Ana Sayfa Blog Sayfa 3432

Munzur Gözeleri’nin tahribatına suç duyurusu

Dersim Kültürel ve Doğal Miras Koruma Girişimi Sözcüsü Barış Yıldırım, Dersim Ovacık İlçesi sınırları içinde Munzur Suyu’nun kaynağı durumunda bulunan 1. doğal sit alanı Munzur Gözeleri’nin tahrip edilmesine karşı suç duyurusunda bulundu.

Nilay Vardar’ın Bianet’deki haberine göre Dersim Kültürel ve Doğal Miras Koruma Girişimi Sözcüsü Barış Yıldırım, Dersim Ovacık İlçesi sınırları içinde Munzur Suyu’nun kaynağı durumunda bulunan Munzur Gözeleri’nin tahrip edilmesine karşı suç duyurusunda bulundu.

36

Munzur Gözeleri,  17 Temmuz 2003’te 1. Derece Doğal Sit Alanı olarak tescil edilmişti.

1 Derece Doğal [Tabii] Sit: Bilimsel muhafaza açısından evrensel değeri olan, ilginç özellik ve güzelliklere sahip olması ve ender bulunması nedeniyle kamu yararı açısından mutlaka korunması gerekli olan, korumaya yönelik bilimsel çalışmalar dışında aynen korunacak alanlar için kullanılıyor.

Ancak Yıldırım, doğal sit alanı olan bu bölgenin korunmasını sağlamak  amacına yönelik bilgi verici uyarı levhaları konulmadığı gibi bu alandaki koruma önlemlerinin alınmadığını belirterek “Görevi Kötüye Kullanma” ve  “Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’na Muhalefet” suçlamasıyla ilgili kişi ve kurumlar hakkında suç duyurusunda bulundu.

Yıldırım, suç duyurusu gerekçesinde Munzur Gözeleri’nin mesire yeri/piknik alanı, açık hava restaurantı gibi kullanıldığı gibi bu alanda yoğun bir peyzaj tahribatı ve kirliliğin de söz konusu olduğunu ayrıca Munzur Gözeleri’nin doğal peyzajını bozan çeşitli yapıların da mevcut olduğunu belirtti.

 

(Bianet)

Hamsi için kötü haber: Işıkla avcılık serbest!

Bu sabah saat 9.30’da başlayan ve Ankara’da Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı kampüsünde gerçekleşen Su Ürünleri İstişare Toplantısı’nın ikinci yarısı tamamlanmak üzere.

4/1 numaralı Su Ürünleri tebliği için düzenlenen ve Su Ürünleri Kooperatifleri Birlik başkanları, üst birlik başkanı, akademisyenler ve Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, Balıkçılık ile Su Ürünleri Genel Müdürlüğü uzman, denetçi ve bürokratlarının katıldığı bu toplantıyı malesef sivil toplum ve basın katılımcı olarak kabul edilmedi.

35

Güvenilir kaynaklardan aldığımız bilgileri aktardığımız bugünkü yayınlarımız boyunca olumlu haberler verebilmekten mutluyduk. Son gelişme içinse aynı şeyi söyleyemiyoruz:

Duyarlı deniz alanı kabul edilen ve bilim insanlarının bir kuluçkahane olmasına referansla korumacılığı tavsiye ettikleri Marmara denizinde 1 yıl süre ile ışıkla avcılık serbest bırakıldı. Konunun uzmanları bu iznin hamsi stokları üzerinde tarifsiz bir av baskısı yaratacağını söylüyorlar.

Gelişmeleri aktarmaya devam edeceğiz..

(Yeşil Gazete)

Sürdürülebilirlik adına uzlaşı kolay değil: Lüfer hala 20 cm!

Bu sabah saat 9.30’da başlayan ve Ankara’da Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı (GTHB) kampüsünde gerçekleşen istişare toplantısının ikinci yarısı da tamamlandı.

4/1 numaralı Su Ürünleri tebliği için düzenlenen ve Su Ürünleri Kooperatifleri Birlik başkanları, üst birlik başkanı, akademisyenler ve Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, Balıkçılık ile Su Ürünleri Genel Müdürlüğü uzman, denetçi ve bürokratlarının katıldığı bu toplantı, 2012 yılında gerçekleşen bir önceki toplantıya göre çok daha sakin ve uzlaşı dolu geçmiş görünüyor.

Sivil toplumun ve gazetecilerin kabul edilmediği istişarenin ilk bölümünde Adalar bölgesi yasakları ve gırgır ağları ile avlanma derinliğine ilişkin görüş ve öneriler tartışılmıştı.

İstişare toplantısının ikinci yarısında beklendiği üzere lüferde boy yasağı tartışmalara damgasını vurdu.

34

Aslında lüfer balığı 1986 yılından bu yana tebliğ tartışmalarının önemli bir parçası. Ticari olarak son derece değerli bir av olan lüfer balığı boy boy aldığı isimlerle her ekonomik katmana hitap eden, balık tüketerek sağlıklı protein edinimi arzulayan sokaktaki sıradan tüketicinin sevdiği ve yolunu gözlediği bir tür.

Lüfer balığı, ya da literatürdeki ismiyle Pomatomus saltatrix, sularımızda gerçekleştirilmiş en güncel araştırmaya göre, verimli üreme boyuna ancak çatal boy 24-25 cm arasında ulaşan bir tür. Bir canlının üreme hızıyla avlanma hızı arasında, en az bir kez üremesine fırsat verilecek düzenleme yapılması, FAO dahil pek çok uluslararası kurum ve kuruluşun öneri ve talepleri arasında. Bu nedenle, lüferde de avlanma boyunun en az üreme boyu olması bekleniyor. Lüfere ilişkin sularımızda gerçekleşen araştırma her ne kadar çatal boy referanslıysa da, tebliğde balık boyları total boy olarak ifade buluyor. Bu konuda bilgisine başvurduğumuz Slow Food Fikir Sahibi Damaklar, Lüfer kampanyası sözcülerinden Ayşenur Arslanoğlu, çatal boyu total boya oranladığımızda, tebliğde yer alacak üreme boyunun lüfer için en az 27 cm olması gerektiğini söylüyor.

Lüfer hala 20 cm!

2012’den bugüne, 4/1 numaralı tebliğ için gerçekleşen bu istişare toplantısına giden süreçte, lüferin boyu gırgır reisleri için en önemli tartışma alanı olarak yerini muhafaza etti.

Lüferin avlanma boyu yıllar ölçeğinde incelendiğinde, 1986’da 15 cm, 1987-1991 arasında 18 cm, 1992 sezonunda 20 cm ve ardından 1995’e kadar yine 18 cm; ardındansa, avlanma boyunun amatöre başka profesyonele başka düzenlenmeye başlamasının yanı sıra lüfere ayrı, çinekopa ayrı boy biçildiği en karanlık dönem, 1995-2011 döneminde 14 cm’e kadar düştüğü görülebiliyor.

Yukarıdaki yıllar boyu ölçünün çatal boy olduğunu da hatırlatalım.

Slow Food ve Greenpeace kampanyalarının başladığı 2010 yılından sonra balıkta boy total boy olarak ölçülmeye başlanıyor ve lüferin avlanma boyu 2010 yılını 14 cm çatal boy olarak kapatırken, 2012’ye total boy 20 cm olarak giriyor.

Kafa karıştırıcı bu rakamlar yığınını sizinle bugün gerçekleşen tartışmaların derinliğini gösterebilmek için paylaştık. Örneğin, istişareye görüş bildirme sürecinde İstanbul Su Ürünleri Kooperatifler Birliği’nin lüferde avlanma alt boyu olarak 18 cm önerisinde bulunacağı duyumu kıyı balıkçıları arasında infiale sebep olurken, Slow Food’un görüş ve önerileri arasında asgarı 27 cm talebi de gırgır reisleri arasında benzer bir dalgalanma yaratmıştı.

Eğer tebliğ bugün istişarede üzerine anlaşıldığı şekilde imzaya gider ve GTH Bakanı Faruk Çelik tarafından da kabul görürse, lüferde avlanma boyu bu tebliğ döneminde de 20 cm kalacak gibi görünüyor.

Toplantı dalyancılık ve Marmara’da ışıkla avcılık konularının tartışılması ile devam ediyor.

Gelişmeleri aktarmaya devam edeceğiz..

 

(Yeşil Gazete)

Gezi’nin 3. yılında da durum değişmedi: “Bir aradayız, Buradayız!”

Taksim Dayanışması, Gezi direnişinin üçüncü yıldönümü için düzenlediği basın toplantısında “Bir aradayız, buradayız” dedi.

Mimarlar Odası’ndaki basın toplantısında Gezi Direnişi’nin 3. Yılı programı da açıklandı.

31

29 Mayıs’ta 14.00-23.00 saatleri arasında Abbasağa Parkı’nda atölye, forum ve konserler gerçekleşecek. 31 Mayıs’ta saat 19.00’da Gezi Parkı’nda basın açıklaması yapılacak.

33

Taksim Dayanışması, üçüncü yıl için hazırlanan ve Makine Mühendisleri Odası ile Mimarlar Odası’ndan ücretsiz elde edilebilecek tişörtlerin 31 Mayıs günü saat 17.00’den itibaren İstiklal Caddesi, Taksim Meydanı ve Gezi parkında giyilmesi çağrısı da yaptı.

Taksim Dayanışması adına Beyza Metin’in okuduğu açıklamanın tam metni şu şekilde:

 

“Bir aradayız! Buradayız!

32

Tam 3 yıl oldu… Taksim Meydanı ve Gezi Parkı başta olmak üzere, yaşam alanlarımıza amansız ve hukuksuz bir şiddetle saldıranların karşısında omuz omuza verdik. Gençlerimizin yaratıcı zekasıyla, annelerimizin kucaklayan şefkatiyle, işçi kardeşlerimizin emekten gelen gücüyle, kadınlarımızın gür sesiyle, LGBTİ bireylerimizin biz de varız çığlığıyla el ele verip dayanışmamızı ve direnişimizi büyüttük. Bu onurlu direniş ve evrensel dayanışma karşısında çaresizlerin ve korkakların günden güne daha da kirlenen politikalarına, , günden güne tırmandırılan şiddetine, adaletsizliğine karşı biz Gezi’nin çapulcuları onlarca ayrı dille, sesle, renkle bir arada durduk, nefes aldık.

Gezi bu ülkenin imdat çığlığı, direnme refleksi, derin bir nefes alışıdır!

Haksızlığa, adaletsizliğe, keyfiliğe, dayatmaya, baskıya karşı direnmenin adı, bir parktan tüm ülkeye ve dünyaya yankılanan kente, doğaya, yaşama sahip çıkanların hep bir ağızdan, bir arada söyledikleri şarkıdır.

Emekten yana, yoksuldan yana, doğadan yana, ezilmişten yana, ötekileştirilenden yana, kadından yana, Barış’tan yana her direnişin içinde yer alacağı, direnen herkesin dilinden düşürmeyeceği bir şarkı.

 

Suruç’ta, Diyarbakır’da, Ankara’da, İstanbul’da, Bursa’da patlayan bombaların, yaşatılan katliamların, komşularımızla yaratılan savaş ikliminin, iş cinayetlerinin, kiralık işçiliğin, taciz ve tecavüz ortamının, kadın cinayetlerinin, ihalelerin, rüşvetlerin, komisyonların, rantın, HES’lerin, orman katliamlarının, siyasal islam dayatmalarının, diktatörlük yöneliminin yarattığı kakafonik ortama rağmen, berrak ve duru bir sesle direnişin ve umudun şarkısı her yerden duyulmaya devam edecek. Bilinir ki, sesler ve şarkılar kaybolmaz, uzayda sonsuza kadar salınırlar. Gezinin de direnişin olduğu her yerde umudu diri tutanların dillerinden düşmeyeceğini artık herkes biliyor.

Gezi’yi karalamaya çalışanlar da kötücül bir imgeye dönüştürmeye çalışanlar da kriminalize etmeye çalışanların da tek amacı bu şarkıyı susturmak, en azından unutturmak…

31 Mayıs 2013 günü ve sonrasında; Yani GEZİ’den ve Haziran direnişinden bu yana, Bu ülkede kimilerince yüzbinler, kimilerince milyonlar önce sokakları ardından parkları doldurdu. Kimseden emir almadan, hiçbir beklentisi olmadan, kendisi için değil bu ülkenin ruhunu, kadınların, gençlerin geleceğini korumak adına kendini siper eden gençler ülke tarihine silinmeyecek bir miras bırakarak can verdi. Mehmet Ayvalıtaş, Ethem Sarısülük, Abdullah Cömert, Ali İsmail Korkmaz, Hasan Ferit Gedik, Medeni Yıldırım, Ahmet Atakan ve Berkin Elvan nasıl ki, bizlerden ayrıldıkları yaşta kalacak ve nasıl ki onları hep o gülen yüzleri ve kararlı direnişleri ile hatırlayacaksak; işte Gezi de bu gençler gibi yaşlanmayacak. Paraya, pula, iktidar hırsına, her türden erke, yağmaya, talana, hırsızlığa, adaletsizliğe isyan edenlerin ve her daim barış isteyenlerin aklında ve en coşkulu, en kararlı insanların ruhunda Gezi’nin bu yaşlanmayan direngen yüzleri yaşamaya devam edecek.

3 yıl oldu, hala buradayız, bir aradayız!

Şiddet ortamını küçük ve çirkin hesaplarıyla körükleyenlere, çatışma ve katliamlara göz yumarak yaşamlarımızı, yaşam alanlarımızı tehdit edenlere, ayrımcı politikalarıyla toplumu kutuplaştıranlara, rağmen bir aradayız. Türkü-kürdü, alevisi-sünnisi, ermenisi-ezidisi ile bir aradayız, buradayız!

Barış’tan korkanlara inat bir aradayız, buradayız!

Suruç’tan Sultanahmet’e, Sur’dan Bataclan’a, Cizre’den Ankara’ya, bir aradayız!

Dört Ayaklı Minare’den Beyrut’a, Paris’ten Beyoğlu’na bir aradayız!

Cerattepe’de, Aliağa’da Akkuyu’da, Çukurova’da bir aradayız.

Soma’da, Kilimli’de Ermenek’te bir aradayız.

Barışın, dayanışmanın, kamusal yaşamın, özgür düşüncenin her türlü baskıdan uzak bir şekilde gelişebileceği eşitlikçi yarınlar için bir aradayız! Taksim Gezi Parkı ve Taksim Meydanı başta olmak üzere, Meydanlarımızı, parklarımızı, sokaklarımızı, yaşam alanlarımızı ve yaşamımızı özgür kılmak için:

Taksim’deyiz! Gezi’deyiz! Buradayız! Bir aradayız!

TAKSİM DAYANIŞMASI

 

(Yeşil Gazete, Mimarist.org, Birgün)

Adalar bölgesi için güzel haber!

1380 sayılı Su Ürünleri Kanunu’nun eki olarak 2016-2020 yılları arasında yürürlükte kalması beklenen 4/1 numaralı tebliğ için düzenlenen istişare toplantısı ilk yarıyı kapattı. Toplantı Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı kampüsünde gerçekleşiyor. Öğle yemeğinde temas kurduğumuz katılımcılardan edindiğimiz bilgiye göre, toplantının sabahki gündeminde Adalar bölgesi ve derinlik yasakları tartışılmış.

İstanbul Boğazı’nın güney ucunda ve bir kuluçkahane olarak değeri hemen her akademisyen tarafından ısrarla vurgulanan Marmara denizinin birleştiği noktada yer alan İstanbul Adalar bölgesi; barındırdığı mercanları ve çok renkli sucul hayatı ile bir mera görevi görüyor. Karadeniz’den Marmara’ya göç eden balıkların önemli bir kısmının, fırsat verilirse, Adalar bölgesinde yurtladıkları ve bereketli bir sucul hayatı destekledikleri ifade ediliyor. Bu sebeple de avcıların göz bebeği durumunda.

29

Akademisyenlerin ve yerel yönetimin öncülüğünde, uzun süren bir gayret ve takip neticesinde, İstanbul Adalar bölgesine 2012 yılında 3/1 numaralı tebliğ ile bir avlanma yasağı getirilmişti.  Ancak bu getirilen av yasağı akademisyenlerin önerdiği genişlikte bir alanı içine almadığı gibi, denetim zaafı nedeniyle de gerçek manada başarılı bir uygulama olamadı. Özellikle 2014-2015 avcılık sezonunda defalarca kez ihlal edildi ve bir Sahil Güvenlik denetçisi ile bir gırgır reisinin münakaşası, adli kovuşturmaya sebebiyet vermesi sebebiyle, kamuoyuna da yansıdı.

Edindiğimiz duyumlar, bugün Ankara’da gerçekleşen istişare toplantısında birlik başkanlarının Adalar bölgesinde yasakları genişletme yönünde uzlaştıklarını ve bu genişlemenin sadece bölge değil av araçlarında da seçicilik olarak tebliğde yer alacağı şeklinde. Yani, eğer tebliğ bugün istişarede üzerine anlaşıldığı şekilde imzaya gider ve GTH Bakanı Faruk Çelik tarafından da imzalanırsa, bu son derece özel merada sadece ve sadece olta ile avcılık yapılabilecek, gırgır trol gibi baskı yaratan av araçlarının yanı sıra serpme ağlar dahil hiç bir ağ kullanımına müsade edilmeyecek.

24 metre kararında devam

1380 sayılı Su Ürünleri Kanunu’nun ek olarak ve 2016-2020 yılları arasında yürürlükte kalması beklenen 4/1 numaralı tebliğ için gerçekleşen istişare toplantısının sabah oturumunda ele alınan konulardan bir diğeri de derinlik yasakları idi. 3/1 numaralı tebliğde 18 metre olan derinlik yasağının 24 metreye çıkartılması İstanbul ve Karadeniz gırgır reislerinin itirazına sebep olmuştu. Bakanlık yetkilileri 24 metrenin ilerleyen dönemde kademeli bir şekilde 50 metreye çıkartılacağını vurgulamış ve 2012-2016 tebliğ döneminde bu karardan bir geri adım atmamışlardı. Edindiğimiz duyumlara göre bu boy yasağında bir değişiklik olmayacak. Eğer GTH Bakanı Çelik tarafından da imzalanırsa 4/1 numaralı tebliğ döneminde de gırgır ağları ile avcılık 24 metreden sığ sularda yapılamayacak.

Öğleden sonraki oturumda tarafların lüferde avlanma boyu ve dalyanların av mevsimine dair önerileri tartışması bekleniyor.

Gelişmeleri ileteceğiz.

(Yeşil Gazete)

Lüfer kurtulacak mı?

1380 sayılı Su Ürünleri Kanunu’nun ekinde 2016-2020 yılları arasında yürürlükte kalması beklenen 4/1 numaralı tebliğ için Ankara’da, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı kampüsünde düzenlenen istişare toplantısı bu sabah 9.30’da başladı.

21

En son 21 Haziran 2012’de gerçekleşen ve neticesinde yayınlanan 3/1 numaralı tebliğin korumacılık bağlamında yeni bir dönemin başlangıcı olarak değerlendirilmesine sebep olan bu istişare toplantıları, sektörün bileşenlerini bir araya getirmesi ve yasa yapım sürecinin şeffaflığına katkısı sebebiyle çok önemli.

Bu yıl, 2012 yılından farklı olarak, toplantıya sivil toplum mensupları ve gazeteciler kabul edilmiyorlar. Su Ürünleri Kooperatifleri Birlik başkanları, üst birlik başkanı, akademisyenler ve Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, Balıkçılık ve Su Ürünleri Genel Müdürlüğü uzman, denetçi ve bürokratlarının katıldığı toplantıdan beklenti bir hayli yüksek.

Slow Food Fikir Sahibi Damaklar konuya dair yaptığı yazılı açıklamada toplantıya ilişkin görüş ve önerilerini, “01 Eylül 2016 – 31 Ağustos 2020 arasında yürürlükte olacak “4/1 Numaralı Ticari Amaçlı Su Ürünlerini Düzenleyen Tebliğ”e ilişkin Slow Food, Fikir Sahibi Damaklar’ın görüş ve önerileridir” başlığı ile sıralamıştı.

(Yeşil Gazete)

Fransa’da matbaa işçileri grevi desteklemeyen gazeteleri basmadı

İşçilerin örgütlü olduğu CGT’nin greve destek çağrısına olumlu yanıt vermeyen gazetelerin matbaalarında da iş durduruldu.

20

Fransa’da işçilerin kazanılmış haklarını patronların insafına bırakan yeni iş yasasına karşı 8’inci kez genel greve gidildi. Karayolları, demir yolları, petrol rafinerileri ve nükleer santrallerde üretim ya tamamen durdu, ya da yavaşlatıldı.

İşçilerin örgütlü olduğu CGT (Genel İş Konfederasyonu) ülkenin gazetelerine greve destek çağrısı yaptı. Çağrıya olumlu yanıt vermeyen gazetelerin matbaalarında iş duruldu. Bugün Fransa’da bayiye ulaşabilen tek bir gazete oldu, Fransız Komünist Partisi yayın organı L’Humanite. Diğer gazeteler ise internetten yayınladı.

L’humanite ise 26 Mayıs 2016 Özel Sayısı diyerek ve manşetine işçilerin grevini taşıyarak yayınlandı.

 

(Evrensel)

Artvin’de Valilik Cerattepe’yi halka yasakladı

Cerattepe’de ne oluyor görmek istiyoruz’ diyen Artvin’deki demokratik kitle örgütlerine Valilik, ‘Denetim yetkiniz yok’ yanıtını verdi.

Birgün’den Doğu Eroğlu’nun haberine göre Artvin sakinlerinin maden proje sahasında herhangi bir işlem yürütülüp yürütülmediğine ilişkin endişeler taşıdığını, bu endişeleri gidermek için Artvin’deki demokratik kitle örgütlerine haftada bir kere maden proje sahasına ziyaret etme izni verilmesini isteyen dilekçeye Artvin Valiliği yanıtı ‘yasak’ oldu. Valilik Artvin’deki demokratik kitle örgütlerine, “Denetim yetkiniz yok” yanıtını verdi. Yani Artvin Valiliği, Cengiz Holdinge maden proje sahasında 60 kişilik silahlı güvenlik birimi kurma iznini verdiği gün, kentteki örgütlere Cerattepe yasağı koymuş oldu.

Silahlı güvenlik izni verildiği gün Cerattepe yasağı

19

Artvin-Cerattepe’de gerçekleştirilmek istenen maden projesine ilişkin yargı süreci sürerken, Cengiz Holdinge bağlı Eti Bakır A.Ş. Murgul İşletmeleri ekipleri Şubat ayında iş makineleriyle bölgeye girmek istemiş, günler süren direnişin ardından dönemin Başbakanı Davutoğlu’nun da devreye girmesiyle, “Hukuki süreç bitene kadar sahada hiçbir çalışma olmayacak” kararı alınmıştı. Bölge şu anda jandarma ekipleri tarafından sivil halktan arındırılmış durumda; Cerattepe’ye giden yolda iki mobil jandarma karakolu oluşturuldu ve bölgeye gidişlere izin verilmiyor. Üstelik Cengiz Holdinge bağlı 50 özel güvenlik personeli de maden proje sahasında görev yapmayı sürdürüyor. Yaklaşık 3 aydır Cengiz Holdinge bağlı ekiplerin bölgede olması, Artvin halkında da maden projesine ilişkin bir adım atılıp atılmadığı kuşkusunu yaratıyor. Yeşil Artvin Derneği, Artvin Barosu, Artvin Ticaret ve Sanayi Odası, Artvin Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği, Muhtarlar Derneği, Taşlıca Kooperatifi ve TMMOB İl Koordinasyon Kurulu 3 Mayıs tarihinde Artvin Valiliğine bir dilekçeyle başvurarak bu kuşkuları gidermek istedi ancak Valilik bu talebe olumsuz yanıt verdi.

‘Denetim yetkisiz kurumlara izin yok’

“Cerattepe bölgesinde bulunan şirket görevlilerinin herhangi bir işlem yapıp yapmadıklarının kontrol edilerek, halımızın endişelerinin giderilmesi için 7 sivil toplum kuruluşu başkanının haftada bir kez bölgeyi ziyaret etmelerini istiyoruz” yazılı dilekçeye, Cengiz Holdinge Cerattepe’de 60 kişilik silahlı özel güvenlik görevlisi bulundurma yetkisi verildiği gün yanıt geldi. 23 Mayıs tarihli yanıtında Valilik “Denetim yetkiniz yok” dedi, kesin ifadelerle kurumların talebini reddetti: “Cerattepe sahasındaki şirket ile ilgili denetim ve kontrol, ilgili kanun ve yönetmelikler kapsamında görevli kurumlarca yapılmaktadır. Meri mevzuat uyarınca Valiliğimizin ilgili kurumlar dışındaki kişi ve taraflara kontrol ve denetim yetkisi verme izni bulunmadığından herhangi bir işlem tesis edilmemiştir.”

Endişeleri haklı çıkartan gelişmeler

Artvin’de demokratik kitle örgütlerinin Cerattepe maden proje sahasını ziyaret etme talebi geri çevrilirken, bu hafta kent sakinlerinin endişelerini haklı çıkartan bir başka gelişme daha yaşanmıştı. Cengiz Holdinge bağlı Eti Bakır A.Ş. Murgul İşletmeleri, 23 Mayıs Pazartesi günü Artvin Valiliğinde gerçekleştirilen Özel Güvenlik Komisyonu toplantısında, 4’e karşı 1 oyla Cerattepe maden proje sahasında 60 kişilik silahlı özel güvenlik birimi bulundurma yetkisi almıştı. Özel Güvenlik Komisyonunun kararına göre, Cengiz Holding Cerattepe maden proje sahasında 60 kişilik silahlı özel güvenlik çalıştırabilecek, bu güvenlik birimini “5 adet 9 mm çapında tabanca, 10 adet yivsiz uzun namlulu av tüfeği ve tabancalara ait 250 adet 9 mm çapında tabanca mermisi” ile donatabilecek.

 

(Birgün)

 

Türkiye ‘İnsani Zirve’nin altında kaldı; insanlığı olmayanın, imzası da olmaz! – Celal Başlangıç

Celal Başlangıç’ın bu yazısı haberdar.com sitesinden alındı

Abluka başlayınca 14 yaşındaki oğlu Sur’da kalmıştı.

Yasaklar nedeniyle girip çıkartamadı.

Telefonla ulaştığı oğlu “Ben burada kalacağım, zaten çıkamam, evimizi koruyacağım” demişti.

Günlerce eli yüreğinde bekledi, sonunda bir bodrum katında öldüğü haberini aldı oğlunun.

O günden bu yana pek konuşmamıştı altı yaşındaki kızı, ağabeyi öldüğünden beri suskundu.

Sur’daki bir kürsünün üzerinde bunları anlatırken “Geçen gün bir baktım” dedi, “Bizim kız okul defterindeki Türk bayrağını yırtmış. Atatürk portresini delik deşik etmiş. Maalesef bu duruma geldik işte.”

Devrilen “çözüm masası”ndan, 24 Temmuz’da Kandil’in bombalanmaya başlanmasından, 16 Ağustos’ta Varto’da ilan edilen ilk sokağa çıkma yasağından bu yana süren ablukalı, çatışmalı, yıkımlı, ölümlü sürecin bugün geldiği son noktayı belki de en iyi anlatan anekdot bu.

Bölgeyi hiç bilmeyen, yaşanılanları sadece yandaş ve merkez medyanın yalan makineleri televizyonlardan ve gazetelerden izleyenler sanır ki, kentlerde hendek kazmış, barikat kurmuş bazı eli silahlı teröristler var ve devlet askeriyle, polisiyle bunlarla savaşıyor.

Ancak doğru kaynaklardan haber alınca, hele bölgeye gidip gelişmeleri adım adım izleyince yaşanılan sürecin hiç de öyle olmadığını anlıyorsunuz.

Sur’dan Cizre’ye uzanan bir çizgide bütün yaşanılanlar, anlatılanlar neredeyse bire bir aynı.

Üzerinden zaman geçtikçe, hendekler ve barikatlar kaldırıldıkça, operasyonların bitmesinin üzerinden aylar geçmesine rağmen sokağa çıkma yasakları uzatıldıkça yaşanılan sürecin bambaşka bir hedefe yöneldiği daha net ortaya çıkıyor.

Örneğin Sur’da…

Operasyon biteli iki ay olmuş. Hala üç mahallede yasak sürüyor.

Yeni yasak kaldırılan 14 sokaktan görülebilen yasaklı bölgede hiç öyle “terörle mücadele” edilmediğini anlıyorsunuz.

Sanki yeni bir imar planını uygulamaya kararlı, elinde tankı, topu olan bir güç girmiş mahallelere; evleri yıka yıka, alan aça aça, sokakları dümdüz ede ede yeni plana göre yedi bin yıllık kentte meydanlarıyla, bulvarlarıyla yeni bir kent planı uygulamış.

Çatışma bölgesindeki evlerin çoğu yıkılmış, dozerler dümdüz ediyor, kamyonlar insanların geçmişleriyle, eşyalarıyla molozları Dicle Üniversitesi’nin arazisine atıyor.

Çatışma bölgesinin dışında kalan evler bile ya top mermisi yemiş ya da kurşunlanmadık duvarı kalmamış.

Bu bölgedeki evlerin tümünde eşyalar talan edilmiş. Ortada tek bir LCD televizyon yok. Tek bir bilgisayar kalmamış. Bütün değerli eşyalar, evlerde kalan ziynet eşyaları talan edilmiş.

Bazı evlerden buzdolapları, çamaşır makineleri götürülmüş. Sur’da evi olanlar, eşyalarının resmi araçlarla taşındığını iddia ediyorlar.

Kalan çamaşır makineleri ve buzdolapları da kurşunlanarak kullanılamaz hale getirilmiş.

İnsanın genzini yakan bir koku var Sur’da.

Şehir Plancıları Odası’nın hafta başında yasağı kaldırılan 14 sokağa girerek hazırladığı rapor, yaşanılan sürecin hendeklerin ve barikatların çok ötesinde olduğunu gösteriyor:

“Medyada 3 mahallenin tamamının açıldığı gibi yansıtılan haberlerin aksine Sur’un çok küçük bir bölümünde toplamda 3 mahallenin sınırlarında kalan 14 sokakta yasak kaldırıldı, bu sokakların da bazılarının sadece 500 metrelik kısımları açıldı.

* İçeride insan, hayvan cesetlerinden ve evlerdeki, marketlerdeki yiyeceklerin çürümesinden kaynaklı ağır bir koku var.

* Kanalizasyonlar tıkanmış.

* Elektrik ve su tesisatları tamamen zarar görmüş.

* Yasağın kaldırıldığı sokaklarda bulunan binalar ağır hasarlı değil, fakat çoğunun kapı, pencere ve yapı malzemeleri ağır hasarlı.

* Çoğu ev çarpılarla işaretlenmiş.

* Evlerin ve bahçelerin duvarlarına ırkçı, milliyetçi ve cinsiyetçi yazılamalar yapılmış.

* Tank ve top atışıyla yıkılmayan evlerin neredeyse tamamının silahlarla taranmış ve evlerin tüm eşyaları kullanılamaz hale gelmiş.

* Sokaklar yasak kaldırılmadan önce delil bırakılmayacak şekilde temizlenmiş.

* Yıkımın olduğu bölgelerde devasa büyüklükte boş alan oluşmuş.

* Çok sayıda tescilli sivil mimarlık örneği yapılar tamamen yıkılmış.

* Anıtsal yapılar tank ve top atışlarından zarar görmüş, duvarlarında çatlaklar oluşmuş.

* Suriçinin özgün yapısı ve Koruma Amaçlı İmar Planının hiçbir koşulu korunmamış.

* Yasağın devam ettiği bölgelerde karakollar inşa edilmiş.

Ağır bir şekilde kent ve insan hakkı ihlalleri yaşanmış.”

En ilginci aylar sonra evini kurşunlanmış, eşyaları çalınmış ve tahrip edilmiş bulan bir Surlu’nun söylediğiydi:

“Dolapta giysilerim vardı. Yan tarafından taramışlar dolabı. Delinmemiş tek giysim kalmamış.”

Sur’un büyük bölümünde bu hafta başı itibariyle yasaklar kalkmıştı ama hala kent merkezine girmek kurulan bariyerlerle, kontrol noktalarıyla sıkı bir denetim altındaydı.

Cizre’deki durum da hiç farklı değildi. Hatta daha ağırdı.

Çıkanlara pek değil de, kente girenlere sıkı bir kimlik denetimi yapılıyordu. Herkese tek tek “Ne iş yapıyorsunuz” diye soruluyordu.

Kentin belli bölgeleri dümdüz edilmişti. Sur’daki gibi Cizre’de de binlerce insan evsiz kalmıştı. Sadece iki ilçede evsiz kalanların sayısı 40 binlerle 50 binlerle ifade ediliyordu.

Cizre’de de çatışmalar biteli, hendekler kapatılalı, barikatlar kaldırılalı iki ay olmuştu ama kentin girişleri hala sıkı bir denetim altındaydı, saat 21.30’dan sonra sokağa çıkma yasağı uygulanıyordu. Aynen İdil’de, Silopi’de olduğu gibi.

Çatışmalar bitince geriye evleri yıkılmış, yıkılmayanı ağır tahrip edilmiş, tek bir eşyası kalmamış insanlar kalmıştı.

Devlet polisiyle askeriyle Cizre’nin dört bir yanını tutmuştu. Kentte güvenlik güçlerinin görüş alanından kurtulabileceğiniz tek bir nokta yoktu.

Ama sokağa çıkma yasağı sürüyordu. Çatışmalardan zarar gören halka tek bir yardım yapmamıştı devlet. Hatta tam tersi, Cizre’ye gönderilen buzdolaplarını ilçeye sokmayıp geri gönderiyorlardı. Gelen gıda yardımları da Cizre’ye giremiyordu. Hatta yardım için açılan banka hesaplarına da el konuluyordu.

Yani mesele hendekler ve barikatlar olsaydı, hani sözkonusu olan “kamu güvenliği” olsaydı şimdi Sur’un da Cizre’nin de yaralarının sarılmaya başlanması gerekiyordu. Ancak kesin olarak şunu söylemek mümkün:

Dert ne hendekmiş, ne barikatmış, ne kamu güvenliğiymiş… Görünen o ki bunların hepi bahaneymiş.

Esas dert, Kürt Siyasi Hareketi’ni destekleyenlerden, HDP’ye yüzde 80’lerden, 90’lardan fazla oy veren Kürtlerden intikam almakmış.

Toplam olarak da, kendi kendini yönetmek isteyen, ana dilde eğitim hakkına sahip çıkan Kürtlere unutulmaz bir ders vermekmiş amaç.

Ancak bunu yapmak için öylesine zıvanadan çıkmış bir devlet olma anlayışıyla karşı karşıyayız ki, Türkiye’de toplanan 1. Dünya İnsani Zirvesi’ne ev sahipliği yapmasına karşın, çıkan ortak bildiriye imza bile atamıyor.

Çünkü bu bildiride “Çatışmalı alandaki siviller, Dünya’nın en savunmasız, korunmaya muhtaç kişileridir” deniliyor.

Bu ülkeyi yönetenler bu cümlenin altına nasıl imza atsınlar?

Özellikle 16 Ağustos’tan bu yana kent merkezlerindeki çatışmalarda bütün öldürdüklerini “terörist” kabul eden bir yönetimle karşı karşıyayız. 35 günlük bebekler de öldürüldü, 85 yaşındaki yaşlılar da. Öldürülen onca insana karşın bu devletin ne tek bir kaymakamının, ne de tek bir valisinin kabul ettiği sivil ölümü yok.

Bildiride diyor ki; “Savunmasız insanları korumak ve onurlarını muhafaza etmek için uluslararası toplumun bir numaralı önceliği, uluslararası hukuku gözetmek olmalı”.

BM gözlemcisinin bile Cizre’de inceleme yapmasına izin vermeyen bir yönetim anlayışı nasıl imzalasın bu bildirinin altını?

Bildiride diyor ki ; “Sivil nüfusa doğrudan saldırmak, evrensel kurallara göre yasaktır. Ayrıca hastanelere, kültürel ve tarihi değerlere zarar verilemez”.

Hastaneleri kışlaya dönmüş, tescilli kültürel ve tarihi yapıları bombalanarak yıkılmış, molozları kamyonlarla taşınıp dozerlerle dümdüz edilmiş bir bölge varken nasıl imzalanacaktı bu bildiri?

Bütün sivilleri PKK’li, bütün Kürtleri “terörist” gören bir anlayışın bugün geldiği nokta itibariyle “Sivil nüfusa doğrudan saldırmak, evrensel kurallara göre yasaktır”ın altına imza atması mümkün değildir.

Bildiride diyor ki; “Yerinden edilen insanların korunması, desteklenmesi, onuruyla yaşadığı yere dönebilmesi için ülkelerin, uluslararası kurumlarla birlikte sağlam çözümler bulmasına çağrı yapıyoruz”.

Bırakın yerinden edilen insanların geri dönebilmesini, yaşadıkları kentlerin bir daha oturulamaz hale getirilmesi için havadan, karadan bombalayan bir devlet olma anlayışı bu bildiriyi imzalayabilir mi?

Bütün bu yaşanan süreç, uygulanan yanlış politikalar sonucu Türkiye’yi yönetenler kendi ülkelerinde düzenlenmesine karşın 1. Dünya İnsani Zirvesi’nin ortak bildirisine imza atamamıştır.

Görünen o ki bu imzalayamama halinin altında yatan; sadece yaşananlardan değil, ülkeyi yönetenlerin bundan sonra bize yaşatmayı planladıkları felaketlerden dolayıdır.

Türkiye’yi bu kadar yıkımlı, kanlı, halkları düşman edici bir anlayışla yönetenler Dünya İnsani Zirvesi’nin altında kalmışlardır.

Çünkü insanlığı olmayanın imzası da olmaz.

Hemen yükselecek olan “PKK’nin yaptıklarından niye bahsetmiyorsun hain, bölücü terörist” gibi naralanmaları da duyuyorum elbet. Ancak unutulmasın ki, Dünya İnsani Zirvesi’nin ortak bildirisini imzalayacaklar arasında PKK yoktu, Türkiye Cumhuriyeti vardı. Hani bilginiz olsun diye söyledim!

İktidarın hangi yalanına kanmış olursanız olsun, hangi yalancı medya gözünüzü, beyninizi boyamış olursa olsun, hangi ırkçı ve şoven duygularınızın ön yargısı sizi teslim alırsa alsın, şunu asla unutmayın:

Sur’da 14 yaşındaki abisi öldürülen altı yaşında bir kız çocuğu var; okul defterindeki Türk bayrağını yırtan, Atatürk’ün portresini kalemiyle delik deşik eden…

CELAL BAŞLANGIÇ | HABERDAR3.Celal Başlangıç

Hollanda’nın boş hapishaneleri mültecilere ev oldu

Hollanda’da suç oranındaki düşüş ve cezaevlerinin kapasitesinin çok altında hükümlüyü ağırlaması bir fırsatın da yolunu açtı, ülkede artık atıl duran hapishanelere mülteciler yerleştiriliyor.

Eski Westlngena hapishanesinin önünle küçük kızla oynayan bir göçmen.
Eski Westlngena hapishanesinin önünle küçük kızla oynayan bir göçmen.

National Geographic’te yer alan habere göre yeniden kullanım ve geri dönüşüme ilginç bir yaklaşım getiren Hollanda, sığınma talebinde bulunan mültecileri barındırmak için boş duran hapishaneleri kullanıma açtı.

Hapishanelerde yeni bir yaşam

Ülkedeki suç oranı ve hapishane nüfusunun yıllar içinde giderek düşmesiyle birlikte, onlarca cezaevi tamamen kapatılmıştı. Mülteci Kabul Merkez Müdürlüğü (COA), göçmen sayısında yaşanan artışla birlikte çözümü hapishaneleri açmakta buldu. Hollanda’ya sadece geçen yıl 50 bin mülteci geldi.

Cezayirli göçmen Muhammed Ben Salem (soldaki) ve Libyalı Emine Oşi, De Koepel’in avlusunda sigara içiyor.
Cezayirli göçmen Muhammed Ben Salem (soldaki) ve Libyalı Emine Oşi, De Koepel’in avlusunda sigara içiyor.

Associated Press’in Ortadoğu şefliğini yapan iki Pulitzer ödüllü fotoğrafçı Muhammed Muheisen, son birkaç yıldır insanların kıta değiştirmek zorunda kaldığı mülteci krizi üzerinde çalışıyor. “Kafamda hep, peki bundan sonra ne olacak sorusu vardı” diyen Muheisen geçtiğimiz sonbaharda cezaevlerinin kullanıma sokulacağı söylentilerini duymuş. “Tam anlayamamıştım,” diyor. “Kendilerini hapiste gibi hissediyorlar zannetmiştim.”

Muheisen’in hapishanelerde fotoğraf çekme izni alması altı ay sürmüş. Sonuçta 40 gün içinde üç ayrı hapishaneyi ziyaret ederek sakinleriyle tanışmış ve yaşamlarını fotoğraflamış.

Yaşanabilecek en güvenli ülke

“Onlarca farklı ulustan bahsediyoruz,” diyor. “Onlarca. Bu çatının altında tüm bir dünya var.”

17

Sığınmacı statüsü bekledikleri süre boyunca cezaevlerinde en az altı ay yaşamak zorunda kalan mülteciler, istedikleri zaman içeri girip çıkmakta serbestler. Muheisen, bazılarının Hollandalı komşularıyla ahbaplık ettiğini söylüyor.

Mültecilerin çalışmasına izin yok. Ancak Hollandaca konuşma pratiği yapıyor ve bisiklete binmeyi öğreniyorlar. Hollanda’da yaşamak için zorunlu olan bu becerileri cezaevinde yapıyor olmaktan pek rahatsız değiller. Bu konuda ne düşündüklerini soran Muheisen’in genelde aldığı cevap, “Başımızı sokacak bir yer burası, kendimizi güvende hissettiğimiz bir sığınak,” olmuş.

İranlı göçmen Reda Ehsan (25) De Koepel’in avlusundaki masaya uzanmış.
İranlı göçmen Reda Ehsan (25) De Koepel’in avlusundaki masaya uzanmış.

Erkeklerden biri, cezaevinde yaşamanın kendisine gelecek için umut verdiğini söylemiş. “Eğer bir ülkenin cezaevine koyacak tutsağı yoksa, o zaman burası benim yaşayabileceğim en güvenli ülkedir.”

 

(National Geographic)