Ana Sayfa Blog Sayfa 3430

Sakarya’da, Organize Sanayi’ye ‘hayır’, Longoz ve Lahana’ya ‘evet’ toplantısı

Sakarya Kaynarca Güven Köylüleri, 28 Mayıs’ta Kuzey Ormanları’nın eşsiz parçalarından biri olan Acarlar Longozu havzasında bulunan tarım arazileri üzerine yapılmak istenen Marmara Makineciler İhtisas Organize Sanayi Bölgesi’ne (OSB) karşı bir bilgilendirme toplantısı gerçekleştirdiler.

34

Köylüler geçtiğimiz aylarda Organize Sanayi Bölgesi planlarına karşı Sakarya İdare Mahkemesi’nde dava açarak hukuksal mücadeleyi başlatmışlardı. Bilgilendirme toplantısında hukuki süreçle ilgili de bilgi verildi.

28 Mayıs 2016 Cumartesi günü saat 16.00’da Kaynarca Balcılar Reisler Göleti’nde, Güven Mahallesi Muhtarı Davut Kanur‘un çağrısıyla gerçekleştirilen; köylülerin, STK’ların ve konularında uzman kişilerin katıldığı Makineciler OSB bilgilendirme toplantısına, Sakarya Ziraat Odası, Kaynarca Ziraat Odası, Sakarya Yerel Kültür Derneği, Kuzey Ormanları Savunması, TEMA İl Temsilciliği, Kaynarca Avcı Dernekleri, Esnaf Kredi ve Kefalet Kooperatifi başkan temsilcileri katıldı.

37

Toplantıda gölete 500 metre uzaklıkta sulu tarım yapılabilen, yılda en az 2 ürün alınabilen dünyanın en iyi lahanasının üretildiği belirtilen bölgenin 6’ncı sınıf tarım arazisi ilan edildiği bildirildi. Köylüler, yörede oturanlara sorulmadan yürütülen sürece tepki verdiler ve işsizlik sorunu çözülecek denilerek yapılmak istenen OSB’den sonra 700 yıldır yaşadıkları toprakları terk etmek istemediklerini söylediler.

Kaynarca Avcılar ve Atıcılar Amatör Balıkçılar Spor Kulübü Başkanı Muharrem Çelebi, OSB’nin yer seçiminin yanlış olduğunu belirterek, “Sanayi, Acarlar Longozu’nu besleyen derelerin yanında, verimli arazilerin uzağında kurulmalıdır” dedi.

35

Orman Yüksek Mühendisi Mustafa Zengin, OSB’nin doğaya ve insan sağlığına zarar vereceğini belirterek, Dilovası gibi ikinci bir kanser kasabası olunmasının uyarısını yaptı.

Kaynarca Süt Üreticileri Birliği Başkanı Memduh Özdemir, “Kaynarca gibi günde 50 bin litre süt üretilen bölgede 3 bin 500 dönüm verimli arazi sanayi adı altında alınıyorsa, biz buralarda durmayalım gidelim” diye konuştu.

Bölgenin ayçiceği üretim alanı olduğunu belirten Kaynarca Yağlı Tohumlar Kooperatifi Başkanı Ayhan Demirhan ise, “Verimsiz’ denilerek ellerinden toprakları alınmak istenen bu köylerimizde yaşayan çiftçilerimiz en güzel ayçiçeklerini üretmektedirler. Bölge ayrıca en iyi lahanaları üretmektedir. Sanayinin buralara kurulması yanlıştır” dedi.

Arıcılık yaparak Türkiye’nin birçok bölgesini gezdiğini ifade eden Ramis Sönmez ise, “Bazılarımız memleketimizin ne kadar değerli olduğunun farkında değil maalesef, en güzel yerlerde yaşıyoruz. Bitki çeşitliliği bakımından bir cennette yaşıyoruz. Sanayi yer seçimi yanlışın ötesinde” diye konuştu.

Bilgilendirme toplantısı sırasında köylüler “Halit Molla Torunlarını Emanet Topraklara Sahip Çıkmaya Çağırıyor” pankartı açtı.

36

Toplantıda ayrıca Kaynarca’nın hemen kuzeyinde 2009 yılında yapılan planlama ile sulak alan ilan edilen Acarlar Longozu’nda birçok endemik bitki ve hayvan türünün yaşadığı, buranın bölge açısından çok önemli bir doğal yaşam alanı olduğu, 2009 yılında hazırlanan planla Sulak Alan olarak tescillendiği ve planlaması yapıldığı, Organize Sanayi Bölgesi için düşünülen alanın Acarlar Longozu’nun havzasında ve koruma alanı içinde yer aldığı hatırlatıldı.

Katılımcılara köy fırınlarında pişirilmiş yöresel mancarlı pide, ‘manav lokumu’ gibi yiyecekler ve ayran ikram edildi.
Bilgilendirme toplantısı sonunda köylüler yeniden buluşma, Organize Sanayi Bölgesine karşı mücadeleyi büyütmek ve projenin iptal edilmesi için çalışmaya devam etmeye karar verdi.

 

(Yeşil Gazete, Kuzey Ormanları Savunması)

Adatepe Taşmektep yaz seminerleri programı belirlendi

Çanakkale’nin Küçükkuyu ilçesindeki Adatepe köyünde 1999 yılından bu yana devam eden Adatepe Taşmektep seminer ve atölyeleri 2016 yaz programı belli oldu.

Adatepe Taşmektep seminer ve atölyeleri, Adatepe Köyü’nde 1999 yılından bu yana düzenleniyor. Seminer ve atölyeler Kazdağları’nın eteklerindeki tarihi Adatepe köyünün terk edilmiş ilkokul binasında yapılıyor.

31

Adatepe doğal ve tarihi sit alanı içinde bir köy. Köylülerin geçim kaynağı zeytincilik ve hayvancılık. Korumaya alınmış taş evleri ve anıtsal çınarların gölgelediği meydanıyla sonyıllarda köy yerli ve yabancı turistler tarafından yoğun ilgi görüyor.

Köyde azalan nüfus nedeniyle terk edilen eski ilkokul binasını restore ederek 17 senedir Taşmektep seminerlerini düzenleyen ekipten Zerrin İren Boynudelik, gösterilen ilgiden memnun. Katılımcılarla birlikte bilgi ürettiklerini, beraber öğrendiklerini söylüyor. Seminer dışı saatlerde isteyenler köylülerle çınaraltındaki kahvelerde vakitgeçiriyor, isteyenler denize gidiyor veya doğa yürüyüşlerine çıkıyor. Akşam yemekleri ise genellikle köydeki yerel lokantalardan birinde beraber yeniyor. Her yaştan katılımcılar çoğunlukla büyük şehirlerden gelerek başka türlü bir tatil deneyimliyorlar.

32

Adatepe Taşmektep bilginin olabilecek en demokratik biçimde değişimi için bir olanak yaratırken yeni deneyimler ve dostluklar için de bir alternatif oluşturmayı hedefliyor.

Yeşil Gazete – Hürriyet içerik işbirliği ile Hürriyet Gazetesi’nde yer alan haberimize göre Adatepe Taşmektep’te bu sene de felsefeden tarihe, bilimden sanata, dondurma yapımından Rum mutfağına onlarca konu işlenecek. Bu sene NOTOS ile birlikte düzenlenen “yaratıcı yazarlık” atölyesi Adatepe’de bir ilk olacak.

Programın diğer ilginç atölye konuları arasında Kazdağları’nda kuş gözlemleri ve dondurma yapımı var.

33

Artık klasikleşen “Beden ve onu kuşatan her şey hakkında” seminer dizisinin bu seneki bölümünde Queer Bakış tartışılacak. Kürşad Demirci ile dinler tarihi ve Marianna Yerasimos ile Rum Mutfağı senenin en ilgi çeken seminerleri arasında.

Bu sene değişik ilgi alanlarına seslenen seminerlerin yanı sıra ağırlıklı olarak atölye faaliyetlerinin çeşitliliği dikkat çekiyor. 2016 programının öne çıkan başlıklarına ve diğer tüm detay bilgiye Adatepe Taş Mektep’in web adresi www.tasmektep.com üzerinden erişim mümkün.

 

(Yeşil Gazete, Hürriyet)

Kakalar toprağa dönmeli – Hakan Ozan Erzincanlı

Eskiden, çok eskiden kaka yapmak doğaya bir hediye, bitkilere böceklere enfes bir besindi. O zamanlar insanlar doğadaki diğer tüm canlılar gibi, besin zincirinde kendilerine ait dilimdeki gıdaları tüketir ve atıklarını bitkilere, bakterilere, böceklere besin olarak sunarlardı.

Yani insan topraktan aldıkları karşılığında bir ücret öderdi. Böylece toprak da memnun olur ve pek hastalanmaz, erozyon ve çölleşme gibi sorunlar üretmezdi.

Derin derin düşünmek lazım, insan bedeni gerçekte kime aittir?

İnsanın anne-babasına mı?

Devlete mi?

Kendisine mi?

***********

İnsan bedeni, Dünya üzerindeki diğer tüm canlılar gibi topraktan gelir ve yine toprağa döner. Er ya da geç…

Ne mutlu ki öldükten sonra bedenlerimiz mezarlıklarda toprak ile buluşabiliyor. Elbette bu alanlar temelde dinsel, ruhani sebepler ile doğadan kopuk alanlar. İnsanlar öldükçe ve şehirler kalabalıklaştıkça bu doğadan yalıtılmış özel alanlar insan bedenleri ile gübreleniyor. Buraların topraklarını korumak için suni gübreler vermek, bitkileri ilaçlamak, erozyon olur mu diye endişe etmek gerekmiyor.

Ancak yaşarken ürettiğimiz atıklarımız, diğer tüm canlılardan ayrı olarak besin zincirinden kopuk olarak tuvaletteki o her şeyi yutan delikten uzak bir yerlere gidip bir şeyler oluyor.

Toprakla buluşmuyor.

29

Ne gariptir ki insanlık da bu arada hem ciddi bir ekolojik kriz ve hem de bununla beraber ve bundan bağımsız olarak ciddi bir gıda krizi içerisinde. Her sekiz insandan en az biri aç. Bana sorarsanız en az yarısının da “yiyecek” niyetine yediği şeyler, aslında yenmemesi gereken şeyler.

Hava birçok yerde solunabilir gibi değil.

Su birçok yerde içilebilir gibi değil.

Güneş birçok yerde ulaşılabilir gibi değil ve

Gıda birçok durumda yenecek bile değil.

Bu neden böyle?

Neden bu kadar güzel, masmavi, sularla dolu ve inanılamaz bir dengenin ortasındaki biz insanlar tüm bu nimetlere bu denli uzağız?

Dinozorlar 150 milyon yıl boyunca Dünya hayatına egemen olmuşlar. Biz insanlar ise tahminen 50.000 yıldır varız. Ve belki son 10.000 yıldır da Dünya hayatına egemeniz. Ve büyük ihtimalle bunu 500 yıl daha sürdürmemiz mümkün değil. Yok oluyoruz. Neden?

Dünya topraklarının üzerini hızla yollar, binalar ile örtüyoruz. Dünya hava alamıyor ve karşılığında bize güzel hava veremiyor.

Dünya’ nın özgürce akan sularını alıp har vurup harman savuruyoruz. Dünya’ nın milyonlarca yıllık su dengesini alt üst ediyoruz. Karşılığında bize güzel sular veremiyor.

Atmosferi kirletip binaları camlarla beziyoruz ve karşılığında güneş, binyıllardır yaptığı gibi bedenlerimize sağlık saçamıyor.

Ve gıda. Toprak, güneş, hava ve suyun bizlere sunduğu gıdaların bedeli olarak dışkılarımızı Dünya’ ya, olması gerektiği gibi besin zinciri içerisindeki yerine teslim etmiyoruz. Ve dolayısı ile iyi gıdadan da yoksunuz.

Beslemek yerine kirletiyoruz. Neredeyse tüm tarım toprakları organik maddece fakirlik çekiyor. Dolayısı ile erozyon, çölleşme, susuzluk, besinsizlik içerisinde kıvranıyor. İnsan dışkısı uygun kullanıldığında topraktaki organik maddeyi diğer tüm gübreler gibi arttırabilir. Oysa insan hatta büyük çoğunlukla endüstriyel tavuk, pet hayvanları ve endüstriyel mekanizmanın içerisindeki neredeyse tüm canlıların atıkları toprakla buluşmadan def ediliyor. Beslemek yerine kirletiyor.

28

Dünya tarım topraklarında organik madde % 0,1 ila 3 arası değişmektedir dersek yanlış olmaz. Bu oranı % 5’ e yükselttiğimiz durumda tahminen yukarıda bahsettiğim sorunlar ile ilgili çok ciddi gelişmeler olur. Hatta gidişat terse dönmeye yani düzelmeye bile başlayabilir.

Açlığa çözüm konusunda er ya da geç bütün otoriteler şunu kabul ederler ki gıdalar bir yerlerde üretilerek aç insanlara iletilmekle bu sorun çözülemez. Sorunun çözümü için açlığın olduğu yerde gıda üretilmelidir.

Ve aynısı atıklarımız için de geçerli. Atıklarımız (organik atıklar), üretildikleri yerde gıda üreten toprak ile buluşmalı.

 

Aksi halde sonumuz son değil. Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete yani.

Daha da dinlemeyene son söz Âşık Veysel’ den olsun:

“Her kim ki olursa bu sırra mazhar

Dünyaya bırakır ölmez bir eser

Gün gelir Veysel’i bağrına basar

Benim sadık yârim kara topraktır”

30-Hakan-Ozan-Erzincanlı

 

Hakan Ozan Erzincanlı
30.05.2016

Çeşme’de ‘Yaşam alanlarında RES’lere karşıyız’ toplantısı

İklim değişikliğine yol açan fosil yakıt kullanımı yerine yenilenebilir enerji projelerinin yaygınlaştırılmasını bütün çevreciler yıllardır savunuyor. Teoride kabul edilen bu seçim uygulamadaki zorbalıklar nedeniyle çevrecileri Rüzgar Enerji Santrallerine karşı çıkar hale getirdi. 90 metre direk uzunluğu 50 metre kanat uzunluğu olan tribün yerleşim yerine ve tarlalara yani yaşam alanlarına 400 metre mesafede yapılır oldu.

Çeşme yarım adası’nda ve aslında Ege’nin çoğu köylerinde tribünler köylünün burnunun dibinde yapılıyor. Bir yandan mahkemenin yürütmeyi durdurma kararlarına rağmen Res’lerin yapımı sürerken bir yandan da halkın mücadelesi devam ediyor.

25

2013’ten beri Res’lere karşı hukuki mücadele verilen Çeşme’de dün (29 Mayıs 2016 Pazar) ‘Yaşam alanlarında RES’lere karşıyız’ toplantısı gerçekleştirildi. Yarım adadaki birçok Stk’nın ve Çeşme Kent Konseyi‘nin katılımı ile gerçekleştirilen toplantının içeriğinde konuşmaların yanısıra, Praksis grubunun konseri, halk oyunları gibi etkinlikler de yer aldı.

Konuşmaların odağında ise uygulanmayan mahkeme kararları, projelerin yer seçimleri nedeniyle sağlıklı bir çevrede yaşama haklarının ellerinden alındığı yer alıyordu. Sadece insanlar üzerindeki etkileri değil kuşlar, arılar üzerindeki etkileri, yol yapımı nedeniyle kesilen ağaçlar da konuşmalarda vurgulanan konular arasındaydı.

24

Ege bölgesinde yapılması planlanan 131 Res projesi, değerlendirme aşamasında sıra bekliyor. Bu planlanan projeler, mevcutta ki projelerin 2 katı kapasitede. Çeşme ve köylerinde tehlikenin farkında olanlar yaşam alanlarında Res’lere karşı mücadelelerini sürdürerek yeni projelerin de önünü kapatmak istiyor.

 

Haber ve Fotoğraflar: Zeliha Yıldırım

(Yeşil Gazete)

GDO’ya Hayır Platformu, “GDO’lu mısır ve soyalar nasıl sağlıklı olabilir?”

Beypiliç Genel Müdürü ve BESD-BİR (Beyaz Et Sanayicileri ve Damızlıkçıları Birliği Derneği) Başkanı Sait Koca`nın yazılı basında yer alan GDO’yu alışılması gerekildiğine dair açıklamaları üzerine GDO’ya Hayır Platformu‘ndan Koca’ya yanıt geldi.

Koca’nın açıklamasındaki, “Üretimi sürekli artmakta olan GDO`lu ürünlerin birçok artısı vardır, GDO`lu ürünler, bilinenin aksine sağlıklı ürünlerdir ve GDO`lu ürünlerde temel amaç fazla verim almak ve dünyadaki açlığı bitirmek değil. Esas amaç sağlıklı ürünler elde etmek ve çevreye zarar veren tarım ilaçlarının kullanımını en aza indirmektir” bölümlerine de atıfta bulunulan yanıtta, “GDO`lu mısır ve soyalar nasıl sağlıklı olabilir?” denildi.

22

GDO’ya Hayır Platformu tarafından yapılan açıklamanın tam metni şu şekilde:

“Alışmaya değil, kendine yeterli olmaya davet ediyoruz

Beypiliç Genel Müdürü ve BESD-BİR (Beyaz Et Sanayicileri ve Damızlıkçıları Birliği Derneği) Başkanı Sait Koca`nın yazılı basında yer alan görüşlerine göre dünyada GDO gerçeği var ve buna alışılması gerekiyor. Sait Koca`ya göre:

  •  Üretimi sürekli artmakta olan GDO`lu ürünlerin birçok artısı var
  • GDO`lu ürünler, bilinenin aksine sağlıklı ürünler
  • GDO`lu ürünlerde temel amaç fazla verim almak ve dünyadaki açlığı bitirmek değil. Esas amaç sağlıklı ürünler elde etmek ve çevreye zarar veren tarım ilaçlarının kullanımını en aza indirmek.

Dünyada GDO gerçeği olduğu doğrudur. Ancak, bu gerçeğin dünyaya kabul ettirilme uğraşısına karşı daha da büyük bir mücadele vardır. Bu kapsamda ülkemizde GDO`ya Hayır Platformu, doğru bilgiyi halkımıza ulaştırma çabası içerisindedir. Beypiliç gibi bir firmanın Genel Müdürlüğü ile BESD-BİR Derneği`nin Başkanlığı görevini yürüten Sait Koca`nın GDO kabullenişi içerisine girmesi, kırmızı et fiyatlarından dolayı beyaz ete yönelen tüketicinin ne yediğini sorgulaması açısından önemli bir örnektir.

Ülkemizde Biyogüvenlik Kanunu 2010 yılında yürürlüğe girmiştir. Mevzuat çerçevesinde 2011 yılından günümüze GDO`lu 25`i mısır ve 7`si soya olmak üzere toplam GDO`lu 32 çeşide yem amaçlı kullanım izni verilmiştir. İzin verilen GDO`lu 32 çeşitten 29`u (25 mısır ve 4 soya) için Beyaz Et Sanayicileri ve Damızlıkçıları Birliği İktisadi İşletmesi (BESD-BİR) başvuruda bulunmuştur.

BESD-BİR üzerinden yapılan GDO`lu 29 mısır ve soya çeşidinin 7`si böceklere karşı toksin (zehir) üreten çeşitler olup 5`i yabancı ot ilaçlarına toleranslı ve 17`si her iki özelliği de (hem böceklere karşı toksin üreten hem de yabancı ot ilacına toleranslı) de taşıyan çeşitlerdir.

Merak ediyoruz! Bünyesinde böcekler için zehir üreten ve çokuluslu şirketin kendi tohumu ile kullanılmasını şart koştuğu tarım ilacına karşı tabiatında olmayan bir protein ürettirilen GDO`lu mısır ve soyalar nasıl sağlıklı olabilir?

Küresel ölçekte sayısı sadece 6 olan çokuluslu şirketlerin 54 milyar dolarlık tarım ilacı pazarındaki payları %75, 39 milyar dolarlık tohum pazarındaki payları ise %71`dir. Bu çokuluslu şirketler tarım ilacı ve hibrit tohumların yanında, aynı zamanda GDO`lu tohumları da üretmektedirler. Görüldüğü üzere 93 milyar dolarlık pazarda kazançlarının büyük bölümü tarım ilaçlarından gelmektedir. Bu nedenledir ki, ürettikleri GDO`lu tohumların %85`lik bölümü tarım ilacına toleranslı ve hem tarım ilacına toleranslı hem de böceklere karşı toksin üreten çeşitlerdir; yani yanında bu şirketlerin tarım ilaçlarının kullanılma zorunluluğu olan çeşitlerdir. Böyle olunca da GDO`lu tohumların yaygınlaştığı hiçbir ülkede tarım ilacı kullanımı, sayın Koca`nın telaffuz ettiği gibi en aza inmemiş, tam tersine artmıştır.

Beyaz Et Sanayicileri ve Damızlıkçıları Birliği Derneği İktisadi İşletmesi vasıtasıyla yapılan başvuru sonucu izinlendirilen GDO`lu 29 mısır ve soya çeşidinin de 22`si tarım ilacına toleranslı çeşitlerdir. Diğer bir deyişle, çokuluslu şirketlerin kendi tarım ilaçlarının kullanıldığı çeşitlerdir. Bu nedenle Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı`na çağrımız, ülkeye girişine izin verdiği GDO`lu mısır ve soyalara yaptığı ilaç kalıntı analizlerini kamuoyuyla paylaşması yönünde olacaktır.

Durum böyle iken GDO`lu ürünlerin sağlıklı ürünler olduğuna ve birçok artısı bulunduğuna inanmak, çok büyük bir iyi niyetten başka bir şey olamaz. Hiçbir yönüyle kabul edilemeyecek bu açıklamanın tek sevindirici yönü ise sayın Sait Koca`nın bile GDO`lu ürünlerin verimlerinin bugüne kadar öne sürüldüğü gibi, yüksek olmadığını ve dünyadaki açlar için üretilmediğini kabul etmiş olmasıdır.

Ülkemizde büyükbaş, küçükbaş ve kanatlı sektörünün yem açığını kapatmak adına mısır ve soya ithalatı son derece önemli bir boyuta ulaşmıştır. Türkiye 2015 yılında yurtdışından aldığı 2,3 milyon ton soya için 968 milyon dolar, 1,5 milyon ton mısır için de 351 milyon dolar ödeme yapmıştır. Günümüzde küresel ölçekte ekilen soyanın %83`ü, mısırın ise %29`u GDO`ludur. Bu ürünlerde kendimize yeterliliği sağlayamadığımız sürece dünya borsalarından GDO`suz ürün bulabilmek neredeyse olanaksız hale gelmiştir. Bu nedenle bu iki üründe kendimize yeterliliği sağlamak son derece büyük bir önem arz etmektedir.

Giderek çok daha ağır bir şekilde kendini hissettiren neoliberal politikalar son 15 yıllık süreçte çiftçimizi 26 milyon dönümlük tarım arazisini ekmekten vazgeçirmiştir. Çiftçimizi üretim yapmaya teşvik edecek politikaları hayata geçirmek suretiyle bu arazinin sadece 6-7 milyon dönümlük kısmını mısır ve soya ekimine ayırsak, dışarıdan mısır ve soya almamıza gerek kalmayacaktır. Böylelikle GDO tartışmaları da bitecektir.

Teslimiyetçi bir anlayışla, kendimize yetersizliğimizden bahsederek, ithalatı çözüm olarak sunan ve bu kapsamda GDO`lu ürünleri kayıtsız şartsız övenlere itibar edilmemesi en büyük dileğimizdir.

GDO`YA HAYIR PLARFORMU

 

(Yeşil Gazete)

Beypiliç Genel Müdürü GDO’lu üretimi savundu

Beypiliç Genel Müdürü ve Beyaz Et Sanayicileri ve Damızlıkçıları Birliği Derneği (BESD-BİR DER) Başkanı Sait Koca, GDO’ya alışılması gerektiğini söyledi.

FOTO-MURAT KUCUK-BOLU-DHA
FOTO-MURAT KUCUK-BOLU-DHA

Türkiye’deki beyaz et sektörünün önde gelen firmalarından Beypiliç tarafından Abant Tabiat Parkı’nda bulunan Abant Palace Otel’de düzenlenen basın toplantısında konuşan Koca, “Bütün dünyada GDO gerçeği var. Buna alışmak lazım. GDO’lu üretim sürekli artıyor. GDO’lu üretim anlatılan gibi çok fazla verim almak için, dünyadaki açlığı bitirmek için falan da değil. Daha sağlıklı ürün elde etmektir. GDO’nun bir sürü artıları var. Zaman zaman sektör hakkında medyada ortaya çıkan olumsuz söylemlerin gerçeklerle alakası yok. Tüketiciler kulaktan dolma yalan yanlış bilgiler yüzünden boş yere piliç etinden soğuyor” dedi.

21

Koca’nın açıklaması Greenpeace’in Yutmayız kampanyasının hemen ertesinde geldi. Yutmayız! kampanyası, tavuk endüstrisinden tüm üretim zincirini sağlığa ve çevreye zarar vermeyecek şekilde uygulamalarını yeniden düzenlemesini talep ediyor. Bu kapsamda Greenpeace geçtiğimiz hafta endüstriyel tavuk üretiminin insanların sağlığına ve çevreye olan olumsuz etkileri hakkında“Dünyayı Tüketmek” raporunu yayınladı.

Kampanya kapsamında yutmaiz.org sitesini açan Greenpeace’a karşı siteyi kapatması yönünde ihtarname gönderen Banvit, Beypiliç, Keskinoğlu ve Şenpiliç şirketleri siteyi kapattırmış, Greenpeace ise hemen akabinde yutmayiz2.org sitesini faaliyete geçirmişti.

 

(DHA, Yeşil Gazete)

Erdoğan Yenikapı’da ne dedi? – Foti Benlisoy

Foti Benlisoy’un bu yazısı Başlangıç Dergi web sitesinden alındı

İstanbul’un Osmanlı ordularınca alınışının beş yüz bilmem kaçıncı yıldönümünü seçim/başkanlık kampanyası için devasa bir temaşaya dönüştüren Erdoğan’ın Yenikapı alanında söylediklerine hızla bir bakalım.

Erdoğan’ın nutkunda ilk göze çarpan (“batan” demek belki daha doğru) şey,  mütedeyyin-muhafazakâr tabanın beka kaygılarını iştahla kışkırtıyor oluşu. Tabanını sıkılaştırmak-pekiştirmek (moda ve havalı tabirle “konsolide etmek”) için bu kesimin korkularını şevkle kaşıyor. Alarmizm dozu yüksek bir seferberlik söylemine başvuruyor. Türk milliyetçiliğinin kırılgan özgüveni ve tekinsizliğine dair o tanıdık “bayrağın inmesi, ezanın susması”, “din-iman-vatan gitti gidiyor” temalarını tepe tepe kullanıyor:

“Fatih’in ve sancağımız yere düşmesine asla müsaade etmeyeceğiz. Bu yolda yürümeye devam edeceğiz. Zulüm 1453’te başladı diyen hainlere göz yummayacağız. İstanbul’u kutsal emanetler başında kesintisiz Kuran okunan bir şehir olmaktan çıkarmaya çalışanlara imkân tanımayacağız.”

Duyan, mütareke devrinde, İtilaf Donanması Boğaz sularında gezerken Sultanahmet Meydanı’ndaki mitingde Halide Edip’in hemen ardından söylenmiş sözler sanabilir bunları.

Erdoğan’ın kullandığı söylemsel avadanlığın arka planını izah için müsaadenizle burada kısa bir parantez açalım: Türk milliyetçiliği, malum, Osmanlı İmparatorluğu’nun son devrinde, “medeni dünyaca” sürekli olarak aşağılanıyor olma hissinin, art arda gelen yenilgilerin, artık bir “büyük güç” olma statüsünü yitirmiş olmanın, “şanlı” geçmişle o günkü düşkünlük arasındaki farkın giderek açılmasının, “millet-i hâkime” konumunun yitiriliyor oluşunun yarattığı bir özgüven bunalımı atmosferine reaksiyon olarak doğar. Dolayısıyla Türk milliyetçiliğinde daha baştan, bu hor görülme ve aşağılanma duygusunun, Türk milletinin tarih sahnesinden silineceğine dair ciddi bir beka kaygısının tetiklediği bir saldırgan reaksiyon söz konusu olacaktır. Türk milliyetçiliği “hasta adam”ın her an öte dünyaya göçebileceği korkusuna ve çöküş hissine verilmiş kelimenin gerçek anlamında “şiddetli” bir yanıt olarak şekillenir. 1915 faciasını mümkün kılan işte bu siyasal atmosfer ve kolektif ruh durumudur.

İşte Erdoğan’ın hitap ettiği, güncelleyip canlandırmaya çalıştığı duygu durumu kabaca bu. Devam edelim.  Erdoğan konuşurken sanki Interstellar filmindeki “solucan deliklerine” girip çıkıyor. 500 yıl evvelki hadiselerle bugün birbirine karışıyor. 1453’ten bahsederken birden bire “Darbecilerle, cuntacılarla bunun için mücadele ettik” deyiveriyor. Onu dinlerken Fatih Sultan Mehmet ile Bizans surları önünde “paralele” karşı savaşır, II. Abdülhamid ile New York Times’ın  “iftiralarına” karşı mücadele ederken buluyorsunuz kendinizi. Abartmıyorum, buyurun:

“Amerika’da bir New York Times diye paçavra var. Bu gazete daha önce yaptığı gibi bizimle ilgili yazı yayınladı. Neymiş? Türkiye’nin üzerinde kara bulutlar varmış. Her türlü fitnenin başını çeken iki yayın organı üzerinden bizi eleştirmişler. Bu gazete Sultan Abdülhamit için mutlak monark diyordu. Bu gazete o gün Osmanlı devletine kustuğu kini Türkiye Cumhuriyeti’ne ve onu temsil eden şahsıma yönetiyor. Gazetenin sahipleri hep aynı aile. Ermeni lobisine yakınlığı ile bilenen bu gazete son zamanlarda Pensilvanya ile işbirliği içinde.”

Neymiş? O malum ve meşum New York Times, Abdülhamid Han-ı Sani Hazretlerine dahi “mutlak monark” diyerek dil uzatma cüretini gösterebilmiş. Gerisini artık siz düşünün. Yüzyıldır aynı “proje” uygulanıyor işte. Neticede Erdoğan’a göre, Osmanlı ile günümüzün Türkiye’si aynı ebedi bir mücadelenin içerisinde, aynı ezeli davanın peşinde:

“Şunu unutmayın fetih nasıl bitmeyen bir süreç ise buna karşı mücadele de bitmeyen bir süreçtir. Zafer korkakların işi değildir. Türkiye güçlü olmak zorunda. Biz güçlü olacağız ki tüm dünyaya el uzatacağız.”

Yani fetih, Erdoğan’ın deyimiyle “bitmeyen bir süreç”, neredeyse bir “sürekli fetih” süreci bu (Davutoğlu duymasın, PKK’den sonra Erdoğan’ı da Troçkist ilan edebilir maazallah)

Ancak bir dakika… “Dünyaya el uzatmak” mı? Burada biraz kafalar karışıyor: Türkiye bizi dinden imandan çıkarmak isteyen şer odaklarına karşı ayakta kalabilmek için mi güçlü olmalı yoksa “dünyaya el uzatmak” için mi? Din-millet elden gitmek üzereyken birden bire bu emperyal şişinme, bu özgüven patlaması, bu “dünyaya el uzatma” (bari “aleme nizam verme” filan deseydi) nereden çıktı? Bu sorular insanın zihnini işgal ederken aynı hızla var kalma kaygılarına geri dönüveriyoruz:

“Bizi asla ilk kıblemizden vazgeçiremeyeceksiniz. Bizi asla kardeşlerimizin yanında yer almaktan geri bırakamayacaksınız. Son ezan susmadan, son bayrak inmeden, tüten son ocak sönmeden amacınıza ulaşmayacaksınız.”

Duyan, işgal kuvvetlerinin ilerleyişi karşısında direnişi geride, daha sağlam bir hatta kurmak üzere İstanbul’u tahliye etmek üzere olan bir hükümetin başı konuşuyor sanabilir. Daha demin dünyaya el uzatmışken bu “tüten en son ocak” tedirginliği nereden çıktı? Geriliyoruz. Neyse ki Erdoğan hemen içimizi rahatlatıyor:

“Vatanımızın üzerinde kimse operasyon düşünmesin, karşılarında milletimizi, ordumuzu, emniyet güçlerimizi bulurlar.”

Doğru ya ordu var, “emniyet güçlerimiz” var. Rahat bir nefes alıyoruz. Erdoğan bu rahatlamanın rehavete dönüşmesini engellemek istercesine hemen “çıtayı yükseltiyor” ve 2053 (tashih yok, 2023 değil, 2053) hedefini önümüze seriveriyor:

“İnşallah 2053’te tüm insanlığın faydasına kutlu bir medeniyetin açılışa şahitlik edecektir. 2053 hayallerimizi gerçekleştirecek olan sizlersiniz.”

Siz yufka-gazoz açılışı diye dalga geçerken Erdoğan (elbette “kutlu”) koskoca bir medeniyetin açılışına davet ediyor dinleyenlerini. Açılışsa açılış. Medeniyet açılış töreni nasıl olur bilinmez ama anlaşılan hazırlıklar şimdiden başlamış:

“Ecdadımız Fatih İstanbul’u fethetmeden Rumeli Hisarını inşa etmiştir. Biz de havalimanı ile metroları ile köprüleriyle 2053 ila hazırlık yapıyoruz.”

“İnşaat ya Resulullah” demeyelim de ne diyelim. Demek ki bütün bu inşa faaliyetinin, bu çılgın projelerin ardında bir medeniyetin açılışına yetişme telaşı varmış. Ecdadımız için Rumeli Hisarı nasıl bir sıçrama tahtası olmuşsa metrolarımız, köprülerimiz ve havalimanlarımız da “dünyaya el atma” yolundaki kalkış noktalarımızmış. Hizmet ve fetih el ele, kol kola. Bilemedik…

Böylece Erdoğan, helikopterle gökten indiği alandaki konuşması boyunca özgüven patlamaları ile varoluş kaygıları arasında bir dağ keçisi zarafetiyle gidip geliyor. Kendimizi kâh “akınlarda çocuklar gibi şen”, kâh “bu şafaklarda yüzen al sancak” sönecek diye ürkerken buluyoruz.

Yeni bir durumla karşı karşıya da değiliz aslında: Türk milliyetçiliği muhayyel “şanlı” mazisinin (emperyal nostaljinin) tetiklediği böbürlenmeyle acz ve beka kaygısının arasında mütereddit bir denge bazen de dengesizlik üzerinde yürüdü daima. Milliyetçi şiddeti mümkün kılan da özgüven patlamalarıyla yok oluş kaygısı, “büyüklük” ile “biçarelik” arasında gidip gelen bu kırılgan “milli ego” oldu.

Yeni olan, devletin başındaki zatın bu kırılgan egonun duygusal salınımlarını sistematik bir biçimde kışkırtması, onunla bilinçli olarak oynaması, onun tutarsızlıklarını siyasal stratejisinin merkezine yerleştirmesi. Yeni ve en önemlisi de cidden tehlikeli olan bu…

Foti Benlisoy – baslangicdergi.orgFoti Benlisoy

Güneş Enerjisinden elektrik üretiminde önemli gelişmeler – Alper Öktem

Lisanssız Elektrik Üretimine İlişkin Yönetmelikte Mart ayında önemli değisiklikler yapıldı. Mevzuat engellerle doluydu. Siyaset ilgilenmiyordu ama sektörden eleştiri geliyordu. Yapılan değişikliklerle özellikle çatılarda küçük ölçekli GES kurmanın önü açılıyor.

Çok önemli gelişmeler

1) Enerji kooperatiflerinin önü açılıyor. Kooperatif üyeleri, için aynı ikamet ve trafo şartı kalktı. Bu engel yok artık. Belediyeler de artık bu yenilenebilir enerji kooperatiflerine ortak olabilir ya da onları destekleyebilir.

2) Tüketim birleştirmek mümkün. (Ben söylemiş olayım, site yahut apartman toplantılarında insanlar enerji politikaları tartışacaklar bir yıl sonra) ve

3) 10 kW kurulu güce kadar çatılara GES kurmak sıfır bürokrasi ile olacak. (Biz Almanyada bu mücadeleyi çatılarda kazandık diyorum sık sık)

Heyecan verici gelişmeler

Uluslararası Güneş Enerjisi Topluluğu (International Solar Energy Society – ISES) – Türkiye Bölümü (GÜNDER), Yüzbin Çatı projesi var.

Almanya 1999 demektir bu! Almanya’da günes enerjisinin önü böyle 1999-2003 arasında uygulanan 100.000 çatı programı ve bunun için kamu desteği verilmesiyle açılmıştı. Yani ucuz kredi, ehven fiyat programı. Milyonlarca kişinin elektrik üreticisi olacağını düşünmek cok heyecan veriyor.

16

…………………………………………………………………

Proje ülkemizde bulunan yaklaşık 8 milyon GES kurulumuna uygun konut, ticari ve yaklaşık 85 milyon m2 sanayi çatısını güneş enerjisi için kullanabilmeyi amaçlamakta. Çatı kurumları için yasal mevzuatın düzenlenerek finansman modellerinin yaratılması, gerekli düzenlemelerin oluşturulması için zemin oluşturulacaktır. Proje durum raporunu buradan okuyabilirsiniz. www.gunder.org.tr

………………………………………………………………………

Ekonomipolitik

Tekelci kapitalizmde yaşıyoruz ve özellikle enerji sektöründe tekelleşme çok ileri noktalara ulaşmış durumda. Enerji sektörü ekonominin can damarı. Beri yanda enerji kaynakları çok çeşitli. Örneğin bugün nakliye için araba kamyon, uçak yahut gemileri fosil yakıt olan petrol ile çalıştırabilirsiniz veya (örneğin Almanya‘da temiz kaynaklardan elde edilen) elektrik enerjisi ile çalışan demiryolu taşımacılığını kullanabilirsiniz. Tercihiniz fiyat ve sürate bağlı olur. Beri yanda yeni teknolojiler giderek daha fazla motoru çalıştırır oldular, elektrikli araba buna bir örnek.

Enerji sektöründe fiyatların oluşumunun bu şekilde sürmeyeceğini de tahmin edersiniz. Örneğin ömrünü 40 yılda tamamlayan bir nükleer güç santralinin sökülmesi masraflarını bu 40 yıl boyunca biriktirmez iseniz nükleerden elde edilen elektrik şu an daha ucuz görünür (torunlarınızın ecdad hakkında ne düşüneceğinin nasıl olsa fiyatı yok). Fakat giderek daha fazla uzman santral sökmek başlangıçta planlandığından çok daha pahalı olacak diyor.

Tabii ileri görüşlü olmak zorunda olan bankacılar ve sigortacılar iklim değişikliğinin fosil kaynaklı yakıtlardan kaynaklandığını biliyorlar ve bunun faturasının termik santrallere çıkacağını görmeye başladılar.

Ama daha önemlisi : Tuhaf bir camın altında kumdan üretilmiş bir düzenek ile güneş enerjisinden elektrik elde ediliyor. Hammaddesi bedava ama bitmiyor, tükenmiyor, kirletmiyor. Ne var bunda diyeceksiniz ama bunu her isteyen yapabiliyor. Ruhları kapitalizmin devri krizlerinin ve fiyatların sürekli inip çıkmasının açtığı yaralardan kurtaracak, korkuları azaltacak yeni üretim aracı, insanla bir düşününce üretici güc.

Bütün yollar güneşe çıkıyor ama

HERKES güneş enerjisinden elektrik üretebiliyor ve bunu yapmak için çok farklı yapılanmalar var:

Güneşe giden yollar diyelim

1) Enerji Kooperatifi kurmak

2) Tüketim birleştirme çerçevesinde apartman , site , köy  vs (çatılara) kurmak

3)  Kendi çatınıza kurmak

4)  Herkese Güneş Enerjisi Santrali gibi bir özyardım programı

5) Pozitif örnek yaratmak, ikna ile, bağış ile, kampanya ile mesela cemevlerine, cami , kilise, sinagoglara, okullara

GES

Tabii bir de büyük ölçekli üretim tesisleri var, güneş çiftlikleri gibi. Bunlar Nükleer Güç Santralleri ya da termik santrallere oranla çok daha fazla istihdam sağlıyorlar.

Ama Güneş Gönüllüsü hesabı şöyle yapıyor:

100.000 çatı x 10 kW= 1milyon kW = 1000 büyük GES x 1000 kW (1MW) = 1000 MW = 1 milyon kW
Yani, bir kaç firma 1000 büyük santral mi kursun? Yoksa 100.000 yurttaş aynı üretimi yapıp, başta enerji politikaları, toplumsal meselelerde söz sahibi mi olsun?

İnsan ve kültür

Ama heyecan verici olan insan ve kültür faktörü. Herkesi üretici yapmak otonomi ile özgürlükler ile insanların bağımlılığını görece azaltıyor. Yabancılaşmaya karşı panzehir burada.

Kısa notlar :

Düzen insanları bağımlı kılıyor, hatta modern sosyal yardım yerine sadaka düzeni geçiyor acaba tersi yol var mı? Evet, desantralize enerji, kendisi üretsin  insanlar.

Niye yaşam alanlarını savunma konusunda aktif olan insan sayısı az? 15 Mayıs’ta termik santrallere karşı Aliaga’da yapılan mitingde niye göreceli olarak az kişi idik?

Yabancılaşma, tasarruf konularına girsek? Enerji konusunu konuşabilirsem, kömüre karşı yürüyüşe cağırabilirim belki, ne dersiniz?

Öztüketim, Bengladeş’te Hindistan’da elektriksiz köylerde olabilir, ama burada? Tabii burada da olur, diye düşündüm, olur mu? Yatırım ortaklığı düşünsek (senin paran benim çatım). GES kurmak orta tabakanın dışına çıkamaz diyorlar, acaba başka yollar yok mu?

Y.E.S! Yapabiliriz
Yurttaşın Enerji Santrali

17-alper_oktem
Alper Öktem
Güneş Gönüllüsü

BM: Akdeniz’de bir haftada 700 sığınmacı öldü

BM Mülteciler Yüksek Komiserliği’ne (UNHCR) göre son bir haftada Akdeniz’de batan teknelerde en az 700 sığınmacı yaşamını yitirdi.

BM Mülteciler Yüksek Komiserliği Güney Avrupa Sözcüsü Carlotta Sami, yaptığı açıklamada, son bir hafta içinde Akdeniz’de en az 700 sığınmacının hayatını kaybettiğini açıkladı. Sami, ölenlerin çarşamba, perşembe cuma günleri üç teknenin batması sonucu hayatını kaybettiğini belirtti.

15

Perşembe günü batan teknedeki 550 kişinin kayıp olduğunu söyleyen Sami, çarşamba günü batan tekneden 100 kişinin kurtarıldığını, üçüncü teknedeki ölü sayısının ise belirsiz olduğunu kaydetti. BM sözcüsü, kurtarılan sığınmacıların verdiği bilgilere göre en az 700 sığınmacının öldüğünün tahmin edildiğini söyledi.

Save the Children: Görgü tanıklarıyla konuştuk

Yardım kuruluşu Save the Children de bu yönde bir açıklama yaptı. Kuruluşun verdiği bilgilere göre Akdeniz’de geçen hafta ölen sığınmacı sayısı, tahmin edilenden çok daha fazla.Kuruluş İtalya açıklarında batan teknelerde kurtarılan sığınmacıların bu bilgiyi kendisine verdiğini kaydetti. Buna göre bu hafta içinde kamuoyuna yansıyan üç sığınmacı teknesinin batmasının yanı sıra 400 kişinin bulunduğu bir tekne daha battı. Söz konusu teknenin çarşamba günü öğleden sonra büyük bir gemi ile birlikte Libya’nın Sabratha limanından yola çıktığı belirtildi. Save the Children, büyük geminin kaptanın, teknenin bağlı olduğu halatın kesilmesi emrini vermesinin ardından, sığınmacı teknesinin su alarak battığını belirtti. Save the Children Sözcüsü Giovanne Di Benedetto, “Diğer batan teknelerden kurtarılan sığınmacıların verdiği bilgileri topladık. Hepsi aynı bilgiyi veriyor” dedi.

İtalyan Sahil Güvenlik yetkilileri ve BM’nin verdiği bilgiye göre bu hafta içinde Akdeniz’de 14 bin sığınmacı kurtarıldı. Sadece cuma günü Sahil Güvenlik tarafından koordine edilen misyonlarda kurtarılanların sayısı 2 bin. Afrika’dan Avrupa’ya ulaşmak için yola çıkan, hiç de güvenli olmayan tekne ve botların batmasıyla kaç kişinin boğulduğu tam olarak bilinmiyor. İtalyan Donanması bu hafta batan plastik bir teknenin yakınlarında 45 cesede ulaşıldığını kaydetti. Uluslararası Göç Örgütü’nün tahminlerine göre bu yıl 1475 sığınmacı Akdeniz’de boğuldu.

 

(Deutsche Welle Türkçe)

Zonguldak’ta maden işçilerinin açlık grevi sona erdi

Zonguldak’ ın Kilimli ilçesinde 4 aydır maaş alamadıkları gerekçesiyle ocaktan çıkmama eylemi ve açlık grevi başlatan maden işçileri eylemin 11. günde İl Emniyet Müdürü Osman Ak tarafından ikna edilerek dışarı çıkartıldı. Ocak önünde işçilerin sağlık kontrollerinin yapıldığı bildirildi.

Zonguldak Kilimli’de Deka Madenclik A.Ş. ve bu şirkete bağlı Balçın Madencilik’te çalışan 85 işçinin 18 Mayıs’ta çalıştıkları ocağa girerek başlattığı açlık grevi 11’inci gününde sona erdi.

12

Madende direnişe devam eden 19 işçinin ikna edilerek bugün sağlık kontrolünden geçirildiği öğrenildi.

Kilimli İlçesi Gelik Beldesi’nde geçen 4 Nisan’da iş bırakan Deka Madenclik A.Ş. ve bu şirkete bağlı Balçın Madencilik’te çalışan 282 maden işçisi, şirketlere ‘Paralel Devlet Yapılanması’ soruşturması kapsamında kayyum atanması üzerine eylemler yapmaya başladı. Balçın Madencilikte çalışan 85 işçi, seslerini duyurabilmek için 18 Mayıs’ta çalıştıkları kömür ocağına girerek dışarı çıkmama eylemi başlattı. İşçilerin eylemi 1 gün sonra açlık grevine dönüştü. Geçen 11 günde 68 işçi sağlık sorunları nedeniyle eylemi bırakırken 17 işçi eylemine devam ediyordu.

İl Emniyet Müdürü Osman Ak, bugün tekrar ocağa gelerek eylemi sürdüren işçilerle görüştü. İşçiler yaptıkları görüşme sonrası eylemi sonlandırma karar aldı. Dışarı çıkan 17 işçiye ocak önünde bekleyen sağlık görevlileri tarafından kontrolleri yapıldı. Ardından işçilere sosyal yardım olarak 750’şer ve alacaklarının bir bölümü olan 1000’er lira ödendi. İşçiler polis barikatı önünde bekleyen ailelerine el sallayarak iyi olduklarını gösterdi.

MADEN İŞÇİSİ DEMİR: “ÇOK ZOR GÜNLER GEÇİRDİK”

Devletten beklentileri olduğunu söyleyen 36 yaşındaki Serkan Demir, 11 gün yer altında beklememenin kendilerine çok şey öğrettiğini söyledi. Maden ocağında zor günler geçirdiklerini ifade eden Demir, şöyle konuştu:

“Yer altı bize israfı, paylaşımı, birlikteliği, arkadaşlığı kısacası hayatı öğretti. Maden ocağı buzdolabı gibi soğuktu. Havasızlık olsun, oksijensizlik olsun. Hasta olanlarımız oldu. En son 17 kişi kaldık. Bugün çıkmasaydık belki daha kötü olacaktı. İçerdeki şartlar zordu. 11 gün boyunca devamlı çoluk çocuğumuzu düşündük. Emniyet müdürü her gün yanımıza geldi. Ona teşekkür ediyoruz. Bize maaşlarımızın tamamını elden alma ve kıdem tazminatı için hukuki süreci takip etme sözü verdi. Bizde dışarı çıktık.”

“ÇIKTIK AMA ARTIK İŞİMİZ YOK”

İşçilerden İsa Çoban ise, “Biz buradan çıktık ama artık işimiz yok. Biz ekmek parası için yeraltındaydık. Gamaların üzerinde yattık. Çok kötü bir süreçti. Battaniyelere sarıldık. Emniyet müdürünün verdiği ekmek ve şekerli suyla ayakta durduk. Biz yetkililerden iş imkanı istiyoruz” diye konuştu.

İŞÇİLER İLE AİLELER ARASINDA DUYGUSAL ANLAR

Her gün ocak önüne gelerek eyleme destek veren 60 yaşındaki Emine Kuru, ocaktan çıkan oğlu Mustafa Kuru’ya sarılarak gözyaşı döktü. Eşi ve kızına sarılarak hasret gideren Mustafa Kuru’da gözyaşlarını tutamadı. İçerde zor günler geçirdiklerini ve yaptıkları görüşme sonrası eylemi bitirme kararı aldıklarını söyleyen Kuru, tüm işçilere ‘Geçmiş olsun’ dileklerini iletti.

 

(Cumhuriyet)