Dış Köşe

Nöbetlerdeki Türkiye – Mehmet Ali Çalışkan

Bu yazı sivilsayfalar.org/ dan alınmıştır

15 Temmuz kanlı darbe girişimi Türkiye’nin darbeler tarihinde pek çok yeni sayfa açtı. Protesto odaklı siyasi eylemlerde görmeye aşina olmadığımız bir yurttaş profili darbeye karşı kararlı bir direniş gösterdi. Darbeyi destekleyeceği zannedilen siyasi partiler ve toplumsal kesimler darbecilerin hesabını boşa çıkartan bir tutum takındı. Darbe akşamından beri meydanlar insanlarla dolu ve bu kalabalıklar hiç de öfkeli erkeklerden ibaret değil. Bu darbe girişimini, verilen tepkiyi ve olup bitenlerin ortaya çıkardığı iyimser ve kötümser tüm ihtimalleri anlamak için ezberlerimizi bir an önce terk etmeye ihtiyacımız var.

69

Belli ki 15 Temmuz’u daha uzun yıllar konuşacağız. Arka planını, nedenlerini, darbe girişimini mümkün kılan şartlarını, toplumsal ve siyasal kutuplaşma ile bağını, uluslararası ilişkiler boyutunu, Kürt meselesi başta olmak üzere memleketin kadim meselelerine etkisini ve daha birçok dinamiği. Bu darbe girişimi, başarısızlığına rağmen, Türkiye’nin yakın geleceğini bir milat gücünde etkileme potansiyeli taşıyor. Türkiye’nin karar alma mekanizmalarının en etkili öznelerinden birini oyunun dışına çıkarırken, toplumsal ve siyasal oyuncular arasındaki ilişkileri de yeniden şekillendiriyor. Darbelerin nedenleri, etkileri, sonuçları Türkiye’nin yabancısı olduğu tartışmalar değil. Bunları tartışmak için hem önceki birikimlerimizden buraya taşıyacak malzememiz var hem de bu darbeyi anlamamıza yardımcı olacak enstrümanlarımız. Ancak daha ilk geceden girişilen tartışmalarda yükselen pek çok argüman gösterdi ki; geçmiş tecrübemizi ve düşünme araçlarımızı, olup bitenleri anlamayı kolaylaştıran unsurlar olarak değil de ezberi dışa vurabileceğimiz şablonlar olarak kullanmayı tercih etmek yaygın bir eğilim.

15 Temmuz darbe girişiminde ortaya çıkan dinamiklerden özellikle birini geçmişten ödünç aldığımız araçlar ve yöntemlerle anlamamız pek mümkün görünmüyor. Yurttaş direnişi Türkiye’nin darbeler tarihinde yeni bir sayfa açtı. Protesto odaklı siyasi eylemlerde görmeye aşina olmadığımız bir yurttaş profili sokağa çıktı, darbeye karşı açık, cesur ve kararlı bir direniş gösterdi. Kararlılığı darbe girişimi sonrasında da devam etti ve geceleri sokakları terk etmedi.

Yurttaşların bu direnişi pek çokları tarafından görmezden gelme, küçümseme, önemsizleştirme, itibarsızlaştırma ve öncelik kaydırma girişimleri ile karşılaştı. Böyle ifade etmeme karşı çıkabilecek, “halkı sokağa Erdoğan döktü, bütün bunlar bir kurguydu” argümanına cevabımı hemen vermek isterim. Naçizane hem darbecilerin hem de yurttaşların kararlarının ve tutumlarının yetişkin ve özgür iradeleri ile ortaya çıktığını düşünüyorum. Ayrıca darbeye karşı sokağa, direnişe çağrı yapmak ne kadar meşru bir siyasi irade ortaya koymak ise ona icabet etmek de o kadar rızaya ve özgür iradeye dayanan bir eylem.

Yurttaşların direnişini değersizleştirmeye dönük söylemsel stratejilerin etkisine kapılmadan, bu tarihsel tecrübeyi anlamak, bu tutumun bundan sonra Türkiye siyasetinde nasıl bir etkisi olacağını düşünmeye başlamak, araştırmalar tasarlamak ve çalışmalar yapmak gerekiyor. Bunun için bugünden bazı notları düşmeye başlamak gerekir. Bu yazıda demokrasi nöbetlerinden bazı gözlemleri paylaşacağım. Ancak ona geçmeden bir saptama yapmak yerinde olabilir. Darbe girişimine karşı ortaya çıkan yurttaş direnişi en cesur görüntülerini sokakta verse de sadece sokakta gerçekleşen bir direniş olmadı. Darbecilerin başarı analizi yaparken hesaba kattıkları önemli dinamiklerden biri yurttaşların muhtemel tepkileri olmuş olmalı. Bu analitik çalışmalarında vardıkları sonuçlardan biri tahminimce şuydu: Kutuplaşmanın AK Parti karşısında yer alan kanadının büyük kısmı darbeye açık ve aktif destek verecek, AK Parti taraftarları ise hem askeri kuvvet hem de ona destek veren sivillerin karşısında sinip eve çekilecek. Türkiye siyasetinin oyuncularının da toplumun reaksiyonlarına benzer davranacağı öngörüsünde bulunmuşlardır muhtemelen. Darbeciler böylece, kutuplaşmadan hem siyasal hem de toplumsal destek elde edeceklerini varsaymış olmalılar.

Ancak hesap böyle yapıldıysa, her boyutu ile hüsranla sonuçlandı. Toplum ve siyaset, ender rastlanacak bir cephe reaksiyonu gösterdi. AK Parti sözcüleri ve seçmenleri cephenin ön safında açık bir direniş sergiledi, siyaset dünyası tümü ile mecliste direnişe katıldı, darbeyi desteklemesi beklenen ya da arzulanan kesimler ise darbeye açık destek vermedikleri gibi, kayıtsız kalarak direnişe destek verdi. Sonuçta toplumsal meselelerde işaretleri okurken, analizler ve yorumlar yaparken her daim hesaba katmamız gerekecek yeni bir yurttaşlık tutumu referansımız oluştu.

Demokrasi nöbetlerine katılanların motivasyonlarına, beklentilerine, tutumlarına ilişkin mevcut bilgilerimizle derinlikli bir tartışmaya girmek kolay değil. Ancak yine de sahaya çıkmak, gözlemler yapmak, katılımcılarla görüşmek bundan sonra yapılacak tartışmalar için değerli malzemeler sağlıyor. Çerçevelendirilmiş ve olgunlaşmış düşünceler olmasa da kendi gözlemlerimden birkaç notu buraya taşımak isterim.

İlk gözlemim şu oldu: Demokrasi nöbetlerinde gördüğüm kalabalık, özellikle görmezden gelmek ya da değersizleştirmek isteyenlerin arzu ettiği gibi homojen bir grup değil. Pek çok çeşitliliği içinde barındırıyor. Salt erkek olmadığı gibi baskın bir erkek çoğunluktan da oluşmuyor. Katılımcı kadınların tümü başörtülü değil ve başörtülü olmayan katılımcılara karşı dışlayıcı, ayrımcı tutum da gözlenmiyor. Merak edenler için, kalabalıktaki kadın dağılımı kabaca Türkiye gibi, %70 civarı başörtülü, %30 civarı başı açık. Öte yandan kalabalığın çoğunluğu AK Partili ama tümü değil. Ancak parti bayrakları ve flamalarına sık rastlanmıyor, hakim görüntü Türk Bayrağı.

Görüştüğüm ve gözlemlediğim katılımcıları kabaca üç grupta toplamanın mümkün olduğunu söyleyebilirim. En büyük grubu, aştıklarını düşündükleri karanlık geçmişin bir anda şimdiki zamanda kuvvetli bir ihtimale dönüştüğünü gören dindarlar oluşturuyor. Bu grubu en iyi tarif eden 60’lı yaşlarına yakın bir kadın oldu. Kısaca kendi geçmişinden söz etti, babasının iki erkek kardeşini okuttuğunu ama kendisini başörtüsü nedeniyle okutmadığını, bunun onu çok yaraladığını, şimdi iki kızı bir oğlu olduğunu, oğlunun 15 Temmuz gecesi yaralandığını ve hastanede olduğunu, kızlarından birinin üniversiteden yeni mezun olduğunu ve yüksek lisansa başlayacağını, diğerinin iki yıl önce mezun olup, özel sektörde işe başladığını, kendi tecrübesiyle karşılaştırdığında tüm bunların büyük kazanımlar olduğunu ve darbenin bunları ondan geri istediğini, bu yüzden 15 Temmuz gecesi ailesi ile sokağa çıktığını ve şimdi de bir yandan gündüzleri hastanede oğlunun yanına gittiğini, diğer yandan geceleri demokrasi nöbetine geldiğini anlattı. Bu grup demokrasi nöbetine katılanların ezici çoğunluğunu ve omurgasını oluşturuyor.

İkinci grubu oluşturanların ise ilki kadar güçlü ideolojik ve politik bağları olmayan ancak geçim kaygısı içinde olan bir grup olduğunu söylemek mümkün. Bu grubun temsilcileri hayatını ve refahını bir toplumsal ağın içinde olmaya borçlu olduğunu düşünüyor. Bu yüzden meydanda o toplumsal/siyasal ağın içinde görünmenin çalışma hayatının sürdürülebilirliğinin garantisi olduğuna inanıyor. 30’larının sonundaki bir küçük girişimci, sohbetimizin ilerleyen bir anında, ailesini belediyelerden aldığı küçük müteahhitlik işleriyle geçindirdiğini ve belediye yöneticilerinin kendisini orada görmesinin işlerinin devamı için gerekli olduğunu ifade ederek ve darbenin başarılı olması halinde bin bir zahmet ile kurduğu iş ilişkilerinin darmadağın olmasına, ailesini geçindiremeyecek duruma düşmesine yol açacağını söyleyerek, bu grubun en somutlaştığı hikayeyi vermiş oldu.

Üçüncü grubu idamcılar/intikamcılar olarak adlandırabiliriz. Genç, erkek ve kent yoksulu bir grup. Hiçbiri ile birebir konuşamadım. Sürekli grup halindeler, birlikte konuşuyorlar, içlerinden birinde düşünsel bir sapma belirdiği anda onu topluca klişelere boğarak yeniden raya oturtuyorlar. Çok öfkeliler ama öfkelerinin yöneldiği açık bir adres olduğu da söylenemez. Sık sık idam diyorlar ama kimin asılmasını istedikleri de çok belli değil. Bu grup gözlemlediğim kadarıyla en küçük grup. Ancak onları önemli yapan sayılarından ziyade geçtikleri ölüm eşiği. Hemen hepsi çatışmaların en içlerine kadar ilerlemiş, kendilerine açılan ateşin karşısına çıkmış, arkadaşlarını kaybetmiş, yaralılarını taşımış. Sabah olunca da askerlere saldırmış. “Ben de bir iki yumruk attım” diye anlatıyorlar. Darbe girişimi, bana kalırsa, Türkiye’ye en kötü miras olarak bu tecrübeyi bıraktı. Genç, erkek, kent yoksulu, ölme/öldürme eşiğini aşmış bir kitle. Şimdi derdimiz bu grubu linç kültürünü içselleştirmiş, kafa kesen IŞİD’çiler olarak işaretleyip lanetlemekten ziyade, onların bu travmayı nasıl atlatacağını ve kendilerine benzemeyenlere karşı duydukları öfkeyi nasıl yumuşatacağımızı bulmak olmalı. Aynı tartışmayı son bir yılda binlercesi hayatını kaybetmiş Kürt gençleri için yapmakta çok geç kaldık. Öncesinde konuşmadığımız gibi, hala aramızda bir sır gibi tutmaya devam ediyoruz. Bu sessizliğin bize neler kaybettirdiği malum.

Sahaya etraflıca tasarlanmış ve iyi yapılandırılmış çalışmalarla çıkmak bize pek çok başka kümenin varlığını, kümeler arası ilişki ağlarını ve tüm bunların toplumsal ve siyasal etkilerini gösterecektir. Türkiye siyasetinin, kamu yönetiminin, STK’ların, şirketlerin, uluslararası kuruluşların bu yeni toplumsal durumu anlamak üzere çalışmalar yapması ve yapılan çalışmaları desteklemesi gerektiğini düşünüyorum. Aksi halde, bu tecrübeyi bilgiye dönüştüremeyiz ve spekülatif gözlemlerin sığ dünyasına teslim oluruz.

Artık öğrenmiş olmamız gerekir, spekülatif gözlemlere dayanarak ürettiğimiz politikalar her seferinde bizi yeni bir uçuruma sürüklüyor.

Bu yazı sivilsayfalar.org/ dan alınmıştır

70-Mehmet Ali Çalışkan

 

Mehmet Ali Çalışkan

Kategori: Dış Köşe