Ana Sayfa Blog Sayfa 3380

SBF İnsan Hakları Merkezi’nden diplomasız yüksek lisans programı

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde 2010 yılından beri yürütülen insan hakları yüksek lisans programına Ankara Üniversitesi Senatosu kararıyla 2016 güz dönemi için kontenjan verilmedi. Her sene açtığı kontenjanın en az 10 katı başvuru alan bir yüksek lisans programının gördüğü ilgi üzerine Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İnsan Hakları Merkezi diplomasız bir yüksek lisans programı başlatma kararı aldı.

27

Ankara Üniversitesi İnsan Hakları Yüksek Lisans Programı; bünyesinde siyaset bilimi, iletişim, hukuk, uluslararası ilişkiler gibi farklı disiplinlerden, alanında kendisini ispatlamış çok değerli akademisyenleri bir araya getiren Türkiye’deki çok az sayıda insan hakları yüksek lisans programından biri konumunda. Programı, 2010 yılından beri her sene, programın disiplinlerarası yapısına uygun olarak farklı alanlardan mezun olmuş toplam 15 öğrenci almakta.

SBF İnsan Hakları Merkezi yaptığı açıklamada İnsan Hakları Yüksek Lisans programının, kimisi kamuda kimisi özel sektörde kimisi ise sivil toplumda insan hakları alanında çalışan öğrencileri bir araya getirerek akademi ile aktivizm işbirliği yoluyla her iki alanı da beslemeyi amaçladığını da belirtiyor.

SBF İnsan Hakları Merkezi’nin sivil toplumla işbirliği halinde yürüttüğü yaz okullarıyla ve düzenlediği akademik konferans ve toplantılarla bu amaç desteklendiği de ayrıca belirtiliyor.

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İnsan Hakları Merkezi’nin diplomasız bir yüksek lisans programını katılım koşulları ve detaylı bilgiyi merkezin web sitesi ihmpolitics.org‘dan edinebilirsiniz.

 

(Yeşil Gazete)

 

Oyuncular Sendikası’ndan, “20 sanatçı işe geri alınsın” talebi

Oyuncular Sendikası, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları (İBBŞT) bünyesinde “performans düşüklüğü” gerekçesiyle işten atılan 20 sanatçının işe geri alınmasını ve bu listeyi hazırlayan kişilerin ortaya çıkarılmasını talep etti. Sendika, 20 sanatçı için işe iade davası açacak.

26

1 Ağustos’ta İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda taşeron olarak istihdam edilen kimi 10 yılı aşkın süredir, kimi ise 2 yıldır çalışan yirmi sanatçı “Performans Düşüklüğü” gerekçesiyle işten atılmıştı

Oyuncular Sendikası yaptığı açıklamada 20 kişinin SGK çıkışlarının 31 Temmuz 2016 tarihinde ve “22” kodlu “Diğer” gerekçesi ile yapıldığına dikkat çekerek İBBŞT’nin görüşmeler gerçekleştirildiğini ancak işten çıkartılanların nasıl ve ne şekilde belirlendiği hiçbir biçimde anlaşılamadığı gibi, konuyu en derinlemesine bilmesi gereken kimselerin bile listenin hazırlanmasında dahli olmadığının anlaşıldığını belirtti.

Sendika, 20 kişi için işe iade davaları açacaklarını bu davayı da diğer davalar gibi kazanacaklarını ancak bu süreçte hatadan geri dönülüp bu kişilerin işe iade edilmesini ve bu listeyi hazırlayan kişilerin ortaya çıkartılmasını talep etti.

20 sanatçının isimleri; Ada Alize Ertem, Ahmet Saraçoğlu, Berna Adıguzel. Burçak Çöllü, Cem Baza, Ceren Hacımuratoğlu, Destan Batmaz, Edip Tepeli, Gürkan Başbuğ, Irmak Örnek, Lale Kabul, Mert Aykul, Nilay Yazıcıoğlu, Özgün Akaçça, Pervin Bağdat, Selin Türkmen,Senem Oluz, Sinem Özlek, Ümit Bülent Dinçer, Yeşim Koçak.

 

(Bianet)

Şırnak Valiliği: İntihar saldırısında 11 polis öldü

Şırnak’ın Cizre ilçesinde, polis kontrol noktasına bombalı araçla düzenlenen saldırıda 11 polis hayatını kaybettiği, 78 kişinin yaralandığı bildirildi.

23

Şırnak Valiliği, ‘Cizre’de PKK terör örgütünce emniyet müdürlüğü çevik kuvvet birim amirliğinin bulunduğu bina girişine patlayıcı yüklü hafriyat kamyonu ile intihar saldırısı düzenlendiğini’ açıkladı. Valilik saldırıda 11 polis memurunun hayatını kaybettiğini, 3’ü sivil olmak üzere 78 kişinin de yaralandığı bilgisini verdi. Yaralılardan dördünün durumunun ağır olduğu belirtildi.

Türkiye Başbakanı Binali Yıldırım Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne düzenlenen bombalı saldırıyla ilgili olarak, “Bu ülkenin başına bela olan terör örgütlerini çökerteceğiz. Yapacakları hiçbir alçak girişim bizim kardeşliğimizi, birliğimizi bozmayacaktır ve bu mücadele bizi yıldırmayacaktır ” dedi.

Valilikten saldırı sonrası yapılan ilk açıklamada, Konak Mahallesi Cizre-Şırnak karayolu üzerindeki Cizre İlçe Emniyet Müdürlüğü Çevik Kuvvet Grup Amirliği polis kontrol noktasına yaklaşık 50 metre mesafede PKK’nın bomba yüklü araçla saldırı düzenlediği bilgisi verilmişti.

Yaralılar Cizre Devlet Hastanesi’nde tedavi altına alınırken, patlamanın şiddeti nedeniyle çok sayıda ev ve iş yerinin hasar gördüğü, Şırnak-Cizre karayolunun ulaşıma kapatıldığı belirtildi.

 

(Deutsche Welle Türkçe)

Bolivya’da grevci maden işçileri bir bakan yardımcısını öldürdü

Bolivya hükümeti, İçişleri Bakan Yardımcısı Rodolfo Illanes‘in grevde olan maden işçileri tarafından dün kaçırılarak öldürüldüğünü açıkladı.

Açıklamada, 100 kadar kişinin tutuklandığı ve sorumluların mutlaka cezalandırılacağı da belirtildi.

24

Bakan Carlos Romero dün televizyona yayınlanan konuşmasında, “Şu anda bütün veriler bakan yardımcımız Rodolfo Illanes’in haince ve alçakça katledildiğini gösteriyor” dedi.

Madenciler tarafından kaçırıldı

Romero, Illanes’in dün başkent La Paz’da 100 km uzaktaki Panduro bölgesine giderek buradaki eylemcilerle görüşmek istediğini ancak madenciler tarafından kaçırıldıktan sonra öldürüldüğünü söyledi.

Hürriyet’in haberine göre, Cumhurbaşkanı Evo Morales‘i daha önce desteklemiş olan Bolivya Ulusal Maden Konfederasyonu, madencilik yasası üzerinde yapılan görüşmelerde uzlaşma sağlanamayınca, sürekli olacağını söyledikleri bir protesto eylemi başlatmıştı.

Protestocular, daha fazla maden ruhsatı verilmesini, çevre koruma kurallarının yumuşatılmasını, özel şirketlerde çalışma hakkı ve sendikalarda daha çok temsil hakkı istiyorlar.

Morales 2006 yılında iktidara geldiğinde ülkenin doğal kaynaklarını devletleştirmişti.

 

(T24)

Yavuz Sultan Selim Köprüsü: Ekolojiye, kamuya, akla zarar – Aras Aladağ

Bu yazı kadikoyakademi.org/ dan alınmıştır

Dünyada birçok kent, hazırladıkları eylem planlarıyla, bireysel motorlu araç kullanımını kademeli olarak azaltıp, toplu taşımayı teşvik edecek yatırım ve düzenlemeler yapıyor. Örneğin; Delhi, Dublin ve Brüksel dizel araçlarını yasaklamayı; Hollanda, benzin ve dizel araç satışına 2025 yılından itibaren son vermeyi; Kopenhag, 2025 yılından itibaren şehri tamamen “karbon nötr” hale getirmeyi; Oslo, 2020 yılına kadar sera gazı emisyonlarını yarıya düşürmeyi planlıyor. Üstelik bu liste uzayıp gidiyor.[1] Bu çabaların, küresel ısınma ve iklim değişikliğine karşı mücadelede kesin çözüm olmadığı ve kapitalizmin sınırsız büyüme güdüsü karşısında ekonomik-siyasal yapıda daha köklü yapısal değişikliklere gidilmesi gerektiği eleştirileri olsa da bu adımlar yine de gezegenimizin geleceğine dair endişeleri azaltıcı etkilere sahip.

18

Ulaşımda karbon salınımını azaltan teknolojilere yönelme ve kent içi ulaşımda toplu taşımayı özendirme eğilimi dünyada yükselen bir trend olmasına rağmen ülkemizde tam tersi istikamette adımlar atılmaya devam ediliyor. Yapımı tamamlanan 3. Köprü, nam-ı diğer Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nü de bu pencereden değerlendirmek gerekiyor. Çünkü köprü ve yol yatırımları insanları ulaşımda bireysel araç kullanmaya ve dolayısıyla karbon salınımını artıran yakıt tüketimine yönlendirerek yukarıda bahsedilen küresel felaketi büyüten bir etki yaratıyor.

Karbon Salınımını Azaltmak Neden Önemli?

Her yıl yaz aylarında duymaya alışık olduğumuz bir haber var: “Bu yıl son 80 yılın en sıcak yazını yaşayacağız.” Buna benzer haberleri her yıl görüyoruz, çünkü her yıl bir önceki yıla göre daha sıcak oluyor. Küresel ısınmaya dair aylık analizler yapan NASA’ya bağlı GISS’in (Goddard Institute for Space Studies) verilerine göre, geçtiğimiz Temmuz ayı modern kayıtların tutulmaya başlandığı 1880 yılından bu yana yaşanan en sıcak temmuz ayı oldu.

15
Kaynak: http://data.giss.nasa.gov/gistemp/news/20160816/

Anlaşılan o ki günümüzde dünya, geçen her yılın rekorunu aşma eğiliminde. Aşağıdaki grafiğe baktığımızda ise yaklaşık olarak 1970’lerden sonra küresel ölçekte ortalama sıcaklık eğilimlerinin yıldan yıla istikrarlı bir şekilde artmaya başladığını ve günümüzde bu farkın 1 °C civarında olduğunu gösteriyor. 1 °C’lik bir artışın ekolojik sistem için önemli sorunlar yaratabilecek bir fark olduğunu belirtmekte yarar var.

16
Kaynak: http://www.giss.nasa.gov/research/news/20160120/

İkinci Dünya Savaşı sonrasından başlayarak 1970’lere kadar devam eden ve kapitalizmin altın çağı olarak adlandırılan refah devleti modelinin terk edilerek ihracata dayalı büyüme stratejilerinin geliştiği neoliberal dönemde karbon salınımının da yükselme eğilimine girdiği görülüyor. Bu dönem; kentsel mekanın durdurulamaz genişlemesine, kırsal nüfusun hızla azalmasına ve endüstriyel tekniklerin her alanda dizginlenemez yükselişine tanıklık etti. Bu sürece paralel olarak fosil yakıt kullanımı (kömür, petrol, doğalgaz) katlanarak arttı ve sera gazı etkisi yıldan yıla kendini hissettirdi.

Küresel ısınma ve iklim değişikliğine sebep olarak gösterilen başlıca etken fosil yakıtların kullanılmasıyla açığa çıkan karbondioksit (CO₂) gazının yarattığı sera etkisidir. Oluşan bu sera etkisinin dünyayı daha sıcak hale getirmesiyle birlikte buzullar erimeye başlamakta ve güneş ışınlarını ideal şekilde yansıtan buzullar (beyaz olduğu için) azaldığından, güneş ışınlarının daha küçük bir kısmı yansıtılmakta ve dünya giderek daha da ısınmaktadır. Bu ısınmanın 2 °C artması halinde bile yaşanabilecekler konusunda korkunç bir tabloyla karşı karşıyayız. Bu sıcaklık artışı, canlı türlerinde dramatik bir azalma, orman arazilerinin azalması, kuraklık ve sel baskınları, birçok ada ülkesinin yeryüzünden silinmesi, gıda üretiminin düşmesi ve şu anda açlıkla yüz yüze olan 1 milyardan fazla insanın çok daha fazla artması demektir.[2] Kısacası, yaşadığımız şey sadece sıcaklık artmasından ibaret değildir; dahası, birbirini tetikleyen birçok felaket küresel bir yıkıma doğru hızlı adımlarla ilerlemektedir.

Kendisini “çevrecinin daniskasıyım” şeklinde tanımlayan yöneticiler, küresel ısınma ve iklim değişikliğinin yarattığı küresel felaketten etkilenmeyeceklerini ve artan trafiğe çözüm ürettiklerini düşünüyor olsalar da yaşanan deneyimler ve bilimsel araştırmalar bu savı yanlışlıyor. Çünkü köprü, kavşak ve yol yapımının kentlerdeki trafiği azaltma gerekçesiyle yapılıyor olmasına karşın, kısmen rahatlayan trafikle beraber bireysel otomobil kullanımı teşvik edilmiş oluyor ve kısa sürede daha büyük bir trafik problemi oluşuyor. Sydney Üniversitesi Ulaşım Fakültesi’nden öğretim üyelerinin yaptığı bir araştırma da yol yatırımlarının trafiği azaltıcı bir etki yaratmadığını ortaya koyuyor.[3]

Çok uzağa gitmeye gerek yok. İstanbul’a yapılacak 2. Köprü tartışmalarında da benzer şeyler yaşandı. 1988’de 2. Köprü açılırken yükselen itirazlar; köprünün, İstanbul’un kuzeye doğru büyümesinde imar baskısı yaratacağı ve ormanlık arazilerle su havzalarının yapılaşma tehdidine maruz kalacağı idi. Diğer taraftan, köprü ve yol yapımının trafiğe çözüm getirmeyeceği, aksine yeni yapılaşmalarla birlikte trafik sorununun daha da büyüyeceği itirazları yapılıyordu. “Netekim” 1992 yılına gelindiğinde boğazı, köprü kullanarak geçen araç sayısı 76 milyona ulaşarak %1800 artarken, yolcu sayısı %208 artmıştır.[4]Bu rakamlar da köprü ile benimsenen çözümün otomobil odaklı olduğunun göstergesidir. Yani yeni bir köprü insanların ulaşımını kolaylaştırmaktan çok, trafiğe daha fazla aracın dahil olmasına ve şehrin kuzeye doğru büyüyerek kent üzerinde nüfus baskısının artmasına sebep olmuştur.

Yine Yap-İşlet-Devret, Yine Kamu Zararı

3. Boğaz Köprüsü, kuzey ormanlarını boydan boya geçen 115 km’lik Kuzey Marmara Otoyolu Projesi’nin yalnızca bir etabını oluşturuyor. Bu proje de tıpkı Osmangazi Köprüsü ve 3. Havaalanı gibi bir yap-işlet-devret projesi. Köprü 10 yıl 2 ay 20 günlüğüne IC İçtaş-Astaldi JV ortaklığına devrediliyor.[5]

17
Kaynak: http://www.ysskoprusuveotoyolu.com/anasayfa/harita

Nasıl ki Osmangazi Köprüsü için günlük 40 bin araçlık hasılat garantisi verildiyse, benzer bir garanti 3. Köprü için de verildi: Günlük 135 bin araç. Otoyolun köprü dışında kalan kısımları için de benzer geçiş garantileri verilmiş durumda. Köprüden geçiş ücretleri küçük otomobiller için 3 Dolar + KDV, yani yaklaşık 10 TL olarak belirlendi. Bu ücret büyük araçlarda 15 Dolar seviyesine kadar çıkıyor. Günlük 135 bin değil de 80 bin aracın köprüyü kullandığı durumda, hazinenin bütçesinden günlük 550 bin lira İçtaş-Astaldi’ye ödenecek ve hazineden karşılanacak olan bu  ödeme, doğrudan vergi olarak vatandaşın sırtına yüklenecek. Hedeflenen günlük araç geçiş miktarının ne kadarının tutturulacağına bağlı olarak hazineden şirkete aktarılan paranın miktarı da belli olacak. Bu paranın en iyi ihtimalle 1 milyar TL’yi bulması mümkün. Geçiş miktarının beklenenin çok altında kalması durumunda ise şirkete ödenecek tutar çok daha fazla olabilir.

Köprü kadar köprünün iki yakadaki uzantıları olan Kuzey Otoyolu Projesi de çok tartışmalı. Otoyolun Beykoz-Riva/İshaklı kısmına ilişkin hazırlanan imar planına TMMOB’a bağlı dokuz oda tarafından açılan dava kapsamında açıklanan bilirkişi raporunda söz konusu planın planlama ilkeleri, şehircilik esasları ve kamu yararına uygun olmadığı da belirtiliyor.[6]

Özetlemek gerekirse; 3. Köprü ve parçası olduğu Kuzey Marmara Otoyolu Projesi, dünyadaki genel eğilimin tam tersi bir istikamette yol alarak bireysel araç kullanımını ve kentin kuzeye doğru büyümesini teşvik ediyor. Proje, bir taraftan ekolojik krizi derinleştirirken bir taraftan da trafiğe çözüm olma adına ve kısa vadeli rahatlama uğruna orta ve uzun vadeli olarak trafik sorununu daha da büyüteceğe benziyor. Diğer taraftan, karbon salınımı ve sera gazı etkisini azaltmak bir tarafa daha da artırmak manasına gelen bu projeyle; kuzey ormanları üzerindeki imar baskısı, su havzalarında yapılaşma ve yabanıl hayat üzerindeki risk de artıyor. Son olarak, yap-işlet-devret projelerinin genel çerçevesinde var olan yüksek kullanım garantileri, uzun yıllar boyunca kamu kaynaklarının özel şirketlere aktarılmasına vesile oluyor. Uzun lafın kısası, Yavuz Sultan Selim Köprüsü büyük bir zarar projesidir. Ekolojiye, kamuya, akla…

[1] http://www.kadikoyakademi.org/dunya-kentleri-hava-kirliligiyle-mucadele-icin-neler-yapiyor/

[2] https://pwccc.wordpress.com/2010/04/24/peoples-agreement/

[3] http://thecityfixturkiye.com/daha-fazla-yol-esit-degildir-daha-az-trafik/

[4] http://www.toplumunsehircilikhareketi.org/images/stories/imece/kopru_raporu_imece.pdf

[5] http://www.3kopru.com/proje/PROJE-HAKKINDA/1

[6] http://www.diken.com.tr/bilirkisiden-3uncu-kopru-otoyoluna-itiraz-yapilasma-baskisi-olusturacak/

 

Bu yazı kadikoyakademi.org/ dan alınmıştır

14-Aras Aladağ

 

Aras Aladağ

 

 

İtalya deprem bölgesinde olağanüstü hal ilan etti

960x540_342249İtalya’da 24 Ağustos sabahı meydana gelen depremin bilançosu her geçen gün ağırlaşıyor. Hayatını kaybedenlerin sayısı 250’yi aşarken; yaklaşık 400 kişinin de yaralandığı açıklandı.

Deprem bölgesinde olağanüstü hal ilan edildi ve bu noktalara ilk planda 50 milyon Euroluk kaynak aktarılacağı belirtildi.

Yıkılan bölgeleri ziyaret ederek vatandaşlarla buluşan İtalya Başbakanı Matteo Renzi, yeniden inşa çalışmalarının biran önce başlayacağını söyledi: “Olanlardan dolayı, hayatını kaybedenlerden dolayı hepimizin aklına ilk gelen kelimeler ‘acı, derin acı ve derin üzüntü’ oluyor. Kader aileleri ayırdı. Bunu kabul etmek her zaman zordur. Bizler de ilk olarak insanız sonra politikacıyız.”

Başkent Roma’nın 140 kilometre doğusundaki Accumoli’de meydana gelen 6.2 şiddetindeki depremde bazı köy ve yerleşim alanları adeta yerle bir oldu.

(EN)

Kılıçdaroğlu’na saldırının arkasında 10 kişilik PKK grubu mu var?

-121871445Telsiz konuşmalarında ‘Karadeniz Açılım Grubu’ olarak geçtiği belirtilen 8-10 kişilik PKK grubunun CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun konvoyuna yönelik saldırıyı gerçekleştirdiği öne sürüldü.

Habertürk’ün haberine göre, Ardahan bölgesinden 8-10 kişilik bir grubun Artvin’in Şavşat bölgesine geçiş yaptığını tespit ettiğini belirten istihbarat birimleri, siyasi partilere yönelik eylem yapılabileceği konusunda güvenlik birimlerini uyarmış, özellikle yol uygulamalarında gerekli tedbirlerin alınmasını istemişti. PKK’nin üst düzey yöneticilerinin kendi aralarında gerçekleştirdiği öne sürülen telsiz görüşmelerinde de “Karadeniz Açılım Grubu”ndan yeni eylemler istedikleri tespit edilmişti.

Grubu, yaklaşık 20 yıldır örgüt içinde olan Artvin nüfusuna kayıtlı ‘Tarık’ kod adlı Barış Öner’in yönettiği iddia ediliyor. Başına 1 milyon TL ödül konulan PKK’li Öner’in, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün yeşil listesinde yer aldığı ortaya çıktı.

(T24)

Cizre’de çevik kuvvet binasına bomba yüklü araçla saldırı: 11 kişi hayatını kaybetti

Şırnak’ın Cizre ilçesinde sabah saatlerinde Emniyet Müdürlüğü Çevik Kuvvet binasına bomba yüklü bir araçla saldırı düzenlendi.

Anadolu Ajansı saldırıda 11 kişinin öldüğünü bildirdi. Sağlık Bakanı Recep Akdağ ise 4’ü ağır 70 kişinin yaralandığını söyledi.

22
Sağlık Bakanı Recep Akdağ ise 4’ü ağır 70 kişinin yaralandığını söyledi.

Başbakan Binali Yıldırım İstanbul’da Bulgaristan Başbakanı Boyko Borisov ile düzenlediği ortak basın toplantısında saldırıyı PKK’nın düzenlediği ifade ederek “Bildiklerini arkalarına koymasınlar. Bu terör örgütlerinin tümüne topyekün savaş açtık” dedi.

Çevik kuvvet binası kullanılamaz halde

Güçlü patlama ilçenin tamamında duyulurken, Cizre üzerinde dumanlar yükselmeye başladı. Olay yerinden gelen ilk görüntülerde Emniyet Müdürlüğü binasının ön cephesinin tamamen yıkıldığı ve kullanılamaz hale geldiği görülüyor.

23

Sağlık Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada olay yerine 12 ambulans ve 2 helikopterin sevk edildiğini açıkladı. Saldırıyı gerçekleştirenlerin yakalanması için ilçeye giriş ve çıkışlar kapatılmış durumda. Radyo Televizyon Üst Kurulu, Cizre saldırısıyla ilgili olarak geçici yayın yasağı getirdi.

Saldırının çevik kuvvet binasının 50 metre uzağındaki polis kontrol noktasında gerçekleştiği ifade ediliyor.

Yılın ilk aylarında Cizre’de PKK’ya yönelik operasyonlar nedeniyle 2 aydan uzun süre sokağa çıkma yasağı uygulanmış, ilçenin büyük kısmında PKK’lılar ve güvenlik güçleri arasında yoğun çatışmalar yaşanmıştı.

Ağustos ayında hedef alınan emniyet binaları:

  • 15 Ağustos, Diyarbakır: Trafik denetleme merkezine bomba yüklü araçla düzenlenen saldırıda 5 polis ve birisi çocuk iki sivil hayatını kaybetti.
  • 17 Ağustos, Van: Şehir merkezindeki polis evi ve polis merkezinin bulunduğu bölgede bomba yüklü aracn patlatılması sonucu 3 kişi hayatını kaybetti, 73 kişi ise yaralandı.
  • 18 Ağustos, Elazığ: Şehirdeki Emniyet Müdürlüğü binasına bomba yüklü araçla düzenlenen saldırıda 3 polisin hayatını kaybettiği ve 145 kişinin de yaralandığı açıklandı.
  • 26 Ağustos, Şırnak: Cizre ilçesindeki çevik kuvvetr binası yakınlarında patlatılan bomba yüklü araç nedeniyle en az 8 polis hayatını kaybederken 40’ın üzerinde kişi de yaralandı.

 

(BBC Türkçe)

Cerablus ve üç tarz-ı siyaset – Evren Balta

Evren Balta’nın yazısı gazeteduvar.com.tr sitesinden alındı

Kürt meselesindeki üç tarz-ı siyasetin üçü de 2016 itibarıyla çöktü. Türkiye ne 1990’lardaki gibi Kürt sorununu bölge devletlerinin baskıcı siyasetlerine havale edebilir, ne bu devletlerle 2000’lerdeki gibi işbirliği inşa edebilir ne de Selefi örgütleri çıkarları için seferber edebilir.Geçtiğimiz haftalarda Suriye’de baş döndürücü gelişmeler yaşandı. Suriye savaşının farklı cephelerine verdikleri dış destekle savaşın uzamasına, tarafların güçlenerek savaşı bitirecek nihai zafere bir türlü ulaşamamasına önemli katkıları olan Rusya, İran ve Türkiye bir araya geldi. Türkiye neredeyse beş yıllık savaşta her daim tekrarladığı Esed’siz bir Suriye koşulunu, geçiş döneminde Esad’a müsamaha gösterilebilire çevirdi.

Daha da önemlisi 24 Ağustos itibarıyla TSK, IŞİD’in önemli mevzilerinden Cerablus’a Birleşmiş Milletler Antlaşması’nda tanınan meşru müdafaa hakkını kullandığını söyleyerek doğrudan müdahale etti. Aynı gün ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden Türkiye’yi ziyaret etmekteydi.

Binali Yıldırım daha haftalar öncesinden bu yeni durumu Türkiye’nin Suriye politikasında sürprizler olabilir diye duyuruyordu. Esad’ın isminin telaffuzunun bir kez daha değiştiği, sürprizlerle dolu Suriye politikası çerçevesinde Türkiye, özellikle 24 Kasım 2015’te Rus uçağını düşürmesinden sonra giderek dışlandığı savaşa bir aktör olarak geri döndü. Bu yeni durum sadece Türkiye’yle sınırlı değil, Suriye savaşında yeni bir uzlaşının işareti olduğu kadar, bölgesel Kürt siyasetinde de ciddi bir dönüşüm anlamına geliyor.

ETNİSİTE Mİ MEZHEP Mİ?

Suriye savaşını belirleyen iki temel fay hattı var: Sünni-Şii çatışması üzerinden dinsel/mezhepsel çatışma ve Kürt-Arap çatışması üzerinden etnik çatışma. Elbette makro düzeydeki bu ihtilafların altında onlarca farklı yerel ihtilaf ve örgüt çıkarı da var; ama bu iki çatışma hattı bölgesel/küresel güçlerin savaşa yönelik müdahalesini karmaşıklaştıran ve savaşı uzatan temel faktörlerden biri.

Türkiye ve sınır komşuları Suriye, Irak İran modern ulus-devletler olarak kurulduklarından beri bünyelerinde hem mezhepsel hem de etnik gerilim barındırdılar. Dört devletin kendi iç toplumsal ihtilaflarıyla baş etme yöntemleri iç siyasal gelişmelerle yakından alakalı olduğu gibi, bölgesel gelişmeler ve bölge devletleriyle kurdukları karşılıklı ilişkilerle de doğrudan bağlantılıydı. Dört devlet için de en önemli ontolojik güvenlik sorunu toprak bütünlüğüydü. Toprak bütünlüğüne yönelik en önemli tehdit ise Kürtler olarak görülüyordu.

DEVLETE HAVALE ETMEK

Bu dört devletin her birinde Kürtlerin bir siyasi varlık olarak boy göstermesi farklı dönemlere denk gelse de, 90’lı yıllarda bu dört devletin hepsinde Kürtler siyasi taleplerini ifade ediyorlardı. Dört devletin de güçlü baskıcı mekanizmalara sahip olduğu bu dönemde Kürtlerin sorunları her devletin Kürd’ünü yine o devlete havale ederek çözülmeye çalışıldı. Bir diğer deyişle Kürt sorunu temelde bir iç siyasal sorun olarak görüldü ve ulusal sınırların içinde şiddet yoluyla bastırıldı.

Ama bu baskıcı yöntemlerin (ve dönemin şiddetinin) gelecek yıllara bıraktığı temel miras bastırılmak istenen Kürt bölgesel kimliğinin güçlenmesi olacaktı. Bu baskıcı şiddet siyaseti ciddi bir Kürt göçüne yol açtı. Kürtler hem bölgede başka devletlere hem de bütün bölge devletlerinden Avrupa’ya göç ettiler. Bu göç modern devlet ile bağları (sınır illeri hariç) büyük oranda kopan Iraklı Kürtleri Türkiyeli Kürtlerle, İranlı Kürtleri Suriyeli Kürtlerle tanıştırdı. Şiddet yoluyla akışkan bir hal alan kimlikler katılaştı.

Bu dönemin bir başka önemli özelliği devletler arası rekabetti. Bağımsız ve birleşik bir Kürt siyasi hattının oluşmasına engel olmak için her devlet kendi Kürt’üne karşı baskıcı ama öteki ülkenin Kürtlerine karşı destekleyici bir pozisyon aldı. Örneğin Esad, Suriye’deki Kürt siyasal muhalefetini bastırmak için, Türkiye’yle ilişkilerini savaş noktasına getirmek pahasına, sınırlarını PKK’ya açtı. Bu da beklenmedik bir sonuç yaratarak Kürt hareketini güçlendirdi, bölgeselleşme dinamiğini hali hazırda sonuçlarıyla yüzleştiğimiz bir biçimde hızlandırdı.

BÖLGESEL İŞBİRLİĞİ

“Her devletin kendi Kürt sorununu idaresi” stratejisi ABD’nin Irak’ı işgali ile çöktü. Irak’ta merkezî devlet Kürtler üzerindeki kontrolünü tamamen kaybetti. Irak Kürt hareketi özerkleşti, bağımsızlaştı. Üstelik Kürt hareketi giderek kendi arasındaki diyaloğu ve işbirliğini (tüm rekabete rağmen) arttırıyor, bölgeselleşiyordu. Bölge devletlerinden geriye kalanların bu gelişmelere verdiği yanıt, güçlü bir bölgesel işbirliği mekanizması kurma çabası oldu.

Bu dönemde Türkiye’nin Suriye ve İran’la yaptığı ikili antlaşmalar tam da bu bölgesel işbirliği mekanizmasının inşasına yönelikti. Suriye, Türkiye ve İran, Nisan 2003’te üçlü bir anlaşma imzaladı. Anlaşmanın en dikkat çeken maddesi, bu üç devletin hemen her koşulda bağımsız bir Kürt devletinin kuruluşunun engellenmesi konusunda irade beyanında bulunmalarıydı. Üç devlet arasındaki işbirliği bu dönemde gelişip serpildi. Kürt sorununu aşan, güçlü ticari bağların kurulmasına da yol açtı.

1990’larda her devletin kendi iç baskıcı mekanizmasına havale edilen Kürt meselesi, artık güçlü bir bölgesel işbirliğiyle kontrol altına alınıyordu. Türkiye bir süre sonra daha önce adını bile telaffuz etmediği Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ni bu bölgesel işbirliğinin içine katacak ve resmî ilişkiler geliştirecekti. Zira artık o dönemin siyasetçilerinin ifadesiyle “Kuzey Irak’taki Kürt oluşumu” geri döndürülemez bir noktaya ulaşmıştı hedef birtakım resmî ilişkiler kurarak bu oluşumu denetim altına almak olmalıydı.

DEVLETDIŞI ÖRGÜTLER

2000’li yıllara hakim olan bölgesel işbirliği stratejisi Irak’tan sonra Suriye’nin de bir devlet olarak çökmesiyle sona erdi. Bu çöküş Türkiye için çok daha hayatiydi. Zira 2000’li yıllarda PKK’yı destekleyerek kendi Kürtlerini kontrol altına almak isteyen Esad’ın politikaları sayesinde Suriye’de PKK ile güçlü bağları olan bir Kürt hareketi oluşmuştu.

Geriye bölgesel işbirliğini sağlayabilecek sadece iki devlet kalıyordu: Türkiye ve İran. Öte yandan bu iki devlet aynı dönemde Suriye savaşının bir diğer temel ihtilafı olan Sünni- Şii ayrışması üzerinden kendilerini iki ayrı kampta buldular. İran için yükselen Sünni radikalizmini sınırlamak, Kürtleri sınırlamaktan daha elzemdi. Üstelik hem Türkiye’nin hem de İran’ın bölgesel güç olma arzuları vardı. Bu jeopolitik rekabet etnik ve mezhepsel çatışma ile birleşti ve Suriye savaşına üçüncü bir boyut kattı.

Tam da bu durum Kürt sorununda Türkiye hükümetinin üçüncü tarz-ı siyasetine yol açtı: Suriye sahasında Sünni-Şii çatışmasına oynayarak Kürt hareketini devlet-dışı gruplar yoluyla dizginlemek. Savaşın ilk döneminde bu grupları desteklemek Suriye savaşının iki çatışma hattında da Türkiye’nin elini güçlendirecek bir kazan-kazan stratejisi olarak görüldü. Ama

Fakat bu politikada yapılan hayati hatalar, küresel dengenin dönüştüğünü görememek ve (tıpkı diğer bütün iç savaşlarda olduğu gibi) Suriye içerisinde desteklenen Sünni grupların hızla radikalleşmesi ve kendi özgün gündemlerini savaşa dayatmalarıyla bu strateji tamamen çöktü. Üstelik bu radikalleşme ve güçlenme ABD, Rusya gibi küresel aktörlerin Suriye içindeki seküler Kürt hareketini önemli müttefiklerinden biri olarak görmesine yol açtı. Türkiye’nin içinde bulunduğu “stratejik yalnızlık” ülkeyi bütün önemli bölgesel ve küresel güçlerle karşı karşıya getirdi.

YENİ BİR UZLAŞMA?

Bu üç tarz-ı siyasetin üçü de 2016 itibarıyla çökmüş durumda. Türkiye artık ne 1990’larda olduğu gibi Kürt sorununu güçlü bölge devletlerinin baskıcı siyasetlerine havale edebilir, ne bu devletlerle 2000’li yıllarda olduğu gibi bölgesel bir işbirliği inşa edebilir ne de devletdışı Selefi örgütleri kendi çıkarları için seferber edebilir.

Suriye savaşındaki yeni mutabakat Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunduğu; çöken ulus-devletlerin yerinin Rusya gibi küresel hırsları olan aktörlerin garantörlüğüyle doldurulduğu; etnik ve mezhepsel taleplerin törpülendiği yeni bir hatta inşa edilmiş vaziyette.

Peki, beş yıllık bir radikalleşmeden sonra bunu muhafaza etmek mümkün mü? Bu uzlaşmaya rağmen sahada çok farklı çıkarlara sahip olan devletler bu mutabakata ne kadar uyacaklar? Etnik ve mezhepsel talepler sadece büyük devletlerin masada anlaşmaları ve şiddete dayalı bir politik hat ile çözülebilir mi? Sokağa çıkarıp, başkalarını öldürmeleri için ellerine silah tutuşturduğunuz sıradan insanlara biz aramızda anlaştık, hadi şimdi evlerinize dönün diyebilir misiniz?

Korkarım ki bu yeni sürpriz Suriye siyaseti hem Türkiye hem de bölge için daha çok sürprizlere gebe.

Evren Balta – gazeteduvar.com.trevren balta

Kuzey Ormanları Savunması’ndan 3. Köprü protestosu

Kuzey Ormanları Savunması bugün saat 12.30’da yarın açılışı gerçekleştirilecvek 3. Köprü’yü protesto etmek amacı ile Galatasaray Lisesi önünde basın açıklaması gerçekleştirdi. Basın açıklamasında 3. köprü ve 3. havalimanı gibi katil mega projelerin Marmara Bölgesi’nde yaşamı yaşam olmaktan çıkaracağı ifade edildi.

47

3. Köprü Cinayettir! ve Gerdanlık Değil Barbarlık sloganlarının atıldığı basın açıklamasında Kuzey Ormanları Savunması “Siz kandırılabilirsiniz ama biz kanmayız. 3. köprü ulaşım projesi değildir” dedi. Eylemde ayrıca konuşma yapan Prof. Zerrin Bayrakdar, “3. köprü ulaşım projesi değil, tepeden inme baskılarla yapıldı” dedi.

Eylem sırasında Seda Alhan tarafından okunan basın açıklaması şu şekilde:

“Kuzey Ormanları İçin Mücadeleye Devam!

49
Kuzey Ormanları Savunması adına basın açıklamasını Seda Alhan okudu

Bugün burada 3. Köprü’nün İstanbul’a vereceği zararları bir kez daha hatırlatmak üzere bulunuyoruz. Bu uyarıları 3. Köprü inşaatı başlamadan önce yapmıştık. Ancak bu tür yıkım projeleri devam ettikçe biz yaşam savunucuları olarak bu mücadelemizi devam ettireceğiz. Devam ettirmek zorundayız çünkü art arda eklenen mega projeler artık sadece İstanbul’u değil tüm Trakya’yı, tüm Anadolu’yu yaşanabilir topraklar olmaktan çıkarıyor.

Dün şunları, belgelerini ortaya koyarak söylemiştik.

1- İki köprünün çözemediği trafik problemini 3. Köprü çözmez. Köprüler trafiği azaltmaz, kendi trafiğini yaratır, çünkü köprülerin taşıdığı yolcu değil araçtır.

2- Transit geçişlerin 3. Köprüye kaydırılması İstanbul trafiğini rahatlatmaz çünkü transit trafiğin payı, boğaz geçişinin %2-3’üdür.

3- İstanbul trafiğindeki sıkışıklık, toplu taşımacılığın yaygınlaştırılamamasından kaynaklanmaktadır.

4- 3. Köprü çözüm değildir, çünkü su havzaları ve ormanlık alanlarda yeni yerleşim bölgelerine neden olacaktır. Artan nüfus, trafik sıkışıklığını çözmeyeceği gibi, suyumuzu ve havamızı tüketecektir.

5- 3 milyondan fazla kesilecek ağaç, ormanların yok olmasına, sellerin artmasına, içme suyu havzalarının daralması ve kirlenmesine, su havzalarının sığlaşmasına neden olacaktır. Orman çevresinde yaşayan köylülere yaşam ortamı kalmayacak, şehirde yaşayanları ise kirli havası, azalan suyu ile zor bir hayat bekleyecektir. Tabiki endemik türleri içeren özel bir coğrafyada flora ve faunası ile yaban hayatı ağır bir yara alacaktır.

Dün belgelerini ortaya koyarak uyarmıştık. Şimdi cevaplarını bilmemize rağmen tekrar soruyoruz. Bu bir rant projesi midir? Ekonomi çarklarını döndüremeyen yönetimlerin ekonomi projesi midir? Sanal bir iyimserlikle vatandaşı kandırmaya çalışarak oy toplama projesi midir? Amacı ne olursa olsun yaşı 50 ile 200 yıl arasında, belki daha fazla olan, 3 milyonun üzerinde ağaç keserek 7 milyonluk yeni bir yerleşim alanı yaratma planı ile , binlerce yıldır dokunulmayan coğrafyanın, İstanbul’un cinayetine göz yumma projesi midir?

Siz kandırılabilirsiniz ama biz kanmayız. 3. Köprü bir ulaşım projesi değildir.

51

Tekrar soruyoruz, 3. Köprü’den sonraki hedefiniz nedir? Yeni fuar alanları, yeni kongre merkezleri, yeni sağlık merkezleri, yeni konut projeleri ile yeni bir İstanbul mu? Unutmayın eski İstanbul’u, dünyanın gözbebeği eski İstanbul’u öldürüyorsunuz. Tarih sizi oluşturduğunuz yeni İstanbul’la değil, ölümüne sebep olduğunuz eski İstanbul’la anacak.

Dün uyarılarımız yapmıştık, bu uyarılar melesef hala geçerlidir. Bugün ise burada yeni bir mücadelenin başlangıcını duyurmak istiyoruz. Evet, köprünün açılışına engel olamadık, ama artık mücadele alanı tüm Trakya ve Marmara Bölgesi’dir. Yeni İstanbul kandırmacası ile Trakya genelinde Kuzey Ormanları’nda tehdit altındaki ağaç sayısı 250 milyondur. Artık mücadelemiz İstanbul’un yakın çevresi, Trakya’nın tamamıdır. Zira bu projeler artık Trakya ve Marmara Bölgesi’nin tamamında yaşamı yaşam olmaktan çıkaracaktır.

Aynı zamanda, ekonomik kalkınma yalanlarıyla gerçekleştirilen bu projelerde kâğıt üzerinde Hazine garantisi yokmuş gibi görünse de, Osmangazi Köprüsü ve 3. havalimanı gibi, 3. Köprü de, geçiş ve gelir garantileriyle Hazine’nin garantörlüğü altındadır. Yap-işlet-devret sözleşmeleri açıklanmayan bu tür mega projeler için yetkililer “kamunun, projeyi yaparken 5 kuruş ödemediği” açıklamaları yapsa da, 3. köprü ve diğer mega projelerin halka maddi yük bindireceğini, ülke geleceğinin ipotek altına alınması demek olacağını söylüyoruz! Halkın cebinden çıkanı bilmeye hakkı vardır.

Biz düşünüyoruz, geçmişi değerlendirebiliyoruz, geleceği görebiliyoruz. Dolayısıyla bizi kandıramazsınız. Dünkü duruşumuz ne ise bugün de aynıdır. Dün söylediğimizi bugün burada tekrar ediyoruz.

Doğa ve yaşam savunucuları olarak bu kıyımlar projesini, tüm gerçekleri ve gözlerden kaçırtılan belgeleriyle açık etmeyi gelecek nesiller ve yaşanılabilir bir İstanbul için vicdani bir sorumluluk olarak gördük. Gelecek nesillere olan borcumuz, insan olmaktan doğan vicdani sorumluluğumuz ve ekonomisinin çarkları inşaat üzerinden çeviren bir rant makinesine dönüştürülen dünya incisi İstanbul’a itibarını iade etme arzumuz nedeniyle buradayız. Yeni İstanbul’a dur demek için yeni bir mücadeleye bugün burada başlıyoruz.

Kuzey Ormanları Savunması

 

(Yeşil Gazete)