksel’de bugün havalimanı ve metro istasyonunda yaşanan terör saldırılarının ardından İstanbul Taksim’deki Belçika Başkonsolosluğu ile Ankara’daki Belçika Büyükelçiliği kapatıldı.

Belçika Konsolosluğu'nda da 'Şüpheli Zarf' Alarmı
Belçika Konsolosluğu’nda da ‘Şüpheli Zarf’ Alarmı

Diplomatik kaynaklardan edinilen bilgiye göre, bu sabah Belçika’nın başkenti Brüksel’de art arda düzenlenen terör saldırısından sonra Belçika’nın İstanbul ve Ankara’daki diplomatik temsilcilikleri kapatıldı. Bugün ve yarın yapılması planlanan vize işlemleri ve randevuların iptal edildiği kaydedildi.

 

(Hürriyet)

İzmir U12 Cup terör tehdidi nedeni ile ileri bir tarihe ertelendi

Futbolda 12 yaş altı takımlarının katılımıyla 24-27 Mart’ta düzenlenmesi planlanan Uluslararası İzmir Cup’ın ertelendiği bildirildi.

16

Altınordu Sportif Etkinlikler Yöneticisi Gökhan Göktürk, yaptığı yazılı açıklamada, Brüksel’de yaşanan terör saldırılarının ardından Avrupa kulüplerinin 12 yaş minik takımlarını İzmir Cup’a göndermeme kararı aldığını belirtti.

Özellikle annelerin çocuklarını göndermeme kararı aldığını kaydeden Göktürk, “Bu nedenle çok iyi hazırlanmış olduğumuz Uluslararası İzmir Cup ileri bir tarihe ertelenmiştir. Futbol kamuoyuna önemle duyurulur” ifadelerini kullandı.

25 Ülkeden 72 Kulüp katılacaktı

Altınordu tarafından 25 ülkeden 72 kulübün 12 yaş altı futbol takımlarının katılımıyla düzenlenecek turnuvada İngiltere’den Manchester City, İtalya’dan Roma, Portekiz’den Porto ve Sporting Lizbon, Yunanistan’dan Panathinaikos, İspanya’dan Athletic Bilbao, Hollanda’dan Ajax ve Feyenoord’un yanı sıra Türkiye’den de Beşiktaş, Fenerbahçe, Galatasaray, Trabzonspor, Bursaspor, Medipol Başakşehir, Konyaspor ve Eskişehirspor’un da mücadele etmesi planlanıyordu.

 

(Hürriyet)

Reza Zarrab ABD’de tutuklandı, 75 yıl hapsi isteniyor!

Zarrab, İran yaptırımlarını baypas ederek ABD’yi dolandırmak, bankacılık sahtekârlığı ve karapara aklama suçlamalarından tutuklandı.

Türkiye’deki 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonlarının kilit ismi olan ve tutuklandıktan 40 gün sonra tahliye edilen 33 yaşındaki iş adamı Reza Zarrab, Miami’de “İran yaptırımlarını baypas ederek ABD’yi dolandırmak, bankacılık sahtekârlığı ve karapara aklama suçlamaları”ndan tutuklandı. Savcılık, Zarrab için 75 yıl hapis istedi.

14

Hürriyet’ten Tolga Tanış‘ın haberine göre, Zarrab’la beraber iki kişi daha tutuklandığı öğrenildi. Tutuklananların ikisinin de İran vatandaşı olduğu ve 29 yaşındaki Kamelya Cemşidi ve 65 yaşındaki Hüseyin Necafzade olduğu öğrenildi.

Zarrab, Florida’nın Miami kentinde 19 Mart Cumartesi günü yakalandı. Pazartesi günü de yine Miami’de federal mahkemenin karşısına çıkarıldı. Savcı Bharara, Zarrab’ın işlediği iddia edilen suçların sıralandığı 21 sayfalık iddianamenin açıklanmasının ardından davayla ilgili yaptığı açıklamada “Bu sanıklar, yıllarca İran ve İranlı şirketlere yönelik yaptırımları ihlal ettiler ve dünya genelinde kara para akladılar” dedi.

FBI: Zanlılar 5 yıl boyunca
İran’a karşı yaptırımları ihlal ettiler

FBI Direktör Yardımcısı Rodriguez ise “2010’dan 2015’e kadar yaklaşık beş yıl boyunca zanlılar İranlı kuruluşlar adına finansal faaliyetler yürüterek İran’a karşı ABD ve uluslararası ekonomik yaptırımları ihlal ettiler” dedi.

İranlı kuruluşların isimleri

İddianamede Zarrab ve diğer zanlıların adlarına yürüttükleri işlemler sayesinde fayda sağlayan İranlı kuruluşların, ABD’nin karalistesinde yer alan Bank Mellat, İran İslami Devrim Muhafızları’yla bağlantılı İran Ulusal Petrol Şirketi (NIOC), Naftiran Intertrade Company Ltd. (NICO), Naftiran Intertrade Company Sarl (“NICO Sarl”) ve Hong Kong Intertrade Company (HKICO) ve İran inşaat ve enerji şirketi MAPNA Group olduğu belirtildi.Zarrab’ın bu ağa bağlı Türkiye’deki şirketleri ise Royal Holding A.Ş., Durak Döviz Exchange, Al Nafees Exchange, Royal Emerald Investments; Asi Kıymetli Madenler Turizm, ECB Kuyumculuk İç ve Dış Sanayi Ticaret Limited Şirketi, Güneş General Trading LLC olarak sıralandı.

Zarrab, mekanizmanın bir parçası

Aljazeera Türk’ün haberine göre, İran asıllı işadamı Reza Zarrab, ABD’nin Miami kentinde tutuklandı. Zarrab’a yönelik suçlama, İran hükümeti ve diğer kuruluşların Tahran’a yönelik uluslararası yaptırımlardan kaçınmak için kurduğu mekanizmanın parçası olarak yüzlerce milyon dolarlık işlemlere karıştığı yönünde. Zarrab ve iki İranlı daha hakkında Manhattan’da bu suçlamalarla dava açılmıştı.

17-25 yolsuzluk soruşturması

Reza Zarrab, Türkiye’de 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturmaları kapsamında 21 Aralık’ta tutuklanmış, 40 gün sonra serbest bırakılmıştı.

Zarrab’ın ortağına idam cezası

Zarrab’ın ortağı olduğu ileri sürülen Bebek Zencani İran’da milyon dolarlık yolsuzluk suçlamasıyla idam cezasına çarptırılmıştı.

Zarrab, yaptığı bir açıklamada “Babek Zencani hiçbir zaman benim ‘ortağım’ olmadı ve ben İran Devleti’nin parası ile ticaret yapmadım. Ben Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım ve ülkeme yararlı bir vatandaş olarak yaşamaya da, çalışmaya da devam ediyorum” demişti.

Reza Zarrab hakkında hazırlanan iddianamenin İngilizce metni için tıklayın.

 

(T24)

Genç Ormancı’ya dersler: Pirinç taneyle satılmaz, Orman ağaçla sayılmaz* – Cihan Erdönmez

Toplumsal hassasiyetin belirli konulara yoğunlaştığı zamanlarda farklı alanlara dikkat çekmeye çalışmak zordur ve kimilerine göre de densizlik sayılabilir. Hele o hassasiyet terör gibi insan yaşamına doğrudan yönelen bir tehditle alakalı ise. Ne yapalım ki kuzey yarıkürede baharın başlangıcını simgeleyen 21 Mart tarihi 50 yıla yakın bir süredir Dünya Ormancılık Günü olarak kutlanıyor ve ne yapalım ki uzun bir süredir durum bir kutlamadan çok alarm zillerinin çalması haline dönüştü. Durum dediğimiz elbette ormanların durumu!

Aslını soracak olursanız, özelde ormanlar ve genelde doğa üzerinde oluşan tehdit ve baskıları da bir çeşit terör olarak düşünmek çok da hatalı olmasa gerek. Terör üzerine söz söylemeyi sevmem. Hassas bir konudur, hele böyle zamanlarda. Fakat onun hakkında bildiğim bir şey varsa, o da terörün yaşamı doğrudan tehdit ettiğidir. Peki, ormanların ve doğal kaynakların her geçen gün kalite ve kantite kaybına uğraması da yaşamı tehdit etmiyor mu? Belki terör kadar kısa sürede değil fakat ondan çok daha geniş kapsamlı olarak. Neden bu mudur bilemedim, dün devletimizin en yüce katlarının katıldığı orman-su-meteoroloji torba kutlamasında insanların “şehitler ölmez vatan bölünmez” diye slogan atmalarına şahit oldum akşam haberlerinde. Ülkenin kan gölüne döndüğü, ormanların durumun içler acısı olduğu bir konjonktürde çokça manidar geldi bana bu slogan.

Ağaç sayısı ile orman hesabı

Böyle günlerde teknokratlar ve benim gibi akademisyenler açıklamalarını sayılar, grafikler ve tablolarla süslemekten müthiş bir haz duyarlar. İstesem bunu ben de rahatlıkla yapabilirim. Elimi şöyle veri çıkınıma bir atsam neler çıkar neler! Ancak buna gerçekten gerek var mı? Demek istiyorum ki, dünyanın ve Türkiye’nin ormanlarının durumunun iyiye gittiğini düşünen, buna samimiyetle inanan birileri yaşıyor mu bu gezegende? Bilmiyorum ve olduğuna inanmak istemiyorum.

Ne var ki, benim güzel ülkemin, tarihi 175 yılı geçen ormancılık örgütü, yolunda gitmeyen bunca şey varken “her şey kontrol altında” edası takınmaya devam etmekte bir sakınca görmüyor. Bunun için de kendilerince müthiş bir yöntem geliştirmişler; ağaç sayısıyla orman hesabı yapıyorlar. Üstelik neredeyse tamamı benim gibi orman mühendisliği eğitimi almış ormancılar olmalarına rağmen.

11

Örneğin bir yerde bir maden işletmesi için orman delik deşik mi edilecek; açıklama dünden hazır ve büyük puntolarla: “O kadar kesiyoruz ama bu kadar tane de dikeceğiz!” Ya da bir yerlerde bir yol ağı ormanı kesip, biçip yamalı bohçaya mı çevirecek; o büyülü ses derhal devreye giriyor: “Kestiğimizin şu kadar katı tane ağacı toprakla buluşturacağız!” Sanki toprakla ağaç ilk kez buluşacak liseli aşıklar da, bizimkiler bunların buluşmasına aracılık ediyor. Sık sık soruyorum kendime, bu mühendislerin yetiştiği fakültede hocalık yapmış olmanın sorumluluğunu da taşıyarak: Biz nerede yanlış yaptık?

Bak sevgili genç ormancı dostum!

Bak sevgili genç ormancı dostum, sözüm sana canım kardeşim; kolay anlaşılsın diye tane tane anlatayım: Sen sakın bunlara inanayım deme; orman rastlantı sonucu bir araya gelmiş ağaç kümesi değildir.

Orman; ağaçlar, diğer bitkiler, toprak, mikroorganizmalar, kuşlar, böcekler, sürüngenler, memeli hayvanlar ve daha bir çok unsurun denge içerisinde birlikte bulunduğu bir yaşam bütünü, bir ekosistemdir. Bu unsurların bir araya gelmesi tesadüfen ve birden bire olmamıştır. Yüz binlerce ve hatta milyonlarca yıl süren bir evrimin sonucudur orman. O nedenle, içine maden ocakları, HES’ler, üniversiteler, yollar, turistik tesisler ve daha neler neler serpiştirilen orman, ekosistem öylesine derin hasarlar alır ki, artık asla eskisi gibi bir orman, bir yaşam bütünü olmayacak, olamayacaktır.

Bak sevgili orman mühendisi; doğal ormanlara edilen bu ihaneti telafi etmek, vicdanları rahatlatmak için, Nasreddin Hoca’nın “inanmazsan ölç” hikayesinde olduğu gibi, “inanmazsan say” dercesine “şu kadar tane ağaç diktik” demenin de bilimsel anlamda hiçbir değeri bulunmamaktadır. Çünkü içler acısı hale getirilen doğal ormanlarla, bir yerlere askeri nizam dikilen ağaçların aynı şey olmadığı, gelişmiş ülkelerde ilkokul birinci sınıf konusudur. Gelip dozerle sen ve ailen içindeyken evini yerle bir etsem ve yerine iki kat fazla tuğla teklif etsem ne dersin? Bilmem anlatabildim mi?

Canım sıkkın, keyfim yok. İnsanlar ağlıyorken uzatmak manasız. Bu dersin özetini başlığı yineleyerek yapalım: Pirinç taneyle satılmaz, orman ağaçla sayılmaz.

Dünya ormancılık günün kutlu olsun genç ormancım benim. Orman senden laf değil hizmet bekler. Gözlerinden öperim!

1- Meslektaşlarım bu yazıyı “iğneyi kendine” faslından alır ve anlarlarsa mutlu olurum.

10 -Cihan-Erdönmez

 

Doç. Dr. Cihan Erdönmez

Hindistan su mafyasıyla savaşıyor

hindistan sususluk76 milyon kişinin temiz suya erişmekte zorlandığı Hindistan’da hükümet, açtıkları yasadışı kuyulardan su çekip yüksek fiyattan halka satmaya çalışanlarla mücadele ediyor.

Independent gazetesinin haberinde, kendi su kuyularını açan bazı fırsatçıların piyasa fiyatının üzerinde fiyatlardan su sattığı belirtiliyor. Bu kişilerin kimi zaman yerel yönetim temsilcileriyle işbirliği yaptığı da haberde aktarılıyor.

Delhi Meclisi’nde yasadışı su satışının yüksek olduğu Sangam Vihar bölgesini temsilen konuşan Dinesh Mohaniya su mafyası için ‘Yaptıkları tamamen ahlaksızlık’dese de sorumluluğun hükümette ve devlet kurumlarında olduğunu da ekliyor:

“Ülkemizin bağımsızlığını ilan etmesinden bu yana geçen 65 yılı aşkın sürede başkent Delhi’de dahi vatandaşlarımıza temiz içme suyu veremiyoruz. Utanç verici.”

Hindistan hükümeti ise su mafyasına karşı, altyapının zayıf olduğu bölgelere su tankerleri göndererek mücadele yürütmeye çalışıyor.

Sangar Vihar’a her 15 günde bir devletin bir su tankeri gönderdiği, ancak bu suyun yerel halkın ihtiyaçlarını karşılamaktan çok uzak olduğu aktarılıyor.

Hindistan’ın başlenti Delhi’ye Yamuna, Ganj ve Sutlej nehirleri su sağlıyor.

Ancak ülkede yıllardır devam eden yanlış planlama ve kirlilik, su kaynaklarını büyük ölçüde sınırlamış durumda.

Nehir suyunu şehre taşıyan boru altyapısı ile dahi sadece günde birkaç saat su pompalanabiliyor.

Delhi’nin komşu ili Haryana’da geçen ay çıkan protestolarda, göstericiler bir boru hattını patlatınca Hindistan’ın başkenti günlerce susuz kalmıştı.

 

Kaynak: BBC Türkçe, Independent

Brüksel’de art arda üç patlama: 34 kişi hayatını kaybetti

Zaventem Havalimanı’ndaki patlamalardan sonra, şehir merkezindeki Maalbeek metro istasyonunda da patlama meydana geldi

9

Belçika’nın başkenti Brüksel’de ikisi Zaventem Havalimanı’nda, biri Avrupa Birliği kurumlarının binalarının yakınındaki metro istasyonunda üç patlama meydana geldi. Belçikalı yetkililer havalimanındaki patlamalarda en az 14 kişinin, metrodaki patlamada en az 20 kişinin hayatını kaybettiğini, onlarca kişinin de yaralandığını duyurdu. Savcı, havalimanındaki patlamanın nedeninin intihar saldırısı olduğunu söyledi. Saldırı öncesinde, Arapça bağıran saldırganların yolculara ateş açtığı öğrenildi. Metrodaki patlamanın bir vagonun içinde gerçekleştiği öğrenildi.

Patlamanın ardından havalimanına inecek uçaklar başka havalimanlarına yönlendiriliyor. Kentteki toplu taşıma sistemi ve müzeler kapatılmış durumda. Patlamaların ardından Belçika’da terör alarmı, en yüksek seviye olan 4’e yükseltildi. Patlama nedeniyle kasım ayındaki terör saldırılarında 130 kişinin hayatını kaybettiği Fransa’da da terör alarmı verildi.

İlk iki patlama, Zaventem Havalimanı’nda saat 08:00 sularında meydana geldi. Havalimanındaki patlamanın yankıları sürerken, şehir merkezinde Avrupa Birliği binalarına yakın Maalbeek metro istasyonunda da bir patlama meydana geldi.Canlı bomba saldırısı olabileceği ihtimali üzerinde durulan havalimanındaki patlamalarda en az 11 kişinin hayatını kaybettiği ve çok sayıda yaralının olduğu iddia ediliyor. Belçikalı yetkililer, metrodaki patlamada 15 kişinin hayatını kaybettiğini söyledi.

Metro istasyonundaki patlamadan görüntü
12

Havalimanındaki patlamalardan birinin apronda,  birinin de terminal binası içinde American Airlines’a ait check in bölgesinde gerçekleştiği öğrenildi. Patlama sonrası havalimanının tahliyesine başlandı. Tüm uçuşların iptal edildiği öğrenilirken, bölgeye yapılan tren seferleri de durduruldu. Havalimanı binasının dış camlarının tamamen kırıldığı, tavanında kısmi çökme meydana geldiği ifade ediliyor. Patlamanın ardından havalimanı karşısında bulunan otel, sahra hastanesine çevrildi. Yaralıların tedavisi burada yapılıyor. Brüksel Valisi de patlamanın bir terör saldırısı olabileceğini açıkladı. Belçika basınında yer alan haberlere göre, patlama öncesi silah ve Arapça bağrışma seslerinin duyulduğu belirtildi.

Patlama, 13 Kasım 2015’te 132 kişinin hayatını kaybettiği Paris saldırısını gerçekleştiren grubun liderliğini yapan IŞİD militanıSalih Abdeslam‘ın yakalanmasından 4 gün sonra sonrasında gerçekleşti.

AB kurumları kapatıldı

Patlamanın ardından tüm Avrupa Komisyonu binasının çalışanlaı binaya kapatıldı. AB çalışanlarına evlerinde kalmaları, işlerine giden çalışanların bulundukları binada kalmaları talimatı verildi.

Belçika Başbakanı: Korktuğumuz başımıza geldi

13

Belçika Başbakanı Charles Michel, Brüksel’de düzenlediği basın toplantısında, “Korktuğumuz başımıza geldi, yeni saldırıların meydana gelmesinden korkuyoruz” dedi. Çok sayıda ölü ve yaralının olduğunu belirten Michel, “Trajik bir durumlar karşı karşıyayız. Sükunetimizi korumalı ve dayanışma içinde olmalıyız.” ifadelerini kullandı.

 

(BBC Türkçe, T24)

“Cerattepe geçilmez, Artvin halkı yenilmez” [1] – Arif Ali Cangı

Bu yazı haberekspres.com.tr/ den alınmıştır

Geçen hafta pazartesi günü Cerattepe’de keşifteydik.

Cerattepe’yi ve Artvinlilerin yaşamı savunma mücadelesini bir kez daha yazmak istiyorum.

30

Artvin’deki maden işletmesinin ve ona karşı Artvinlilerin mücadelesinin 25 yıllık tarihi var. Daha önce mahkemelerce verilen ruhsat iptali kararlarına rağmen, halen 4.406 hektarlık maden ruhsatı mevcut. Bölgede bir süre bakır madeni çıkarılmış, 500 kadar sondaj açılmış. Bu faaliyetler neticesinde bölgedeki kimi su kaynaklarından kırmızı renkli sular akmaya başlamış, bu durumu Prof. Dr. Doğan Kantarcı söyle açıklıyor: “Eğer burada bakır sülfürü aktif hale getirirseniz, sülfürik aside dönüşür ve tüm kaynak sularına ağır metaller karışır.”[2] Maden işletme sahasındaki galeri ağzında ve pasa döküm sahasında orman varlığının yok edilmesi neticesinde yer yer toprak kayması gerçekleşmiş. Maden yeniden faaliyete geçerse yaşanacak felaketlerin habercisi niteliğinde görüntüler var.

Şimdilik “kavga”, üniteleri ile birlikte toplam 78 hektarlık alanı kapsayan “Cerattepe Bakır Madeni, Kırma Eleme Tesisi ve Teleferik Hattı” projesi üzerinden devam ediyor. Dava da Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından verilen 09.06.2015 tarihli Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) olumlu belgesinin iptali davası. Bu davanın reddedilmesi ve işletmenin faaliyete geçmesi halinde ruhsatlı alan içinde yeni izinlerin verileceğini tahmin etmek çok zor değil. Ruhsatlı sahanın adım adım madenciliğe açılması ile bölge yaşanmaz hale gelecek ve Artvin’in taşınması gündeme gelecek.

Şimdilik izin verilmiş projenin Artvin’in su kaynaklarını kirletmesi, orman varlığına ciddi zarar vermesi, heyelanlara yol açması söz konusu. Bu yüzden proje için 2013 yılında verilen ÇED olumlu kararı mahkemece iptal edilmişti. Üstelik öyle böyle bir iptal değil, kararda koyu renkle ve altı çizili olarak “maden faaliyetinin hayata geçirilmesinin, Artvin İli’nin yöre sakinleri açısından yaşam alanı olmaktan çıkacağı” yargısı yazılı. Rize İdare Mahkemesi’nin 24.12.2014 tarihli bu kararına rağmen Efemçukuru’nda olduğu gibi Çevre Bakanlığı’nın 2009/7 sayılı genelgesi gerekçe gösterilerek yapılan revize ÇED ile faaliyete geçilmek isteniyor.

Teknik değerlendirmeler içeren bilirkişi raporuna dayanan bir yargı kararı varken “genelge”ye dayanılarak yeniden nasıl izin verilir? Bu izin, yargı kararlarının bağlayıcılığı ve normlar hiyerarşisi gibi hukuk devleti ilkesinin olmazsa olmaz kurallarına açıkça aykırıdır. Buna rağmen Çevre Bakanlığı, hukuku ve Artvinliler ile yörede yaşayan diğer canlıları yok sayarak AKP’ye yakın Özaltın şirketine ÇED iznini vermiş. Neyse ki Artvin halkının bu hukuk dışı oyuna izin vermeye niyeti yok, 14 Mart’ta yapılan keşif sırasında yollarda toplanan, keşiften sonra soğuğa ve yağmura rağmen meydanı dolduran canlı kalabalık bunu gösterdi.

Benim favorilerim 92 ve 96 yaşlarındaki Erzade ve Hatice nineydi. Erzade Yalçıntaş’ın “Torunlarımın da yeşil doğada yaşamasını istiyorum. Onun için MADENE HAYIR, DOĞAYA EVET diyorum”[3] sözlerini not etmek istiyorum. O bilge kadınlara, Yeşil Artvin Derneği Başkanı Nur Neşe Karahan’a, meslektaşım Av. Bedrettin Kalın’a, bu mücadeleyi yıllardır sürdüren tüm yaşam savunucularına selam olsun.

Artvinlilerin Cerattepe’yi ve yaşam alanlarını koruma mücadelesi, Türkiye Ekoloji Hareketi için yeni bir umuttur. Bunun için Artvinlilerle dayanışarak planlanan ‘alicengiz oyunları’nı bozmalıyız.

***

Onurlu bir davranış görmek istiyoruz

13 Mart Pazar günü Ankara-Kızılay’da, 19 Mart Cumartesi günü İstanbul-İstiklal Caddesi’nde olmak üzere bir hafta içinde iki kez canlı bomba patladı.

Yaşanan olaylarda ciddi istihbarat ve güvenlik zafiyeti olduğu ortada, bunun hesabını vermesi gereken etkili ve yetkililer hamasi laflarla bizi uyutmaya çalışıyorlar, ‘terörle yaşamaya alışmamız gerekiyor’ diyenler de var. Onurlu bir davranış olan istifa hiçbirisinin aklına gelmiyor.

Amacı ne olursa olsun, faili kim olursa olsun sivillerin içinde bomba patlatanlara, planlayanlara, göz yumanlara, onaylayanlara lanet olsun, terörle yaşamaya alışmayacağız, bu yaşananları kanıksamayacağız.

***

Unutmayın

– 21 Mart; baharı ve tabiatın uyanışını şenlik haline getiren Ortadoğu halklarının bayramıdır. Bugün kavganın değil, barışın, kardeşliğin tüm canlıların birlikte yaşayabileceği dünyanın günüdür. Nevruz kutlu olsun, Newroz pîroz be, Newroz pîroz bo, Newroztan pîroz bêt!

– 22 Mart; Dünya Su Günü, insanların ve diğer canlıların yaşaması için zorunlu olan ve aynı zamanda hakkı olan “su”yun günü. Saat 12.00’da Kıbrıs Şehitleri Caddesi Türkan Saylan Kültür Merkezi önünde kurulacak “Sudan değerli altın mı var?” standını akşama kadar ziyaret edin.

– 24 Mart; Bergama – Ovacık, Çamköy bölgesini atık deposu haline getiren altın madeni 4. atık depolama tesisi projesi için ÇED Halkın katılımı var, saat 14’te Ovacık Köy Kahvehanesi’nde. Sözünüzü söyleyin, sağlıklı çevrede yaşama hakkınıza sahip çıkın.

[1] Madene karşı direnen Artvinlilerin sloganı
[2] http://www.hurriyet.com.tr/gunlerdir-beklenen-kesif-yapildi-40069871
[3] <https://m.youtube.com/watch?v=Fk2NOU_4Y98&feature=youtu.be>

 

Bu yazı haberekspres.com.tr/ den alınmıştır

29-arif ali cangı

 

 

Arif Ali Cangı

Zehirli sebze meyve istemiyoruz – Fatih Özden

Tarımsal üretimde kimyasal kullanımı denildiğinde ilk akla gelen girdiler, mineral (kimyasal) gübreler ve tarım ilaçlarıdır. Mineral gübre Alman kimyager Liebig tarafından 19. Yüzyılın ikinci yarısında bulunmasına rağmen, kullanımı 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki dönemde yaygınlaşmıştır. Bunun sebebi savaş ekonomisinin, daha sonraki yıllarda gübre-ilaç üreticisi olarak karşımıza çıkacak olan kimya şirketleri için daha karlı bir alan olarak görülmüş olması olabilir. Yeşil devrim olarak adlandırılan bu süreç, tarımda hibrit tohum, kimyasal gübre, ilaç, makine ve suyun kullanımının yoğunlaştığı, dekara verimin arttığı bir dönemi tanımlamaktadır.

19

Günümüze gelindiğinde ironik bir şekilde söz konusu devrimin başta kendisini niteleyen yeşili devirdiği ve insan-çevre sağlığı açısından büyük sıkıntılar yarattığı anlaşılmıştır. Peki sıkıntı yaratan bu süreç nasıl işlemektedir? Kimyasal gübrelerin tuzlanma, ağır metal birikimi, besin maddesi dengesizliği, mikroorganizma faaliyetlerinde bozulma gibi doğrudan toprak yapısı üzerine olumsuz etkilerinin yanı sıra havaya azot ve kükürt içeren gazların verilmesi, ozon tabakasının incelmesi, sera etkisi gibi çevresel etkileri de bulunmaktadır.1 Kısacası kimyasal gübreler toprakla bir bütün oluşturan bitkiyi beslerken, toprağı öldürür ve bitki besin elementi açısından fakirleştirir. Dolayısıyla bir sonraki dönem bitki topraktan alamadığı bitki besin elementleri için daha fazla gübreye ihtiyaç duyar ve kısır döngü başlar.

Kimyasal gübre, yetiştirilmek istenen ana ürünün yanında türeyen bazı yabancı otları da arttırır. Süreci, yetişen bitkileri konakçı olarak kullanan ve tarım zararları olarak adlandırılan böceklerin hızlı artışı izlemektedir. Yabancı otları ve zararlıları yok etmek için de tarımsal ilaç (zehir) sanayi devreye girmektedir. Zehirler tekrar tekrar kullanıldıklarında zararlıların bu ilaçlara karşı olan dirençleri yavaş yavaş artmaktadır. Direnç kazanan zararlılara karşı ilk olarak kullanılan ilaç miktarı artırılır, zararlılar zehire karşı tamamen direnç kazandıklarında ise yeni ilaçların bulunup kullanılması ihtiyacı ortaya çıkmaktadır. Bunun sonucu olarak çiftçiler gübrenin ardından ilaç kullanımında da bir kısır döngü içine hapsolurlar.

Gübre ve ilaçta ortaya çıkan kısır döngünün içine sadece çiftçi girmez. Çevre ve insan sağlığı da artık fasit dairenin içindedir. İşte böyle bir ortamda geçtiğimiz günlerde change.org üzerinden “Zehirli sebze ve meyve istemiyoruz. Belediyeler hallerde laboratuvar kursun” başlığıyla bir kampanya başlatıldı. Kampanyaya bilimsel anlamda dayanak olan ise Akdeniz Üniversitesi Gıda Güvenliği ve Tarımsal Araştırmalar Merkezi’nden Yrd. Doç. Dr. Bülent ŞIK ve ekibi tarafından yapılan araştırma oldu.

Araştırma, temel gıda fiyatlarının arttığı ve artan fiyatların çiftçilere yansımadığı ortamda, tüketilen gıdaların bedelini sadece paramızla değil sağlığımızla da ödediğimizi ortaya koyuyordu. Araştırmaya göre 2014 yılında semt pazarlarından tesadüfi olarak toplanan ve en çok tüketilen domates, kabak, portakal gibi değişik sebze ve meyvelerden alınan örnekler laboratuvarlarda pestisit (tarımsal ilaç) analizine tabi tutulmuş ve maksimum kalıntı limitlerini aşan gıdaların oranı %25 olarak belirlenmişti. Ayrıca araştırmada analiz edilen örneklerin % 85’inde birden çok pestisit kalıntısı tespit edildi. Bazı ürünlerde on üçe kadar çıkan pestisit saptandı.2 Tek başına bakıldığında kalıntı limitinin altında kalmakla birlikte toksik kimyasalların bir arada olduğu bir durumda ne tür sağlık riskleri yaratacağının belirsizliğini koruması nedeniyle ürünlerde kalıntı limitlerini aşmasa bile birden fazla sayıda pestisit çıkması ayrı bir tehdit oluşturmaktadır.3

İmza kampanyası için hazırlanan videoda EÜ Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı’ndan Doç. Dr. Hür HASSOY, insanların kontrolsüz bir kimya deneyinin gönülsüz katılımcıları olduğunu vurgulamaktadır. Nitekim yıllar içerisinde ürünlere ait maksimum kalıntı limitlerinin adım adım aşağılara çekiliyor olması deney sonuçlarının pek de iç açıcı olmadığı kanıtlar nitelikte. En son Avrupa Birliği tarafından çekirdeksiz kuru üzümde, bağda salkım güvesine karşı yaygın olarak kullanılan ilaçlarda maksimum kalıntı limitinin 0.5 ppm’den 0.01 ppm’e düşürürülmesi, Türkiye’nin dünyada lider olduğu ve yılda 500 milyon dolara yakın gelir elde ettiği çekirdeksiz kuru üzüm ihracatını tehlikeye atacak bir gelişme olarak kamuoyuna yansıdı. Bu örnek, insan sağlığını koruma açısından aslında kalıntı limitleri üzerinden yapılan değerlendirmenin ne kadar yetersiz kaldığını gösteriyor. Zira düzenleme öncesi örneğin 0.4 ppm’lik kalıntı değeri insan sağlığı açısından risksiz olarak görülürken, limitlerin aşağıya çekilmesi ile 0.02 ppm’lik değerin dahi risk oluşturabileceği görülüyor. Dolayısıyla imza kampanyası çerçevesinde belediye hallerinde laboratuvar kurulması bile sorunu tam olarak çözmüyor. Ancak kamuoyunda bir farkındalık yaratabilmek ve sorunun çözümünde kalıcı adımlara bir başlangıç olabilmesi adına kampanya kendisine böyle bir hedef koydu.

Bakanlık her ne kadar ürünlerde pestisit kontrollerinin yapıldığını belirtse de, bu kontrollerin çok büyük bir bölümü ihracata yönelik ürünler için yapılıyor. Oysa yurt içinde üretilen sebze-meyvenin küçük bir bölümü ihracata giderken büyük bir kısmı yurt içinde tüketiliyor. Analizlerin daha çok ihracata yönelik ürünlerde yoğunlaşması, bu ürünlerde sıkıntı olmadığı anlamına da gelmiyor. Zira Türkiye’nin 2014 yılında toplam sebze-meyve ihracatının % 52’sini yaptığı Avrupa Birliği’nde maksimum limitlerinin üzerinde kalıntı tespit edilmesi nedeniyle 64 parti ürünün birliğe girişine izin verilmedi. Kalıntı nedeniyle geri dönen parti sayısı açısından Türkiye, Çin ve Hindistan’ın önünde ilk sırada yer alıyor.4 Bu durum ihracata yönelik yapılan analizlerin dahi ne kadar sıkıntılı olduğunu ortaya koymakta.

Türkiye’de tarım ilaçlarının kullanımı 2014 yılında yürürlüğe giren “Bitki Koruma Ürünlerinin Önerilmesi, Uygulanması ve Kayıt İşlemleri Hakkında Yönetmelik” ile düzenlenmiş durumda. Bu yönetmelik tarım ilaçlarının kullanımında reçete zorunluluğu getiriyor. Ancak şu ana kadar yönetmeliğin hayata geçtiği ve uygulamada yerini bulduğunu söylemek mümkün değil. Peki yönetmelik gerçekten uygulanıyor olsa sorunlara çözüm olabilir mi? Olamaz, çünkü yönetmeliğin 6. Maddesi tarım ilacı satan ve ziraat mühendisi olan bayilere reçete yazma imkanı tanıyor. Bu durum, teşhisi koyup hastalığı tespit eden ve kullanılması gereken ilaca karar verip reçeteleyen ile ilacı satanın aynı kişi olması anlamına geliyor.

Sorunun kalıcı anlamda çözümü ise kimyasal girdi kullanımına dayalı endüstriyel tarım sisteminin sorgulanmasından geçiyor. Endüstriyel tarım çiftçi ve ürün arasında muazzam bir yabancılaşmaya yol açarak canlı sağlığını, doğayı, kırsal yaşamı ve çiftçi refahını tehdit etmektedir. Yabancılaşmayı aşmanın yolu agro-ekolojik üretimden geçmektedir. Konuyu verimlilik gibi sorunlu bir kavram üzerinden değerlendirmek ve verim artışı için kimyasal kullanımını tek alternatifmiş gibi sunmak dar bir bakış açısından meseleye yaklaşmak anlamına gelmektedir. Bu dar bakış açısından kurtulabilmenin yolu sermayenin mantığından ve onun yarattığı toplumsal düzenden tam anlamıyla kopulmasını ve yeni bir sistemi gerektirmektedir. Ancak bu, mevcut sistem içinde mücadele etmeyeceğimiz ve haklarımızı korumayacağımız anlamına da gelmiyor. Bu açıdan yaklaşıldığında change.org da başlatılan imza kampanyası desteklenmeğe değer gözüküyor.

1 Sönmez, İ., ve ark., 2008; Kimyasal Gübrelerin Çevre Kirliliği Üzerine Etkileri ve Çözüm Önerileri, Batı Akdeniz Tarımsal Araştırma Enstitüsü Derim Dergisi, s.24-34, http://batem.gov.tr/yayinlar/derim/2008/24-34.pdf.

2 Bülent Şık, “Gıdada Pestisit Kalıntısı ve Sağlık”, Gıda Güvenliği ve Tarımsal Araştırmalar Merkezi Raporu, 2015, http://bianet.org/bianet/tarim/165871-gidada-pestisit-kalintisi-ve-saglik

3 Kampanya metninden alınmıştır. https://www.change.org/p/zehirli-sebze-ve-meyve-istemiyoruz-belediyeler-hallerde-laboratuvar-kursun

4 Delen, N. ve ark., Türkiye’de Pestisit Kullanımı, Kalıntı ve Dayanıklılık Sorunları, Çözüm Önerileri, Türkiye Ziraat Mühendisliği VIII. Teknik Kongresi, Ankara., http://www.zmo.org.tr/resimler/ekler/ccc76acbfd6b3e5_ek.pdf.

17-Fatih-Özden

Arş. Gör. Fatih Özden
Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi
Tarım Ekonomisi Bölümü

Derbinin ertelenme nedeni IŞİD’in canlı bomba tehdidi

Galatasaray Fenerbahçe derbisinin önce seyircisiz oynanmasına, ardından da ertelenmesine, terör örgütü IŞİD’in eylem tehdidi nedeniyle karar verildiği ortaya çıktı.

14

Hürriyet’ten Fevzi Kızılkoyun’un haberine göre, IŞİD’in Paris’te 7 noktada yaptığı terör eyleminin bir benzeri İstanbul’da deşifre edildi. Buna göre, Galatasaray-Fenerbahçe derbisi sonrası stattan çıkacak taraftarlar arasında eş zamanlı kanlı eylem planı hazırlandı. İstihbarat ve terör birimlerince, terör örgütü IŞİD’in, taraftarların arasına militanlarını sokarak canlı bomba eylemi ve ardından silahlarla rastgele ateş açarak kaos yaratacak kanlı eylem planladığı ortaya konuldu.

Somut istihbarat üzerine derbiyle ilgili güvenlik önlemleri masaya yatırıldı. IŞİD’in hedefinin İstanbul’da yapılması planlanan Nevruz kutlamalarına yönelik olduğu ancak bunların iptal edilmesiyle derbiyi hedef aldığı tespitlerine yer verildi. İçişleri Bakanlığı ile Emniyet Genel Müdürlüğü ve İstanbul Emniyeti terör ve istihbarat birimleri bu noktada değerlendirme toplantıları yaptı. Bu toplantıların ardından güvenlik gerekçesiyle maçın önce seyircisiz oynanmasına, sonra da ertelenmesine kararı verildi.

Plan ‘Gaziantep Emiri’nden

IŞİD’in kanlı eylem planını devreye sokmak için Türkiye’ye 3 canlı bomba eylemcisi gönderdiği, İstanbul içerisindeki militanlarla birlikte bir çok noktada eş zamanlı terör saldırısı planladığı belirlendi. İstanbul’a yönelik kanlı eylem planını ise Ankara’da 102 kişinin hayatını kaybettiği tren garı saldırısının planlayıcısı olan sözde Gaziantep emiri olan “Ebu Ali” kod adlı Yunus Durmaz’ın yaptığı ortaya çıktı.

Ankara’daki saldırıdan aranan ve gıyabında tutuklama kararı verilen Durmaz’ın Suriye’den Türkiye’ye geçiş yaptığı, İstanbul’da olduğu da tespit edildi. Yapılan tüm aramalara rağmen İstanbul’da izine ulaşılamayan Durmaz ile birlikte tespit edilen diğer iki IŞİD militanları ise Hacı Ali Durmaz ve Savaş Yıldız…

Saldırı deşifre edilmişti

Durmaz’ın Gaziantep’teki evine yapılan baskında ele geçirilen dijital verilerde bir çok kanlı eylem planı da deşifre edilmişti. Antalya’da düzenlenen G20 Zirvesi ile 18 ilde 25 noktayı hedef alan saldırı planı ortaya çıkarılmıştı.

IŞİD’in Türkiye’ye yönelik kaos planı olduğu tespiti yapılan bilgilerde terör örgütünün Ankara, İstanbul, İzmir, Antalya, Adana, İskenderun ve Mersin’in de aralarında olduğu 19 ildeki 26 noktada yaptığı keşiflere ilişkin notların yer aldığı ortaya çıkmıştı.

 

(Hürriyet, T24)