Ana Sayfa Blog Sayfa 3431

Başıbozuk bir Ece Ayhan hatıratı – İnan Mayıs Aru

Ece’yle tanışmamız bu fotoğraftan birkaç yıl sonrasına denk gelir, 17 yaşımdaydım henüz, lise son sınıfta.

69

Çanakkale Biga’da üç kafadar – Dilara, Semih ve ben – Ece’nin İstanbul’da hastaneden çıktığını Çanakkale’deki evine döndüğünü duymuş, onu ziyaret etmeye karar vermiştik. Adresi Çanakkale Kordon’un sonunda arka sokaklarda kalan Yalı Han’ın işletmecilerinden öğrenmiştik zira yeğeni de bir süre burada Han’da çalışmıştı.

Yalı Han dediğimiz İzmir’deki Kızlarağası Han’ın biraz daha minyatürü, bir avluya bakan eski bir han yapısı bahçesinde işletilen bir çaycı-bar. Çanakkale alternatif gençliğinin takıldığı mekân o zamanlar. Üst katlarda da eski han geleneğine uygun minik dükkânlar, atölyeler var, hepsi aynı avluya bakıyor. Çanakkale Jazz Derneği de ufak dükkânlardan birinde konuşlanmış. Derneği tek başına sürdüren abi de dinazor, free jazz, acid jazz’ı cazdan saymıyor, bütün gün Dizzie Gillespie’ler, Charlie Parker’lar, Bessie Smith’ler çalınıyor dükkânda, ama bu ayrı bir hikâye.

Velhasıl kelam Han’daki ağabeylerden Ece’nin adresini aldık ama bizi uyarmadan edemediler, “Aksi ihtiyarın tekidir, kapısını açacağını bile sanmayız, açsa da kovar sizi” diye. Biz ürke ürke aldığımız adrese gittik, kapıyı çaldık. Kapıda bir ihtiyar, zor yürüyor. “Ece Ayhan’ı görmeye gelmiştik,” diyebildik. “Aa, hoş geldiniz çocuklar, geçin içeri,” diye hemen buyur etti bizi, felci yeni atlatmış, bir bacağı hala pek tutmuyor.

Dilara’ya tutuna tutuna, iltifatlar ederek bizimle salona geçti yaşlı kurt. “Dolapta bira da var alın için, doktor bana yasakladı ama…” dedi. Biraları açtık sohbete daldık. Bir süre sonra dayanamayıp sorduk, “Senin için aksi ihtiyarın teki dediler, herkesi kovarmışsın ama bize pek öyle görünmedin” diye. Bizi sevmiş, yalnızdı da tabii o dönemde, sohbet etmeye gelen gideni yok pek. Aksi olduğu da doğru tabii, bizden iki hafta önce TRT’nin çekim ekibini kovalamış evden, “Neden şiir?” yollu abuk sorular sorulunca dayanamamış.

Ediplerin, Turgutların, Nilgünlerin masası, Bilge’nin Onat’ın maceraları

Bizimleyse saatlerce muhabbet etti sonra izin isteyip kalktık ama ben babam ayda bir falan onun sendika toplantıları için Çanakkale merkeze indikçe onunla birlikte merkeze inip Ece’yi ziyarete gidiyordum.

Nilgün Marmara, Ece Ayhan, Haydar Ergülen
Nilgün Marmara, Ece Ayhan, Haydar Ergülen

Kapıyı açar açmaz elime biraz para, alışveriş listesi, bir de çöp poşetlerini tutuşturur yollardı. Önce işleri halleder sonra sohbete giderdim. Neler anlatmazdı ki! O zamanlar daha hiç görmediğim yıllar öncesinin Beyoğlu’na, Cumhuriyet Meyhanesi’ne, Ediplerin, Turgutların, Nilgünlerin masasına, Ankara sokaklarına, Bilge’nin Onat’ın maceralarına ışınlanırdım adeta sohbetin içinde.

Başıbozuk bir sohbetti Ece’ninki, daldan dala atlayarak hiç durmadan konuşurdu. O yaşta o kafayla anlattıklarının ne kadarını anlayabiliyordum bilemiyorum şimdi. Bir keresinde, “Gel çocuk, yerleş buraya yanımda yaşa, el ayak olursun bana,” demişti. Halen felcin etkisinde olduğundan yazamıyordu. O sıralar YKY’nin başında Enis Batur vardı, Ece’nin tüm kitaplarının yayın haklarını almıştı, karşılığında hem hastane masrafları, hem aylık ihtiyaçları karşılanıyordu. Bir de YKY’den sekreter kızı telefonla arayıp yazacaklarını dikte ettiriyordu. Ece telefonda anlatıyor, kız karşıda yazıyordu. Bir süre de yeğeni kalmış yanında, o yardım etmişti gündelik işlerine ama sonra çocuğu cigaralıkla yakalamışlar, denetimli serbestlik falan yok tabii o zamanlar, 2 yıl ceza kesmişler, içerideydi.

71

İşte şimdi bana, “Gel, kal yanımda!” diyordu, ne büyük nimet. Ama okulum vardı, hem bizimkilere desemki, “Ben evden ayrılıyorum, şu ihtiyar şairin yanında kalacağım”, diye muhtemelen ufak çaplı bir kıyamet kopardı. Ben aylık ziyaretlerime devam etmekle yetindim bir süre daha.

Efendisizler’de Ece röportajı

efendisizler

O sıralar İstanbul’da anarşistler Efendisizler dergisini çıkarıyor Tayfun’un da önayak olmasıyla. Dergi yaygın dağıtıma verilmiş, Yay-Sat’la Biga gibi küçük kasabalardaki gazete bayilerine bile ulaşıyor. Ben gazeteciden gelen tüm kopyaları çalıp, ücretsiz dağıtıyorum arkadaşlara tabii. Yüz yüze tanışmasak ve bırakın Facebook’u e-posta bile sınırlı imkânlarla kullanılsa da mektuplaşıyoruz bol bol o dönem herkesle. Efendisizler’e de yazıyorum mektup, Ece’yle röportaj yapmaya karar veriyoruz dergi için. Ece de kabul ediyor ama “Teyp meyp istemem diyor, kâğıt kalemle not alırsın.” Ancak benim kalemim Ece’nin zihninin hızına yetişemediğinden o röportajı bir türlü derli toplu bir hale getiremiyorum.

Meçhul Öğrenci Anıtı basılıyor tam sayfa o sayıda röportaj yerine. Ece o gün 70’lerin 80’lerin bilinmeyen anarşistlerinden bahsetmişti. “Sivil”lik bahsine girmiştik, 60’ların başında Anadolu’da kaymakamlık yaparken köylülerden öğrendiği bir hikâyeyi anlatmıştı. Ayıyla karşılaşınca tüm kıyafetlerini çıkarıp çırçıplak yürürmüş köylüler ayının üstüne, ayı da insanı öyle sivil halde görünce dönüp gidermiş arkasını. “Ben de çok ayı kaçırdım böyle,” demişti. Sonra bir gazete kâğıdı aldı eline, makasla bir parça kesip ikiye kıvırdı ve bir Moebius şeridi yaptı, “İşte anarşi bu, tek boyutlu bir evreni bükerek imkânsız görüneni mümkün kılmak,” dedi.

“Senin şair ölmüş”

1931 - 2002
1931 – 2002

O yaz okulu bitirince ben evden kaçtım, sonra geri döndüm. 2 yıl kaçışlar ve dönüşlerle, serseri mayınlıkla geçti. 2001’de üniversiteyi kazanıp, nihayet babamın rızalığını da alarak evden çıkıncaya kadar. O ara, yollarla başka bir dünyanın kapıları aralanmıştı, Ece’yi unutmuştum nicedir2002 yazında Biga’ya bizimkilerin yanına döndüğümde babam bir gün gazeteyi koydu önüme, “Senin şair ölmüş,” dedi.

Göçmüştü Ece, ardında şiir görünümünde bir dizi enigmatik tarih ve etik anlatısı bırakarak. “Ben şair değil etikçiyim,” derdi, resmi tarihin ötesine uzanan başıbozuk bir tarihin parçalarından yeni bir dil ve anlatı ördü ömrü boyunca.

Ağlamadım Ece’nin ölümüne, ölüme ağlamak âdetim değil, ancak özleyince gözyaşı dökerim ölülerimin ardından.

Uğurlar ola!

 

74-İnan Mayıs Aru

 

 

İnan Mayıs Aru

Samimiyet – Defne Koryürek

Bu yazı haberdar.com/ dan alınmıştır

Geçen hafta detaylarını paylaştığım, 1380 sayılı Su Ürünleri Kanunu’nu güncellemeye yönelik istişare toplantısı, dün gerçekleşti.

Her ne kadar şikayet etsem de 1380 eski bir kanun, yenilenmesi gerek diye ve itiraz etsem de yasanın tebliğlerle yamanmasına; tebliğin yazımına yönelik istişare toplantılarını da bir o kadar önemsiyorum, zira bu toplantılar doğaları gereği yasa yapma sürecine tüm tarafları dahil etmek gibi fevkalade önemli bir pratiği barındırıyorlar bünyelerinde.

Bir önceki tebliğ, yani 3/1 numaralı diye bilinen ve korumacı politikaların öncüsü umuduyla hepimizin kucakladığı 2012-2016 tebliği için, bu bağlamda kıran kırana geçen bir istişare yaşamıştı. Tarihe geçti, şüphem yok. Bu son toplantı ise, görüş toplanması kademesinde yoğun, ön toplantıları çeşitli ancak yüz yüze tartışması biz sivil toplum gönüllüleri ve sesini duyurmakta zorlanan kıyı balıkçıları için fevkalade “uzaktan” bir deneyim oldu. Toplantıya GTH Bakanlığı uzman, denetçi ve bürokratlarının yanı sıra; su ürünleri kooperatifleri birlik temsilcileri ve üstbirlik başkanı ile bakanlığın davetiyle belirlenen bir akademisyenler topluluğu katıldı. Malesef sivil toplum gönüllülerine ve gazetecilere açık değildi.

Konunun ehemmiyeti ancak, bizi olup biteni tartmaktan, konuşmaktan geri bırakamayacak raddede. O halde, başlayalım…

Dün toplantı sırasında konuşulan ve üzerine uzlaşıldığı ifade edilen konuları katılımcılarından teyid edebildiğim kadarıyla özetleyeyim:

– Adalar bölgesinde av yasakları genişliyor. Coğrafi sınırları değişmeyen yasak alanda bundan böyle olta harici avcılık yapılmayacak.

İstanbul Boğazı ile Marmara denizinin kesişiminde yer alan Adalar, önemli meralar. Buralarda balıklar dinleniyor, besleniyor, yurtluyor ve çoğalıyor. Haliyle avcıların gözbebeği. Av araçlarının geliştiği ve avlanma kapasitesinin artmaya başladığı 80’lerden bu yana, Adalar bölgesi deniz yatağının adım adım çölleştiği ve yurtlayan balıklarda azalma gözlendiği biliniyor. Mercanları ile meşhur ve son derece renkli bir sucul hayat ihtiva eden Adalar bölgesi, bu sebeple, Bakanlığa sunulan korumacı önerilerin uzun süredir odağında.

Trol avcılığına zaten yasak olan bu bölgede 2012-2016 tebliğ döneminde gırgır ağları ile avcılık da yasaklanmıştı. Ancak denetim zaafiyeti sebebiyle bu yasak(lar) uygulanamadı. Trol ve gırgırların denetiminde gözlediğimiz zaafiyeti gidermek yerine, cezaları caydırıcı kılmak yerine… neden kıyı balıkçısının kullandığı voli ağlarına yasak getirilme yoluna gidildi, anlayabilmiş değilim.

Adalar bölgesi kooperatiflerine bağlı, herbiri 12 metrenin altında ve avlanma kabiliyeti halihazırda çok limitli olan balıkçılar ile Kartal’dan Kadıköy’e kadar tüm sahil boyunca, her bir kooperatifte üye, benzer usulle avlanan kıyı balıkçılarının Pazartesi günü, bakanlığa bir dilekçe verecekleri ve karara itiraz edecekleri konuşuluyor bile.

– Marmara’da avcılıkta, bir yıllığına ışıkla avcılık serbestisi tanındı.

İstanbul Boğazı nasıl önemliyse, ki malumunuz artık, ondan bahsederken “biyolojik koridor” diyoruz, Marmara da öyle değerli, zira bir kuluçkahane. Bu sebeple gerek İstanbul Boğazı’nın ve gerekse de Marmara’nın özel statü ile korunuyor olaması gerekirken, ışıkla avcılığa izin verilmesini aklım almadı. Özellikle hamsi avında tam bir katliama sebep verecek. O hamsi ki biz insanlardan önce yunusun, lüferin, palamutun yemi, besini… bu balıkta ışık yakarak yapılacak adaletsiz, ölçüsüz ve hürmetten uzak avcılığın açacağı yaranın önümüzdeki yıllar boyunca onarılamayacağına şimdiden söyleyebilirim.

– Gırgır kayıklarının avlanma derinlikleri bir önceki tebliğde neydiyse öyle kaldı: 24 metreden sığ sulara gırgırlar giremeyecek.

Bu özellikle İstanbul Boğazı’nda hepimizi dehşete düşüren bir ölçü. Büyükdere’den geçerken siz de şahit olmuşsunuzdur, kıyıya 20-30 metre dahi uzaklığı olmayan gırgır kayıklarının avına.. Karadeniz’in koşullarını, Ege’yi ya da Akdeniz’i uzmanına bırakmam gerek, zaten yasakların da bölgesel olması gerektiği kanaatindeyim ancak; konu Boğaz olduğunda 24 metrenin artmasını ve bu değerli biyolojik koridorun gırgır ağları ile ava tümüyle kapanmasını beklerdim. Yazık. Bu değerli su yoluna hürmetimizi ilan edeceğimiz bir fırsat daha kaçmış oldu.

– Lüferde avlanma alt limiti yine 20 cm!

İstanbul’un bir vakitler ticarete konu olan onlarca balığı, kabuklusu, böceği, yengeci ve pavuryasından kala kala ticari değeri yadsınamaz ancak bir elin parmağı balık kaldığı için, lüferin boyu, gırgır reisleri için en önemli tartışma alanı.

Lüferde avlanma alt boyu yıllar içinde bir hayli dalgalanmış. 1986’da 15 cm, 1987-1991 arasında 18 cm, 1992 sezonunda 20 cm ve ardından 1995’e kadar yine 18 cm olmuş. Hele avlanma boyunun amatöre başka profesyonele başka düzenlenmeye başladığı 1995-2011 döneminde bir de tuhaf uygulama yapılmış ki sormayın:  lüfere ayrı, çinekopa ayrı boyu tahsis edilmiş ve Pomatomus saltatrix’in avlanma alt boyu 14 cm’e kadar düşmüş. Yani, yasal olarak!

Bu dalgalanmanın sebebi akademisyenlerin araştırmaları değil, reislerin bakanlığa baskısı, deniyor, balıkçı toplantılarında. Sahiden de, sularımızda yapılmış en güncel araştırma bu balığın üreme boyunu 27 cm’den başlatıyor. Bu veriyle gündeme gelen Slow Food ve Greenpeace kampanyaları ve bu kampanyalara omuz veren kıyı balıkçıları sayesinde 2012’de av boy 20 cm’de sabitlendi ve eğer tebliğ dün istişarede üzerine anlaşıldığı şekilde imzaya gider ve GTH Bakanı Faruk Çelik tarafından da kabul görürse, lüferde avlanma boyu bu tebliğ döneminde de 20 cm kalacak gibi görünüyor. Yani, yasal olarak.

Yoksa geçtiğimiz dönemde olduğu üzere, yasa 20 cm ama tezgahlar 15-16 cm dolu olmayacak diye bir şey yok. Zira, denetim olmadan yapılan yasanın da manası yok!

– Dalyanların yenilenmesi planlanan avlanma takvimi bir geleneğin sonunu getirebilir.

Her gelenek iyi, temiz ve adil olmayabilir. Özellikle yıllar, gelişmeler bağlamında kendini tazeleme, yenileme fırsatı olmadıysa. Dalyancılık da yazık ki öyle. Nisan ayında kurulan ve Ağustos ayına kalmayan dalyanlar, bir zamanlar İstanbul’un en önemli palamut, torik, orkinos ve kılıç tedariğinin merkezleriydi. Doğaları gereği göç mevsiminde kurulur, denizin akıntılarını, balığın rotasını bilen uzman dalyancıların tertip ettiği labirentvari düzeneklere balığın sokulması ile volümlü avcılık gerçekleştirilirdi. Ancak o zaman balık bol, İstanbullu çok, çok azdı. Bugün ise İstanbul kalabalık, balık ise yokoluşa gitmekte. Marmara’dan Karadeniz’e yumurtalarını bırakma telaşı ile yüzen toriklerin yoluna çıkan bu dalyanların sadece istavrit ve çaça için kurulduğuna inanamayacak kadar da karardı tecrübelerle üstelik kalbimiz. Dolayısıyla istişareden dalyanlara dair gelen ses, bir umut oldu.

Duyumlarıma göre, dalyanların 15 Haziran’dan önce kurulmamaları hususunda uzlaşılmış. Bu, balığın önemli bir kısmının, havyarını dökmek için Karadeniz’e ulaşacak fırsatı yakalam ihtimali anlamına geliyor. İyi bir şey yani. Ama elbette, dalyancıların yaptıkları işi bereketsiz bulma ve 15 Haziran yerine hiç kurmama ihtimalleri de mevcut, bu durumda. Yani, yasal olarak değilse de pratikte dalyancılığın son yazı olabilir 2016!

Durum bu. Dün, istişare toplantısından edindiğim bilginin benim şehrim, tanıdığım denizim, tasasında olduğum balığım için değeerlendirmesini sizlerle paylaşmaya çalıştım.

Bir son söz de hatırlatma olsun, sabredip ta buraya kadar okuduysanız yazımı: lüferin avlanma boyu ister 35 cm olsun, ister Adalar yasak bölgesi genişlesin, ister İstanbul Boğazı ava tümden kapansın… Yasa yapmak yetmez! Denetim ve bu denetimleri etkin kılacak caydırıcı cezalarla donatılmış yetkin denetçiler olmadıkça, havanda su dövmeye devam edeceğiz. Denizlerimiz isterse hamsi kaynasın, ışıkla avcılık gibi adaletsiz avcılıklara izin verdiğimiz sürece; gerek İstanbul Boğazı ve gerekse de Marmara, istediği kadar özel deniz alanları olsun, Kurbağalıdere’yi, Haliç’i, Marmara’ya bölgenin tüm kentsel, inşai, sınai atığını döktükçe biz, geleceğe sadece ve sadece boş bir deniz dolusu çöp bırakacağız.

Yasa yapmak gerek, evet. Katılımcı olmak, sürece iştirak ettiğimiz gibi sonrasında kritiklerimizi de esirgememek iyi, evet. Ama asıl fark bu denizi, bu sucul hayatı kendi bekamızla birleştirecek samimiyeti, aklı, niyeti ve aşkı bulabilmekte içimizde, çıkartabilmekte ortaya.… Hadi!

Bu yazı haberdar.com/ dan alınmıştır

61-defne-koryürek

 

 

DEFNE KORYÜREK / HABERDAR

Balkonların Psikodinamiği Üzerine… – Tuğçe Isıyel

Tuğçe Isıyel’in bu yazısı bianet/biamag’dan alındı

balkonSabah erkenden yıkanan, sonra orada bir güzel kahvaltı yapılan, kahve içilen, kitap okunan, gelip geçene bakılan, sohbet edilen balkonların çok şanslı olduklarını düşünüyorum. Bir balkona hayat vermenin ve orayı yaşam alanının bir parçası olarak kabul etmenin de insanın kendisiyle ve dış dünyayla kurduğu ilişkinin keyifli oluşundan ileri geldiğine inanıyorum. Yani bana göre balkonların, mutlulukla kesinlikle bir ilgisi var.

Ancak son zamanlarda yapılan yeni binaların balkonsuzluğu iyice gözüme batar hale geldi. Balkonlara olan özel düşkünlüğümün ve balkon “stalker”lığımın kesintiye uğramasının yanı sıra, sanki verilmeye çalışılan mimari görünümlü sosyo-politik, psikolojik bir mesaj varmış gibi geliyor. Ben de bu vesileyle balkonların psikodinamiği üzerine düşünmek istiyorum.

Biraz “balkon” kelimesini havalandırmakta fayda var. Balkon dediğimiz şey, ne içeriye ne de dışarıya ait bir mekândır. Bu anlamda bir “ara alan” olduğunu söyleyebiliriz. Fakat bir açıdan da hem içeriye hem de dışarıya aittir. Burnunu her tarafa sokabilir. Bu anlamda oldukça omnipotans (tümgüçlü) bir yapıda olduğunu söylemek mümkün olabilir.  Kısacası iç-dış ayrımının çok da kesin olmadığı bir noktadadır. Evin nefes alan kısmıdır. Dışarıyla ilişki kurmamızı sağlayan, içeriden dışarıya, yani “öteki”ne açılan önemli bir bağlantıdır. Dışarıda olup biteni gören, dışarının hallerini gözetleyen ancak müdahale imkânının oldukça kısıtlı olmasından mütevellit gördüklerini biraz kendisine saklayan, hatta sır tutabilen bir yerdir. Evin içini dışarının gürültüsünden, olası darbelerinden koruyan bir yerdir. Mesela dışarıdan gelen herhangi bir etki evin içine ulaşmadan önce, balkona uğrar, balkondan geçer ve belki evin içine bile ulaşmadan balkonda kalır.

Tüm bu işlevlerine rağmen, evlerin son zamanlarda gitgide balkonsuzlaştırılması, yani evlerin kastre edilen mekânlarının balkonlar olması oldukça düşündürücü, duygusal olarak da ürpertici. Kastre edilmiş balkon biçimi ise, “fransız balkonu” diye tabir edilen, sanırım dış dünyaya “fransız” kalmamızı arzu eden 40 santimetrelik bir çıkıntı. Balkon”muş” gibi yani. “–Mış gibi” yaşamlarımıza oldukça uygun bir biçim olsa gerek. “Balkon yok” denmiyor da, “fransız balkonu var” deniyor. Bir kandırmaca mı bu? Yoksa bir teselli mi?

Bir evden balkon kalkınca sadece içerisi ve dışarısı kalıyor. Bir ara alan, ortalama bir konum, dışarıyla içerisi arasındaki bağlantı kayboluyor. Sanki balkonsuzlukla beraber toplumsal olarak da ara renklerimizi, tonlarımızı, ara geçişlerimizi kaybetmek üzereyiz. Çok keskin geçişler içinde salınıyoruz. Belli bir tarafta olmak, diğer tarafları reddetmekle mümkünmüş gibi geliyor. Duygu-düşünce işleyişimiz, kutuplaşmalar üzerinden ilerliyor. Ruhsallığımızda var olan yıkıcı taraflarımız, iyi taraflarımıza saldırmak istiyor. İyiyle kötüyü, güzelle çirkini, boşlukla doluluğu, benle ötekini bir arada kabullenmekte oldukça zorlanıyoruz. Kavramlar arası geçirgenliğimiz ve geçişliliğimiz oldukça sınırlı. Ayırma, bölme, parçalama mekanizmalarımız; bağ kurma, birleştirme, bir arada tutma eylemlerinden çok daha baskın bir hale gelmiş durumda.

Örneğin yas tutamıyoruz artık. Yasın da bir geçiş alanı olduğunu inkâr ederek, ya hiç bir şey olmamış gibi davranıyor ya da çok ağır bir depresyona giriyoruz.

İkili ilişkilerde karşımızdakiyle ya sembiyotik bir bağ kurup onsuz yaşayamayacağımızı düşünüyor ya da sadece “öylesine bir bağlantı” kuruyoruz. Hem kendi bireyselliğimizi hem de karşımızdakinin öznelliğini kolladığımız bir ilişkiyi sürdürmek oldukça zor bir hale geliyor. Ya seviyor ya terk ediyoruz. Ya içerideyiz ya dışarıda. Ya kenardayız ya en merkezde. Ya başındayız ya da en sonunda. Ayarsızlığımızın ucu bucağı yok.

Hem toplumsal hem de bireysel olarak süreçlerin alabildiğince ıskalandığı bir dönemdeyiz. Bir buzun kaynar suya atıldığı ilk anı düşünün. Isıyı yavaş yavaş içine alıp usul usul erimektense, çat! diye çatlayıverir buz. Süreçleri ıskalamak, geçiş alanlarını ortadan kaldırmak demek, buz misali kendimizi de çatlatmak, bölmek demektir bir bakıma. Bölersek ne olur? Bütünlüğümüzü yitiririz ve bunun sonucunda da gerçekliğimizi, köklendiğimiz zeminimizi…

Balkonsuzluk, bizi hem kendi ruhsallığımızda hem de toplumsal bağlamda geçiş alanlarımızdan ve ara yüzlerimizden yoksun, ötekiyle bağ kuramayan, nefessiz bırakan  bir hale sokuyor ne yazık ki.

Hayatımızdan balkonlar gidiyor. Her şey bizi daha da nefessiz bırakmaya, daha da keskin geçişler yapmaya yönelik işliyor sanki.

Bu sebeple “Balkonları Koruma ve Yaşatma Derneği” kursak diyorum. Pek hayırlı bir iş olabilir bu.  Öyleyse buradan çağrımı yapmış olayım. Gelin şu işe bir el atalım sevgili okuyucu. Çok fazla gönüllüye ihtiyacımız var orası kesin. Dernek merkezimizi halâ varlığını sürdürmekte olan çiçekli, böcekli, keyifli bir balkona kurarız belki. Sonra teker teker başka şubelerimizi, başka balkonlarda açarız. İstekli ve istikrarlı çalışırsak balkonlar yeniden hayat bulur belki, hem evlerimizde hem ruhsallığımızda. Ara ara çıkar havalanırız, nefesleniriz orada. Hem dışımızda hem de içimizde olup bitene, geçip gidene bakarız. Müdahale etme ihtiyacı hissetmeden olanla kalırız, olanı taşırız belki bir süre.

Hem balkonları yeterince koruyabilirsek ve onlara hak ettikleri değeri verirsek, belki birtakım adamların “balkon” kavramını farklı algılayıp orada yaptıkları birtakım konuşmaları, faşizan bir performans gösterisine dönüştürmelerini de bir nebze engellemiş oluruz, kim bilir.

Tuğçe Isıyel – www.bianet.orgtuğçe ısıyel

Bir Avrasya yolculuğu: 0 emisyon, 1 triportör, 10 ülke ve 10.000 km

İstanbul’dan güneş panelli ve elektrikli hibrid triportörüyle (tuk-tuk) bir Naveen Rabelli geçti. Haydarabadlı bu genç adam İstanbul’un trafiğinde görmeye alışkın olmadığımız mütevazı aracıyla Hindistan’dan yola çıkarak İstanbul’a kadar gelmiş. Binlerce kilometreyi arkasında bırakan Rabelli’nin yolculuğu henüz bitmiş değil. Daha önünde yollarını aşması gereken 7 ülke ve binlerce kilometre var. Son durağı ise Londra olacak. Hazır yollarımız kesişmişken onunla bir söyleşi yapmadan bırakmak olmazdı.

42
Naveen Rabelli, yol arkadaşı triportör ile

Rabelli 8 Şubat 2016’dan bu yana triportörüyle yollarda. Gün içinde bir kaç saati yolda taşıt kullanmakla, bir o kadarı da arabasını şarj etmekle geçiyor. Zira bu araç esas olarak elektrikle çalışıyor. Elektriğin olmadığı durumlarda triportörün arkasına monte edilmiş karavanın iki yanına yerleştirilmiş güneş panelleri devreye giriyor. Gece vakti geldiğinde ise Rabelli karavandaki yatağında uyuyor.

İlk başta ne için seyahat ettiğimi bilmiyordum

Rabelli’nin macerasının ilk tohumları aslında beş yıl önce atılmış. Elektrik mühendisliği bölümünden mezun olduktan sonra Avustralya’ya gidip yüksek lisansını tamamlamış. Avustralya’da pek çok öğrencinin iş hayatına atılmadan önce yapmak istediği gibi o da uzun süreli bir seyahat hayali kuruyormuş. Avustralya’dan yola çıkıp Hindistan’a giderken geçtiği her ülkede yolculuk için araba alıp satmaktan usanmış. Bunun hem ekonomik yönden oldukça masraflı olduğunu, hem de sıradan ve sıkıcı bir seyahat olduğunu düşünmeye başlayan Rabelli şöyle diyor: “Bu seyahat farklı ülkelerden insanlar tanımam dışında herhangi bir amaca hizmet etmiyordu. Kendime ne için seyahat ettiğimi soruyordum ve anlamlı bir cevap bulamıyordum”.

51

Avustralya’dan yola çıkıp, Hindistan’a vardığında karşılaştığı hava kirliliğiyle silkinip kendine geldiğini anlatan Rabelli, Yeni Delhi ve Banglore gibi büyük şehirlerde insanların hava kirliliğinden dolayı ağızlarını birer maske ya da bezle kapamadan dışarıya çıkmaz olduğunu anlatıyor.

50

Yoğun endüstrileşme, çarpık kentleşme ve araç trafiği sorunlarıyla boğuşan Hindistan gibi ülkelerde fosil yakıtların sadece iklim değişikliğine neden olmadığını, insanların hayatını doğrudan etkileyen bir kirlilik yarattığını belirtiyor. Hindistan’ın kalkınma hamleleriyle bu hale gelmesine çocukluğundan bu yana şahit olduğunu söyleyen Rabelli karbon salımına neden olmayan ve doğaya en az zararı veren enerji biçimleriyle daha çok ilgilenmeye başlamış.

Dünyada elektrikle çalışan arabaları sadece deneme amaçlı değil, seri üretim kapsamına alan ilk şirket olan Mahindra Reva Elektrikli Araba Şirketi’nde de aynı dönemde çalışmaya başlamış. Bu şirkette geçirdiği sürede seyahatini tamamlamak için ihtiyacı olan aracın onu sadece Londra’ya götürecek değil, başka amaçlara da hizmet edecek nitelikte olması gerektiğine karar vermiş. Ona göre insanların hayallerini gerçekleştirmesi önemli ama bunu kimseye ve doğaya zarar vermeden yapmaları gerekiyor.

“Şirketin arabasıyla değil, kendi taşıtımla yola çıktım”

Rabelli bu düşüncelerle henüz tamamlamadığı seyahatini gerçekleştirecek aracı kafasında canlandırmaya başlamış. “Doğaya en az zararı veren enerji biçimleriyle ilerlemekten başka çare yok. Taşıtlarda kullanılan yakıtların çok büyük bir yüzdesi enerjiye dönüşemeden kayboluyor. Bu nedenle başka enerji biçimlerini kullanmak gerek” diyor. Bu iş için en uygun aracın triportör olduğuna karar verdikten sonra fikrini çalıştığı şirkete açan Rabelli, beklemediği bir tepkiyle karşılaşmış. Şirket yetkilileri ona “Harika fikir ama bizde elektrikle çalışan hazır araba varken sen niye bunca zahmete girip yeni bir taşıt yapmaya kalkışıyorsun?” diye sormuşlar. O da “Bunca yılı bir şirketin reklamını yapmak için değil, kendi hayalimi istediğim şekilde gerçekleştirmek için yaşadım” demiş.

45

Şirketten ayrıldıktan sonra da 1.200 dolara aldığı ikinci el bir triportörle işe başlamış. Bir arkadaşı evinin garajını Rabelli’nin emrine vermiş.

Aracın bugünkü hale gelmesinde arkadaşlarının da emeği olmuş ama yine de büyük zorluklarla çalışmış. Örneğin kriko olmadan arabayı defalarca kaldırıp indirmişler. Sadece güneş paneli bile ikinci el olmasına rağmen 3.000 dolar tutmuş. Hepsinin parası da Rabelli’nin cebinden çıkmış. Ancak yine de kitle fonlaması (http://solartuktuk.com) yöntemiyle ufak bir miktar destek aldığını söylüyor. The New York Times, Reuters Ajansı ve De Telegraaf gibi medya kuruluşlarında seyahati hakkında çeşitli yazılar çıkmış olması da bu tip destekleri artıyor.

53

 

Parasal sıkıntıların dışında teknolojik sorunlardan da bahsetmeden geçmiyor Rabelli. Hem güneş panellerinin enerji üretmesi, hem de arabanın şarj edilmesi oldukça zaman alıyor. “Türkiye’de arabayı şarj etmek için benzin istasyonlarına uğruyorum. Ancak buraya gelmeden önce İran’da böyle bir imkân yoktu. Evlerden ve dükkânlardan rica etmek zorunda kaldım. Dili bilmemek büyük sorundu ama insanlar yine de büyük heyecanla destek olmaya çalıştı” diyor. Bulutlu havalarda güneş panellerinin de işe yaramadığını, çok soğuk olduğunda karavanın içinde donma tehlikesi bile geçirebilecek hale geldiğini de ekliyor.

İyi de neden bununla seyahat ediyorsun?

Rabelli devam ediyor: “Aylardır yollardayım ve aynı soruyu bana belki bin kişi sordu. Londra’ya uçakla da gidebilirken, bunca zahmete neden katlandığımı soruyorlar”.

48

Geçtiği ülkelerde kimisi onun kendi aracını tasarlayıp dünyaya tanıtmak derdinde olan yeni nesil bir iş adamı olduğunu, kimisi de kendi sivil toplum kuruluşunu açma hamlesi içinde olan bir aktivist olduğunu düşünmüş. Rabelli “Hiç biri değilim. Ben sadece hayallerine sahip çıkan ve bunu gerçekleştirmenin hem temiz, hem de dayanışmacı yolunu arayan bir insanım” diyor. Tek amacının Londra’ya varmak olmadığını, seyahat sürecinin baştan sona kendini ve insanlığı keşfetme süreci olduğunu anlatıyor.

Rabelli yaptığı seyahatin amacını şöyle özetliyor: “0 karbon salımı olan 1 triportör ile 10 ülkeden geçip 10.000 km yolculuk etmek”. Bunu yaparken de sürdürülebilir çözümler için çalışan insanlar ve topluluklarla buluşmak; fosil yatkılı arabaları elektrikliye çevirmeleri için insanlara bilgi vermek; Avrasya ülkelerinde yenilenebilir enerji (güneş ve elektrik) ile çalışan alternatif taşıma olanakları hakkında farkındalık yaratmak ve bunların avantajlarını göstermek gibi amaçları gerçekleştirmeye çalışıyor.

Hayalleri gerçekleştirmek için güçlü bir şirket gerekmiyor

Haziran sonu gibi Londra’da olmayı planlayan Rabelli’ye göre zor gibi görünen bir hayali gerçekleştirmek için bir şirket kadar zengin ya da güçlü olmak şart değil.

52

İnsanın yapabileceğine inanması lazım sadece. Ve insanlardan gelecek yardıma ve dayanışmaya kapısını açması lazım. Rabelli şöyle açıklıyor: “Herkesi ilgilendiren hava kirliliği ve iklim değişikliği gibi sorunları da düşünüyor ve kendi meseleniz olarak görüyor olmanız lazım.

Ben şirketin arabasıyla yola çıksaydım taşıdığım mesaj çok farklı olacaktı. Asla bu kadar güzel insanlarla tanışamaz, onların desteklerini alamazdım. Bir yolculukla bunca şeyi öğrenmeyi hayal bile edemezdim. İstanbul’dan sonra daha yedi ülkeden geçeceğim ve kimbilir daha kimlerle tanışıp ne sohbetler edeceğim. Doğayı ve yaşadığımız çevreyi kirletmemek için çaba gösteriyor olmak beni diğer insanlara daha da yaklaştırdı. Ve ufacık bir triportörle başlayan bu bireysel seyahatim değişik ülkelerden insanları bir araya getiren bir iletişim ağına dönüştü. Geçtiğim kentlerdeki insanlarla konuşuyor, onlara kendilerinin de şahsi hayallerini gerçekleştirirken toplumsal meselelerin çözümüne katkı sağlayabileceklerini anlatıyorum”.

Naveen'in macerasının harika bir İstanbul manzarası bize eşlik ederken dinledim
Naveen’in macerasını harika bir İstanbul manzarası bize eşlik ederken dinledim

Evet, İstanbul’dan bütçesi küçük ama cesareti büyük, acelesi olmayan, varacağı hedeften çok keşfetmeye ve öğrenmeye bakan farklı bir adam geçti. Naveen Rabelli, Avrasya seyahatini dünyayı kirletmeden, ondan çalmadan yapmak istedi. Onun yolda devam eden bu hikâyesinde düşünülecek daha çok şey var.

Naveen Rabelli’nin yolculuğunu kendi seyahatinin facebook sayfası “Tejas: The Solar Tuk Tuk” üzerinden takip edebilirsiniz.

55-Akgün İlhan

 

 

Akgün İlhan

Analı Kuzulu Oyun Kampları : Annelere bebelere özgürlük

Adından da anlaşılacağı gibi, analara ve çocuklarına yönelik oyun kamplarından bahsediyoruz. Proje yürütücüleri Yeşin Aydemir ve Burcu Çelebi Öziş.

Babalar gelmek isterlerse geri çevrilmiyorlar tabii ama daha çok annelerin üzerindeki yükü almak üzere tasarlanmış programları içeriyor Analı Kuzulu.

Anneliğe ve kadınlığa biçilmiş rollerin hiçbiri burada yok ne mutlu ki. Yemek yapmak, çamaşır yıkamak, bulaşık makinasını yerleştirmek, etrafı toplamak, misafir ağırlamak, yorgun olsanız da çocuğunuzu oyalamaktan bir süreliğine azatsınız (Feministlerin çok sevdiğim ‘Bırak evi bok götürsün’ söylemiyle ilgili bir yazıyı buraya eklemek isterim).

Analı Kuzulu bu sene, yıllardır gerçekleşen Yaşam Okulu’nun temalarından Doğa Gözlem Okulu ile Ses-Müzik-Hareket Okulu’nu devralıp ilerlemeye karar verdi.

Bu sene kamplar 5-11 yaş grubuna yönelik.

Hızır Kamp dome
Hızır Kamp dome

2016 Programı:

Her iki programın içeriğinde yoga, doğa yürüyüşü, serbest zaman, masal çemberi, kadın çemberi, homeopati sohbeti, müzik sohbetleri, origami, el becerilerini geliştiren faaliyetler, dans, ateş başı muhabbetleri, annelerle sağlıklı gıda sohbeti, tohum topu hazırlama, tişört boyama, doğa defteri hazırlama, ağaç tanıma, bitki tanıma ve tarih yaklaştığında paylaşılacak sürprizler var.

Doğa Gözlem Okulu:

7-13 Ağustos’ta Burcu Meltem Arık’ın eğitmenliğinde Hızır Kamp’ta olacak (Mehmet Alan Köyü-Edremit-Kaz Dağları). Bitkiler, tohumlar incelenecek, böcekler gözlenecek, yürüyüşler yapılacak ve herkesin bir doğa defteri olacak.

Hızır Kamp, yürüyüş.
Hızır Kamp, yürüyüş.

Hızır Kamp’ta dereye girmek için mayolarınızı, yürüyüş için rahat ayakkabılarınızı, boyamak için hem kendinize hem kuzunuza düz renk bir tişört alın yanınıza! Akşamlar için bir fener, şart değil ama almanız iyi olur.

Ses-Müzik-Hareket Okulu:

21-27 Ağustos’taki etkinlik Talin Büyükkürkciyan’la danslı şarkılı ve Pınar Akça ile ritm ve müzikler eşliğinde Pastoral Vadi’de gerçekleşecek (Yanıklar Köyü-Fethiye).

Pastoral Vadi için de bir el feneri getirmeniz iyi olur. Yine mayolarınızı, rahat ayakkabılarınızı, düz renk tişörtlerinizi unutmayın. Bunlar haricinde bez çantalarınız ve oyunlarda kullanılacak tüm malzemeler Analı Kuzulu ekibinden.

Analı-Kuzulu’nun daimi eğitmenlerinin bilgilerine buradan ulaşabilirsiniz:

Analı Kuzulu ekibi. 2015 Çamtepe.
Analı Kuzulu ekibi. 2015 Çamtepe.

Hani o okuyamadığın kitap vardı ya, git bitir göl kenarında. Göz kulak oluruz biz kuzuya.

Analı Kuzulu, başını kaşıyacak vakit bulamayan annelere başlıktaki sözü vaad ediyor. Anneler istediklerini yaparken kuzular tişörtlerini boyayacaklar, bir ağaç tepesinde sallanacaklar belki, belki de resim yapacaklar.

Altın Kamp
Altın Kamp

Analarla çocuklar tamamen ayrı kalmayacak elbette, beraber yapılacak etkinlikler de bol. Gün boyunca yapılacak aktiviteler sonunda akşamları ateş başında şarkılar söylenecek, masallar anlatılacak, derin sohbetler yapılacak.

Hızır Kamp
Hızır Kamp

Kamplarla ilgili tüm linkler de aşağıda:

Analı Kuzulu: http://www.analikuzulu.com
Hızır Kamp: http://www.hizirkamp.com
Pastoral Vadi: http://www.pastoralvadi.com

Bu sene ben de yoga derslerimle bu güzel ekibe ve misafirlere eşlik edeceğim Hızır Kamp’ta. Kuzularınızı kapıp gelin, şehirde pişmeyin, nereye gideceğiz derdinden kurtulun.

Kayıt ve rezervasyon için Burcu Çelebi yardımcı olacak, fiyat, ulaşım, konaklama detaylarını kendisinden öğrenebilirsiniz: Burcu Çelebi / +90 533 3208924 / [email protected]

39-Ceylan-Yurdakuler

 

Ceylan Yurdakuler

Filleri de Vururlar: Kamboçya’nın filleri – Selen Göbelez Dumas

İlk gençlik yıllarına kadar minnacık kediden, köpekten korkan ben, geçenlerde fillerle bir gün geçirdim, onları elimle besleyip, yıkadım. İlkokulda tavukların ayak sayısını bilemediğim için en çok kümes problemlerinde çuvallayan apartman çocuğundan şimdi el büyüklüğünde örümceklerle, kol kadar gekolarla aynı odada uyuyabilen birine evrilme hikayem ayrı bir yazı konusu olsun, gelin size Kamboçya’nın fillerini anlatayım bu yazıda.

11

14-16 Nisan arası Khmer Yeni Yılı’ydı. Hasatların toplanıp muson yağmurlarının başlamasından önceki hafta her şey neredeyse tatildi. Biz de fırsattan istifade başkent Phnom Penh’den Kamboçya’nın kuzey doğusuna doğru yola çıktık. Burayı tercih etmemizin sebebi her geçen gün yok olmaya yüz tutsa da daha ormanlık ve serin bir bölge olması ve fillerin yanı sıra Mekong nehri üzerinde yaşayan tatlı su yunuslarını yakından görebilme imkanı idi.

Daha önce Sri Lanka’dayken bir fil barınağına gitmekten oradaki fillere ne kadar iyi davranıldığıyla ilgili şüphelerimiz nedeniyle vazgeçmiştik. Nasıl ki hayvanların kullanıldığı sirklere, yunuslarla beraber yüzme vaadiyle yunusları daracık alanlara hapseden yunus parklarına gitmeyi reddediyorsam, birkaç artistik fotoğraf adına fillerin üstüne çıkıp sıcakta hayvanlara işkence yaparcasına dolaşmayı da çok anlamsız buluyorum.

12

Tarihsel olarak filler Kamboçya’da insan topluluklarının hayatlarında önemli bir yer tutmuş. Ancak maalesef günümüzde 250 ila 500 arasında fil kaldığı tahmin edilen ülkede en turistik bölge olan Siem Reap civarında fille gezinti turistler için hâlâ bir cazibe. Bu yazıyı yazarken Siem Reap’te 40 derece sıcakta turist taşırken kalp krizinden ölen dişi filin haberini okuyup kahroluyorum. 40-45 yaşlarındaki Sambo’nun tapınaklara sırtında turistlerle iki tur yaptıktan sonra yere yuvarlanıp ölmesine şirket yöneticisi sıcak havayı ve rüzgarın olmayışını bahane gösterirken, change.org da yetkililere fil sırtında turist gezisini yasaklama çağrısında bulunan bir imza kampanyası başlatıldı. Şimdiye dek 160 bin kişinin imzaladığı dilekçede Angkor tapınaklarında fillere kötü muamele edilerek tepesinde turistik gezi yaptırmanın Kamboçya turizmine uzun vadede destek değil köstek olacağına vurgu yapılması da yerinde olmuş.

13

Gittiğimiz Mondulkiri bölgesindeyse sorumlu ve ekolojik turizm kapsamında fillere daha adil ve insani davranan yerel ve uluslararası birkaç sivil girişim var. Biz bölgenin yerel topluluğu Bunongların kendi girişimleri olan Elephant Community Project ile fil gezimizi yaptık.

Fransızların açtığı bir yetimhanede büyümesi nedeniyle İngilizce bilen rehberimizin eşliğinde animist bir topluluk olan Bunongların yaşadığı köyü ziyaret ediyoruz. Sonra ormanın içinde bir yürüyüş yapıp günü beraber geçireceğimiz 3 dişi fil arkadaşımızla tanışıyoruz.

Yanımızda getirdiğimiz muzları onlara vermeden önce rehberimiz her biri hakkında bilgi veriyor. Görece gençleri, yani 60 yaşlarındaki Tembel Fil ve Aç Fil, hortumlarına yemek verilmesinden hoşlanırken 92 yaşındaki Koca Fil sadece sağ tarafından ağzının içine verildiğinde kabul ediyor muzları.

Fillerin dokunsan ağlayacakmış gibi bakışlarını enteresan bulmuşumdur hep. Mesela yunuslar gibi oyuncul, ceylanlar gibi cilveli değil de bayağı hüzünlü ifadeleri var gibi gelir bana. Kamboçya tarihinin canlı tanığı bu Koca Fil’in ise bakışlarında ayrı bir acı var sanki. 1975-79 yılları arasında, Pol Pot döneminde insanlar gibi filler de aşırı çalıştırılma ve şiddete maruz kalıyorlar. Yük ve cephanelik taşımak için Kızıl Kmerler tarafından zorla kullanılan Koca Fil, daha sonraları da arkadaşlarının mayınlara basarak ölmesine tanık oluyor. Bir ara Laos sınırına kaçıyor ve sonra tekrar kendi topraklarına geri dönüyor. Muhtemelen yaşadığı travmalardan ve belki de yaşlılıktan ne yapacağı belli olmuyor, Koca Fil’in yanında biraz daha temkinli oluyoruz. Bir de fillerin küçük çocuklardan pek haz etmediklerini söyleyip kızımı kucağımızda tutmayı tavsiye ediyor rehberimiz.

14

Heybetli gövdesiyle korku değil de şefkat duygusu uyandırıyor adeta bende filler. Yaklaşıyorum, dokunuyorum ama sanki fazla haşır neşir olsam, bana gelecek bir zarardan değil de onların alanına onaylarını almadan fazla dahil olmaktan, rahatsız etmekten tedirginim daha çok. Evet, saygı hissi uyandırıyor bende bu hayvanlar. Dokunmadan muhakkak izin istemek geliyor içimden, “seni sevmeme izin verir misin?” Bırak hayvanları, bebekleri hatta koca koca insanları nasıl da izinsiz, bazen hoyratça sevdiğimizi düşünüyorum.

Bu üç dişi fille geçirdiğimiz saatlerin ardından Bunongların odun ateşinde pişirdikleri bol sebzeli ve Asya’nın olmazsa olmazı pirinç pilavlı öğle yemeğini yiyoruz. Ormanda kısa bir yürüyüşten sonra sıra erkek fili görmeye geliyor. Kocaman sivri dişleriyle erkek fillere pek yaklaşmamakta fayda var. Muhakkak iki mahout (fil bakıcısının) eşliğinde, kocaman dişli erkek file 20 metreden fazla yaklaşmıyoruz. Filin üstündeki genç mahout dedesi öldükten sonra devralmış fil bakımını, henüz acemiyken geçirdiği kazadan dolayı bir kulağı duymuyor.

15

Kamboçya’nın azınlık topluluğu Bunonglarla filler arasında derin, adeta ruhani bir bağ var. Fillerin kutsal gölün suyunu içip, sihirli balığı yiyen insanlar olduklarına inanan Bunonglar “onlar biz, biz de onlarız” diyor.

Hükümetin ekonomik toprak imtiyazları kapsamında orman işletme izni verdiği şirketlerin kerestecilik ve madencilik faaliyetleri nedeniyle ormanları yok etmesinden yerel topluluklar kadar filler de nasibini alıyor.

Hem ormanları hem de filleri korumak için ekolojik ve hayvanlara saygılı bu tür turizm projelerine yönelen genç nesil bazen şirketler, hükümet ya da kolluk güçleriyle karşı karşıya gelebiliyor. Yeni neslin önündeki bir diğer engel ise geleneksel olarak hamile fillerin uğursuzluk getirdiğine inandıkları için fillerin çiftleşmesine izin vermeyen eski nesil.

Bunonglar yüzyıllardır sadece ormandaki bebek filleri evcilleştirebiliyorlar ya da çok özel ve büyük “düğün seremonileri” yaptıktan sonra ender olarak fillerin çiftleşmesine izin veriyorlarmış. 90’lı yıllardan beri Orman İşletmeleri doğadan fil yakalamayı da yasakladığı için genç nesil Bunonglar topluluk büyüklerini fillerin çiftleşmesine izin vermeleri konusunda ikna etme çabasındalar günümüzde.

17

A.Bouquet ve D. Ferguson’un 2015 yapımı “Last of the Elephant Men” belgeseli fillerle konuşan Mondulkiri bölgesindeki Bunonglar ve toprak imtiyazları nedeniyle biyo-çeşitlilik ve etnik yıkım karşısında Bunong halkının fillerle beraber belirsiz geleceklerine dair son derece etkileyici bir film. Filmde çocuğun yaşlı babasına “Babacığım ben senin yaşına geldiğimde hâlâ filler olacak mı?” sorusuna “bilmiyorum, oğlum” demesi ise bir yanıttan öte soru yumağı barındırıyor içinde.

Kamboçya’da doğal ortamında yaşayan fillerin karşılaştıkları bir diğer sorun da tarlalarına girdikleri çiftçiler tarafından öldürülmeleri. Ülkenin batısında halkı eğitip bir çeşit alarm sistemi ile fillerin tarlalara girmesini engelleyen Kamboçyalıların “Fil Amcası” çevreci Tuy Sereivathana, Kamboçyalılar ve filler arasındaki çatışmaya barışçıl ve etkin bir çözüm bulması nedeniyle Çevre ödüllerinin Nobel’i sayılan Goldman Çevre Ödülü’nü hak etmiş 2010 yılında.

Sadece Afrika’da 2010-2012 yılları arasında 100 binden fazla fil öldürülmüş. Dünyada her on beş dakikada bir fil öldürülmeye devam ediyor. Daha birkaç ay önce Kamerun’da Milli Parka giren düzinelerce avcı 600 filin dişlerini alabilmek için yüzlerini korkunç bir şekilde parçaladı.

Avaaz.org’da filleri avcılardan korumak amacıyla geliştirilen projeler için bir bağış kampanyası da var.

18

Bu tür kampanyalara destek olarak, dünyanın çeşitli yerlerinde filleri korumak için yapılan gönüllü çalışmalara destek olarak, belki bir fil yavrusu evlat edinerek ve elbette en başta fil dişinden üretilmiş hiçbir ürünü satın alıp kullanmayarak yok olma tehdidi altındaki bu güzel bakışlı hayvanların korunmasında katkımız olabilir.

 

Bu yazı, yazarının da onayı ile ajanimo.com/ dan alınmıştır

19-Selen-Göbeles

 

Selen Göbelez Dumas

[email protected]

‘Muamma’lı bir Onur Haftası daveti – Fırat Varatyan

2. Mersin Onur Haftası tüm coşkusuyla 30 Mayıs Pazartesi günü başlıyor. Her şey hazır sadece sen eksiksin.

Sistemin öğrettikleri ve kendi beyanlarımız arasında sıkışıp kaldığımız, hangisinin doğru hangisinin yanlış olduğunu ya da doğru ve yanlışın olup olmadığını kavramaya çalıştığımız bir sürecin içerisinde yuvarlanıyoruz. Öğretilmiş kimliklerin dışarısına çıkmaya başladığımız anda sistemin ötekisi olmuş her bireyin varlığı bu ülkede muamma.

56

Sistemin, hedef göstermek dışında pek kâale almadığı, ‘adam’ gibi adam ya da ‘kadın’ gibi kadın olmayı kabul etmeyen, özgürlüklerini talep eden her birey bu ülkede bir şekilde sindirilip görmezden geliniyor. Otoritenin pek kâale almadığı biz(siz) gibilerden oluşan güruhun varlığı ve meşruluğu otorilerin gözünde de birer muamma.

Öğrettikleri erkekliği, aşkı, kadınlığı, barışı, eğlenceyi, kısacası ‘norm’al olan yaşama şeklini kabul etmeyen bizler(sizler) kendimizi kendi ifadelerimizle gün ışığına çıkarabildiğimiz bir haftaya imza atarken sisteme nanik çekerek attığımız kahkahalarımızla kendi çapında rahat ve keyifli bir hafta programına imza attık.

Programın teması ne olsun diye pek düşünmedik bile, çünkü bu ülkedeki varlığımız gibi bu haftanın konusu da muamma olmalıydı ve oldu. Güzellik muammasını, kadınlık muammasını, bize dayatılmış kimliklerin ne kadar biz olduğuna dair muammayı konuşacağımız dolu dolu bir hafta bizi bekliyor.

LGBTİ’lerin özgürlüğü heteroseksüelleri de özgürleştirecek şiarıyla elele gireceğimiz bu Onur Haftasında senin için de yerimiz var ve bekliyor olacağız.

57

Hayatımız üzerindeki tek söz sahibinin kendimiz olduğunu göstereceğimiz, ‘Herkesin hayatına kimse karışamaz’ cümlesini insanların gözüne sokacağımız bu güzel haftada, nefes alabileceğimiz alan bırakmayan sisteme karşı, tırnaklarımızla kazıdığımız özel alanlarımızda ‘edepsiz’ sayılan kahkahalarımızı atacağız seninle birlikte.

Bizi görmezden gelen sisteme inat en güzel haliyle göstereceğiz, dayanışmayla ve inatla var olup yaşadığımızı.

Kimsenin kimse üzerinde hüküm sahibi olamadığı, bir dünyanın varoluşu için ederken en güzel dansımızı, aramızda seninle motiflerinin ve bedenin yaydığı rüzgarı görmek istiyoruz.

Yarına çıkacağımızın bile muamma olduğu bu ülkede en renkli varoluşumuzla bezeyeceğiz güne kendi motiflerimizi. Ve yok sayacağız bizi görmezden gelen her şeyi. Konuşamadığımız ne varsa konuşmaya, bakamadığımız yarınlara umutla bakmaya ve en önemlisi yaşanacak ve inanacak güzel şeylerin varlığına tanık olmaya çağırıyoruz seni.

Gelmelisin, görmelisin, eşlik etmelisin

58-Fırat Varatyan

 

Fırat Varatyan

Kaderde Chiang Mai’de tapınağa göbek bağı gömmek de varmış! – Hülya Tosun

Gazetemizde de yazılarına daha önce yer verdiğimiz gezgin Hülya Tosun, 2015’in son günlerinde başlayıp 2016’yı da kapsayan 2 aylık bir dönemde Tayland ve Kamboçya‘yı ziyaret etti. Tosun’un uzakdoğu seyahati ile ilgili notlarını tefrika halinde sizinle paylaşacağız.

Yazı dizisini bu link üzerinden takip edebilirsiniz

***

Bu yolculukta çok önemli, çok garip, çok eğlenceli bir misyonum vardı benim! Gerçekleştirdim ve hüngür hüngür ağladım!

Bir arkadaşım, ilk çocuğunun göbek bağını hatırı sayılır bir üniversitenin bahçesine gömmüş.

Hülya ya çocuğun başını mı yaktım acaba, ya çok sıkıcı bir hayatı olursa? Madem Tayland’a gidiyorsun bari ikincisininkini sana vereyim gittiğin yerlerde bir tapınak bahçesine falan göm. Hissettiğin yerde. Belki gezgin olur dünyayı dolaşır.

Göbek bağıydı sünnet pipisiydi derken bebelerden birinin saçı birinin dişiyle yola çıktım.

Chiang Mai’de bir çok tapınak var. Yola onları aramak için çıkmasan da önüne sürekli bir başkası çıkıveriyor. Hepsi çok güzel çok görkemli fakat bir süre sonra bana hepsi aynı gibi gelmeye başladı.

20

Görevim büyük. Tapınaklar çok ama bir türlü görevi yerine getiremiyorum. Hem tapınakların bahçesi çok temiz düzenli ve boş. Bir şey gömmeye kalksam gelip sen ne yapıyorsun burada diye tutuklayacaklar diye korkuyorum. Hem de her ne kadar kendimi zorlasam ve o ruh haline getirmeye çalışsam da bir türlü hissedemiyorum. Bir iki tapınakta yine de şansımı denedim. Gördüğüm rahiplerden İngilizce bilen birini bulsam anlatacağım derdimi. Sadece gülümseyip selamlaştık. İngilizceleri de “where are you from” (Nerelisin?) dan öteye geçmedi.

Sonunda zorlamaktan vazgeçtim. Yolculuk uzun, bir yol bulunur elbet…

İki gün önce şehrin alakasız yerlerinden birinde dolaşırken, baktım bir tapınak. İyi bari bir tapınak daha görmekten zarar çıkmaz deyip girdim içeri. Bahçesinde dolaştım önce içine hiç girmeden. Nasıl anlatsam. Farklıydı hissettiğim şey. Diğerlerindeki gibi müze dolaşıyor hissinden ziyade, arka taraftaki daha az düzenli bahçe, kocaman ağaçlar, minik heykelcikler. Kanım ısındı. Tamam dedim burası.

21

 

İyi de nereye, nasıl gömeceğim?

Giriş tarafında bir yeri gözüme kestirdim. Tam çiçeklerin yanında da tuktuk denen motor taksilerden biri duruyor. Tuktuk var, şöför var, gelen giden var. Kalabalığa karışır çaktırmadan gömüveririm dedim. Ben toprağı eşelerken tuktuk şöförü dikmiş gözünü bana bakıyor. Kucağımda bebek sallar gibi yaptım diş gösterdim falan ne anlayacaksa. Anlamadı tabii. Gülüp işime geri döndüm. Sarı çiçeklerin yanına yerleştirdim emanetleri. Bu minik bebeler büyüdüklerinde ister en iyi okullara gitsinler, ister seyyah olup dünyayı dolaşsınlar, yeter ki kalplerinin sesini dinleyip mutlu olsunlar diye dua ettim.

22

Sonra içeriye girdim. Duama başladım yeniden. Tüm çocuklar özgürce seyahat edebilsin diye başladı duam. Sonra Hülya ne diyorsun sen dedim. Ülkemde sokağa çıkamayan çocukları hatırladım, sokağa çıkamadığı halde vurulan çocukları, kendi ülkesinde kendisine ait olmayan bir savaştan kaçan ve İstanbul sokaklarında yalınayak dilenen çocukları… Yaşlar inmeye başladı gözümden… Etrafımda fotoğraf çekip kikirdeyen insanlar kayboldu önce. Hüngür hüngür ne kadar ağladım bilmiyorum. Binlerce kilometre ötede de olsam, evet her anından keyif de alsam…

Görmezden gelmek değil, sadece elimden gelenin en iyisini yapmak…

23

Sadece insan olduğumuz için birbirimizi sevdiğimiz bir dünya hayal ettim. Çocukların, birbirinin rengini, inancını, kökenini sorgulamadan oyunlar oynadığı gibi, biz de büyük çocuklar olalım ve sadece oyun oynayalım ve hayatın keyfini çıkartalım diye dualar ettim. Birbirimizin inancından, renginden korkmayalım istedim.

İlk önce kendi dinim dualarını okudum, sonra buraya geldiğimden beri sadece turist olarak seyrettiğim, tapınakta diz çöküp eller önde birleştirildikten sonra yere üç kez secde edilerek yapılan duayı yaptım. İnanılan bütün tanrılara seslendim, artık birleşip şu işe bir el atsanız ve biz çocuklar, hem küçük hem büyük çocuklar el ele tutuşup oyun oynasak dedim.

Umarım duymuşlardır

Hülya’nın gezi yazılarını Ruhu Bohçada Gezen blogundan ve aynı adlı facebook sayfasından takip edebilirsiniz

24-Hülya-Tosun

 

Hülya Tosun

 

[Yeşil Mutfak Denemeleri] Ekşi Maya – Sevin Turan Bettscheider

Evde sık sık ekmek yapıyorum ama şimdiye kadar ekmeklerin hepsini yaş maya ile yapmıştım. Daha önce ekşi mayayı deneyip tutturamamamın bunda payı var tabi :)

Ekşi mayayı besleme işlemi yaklaşık 10 gün sürüyor. Ekşi mayayı ve ekşi mayalı ekmeği Tartine Bread kitabından denemek istemiştim ama elime ulaşmadığı için bende hali hazırda cafe fernando’nun blogunda yer alan tarifle başladım. Blogtaki tarif aynı kitaptan adapte edilerek, ayrıntılı anlatım ve  gün gün fotoğraflayarak ilerlemişti. Bunların dışında birçok youtube videosu izleyip birçok yazı okudum.

29

İlk bir hafta tarifle aynı gidiyordu herşey ama sonra ne olduysa hamurun gelişimi durdu, bende sıcaklığı biraz daha artırarak denedim ama maya söylenilen gibi suyun üstünde yüzmüyordu. Ama yinede 12 günün sonunda mayayı denedim ve ekmek yaptım tabi ki olmadı.

Ekmek fazlasıyla su bıraktı ve kabarma islemi gerçekleşmedi. Baskın, pestil misali birşey oldu. Ama ben vazgeçmedim. Şubattan beri denemeleri sürdürdüm, ya başlarda sorun çıktı yada tam oldu dediğim anlardan sonra maya öldü. Aslında bayağı uzun bir süreç bu ama sonuç birçok kişiden duyduğuma göre değecek kadar iyiydi. Sonuçta kendi yaptığın mayadan ekmek yapmak düşüncesi bile yettiği için yılmadan devam ettim. Artık sabah kalkınca ilk söylediğim günaydın yerine ekşi maya, yatmadan önce iyi geceler yerine eşi maya olmuştu, hatta rüyalarıma bile girmeye başlamıştı. Gittiğim kısa süreli seyahatlerde bile yanımda taşıdım. Bir atasözünde dendiği gibi sabreden derviş muradına ermiş lafı boşuna söylenmemiş :)

32

Bu 3 aylık denemelerimden anladım ki sıcaklık , ortamın temizliği, ışık falan herşey önemliymiş. Soğuk bir ülkede (Almanya) yaşıyorum, bu yüzden ekşi mayanın gelişimini kış ayları fazlasıyla etkiledi. Zamanında beslemeyi kaçırdım bu sefer burnumu sızlatacak kadar mayayı ekşittim falan … yani eğer denemeye başlayacaksanız Mart’tan sonra başlayın işlem daha hızlı ilerliyor.

O kadar okuyup araştırmadan sonra, herkes ayrı bir ölçü veriyordu kafam allak bullak olmuştu. Tartine bread kitabında küçük bir kabın yarısı dolacak kadar yapın diyordu bende öyle başladım. Elimde olan küçük cam kavonozun yarısı kadarını dolduracak kadar yaptım bu da yaklaşık 4 tepeleme yemek kaşığı un= 80 gr kadar oldu.

Birçok videoda ekşi mayanın görünüşü katı bir yapıya sahipti. Önce ki denemelerimde ilk önce katı olan karışım sonunda acayip inceliyordu bu fazla ekşimesinden kaynaklı sanırım. O yüzden un oranıyla suyu ya aynı oranda kullandım yada suyu un ağırlığından biraz daha az kullandım.

Ekşi maya için gerekli olanlar:

30

  • İlk yapılacak şey organik un almak olacak. 1 kilo beyaz un ve 1 kilo tam buğday ununu alıp büyük bir kapta karıştırın. Hergün bu unu kullanacağınız için pratik bir yol bulmanız işinizi kolaylaştıracaktır. Ben ağzı kapatılan saklama poşetine koyarak sakladım hem hava almıyor hemde hergün kullandığım için pratik bir kullanıma sahip.
  • İkinci olarak cam bir kavanoz bulmak. Çok büyük olmasına gerek yok, cam olmasının nedenide gelişimi takip edebilirsiniz.İlk başta küçük bir kapla başlamak daha iyi olacak.
  • Kavanozun üzerini örtmek için temiz, kumaş bir mutfak peçetesi
  • Mayayı  bu süreç boyunca oda sıcaklığında ve güneş almayan bir yerde bekleteceğiz.
  • Unutmayın karışım koyu kıvamda bir hamur elde etmek olacak.

Yapılışı:

31

Cam bir kabı yıkayıp sıcak su ile dezenfekte ettikten sonra 4 tepeleme yemek kaşığı un ( yaklaşık 80 gr ) ve 70-80 gr su ile karıştırıp üstüne temiz bir örtü örtüp 1-2 gün beklettim.  Suyun oda sıcaklığında olması gerekiyor. Hava sıcak olunca 2. günün sonunda karışım kabarmıştı ve biraz ağır bir kokuya sahipti ama gün geçtikçe süt kokusu gibi kokusu hafifleyecek ve maya hazır olmaya başladığında ekşi kokmaya başlayacak.

Başladıktan sonraki ikinci gün hamur baloncuklarla doluydu, kabarmıştı ve üstünde kabuk oluşmuştu. Kabukla beraber hamurun % 80 kadarını atıp kalan kısmına yine aynı oranda (80 gr tepeleme yemek kaşığı un 70-80 gr su ) ekleyip yine oda sıcaklığında güneş almayan bir köşede bekletiyoruz.

  • Yaklaşık 7-10 gün arası hergün aynı oranda un ve su ekleyip beslemeye devam ettim.
  • Genelde sabah saatlerinde ve aynı zaman diliminde beslemek gerektiği söyleniyor.
  • Hergün %80 lik kısmı atıp besleme işlemini tekrarlıyoruz.

Kabarma hergün aynı oranda olmuyor, hatta bazen çok bir hareketlilik olmayan günlerde oluyor ama besleme işlemine devam etmeye devam ediyoruz. Bir hafta sonra maya iki katı kadar kabarmaya başladı ve hergün kabuk bağladı. Bir haftadan sonra hamur iki katı kabarıp sonra biraz çökmeye başladı, bu doğru yolda olduğunuzu gösterir. 8. ve 9. günde hamur peçeteye değene kadar kabardı ve peçete taşmasını engelledi. 9. günden sonra mayayı dolaba kaldırdım burda her 3 günde bir beslemeye devam ettim. Kokusu kararında ekşiliğini korudu ve her günün sonunda 2 katından daha fazla kabarmaya başladı.

Mayanın hazır olduğunu anlamak için su testini yapabilirsiniz. Bir kasenin içine su koyup mayayı içine koyuyoruz, eğer hamur suyun üstünde yüzüyorsa maya artık olmuş demektir. Ekşi mayadan ilk ekmeğimi pişirdim bile.  Bir dahaki yazıda ekmek tarifini de vereceğim.

Sorularınız olursa yorum bırakabilirsiniz. Kolay gelsin…

33-Sevin-Turan

 

Sevin Turan Bettscheider

greenandsweet.wordpress.com/

Dalyanların son mevsimi!

4/1 numaralı Su Ürünleri tebliği için düzenlenen ve Su Ürünleri Kooperatifleri Birlik başkanları, üst birlik başkanı, akademisyenler ve Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı ile Balıkçılık ile Su Ürünleri Genel Müdürlüğü uzman, denetçi ve bürokratlarının katıldığı istişare toplantısında, edindiğimiz son bilgilere göre, üzerinde uzlaşıya varılan konulardan biri de dalyanların avlanma takvimi oldu.

37

Dalyancılık konusu oldukça karmaşık.

Vaktiyle İstanbul’un 37 dalyanı olduğu ve dalyancılığın geleneksel bir avlanma biçimi olması sebebiyle korunması gerektiğini savunan bilim insanları olduğu gibi; dalyanların (doğası gereği) balığı üreme döneminde, yani yumurta taşır vaziyette, Marmara’dan Karadeniz’e çıkarken avlaması sebebiyle sürdürülebilirliğin önünde tehdit olarak görenlerin sayısı da bir hayli fazla. Bugün hala Nisan sonu kurulan ve Ağustos’ta kaldırılan biri Poyrazköy, biri Beykoz, biri Rumelifeneri ve biri de Büyükada’da olmak üzere 4 dalyanı var İstanbul’un. Bu dalyanların torik ve palamut yakalamak için kuruldukları gırgır reislerinden kıyı balıkçılarına hemen tüm İstanbullu balıkçının şikayet konusu.

Tan Morgül ve Defne Koryürek
Tan Morgül ve Defne Koryürek

Bilgisine başvurduğumuz yazar, gazeteci ve balık aşığı Tan Morgül konu ile ilgili olarak, “Bu tip hamleler güzel ama denetim çok önemli,” dedi. Morgül sözlerini, “Çok sahici, çok nitelikli bir denetim sağlanır ve bu denetimi değerlendirecek bir kurul oluşturulur ve ülkemize has, küresel ölçekte kabul görür ve korumacı bir balıkçılık uygulaması örneği yaratılacak olursa, harikulade olur. Aksi taktirde denizlerimizde morotoryum ilan etme noktasına varmamız kaçınılmazdır.” diye tamamladı.

Slow Food Uluslararası Konsey üyesi Defne Koryürek ise, konuya ilişkin şöyle dedi: “Biz Fikir Sahibi Damaklar olarak Bakanlık’a dalyanların kaldırılması yönünde görüş iletmiştik. Bu karar her ne kadar dalyanların devamına izin veriyor gibi görünse de, aslında, ticari değeri yüksek balığın avlanması imkanını ortadan kaldıracağı için her balığı koruyacak, üremeye giden balık miktarında artış sağlayacak, hem de samimi olmayan işletmecilerinin dalyanlarını bırakmalarına sebep olacaktır.”

Gelişmeleri aktarmaya devam edeceğiz..

(Yeşil Gazete)