Ana Sayfa Blog Sayfa 3338

WWF Yaşayan Gezegen raporu, ‘2020’de canlı popülasyonunun 3’te 2’si yok olabilir!’

WWF Yaşayan Gezegen Raporu‘na göre, önlem alınmaması durumunda 2020 itibarıyla yeryüzündeki canlı popülasyonunun yüzde 67 yok olma riskiyle karşı karşıya kalabilir.

Dünya Doğayı Koruma Vakfı (WWF) Yaşayan Gezegen Raporu’nda, önlem alınmaması durumunda 2020 itibarıyla yeryüzündeki canlı popülasyonunun 3’te 2’sinin (yüzde 67) kaybedilebileceği uyarısında bulundu.

23

WWF tarafından iki yılda bir hazırlanan ve dünyanın mevcut durumunu özetleyen Yaşayan Gezegen Raporu’nda, 1970-2012 yılları arasında omurgalı canlı nüfusunda (memeliler, balıklar, kuşlar, iki yaşamlılar, sürüngenler) ortalama yüzde 58’lik genel bir düşüş olduğu vurgulandı.

Bu azalmanın, karasal türlerin popülasyonlarında yüzde 38’lik, denizde yaşayan popülasyonlarda yüzde 36’lık, tatlı su popülasyonlarında ise yüzde 81’lik bir düşüş anlamına geldiği belirtilen raporda, hiçbir önlem alınmaz ve bu gidişat devam ederse, 2020 itibarıyla dünyadaki canlı popülasyonunun yüzde 67’sinin (yaklaşık 3’te 2’si) tamamen yok olabileceği ifade edildi.

Bilim insanlarının “Antroposen” adı verilen yeni bir jeolojik çağa girildiğini vurguladığı raporda, bu çağda insan etkisiyle iklimin hızla değiştiği, okyanusların asitlendiği, canlı toplulukların yok olduğu ve bütün bu değişimlerin bir insanın yaşam süresi içerisinde ölçülebilecek bir hızla gerçekleştiği kaydedildi.

Raporda, dünyadaki canlı yaşamını yok oluşa sürükleyen 5 büyük tehdit olduğu ileri sürülerek, “Yaşayan Gezegen Raporu 2016, canlı yaşamını tehdit eden beş büyük soruna dikkat çekiyor; habitat kaybı ve bozulması, türlerin aşırı tüketimi (hem hayvan hem bitki), kirlilik, istilacı türler ve hastalıklar ve iklim değişikliği.” denildi.

İzlenen türlerin üçte birine ait tehdit verisi bulunduğu belirtilen raporda, bu verilere göre azalan popülasyonların karşı karşıya olduğu en yaygın tehdidin habitat kaybı ve bozulması olduğu vurgulandı.

“Tek dünya yaklaşımının benimsenmesi gerekir”

Habitat kaybının önde gelen nedenlerinin ise sürdürülebilir olmayan tarım uygulamaları, ormansızlaşma ve tatlı su sistemlerindeki değişiklikler olduğu ancak tehditlerin çoğunlukla birbirini etkilediği dile getirilen raporda, gidişatı tersine çevirecek 5 öneri şöyle sıralandı:

“Doğal sermayenin korunması (koruma alanlarının genişletilmesi gibi), adil kaynak yönetimi (politik kararların gıda, su ve enerjiye adil erişimi desteklemesi gibi), mali akışların yeniden yönlendirilmesi (finans kuruluşlarının kömüre değil sürdürülebilir enerjiye yatırım yapması gibi), üretim ve tüketim için dirençli piyasalar yaratmak (sosyal maliyetlerin hesaba katılması gibi), enerji ve gıda sistemlerinin dönüştürülmesi (yenilenebilir enerjiye geçiş gibi).”

Raporda, tüm bu önerilerin hayata geçebilmesi için “Tek Dünya Yaklaşımı”nın benimsenmesi gerektiğinin altı çizildi.

“Biyolojik çeşitliliğin kaybolması ekosistemin çökmesine neden oluyor”

WWF-Türkiye Genel Müdürü Tolga Baştak, 2014’de yayımlanan Yaşayan Gezegen Raporu’nda türlerin nüfusundaki genel düşüşün yüzde 52 olduğunu hatırlatarak, bu oranın iki yıl içinde yüzde 58’e çıktığının altını çizdi.

Baştak, türlerin yok olmasının yalnızca çok sevilen panda, kaplan ve deniz kaplumbağası gibi hayvanların yok olması anlamına gelmediğini vurgulayarak, şu ifadelere yer verdi:

“Biyolojik çeşitliliğin kaybolması bir ekosistemin çökmesine neden oluyor. Bu çöküş beraberinde temiz havayı, suyu, gıdayı ve iklim hizmetlerini de götürüyor. Bu yılki Yaşayan Gezegen Raporu, bu kötüye gidişi durdurmak için bize yol gösteriyor ve üzerimize düşen görevleri sıralıyor. Bunların başında gıda, enerji ve suya herkesin erişebildiği, biyolojik çeşitliliğin korunduğu, ekosistem bütünlüğünün güvenceye alındığı koşullar oluşturmak geliyor. Yaşayan Gezegen Raporu’nun uyarıları bir saat alarmına benziyor. Bu uyarıları dikkate alarak harekete geçmemiz gerek. 21. yüzyılda insanların çözmesi gereken iki temel sorun var. Doğayı tüm biçim ve işlevleriyle korumak ve kaynakları sınırlı bir gezegende insanlar için adil bir yaşam alanı yaratmak. Zor ama iki sorunun da üstesinden gelecek bilgi birikimine sahibiz. Yeter ki sadece bir dünyamızın olduğunu ve bu dünyanın doğal sermayesinin de sınırlı olduğunu kabul edelim. Bu anlayışı benimsersek çözüm yolundaki en büyük adımı atmış oluruz.”

 

(T24)

Değil Musul, Suriye’yi ‘verseler’ yetmez – Mehveş Evin

Mehveş Evin’in bu yazısı diken.com.tr sitesinden alındı

“Elindekiyle yetinmeyen, elde etmek istediğine ulaşsa da tatmin olmaz” demiş Sokrates (MÖ 469- MÖ 399).

Haftalardır, giderek kızışan bir heves ve hırsla ‘Musul’a girmekten’ bahsediliyor. Yetmedi, ‘fethedilecek’ yerlere Halep de eklendi.

Meğer paşa gönüllerde ne arslanlar yatarmış; sınırlar genişliyor da genişliyor! Isıttıkları koltuklarından bol kese atanlara bakılırsa iyi ki Suriye savaşı çıkmış. İyi ki IŞİD beslenip büyütülüp Irak’a sıçramış!

Yoksa başkalarının topraklarında hak talep etmek nasıl mümkün olacak? Pay isteyecek, hakkım diyecek, zorla askerini ve dolayısıyla toplumunu sıcak savaşa sürükleyecek?

Lozan’mış, Misak-ı Milli’ymiş, ilüzyonlarla yüklü bu tartışmalara hiç girmeyeceğim.

Beni daha ziyade ilgilendiren, daha doğrusu her seferinde hayretlere gark eden, dinmek bilmeyen hırs ve açgözlülük.

Kanıtlanmış gerçek: Aşırı hırs, bozar

Geçen yıl yayınlanan bir araştırmada, CEO’ların hırslarıyla şirket performansları analiz edilmişti.

Delaware Üniversitesi araştırmacıları, böbürlenmenin aşırı kendine güvenin manifestosu olduğunu; başarı ve güce takık fanteziler, kendini aşırı önemseme ve kibirle karakterize ettiğini açıkladılar.

En tepedekilerin aşırı hırsı, şirkete olumsuz yansıyordu… Gücün zaman içinde insanları ‘bozduğu’ ve kabul edilemez sosyal davranışlara sürüklediği de başka araştırmalarla kanıtlandı.

Teşbihte hata olmaz; memleketi şirket gibi görüp CEO gibi idare edenler dönemindeyiz.

Hadi en tepedekilerin hırslarına bir yere kadar anlam verebiliyoruz. Ne de olsa dururlarsa düşerler diye korkuyorlar; devamlı saldırı pozisyonu alma hali bundan olsa gerek.

Ya yanında, kenarında, köşesinde duranlara ne demeli?

Emperyal hayaller genişliyor

Saray’ın baş yazıcılarından İbrahim Karagül, emperyal hayallerin peşinde, ‘Musul ve Halep Türkiye’ye devredilmeli’ diyebilen bir komplo teorisyeni.

Şöyle buyurmuş son yazısında:

“Halep’in kuzeyinde, Musul ve kuzeyinde hakim olacak bir örgüt, bir yerel devlet ya da yabancı bir güç Türkiye’yi çevreleyecektir, kuşatacaktır, zamanla da vuracaktır. Bu yüzden Musul-Halep çizgisinin kuzeyi Türkiye için yeni savunma hattıdır. Maliyeti ne olursa olsun Türkiye bütün gücüyle bu hatta yer almak zorundadır. O bölgede en etkin güç Türkiye olmalıdır.”

Tır, dır, vır, vır… Böyle de keskin cümleler. Kararını vermiş, zaten başka düşünceye ne hacet.

Bunları söyleyen ‘makbul’, öte yandan ‘kimse ölmesin, barış olsun, komşularımızla iyi geçinelim, başka bir dünya’ filan demeye kalkan, azılı terörist muamelesi görüyor.

Başkalarının canı üzerinden konuşmak ne kolay!

Dikkatinizi çekerim, Karagül “Maliyeti ne olursa olsun” diyor. Maliyet derken, savaşın hem ekonomik, hem can kaybı ‘maliyeti’ni kast ediyor olmalı.

Başkalarının toprakları, başkalarının canı üzerinden ne kadar kolay, ne kadar acımasızca sarf edilen sözler bunlar!

Ne de olsa kendi cebinden değil, halkın vergilerinden inleye inleye çıkartılıyor ‘masraf’ kısmı. E ölmek desen, kendin ölmedikten, bizzat cephede çarpışmadıktan sonra ne olacak?

Savaşmak o kadar kolay olsaydı, bu ülkede 30 küsur yıldır süren savaş sonlanırdı değil mi?

Ama yoook… Kuyularından şampanya kıvamında petrol fışkıran topraklar elbet ‘bizim’ olacak!

Kılıfı da hazır: Bizimdi zaten! Hem de bak, Mustafa Kemal bile dediydi!

Oldu o zaman…

Bu kafayla Viyana’ya, Kuzey Afrika’ya kadar git, hayallerinde seni tutan mı var!? Hayır, eskaza büyük güçlerin arasında bir iki kuyu kapsalar, o da yetmeyecek…

Neredeyse 100 yıl öncesinin sınırları referans verilecekse, yarın öbür gün Büyük Britanya Krallığı veya Fransa o günlere dönme hayali kurup sömürgelerini ‘geri’ isterse ne diyeceksin?

Yazıyı Gazzali’nin (1058-1111) sözleriyle bitirelim. İslam alimi olduğundan belki kulak asan çıkar:

“Göremediğiniz düşmanlara kendi cihadınızı ilan edin: Egoizm, kibir, ukalalık, bencillik, hırs, şehvet, öfke, yalan, tahammülsüzlük, dedikodu, hile, kara çalma… Ancak bunların üstesinden gelebilirseniz, görebildiğiniz düşmana karşı savaşabilirsiniz.”

Mehveş Evin – Diken25-mehves-evin

AB’den Gültan Kışanak açıklaması

avrupa birliğiDiyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanları Gültan Kışanak ile Fırat Anlı’nın gözaltına alınmasına Avrupa Birliği’nden (AB) tepki geldi. AB Komisyonu, Kışanak ile Anlı’nın gözaltına alınmasına yönelik haberlerin ‘son derece endişe verici’ olduğunu belirtti.

AB Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini ile AB Komisyonu’nun Avrupa Komşuluk Politikası ve Genişleme Müzakerelerinden Sorumlu Üyesi Johannes Hahn tarafından yapılan ortak açıklamada, Türkiye’nin Güneydoğusu’nda son 15 aydır şiddetin hiç dinmediği ifade edildi.

PKK’nin Türkiye’nin güvenliğine ciddi bir tehdit oluşturduğunun farkında olunduğu vurgulanan açıklamada “Aynı zamanda tüm adımların hukukun üstünlüğüne, temel özgürlüklere, bir aday ülke olarak Türkiye’nin yaptığı tüm taahhütlere tam saygı içinde atılması her zaman esastır” denildi.

‘Siyasi çözüm uygun bir seçenek’

Siyasi çözüm çağrısını yineleyen AB, silahların bırakılması ve iç siyasi diyalog sürecinin öncelikli bir konu olarak başlatılması gerektiğinin altını çizdi. Bu sürece etkilenen nüfusun seçilmiş temsilcilerinin dahil edilmesi gerektiği vurgusunun yer aldığı açıklamada, “Siyasi bir çözüm tek uygun seçenek” denildi.

Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye raportörü Hollandalı parlamenter Kati Piri Kışanak ve Anlı’nın gözaltına alınmasının çok endişe verici olduğunu belirterek, gelişmeleri yakından izleyeceklerini ifade etti.

Kaynak: Gazeteduvar.com.tr

Gültan Kışanak: ‘Co’nun kulübesi’nden ‘Milli İrade’nin nezarethanesine – Hakkı Özdal

Hakkı Özdal’ın yazısı gazeteduvar.com.tr sitesinden alındı

Henüz 18 yaşındayken Diyarbakır zindanına atılan ve 6 ay boyunca müdürün köpeği Co’nun kulübesine kapatılarak işkence edilen Gültan Kışanak, dün Darbe Komisyonu’na “kandırılamamış” olmanın özgüveniyle konuştuktan birkaç saat sonra gözaltına alınıp bu kez ‘Milli İrade nezarethanesine’ kapatıldı.Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanı Gültan Kışanak, dün Meclis’teki ‘Darbe Komisyonu’na konuştuktan sadece birkaç saat sonra, bu görüşme için bulunduğu Ankara’dan dönerken Diyarbakır Havalimanı’nda gözaltına alındı. Aynı dakikalarda çevik kuvvet polisleri tarafından kuşatılmış Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nde de ‘arama’ yapılıyordu. Diyarbakır Belediyesi’nin diğer eşbaşkanı Fırat Anlı’nın da gözaltında olduğu ve her iki başkanın evinde de arama yapıldığını biliyoruz, bu yazının yazıldığı saat itibariyle.

Gültan Kışanak ve Fırat Anlı’nın gözaltına alınması, elbette çok önemli ve bundan sonra da siyasetin seyri açısından belirleyici olacak bir gelişme; ama maalesef “çok şaşırtıcı” değil. Zira Meclis’te birçok HDP’li vekilin dokunulmazlıklarının kaldırılması ve haklarında mahkemelerce ‘zorla getirme’ kararlarının çıkarılması, bunlarla ilgili -en tepeden başlayarak- iktidar odaklarından gelen açıklamalar, bu konuda özellikle kasım ayında bazı “gelişmeler” olacağı beklentisini doğurmuştu. OHAL kapsamında birçok HDP/DBP’li belediyeye kayyum atanmaya başlaması nedeniyle de “sıranın Diyarbakır’a gelebileceği” konuşuluyordu. Konunun bu yanına, yani siyasi saikleri ve sonuçlarına ilişkin kapsamlı değerlendirmelere ihtiyaç olduğu muhakkak.

Ancak, Gültan Kışanak’ın gözaltına alındığı ilk dakikalarda yazılan bu yazıda, yakın geçmişten bir başka olayı hatırlatmak istiyorum ben.

Tarih 15 Aralık 2012… Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yardımcısı ve iktidardaki AKP’nin kurucusu, bir dönem TBMM Başkanlığı da yapmış olan Bülent Arınç, birkaç yıl sonra “liderliğini Fetullah Gülen’in yaptığı FETÖ/PDY terör örgütüne mali kaynak aktardığı” gerekçesiyle kayyum atanacak ve sonra da kapatılacak olan Kanaltürk TV’de canlı yayın konuğu…

Arınç “Ankara’nın Nabzı” isimli programda “gündeme ilişkin soruları” yanıtlıyor. Soruları soran ise yine birkaç yıl sonra hakkında “FETÖ/PDY terör örgütüne üyelik” suçlamasıyla yakalama kararı çıkartılacak olan Faruk Mercan.

2012 sonunda ülkenin gündemindeki önemli konulardan biri de KCK operasyonları ve tutuklamaları. Yüzlerce Kürt siyasetçi tutuklanmış. Bu konu konuşulurken Bülent Arınç şu çok konuşulacak sözleri söylüyor:

“Ben bir BDP’li kadın milletvekiline çok kızıyordum, çok beddua ediyordum. Halen milletvekili bu insan… Ama onunla ilgili bir hatırayı dinledim, şimdi artık kızmıyorum. Çünkü 17 yaşında bir genç kız iken Diyarbakır Cezaevi’nde o kadar ahlaksızca bir işkenceye maruz kalmış ki, o kadar kendisini zorlamışlar ki, ben de aklıma gelse dağa çıkardım.”

Arınç’ın bahsettiği bu kadın siyasetçi o dönemin BDP Eşbaşkanı ve Siirt milletvekili Gültan Kışanak’tı; 1980’de 18 yaşındayken Diyarbakır zindanına girmiş ve toplam 4.5 yıl hapis yatmıştı.

Ertesi gün gazeteler Kışanak’ın cezaevi yıllarıyla ilgili ayrıntıların peşine düştüler. Öyle ya, devletlu büyüklerin bile canını sıkan ve söylemekte beis görmedikleri bir olay gelmişse Kürdün başına, bu yazılabilir!

Gültan Kışanak’la konuşmak için birbiriyle yarıştı medya. Kışanak kendisini arayan Ahmet Hakan’a şöyle söyleyecekti, “Size sadece şu kadarını anlatayım: Cezaevi Müdürü Binbaşı Esat Oktay Yıldıran vardı… Bir gün bizim kadınlar koğuşuna girdi… Herkes ayağa kalktı, ben kalkmadım… Sırf içeri girdiğinde ayağa kalkmadım diye, sırf bu gerekçeyle beni köpeği Co’nun kulübesine tıktırdı. Köpeğinin bile kalmak istemediği, pislik içinde, küçücük bir kulübeydi bu… Bir gün değil, iki gün değil, bir ay değil, iki ay değil, tam altı ay orada kaldım. Nefes almanın bile zor olduğu o kulübede bana her gün dayak attılar, her gün işkence yaptılar.”

Cezaevi müdürünün köpeğine ait bir kulübede 6 ay boyunca işkence edilen bir genç kadın, şimdi Kürt siyasetinin en büyük partisinde eşbaşkandı… Kısa bir süre sonra büyük bir oy farkıyla Diyarbakır’ın belediye başkanlığına da seçildi.

Şimdilerde Meclis’te oluşturulan Darbe Komisyonu’nda başkanlık falan yapanların besmele çeker gibi “Muhterem Hocaefendi” diye söze başladığı günlerdi. Ve şimdilerde bu elebaşısının bu ‘muhterem’ olduğunu söyledikleri örgütten tutuklanan, aranan, kaçan savcılar yüzlerce Kürt siyasetçiyi KCK dosyasından tutukluyordu. Kışanak da, Arınç’ın sözleri üzerine kendisine uzatılan mikrofonlara şöyle söylemişti: “Sayın Arınç sadece benimle değil, KCK tutukluları, köyleri boşaltılanlar ve cezaevlerinde mağdur edilenlerle de empati kurmalı…”

Aynı Kışanak, dün Meclis Darbe Komisyonu’na, yanılmamış ve “kandırılamamış” olmanın özgüveniyle konuştu. “2009’da, çözüm sürecinin konuşulduğu dönemde KCK operasyonları başlatıldı. Paralel devlet yapılanmasının gerçek yüzünü ortaya çıkarmak istiyorsak başlamamız gereken yerlerden biri de KCK operasyonlarıdır. ‘Bu operasyonları kim yaptı, nasıl yaptı’, sorgulanması gerekir. O dönem hükümeti defalarca uyardık, yaşananın darbe olduğunu söyledik. Ama iktidar bizi dinlemedi, tam tersi operasyonlara sahip çıktı” dedi.

Ardından aynı özgüven ve en üzgün olduğu anlarda dahi, belki kızgınlıktan gözleri seyirdiğinde bile dudaklarının iki yanında beliren ve neredeyse bir yüz çizgisine dönüşmüş olan o mağrur gülümsemesiyle çıkıp Diyarbakır’a hareket etti. Diyarbakır’da onu “darbeyi alt etmiş Milli İrade’nin polisleri” bekliyordu…

Hakkı Özdal – gazeteduvar.com.trhakki-ozdal

Diyarbakır’da seçilmiş Belediye başkanları gözaltında

kis%cc%a7anak-anliDiyarbakır Belediye eş başkanları Gültan Kışanak ve Fırat Anlı, İl Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi ekiplerince gözaltına alındı.

Kışanak, Ankara’da Darbe Komisyonu’na bilgi verdikten sonra Diyarbakır’a döndüğü sırada havalimanında gözaltına alındı. Anlı’nın,evinden gözaltına alındığı belirtildi.

Polis, Kışanak ve Anlı’nın evlerinde Diyarbakır Belediyesi’nde de arama gerçekleştirdi. .

HDP’li vekiller bina önünde

Polisin, geniş güvenlik önlemi aldığı ve kimseyi yaklaştırmadığı belediye binasının önüne kısa süre sonra HDP Grup Başkan Vekili Çağdar Demirel, Diyarbakır Milletvekilleri Sibel Yiğitalp, Feleknaz Uca, Demokratik Toplum Partisi Eş Genel Başkanı Sebahat Tuncel ile bazı meclis üyeleri, STK temsilcileri ve bazı çalışanları geldi. HDP’li vekiller yetkililerden bilgi almaya çalışırken, barikatı aşmaya çalışan Tuncel ile polisler arasında kısa süreli gerginlik yaşandı.

HDP’li Mithat Sancar: Sıra HDP’nin Meclis grubuna yönelir

HDP Mardin Milletvekili Mithar Sancar, Kışanak’ın gözaltına alınmasına tepki göstererek “AKP darbeyle mücadele etmiyor, darbeyi sürdürüyor. Önce daha küçük belediyelerden başladılar. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’ne de kayyum atanır, belediye başkanları tutuklanırsa sıra HDP’nin Meclis grubuna yönelebilir. Bir süredir bir takım çevrelerde bu dile getiriliyordu. Şimdi bunların sadece senaryo olmadığı anlaşılıyor” dedi.

Komisyona bilgi vermişti

Kışanak, bugün 15 Temmuz darbe girişimini araştırmak üzere kurulan TBMM’deki Darbe Komisyonu’na bilgi vermişti. Kışanak, darbe komisyonunda yaptığı konuşmada Gülen cemaatinin 2009’dan 2015’e kadar barış sürecini akamete uğratmak için uğraştığını söylemiş ve  “Bugün eğer oluk oluk kan akıyorsa demek ki başarılı olmuşlar” dedi. Kışanak, 7 Haziran seçimlerinde HDP’nin barajı geçmiş olmasının darbeyi bir yıl geciktirdiğini ifade ederek, “Ülke bir yıl önce kan gölüne dönseydi daha mı iyi olurdu?” ifadesini kullanmıştı.

t24.com.tr

Musul’a bakarken – Osman Korutürk / Selim Karaosmanoğlu

Bu yazı Cumhuriyet.com sitesinden alındı

musulGenelde Irak ve özelde Musul etrafında yaşanan gelişmelerin hukuki, siyasi ve askeri boyutları yakın çevremizin istikrarını, bölgede bazı sınır değişikliklerini de gündeme getirebilecek şekilde tehlikeye sokuyor. Türkiye bu gelişmeleri doğru parametreler içinde, ‘reel politik’ temelinde değerlendirebilmek, bu hayati konuda ulusal çıkarlarımızı tehlikeye sokmayacak doğru ve gerçekçi pozisyonlar almak zorunda.

İç politikaya oynuyorlar

Ancak görünen o ki, sorumlu makamlar Irak ve Musul konularını, daha çok iç politikaya endeksli bilinçli bir algı operasyonu kapsamında, kamuoyu önünde duygusal ve hamasi beyanlarla işliyor, gerçekleşmesi mümkün olmayan hedefler açıklayarak uluslararası alanda ülkemizin hukuki ve siyasi konumunu zaafa uğratıyor. Irak konusunda izlenecek politikaların sonuç alıcı ve sürdürülebilir olmasının temel koşullarının başında Irak’ın iç dinamiklerinin doğru bilinmesi ve uluslararası konjonktürün doğru okunması geliyor.

Irak’taki aşiretler

Bu bağlamda, Irak’taki aşiret olgusu ile ülkenin etnik yapısı, dinsel ve mezhepsel bileşimi önemli unsurlar. Unutulmamalı ki, Irak’ta Şii ve Sünni mezheplerine mensup büyük Müslüman kitlenin yanı sıra kadim Arap Hıristiyan kiliselerine mensup genişçe bir dini azınlık ile başta Ezidiler olmak üzere farklı dinsel topluluklar da mevcut. Irak’taki tüm dini grupların ülke içinde gelişigüzel dağılmış, birçok yerde iç içe geçmiş kutsal mekânları bulunuyor. Keza Irak’ın ağırlıklı olarak Araplar, Kürtler ve Türkmenlerden oluşan ve Asuriler, Şabekler gibi daha küçük azınlıkları da içeren demografik yapısı ne mezhepsel olarak ne de coğrafi açıdan homojen bir yapı ortaya koyuyor.

Aşiret aynı, inanç farklı

Örneğin, Irak’ta büyük bir Müslüman aşiretin Kuzey’de yaşayan kolu Sünni iken, aynı aşiretin Güney’deki kolu Şii olabiliyor. Aynı şekilde Irak’ın kurucu unsurlarından biri olan Türkmen halkının da yüzde 60’ı aşan bir bölümü Şii, gerisi Sünni. Yine fazla konuşulmayan ama bilinmesinde yarar olan bir gerçek, İran’daki ana Şii ekolü olan Meşhed ve Kum’un teolojik öğretileriyle, Irak Şii ekolünün merkezleri olan ve ‘Havza’ olarak bilinen Kerbela ve Necef öğretilerinin belirgin ayrılıklar gösterdiği. Bu ayrılıklar sadece İran ile Irak Şiilikleri arasında ciddi bir rekabet yaratmakla kalmayıp, iki ülke arasında da özgün farklılıklar ortaya çıkartıyor. Dolayısıyla, Irak Şiiliğinin sırf mezhepdaşlık nedeniyle İran’ın siyasi vesayeti altında olduğunu söylemek olsa olsa, ya konuları bilmemekten, ya önyargılı bir mezhep anlayışına sahip olmaktan ya da bilinçli bir algı oluşturma amacından kaynaklanıyor.

İran-Irak savaşını hatırlayın

İran ile Irak arasındaki bu özgün durumun en somut örneği, 1980-1988 arasında süren ve Irak halkını aralarında hiçbir mezhepsel ve etnik ayrım olmaksızın İran’a karşı birleştiren İran-Irak savaşıdır. Kaldı ki, İran’ın dış politikasının da körü körüne mezhep ya da ideoloji temelinde duygusal bağlılıklara göre değil, ülkenin orta ve uzun vadeli ulusal çıkarları doğrultusunda belirlenen pragmatik yaklaşımlarla yürütüldüğü bir gerçek. Buna somut örnek vermek gerekirse, İran’ın Şii Azerbaycan Cumhuriyeti’ne karşı Ermenistan Cumhuriyeti ile stratejik işbirliği yapması, anayasına göre bir ‘İslam Cumhuriyeti’ olmasına rağmen, Kuzey Kafkasya’daki ve Hazer Denizi çevresindeki radikal İslami oluşumlara karşı Rusya Federasyonu ile sergilediği akdi işbirliği kaydedilebilir. Tahran’ın, dışa karşı hâlâ ‘Büyük Şeytan’ retoriğiyle andığı ABD ile Afganistan’da başlayan, Körfez güvenliğinden geçerek, bölgede IŞİD’le mücadele dahil, çeşitli alanlarda duraksız devam eden örtülü işbirliği de bu pragmatik dış politikanın bir başka somut örneğini oluşturuyor.

Musul konusundaki hata

Hükümetin Irak ve kendi Suriye politikasından kaynaklandığı kuşkusuz olan Musul konusundaki en büyük hatası, Türkiye’yi Sünni kimliğiyle öne çıkararak, sahaya mezhep kartıyla çıkmaya çalışması ve bu kartla ‘masaya’ oturma hesabına girmesi oldu. Kısa ya da orta vadede bu kartla masaya oturulabilse bile, bunun uzun vadede ne Arap dünyasında ne uluslararası alanda Türkiye’ye kalıcı bir avantaj sağlaması beklenmemeli. Yakın bir geçmişe kadar laik yapısının ürünü seküler dış politikayla bölgede saygınlık ve nüfuz kazanmış olan Türkiye, politikalarını Şia karşıtı söylem ve siyasetlere yönlendirmek ve Yeni Osmanlıcı yaklaşımları dillendirmekle Ortadoğu’daki nazım rolünü kaybetti, bölgenin tüm aktörleriyle eşit mesafede durma ve bunların tümü üzerinde etki sahibi olma olanaklarından mahrum kaldı. Bu tutumun devam etmesi halinde işin Ortadoğu’dan da öteye taşarak bugüne kadar ‘iki devlet bir millet’ söylemiyle birbirimize bağlı olduğumuz kardeş Şii Azerbaycan halkını da incitme noktasına kadar gideceği gözden uzak tutulmamalı.

Mezhep odaklı anlayışın Türk dış politikasında ağırlık kazandığı 2009’dan bugüne kadar gelen süreç içinde Türkiye sadece Bağdat merkezi yönetimi ile ilişkisini kopartmakla kalmadı; Irak ile ilişkilerde kendisi için çok önemli bir koz olabilecek Şii Türkmenlerle de arasını açtı. Bu tutum Türkmenlerin kendi aralarındaki ilişkileri ve bunun sonucunda Irak parlamentosundaki temsil düzeylerini de etkiledi, sandalye kaybına uğramalarına neden oldu. Oysa Türkiye’nin olaylara mezhep gözlüğünü takmadan baktığı zamanlarda Şii listelerinden meclise giren Şii Türkmenlerle, kendi listelerinden giren Sünni Türkmenler, Türkmen kimliğinin anayasal temelde tanınması amacıyla meclis içinde ortak faaliyet yürütebiliyorlardı. Irak Türkmen Cephesi’nin yanı sıra Şii Türkmenlerin önemli liderleri de Türkiye’ye gelip gitmekte, Türkmen kimliğinin Irak’ta öne çıkarılması ve Türkmenlerin korunması alanında ortak bir siyasi platform oluşturabilmekte idiler. Bu siyasi ortam haliyle Irak meclisinde ve halkın gözünde güvenilir bir Türkiye resmi yansıtıyordu. Bu süreç sürdürülebilseydi, Türkiye’nin kendi Irak politikasını Tahran karşısında daha etkin bir şekilde hayata geçirebileceği bir zemin de elde edilmiş olacaktı. Türkiye’nin mezhepler üstü yaklaşımı, Sünni Türkmenlerin ve Irak’ın Sünni Arap halkının da toplumsal konumlarını güçlendiriyordu.

Toprak iddiası

Türkiye’nin Irak ve Musul politikalarındaki bir diğer hatası, Arap dünyasını da bir bütün olarak karşımıza alacak şekilde Lozan, Misak-ı Milli, sınır ve yüzölçümü söylemleriyle Irak’a ait topraklar üzerinde bir sahiplik iddiası olduğu izlenimine yol açmış olması. Medyanın büyük bir bölümünün de hamasi ve duygusal bir yaklaşımla körüklediği bu eğilim, BM üyesi bir ülkenin toprak bütünlüğüne ‘göz dikme’ olarak algılanıyor ve Türkiye’nin haklı olduğu zeminlerde dahi dışlanmasına yol açıyor.

İçinde yaşadığımız sınırsız iletişim çağında iç politikaya göre biçilmiş söylemlerin uluslararası kamuoyunda somut eylemler gibi algılandığı hatırdan çıkarılmamalı. Bu bağlamda, ne devletler hukukunda ne de uluslararası ilişkilerde yeri olan ‘gönül coğrafyası’ türü sözlerin Türkiye’nin sadece Batı kamuoyundaki değil, Arap sokağındaki konumuna da zarar verdiği görülmeli.

Ulusal çıkarlar için

Yanlış siyaset ve uygulamalar sonucunda 2009’dan bu yana geldiğimiz aşamada Türkiye’nin bugün sergilediği kimlikle sahada yer almasının kısa ve orta vadede kendi istikrarını ve bütünlüğünü tehlikeye sokabilecek bir yola evrilmesi olasılığı ciddi şekilde hesaplanmalı ve sahaya intikal bu kayıtla değerlendirilmeli. Ayrıca, diğer aktörlerin neredeyse tümünün, Türkiye’nin Sünni güç kimliğiyle sahaya çıkmasının alandaki dengeleri bozacağı endişesiyle bunu engellemek için her türlü çabayı sarf edecekleri de gözden uzak tutulmamalı. Buna karşılık, Irak’ın siyasi birliği, toprak bütünlüğü ve egemenliği konularındaki çalışmaların her aşamasında Türkiye’nin devrede bulunması, söz sahibi olması, masada yer alması ulusal çıkarlarımızın gereği. Türkiye’nin Irak’ın sınırlarını değiştirecek her girişime karşı tutum alması da yine uzun vadeli çıkarlarımızın dikte ettiği bir zaruret.

Diyalog kurulmalı

Bulunduğumuz noktada Türkiye, Bağdat ile inatlaşmanın son bulması için, gerekirse üçüncü ülkeler kanalıyla da güçlendirilecek bir diyalog mekanizması geliştirmeli. Bu çerçevede, ‘sütten çıkmış ak kaşık’ olmadığı bilinen Bağdat’taki siyasi liderliğin de uyarılması olanakları oluşturulmalı. Irak ile aramızdaki ihtilaf konuları ikili planda, soğukkanlı yaklaşımlarla gerçekçi bir şekilde belirlenmeli, ortak bir vizyonla iki ülke tarafından bunların asgariye indirilmesine yönelik iyi niyetli bir süreç başlatılmalı.

Seküler dış politika

Rasyonel bir düşüncenin ürünü olan ve bugüne kadar devletimizi bölgedeki tüm ülkelerden farklı kılmış bulunan ‘Yurtta sulh cihanda sulh’ ilkesine yeniden işlerlik kazandırılması ve seküler dış politikaya ağırlık verilmesi yoluyla bütün bunların gerçekleştirilmesi mümkün. Bu alanda başarı sağlanması ve Türkiye ile Irak’ın yeniden birlikte hareket edebilmesi, IŞİD’e karşı sürdürülen mücadelenin başarıya ulaşması açısından her türlü uluslararası koalisyonun sağlayabileceğinden daha kesin ve kalıcı bir çözüm getirebilecektir.

Cumhuriyet –

OSMAN KORUTÜRK / E .Büyükelçi (Oslo, Tahran, Berlin,Paris, Irak Özel Temsilcisi)
SELİM KARAOSMANOĞLU / E. Büyükelçi (Bağdat, Abu Dabi, Tahran)

 

İzmirli Luna Betül, Kültürpark’ın talanına karşı ağaçla evlendi

İzmirli Luna Betül, Büyükşehir Belediyesinin Kültürpark Projesine dair tepkisini dile getirmek için park alanında bulunan ağaçlardan biriyle evlendi.

31

İzmir Büyükşehir Belediyesinin Yeni Kültürpark Projesi’ne tepkiler gelmeye devam ediyor. İzmirlilerin, meslek odalarının ve kitle örgütlerinin bir araya gelerek oluşturduğu Kültürpark’a Dokunma Platformu, projeye karşı çalışma yürütürken, dün projeye karşı ilginç bir tepki geldi.

Luna Betül Elen isimli yurttaş, Kültüpark’ta yapılmak istenen yeni projenin, doğaya vereceği zararı dile getirmek için park alanı içindeki bir ağaçla evlenme kararı aldı. Kültürpark’a Dokunma Grubunun üyelerinin de katıldığı etkinlikte temsili bir nikah töreni düzenlendi ve bu törende Kültürpark’ın, park olarak kalması gerektiğinin mesajları verildi. Etkinliği yapma gerekçesini anlatan Eren, Perulu Çevreci Aktivist Richard Torres’in çalışmalarından etkilendiğini ifade ederek “Daha öncesinde onun videosunu izlemiştim. Kültürpark’ın tehlike altında olduğunu öğrenince de Kültürpark’a Dokunma Grubuna katıldım. Grup bu önerime olumlu yanıt verdi” dedi.

Evrensel’e konuşan Luna Betül, Kültürpark’ın korunması gerektiğini ifade ederek bu alanda rahatça nefes alabilmek istediğini dile getirdi.

Kültürpark’ın kendisi açısından önemini de anlatan Eren şunları söyledi: “Kültürpark’ın bir girişi Lozan bir girişi Montrö, demokrasinin bir kalesi diye bir yer belirlemek istesek herhalde Kültürpark olur bu benim için. Kaskatlı Havuzu’nun üzerindeki çıplak kadın heykellerinin uzun yıllardır bozulmadan duruyor olması ve de insanların burada rahatça gezebiliyor olması önemli. İstanbul talan edildi ve şimdi sıra İzmir’de. Bence şu anda dünyanın en güzel şehri İzmir ve en güzel yeri de Kültürpark. Burada rahatça nefes almak istiyorum. Yurt dışında insanlar hafta sonları AVM’lere değil parklara gidiyor. Ben de kendi şehrimde, kendi dilimde konuşurken bu parka rahatça gidebilmek istiyorum.

İzmir Büyükşehir Belediyesi, hazırladığı yeni proje ile Kültürpark alanında köklü değişiklikler yapmaya hazırlanıyor. Proje kapsamında fuar için yapılmış hangarlar yıkılarak yerine kongre merkezi yapılması planlanıyor. Projeyi aralarında Basmane Meydanı’na 70 katlı gökdelen FOLKART Yapı’nın sahipleri olmak üzere işverenler sevinçle karşılarken, projeye karşı kurulan Kültürpark Platformu ise alanın sermayenin hizmetine açılacağını savunuyor.

 

(Evrensel)

[Özel Haber] Açık Radyo’daki Yeşil Bülten’i Utku Zırığ’a sorduk

IMC tv’de beş yıl boyunca hafta içi 5 gün Yeşil Bülten programını hazırlayıp sunan Utku Zırığ, çalıştığı kanalın OHAL kapsamında Ekim ayının ilk günlerinde karartılmasının ardından şimdi de Açık Radyo‘dan doğa savunucularının sesi olmaya devam edecek.

Açık Radyo’nun Pazartesi günü (24 Ekim) başlayan 44. yayın döneminde Perşembeleri saat 11:00’de dinleyiciler ile buluşacak aynı adlı programın hemen öncesinde Utku Zırığ ile konuşup Açık Radyo’daki Yeşil Bülten’i Yeşil Gazete okurlarına anlatmasını istedik.

Yeşil Bülten'i Utku Zırığ hazırlayıp sunuyor
Yeşil Bülten’i Utku Zırığ hazırlayıp sunuyor

Yeşil Gazete: Utku merhaba. Açık Radyo’da Yeşil Bülten devam edecek diye duyduk ve çok sevindik. Açık Radyo’daki Yeşil Bülten’i anlatabilir misin?

Utku Zırığ: Merhaba, teşekkürler. Açık Radyo’da Perşembe günleri 11:00’de yarım saat yayınlanacak Yeşil Bülten. Televizyonda haftaiçi beş gün yayında idik ve tüm konuları derinlemesine işleme imkanı buluyorduk. Radyo’da ise gene her konuya yer vermeye devam edeceğiz ama özet bilgi gibi olacak haftada bir gün yayınlanmasından dolayı. Bu tabi her hafta ele alacağımız ana konu için geçerli değil, o gene detaylı olacak ama her ekoloji haberine de yer vermeye gayret edeceğiz.

Ben programı 5 yıldır hazırlayıp sunuyordum ve bu 5 yılda Türkiye’nin benim de daha önce bilmediğim pek çok köşesinden insanlar yaşadıkları yerdeki ekoloji sorunlarının duyurulması için bana ulaştı. Radyo’da da sesini duyurma imkanı bulamayan kesimlerin ekoloji mücadelelerini duyurma amacımız eskiden olduğu gibi devam edecek.

Her hafta bir ya da iki ana konumuz olacak Açık Radyo Yeşil Bülteni’nde. Canlı yayın konuklarımız olacak aynı televizyonda olduğu gibi. Yereldeki mücadeleleri de yerinde takip edebilmek için canlı telefon bağlantılarımız olacak elbette.

Y. G.: IMC tv ne durumda peki? O konuda bir geri dönüş olabilir mi? TRT’nin IMC tv ekipmanlarına el koyduğuna dair haberler vardı medyada.

U. Z.: Geri dönüş imkanı yok gibi maalesef. TRT’nin ekipmanları aldığı bilgisi de doğru.

Y. G.: Açık Radyo’daki tüm programları gönüllü programcılar hazırlayıp sunuyor, senin programın için de bu geçerli sanırım. IMC tv’de kapandı. E, peki sen iş durumlarını ne yaptın? Şu an o konuda bir gelişme var mı?

U. Z.: İş arıyorum şu anda işte. Evet, söylediğiniz çok doğru. Açık Radyo’daki Yeşil Bülten’i diğer tüm Açık Radyo programcıları gibi gönüllü olarak hazırlayıp sunacağım. 5 yıldır Yeşil Bülten’i IMC tv’de hazırlayıp sundum, bundan sonrada Açık Radyo’da devam ettireceğim. Medya sektöründe çalışmaya devam etmek istiyorum.

Medyada çalışmak aslına bakarsanız birazda deli işi bir çaba. Ben mesela Ekonomi mezunuyum. Finans sektöründe çalışmaktansa kendi istediğim alanda çalışmayı tercih ettim. Açık Radyo’daki programı duyan pek çok arkadaşım, “O, ne kadar maaş alacaksın?” diyor ama sizin de belirttiğiniz gibi orda gönüllü programcıyım. Geçimimi karşılayacak bir iş arama sürecim devam ediyor aslında.

28

Y. G.: Bu Perşembe 11:00’de kulak misafiri olacağımız Açık Radyo’daki ilk Yeşil Bülten’de neler bekliyor peki bizi. Konuk kim olacak, ana konu belli mi?

U. Z.: İlk program olacağı için ona göre bir içerik düşünüyorum. Konuk henüz netleşmedi ama, IMC tv’deki son Yeşil Bülten’de Beyza Üstün hocayı konuk etmiştim. Açık Radyo’ya da onunla başlama niyetim var.

Beyza Üstün
Beyza Üstün

IMC tv Yeşil Bülten programlarını yayının hemen sonrasında youtube’e yükleyerek herkesle paylaşıyorduk. Maalesef Beyza Hocanın programı için öyle bir imkanımız olmadı. Televizyona el konulduğu için o programı sosyal medyaya taşıyamadık. Beyza Hoca ile Açık Radyo’daki ilk programa başlama niyetim o açıdan da önemli. Hem o programı izleyememiş olanlar için de yeni bir fırsat olacak bu ilk program.

Y. G.: Utku, çok teşekkürle bize zaman ayırdığın için. Yeni medyumundaki programında sana başarılar diliyorum kendşm ve Yeşil Gazete’deki tüm arkadaşlarım adına.

U. Z.: Asıl ben teşekkür ederim. Bundan sonra da ekoloji haberleri vesilesi ile sürekli görüşmeye devam edeceğiz zaten.

 

Haber: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)

 

İnsan Hakları İzleme Örgütü’nden OHAL’de işkence iddiaları raporu

İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch – HRW), darbe girişimi sonrası Türkiye’deki gözaltı merkezlerinde işkence ve kötü muamele yapıldığı iddialarını içeren bir rapor hazırladı.

“Açık Çek – Türkiye’de Darbe Girişimi Sonrası İşkenceye Karşı Koruma Tedbirlerinin Askıya Alınması” başlıklı raporda, tutuklulara veya gözaltında bulunanlara işkence, kötü muamele yapıldığını, yakınına tecavüz etmekle tehdit edildiğini iddia eden 13 ayrı örnek verildi. İşkence iddialarının yer aldığı anlatımlarda, bir avukatın müvekkiline işkence yapılmasına şahit olmasına rağmen müdahale edemediğine ilişkin ifadeleri de yer aldı. Doktorların muayenelerde şiddet görmüş kişiler hakkında “Durumu iyi” raporu verdiği ileri sürüldü.

27

Darbe girişimi sırasında meydana gelen cinayetleri ve diğer suçları soruşturmanın ve sorumlulardan hesap sormanın Türkiye yetkililerinin hakkı ve yükümlülüğü olduğu vurgulanan raporda, “insanlık suçu” olan işkenceye hiçbir koşulda başvurulamayacağı belirtildi.

Raporda gözaltındakilerin vücutlarındaki yara izlerinin darbe girişimi gecesi çıkan olaylardan meydana gelme ihtimalinin bulunduğu da belirtilerek “Ancak bazı fotoğraf ve videolardaki kötü muamele ve yaralanmaların ise gözaltında olduğunun anlaşıldığı” ifade edildi. HRW raporunda bir spor salonunda tutulan darbecilerden birinin başına silahla vurulmasına ilişkin video örnek gösterildi.

Raporda hükümet yetkililerinin darbe girişiminden sonra işkenceye sıfır tolerans göstereceklerini ilan ettiklerini ve 2003’ten bu yana resmi politikası olduğunu vurguladıkları hatırlatılarak “Ne var ki, yetkili makamlar son işkence iddialarına gereğince yanıt vermek yerine bu iddiaları dile getirenleri taraflı ve darbe yanlısı olmakla veya Gülen hareketinin propagandasını yapmakla suçladılar” dendi.

 

(Cumhuriyet, T24)

Musul tamam ama Şırnak da Misak-ı Milli’ye dahil! – Celal Başlangıç

Bu yazı gazeteduvar.com.tr/ den alınmıştır

Şırnak’ta sokağa çıkma yasağı 224 gündür sürüyor. Binlerce Şırnaklı sekiz aydır kentin çevresinde kurduğu derme çatma çadırlarda yaşıyordu. Dün bu çadırlar yıkılmaya başlandı. Musul’da atılan her mermiden haberimiz olacak ama Şırnak’ta insanların yaşadığı dramını bilemeyeceğiz.Yönetmen Koldo Serra’nın bu yıl gösterime giren Guernica filmi, New York Herald Tribune’ün savaş muhabiri Henry üzerinden İspanya iç savaşında bir kentin bombalanmasına giden süreci anlatıyor.

Film “Guernica, İspanya’nın kuzeyinde küçük bir kasaba. Bütün yanlış sebeplerle ismini dünyaya duyurmak üzere” sözleriyle başlıyor.

26 Nisan 1937’de Alman Hava Kuvvetleri’ne bağlı 28 bombardıman uçağı, Franco muhaliflerinin elinde bulunan Guernica’yı bombalamıştı. Kimi kaynaklara göre binden fazla insan yaşamını yitirmişti bu saldırıda.

Filmde Alman komutan bombardıman talimatını “Hitler’e armağan olarak Franco’nun talebini yerine getirirler” diye veriyor.

İşte Pablo Picasso da aynı yıl yaptığı ünlü eseri Guernica’da, bu kentte yaşanan acı ve ölümü resmeder.

Hatta bir sergide Alman bir generalin Picasso’ya “Bunu siz mi yaptınız?” sorusuna ünlü ressamın “Hayır, siz yaptınız” karşılığını verdiği anlatılır.

En son yaklaşık 1,5 ay önce uzaktan gördüğüm Şırnak’ın durumu, kentin çeşitli bölgelerinden gelen yıkılmış bina görüntüleri aklıma tablosuyla, filmiyle Guernica’yı getiriyordu.

ŞIRNAKLILARIN ÇADIRLARI YIKILIYOR

Bu yılın Eylül ayının başıydı. Diyarbakır’ın Sur’undan yola çıkmış, son durak olarak Şırnak’a gelmiştim. Duvar için “Yasakların 1. Yılında Sur’dan Şırnak’a / Yıkılmış Kentler, Kuşatılmış Hayatlar” başlıklı yazı dizisini hazırlıyordum. Gördüğüm manzara insanın içini burkuyordu. Yedi günlük dizinin son bölümü Şırnak’a ilişkindi ve “Türkiye’nin artık 81 kenti yok; Şırnak’ı düşün” başlığıyla yayınlanmıştı. O gün karşılaştığım manzarayı anlatmıştım:

“Cizre geride kalmıştı. Bir yanına Cudi, diğer yanına Gabar dağlarını almış, aralarından Dicle’ye doğru akıp gidiyordu Botan Çayı. Hemen kıyısındaki Kasrik Boğazı’ndan geçip Şırnak’a çıkıyorduk. Ama aslında çıkamayacaktık. Çünkü Şırnak’a girmek yasaktı.

Şırnak’ta yasaklar 14 Mart 2016’da başlamıştı. Operasyonlar tam 82 gün sürdü. 3 Haziran’da bitti. Ancak o günden bu yana kentte sokağa çıkma yasakları ve yıkımlar sürüyor. 100 bine yakın nüfusu olan Şırnak’ta çatışmaların ve yıkımların olmadığı mahallelerde 10 bin kişinin kaldığı tahmin ediliyor. Diğerleri Cizre’den Silopi’ye, Mersin’den Siirt’e ve Van’a kadar dört bir yana dağılmışlar.

Ancak üç bin aile Şırnak’ın çevresindeki Gabar ve Cudi dağlarının eteklerine yayılmış. Kendilerine bezlerden çadır yapmışlar, önlerine de meşe dallarından gölgelikler…”

Şırnak’ta ilan edilen sokağa çıkma yasağının dün 224. günüydü. Şırnak’ın DBP’li Belediye Başkanı Serhat Kadırhan kentte yaklaşık 14 bin binanın bulunduğunu bunların yüzde 70’inin yıkıldığı bilgisini vermişti o gün bize. Yaklaşık sekiz aydır açık alanda yaşayan kadınıyla, çocuğuyla binlerce insanın derme çatma çadırları dün Afet Evleri bölgesine gelen güvenlik güçleri tarafından yıkılmaya başlandı. Yani önce evleri yıkılmış, evlerinden olmuş insanların şimdi de kendi olanaklarıyla yaptıkları çadırlar yıkılmaya başlanmıştı.

Kendisi de Şırnak’ın çevresine kurulan çadırlardan birinde yaşayan HDP Milletvekili Leyla Birlik dün yıkımın yapıldığı bölgeye ulaşmaya çalışıyordu. “İnsanlar, çadırlarını kendileri yıkmak istiyorlar. Çocuklarını hazırlıyorlar, eşyalarını topluyorlar” diyordu, “Yıkım yapılan bölgede 200 dolayında çadır var. İnsanlara bu akşam kalacakları yer bulmak gerekiyor.”

Yasaklar başladıktan sonra belediye hizmetlerini “konuşlandığı” Kumçatı Belde Belediyesi’nden vermeye çalışan Şırnak Belediye Başkanı Kadırhan, yıkım yapılan alana ulaşmak için dün güvenlik güçlerinin engelini aşmaya çalışıyordu:

“Siz döndükten sonra da yıkım sürdü Şırnak’ta. Hatta daha da şiddetlendi. Bu çadırların olduğu bölgede insanlara gelip ‘Üç gün içinde boşaltın’ tebligatı yaptılar. Şimdi o üç gün de doldu. Gelip yıkmaya başladılar çadırları. İnsanlar ortada kaldılar. Geçici de olsa bu insanları bazı evlere yerleştirerek bir imkan yaratmaya çalışıyoruz.”

HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş partisinin son grup toplantısında yaşanan dramı “Şırnak haritadan silinmiş bir şehir, abartarak söylemiyorum. 81 il yok artık, 80 il var” diye anlatıyordu:

“Şırnak’ın etrafında çadırlarda yaşamak zorunda kalan 400-500 aileye kentin girişinde geçici konut yapmak istedik. Bir ayda da yaparız, dedik. Kış, kar, soğukta en azından o insanlar başlarını sokabilecekleri bir ev yapsın. Valilik reddettti. Buna izin vermediler. Şırnak’taki  bütün yıkılan binalarla ilgili bir şirkete ihale vermişler, yarım kalanlar tamamen yıkılacak. İhale de para karşılığı verilmemiş, ganimet karşılığı verilmiş. Yıkım karşılığı halkın özel eşyaları ganimet diye şirkete verilmiş. Halen Şırnak’ta bu saatte yaşanan barbarlıktan bahsediyorum. Utanmadan demokrasi nutukları atıyorlar. Bu insanlık suçunun hesabını vermeden, demokrasiden bahsedemezsin.”

1991’de, Türkiye’nin ilk Olağanüstü Hal sürecinde “güvenlik ili” yapılan Şırnak’tan ülkenin yaşadığı ikinci Olağanüstü Hal sürecinde geriye kent diye birşey kalmamıştı.

Evleri yıkılan, içersindeki eşyaları yağmalanan insanlar Türkiye’nin dört bir yanına dağılmış, gitmemekte direnenler de Şırnak’ın çevresinde kurdukları derme çatma çadırlarda yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlar, kentteki sokağa çıkma yasağının kaldırılmasını, eğer hala yıkılmadıysa evlerine dönecekleri günü bekliyorlardı.

Ancak daha kentteki yasak kalkmadan şimdi de Şırnaklıların sığındıkları çadırları yıkmaya başladılar.

En son Eylül ayının başında, yani 1,5 ay önce gittiğimiz Şırnak’ta HDP Milletvekili Birlik son aldığı bilgiyi aktarmıştı. Buna göre Kurban Bayramı’ndan sonra Şırnak’ta sokağa çıkma yasağının kaldırılmasıyla birlikte çadırlar da kaldırılacaktı.

Ancak dün başlanan uygulamayla görüldü ki, Şırnak’a girmek hala yasak ama çevresindeki çadırların kaldırılmasına başlandı. Binlerce insan başını sokacak bir yer bulamayacak. Ne Şırnak’a girebiliyorlar ne de yerel yönetimlerin kendilerine geçici barınak oluşturmasına izin veriliyor.

NUSAYBİN’DE POLİS HAVAYA ATEŞ AÇTI

Dün Şırnak’ta çadırlar yıkılırken, yine uzun süre yasaklı kalan, yakılıp yıkılan Nusaybin’de de başka bir gerginlik yaşanıyordu.

Şırnak gibi Nusaybin’de de14 Mart’ta başlamıştı sokağa çıkma yasakları ve operasyonlar. 25 Temmuz’da operasyonlar bitmiş ama yasak altı mahallede sürmüştü.

Binlerce ev ve işyerinin olduğu altı mahallesi tel örgülerle kuşatılmıştı Nusaybin’in. İnsanlar evlerinin sağlam olduğunu görüyor ama gidip oturamıyor, hatta içeride kalan eşyalarını bile alamıyordu.

DHA’nın haberine göre dün bu mahalledeki tel örgülerin bir kısmı kaldırılmaya başlanmış.

“Tellerin kaldırılması çalışmalarında bazı vatandaşlar ‘tüm mahalle etrafındaki teller niye kaldırılmıyor’ diye tepki gösterince, polis toplanan kalabalığı dağıtmak için havaya ateş açtı.”

Sur’dan Nusaybin’e, İdil’e, Cizre’ye, Silopi’ye, Yüksekova’ya yayılan bir coğrafyada insanlar bu kışa evsiz, barksız, eşyasız, hatta çadırsız giriyor.

Günlerdir Musul’la yatıp Cerablus’la kalkıyoruz, Kerkük’le yatıp Halep’le kalkıyoruz.

Musul’da, Halep’te insanların yaşadığı açlık, acılar, ölümler, savaşlar sayfa sayfa, ekran ekran gözlerimiz önüne seriliyor. Elbette bunları da bileceğiz ama Şırnak’ta evsiz, eşyasız kalan, kurdukları derme çatma çadırları da yıkılan insanların dramlarını öğrenemeyeceğiz. Birkaç muhalif internet sitesi ve gazetede yayınlanacak haberlerden öteye gitmeyecek Şırnaklıların yaşadıkları.

Musul’da atılan her bir mermiden haberdar olacağız da Şırnak’ta yıkılan bir çadırda yaşayan ailenin, küçücük çocukların, yaşlı insanların o gece nereye sığındıklarını, nerede uyuduklarını, ne yediklerini öğrenemeyeceğiz.

Sanki bu ülkenin Şırnak adında bir kenti yokmuş, binalarının yüzde 70’i yıkılmamış, insanları evsiz, hatta çadırsız sokakta kalmamış gibi davranacağız.

İşte bunun için kapatıldı zaten İMC TV, TV 10, Azadi gibi televizyonlar, Özgür Gündem gibi gazeteler.

Bir Misak-ı Milli tutturup Musul’dan giriyoruz, Kerkük’ten çıkıyoruz.

Tamam, Musul da, Kerkük de Misak-ı Milli’ye dahil de Şırnak’ı, Nusaybin’i Milli Misak’tan çıkardınız da haberimiz mi olmadı!

Bu yazı gazeteduvar.com.tr/ den alınmıştır

24-celal-baslangic

 

Celal Başlangıç