Demokratik Toplum Kongresi (DTK) tarafından organize edilen ve Diyarbakır Valiliği’nin izin verdiği Newroz kutlamaları başladı. Diyarbakır ve çevre illerden gelen 5 bin 205 polis, Nevruz kutlamalarında görev yaparak, geniş güvenlik önlemleri aldı. Sabah saatlerinde Newroz alanına gidenler 5 ayrı arama noktasından geçerek alana ulaştı.
Kutlamanın yapılacağı Newroz Parkı’na çıkan tüm yollar araç trafiğine kapatılırken, vatandaşlar 3 farklı noktadan içeri girebiliyor. Öte yandan, alandaki vatandaşların güvenliğini sağlamak için görevlendirilen bazı polislerin etkinliği takip etmek için bölgeye gelen basın mensuplarını engellemesi tepki çekti.
DTK, tarafından organize edilen Nevruz kutlamaları öncesinde, kutlama alanında kontrollerde bulunan güvenlik güçleri, hazırlanan sahneye asılan bazı poster ve afişleri ‘terör örgütü propagandası’ içerdiği gerekçesiyle indirildi.
Polis arama noktaları dışında Newroz Tertip Komitesi’nin oluşturduğu güvenlik noktalarında da alana giren halk, tek tek aranarak alana alındı. Her yılın Newroz klasiğine dönüşen atlı katılımcılar da alana gelirken, katılanlardan bazılarının yöresel kıyafetleriyle kutlamalara katıldığı görüldü.
Dicle Haber Ajansı’nda yer alan habere göre de, PKK lideri Abdullah Öcalan’ın Diyarbakır’da önceki yıllarda kutlanan Newroz’a gönderdiği mesajlar bu Newroz’da yeniden okunacak. Öcalan’ın eski mesajlarını HDP Ankara Milletvekili Sırrı Süreyya Önder okuyacak.
İMC TV’ye konuşan Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Gültan Kışanak, Newroz alanının araç girişine kapatıldığını, halkın birden fazla kontrol noktasından geçerek alana girdiğini söyledi.
DHA’nın haberine göre de Newroz ateşi için 3 ton odun alana getirildi. Bu arada başlarında Abdullah Öcalan fotoğraflarının bulunduğu şapka takanların alana alınmadığı görüldü.
Kutlamada, HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, HDK Eş Başkanı Gülistan Koçyiğit, DTK Eş Başkanı Selma Irmak, HDP Ankara Milletvekili Sırrı Süreyya Önder’in birer konuşma yapması bekleniyor.
Saniyelik zafer çığlıklarınızın ya da ağıtlarınızın sesleri arasında çıkan cılız sesimizi duysanız ne olur duymasanız ne olur. Ok ve yay alışverişine başlayacağınızı, bunun ‘savaşın’ doğası olduğunu aylardır yazıp duruyoruz burada. Ben bir siyaset tahlilcisi değilim, ucu açık konuşurum her daim, ihtiyat payım daha çok kendi zihnimedir. Ama silahların çekildiği ve herkesin dilinin yetmediği ve yetmezlik duygusunun ağır bastığı, silahtan başka siyaset aracının olup olmadığının bile artık unutulduğu bu dönemde, her an kimin nasıl öleceğini kavgalamanın anlamı var mı? Dangalaklığın ve cinnet halinin benim gibi zavallıları her gün biraz daha içine kapattığı, evinden ve kitaplardan ve filmlerden başka kaçacak insan bulamadığı günlerden geçiyoruz. Silahları çektiniz ya da çekenleri alkışladınız, ölenleri kahraman öldürenleri direnişçi yaptınız. Bittiniz, devletsiniz artık.
Hükümet, uluslararası üleşim savaşında payına bir kirtik düşer mi diye ağzının suyu akarak bize doğudan doğudan savaşa sokmaya çalışıyorsa ne olmuş, siz başka bir şey mi yaptınız? Bu ülkenin sınırları içinde yaşayan halkları kendi kılıp, bu ülkenin kılıp bu ülke içinde çekilen fotoğraflar mı paylaştınız bize siyaset mitinglerinizden. Siz de çıkmadınız mı sınırların ötesine, çekilmek istediğiniz yerlere. Bu ülkenin sınırları içinde gerçekleşmesini istediğiniz, istediğimiz taleplerinize bu ülkenin sınırlarını aşan insanların taleplerini de eklemediniz mi, çıkmadınız mı devletle birlikte siz de sınırların dışına, çıktınız. Hem çıktınız ve hem de oradakilerle birlikte olmayı reddettiniz diğer yandan. Bize nasıl bakacağımızı şaşırttınız yaptığınız işlere. Bir yerde patlama oluyor, iki taraftan biri adını katliam koyuyor, iki taraftan biri adına zafer diyor, iki taraftan biri ölenlere şehit diyor iki taraftan biri kalanlara kahraman diyor. İki taraftan ikisi de bizden değilseniz net olarak oradansınız diyor, biri bizden olmayan teröristtir diyor biri taraf olmayan faşizme taraftır diyor.. Bizi iki taraftan birinin bombasının pimini tutmak zorunda bırakamazsınız, insanların çatışma bölgelerinden kaçma hakkını ortadan kaldıramazsınız, araçlarına göçlerine ve çocuklarına el koyamazsınız efendim. İki taraftan da değiliz efendim, biz araçları ile ya da ayakları ile yollara düşen binlerce yoksulun yanında, onlarla göç halindeyiz efendim. Kış kıyametin çadırlarına, sokaklarına, evsizliğine ve açlığına mahkum ettiğiniz ve göçerken yasaklanan dilinizi konuşarak kime lanet ettiğini yazık ki anlayamadığımız o insanların yanında olmak istiyoruz efendim. Ölmeme hakkının arkasına sessizce düşen insanların, ölmeme hakları için sessizce yanlarında durmak istiyoruz, zira biliyoruz ki ölmemek için ölmeye karar verildiği anda, ölmemek için herkes ölür.
Bizi 90 yıllık cumhuriyetinle sınadığın, yetmemiş gibi, Şan’sız ve evlat katili bir eski imparatorluğun harem adetleri ile terbiye edemezsiniz, siz de devlet üvey amca. Evladını öldüren, kendi dışında herşeyi mülk olarak gören ve üretmediği zenginliklere el koyarak kurulan bir devlet geleneğinin kurduğu yamalı bohçaya demokrasi deyip bizi kandırmana izin vermeyiz, öldürmek için önce lanetlediğin insanların git gide çoğaldığı bu ülkede, insanları koyacak hapishane gömecek mezarlık bulamayacağın günler de elbet gelecek bir gün. Biz öldürmeden, derin sabrımızla ve sesimizi seninkine benzetmeden yaşamak isteyen çok insanız, kimsenin ocağında çocuğunda fotoğraf albümünde gözü olmayan ve saldırdığınız her yerden sesizce göçen, ama yorulacağınızı bilen.
Bizi öldürmeyin, silahsız insanlara kurşun sıkmak, üzerlerini bombalamak ‘delikanlıca’ değil. Bizi kahraman, şehit yapmayın ve mümkünse hatta sevmeyin bile. Ama bırakın, mümkünse devletsiz, mümkünse sizsiz.
Bu sabah 11:00 sularında İstanbul’da İstiklal caddesinde meydana gelen ve 5 kişinin ölümüne, 36 kişinin yaralanmasına neden olan intihar saldırısının ardından İstanbullular evlerine kapandı.
Yeni saldırılar olacağı söylentileri dolaşırken İstanbul’un merkezindeki sokakların bomboş olduğu gözlendi.
Yeşil Gazete ekibinden Defne Koryürek saldırısı sonrası Cihangir, Taksim ve Elmadağ’da sokakların ıssızlığını tespit etti. İşte Koryürek’in izlenimleri:
“Cihangir’den Harbiye’ye yürüdüm, tek tük araba var, dükkânlar ya kapalı ya da hızlı kapatabilir şekil almış. Banka atm’lerinin bir kısmı kepenkli, kapalı, yoldan taksi geçse bile müşteri almıyor. İstiklal’in Taksim meydan girişi Sıraselviler’den kapalı, ama polis şaşırtıcı sekilde endişeli ya da gergin görünmüyor. Metroya bakmadım, ama çalışıyor dedi meydanda sorduğum çay satıcısı. Gökyüzündeki helikopterin sesini de eklemek gerek, tek değil gibi ama nasıl sayarsın ki. Sokaktan haberler böyle, dikkat edin kendinize..”
İşte Defne Koryürek’in Taksim, Cihangir ve Elmadağ’da öğle saatlerinde saptadığı karelerle bugün İstanbul sokakları.
İstiklal Caddesi’nde bu sabah meydana gelen canlı bomba saldırısına dair yayın yasağı geldi.
Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) saldırıyla ilgili yayın yasağı getirdi. Açıklamada, “19 Mart 2016 tarihinde İstanbul’da meydana gelen patlamanın da anılan hüküm çerçevesinde olduğu değerlendirildiğinden, söz konusu olayla ilgili olarak Başbakanlığın 19.03.2016 tarih ve 01017 sayılı yazısı ile geçici yayın yasağı getirilmesi uygun görülmüştür” denildi.
RTÜK bu çerçevede ‘patlamaya ilişkin olarak, patlama anı, patlama sonrası olay yeri, kamu görevlilerinin olay yerinde yürüttükleri çalışmalar, varsa patlama sonucu yaralanan veya hayatını kaybeden kişilere ait görüntü, görsel öğe ve benzeri unsurlara ve bunlarla ilgili abartılı anlatımlara yer verilmemesini’ istedi.
Polis Ankara’da 13 Mart’ta düzenlenen saldırının ardından büyük şehirlerde güvenlik önlemlerini artırmıştı.
Almanya Dışişleri Bakanlığı Alman temsilciliklerine terör saldırısı düzenlenebileceği yönünde istihbarat almış ve bunun üzerine Almanya’nın Türkiye’deki diplomatik temsilcilikleri ile İstanbul ve Ankara’daki Alman liseleri kapatılmıştı.
İstiklal Caddesi’nde patlama meydana geldi. İstiklal Caddesi’nde patlamada ilk belirlemelere göre 5 kişi hayatını kaybetti, 20 kişi ise yaralandı. CNN Türk canlı yayınında patlamanın canlı bomba saldırıssı sonucu gerçekleştiği belirtildi.
İstanbul Valisi Vasip Şahin’in yaptığı açıklamada birisi canlı bomba olmak üzere 5 kişinin hayatını kaybettiği, 2’si ağır olmak üzere 20 kişinin yaralandığı belirtildi.
Caddeye giriş çıkışı yasaklandı, yol kapatıldı. Olay yeri inceleme ekipleri olay yerinde incelemelerde bulunuyor. Patlama Balo Sokak girişinde Beyoğlu İlçe Kaymakamlık Binası önünde meydana geldi. CNN Türk canlı yayınında ayrıca canlı bombanın hedefine doğru giderken yolda patladığının tahmin edildiği de belitildi.
İstiklal Caddesi’nde bir patlama meydana geldi, bölgeye çok sayıda ambulans sevk edildi İstiklal Caddesi’ndeki patlamanın ardından olay yerine polis, sağlık ekipleri ve itfaiye sevk edildi.
Polis, caddeyi giriş-çıkışlara kapatırken, patlamanın meydana geldiği alanı güvenlik çemberi içine aldı. Taksim’e resmi araçlar, polis, itfaiye ve ambulans dışında araç girişine izin verilmiyor.
Çocukluktan üniversiteye, Mardin’den Van’a uzanan bir yolculuk…
Mem’in yolculuğu…
6 bölüm, 6 hafta… Başlıyor!
***
Hâlâ da anlamış değilim. Ayakkabı olmadan öldürsen koşmam. Oysa çocukken yalın ayak o kadar çok koştum ki, korkusuz, kaygısız, amaçsız… Bir gün olsun ayaklarım bir yara almadı.
Hele Buka Barané’nin, yani “yağmurun gelini” gökkuşağının peşinden hep aynı inançla koşmamız… Yollardaki yağmur birikintileri…
Eğer altından geçmeyi başarırsak hayatımızı değiştirebileceğimizi söylerdi nineler, dedeler. Biz de koşardık Buka Barané’nin peşinden, ama hiç aklımıza gelmezdi hayatımızı hangi yönde değiştireceğimiz.
Düşünüyorum da, o günlerde gökkuşağının altından geçebilseydim nasıl bir hayat seçerdim kim bilir… Ya da hayatımın nesini değiştirirdim. Aslında hayatımı değiştirmeye ihtiyacım yoktu ki. Demek büyüdükçe bir şeyler ters gidiyor…
Yoksa bir çocuk, neden hayatını değiştirmek için Buka Barané’nin peşinden koşsun? Ama demek asıl büyüklerin böyle arzusu vardı ki, bu iş kış masallarımıza kadar konuk olmuştu.
Oysa şimdi büyükleri anlayabiliyorum. İnsan büyüdükçe her şey daha içinden çıkılmaz, daha karmaşık bir hal alıyor. Büyükler, biz başarırsak onların da hayatının değişeceği umudunu taşıyorlardı belki. O başarıyı da Buka Barané’nin altında geçmek gibi bir imkansızlığa bağlamışlardı…
Vay zalım dünya vay!
***
Mem
Köyden ilçeye, dedemlere gitmek bir evrenden başka bir evrene geçiş gibiydi.
Köyde elektrik yoktu. İlçede hem elektrik hem de şeyhin deyimiyle şeytan icadı televizyon vardı. Tom ve Jerry’yi izlerdik. Ben Tom’a çok acırdım. Şapşal bir çocuk gibiydi. Ona kötü denirdi. Ama kötülüğü Tom’un dışındaki herkes yapardı. Jerry Tom’un peynirini çalar, Tom’u bazen bir tepsi kadar dümdüz, bazen de un ufak ederdi. Tom kafasına tava yer, kafasına koltuk, o da yetmedi buzdolabı düşerdi. Ya da evin sahibi gelir ortalık darmadağın diye, bir tekme de o vururdu. Tom yuvarlana yuvarlana köpekçiğin yanına kadar savrulurdu. Bir atar da bu köpekçik yapardı.
Demem o ki, çizgi filmde Tom’un dışında kötülüğe maruz kalan kimse yoktu. Ama filmi izleyen herkes Tom’un kötü olduğunu düşünürdü. Ben hariç. Bu düşüncem hâlâ değişmedi.
Teyzemde uzaktan kumandalı televizyon vardı. O kumanda Alaattin’in lambasından daha sihirliydi. Bazen bir kamyon, bazen helikopter, bazen ambulans, bazen hasta komşuyu hastaneye yetiştirmek için hem karada, hem denizde, hem havada giden bir araç olabiliyordu.
Halı motifleri ve yastıklardaki desenler de her şey olabiliyordu. Bazen karda boranda geçilmesi neredeyse imkansız bir boğaz, bazen ise yola düşmüş bir çığ…
Köyde ise televizyonun kumandasından aşağı olmayan, büyüklerin kaçak tütün tabakaları vardı. Gaz lambası ışığında kahraman olmak belki daha mistik geliyordu.
***
Değerli olup olmadığını bilmediğim okur… Biz doksanlarda çocuktuk. 2007’de köye elektrik gelebildi. 2009’da ise yol yapıldı. Yol dediğim asfalt falan değil. Yani 2009’a kadar traktörden başka aracın gelemediği bir yolumuz vardı. Bir adet greyderin toprağı çizmesi… İnşallah bir gün asfalt da olur diyor Bozo amcam.
Neyse bu konuyu fazla uzatmayacağım. Asıl konumuz da bu değil zaten. Konumuz çok çok farklı…
Emre’yle tanışıklığımın komik bir hikayesi var, anlatmak isterim.Facebook’ta Armağan Uçuşturma Çemberi adında bir talep/teklif paylaşım sitesi vardı bir zamanlar. Şimdi de türevleri var. Emre yaşadığı köyden birkaç günlüğüne İstanbul’a gelmiş, sakalını kesecek tıraş makinesi arıyordu. Benim de her nasılsa girişkenliğim tutmuş, ‘Sakallar kesilmesin!’ deyiverdim talep mesajının altına. Çünkü neden, o zamanlar bir sakallıdan kalma yarayı dezenfekte etmekle meşgulüm, aklım sakalda kalmış. ‘Sakal kutsal bir şey, kesilir mi hiç?’i de tanımadığım etmediğim Emre diye birinden soruyorum! Ve aynı gün, ertesi gün gideceğim etkinliklerden birinde konuşmacının, tıraş makinesi arayan Emre Ertegün olduğunu öğreniyorum. Armağan Ekonomisi anlatan bir insanmış meğer.
Derken, küçük küçük tüneller kazarak sistemin dışına çıkmanın yollarını arayan biri olarak Emre’nin ‘Çandır Candır’ ve ‘İçimden Sohbetler’ adlı bloglarını takip etmeye başladım. Kafamda evirip çevirip bir türlü çözemediğim sorulara cevaplar buldum o bloglarda. İstediği hayatı yaşamak için yola çıkan, çıkmakla kalmayıp oturtan insanlar varmış demek, dedim. Adam bir de neye ne kadar harcadığını, kimin ne miktarda bağış yaptığını kuruşu kuruşuna yazıyor. Başta yadırgadım, konu para ya, konuşulmaması lazım! Sonra gittikçe cesaret bulmaya başladım, gözümde canlanmaya başladı alternatif var olma şekilleri. Bağış konusunu biraz açalım, Emre Temmuz 2012’den beri bilerek ve isteyerek çalışmıyor. Çalışmaktan kasıt, düzenli, karşılığında her ay hesabına belli bir günde, aynı miktarda para yatırılmasına sebep olacak bir çalışma. Aslında, yine ve eskisinden daha çok çalışıyor, ama ürettiklerinin çoğunun malesef bu piyasada ‘ederi’ yok. Bu yüzden blogdaki yazılarının sonunda belirttiği gibi, içinizde Emre için bir şeyler yapmak üzere harekete geçme isteği uyandıysa, bağış kutusuna para ya da başka bir armağan bırakabilirsiniz. Kendisi [email protected] adresinde.
Emre ‘Yeni’ye Doğru’ adlı kitabında Armağan Ekonomisini, şehir ve iş hayatından köy hayatına geçişinin en hızlandığı 2 seneyi anlatıyor. Kitabın dağıtıma çıkmasıyla yazının yayınlanması arasındaki zaman, kitabı okumama el vermedi maalesef, umarım okuduktan sonra bahsetmeye fırsatım olur, ama zaten bu yazıda esas dikkat çekmek istediğim şey, kitabın tamamen topluluk desteğiyle hayata geçmiş olması. Bu şu demek, bu kitap Emre’nin tanıdıklarından, az tanıdıklarından ve hiç tanımadıklarından gelen maddi, manevi, lojistik, fikri vb. gibi yardımlar sayesinde yazıldı ve basıldı. Dizgisinden kapak çalışmasına, düzeltisinden basım ve dağıtımına kadar kim ne şekilde emek verebildiyse o haliyle, gönüllülükle, koskoca bir gönül birliğiyle ortaya çıktı.
“Ederi yoktur, hediyesi çoktur”
Emre, zaman zaman sırtında koca bir torbayla, motorlu araçları en az kullanacak şekilde, İstanbul’da elleriyle dağıttı kitapların bir kısmını. Kitabın ederi ise piyasa ekonomisine ve tüketim kültürüne bir Osmanlı tokadı kabilinde: sıfır kuruş. ‘Yeni’ye Doğru’yu elinize aldığınız andan itibaren, yukarıda bahsettiğim o gönül birliğini hissediyorsunuz, yüzünüze bir gülümseme yerleşiyor. İsmi umut vaat ediyor bir kere. Arka kapaktaki ‘Ederi yoktur, hediyesi çoktur’ notu kitabın hayat hikayesiyle beraber Emre’nin de hikayesini özetliyor. Kitap, isteyen herkese hediye, kimseden belirli bir karşılık beklentisi yok. Daha ziyade, bizlerin kitabı okuduktan sonra içimizden geçen armağanları ona iletmemiz için fırsat sunuyor. Kendi deyimiyle açıklayalım, ‘sistemin çerçevesini çizdiği anlamda çalışmadığı için paraya erişimi çok kolay olmayabiliyor, bu nedenle para armağanlarını tercih ediyor ancak ekolojik yöntemlerle üretilmiş tam buğday unu ya da nohut, kuru incir, yoga dersi, masaj, diş hekimliği hizmeti ve aklınıza gelebilecek diğer her şey armağan kapsamına girebilir.’ Ben armağanımı kitabı okuduktan sonraya saklayamadım; şimdilik bira ısmarlayıp ulaşım desteği sundum.
Kitapların ilk dağıtım ve imza günü, Kadıköy’de gerçekleşti. Hatta Emre çağrıyı çok spontan bir şekilde aynı gün Yeni’ye Doğru’nun Facebook sayfasından yaptı.
Buluşma, Ankara bombalamasının hemen ertesi gününe denk geldiği için çok keyifsizdik, evden dışarı çıkmak şöyle dursun, Kadıköy gibi kalabalık bir yerde buluşmakta çok tereddüt ettik. Emre’nin duyurusunun altına ‘Böyle bir günde de eğleniyorsun ya. Beleşçi Emre’ gibi bir yorum geldi, ama biz böyle güzel bir amaç için ‘böyle’ bir günde de olsa bir araya gelmekten geri duramadık, iyi ki de durmadık. Bir de benim beleşçilik tanımım bu olmazdı, neyse.
Şehir, 9-6 iş hayatı (masa başı ya da değil) gibi mutsuzluk veren, üretkenliği, yaratıcılığı söndüren etkenleri azaltmış, bitirmiş ya da bitirme yolunda olan 10-13 kişi buluştuk -Emre’nin bizden önce ağırladıklarını saymıyorum. Oraya giderek, acılı günlerden geçiyor olmamıza rağmen, umut vaat eden her şeyi kutlamamız, ertelemememiz gerektiğini hatırlattık birbirimize.
Kadıköy buluşmasından
Dağıtım noktaları
Dün, dağıtım noktalarından biri olan KafeNA Sanat&Sepet& Geri Dönüşüm’e 20-30 adet kitap bıraktık.
Emre KafeNA’da kitaplarını yerleştirirken
KafeNA, neredeyse tamamen geri ve ileri dönüşüm mantığıyla inşa edildi. İnşaat geceli gündüzlü kolektif bir çalışmayla, kafenin ortaklarından Özgür Demirtaş’ın çok büyük emeğiyle tamamlandı. Kafenin ekoloji, çıplaklık, gerçeklik, dürüstlük ve geri dönüşüm kavramlarına kafa yoran bir mekan olması, dağıtım noktalarından biri olarak burayı seçmemizde etkili oldu. Farsça, Kürtçe ve Zazaca’da ‘hayır’ anlamına gelen NA; mekanın kadına şiddete, hayvan ve insan soykırımına, tüketime ve pahalılığa “hayır” deyişini de yansıtıyor aynı zamanda.
Ankara, Eskişehir, Bursa, Antalya, İzmir, Dalyan, Çanakkale ve muhtemel diğer dağıtım nokta/kişileri için Yeni’ye Doğru’nun Facebook sayfasını takip edebilirsiniz
Zehirsiz Ev kitabının çıkması üzerine Mercan Yurdakuler Uluengin ile Tuğba Gürbüz’ün gerçekleştirdiği söyleşiyi paylaşıyoruz
***
Mercan Yurdakuler Uluengin’i, Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği’nin düzenlediği “Gerçek Temizlik” eğitimlerinden ve bildiklerini, öğrendiklerini paylaştığı “Zehirsiz Ev” adlı web sitesinden tanıyoruz. Takipçileri olarak bloğunda 4 yıldır paylaştıklarının neredeyse bir kitap bütünlüğüne ulaştığını düşünüyorduk ki Zehirsiz Ev kitabının müjdesi geldi. Mercan ile Modus Kitap’tan yayımlanan Zehirsiz Ev kitabı ve çevirdiği çocuk kitapları üzerine keyifli bir söyleşi yaptık.
Mercan, Zehirsiz Ev yayımlandı. Tebrik ederim. Okuru, kıymet bileni çok olsun. Kendi evini zehirsiz bir eve dönüştürme, bildiklerini paylaşma ve nihayetinde kitaplaşma süreci nasıl başladı, gelişti?
Mercan Yurdakuler Uluengin
Çok teşekkürler, Tuğba. Aslında yola çıkarken aklımda ne blog ne de kitap vardı. Başta sadece sağda solda okuyup kendi kendime denediğim, kendi ihtiyaçlarıma uygun hâle getirip kullandığım temizlik ürünü tarifleri vardı. Anne olduktan sonra satın aldığım her şey gözüme fazla, içerik etiketleriyse fazla kalabalık gelmeye başlamıştı. Daha sade, daha doğal alternatifler çekiyordu beni. 5-6 yıl zarfında evde kullandığım ürünlerde epey bir dönüşüm oldu. Önüme gelene anlattığım bu tarifleri daha geniş paylaşıma açma fikri ancak ondan sonra aklıma geldi.
İtiraf edeyim çok kısa bir süre “Keşke bir kitap hazırlasam,” diye geçti içimden. Ama ben kimdim ki? Hangi yayınevi durup dururken neden basmak istesindi böyle bir şeyi, insanlar neden satın alsındı? Tam o sırada eşim bir blog açmamı önerdi. Zehirsizev.com 4 yıl önce kuruldu. Siteyi açarken ne kadar takipçisi olacağına dair hiçbir fikrim yoktu. Zamanla okuyucularla çok güzel paylaşımlara zemin sağlayan, farkındalık artıran bir çeşit başvuru kaynağı çıktı ortaya.
Sonra atölyeler, Buğday Derneği eğitimleri başladı. Zehirsiz Ev, bilgisayar ekranından dışarı taştı. Derken, artık kitap fikrini hatırlamadığım bir noktada, bir arkadaşım vasıtasıyla Modus Kitap’tan bir teklif geldi. Gönlümüzden samimiyetle geçirdiğimiz şeyler dönüp dolaşıp bir gün oluyor, buna çok inanıyorum. Ama ancak zamanı gelince…
Zehirsiz Ev, bellek ve anımsama üzerine bir kitap. Okur, hem son yıllarda hızla unutulan, hafızalardan silinen çevre sağlığına ve kendi sağlığına zararı olmayan reçetelere ulaşıyor hem de hazır ürünlerin içeriğindeki zararlı maddeler hakkında bilgi ediniyor. Ben en çok yeniden anımsama, doğal reçeteleri toplama sürecini merak ettim. Bu kaynaklara nasıl ulaştın?
Ne güzel dedin! Gerçekten bellek ve anımsama üzerine… Ben de hep “Tekerleği yeniden keşfediyoruz,” diyorum. Bloğun veya kitabın altına imzamı atmak da bana pek doğru gelmiyor zaten. Bu formüllerin hiçbiri bana ait değil. Tek yaptığım derlemek.
İnternet sitelerinden, bloglardan, kitaplardan, eskilerin anlattıklarından, reçeteleri deneyenlerin yorumlarından… Bir oturuşta yapılmış bir derleme veya bir araştırma projesi de değil, biraz önce anlattığım gibi. Bizim evdeki yıllara yayılan dönüşümün bir belgesi. Hazır ürünlerin yerine deneye yanıla, teker teker yenilerini koyduğum, “Çamaşır deterjanı yapabiliyorsam diş macunu da yapabilir miyim?” diye ilerlediğim bir macera.
Giderek dünyanın gidişatından daha çok kaygı duyan bireylere dönüşüyoruz. Kitabın bu anlamda umut da veriyor. Bize, organik sertifikalı ürünlerin takıntılı bir şekilde tüketicisi olmadan da “ekolojik anne-baba” olabileceğimizi fısıldıyor. Evlerimizi ve kendimizi değiştirmeye nereden başlayabiliriz?
Bunu Buğday rehberinin bir sayısındaki Ekolojik Anne köşesi için de yazmıştım:
“Bugün kim olduğumuz nasıl kullandığımız ürün, hizmet ve markalarla tanımlanıyorsa, “ekolojik anne”lik bile her şeyden çok satın alma tercihlerimizle tanımlanıyor sanki: Organik sebze-meyveden şaşmamak; zor bulunan, özel sertifikalı temizlik ve bakım malzemeleri kullanmak; yurtdışından, internetten, oradan buradan güvenli, doğa dostu tasarımlar bulup getirtmek… Bir trend, bir furya, bir heves… Evet, kısmen yukarıdaki gibi tercihleri de barındırabiliyor ekolojik annelik, ama bence olmadık zahmetlere girip fazladan bir şeyler yapmaktan çok, belli bazı şeyleri de yapmamayı seçmek anlamına geliyor. Yani küçülmek, yetinmek, sadeleşmek… Ne yapacağımızı bilemediğimizde dönüp, doğada nasıl oluyordu diye bakmak…”
Bence ilk adım, oturup nelerden vazgeçebileceğimize ciddi ciddi bir bakmak, temel ihtiyaçlarımızın ne olduğunu dürüstçe belirlemek.
Bir diğer kestirme yol, evimizden çıkan çöpü azaltmaya çalışmak. Öyle hızlı sadeleştiriyor, aslına döndürüyor ki insanı. Daha ileriki bir adım, permakültür gibi, doğayı onarıcı yöntemleri öğrenmek olabilir.
Amerikalı doğabilimci John Burroughs, “Sevgi olmadan bilgi kalıcı olmaz. Fakat sevgi önce gelirse bilgi kesinlikle arkasından gelecektir,” diyor. Çocuklarımızı doğaya saygı duyan bireyler olarak yetiştirebilmek için biz ebeveynlerin öncelikli görevi, erken dönemde bu doğa sevgisini verebilmek. Çocukları apartman, kreş, AVM üçgeninden kurtarıp doğayla yakın bir bağ kurabilmeleri için neler yapabiliriz?
Bu çocuğa dırdır etmekle olacak şey değil. Kendi davranışlarımızla, tercihlerimizle örnek olmaktan başka çaremiz yok.
Ben sürekli paketli gıda yiyorsam çocuğuma neden yememesi gerektiğini açıklayamam; sebze-meyvesini yetiştiren insanların emeğine, ürününe saygı duymasını sağlayamam; mevsim döngülerini öğretemem. Boş zamanlarımı televizyon karşısında ya da AVM’de geçiriyorsam, “Yavrum, bugün hava çok güzel, hadi dışarıda oyna,” diyemem. İnandırıcı olmaz. Bu çok önemli bir soru ve sorun.
Dediğin gibi doğadan öyle kopuk yaşıyoruz ki, kuma bastığı zaman veya eli toprağa değdiği zaman ağlayan, böcek gördüğü zaman çığlık çığlığa kaçışan çocuklar var. Ağaçtan elma koparıp versen şüpheyle bakıyorlar ama marketten alınmış ilaçlı elmaları seve seve yiyorlar. Hatta sevgili İlknur Urkun Kelso’nun çevirdiği Ekofobiyi Aşmak diye çok güzel bir kitap da var bu konuyla ilgili. Çocuklara algılayamayacakları çevre sorunlarından bahsedip, dünya elden gidiyor diye yükü küçücük omuzlarına bırakmaktansa doğayla gerçek bir bağ kurmalarını sağlamanın yollarından söz ediyor. O bağ bir kez kurulduktan sonra ellerinden ne geliyorsa zaten yapıyorlar.
Benim oğullarım bebekliklerinden beri yazın kahvaltılarına üşüşen arılardan kaçmayı ya da onları öldürmeyi akıllarına getirmiyorlar mesela. Çünkü böyle bir şeyi hayatlarında görmediler. Sadece diş macunu yapan bir annenin belki buna da bir çaresi vardır umuduyla “Bunları bir süre uzaklaştıracak bir iksir yapabilir misin?” diye soruyorlar. Böyle çocukların dünyadaki arı popülasyonunun önemini kavraması ve ileride bu konuda bir şeyler yapması daha olası mesela.
Şehirde yaşayanlarımız için bu bağ kurma meselesi gerçekten zorlu. Çünkü doğayla buluşabilmek için fosil yakıt yakan bir arabaya doluşmak, trafikte saatler geçirmek gibi bir durum var. Yine de şehirli çocukları böceklerle, ağaçlarla tanıştıran pek çok etkinlik yapılıyor. Henüz denememiş olanların Doğa Oyunları Evi’nin Doğa Arkadaşımın Kutusu oyununu takip etmesini tavsiye ederim mesela. Oyunu oynamasanız bile oyunun ilkelerinden, Facebook sayfasındaki paylaşımlardan inanılmaz çok şey öğreniyorsunuz.
Yeşil Gazete okurları seni daha çok Zehirsiz Ev bloğundan ve verdiğin “Gerçek Temizlik” eğitimlerinden tanıyor ancak sen aynı zamanda çocuk kitapları da çeviriyorsun. Çocuk kitaplarının renkli, büyüleyici dünyasına nasıl giriş yaptın?
Yurtdışında yaşadığım dönem, bir bilgisayar firmasının kullanma kılavuzlarını Türkçe’ye çeviriyordum. Çocuk kitaplarına gelene kadar bol bol teknik çeviri yaptım senin anlayacağın. Sonra Türkiye’ye dönünce editörlük yapan çok yakın bir arkadaşım bir çocuk kitabı dizisi çevirmeyi denemek isteyip istemediğimi sordu. Geçişte biraz bocaladım ama çok keyif aldım. Giriş o giriş…
Sence çevirmen kimdir? İyi bir çevirmenin taşıması gereken üç özellik nedir?
Çevirmen, bir dilde yazılmış bir metni başka bir dilde yeniden yazan kişidir. Evet, çevirmen yazar değildir ama yaptığı iş de A dilindeki sözcüğü alıp B dilindeki karşılığını yazmaktan ibaret de değildir.
Çok okumak (ki utanarak söylüyorum, benim durumum son yıllarda içler acısı), kaynak dilden ziyade hedef dile hâkim olmak ve bitmiş metni defalarca yeniden, yeni gözlerle okumak, bence bu işin olmazsa olmazları.
Hangi kitabı çevirmek isterdin?
Bu hiç beklediğin yanıt olmayacak: Bir tanecik bestseller (çoksatar mı demeliydim?) çevirmek isterdim. O kendi kendine yeniden basılsın dursun, ben de o arada daha az kişiye dokunacak, tekrar baskı yapma ihtimali düşük, leziz kitaplar çevireyim.
Yaptığın çeviriler sende kurmaca metinler yazma isteği uyandırıyor mu?
Uyandırmaz mı? Çok hevesleniyorum ama sanırım o istek sadece zihnimde. Henüz kalbimde bir “İşte bunu yazmalıyım!” kıpırtısı olmadı. Veya bir öykü bana kendini yazdırmaya başlamadı…
Şu anda hangi kitap üzerinde çalışıyorsun? Okurla ne zaman buluşacak?
Klasiklerden Siyah İnci’nin çocuklar için basitleştirilmiş ve kısaltılmış bir hâlini çevirdim daha yeni. Sanırım birkaç aya çıkar. Sırada anne-babalara yönelik, ergenlerdeki yeme bozukluklarıyla ilgili bir kitap var. Yeni başlıyorum.
Hayat muhalefetine istinaden verdiğim ara nedeniyle hepinizden özür dilerim… Ama devam…
(c) Rosemary’s Baby (1968)
+1
Çocuk mu uyandı, Francis?
Sanki sürekli bir mırıltı
tedirgin, tuhaf bir his…
Sevimli gelen pis bir koku…
Soluk çemberim daralır derken
gözlerim doldu…
Francis… Bana ne oldu?
Bir, daha eklendi bütüne.
O yumuk ki, benden ya da benimle…
Bu kez bir fazla sayıldı nüfusu cemiyetin.
Bir cemiyet eksildi oysa,
benim için…
Üstünü çizdim…
Nahoş, anlam değiştiriyordu
iştahın eseri bir rahiya
yayılırken…
Israrlı zehrine kucak açmış
içimi ılıyordum…
Ilıyordun içimi…
Francis, bir örtü getir!
Josephine! Gel bak!
Artık bu Dünya tepe taplak…
Yeni bir bebek geldi
çırılçıplak!