Ana Sayfa Blog Sayfa 3391

Medyanın işlemediği bazı konular, mesela: Peki biz neden aldatılmadık? – Ragıp Duran

Bu yazı birdirbir.org/ dan alınmıştır

Başarısız darbe girişiminden bu yana neredeyse bir ay geçti. Mümtaz medyamız ve kuyumcu terazili adliyemiz, bu girişim konusunda temel ve esaslı birçok noktayı hâlâ aydınlat(a)madı. Egemen medya, tekbirli ve idam cezası talepli, dönerli ayranlı, bedava taşımalı, yoklamalı, dolayısıyla organize kitlesel etkinlikleri demokrasi şöleni diye sunarken, haksız ve temelsiz gözaltı, tutuklama ve işten el çektirmeleri görmezden geliyor, hatta bu hukuksuzluğu meşru göstermeye çalışıyor. Bir de itirafçılar geçidi başladı ki, hem hukukî olarak hem de vicdanî olarak sorunlu. Darbe başarısız oldu diyorlar, ama başarılı olsaydı acaba bugün yapılanlardan farklı olarak ne yapılırdı?

13

Egemen medya iktidar tarafından övgülere boğulduktan sonra, yetmedi, Saray’da ağırlanıp bir kez daha takdir edildi, fotoğraflar çekildi ve o an ölümsüzleştirildi. O kareye giren gazeteciler,  çocuklarına, torunlarına uzun uzun anlatır artık…

Oysa ki “büyük” medya yanıtlarını araması gereken soruların yanından bile geçmedi:

  • Darbe girişiminin askerî ve siyasî lideri kimdi?
  • TRT’de okunan Yurtta Sulh Konseyi’nin bildirisini kim(ler) kaleme aldı? Darbeciler hakkındaki tek resmî belge olan bu metnin içeriği üzerinde neden herhangi bir araştırma ya da tartışma yapılmıyor?
  • Son tasfiyeler göz önünde bulundurulduğunda, Cemaat ordu ve bürokrasi içinde gerçekten bu kadar iyi örgütlenmişse, darbe yapmaya ihtiyacı var mıydı?
  • Gözaltına alınan, tutuklanan, işinden atılan binlerce insanın hepsi gerçekten Gülenci mi?
  • Roboski’den Soma’ya, KCK’den Ergenekon’a, Fenerbahçe’nin şikesinden Rus uçağının düşürülmesine kadar birçok siyasî, toplumsal skandalın gerçek siyasî sorumlusu kimdir?

Soruları çoğaltmak mümkün.

Gazeteci, esas olarak, kamuoyunda yanıtsız kalmış sorulara yanıtlar arayan bir profesyonel olmalı. Yeni soruları ortaya çıkarmak da gazetecinin işi. Gazeteci, keza, kamuoyunda yaygınlaşmış, ama doğruluğu şüpheli bilgi ve görüşleri de inceleyip, araştırıp açıklığa kavuşturan kişi olmalı.

Gazeteci, üç gün önce hakaret ettiği yabancı bir lidere bugün gülücükler atmaz. Gazeteci, geçmişte öve öve bitiremediği bir cemaat liderini iki dakikada harcayamaz. Ama oluyor işte. Neden mi? Çünkü manevra yapan gazeteci değil ki… Patron dönünce o da dönmek zorunda. Gazeteci, bağımsız ve özgür olmayınca, gazeteci olamaz. Olsa olsa sözcü olur, temsilci olur, propagandacı olur, reklamcı olur…

Araya sıkıştırayım: Egemen medya bu soruların yanıtını arayamaz, arasa da bulamaz. Çünkü 15 Temmuz konusundaki birçok gerçek, mevcut iktidara dokunuyor.

Benim takıldığım bir başka nokta var:

Salt siyasî tartışmaların konusu değil. Medya, bir konuyu özel olarak ele alıp işliyorsa o konunun tersini, yani zıddını, farklı bakış açılarını da incelemeli.

Çok sayıda devlet adamı, siyasetçi ve bazı meslektaşlar, 15 Temmuz’dan sonra, özel olarak da cadı avının başlamasıyla birlikte, Gülen cemaati konusunda yanıldıklarını, aldatıldıklarını itiraf etti, yazdı, söyledi.

Aldatılanlar ve itirafçılar ekranlarda bu kadar boy gösteriyorsa, aldatılmayanları ve Gülen’e baştan beri karşı çıkanları da yurttaşın tanıması, bilmesi gerekir, değil mi?  Belki böylelikle aldatılanların neden aldatılmış olduğu, itirafçıların da neden itirafçı oldukları daha iyi anlaşılabilir. Hiçbir şey, zıddı teşhir edilmeden/deşilmeden doğru dürüst anlaşılamaz.

Aldatılanlar listesine baktığımda, örnek olsun diye bile, bir tane hakiki laik, hakiki cumhuriyetçi, hakiki solcu yok! Üç sıfata da hakiki vurgusunu yapmak zorunda hissettim, çünkü memlekette aslında resmî bir dinin mensubu gibi davranıp kendini laik sanan, 29 Ekim, 10 Kasım ya da 30  Ağustos’larda heyecanlandığı için kendisini cumhuriyetçi sanan ve en nihayet sağcılardan hoşlanmadığı için, ama sağcı devlet gibi düşünmesine rağmen kendini solcu sanan yüz binlerce yurttaş var.

Laikliğin, cumhuriyetçiliğin ve solculuğun “yenilenmiş 1789  versiyonunu” benimsemiş olanlar Gülen cemaatine hiçbir zaman yüz vermedi, onlara inanmadı, onlar tarafından da aldatılmadı. Çünkü azınlık da olsa bu kesim, ideolojik olarak Gülen ile AKP arasında büyük, önemli, tayin edici bir fark olmadığını biliyordu. Hele laiklik, cumhuriyet ve solculuk konularında Gülen ve Erdoğan dün de, bugün de aynı saftalar. Kürt meselesi, Ermeni sorunu, Kemalizm gibi tayin edici siyasî konularda da Gülen ve AKP hep hemfikir.

14Laik, cumhuriyetçi ve solcu muhalefetin bir başka avantajı daha var: AKP de, Gülen de esas olarak iktidar ideolojileri ve yapılanmaları. Erdoğan başbakan iken, bir oylama öncesinde, seçimleri kaybederse siyasetten çekileceğini açıklamıştı. Çünkü onun için siyaset sadece iktidar anlamına geliyordu. Ve Erdoğan gibi büyük bir devlet adamı, genel müdürlerin uğraşı olan muhalefet liderliğine tenezzül etmezdi. Gülen cemaati de kendisini geçmişte ve bugün hep iktidara göre konumlandırıyor. Eskiden Ecevit’le flört, Mesut Yılmaz ve Tansu Çiller ile iyi geçinme, son dönemde de CHP’ye sızma bunu kanıtlıyor.

Laiklik, cumhuriyetçilik ve solculuk, insanı Gülen ya da AKP gibi mecralardan koruyan sağlam zırhlardır. Muhalefet de,  insanı her daim canlı ve mücadeleci tuttuğu için vazgeçilmez bir yaklaşım…

Şimdi, üç temel kimliği/niteliği/siyasî-ideolojik tutumu biraz somutlaştıralım:

  • Özü din ile devlet/kamu/toplum işlerini birbirinden ayırmak olan laiklik, dinî temaları kullanarak siyaset ya da hizmet yapan kesimlerden uzak durur. Laiklik, devlet yönetiminde dini değil, bilimi temel alır. Laiklik, tüm dinlere, inanç ve mezheplere eşit uzaklıkta durur ve hepsine kördür. Gülen’in ve AKP’nin devlet ve toplum konusundaki söylemleri ve eylemleri din temelli olduğu için, laiklik, bu iki kesime de uzak durur. Daha çok Gülen cemaatinin söylem ve eylemlerinde varolan, hep din temelli  hurafe ve itikatlar, laikliği kavramış olanları uyarır. En basitinden Darwinciliğe karşı tutum önemli.
    AKP okullarda din derslerini zorunlu yapmaya çalışırken Erdoğan’ın ‘’Matematik nasıl zorunlu ders ise, din dersi de zorunlu olacak’’ mealindeki açıklaması bu kesimin bilim konusundaki tutumunu yansıtıyor. Pozitif bilimlere önem vermesine rağmen —o da bilim aşkından değil, iktidarı ele geçirmek için— Gülen cemaati de son tahlilde kendi oluşturmaya çalıştığı din temelinde faaliyet gösteriyor.
  • Şimdi burada uzun uzun cumhuriyetçilik tarihine ve tasvirine girecek değilim. Ancak cumhuriyet, tekke, tarikat, cemaat, şeyh, ağa tanımaz. Kısacası, tüm yurttaşlar her alanda eşittir. Cumhuriyette hiç kimse ya da hiçbir kesim, özel olarak dinî kimliği nedeniyle veya başka bir nedenle imtiyaz sahibi olamaz. Cumhuriyet, feodallerin, yani toprak sahipleri ve ruhban sınıfının iktidarını yıkarak, Kral’ın ya da Padişah’ın keyfî düzeni yerine hukukun üstünlüğünü esas alarak kurulmuş bir düzendir. AKP de, Gülen cemaati de teorik ve pratik olarak cumhuriyetçi değil. Her iki kesimin Osmanlı hayranlığı cumhuriyet karşıtlığının sadece bir örneği. Esas olarak kendi örgütlerinin iç işleyişinde demokrasiden değil, tek adam egemenliğinden kaynaklanan uygulamalar da cumhuriyetçi olmadıklarını gösterir. Gülen ve AKP’nin ideologları bağıra çağıra 1789’a, Batı değerlerine karşı çıkar. Onların karşı çıktıkları aslında cumhuriyet, laiklik ve hukukun üstünlüğü. Sabah gazetesinin zavallı bir yazarı, Yeni Şafak’tan bir köşe yazarıyla girdiği polemikte, mealen “Türk milletinin vicdanı evrensel hukukun üstündedir” diye yazmıştı. AKP de, Gülen de, cumhuriyet deyince hem cehaletten hem de kasıtlı olarak sadece Kemalist cumhuriyeti anlıyor. Kemalist cumhuriyetin (ki cumhursuz bir cumhuriyettir ve “çivit badanalıdır”) benim savunduğum cumhuriyete teğet bile geçemediğini belirteyim.
  • Solculuk da, kaçınılmaz olarak tartışmalı bir kavram olsa da, özü, esası, genel tanımı belli. Solculuğun olmazsa olmaz üç temel niteliği, sermayeye karşı emekten yana olmak, milliyetçiliğe karşı enternasyonalist olması ve özel çıkara karşı hep kamu çıkarını savunması.

AKP ve Gülen’in vazettiği ve uyguladığı neoliberal politikalar, solculuk açısından, bu iki kesimle mücadele etmek için yeterli bir neden.

Türkiye’de kendini solcu sanıp devlete karşı Kürt haklarını savunan ne kadar insan ya da grup var? Ulusalcılık (bizim Celal’in deyimiyle ulusolculuk), milliyetçiliğin sol jargonla savunulması. Emin Çölaşan, Yılmaz Özdil ya da Doğu Perinçek solcu olarak kabul ediliyorsa, bu solculuk majestelerinin solculuğudur, resmî solculuktur, devlet solculuğudur, yani devletçi ve milliyetçidir… Almayalım, kalsın!

Erdoğan’ın formüle ettiği “millî ve yerli” kavramı da, milliyetçiliğin, içe kapanmanın ifadesi, enternasyonalizme set çekmenin tezahürü.

Dünyada galiba Karl Popper ile başlayan, bizde de ‘80 sonrası sivil toplumculuk olarak tezahür eden sol görünümlü bir akım da var. 1980 sonrasında, İslâmcıların da mağdur olması bahanesiyle, Medine Vesikası gerekçesiyle, bazı solcu aydınların, Ecevit’in de… Dilipak’larla, Bulaç’larla işbirliğine başlamaları da pek hayırlı sonuçlar vermedi. Şerif  Mardin hoca da Said-i Nursi’nin sivilliğinden filan dem vurmuştu sosyolojik tahlillerinde, değil mi?

Bir televizyon programı, bir gazete köşesi, okul gösterme bahanesiyle bir yurtdışı gezisi, her yıl Abant’ta kürsüye çıkma karşılığında ya da tamamen gafletten, ideolojik zaaftan aldatılmış kişiler olabilir. Bazıları da arkadaşlarımız.

İktidar sahiplerinin aldatılmışlığı ise pek inandırıcı görünmüyor. Onların o zaman Gülen’e ihtiyacı vardı. O kadroları kullandılar, koalisyon kurmuşlardı. Kasıtlı olarak, bile bile tonla yasadışı ve gayrımeşru işi birlikte yaptılar. O zamanlar iki taraf da samimi idi, gayet iyi anlaşıyorlardı. Kimse kimseyi aldatmadı.

Foucaultgiller yanılmadı. Laikliği, cumhuriyetçiliği, solculuğu ilke edinenler, muhalefetten vazgeçmedi. Hiçbir özel çıkarı savunmadı, hep kamu çıkarını ön planda tuttu. Dini kişisel alanda tuttu, dinin kamuya, devlete, kolektife, topluma sıçramasına rıza göstermedi, bu girişime alet olmadı, karşı çıktı.

Biz aldatılmadık. Siz de gerçekten laik ve cumhuriyetçi olsaydınız, aldatılmazdınız. Ya da aldatıldık demezdiniz. Solcu olmanız şart değildi. Zaten sizin solcu olmanız mümkün değil ki…

Bu yazı birdirbir.org/ dan alınmıştır

15

 

Ragıp Duran

Varlık Fonu, Türkiye’nin gelecek rehnidir – Çiğdem Toker

Çiğdem Toker’in yazısı Cumhuriyet.com.tr sitesinden alındı

Bugün, ülkenin kaderini belirleyecek önemdeki bir düzenleme Plan Bütçe Komisyonu’nda görüşülmeye başlanacak: Türkiye Varlık Fonu.
Parlamento’nun laf olsun diye değil, gerçekten ciddiye alındığı koşullar altında, adamakıllı bir kanun tasarısı halinde gelmesi gereken bu düzenleme, AKP’li 16 milletvekilinin imzasını taşıyan “kanun teklifi” olarak komisyon önünde.
Kanun teklifinin, tasarıyla kıyaslandığında, çok daha kısa ve “çöpsüz üzüm” tadında zahmetsiz bir yol katettiğini anımsatıp düzenlemenin getireceği sistemi özetleyelim:
Bu teklif yasalaşıp yürürlüğe girdiği gün, Türkiye Varlık Yönetimi A.Ş. kurulmuş oluyor.
Başbakanlık’a bağlı olacak bu şirket de Türkiye Varlık Fonu’nu kuruyor.
Muhalefet bu teklife “kanunlar üstü” diyor ama maddeler incelendiğinde bu niteleme enikonu naif kalıyor. Fon ve şirket, kanunlar üstü değil, resmen “kanunlar dışı” bir biçimde tasarlanmış.

***

Öyle şirket düşünün ki, özel hukuk hükümlerine tabi ama Başbakanlık’a bağlı.
Kurulur kurulmaz Ticaret Sicili’ne tescil edilmiş sayılacak.
Ama Kurumlar Vergisi’ne tabii değil.
Tahvil ihraç edecek, repo – ters repo yapacak, gayrimenkul sertifikaları çıkaracak, yabancı şirketlerin yatırımlarına ortak olacak.
Ama Sermaye Piyasası Kanunu’na tabi değil.
Her düzeyde yüzlerce çalışan istihdam edecek.
Ama Devlet Memurları Kanunu’na tabi değil.
Onlarca ihale açacak, milyonluk alımlar yapacak.
Ama ihale mevzuatına tabi değil.
Otoyol, Kanal İstanbul, 3. köprü, 3. havalimanı, Akkuyu Nükleer Santralına finansman sağlayacak.
Ama Sayıştay denetimine tabi değil.
Meseleyi biraz daha açmak adına bir ayrıntı paylaşalım: Kanun teklifinin 8. maddesinin gerekçesinde, bu Fonun hangi yasalara tabi OLMAYACAĞI listelenmiş. Bir A4 sayfasına yakın bu listede ben 18 kanun ve KHK saydım.

***

İşin uzmanları, “etmeyin eylemeyin, Varlık Fonları, zengin madenleri doğal kaynakları olan, kaynak, nakit fazlası yaratan ülkelerin işidir” diyor ama aldıran yok.
Bilakis, teklifin gerekçesine baktığınızda, onca laf kalabalığının arasında gerçek niyeti apaçık görüyorsunuz:
“Otoyollar, Kanal İstanbul, üçüncü köprü ve havalimanı, nükleer santral gibi büyük altyapı projelerine kamu kesimi borcu artırılmadan finansman sağlanması.”
E, hani bu projelerin finansmanında sorun yoktu? Herkesçe bilinen büyük müteahhitlik şirketleri kredileri bulup getirmişti. Hani, Hazine bu borçları bir yönetmelikte üstlenmişti?
Ne oldu? Dolar üzerinden 20-30 yıl sürelerle verilen alım, araç geçiş, yolcu garantilerinde sıkıntı mı var acaba?
Hani yap-işlet-devret modeliyle yapılan bu büyük projelerde devletin cebinden bir kuruş çıkmıyordu?
Türkiye Varlık Fonu teklifinin gerekçesine baktığınızda, kurulacak şirketin sermayesini 50 milyon TL olacağı ve Özelleştirme Fonu’ndan karşılanacağı yazıyor.
Bu sermayenin kaynağı kamu değil mi?
Fona devredeceği belirtilen kurumların nakit fazlası, bu milletin değil mi?
Bir yandan yatırımcıyı “ayağına turkuvaz halı” sereceğiz diye teşviklere boğarken, diğer yandan hukuku ve denetimi hiç sayan bir mekanizma kuruyor iktidar.
Sadece bizlerin değil, gelecek kuşakların yaşamını rehin edecek bir düzenlemeden söz ediyoruz.
Kimse kimseyi kandırmasın:
Türkiye Varlık Fonu, “büyüme artışı” maskesi arkasında bu rejimin yere göğe koyamadığı 3. havalimanı, 3. köprü, Osmangazi Köprüsü ve ihalesi yeni yapılacak Kanal İstanbul’u, baş göstereceği anlaşılan finansman sıkışıklığından kurtarma işidir.

Çiğdem Toker- Cumhuriyetcigdem toker

Türkiye’de bir ilk: Eşcinsel Çift ile ilgili koruma kararı

Eşcinsel ilişki yaşadığı sevgilisi tarafından ilişkiyi bitirmek istediği için tehdit ve taciz edilen O. Ç. hakkında koruma kararı çıktı. Pembe Hayat’ın başvurusu ile O. Ç. hakkında çıkan bu karar Türkiye’de eşcinsel bir ilişki için alınan ilk koruma kararı.

20

Ayrılmak istediği sevgilisi tarafından sürekli olarak taciz ve tehdit edilen O.Ç. için durumu Pembe Hayat’a bildirmesi sonucu Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na koruma tedbiri talepli suç duyurusunda bulunuldu.

Başvuru sonucunda Ankara Aile Mahkemesi, 6284 sayılı “Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesi” kanunu kapsamında 6 ay süreyle, tehdit eden tarafın O.Ç.’nin yaşadığı yere yaklaşmaması ve herhangi bir iletişim kanalıyla rahatsız etmemesi kararı aldı.

Bugüne kadar kanun koyucuların ve uygulayıcıların kanunu dar yorumlayarak normalde heteroseksüel ilişkilerde bu kanunu ve koruma tedbirini uyguluyor olmasına rağmen ilk defa eşcinsel bir ilişkinin tarafları açısından da kanunun geniş yorumlanması sonucu uygulama alanı doğdu. Eşcinsel çift için alınan karar emsal örneği taşımakta.

 

(Pembe Hayat.org)

Usain Bolt tarihe geçti: 3 Olimpiyatta da dünyanın en hızlısı!

Jamaikalı atlet Usain Bolt 100 metrede üçüncü altın madalyasını kazandı. İkinci 50 metrede rakiplerini geçen Bolt Rio’da iki altın madalya daha kazanmakta iddialı olduğunu söyledi.

17

Jamaikalı dünya rekortmeni süper atlet Usain Bolt Rio de Janeiro olimpiyat oyunlarının 100 metre finalinde birinci olarak üç Olimpiyat’ta üçer altın madalya kazanma hedefinin ilk ayağını başarıyla tamamlamış oldu. Bolt finali 9,81 saniyede tamamlarken ezeli rakibi Justin Gatlin’e şans tanımadı. Gatlin’in ikinci olduğu yarışta bronz madalyayı Kanadalı Andre de Grasse kazandı. Bolt finalden sonra, “Mükemmel bir yarıştı. Çok hızlı koşamadım ama kazandığım için mutluyum. Olimpiyattan önce kazanacağımı size söylemiştim” dedi.

https://youtu.be/Zj-_4KFltFc

Usain Bolt 200 metre ve 4 çarpı 100 metre bayrak yarışında da altın madalya için koşacağını söyledi. Jamaikalı atlet Pekin ve Londra olimpiyatlarında da üç branşte altın madalya kazanmıştı. Son sezondan daha formda olduğunu belirten Olimpiyat şampiyonu iki altın madalya daha kazandığı takdirde pistlere ölümsüzleşmiş olarak veda edeceğini açıkladı.

18

Usain Bolt Olimpiyat tarihinin 100 metrede üç altın madalya kazanan ilk atleti unvanını alarak Amerikalı sprint harikası Carl Lewis’i de geride bırakmış oldu. Bolt’un en güçlü rakibi Amerikalı Gatlin 2004 Atina Olimpiyatlarında altın madalya kazanmış ve doping yaptığı için iki kez cezalandırılmıştı.

11 dünya şampiyonluğu da bulunan Usain Bolt Rio’daki müsabakalara bir ay kala sakatlanarak hazırlıklara ara vermek zorunda kalmıştı. Bir hafta sonra 30 yaşına girecek olan bütün zamanların en hızlı atleti dünyanın, İngiliz Linford Christie’den sonra 100 metrede altın madalya kazanan en yaşlı ikinci koşucusu da oldu.

 

(Deutsche Welle Türkçe, Rio 2016 Türkiye)

İstanbul Adalet Sarayı’nda FETÖ operasyonu

İstanbul’un Çağlayan semtindeki Adalet Sarayı dahil 3 adliyesi, ‘Fethullahçı Terör Örgütü (FETÖ) soruşturması’ kapsamında yürütülen operasyonlar nedeniyle kapatıldı.

16

Doğan Haber Ajansı (DHA), polislerin adliye sarayına girdiğini ve aramalar yaptığını haberini geçti. Adalet Sarayı dışında yoğun güvenlik tedbirleri alınmış durumda.

İstanbul Adalet Sarayı’nın dışında Bakırköy ve Gaziosmanpaşa adliyelerinde de aramaların yapıldığı ifade ediliyor. DHA 100 adliye personeli hakkında yakalama kararı çıkartıldığını aktardı.

CNN Türk televizyon kanalıysa hakkında gözaltı kararı bulunan personel sayısının 173 olduğu bilgisini geçti.

Haftasonu medya kuruluşlarının temsilcileriyle biraraya gelen Başbakan Binali Yıldırım, 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında başlatılan soruşturmalar kapsamında kamuda açığa alınan 76 bin 597 kişi olduğunu, 4 bin 897 kişininse memuriyetten çıkarıldığını söylemişti.

Gülen hareketiyle bağlantılı kamu çalışanlarının özel bir iletişim ağı kurduğunu ifade eden Binali Yıldırım, “O iletişim altyapısında 50 binin üzerinde isim var. Bunların üzerine gidiliyor” demişti.

 

(BBC Türkçe, DHA, CNN Türk)

Can Dündar, Cumhuriyet Gazetesi’ndeki görevinden istifa etti

MİT Tırları haberi nedeniyle casusluk ve ‘devletin gizli belgelerini açıklamak’ suçundan 5 yıl 10 ay hapis cezası alan Can Dündar, Cumhuriyet Gazetesi’ndeki görevinden ayrıldığını açıkladı.

15

Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmenliği görevine yaklaşık 1 buçuk yıl önce getirilen Can Dündar istifa ettiğini duyurdu. Dündar, gazetede yazmayı sürdüreceğini ifade etti.

Dündar, veda yazısında “Buradaki deneyimi hayatım boyunca unutmayacağım.Cumhuriyet’te bir köşe yazarı olarak varlığımı sürdüreceğim” dedi.

Can Dündar, casuslukla suçlanmış ve ‘devletin gizli belgelerini açıklamak’ suçundan 5 yıl 10 ay hapis cezası almıştı.

Dündar, 15 Temmuz ‘dan önce yurtdışına çıkmış ve OHAL bitene dek Türkiye’ye dönmeyeceğini açıklamıştı.

 

(Hürriyet)

15 Ağustos: Ermenilerin Surp Asdvadzadzin (Meryem Ana) kutlaması

Ermeni Apostolik Kilisesi’nin beş büyük yortusundan biri olan Surp Asdvadzadzin (Meryem Ana) bu yıl 14 Ağustos Pazar günü kutlandı.

Meryem Ana’nın Göğe Alınışı’nın kutlandığı bu önemli günün simgesi üzüm. Dünyanın dört bir yanındaki Ermeni kiliselerinde olduğu gibi, İstanbul’daki Ermeni kiliselerinde de, yılın ilk hasadına ithafen Khaghoğorhnutyun (üzüm okuma) töreni yapıldı ve bereket için dua edildi.

14

Asdvadzadzin, aynı zamanda, Kumkapı Meryem Ana Patriklik Kilisesi’nin, Kartal Surp Nişan ve Vakıflıköy’deki Surp Asdvadzazin kiliselerinin isim günü. Vakıflıköy’de kutlamalar ‘harisa’ yani keşkekle bütünleşiyor ve her yıl festival havasında geçiyor. Harisa geleneğini İstanbul’da yaşatmak isteyen Boyacıköy Kilisesi’nde din görevlisi olmadığından ayin yapılamayacak. Kınalıada Surp Krikor Lusavoriç Kilisesi’nde ise son yıllarda olduğu gibi Asdvadzadzin’den iki hafta sonra Vakıflıköylüler harisa kazanlarının etrafında buluşacak. Uzun bir restorasyon sürecinin ardından geçen yıl tekrar ibadete açılan Kartal Surp Nışan Kilisesi’nde Kınalı ve Çınarcık’tan kalkan motorlarla kiliseye ulaşılabilecek.

Bu vesileyle, Agos’un kendi arşivindeki, Asdvadzadzin’in din ve kültür açısından taşıdığı anlama dair makalelerden yaptığı derlemeyi sunuyor ve Ermeni toplumunun bu özel gününü kutluyoruz.

Meryem Ana’nın göğe alınışı

Başrahip Zakeos Ohanyan, Agos’a vediği röportajda Asdvadzadzin yortusunu şöyle tarif ediyor: “Bu yortunun özü, Aziz Bakire Meryem’in göğe alınışıdır. Meryem Ana, oğlu İsa Mesih gibi ölmüş, dirilmiş ve göğe yükselmiş değildir. Yani söz konusu olan, Meryem Ana’nın dirilişi değil, ölmüş bedeninin mezarından alınarak Tanrı’nın Krallığı’na götürülmesidir. İşte biz bunu kutluyoruz.

İsa Mesih göğe çekildikten sonra, öğrencileri ve ilk Hıristiyanlar, Meryem Ana’nın önderliğinde toplanıyorlardı. İsa Mesih fiziksel olarak kilisede olmadığından, öğrenciler ve ilk Hıristiyanlar için Meryem Ana’nın sesini duymak, onunla dua etmek, onun yakınında bulunmak, İsa Mesih’le birlikte olmak gibi bir şeydi.

Elçisel imanımıza göre, Meryem Ana sadece İsa Mesih’in değil, vaftiz olmuş tüm Hıristiyanların da annesidir. İsa Mesih, Haç’ın üzerinde, annesi Meryem Ana’yı en çok güvendiği öğrencisi Yuhanna’ya teslim etmişti ve dolayısıyla, İsa Mesih göğe çekildikten sonra Meryem Ana’yı hep Yuhanna korudu. Meryem Ana çok uzun bir süre Kudüs’teki kilisenin başında oldu ve ileri bir yaşta hayatını kaybetti. Havariler ve ilk Hıristiyanlar Meryem Ana’yı çok büyük bir üzüntüyle, Getsemani bahçesinde mezara koydular. Meryem Ana mezara konurken, öğrencilerden biri başka bir yere İncil’i vaaz etmeye gitmişti. Meryem Ana gömüldükten tam üç gün sonra geri dönen Bartholemeos, bu kötü haber üzerine çok üzülerek, Meryem Ana’nın yüzünü son bir kez görmek istedi. Mezarı açtıklarında mezarın bomboş olduğunu gördüler. O esnada Kutsal Ruh göründü; Allah’ın ruhu, öğrencilerin yüreğine konuştu ve öğrenciler o gün İsa Mesih’in gökten inerek annesinin cansız bedenini Tanrı’nın Krallığı’na çıkardığını anladı.

‘Meryem Ana bereketi simgeliyor’

Başrahip, bu yortuyla üzümün bağlantısını şöyle anlatıyor: “Meryem Ana dünyaya en güzel meyveyi, bütün insanları kutsayan bir meyve olan İsa Mesih’i verdi. Üzüm şaraba dönüşüyor, şarap da bizim için İsa Mesih’in kanını temsil ediyor. Üzümden şarap yapıldığı ve bunu Badarak’ta kullandığımız için, üzüm Hıristiyanlar için özel bir meyve oldu. Meryem Ana bizim için bereketi simgeliyor; o yüzden, Meryem Ana Yortusu’nda bizim için en anlamlı meyve olan üzümü kutsuyor ve yiyoruz. O güne dek üzüm orucu tutuyoruz. Üzüm orucu çok köklü ve halk olarak benimsediğimiz bir şey. Mesele üzüm yiyip yememek değil; önemi, bunu hep beraber yapmamızdan kaynaklanıyor. Ama bu bir üzüm bayramı değildir. Üzüm burada sadece simgesel bir araçtır. Badarak’tan sonra üzümler, ruhani önderler tarafından kutsanır ve dolayısıyla bütün üzüm bağları da kutsanmış sayılır.”

 

AGOS

Şova dâhil olmak ya da olmamak: İşte bütün mesele – Fatih Yaşlı

Fatih Yaşlı’nın yazısı www.birgun.net sitesinden alındı

İslamcı bir örgüt kırk yılı aşkın bir süredir bilgisi ve onayı dâhilinde devletin bütün kurumlarında örgütlenmiş, bunun on dört yılında başka bir İslamcı yapılanma iktidardaymış ve en az on yıl ne yaptılarsa birlikte yapmışlar, adalet, liyakat, hukuk, hepsi bir bir ortadan kalkmış, İslamcılık Türkiye’yi çürütmüş, bu yıkım günlerine getirmiş…

Şimdi bu çürümenin sorumlusu ve parçası olanlar, ekranlarda ve gazete sayfalarında birer itirafçı olarak bu çürümeyi ve ülkeyi ne hale getirdiklerini anlatıyor, güya özür diliyor, nedamet getiriyorlar. Ancak, çürümeden en çok hukuk nasibini aldığı için, bu itirafçılık seansları, tam da dinsel çürümeye uygun bir şekilde “günah çıkarma”dan öteye gitmiyor, kimse de çıkıp “ortada bir suç varsa, bunun hesabı yargıya verilir, yargılanmanız gerekiyor” demiyor.

Cemaat, kumpas davalarla, uyduruk iddianamelerle, sahte ve üretilmiş delillerle, zaten Türkiye’de varlığından hiçbir zaman emin olamadığımız hukuk devletini bütünüyle ayaklar altına aldığı ve özellikle “seküler hukuk” ortadan kalktığı için, bugüne kadar işlenen suçlar hakkında hüküm verme mercii de “Allah” ya da “millet” oluyor. Sorumlular, “kandırıldık” diye hukukta olmayan bir kavramın yardımına başvurup hukuk düzenine değil, birtakım mistik, soyut mecralara sığınmayı çok daha kolay buluyor, onlardan af diliyorlar.

68 Kuşağı’nın önemli düşünürlerinden Guy Debord, “Gösteri Toplumu” adlı eserinde “Gösteri toplumunda kurtuluş vaatleri de gösteriye dâhildir” diyor. Türkiye toplumuna 15 Temmuz Darbe Girişimi bastırıldığından beri “darbelerden ve darbecilerden kurtulma” adlı bir vaat müsameresi, vaat şovu izletiliyor. “Ya bizdensin ya darbecilerden” mesajı eşliğinde yürütülen bu şova herkesin dâhil olması isteniyor, şovun parçası olmayanlara, şovu reddedenlere, şovu teşhir edenlere, “dost-düşman siyaseti” gereği “düşman” muamelesi yapılıyor. “Milli birlik ve beraberliğimizi” bozmaya niyetli olan bu kara koyunlar, anında kalabalıkların önüne atılıp linç ettiriliyor, şova kurban ediliyor.
Bunun son, daha doğrusu ilk örneği, ne kadar enteresandır ki siyasi bir kimliği olmadığını hepimizin bildiği bir pop şarkıcısı oldu. Sıla, “demokrasi nöbetleri”ni taçlandıran geçtiğimiz pazar günkü büyük mitinge katılmayı “darbelere karşıyım ama bu şovun bir parçası olmayacağım” diyerek reddetti. Mevzuyu enteresan kılan sadece Sıla’nın politik bir sanatçı olmaması değildi, kendisine politik sanatçı diyen onlarca, yüzlerce insandan buna dair tek kelime duyulamazken, bunu söylemeye hiçbir şekilde mecbur olmayan genç bir kadının “şovunuzun bir parçası olmayı reddediyorum” deme cesaretini göstermiş olmasıydı. Sonrasında, üzerinde oluşturulan yoğun baskıya ve hatta konser iptali haberlerine rağmen, bu çürüme atmosferinde alışık olunmayan bir şekilde geri adım atmayarak sözlerinin arkasında durması da “korkunun krallığı”nın tarihine düşülen notlardan biri oldu.

Sıla’nın açıklamalarının ardından özellikle sosyal medyada ana muhalefet partisi liderinin yapması gereken şeyi Sıla’nın yaptığı yönünde çok sayıda yorum yapıldı ve evet sahiden şovun bir parçası olmayı reddetmesi gereken ana muhalefet partisi ve onun lideriydi. Oysa Kılıçdaroğlu, “milli mutabakat” ve “toplumsal uzlaşma” adı altında düzenlenen tek adama biat ve rejimin uluslararası meşruiyetini tahkim seremonisinde sahnedeki yerini aldı ve kendisine biçilen figüranlık rolünü maalesef kabul etmiş oldu.

Oysa ortada ne bir “milli mutabakat” ne de “toplumsal uzlaşma” bulunuyordu. Rejim, fiili başkanlığı anayasal statüye kavuşturmak için aradığı şeyi anayasayı değiştirmeden OHAL’de ve Kanun Hükmünde Kararnameler’de bulmuştu. Anayasanın OHAL’le askıya alındığı, parlamentonun KHK’lerle devre dışı bırakıldığı, darbe girişiminin hedefinin parlamenter demokrasi değil “lider” olduğu algısı üzerinden kitlelerin sokağa döküldüğü bir siyasi atmosferde mutabakattan ya da uzlaşmadan söz etmek ancak kötü bir mizahın konusu olabilirdi.

Bu esnada ana muhalefet partisinin içerisinden şovun parçası olmamaya dair doğru dürüst herhangi bir sesin yükselmemesi de not olarak tarihe düşüldü. Dokunulmazlıkların kalkmasından OHAL’e ses çıkarmamaya, oradan KHK’li demokrasiye razı olmaya ve sonrasında da “milli mutabakat” kervanına katılmaya, CHP’li vekiller tam da tek parti rejimine uygun düşen “düşük yoğunluklu muhalefet”in ne olduğunu cümle âleme göstermiş oldular.

Darbe girişiminin şoku atlatıldıkça iktidarın zaten söylemden ibaret olan mutabakat ve uzlaşmayı bütünüyle gündeminden çıkaracağını ve rejim inşasına kaldığı yerden devam edeceğini biliyoruz. Bilmediğimiz şey ise solun kendi göbek bağını kesip kesemeyeceği ve bir siyasi özne haline gelip gelemeyeceği. Bizim için önümüzdeki dönemin en önemli meselesi, en önemli gündemi bu.

fatih yaşlıFatih  Yaşlı – Birgün

Yeni habercilik Netflix olur mu?
 – Serhat Ayan

Serhat Ayan’ın yazısı gazeteduvar.com.tr sitesinden alındı

Blendle isimli bir hizmet, yazı başı birkaç sent aldığı reklamsız haberleri halkın beğenisine sunmaya başladı. Blendle 2014 yılında Hollanda’da hayata geçirilmiş. Ardından 2015 yılında Almanya ve 2016 Mart ayından itibaren de ABD’de hizmet vermeye başlamış.

Haber, sanılanın aksine bedava yapılabilen bir üretim değil. Hatta birçok endüstri ile kıyaslandığında, doğru haberciliğin bitmiş üretiminin birçok sektöre kıyasla çok daha pahalı olduğunu söylemek hiç yanlış olmaz.

Ne var ki çoğunluğu haber ajansları kökenli; bilgi, yorum ve analizin az olduğu; bitmez tükenmez fotoğraf galerileri ve çıplak kadın fotoğraflarıyla bezeli haberlerin şu anda ücretsiz olarak veriliyor olması, habere ulaşmak isteyen okurun kafasında iki yanlış algının oluşmasına neden oluyor:

1. Haber ücretsizdir ve hep ücretsiz alınmalıdır
2. Şu anda yapılmakta olan şey gerçek haberciliktir

Bu iki yanlış yargı, haberciliğin gün be gün yitip gitmesine neden oluyor. Bu yüzden de güçler ayrılığı teorilerinde dördüncü kuvvet olarak tanımlanan medya sürekli olarak gücünden güç kaybediyor.

ONLARCA GELİR KANALI YOK Kİ…

Haberciliğin gelir elde etmesini sağlayacak onlarca farklı yöntem yok: Ya reklamla büyümeye çalışacaksınız ya da bir zamana kadar alışageldiğimiz parasını ödeyerek okumakla. Bunun dışındaki sponsorlu modeller, haberin içine gizli reklam koymalar… Bunların hepsi şu anda işin içinde olmayanlar farkında değiller ama haber kavramının doğasına aykırı.

Peki o zaman basının, özellikle online olanının kurtulması için para ödeyerek haber okuma seçeneği kalıyor bize. Geçtiğimiz günlerde birkaç bin kişiye ulaştırdığım anketle, ki bu birkaç bin kişinin basının mevcut halinden rahatsız olduğunu düşünüyordum, “Basının bu halinden kurtulmak için, doğru haber görebilmek için para verir miydiniz?” diye sordum. Ankete katılanların yüzde 40’ı biraz yönlendirmeli olarak “Para verir misiniz?” dediğim soruya (Reklamsız, tarafsız, çıplak kadınsız, uyduruk futbolsuz bir online gazete için ayda ne kadar verebilirsiniz?) “Para vermeyiz” diye cevap verdi. Yüzde 29 ayda 1-5 TL arası “Para veririm” derken, “5-10 TL arası veririm” diyenler yüzde 17, “10 TL üstü veririm” diyenler ise yüzde 14 oldu.

YÜZDE 40 BİLGİYE PARA ÖDEMEK İSTEMİYOR

Bu kadar yönlendirmeli bir ankete yüzde 40’ın “Para vermem” demesi bence normal şartlarda böylesi bir basına para vereceklerin oranını yüzde 20’lere kadar düşürür gibi geliyor bana. Bu kesinlikle hiçbir bilimsel veriye dayanmayan, 20 yıllık online yayın tecrübesinin getirdiği bir ‘his’…

Peki dünyada bu iş nasıl ve nerelerde dönüyor? Bu konuda ortaya ciddi bir örnek çıktı geçtiğimiz günlerde yabancı basına da yansıdı: Blendle isimli bir hizmet, yazı başı birkaç sent aldığı reklamsız haberleri halkın beğenisine sunmaya başladı. Blendle 2014 yılında Hollanda’da hayata geçirilmiş. Ardından 2015 yılında Almanya ve 2016 Mart ayından itibaren de ABD’de hizmet vermeye başlamış.

25 BİN TAKİPÇİYE HİZMET VERİYOR

Şu anda sadece davet üzerine insanların gidip kullanabildiği, 25 bin kişilik hizmet gibi duruyor. Sisteme üye olunca size en başta 2.5 dolarlık bir kredi veriliyor ilk haber seçimlerinizi yapabilmeniz için. Her seferinde sisteme isterseniz kredi kartı isterseniz PayPal üstünden (Türkiye için mümkün değil artık biliyorsunuz) para yüklemeniz mümkün.
Haber seçimleri, değişik kaynaklar üstünden gelen haberlerin önünüze yığılmasıyla yapılıyor. Elbette okurların çok okuduğu ya da Blendle çalışanlarının sizler için seçtiği haberlerden de yürüyor.

HABER NASIL FİYATLANIR?

Üstünde bulunan kaynaklar şu anda The New York Times, The Wall Street Journal, The Washington Post, Bloomberg Businessweek, The Economist, Fortune ve Time gibi dünya çapında ses getiren yayınlardan oluşuyor.

Haber fiyatlandırmaları 9 ila 59 sent seviyesinde oluşuyor. Fiyatların büyük bir bölümü 19-49 sent civarında oluşuyor. İşin ilginç tarafı, eğer haberi beğenmediyseniz paranızı geri isteyebileceğiniz bir linkten paranızı hemen o anda geri alabiliyorsunuz. Ancak beğenmeme sebebinizi söylemeniz lazım… Bu para bu habere çok, haber çok kısa, haber çok uzun, ben bilmeden geldim gibi parayı geri isteme seçenekleri sunuluyor sizlere. Bu yüzden de habere gelmeniz için haber yemlemesi (click bait) yapanlar cezasını buluyor.

Sistemin kurucusu Alexander Klöpping, sistemi haberciliğin Netflix, iTunes ve Spotify’ı olarak tanımlıyor. Olayın en güzel tarafı, sizden düzenli bir para çekilmiyor. Ne okuyorsanız, ne kadar okuyorsanız onun parasını veriyorsunuz. Daha ne olsun…
Bu ilk kez denenmiyor elbette. Daha önce tüm ABD gazetelerini aylık 7 dolara alabildiğimiz sistemler mevcuttu. Ama yürümedi ve 2015 yılında üç yıllık bir tecrübenin ardından kapandılar.

TÜRKİYE’DE İŞ YAPAR MI?

Gelelim işin Türkiye analiz kısmına… Türkiye’de bu iş çalışır mı, çalışmaz mı sorusu çok önemli. Şu andaki haliyle kimsenin habere para verebileceğini düşünmüyorum. Oraya parayla konan haberlerin çalınıp “Gel vatandaş parayla okuma bizden beleş oku” şeklinde satılmayacağının garantisini veremiyorum. Haberleri satın alanların sudan sebeplerle parasının tamamını her seferinde geri istemeyeceğinin garantisini veremiyorum.

Bu ülkede gazete satışları bu kadar düşmüşken online gazete satılır mı?.. Zannetmiyorum. Önce iyi ve doğru haber, içinden seks geçmeyen haber, click bait yapmayan haberlerle de basın olabileceğini insanlara gösterebilmemiz lazım. Önce son 15 senedir yatırım yapılmayan haberciliğe, gazeteci yetiştirmeye tekrar yatırım yapılmasını sağlamak lazım.

Şu anda kimse ne gazeteye inanıyor ne de gazeteciliğe. Bu fasit çemberi kırmaya oradan başlamak lazım…

Serhat Ayan -http://www.gazeteduvar.com.tr/serhat ayan

Bir Anadolu sevdalısı: Fikret Otyam – Ercüment Gürçay

Durmadan avuçlarım terliyor/ İnildiyor ardımdan/ Girdiğim çıktığım kapılar/Trenim gecikmeli, yüreğim bungun/ Bir bir uzaklaşıyor sevdiğim insanlar/ Ne zaman bir dosta gitsem/ Evde yoklar…”

Fikret Otyam, sevdiği dostları vefat edince yazısına Metin Altıok’un “Evde Yoklar” şiirinden bir mısra ile başlarmış. Ben de Otyam’ı anarken Altıok’un şiirinin ilk dörtlüğüyle ona bir selam göndermek istedim.

40

Ressam, gezgin, gazeteci, halk bilimci, doğasever, fotoğrafçı, röportaj ustası, yazar, senarist, gazeteci, çalışkan, üretken, heyecanlı, şair ruhlu… Kısaca insan-ı kâmil Fikret Otyam 1926’ da geldiği dünyayı gide gide arşınladı ve geride birçok güzellikler bırakarak 9 Ağustos 2015’ de hakka yürüdü.

Ressamdı. Güzel Sanatlar Akademisi’nden hocası Bedri Rahmi’den “üç tonda leke” tekniğini öğrendi ve üzerine kendi renklerini, yüreğinin coşkusunu kattı. Bir söyleşide “1943’ den beri ellerim boyalı” diyordu… Otyam’ a göre dünyada üç tane güzel göz vardı: Doğu Anadolu kadının gözü, eşek sıpasının gözü ve ceylanın gözü

44

Karlar altında, kocaman bir beyazın ortasında, sisler içinde bir dağın yamacında yaşayan kocaman kara gözlü, küçücük ağızlı, hokka burunlu, hüzünlü Anadolu kadınlarını resmetti. Keçileri de. Resimlerinde kadınlar ve keçileri çokça resmedişini şöyle açıklıyordu: “Güneydoğu’daki kadınların gözleri doğuştan sürmeli. Bir de sürme çekerler, olur fincan gibi. Biraz da ben abartıyorum. Bu gözler benim imzam gibi oldu. Harranlı, doğulu kadın… İmzam olmasa da ‘bu Otyam’ derler. 45 yıldır bu simge oldu. Keçiye gelince… Biz çocukken kuzu beslerdik. Gazipaşa’ya geldiğimizde keçi besledik. Şimdi Geyikbayırı’ ndaki evimizin bahçesinde de keçimiz var.”

Anadolu sevdalısı bir gezgindi. 1953’ de Güneydoğu ve Doğu Anadolu’ ya, Urfa’ya gidip gelmeye başladı, Urfa’nın insanını, doğasını çok sevdi. Elinde daktilosu, omuzunda basit bir fotoğraf makinası, cebinde ses kayıt cihazıyla Güneydoğu’yu köy köy, mezra mezra dolaştı. Edebiyatta, Anadolu için Yaşar Kemal neyse, resimde, fotoğrafta, kültürde Fikret Otyam oydu bizler için. Yaşar Kemal Anadolu’ yu yazarak nasıl güzel anlatıyorsa, Fikret Otyam’ da çizerek-fotoğraflayarak (ve yazarak) o kadar iyi anlatıyordu.

45

Bir keresinde Anadolulu-Ermeni yazar William Saroyan Türkiye’ye gelip, Bitlis ve Muş’ ta ailesinin izlerini sürmek ister. “Saroyan, Türkiye’ye gelecek dediler. Ben çıldırdım ya. En sevdiğim yazar.” der, yıllık iznini alır, Saroyan’a Muş-Bitlis gezisinde rehberlik eder. Geziden sonra Saroyan şu cümlelerle tarihe not düşer: “Üretken ve yürekli bir yazar ve fotoğraf sanatçısı olan Fikret Otyam ile birlikte Türkiye’de dolaşmak mazhariyetine eriştim. Bilhassa, Otyam‘ın mükemmel önderliği ve hazırlıkları Bitlis ve Muş’a yaptığım ziyaretlerimi unutulmaz bir anı haline getirdi. Onun bir dostu olabildiğimi ümit ederim. Onun sanatı, insaniyeti ve kişisel yakınlığının hayranıyım. Türkiye’ye yaptığım ziyareti hayatımın en büyük tecrübelerinden biri haline getirdi. Bugün, Türk ulusunun alçakgönüllülüğü, konukseverliği ve vakarını Fikret’in önderliği sonucunda öğrendiğime inanıyorum. Daima derin şükran ve içten saygılarımla… William Saroyan, Gaziantep – 20 Mayıs 1964.”

William Saroyan
William Saroyan

Gazeteci, fotoğrafçı ve yazardı. 1950’de Son Saat gazetesinde başladı. Dünya, Ulus gazetelerinde ve Hayat dergisinde çalıştı. Cumhuriyet Gazetesi’nde yazdığı Anadolu ve Güney Doğu Anadolu röportajlarıyla tanındı. Yöre insanının fotoğraflarını çekti, güleç yüzlerini, sevinçlerini, acılarını, yoksulluklarını ve gönül zenginliklerini yazdı. Bu röportajlarını çok sayıda kitapta topladı.

Halk bilimciydi. Alevileri, Kürtleri, göçerleri, azınlıkları yazdı, çizdi, dillendirdi. Türküler derledi. Yöre sanatçılarının seslerini kaydetti. Musa Eroğlu’nun ilk ses kaydını o yapmış. Âşık Mahsuni Şerif’in de henüz genç bir halk ozanı iken ilk ses kaydını yapmış ve tanınmasına katkısı da çok olmuş. Kürtçe türkülerin yasaklı olduğu günlerde bir konuşmasında kayıtların bulunduğu kutuyu işaret ederek “…bu kutunun içinde bomba yok, türkü var, türkü. Bugüne kadar derlediğim türkülerden hiçbiri daha gün yüzüne çıkmadı” diyordu.

43

Doğasever bir insandı. Hayatının son bölümünü Antalya, Gazipaşa’da, bahçesinde resimlerinde sıkça kullandığı küçükbaş hayvanlarla, çeşitli bitkilerle, ağaçlarla ve börtü böcekle dolu evinde yaşadı. “Bahçemdeki meyve ağaçlarını hiç ilaçlatmıyorum. Varsın yarısını kurtlar kuşlar yesin” diyordu. “Eserleri ile çevre bilinci ve doğa sevgisinin gelişmesine yaptığı katkılardan dolayı” Akdeniz Üniversitesi Çevre Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi tarafından kendisine verilecek olan 13. Çevre Hizmet Ödülü’nü, aynı amaçlı bir ödülün Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu’na da verilmesi nedeniyle reddetmişti.

TGC’nin (Türkiye Gazeteciler Cemiyeti) hazırladığı Basının Kısa Tarihi belgeselinde anlatıldığına göre, hakkında tutulan bir tutanakta “aşırı sosyalist-Kürtçü” olarak tanımlanıyormuş. 1961’de Milli Birlik Komitesi var iken Ankara Radyosu’na hazırladığı 20 gün süren Doğu Röportajlarının sonunu Diyarbakır istasyonunda şu cümlelerle bitirmiş: Ey bu ülkeyi idare edenler 20 gün olanları dinlediniz. Bu halkın üstüne kılıçla gidiniz, ama sevgi kılıcıyla. Değilse bayrağımızın ve sınırlarımızın şekli değişir.”

41

Alevi değildi ama Alevileri çok sevmişti ve vasiyetinde de Hacıbektaş Cem Evi’nden cenazesinin kaldırılmasını istemişti. Bir vasiyeti daha vardı “ne kadar oturursak oturalım/ sonu gitmektir dostlar/sefa ile uğurlayın bizi.” Ben, vasiyeti gereği Hacıbektaş’ta gerçekleştirilen cenazesine katılamamıştım, katılanlardan da dinleyemedim ama eminim ki o türkülerle toprağa ekilirken, resimlerinde çizdiği koca gözlü Anadolu kadınları ağlamışlardır arkasından.

Fikret Otyam, 1. Ölüm yıldönümünde eşi Filiz Otyam ve dostlarının katılımıyla 9 Ağustos’ ta Antalya Hacıbektaş Veli Vakfı’ nda anıldı ve onuruna bir hayır yemeği verildi. Anma toplantısı cem töreni ile sona erdi. Fikret Otyam anısına düzenlenen anma toplantılarına 12 Ağustos’ ta Antalya Fikret Otyam Sanat Kültür vakfında yapılacak buluşma ile devam edilecek. Otyam için son anma toplantısı 15 Ağustos’ ta Hacıbektaş-Nevşehir İz Bırakan Aydınlar Gömütlüğü’nde yapılacak.

Ali Sirmen, onun Orhan Kemal ile yazışmalarından yola çıkarak: “…alçakgönüllü, dar imkânlı, büyük imanlı bu insanların yaşadıkları çağın tanıkları olarak, kendi acılarını nasıl bal eyledikleri, her sunulanı, nasıl olduğu gibi boyun eğerek kabul etmeyip isyan ettiklerini o mektuplarda okuduk hep birlikte. Fikret Otyam tıpkı aziz dostu Orhan Kemal gibi, yaşamı olduğu kabul etmeye boyun eğmeyen, onu değiştirmeye soyunan bir kuşağın ve türün insanıydı.” diye tanımlar Fikret Otyam’ ı.

Fikret Otyam, Orhan Kemal ile birlikte
Fikret Otyam, Orhan Kemal ile birlikte

Fikret Otyam ve onun yolundan yürüyenlerin devri daim olsun.

WEB: www.fikretotyam.com

48-Ercüment-Gürçay

 

Ercüment Gürçay