Ana Sayfa Blog Sayfa 3322

[Özel Haber] Çevre Bakanı Özhaseki: Yardım olmadan Paris Anlaşması zor

22. Birleşmiş Milletler Taraflar Konferansı (COP22) High-Level Segment (Yüksek Seviye Bölüm) bugün başladı. Paris Anlaşması’nı onaylayan tarafların ilk buluşması (CMA 1) de ilk defa bugün toplanacak. Çevre ve Şehircilik Bakanı Mehmet Özhaseki de bugün Marakeş’e geldi.

img_17851

Türkiye pavilyonunun açılışını yapan Özhaseki, basının sorularına cevap verdi.

Büyük bir ekiple Türkiye delegasyonunun Marakeş’te bulunduğunu, sadece kamudan değil özel sektörden de delegasyon üyeleri olduğunu belirten Bakan, bu akşama kadar Türkiye’nin talepleriyle ilgili olarak ikili görüşmeler ve toplantılara devam edeceğini iletti.

img_17871

 

Bugün Finlandiya’nın da Paris Anlaşması’nı onaylamasıyla 197 ülkeden 110’u Paris Anlaşmasına taraf oldu. G20 ülkelerinin ise Türkiye ve Rusya hariç tamamı Paris Anlaşması’nı onayladı.

Çevre ve Şehircilik Bakanı Mehmet Özhaseki’ye, 197 tarafının 110’unun imzalandığını, Türkiye’nin Paris Anlaşması’nı ne zaman Meclis’e getireceğini  sordum. Bakan, Yeşil Gazete ve Açık Radyo’nun sorusunu şöyle cevapladı:

“Biz şu anda gelişmiş ülkeler statüsüne atılmış vaziyetteyiz. Gelişmiş ülkeler statüsünde olduğunuz zaman bir takım dezavantajlarınız oluyor. Biz gelişmiş ülkelerle yan yana koyulduğumuz zaman, doğrusu o statüde olmayı da çok istemiyoruz. Gelişmekte olan ülkeler statüsünde olmayı istiyoruz. Orada bizim de beklentilerimiz var. Bu beklentilere sıcak bakıldığı andan itibaren, kabul edildiği andan itibaren Paris Anlaşması’nı Meclis’e getireceğiz ve orada anında, tahmin ediyorum ki hiç gecikmeden, görüşmeler yapıp taraf olduğumuzu bir kere daha zapt altına alacağız.

Ama bu görüşmeler yapılmadan, bir çok ülke iklimle ilgili yardımlar alıp, teknoloji desteği alıp yoluna devam ederken, Türkiye’nin de gelişmiş ülkeler statüsünde görülüp yardım eden ama hiç yardım almayan bir ülke olarak tutulması bize çok anlamlı ve mantıklı gelmiyor.

Dünyayı çok kirleten ülkeler çok belli, bunlar saklı gizli şeyler değil. Baktığınız zaman dünyayı kimlerin kirlettiğini görüyorsunuz. En az kirleten ülkeler içerisindeyiz ve bir taraftan da karbon salımıyla, sera gazı ile ilgili bir mücadele vererek belli bir tarihe kadar %21 oranında düşürmeyi de taahhüt etmişiz. Bununla ilgili de ciddi adımlar atıyoruz. Üzerimize düşen bütün yükümlülükleri yerine getiriyoruz. Ama yardım alma konusuna gelince bize soğuk bakılırsa, biz de Paris Anlaşması’nı Meclis’e getirmekte biraz soğuk bakarız.”

Röportajı dinlemek için:

Çevre ve Şehircilik Bakanı Mehmet Özhaseki ile Röportaj (Özgecan Kara Yeşil Gazete/Açık Radyo)

Bakan, Paris Anlaşması’na Türkiye taraf olmadığı için CMA görüşmelerine sadece gözlemci olarak katılabilecek. Bugün ikili görüşmelerle Türkiye’nin iklim fonundan faydalanabilmesi için görüşmeler yapacak.

 

Haber: Özgecan Kara

(Yeşil Gazete)

 

Dünyaca ünlü yazar Margaret Atwood’dan Aslı Erdoğan’a mektup: Yalnız değilsin

Her yıl 15 Kasım’da Tutuklu Yazarlar Günü’nü anmak amacıyla dünya genelinde “sadece kendilerini ifade ettikleri için haksız tutuklamalar, saldırılar, taciz ve şiddetle karşı karşıya kalan yazarlar” için kampanya yürüten PEN, bu yılki kampanyasını Türkiye’den Aslı Erdoğan, Mısır’dan Ahmed Naji, Honduras’tan Cesario Alejandro Félix Padilla Figueroa, İsrail’den Dareen Tatour ve Çin’den Gui Minhai için düzenliyor.

Margaret Atwood
Margaret Atwood

Kampanya kapsamında dünyaca ünlü yazarlar Margaret Atwood, Hanan Al Shaykh, Gioconda Belli, Jennifer Clement ve Salil Tripathi, beş yazarla dayanışmak amacıyla birer mektup kaleme aldı.

Margaret Atwood’un Aslı Erdoğan’a yazdığı mektupta şu ifadeler yer alıyor:

Aslı Erdoğan
Aslı Erdoğan

“Senin gibi, ben ve birçok diğer yazar da edebiyatın adalet arayışına ilham verebileceğine, hoşgörüyü yeşertebileceğine, insanların sempati ve anlayışını derinleştirebileceğine inanıyoruz. Hapishanede olsan da yalnız değilsin: Özgürlüğün için savaş veren dünya genelindeki tüm PEN yazarlar topluluğu senin yanında.”

Tutuklu Yazarlar Günü, Uluslararası Yazarlar Birliği PEN’in Hapishanedeki Yazarlar Komitesi tarafından 1981 yılında anılmaya başlanmıştı.

Bu gün çerçevesinde, ifade özgürlüğüne dikkat çekilmesi ve tutuklu ya da öldürülmüş yazarların hak arayışı için harekete geçilmesi hedeflenmişti.

Uluslararası Yazarlar Birliği PEN, 15 Kasım 2015’ten bu yana en az 35 yazarın yazdıkları kitaplar nedeniyle öldürüldüğünü belirtiyor.

PEN’in Hapishanedeki Yazarlar Komitesi’nin Başkanı Salil Tripathi şöyle diyor:

“Yazarlar, yazmak istedikleri zaman yazabilmelidirler. Hapishanede tutulmamalıdırlar.

“Buna karşın, bugün yüzlerce yazar, ifade ettikleri şeyler otoritelerin keyfini kaçırdığı, muktedirleri tahkir ettiği, hükümetlerin sinirini bozduğu için cezaevinde. Birçoğu da ya yıldırılmaya çalışılıyor ya da kovuşturmayla karşı karşıya.

“Yazarlar toplum vicdanının bekçisidirler. Özgür kalmaları gerekir. Onların yeri cezaevleri değil, kalem ile kağıdın, daktilonun, klavyenin yanıdır.

“Her yıl olduğu gibi bugün de tüm PEN topluluğu, dünyanın neresinde olursa olsun, işini yapmaktan alıkonulan tüm yazarların özgürlüğü için savaşacağını tek ses halinde söylemektedir.”

PEN üyesi olan ve kitapları dünya genelinde birçok dile çevrilen yazar Aslı Erdoğan, 17 Ağustos tarihinde gözaltına alınmış, “silahlı terör örgütüne üyelik” suçlamasıyla tutuklanmıştı.

Hakkında “devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozma” ve “terör örgütünün propagandasını yapma” suçlamaları da bulunan Aslı Erdoğan için ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası isteniyor.

 

(BBC Türkçe)

Türkiye İnternette ‘Özgür Olmayan Ülke’ kategorisine düşürüldü

Merkezi Washington’da bulunan Özgürlük Evi (Freedom House) ülkelerde internetin ne kadar özgür olduğunu incelediği yıllık raporunu açıkladı. Dünya genelinde özgürlüklerin durumunu takip eden Özgürlük Evi’nin (Freedom House) “Nette Özgürlük 2016” raporunda Türkiye’nin kategorisi “kısmen özgür” seviyesinden “özgür olmayan” seviyesine indirildi.

Raporda ülkelere, internet özgürlüğünde “0” en özgür, “100” en az özgür olmak üzere not veriliyor. Türkiye “61” puanla raporda “özgür olmayan ülke” kategorisine yerleştirilen 20 ülke arasında yer aldı.

35

Kısmen Özgür Ülkeden, Özgür Olmayan Ülkeye

Türkiye geçen yıl “58” puanla “kısmen özgür ülke” kategorisinde bulunuyordu. Raporda son 5 yıldaki gidişata bakıldığında, Türkiye’nin 2011 yılından bu yana tam 16 puan gerilemesi dikkat çekti.

Türkiye’de internet özgürlüğünün son yıllarda kötüleştiğine işaret edilen raporda, sosyal medya platformlarının engellenmesi, kullanıcıların çoğunlukla hükümet yetkililerine yönelik ya da dinle bağlantılı eleştirileriyle alakalı suçlamalardan adli kovuşturmaya uğraması gibi olumsuz gelişmeler vurgulandı.

Raporda bu kısıtlamaların, sosyal medya ve iletişim uygulamalarının darbeye karşı halkı harekete geçirmede oynadığı kritik role rağmen, 15 Temmuz 2016’daki başarısız darbe teşebbüsünden sonra da artmaya devam ettiği belirtildi.

Raporda Türkiye ile birlikte kategorisi düşen diğer ülke de Brezilya oldu. Brezilya da “özgür” kategorisinden “kısmen özgür” kategorisine geriledi.

Rapora göre sadece 14 ülkede ilerleme tespit edilirken, raporda mercek altına alınan 65 ülkeden 34’ünde geçen yılın Haziran ayından bu yana internet özgürlüğünde olumsuz bir gidişat görüldü.

Özgürlük Evi’nin (Freedom House) raporunda, dünya genelinde hükümetlerin ifade özgürlüğünü sınırlama, şifreleme teknolojilerini yasaklama ve yetkililerce kabul edilemez bulunan paylaşımlar yapan kullanıcıları cezalandırma gibi uygulamalarını ikiye katladığına işaret edilerek, arka arkaya 6’ıncı yılda da küresel boyutta internet özgürlüğünün gerilemeye devam ettiği belirtildi.

Rapora göre, dünyadaki tüm internet kullanıcılarının üçte ikisinden fazlasının, internet faaliyetlerini aktif şekilde kısıtlayan ve kullanıcıların paylaşımlarından dolayı hapis ve kırbaç dahil sert cezalara çarptırıldığı ülkelerde yaşadığı tahmin ediliyor.

Toplamda 65 ülkenin mercek altına alındığı raporda, Çin, İran, Suriye ve Etiyopya internet özgürlüklerinin en kötü olduğu ülkeler olarak sıralanıyor. Bu ülkeleri Özbekistan, Küba, Vietnam ve Suudi Arabistan takip ediyor. Uganda, Kamboçya ve Bangladeş ise, geçen yıla göre notu en çok düşen ülkeler oldu. İnsan hakları karnesi kötü olan Kuzey Kore ise rapora dahil edilmedi.

Raporda, hükümetlerin bugüne dek hiç olmadığı kadar çeşitlilikte içeriği sansürlediği tespitine yer verilirken, Facebook ve Twitter gibi sosyal medya platformlarına yönelik sansürlerin giderek arttığı, bunun yanında hükümetlerin WhatsApp ve Telegram gibi iletişim ve mesajlaşma uygulamalarını da giderek artan biçimde hedef aldığına işaret edildi.

Amerika’daki durumun da değerlendirildiği raporda, Amerika’da internetin durumunun biraz daha özgür olduğu tespiti yapıldı. Ancak raporun araştırma yöneticisi Adrian Şahbaz, Ocak ayında resmen göreve başlayacak Donald Trump yönetiminin internet özgürlüğünü korumaya ne kadar bağlılık göstereceği hakkında “endişe verici işaretler” bulunduğunu söyledi.

 

(Amerika’nın Sesi)

Boğaziçi Üniversitesi Rektörlüğüne atanan Mehmed Özkan’dan mesaj

Boğaziçi Üniversitesi rektörlüğüne atanan Prof. Dr. Mehmed Özkan, temel önceliğinin “Katılımcı, çoğulcu ve özgürlükçü yaşam geleneğine sahip çıkmak ve Boğaziçi değerlerini geleceğe taşımak” olduğunu söyledi.

34

Boğaziçi Üniversitesi rektörlüğüne atanan Prof. Dr. Mehmed Özkan, üniversitenin akademik kadrosu, öğrencileri ve çalışanlarına yönelik mesajlar yayınladı.

Özkan mesajlarında temel önceliğinin ‘’Akademik ve bilimsel alanlardaki başarılarını artırmaya devam etmek için çalışırken, katılımcı, çoğulcu ve özgürlükçü yaşam geleneğine sahip çıkmak ve Boğaziçi değerlerini geleceğe taşımak’’ olacağını vurguladı.

Boğaziçi Üniversitesi’de 12 Temmuz’da yapılan rektörlük seçimlerinde mevcut rektör Prof. Dr Gülay Barbarosoğlu oyların yüzde 86’sını aldı. Rektör ataması dört ay boyunca yapılmadı. Rektörlük seçimlerini kaldıran Kanun Hükmünde Kararname’nin ilanının ardından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 12 Kasım’da, seçimlere katılmayan Prof. Dr. Mehmed Özkan’ı atadı.

Özkan’ın atanmasına dair karar ise 13 Kasım Pazar günü Resmi Gazete’de yayınlandı.

 

(Bianet)

Başlıksız – Karin Karakaşlı

Bu yazı agos.com.tr/ den alınmıştır

Başlık bulamadım. Aramadım da.

Essen’de buz gibi bir gün. Kampüsten çıkıp sokaklarını arşınlamışım. Üniversite binasının yanına gelince internet çekmeye başladı. Levent bir link göndermiş. Açtım okudum. Omurgamdan aşağı çok tanıdık, çok buz bir sıvı indi.

O zamanlar sosyal medya yoktu. Mesaj gelirdi bana. “Karin Hürriyet’e bak” Sırtımda aynı sıvı eşliğinde gazete almaya koşardım. Hışır hışır sayfalar. Bir can’ım, sonra başka bir can’ım; özne ve yüklemi yerine koymak gerekirse Hrant Dink, Pınar Selek hedef gösterilmiş olurdu. Arkası gelirdi.

İşin tuhaf bir yanı daha var. Hayat akışında birincisi ikinciyi kattı hayatıma. Pınarla beni Hrant tanıştırdı. Yeni cezaevinden çıkmıştı Pınar, Agos’a gelmişti. Bizi birbirimizin üzerine fırlattı koca kollarıyla. Emanet kaldık. İkincisi de üçüncüyü getirdi. Levent’le de Pınar Selek’in hukuk mücadelesi kampanyasında tanıştık.

Levent Pişkin’i hedef gösterdiler. Levent’i yani. Üçüncümü. Şimdi göz altında. O gün saatlerce beni sakinleştirmeye çalıştı. Söz verdim ona. Bugün omurgamda o sıvı yok. Sadece parmaklarımı hissetmiyorum pek yazarken.

Yazar bursu benim neyime? Uzak olmak yoktur bazılarımız için. Dünyan kalbindir. Ve bunu kabul ederek yaşarsın. Essen dersi bir.

Yine özne ve yüklemi yerine koymak gerekirse, çünkü malûm yazmak dilbilgisi gerektiriyor, oysa hiç işime yaramıyor, ama özne ve yüklemi yerli yerine koymak gerekirse Avukat Levent Pişkin, tutuklu bulunan HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ı ziyaretinin ardından göz altına alındı. Haber kılıklı o şeyde göz altına alınan ve bırakılan diğer bir avukat arkadaşa atfen “… avukat L.P.’nin de Demirtaş’ı ziyaret edeceğini duyduğu C.K. ile irtibat kurduğu ve Alman dergisinin talebini ilettiği kaydedildi. Alman dergisinin, propaganda amacıyla “Demirtaş’ın Avrupa ve Almanya’ya yönelik mesajını içeren, kendi el yazısıyla yazılmış not’ istediği  belirlendi” diyor.

İllegaliteye bak hele! Alman dergisi HDP Eş Genel Başkanı’ndan mesaj istemiş. Avukatlar bu talebi iletmiş. Bakın siz bu çamur düzeni dayattınız diye insanlar kirli olmuyor. Selahattin Demirtaş, milyonlarca seçmenin oyuna sahip, ortak irade temsili olan bir siyasetçi. Bir mücadele insanı. Levent Pişkin’in gencecik ömrü de göz altına aldığınız, tutukladığınız bütün o seslere ulaşmakla, o sesleri bize ulaştırmakla geçiyor. Bütün haber kaynaklarımızı kıstınız. Bir iki istisna çaba dışında ortalık yalanlarınızdan geçilmiyor. Şaşılacak şey ama, Almanya haber yapıyor her şeyi. Haber yapılacak çok akıl izan dışı şey yaşanıyor, yaşatılıyor zira. Ha, burası gül bahçesi olduğundan falan değil. Benim gözüm hiçbir ülkeyi görmüyor, o ayrı. Faşizmin cephelerini örüyorsunuz dört koldan tarihte bir kez daha. Bütün dünya sathında. Sadece sonunu hatırlatmak isterim size ve kendime. Nefes alma sebebimdir. Ancak sigarayla olsa da.

Dokunduğunuz, dokunacağınız bütün o insanların, bir kalemde mühürlediğiniz üç yüz yetmiş derneğin, sürgünde yaşayanların, suikastlara, faili meçhullere kurban gidenlerin, evleri başlarına yıkılanların, köyleri yakılanların, ölü bedenleri yerlerde sürüklenenlerin, gömülemeyenlerin, tarihten bugüne zulmünüzden tadan bütün kavimlerin ahı üstünüzde. Özne ve yüklemi yine yerine koymak gerekirse, sizin gidecek yeriniz yok.

Birazdan bölüm sekreterinin yanına uğrayacağım. Kötülük potansiyelinizi tahayyül bile edemeyecek herhangi bir genç kadın. Şu an sarılamadığım herkes için ona sarılacağım. Çalışacağım sonra. Söz rahatsız ediyor sizi. Elimden gelen rahatsızlığı vermek için çalışacağım. Kaybedecek hiçbir şeyi kalmayanlardan korkulması gerektiğini hatırlatarak size.

Başlık bulamadım. Aramadım da. Siz Allahınızdan bulun.

Bu yazı agos.com.tr/ den alınmıştır

33

 

Karin Karakaşlı

Brexit ve Trump sonrası: Durdurulamaz bir yıkım mı geliyor? – Tobias Stone

Bu yazı dunyadanceviri.wordpress.com/ dan alınmıştır

Görünüşe göre insanların epey düzenli aralıklarda kendi başlarına bela ettikleri o aptal dönemlerden birine daha giriyoruz. Burada bilgiye dayalı görüşlerimi sunuyorum, doğru da çıkabilirler yanlış da. Derdim tartışmaya katkı sağlamak ve daha geniş bir diyalogun parçası olmak.

Alanım arkeoloji, dolayısıyla tarih ve antropoloji arka planım da var. Bu benim büyük tarihsel izleklere bakmama neden oluyor. Teorime göre insanların tarih perspektifleri ebeveynleri ve onların ebeveynlerinin anlattıklarıyla, yani son 50-100 yılla sınırlı. Bunun ötesine geçmek için okumalı, araştırmalı ve tarih anlatımında yaygın olan propagandayı ayırt etmeyi öğrenmeliyiz. Üniversitede bir konu üzerine en az iki veya üç karşıt fikri kıyaslamazsam makalem kabul edilmezdi. Olayların tek yanlı bir anlatımını öğreti olarak kabul etmek, Britanya akademisinin çekirdeğini oluşturan karşılaştırmalı analitik araştırma yönteminde tutunamaz. (Diğer sistemler adına konuşamam ama bu bakımdan kesinlikle hepsi benzer değil.)

103
La Peste di Firenze

Yani tarihe biraz geriye çekilip geniş açıdan bakınca, insanlar olarak öyle ya da böyle kendi başımıza sardığımız kitlesel yıkım dönemlerine girmeyi alışkanlık edinmişiz. Bu kullanışlı liste, tarih boyunca tüm savaşları gösteriyor. Savaşlar aslında insanlar için norm, ama arada sırada daha büyük bir şey geliyor. Ben Avrupa’yı harap eden Kara Ölüm’le ilgileniyorum. Boccaccio’un Decameron kitabının giriş bölümü, Veba’nın pençesindeki Floransa’yı anlatır. Floransa tıpkı Somme, Hiroshima veya Soykırım’a benzer şekilde, hayal bile edilemeyecek durumdadır. Yani kendinizi o dönemde yaşayan biri olarak düşünüp nasıl olacağını hayal edemezsiniz. Veba’nın ortasındakiler dünyanın sonunun geldiğini düşünmüş olmalılar.

Ama insanların belirleyici özelliklerinden biri esneklikleridir. Bize göre Veba’dan sağ çıktığımız aşikar ama o zamanki insanlar için bundan sonra toplumlarının devam etmesi imkansız görünmüş olmalı. Aslında birçokları Kara Veba’nın etkilerinin uzun vadede olumlu olduğunu düşünüyor. Bu görüş şurada iyi özetlenmiş: “Tüm yaşlardan kırılgan insanları hedefleyerek ve onları son derece kısa bir süre içinde yüz binler halinde öldürerek Kara Ölüm, güçlü bir doğal seleksiyon rolü oynamış ve Avrupa’da çok geniş bir kapsamda en zayıf kişileri ortadan kaldırmıştır. … Ayrıca Kara Ölüm, bazı Avrupa bölgelerinin sosyal yapısını dikkate değer biçimde değiştirdi. Trajik nüfus düşüşü, çalışan insan sayısında kıtlığa neden oldu. Bu kıtlık ücretlerin yükselmesine neden oldu. Ürün fiyatları da düştü. Sonuç olarak yaşam standartları arttı. Örneğin insanlar daha yüksek kalitede daha çok yiyecek tüketmeye başladılar.”

Ama o dönem yaşayan insanlar açısından, tıpkı Dünya Savaşlarını, Sovyet Kıtlıklarını, Soykırımı yaşayanlar için olduğu gibi, insanlığın yeniden ayağa kalkabileceği akıl almaz görünmüş olmalı. Roma İmparatorluğu’nun çöküşü, Kara Ölüm, İspanyol Engizisyonu, Otuz Yıl Savaşı, Güller Savaşı, İngiliz İç Savaşı… Bu uzun bir liste. İnsanlığın bir şekilde kurtulduğu ve yoluna çoğu zaman daha iyi koşullarda devam ettiği toplu yıkım olayları.

Zaman içinde yerel düzeyde insanlar işlerin iyi gittiğini düşünebiliyor, sonra işler hızla kontrolden çıkıp durdurulamaz bir hal alıyor ve kendi üzerimize toplu bir yıkım bırakıyoruz. İçinde yaşayan insanlar için, bunun nasıl gerçekleştiğini görmek ve anlamak zor. Daha sonra tarihçiler için her şey anlam kazanıyor ve bir olayın diğerine nasıl yol açtığını açık biçimde görüyoruz. Somme Muharebesi’nin yüzüncü yıldönümünde, bunun Avusturya Arşidükü’nün Bosna’da öldürülmesinin doğrudan sonucu olduğunu fark etmiştim. O zaman birilerinin Avrupa kraliyet ailesinden birisini öldürmenin 17 milyon insanın ölümüne neden olacağını düşündüğünden çok şüpheliyim.

Demek istediğim, bu bir döngü. Tekrar tekrar yaşanıyor ama çoğu insanın sadece 50-100 yıllık bir tarih perspektifi olduğundan bunun bir tekrar olduğunu görmüyorlar. Birinci Dünya Savaşı‘na giden olaylar yaşanırken ortada büyük bir sorun olduğu, Avrupa’daki anlaşmalar ağının bir savaşa neden olabileceği konusunda uyarılarda bulunan çok az da olsa parlak beyinler vardı ama her zaman yöntem olduğu üzere, şimdi de Putin, Brexit ve Trump üzerine endişelenen insanlara yapıldığı gibi histerik, deli veya aptal ilan edildiler.

Sonra, Tüm Savaşlara son verecek Savaştan sonra bir tane daha oldu. Yine bir tarihçi için oldukça tahmin edilebilirdi. İnsanları ülkelerinin ve kaderlerinin kontrolünü kaybettikleri hissine yönlendirirseniz bir günah keçisi ararlar, karizmatik bir lider popüler ruh halini yakalar ve günah keçisini belirler. Detayı olmayan retorikle konuşur, öfke ve nefreti ateşler. Kısa süre içinde kitleler, hareketlerine yön veren bir mantık olmadan bir bütün olarak hareket etmeye başlar ve bu bütün durdurulamaz hale gelir.

Hitler böyleydi ama Mussolini, Stalin, Putin, Mugabe ve çok daha fazlası da öyle. Mugabe bu anlamda çok iyi bir örnek vakadır. Mugabe, çiftlikleri yönetmeyi bilen toprak sahibi beyaz azınlığa karşı ulusal öfke ve nefreti körükledi ve topraklarını ele geçirip insanlara yeniden dağıttı ama bu büyük popülist hareket ekonomiyi ve tarım sektörünü darmadağın etti. Sonuç: İnsanlar toprak sahibi ama yine de açlıktan ölecek duruma geldi. Ayrıca Sovyetler Birliği’nin ve Çinli komünistlerin son yüzyılda neden oldukları ve 20-40 milyon insanın öldüğü kıtlıklara bakın. İnsanların on milyonlarca insanın nedensiz yere öldüğü koşulları yaratması akıl almaz görünüyor ama bunu tekrar tekrar yapıyoruz.

Ama o zaman insanlar bir yıkım dönemine neden olacak bir rotaya girdiklerini fark etmiyorlar. Haklı olduklarını düşünüyorlar, öfkeli kalabalıkları alkışlıyorlar, onları eleştirenlerle dalga geçiliyor. Versay Anlaşması‘ndan Hitler’in yükselişine, İkinci Dünya Savaşı’na kadar örneklerini gördüğümüz bu döngü yine gerçekleşiyor gibi. Ama daha önce olduğu gibi çoğu insan bunu şu nedenlerle göremiyor:

  1. Geçmişe veya geleceğe değil sadece şu ana bakıyorlar.
  2. Olayların küresel ilişkisine değil sadece yakın çevrelerine bakıyorlar.
  3. Çoğu insan karşıt görüşleri okumuyor, düşünmüyor, tartışmıyor veya dinlemiyor.

Trump Amerika’da bunu yapıyor. Biz tarihten biraz gözlem yapanlar ise bunun olduğunu görebiliyoruz. Platon’un tüm bunları nasıl açıkladığını anlamak için New York dergisindeki şu harika, uzun yazıyı okuyun (Democracies end when they are too democratic. And right now, America is a breeding ground for tyranny – Andrew Sullivan / “Demokrasiler çöker… fazla demokratik olduklarında. Ve şu an Amerika tiranlığa giden yolda); olaylar tam da bu yazıda öngörüldüğü gibi gerçekleşiyor. Trump Amerika’yı Yeniden Büyük Yapacağını söylüyor ama aslında Amerika şu anda neredeyse tüm istatistiklere göre büyük. Tutkuyu, öfkeyi ve retoriği tıpkı selefleri gibi kullanıyor –daha da güçlü olmak için etrafındaki kalabalığı besleyen karizmatik bir narsist, etrafında bir kült yaratıyor. Amerika’yı Trump’a hazır bir hale getirdiği için toplumu, politikacıları, medyayı suçlayabilirsiniz ama daha büyük tarihsel resme göre tarih genellikle onun gibi biri patron olduğunda aynı şekilde yürüyor.

Biraz uzaklaşıp daha geniş plandan bakınca, Rusya etrafında bir kült yaratmak için korku ve tutkuyu kullanan bir diktatörlük. Türkiye de artık o noktada. Macaristan, Polonya, Slovakya oraya doğru gidiyor ve aslında Avrupa’nın Putin tarafından fonlanan Trump ve Putinleri, popüler dalganın kendilerinden yana dönmesi için sırada bekliyorlar.

Kendimize bu dönemin ‘Arşidük Ferdinand momenti’ ne olacak diye sormalıyız. Görünüşte küçük bir olay nasıl bir başka kitlesel yıkım dönemini tetikleyecek? Brexit, Trump ve Putin’i birbirinden ayrı ele alıyoruz. Böyle olmaz; her şey bağlantılıdır ve birbirini etkiler. Brexit’i destekleyen ve “Ah, bunun için de mi Brexit’i suçlayacaksın??” diyen arkadaşlarım var ama aslında evet, tarihçilerin görünüşte alakasız olaylardan Brexit gibi büyük politik ve sosyal değişimlere giden net izleri takip edeceklerini anlamıyorlar.

Brexit –bir grup öfkeli insanın kavgayı kazanması– kolaylıkla kazanabilecekleri fikriyle onlara güç vererek diğer öfkeli insan gruplarının benzer kavgalar başlatmasına ilham olabilir. Bu tek başına zincir reaksiyonları tetikleyebilir. Bir nükleer reaksiyona tek bir atomun parçalanması neden olmaz, parçalanan ilk atomun etkisi yakınındaki birden fazla atomun parçalanmasına neden olur ve onlar da sonrasında birçok atomun parçalanmasına neden olur. Parçalanan atomların katlanarak artması ve onların birleşik enerjisi bombadır. Birinci Dünya Savaşı böyle başladı ve ironik biçimde İkinci Dünya Savaşı da böyle bitti.

Brexit’in bir nükleer savaşa neden olması şöyle olabilir:

İngiltere’deki Brexit, İtalya veya Fransa’nın benzer bir referandum yapmasına neden olur. Fransa’da Le Pen seçimleri kazanır. Avrupa artık parçalanmış bir AB’ye sahiptir. AB, birçok kötü hatası olsa da, daha önce olmadığı kadar uzun süre Avrupa’da bir savaşı engelledi. AB aynı zamanda Putin’in askeri arzularını bastıran büyük bir güç. Avrupa’nın Rusya’ya uyguladığı ambargo ekonomiyi gerçekten vurdu ve Rusya’nın Ukrayna’ya saldırılarını hafifletmesine yardımcı oldu. (Kötü adamların hep daha zayıf bir Avrupa Birliği istemesinin bir nedeni var.) Trump ABD’de kazanır. Trump izolasyon yanlısı olur ve bu da NATO’yu zayıflatır. Trump Baltık’ta Rusya saldırısı karşısında NATO vaatlerini otomatikman karşılamayacağını zaten söyledi.

Parçalanmış bir AB ve zayıf bir NATO ile Putin, Rusya’da devam eden ekonomik ve sosyal krizle insanlarını toplayabileceği bir başka dış dikkat dağıtıcıya ihtiyaç duyar. Letonya’da aşırı sağcı AB karşıtlarını destekler ve onlar da ülkenin doğusundaki (AB ile Rusya sınırı) Rus Letonyalılar için bir isyan nedeni yaratır. Rusya, Gürcistan ve Ukrayna’da yaptığı gibi Letonya’ya ‘barış koruma güçleri’ ve ‘yardım kamyonları‘ gönderir. Doğu Ukrayna’ya yaptığı gibi Doğu Letonya’yı topraklarına katar. (Bu arada Kırım’ın nüfusu Letonya’yla aynı)

Artık Putin tarafından desteklenen Fransa, Macaristan, Polonya, Slovakya liderleri, Rusya yanlısı ve AB karşıtı olduğundan bölünmüş bir Avrupa, yaptırım veya askeri müdahale yanıtı için çağrıları reddeder. NATO yanıt veremeyecek kadar yavaştır: Trump Amerika’nın dahil olmasını istemez ve Avrupa’nın büyük kısmı kayıtsızdır veya her türlü eylemi engeller. Eylemlerine dair gerçek bir direniş görmeyen Rusya, Letonya içlerine ve sonra Doğu Estonya ve Litvanya’ya doğru ilerler. Baltık Devletleri artık işgal edildiklerinden ve başka seçenekleri kalmadığında Rusya’ya savaş ilan eder ve misilleme yapmaya başlar. Avrupa’nın yarısı onlarla taraftır, birkaç ülke tarafsız kalır ve birkaç tanesi Rusya’dan taraf olur. Türkiye burada nerede durur? DAİŞ, Avrupa’daki yeni savaşa nasıl tepki verir? İlk nükleer silahı kim kullanır?

Bu Arşidük Ferdinand senaryolarından sadece bir tanesi. Birçok hareketli parçanın devasa karmaşıklığı nedeniyle olası senaryo sayısı sınırsızdır. Ve elbette birçoğunda hiçbir şey olmaz. Ama tarihe göre bir başka yıkım dönemi bizi bekliyor ve tarihin tüm göstergelerine göre bir yıkım dönemine giriyoruz.

Geldiğini görmediğimiz biçimlerde gelecek ve kontrolden çıkması öylesine çabuk olacak ki insanlar bunu durduramayacak. Tarihçiler geriye bakacak ve her şey mantıklı görünecek ve nasıl bu kadar saf olabildiğimizi merak edecekler. Nasıl oluyor da Londra’da güzel bir kafede oturmuş kaçmak istemeden bunları yazıyorum? İnsanlar bunları nasıl okuyabiliyor ve AB’de kalma yanlısı insanların sızlanmayı kesmesi ve her şeyle ilgili Brexit’i suçlamamamız gerektiğiyle ilgili alaycı ve ilgisiz yorumlar yapıyor. Diğerleri bunu okuyacak ve bana Amerika’nın harika durumda olduğunu, Trump’un olası bir Hitler olduğunu (ve evet Godwin Kanunu. Ama benim karşılaştırmam bir başka narsist, karizmatik liderin öfke ateşini körüklemesi ve sonra işlerin kontrolden çıkması üzerineydi.) söylediğim için beni küçümseyecekler. Tarih ve öğrenmenin ağırlığına dayanan kötümser tahminlere karşı çıkan sonuçlara varmak kolaydır. Trump tartışmalarda, iddialarına karşı çıkarak ve onlara isim takarak ve onları ekarte ederek diğer Cumhuriyetçilere karşı kazandı. Kolay bir yol ama yanlış yol.

Brexit ve Trump kampanyasında olduğu gibi uzmanları görmezden gelmek ve onlarla dalga geçmek, sigarayı bırakmanızı söyleyen doktorla dalga geçmek ve sonra tedavisi olmayan bir kansere yakalandığınızı anlamaktan farklı değil. Küçük bir şey, biraz dinlemiş ve düşünmüş olsanız önlenebilecek, durdurulamaz bir yıkıma neden oluyor. Ama insanlar sigara içiyor ve bu yüzden ölüyor. İnsanlar böyle.

Bu yüzden kaçınılmaz olduğunu hissediyorum. Ne olacağını bilmiyorum ama kötü bir aşamaya giriyoruz. Bunu yaşayanlar açısından, durum hiç hoş olmayacak ve belki de hayal bile edilemeyecek bir cehennem gibi olacak. İnsanlar bunu atlatacak, iyileşecek ve devam edecekler. İnsan ırkı iyi olacak, değişecek, belki daha iyi olacak. Ama keskin uçta olanlar –Türkiye’de işinden kovulan binlerce öğretmen için, cezaevindeki gazeteciler ve avukatlar için, gulaglardaki Rus muhalifler için, terörist saldırılardan sonra Fransız hastanelerinde yaralı yatan insanlar için, şimdiye kadar düşenler için bu onların Somme Muharebesi olacak.

Ne yapabiliriz? Yani yine geçmişe bakarsak, muhtemelen çok bir şey yapamayız. Liberal entelektüeller her zaman azınlıkta. Bu konuda Clay Shirky’nin Twitter Fırtınasına bakın. Açık toplumların, diğer insanlara kibar olmanın, ırkçı olmamanın, savaşmamamın daha iyi bir yaşam biçimi olduğunu gören insanlar genelde sonunda bu kavgaları kaybediyorlar. Pis dövüşmüyorlar. Halkın desteğini almak konusunda berbatlar. Daha az şiddetliler, bu yüzden sonunda cezaevlerine, kamplara ve mezarlara giriyorlar. Bölünmeme konusunda uyanık olmalıyız (bakınız İşçi Partisi), gerçekler ve mantık üzerine tartışmada kaybolmamalıyız ve tutku ve öfkenin popülist mesajlarına kendi benzer mesajlarımızla yanıt vermeliyiz. Sosyal medyayı anlamalı ve kullanmalıyız. Farklı bir korkuyu kullanmalıyız. Bir başka Dünya Savaşı korkusu neredeyse 2. Dünya Savaşı‘nı durduruyordu ama durdurmadı. Kendi yankı odalarımızdan kurtulmalıyız. Trump ve Putin destekçileri Guardian okumaz, bu yüzden burada yazmak sadece kendi arkadaşlarına güven vermektir. Kapalı gruplarımızla diğer kapalı gruplar arasında köprü kurmak için bir yol bulmalı ve daha da açılan sosyal ayrımın diğer tarafına geçmeye çalışmalıyız.

(Bu arada, belki de bu yazıyı sırf tarihte bunun geldiğini gören tek insan olarak anılabilmek için yazıyorum.)

 

Bu yazı dunyadanceviri.wordpress.com/ dan alınmıştır

Yazının İngilizce Orjinali

Çeviren: Barış Satılmış

Yazar: Tobias Stone

Trakya’da geçmişten günümüze yaşanan ve yaşanacak çevre sorunları – Göksal Çidem

NELERİ KAYBETTİK, NELERİ KAYBEDECEĞİZ….. KAZANAN KİM…? 

Trakya havası, suyu, toprağı ve insanıyla sadece Türkiye’nin değil, Avrupa’nın da en değerli bölgelerinden biridir. Trakya ülke topraklarının 33’te biri. Yani %3 lük bir kısmı. Ancak ülke nüfusunun Yaklaşık %20’si burada yaşıyor. Yapılan planlar ile bu sayının artacağı da bir gerçek. Trakyanın 3 ili, 3 denizi, 3 dağı, 3 ormanı, 3 Üniversitesi var. Bir de Nehri vardı. Ergene..

100

Ergene yaklaşık 40 yıl önce yapılan sanayileşme planı ile öldü.  Ergene kaynakları üzerine ne kadar kirli sanayi varsa hepsi geldi. Kimya-Deri-Tekstil gibi. Nehri öldürmekle kalmayan sanayileşme şimdide Istrancalarda ki kaynaklar üzerine Çimento-Kil_Demir-Bakır-Altın-Gümüş-Taş-Çakıl v.b. vahşi madencilik ile geliyor.  Ergene temizlenecek ise, önce kaynaklarını korumak gerekiyor. Şu anda kaynaklar üzerinde saymakta zorlandığımız taş ocakları var. Patlatmalar ile su kaynakları yok ediliyor. Trakya’nın suları çarpık sanayileşme ve plansız yapılaşma uğruna yok ediliyor.

Kaynak : http://ergene.ormansu.gov.tr/ergene2/AnaSayfa/Sanayi.aspx?sflang=tr

Ergene öldürüldü. Bugün nehirden su değil, sıvı akıyor. Hem de niteliği belirsiz sıvı. (A4 Hiçbir amaç için kullanılamaz) Aktıkça kirletiyor. Aktıkça öldürüyor. Kaynak http://www.uzunkopru.bel.tr/ergene-nehri-su-kalite-raporlari  Ergene kirli, kanser yapıyor diyen bilim insanları önce görevden alınıyor, daha sonra iade ediliyor.. Ölürken bile susun diyorlar.. Kaynak http://www.hurriyet.com.tr/vali-kanser-uyarisi-yapan-doktoru-gorevden-aldi-27208643

Bir zamanlar Pirinç ihtiyacımızın %80, Ayçiçeği %60 Buğday %13 İhtiyacını karşılayan Ergene havzası tarım dışında kalıyor. Ülkenin %3 lük toprağı üzerinde yaklaşık 2100 sanayi tesisi.  Ergene de bunların drenaj kanalı.

Ergene şimdi temizlenecek deniliyor. Peki nasıl..? Arıtmalardan çıkan su veya sıvı Marmara Denizine deşarj edilecek.  Bu su arıtıldı ise neden nehire verilmiyor. Saf su olsa bile günde yüzbinlerce metreküp suyu Marmaraya boşaltmak deniz ekosistemini nasıl etkileyecek..   Tekirdağ Şerefli deresinden Marmaranın 4 km açığına ve yaklaşık 50 mt derine deşarj edilecek. Marmara dünyada eşi benzeri olmayan bir iç deniz. Sanayinin arıtılmış…! Sularını Marmara’ya bırakacağız..

Kaynak: http://www.ergenederindeniz.com/

Özet: Bir zamanlar balıkçılıkla geçimlerini sağlayan insanların olduğu nehirde, günümüzde canlı yaşamı yok. Zamanla size aş iş getirdik diyenler. Önce topraklarımız-Sonra Nehrimizi-Bugün ise sağlığımızı elimizden alıyorlar.  Nehrimizi kirleten, yer altı sularımızı yok edenler, topraklarımızı tarım yapılamaz hale getirenler, uygulanan yanlış tarım politikaları sayesinde   bugün de,  bu toprakları yok pahasına üreticinin elinden alıyorlar.

Tanrının yaratırken çok cömert davrandığı   Trakya’da,   3 Dağda 3 orman, 3   Ormanda 3 deniz var.   Bir nehir vardı artık yok.

Kalanları da yok etmek için bu defa 2 termik santral duyurusu var.. Vize ve Çerkezköy-Silivri bölgesinde. Vize’de kurulacağı alan için seçilen yer için duyuruda “TKİ Vize EÜA alanı yürürlükteki Trakya Alt Bölgesi Ergene Havzası 1/100 000 Ölçekli Revizyon Çevre Düzeni Planı’nda “Tarım Arazisi” ve “Orman Alanı” olarak yer almakta, ayrıca “Yeraltı Suları Besleme Alanı” kapsamında bulunmaktadır. Söz konusu alan bir alt kademede yürürlükte olan Kırklareli İli 1/25 000 Ölçekli Çevre Düzeni Planı’nda ise “Tarımsal Niteliği Birinci Öncelikli Korunacak Alan”, Tarımsal Niteliği Sınırlı Alan” ve “Orman Alanı” olarak yer almakta, ayrıca “Yeraltı Suları Besleme Alanı” kapsamında bulunmaktadır.”Deniliyor.  Orman var. Tarım toprağı var. Yer altı su besleme alanı var.. Kısacası yaşam kaynağı ve alanı.. Trakya’da yer almayacak sanayi türleri arasında idi. Bakanlık plan değişikliği ille Kömürlü termik santraların önü açıldı.

92

Kaynak:

http://www.csb.gov.tr/iller/istanbul/index.php?Sayfa=duyurudetay&Id=144208

http://www.csb.gov.tr/db/tekirdag/editordosya/trakya_enerji%20cdp%20deg_PLAN%20RAPORU_11112016.pdf

Ayrıca bu alan “5 Kasım 2009 tarih ve 27397 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan “Ergene ve Meriç Havzaları İşletme Sahası” ilanında belirtilen ve yer altı suyu işletmesine kapalı havzadır.” 1-1 Çorlu, 1-2 Vize, 1-3 Lüleburgaz ve 1-5 Babaeski alt havzalarında yapılmış olan yeraltısuyu tahsisleri emniyetli işletme rezervine ulaştığından yeni yeraltısuyu tahsisi yapılmayacaktır.”  Deniliyor ama, Sondaja kapatılmış bir havzanın ortasına Kömüre dayalı termik santral yapılacak..

2015-2016 yılında Ülmemizin en kirli havası Trakya’da, Keşan İlçesindeydi. Bunun üzerine bir de  Trakya’ya 2  Kömürlü Termik Santral. Buna ne denir..? Cevabı bende yok..

Yaşadığım bölgeden başlayalım. Kırklareli Vize.. Trakya topraklarında ki ilk başkent. Günümüzde ülkemizde ki 11 sakin şehirden birisi. Kısacası  Cittaslow.

101

Cittaslow felsefesi yaşamın, yaşamaktan zevk alınacak bir hızda yaşanmasını savunmaktadır. Cittaslow hareketi, insanların birbirleriyle iletişim kurabilecekleri, sosyalleşebilecekleri, kendine yeten, sürdürülebilir, el sanatlarına, doğasına, gelenek ve göreneklerine sahip çıkan ama aynı zamanda alt yapı sorunları olmayan, yenilenebilir enerji kaynakları kullanan, teknolojinin kolaylıklarından yararlanan kentlerin gerçekçi bir alternatif olması hedeflenmiştir.

Perşembenin gelişi Çarşambadan belliydi.

Vize ve Çevresine Kömür sondaj çalışması için verilen ÇED Gerekli değildir kararlarına Proje alanını  kapsayan köy muhtarları dava açtı. Edirne İdare Mahkemesi de bu kararı iptal etti.  Yörede yaşayanlar yaşam alanlarını yok edecek her proje karşı ortak mücadeleyi oluşturdular. Bunu yaparken de bilim ve hukuk çerçevesinde bilinçli bir şekilde yaptılar. İnsan olmanın gereğini ve gelecek nesillere yaşanacak bir Dünya  bırakmak için ortak mücadele ettiler. Mücadeleye devam ediyorlar ve edecekler.

Vize’de onbir köyü kapsayan “Linyit Kömür Arama Sondaj sahası” 1 Sınıf Tarım Toprağı-Mera ve Orman ile birlikte Istrancaların temiz kalan, doğası bozulmamış birkaç köyünü de yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bıraktı.   12402,64 hektar,  ( 124 026,4 dekar )  alanda 295 noktada sondaj çalışma haritası.                 

93
Harita 3. Kırklareli İl’i Vize İlçesi’nin 11 köyünü kapsayan kömür sondajı ruhsat alanı

Istrancaları kaybedersek ne olur..?

TV lerde hava durumunda  “Balkanlardan gelen, soğuk, sıcak, yağışlı, karlı v.b. yurdu etkisi altına alacaktır” derler ya.. Istrancalar hava koridorudur.  Istrancaları kaybedersek, İstanbul’un nefes borusu yok olacak. İçtiği suyu yok olacak. Çünkü İstanbul’a ve ülkemize hava Istrancalar üzerinden gider. Koruyamadığımız zaman  Balkanlar üzerinden duman, kül, radyasyon, toz v.b. gidecektir.

Avrupa’nın en önemli 5 Doğa alanından biri olan Istranca Dağlarında da birçok ekosistem iç içedir.

Dağ, deniz, göl, dere, mağara,orman ve kumular ile bunların üzerine bir de longoz ormanlarını ekleyin. Dünyanın başka hiçbir yerinde yok. Istranca dağlarının yaklaşık 1218 km²lik bölümü hazırlanan Bilimsel raporlar ile biyosfer rezervi olması teklif edilmiştir. 2008-2009 yıllarında yürütülen çalışma sonucu UNESCO ya sunulmak üzere hazırlanan raporlar raflarda bekletiliyor.

Kaynak: http://yildizdaglari.cevreorman.gov.tr/tr/yildiz-daglari-biyosfer-projesi/proje-alani/

ORMAN VE SU İŞLERİ BAKANLIĞI KIRKLARELİ İLİ DOĞA TURİZMİ MASTER PLANI 2013-2023

94

Orman Su işeri Bakanlığınca hazırlanan Doğa Turizmi Master planına bakıldığında Özellikle Vize’de Turizmin her çeşidi planlanmış. Hiçbir planlamada Kömüre dayalı Termik Santral yer almamıştır. İşte bu yüzden Vize Cittaslow dur.

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın hazırladığı ‘Tarım Arazileri ve Gıda Koruma Kamu Spotu’ televizyonlarda ve internette yayınlanmaya devam ediyor. Bakanlığın hazırladığı kamu spotunda şu ifadeler yer alıyor: “Domates biber patlıcan. Gelecek nesiller sadece resimlerini görebilir. Tarıma elverişli alanların tarım dışı kullanımı geleceğimize indirilmiş büyük bir darbedir. Bu gidişe siz “de dur deyin. Ülkemizde yeterince uygun alan var. Binalar tarım alanlarına değil imara uygun alanlarına yapılmalı. Tarım alanlarına yapılacak tarım dışı faaliyetlerine ruhsat verilmeyeceğini kamuoyunun bilgisine saygılarımızla sunarız” denilmektedir

Bir Bakanlık plan yapıyor, Diğer Bakanlık plan değişikliği yapıyor..? Kaybeden geleceğimiz oluyor..

Bir Bulgar dostum Istrancalar için “Tanrı dünyayı yaratırken düşünmüş, hesaplamış, planlamış. Okyanusların, kıtaların, dağların ve nehirlerin yerini belirlemiş.  Ancak Istrancaları yaratırken sadece gülümsemiş”   demişti. Istranca Dağları’nın 1/3 Bulgaristan da. 2/3 Türkiye’de. Karşı tarafta çiçek koparmak, Çadır kurmak bile yasak iken, bizim tarafta tahribat had safhada.

Onlar korurken “kamu yararı kararı” oluyor. Biz ise taş ocağına da, termik santral da,çimento fabrikasına da, altın madenine de “kamu yararı kararı” alıyoruz.

Istrancalarda şehirde de, ormanda da yaşamlar tehdit altında..

Sermaye vahşi madencilik için dağlara çıkınca, dinamitler patlamaya başlamış, İş makineleri çalışmaya ve kamyonlar taşımaya başlayınca yaban hayvanları kaçacak yer aramaya başladı.

Bulgaristan sınırına AB mülteci göçünü önlemek için 4-5 metrelik dikenli teller çekti.  Karşıya gidemeyenlerin feleği şaştı.

99
YER:DEREKÖY HUDUT

Kırklareli’de pazara inen domuzlar, İstanbul’da ise boğaza inmeye başladı.

Kaynak :  http://www.hurriyet.com.tr/istanbul-bogazinda-ucuncu-domuz-vakasi-27553250

http://www.gazetevatan.com/yaban-domuzu-pazara-girdi–495915-gundem/

Haberlerde ve yorumlarda insanımız hala “domuzun pazarda, boğazda  ne işi var..?” diyor.

Ne yapsın… Senin evini başına yıksalar,  evinin içinde dinamitler patlasa, bahçende iş makinaları ve kamyonlar dolaşsa sen ne yapardın..?

Bizler Kırklareli Kent Konseyi Çevre Meclisi ve  bileşeni olduğumuz Trakya Platformu Bilim, Hukuk ve Yürütme Kurulu olarak konunun yakından takipçisi olacağız.  Anayasal haklarımızı dün savunduğumuz gibi,  bugün ve gelecek adına da yaşamı savunmaya devam edeceğiz.

102-goksal-cidem

 

Göksal Çidem

Trakya Platformu Yürütme Kurulu Üyesi

Kırklareli Kent Konseyi Çevre Meclisi Başkanı

                                  

Onur Haftası Komisyonu, “LGBTİ+ aktivisti avukat Levent Pişkin yalnız değildir”

İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası Komisyonu (Istanbul LGBTI+ Pride Week Commission), bugün gözaltına alınan LGBTİ+ aktivisti Levent Pişkin’le ilgili Türkçe ve İngilizce iki dilli bir basın açıklaması yayınlayarak, “LGBTİ+ aktivisti avukat Levent Pişkin yalnız değildir” dedi

LGBTİ+ aktivisti Levent Pişkin
LGBTİ+ aktivisti Levent Pişkin

Basın açıklamasını yayınlandığı şekli ile Türkçe ve İngilizce olarak paylaşıyoruz.

“LGBTİ+ hareketinin aktivistlerinden, Onur Haftası gönüllüsü, Özgürlükçü Hukukçular Derneği aktif üyesi ve insan hakları savunucusu avukat arkadaşımız Levent Pişkin evine yapılan baskınla hukuksuz bir şekilde göz altına alındı.

Daha önce cumhurbaşkanı tarafından kendisine dava açılan Levent Pişkin, açık kimliğiyle tüm baskı ve yıldırma politikalarına karşı aktif şekilde mücadele ederek haksızlığa uğrayan arkadaşlarımızla dayanışmayı hep sürdürmüştür.

Son dönemde FETÖ/PDY ile mücadele adı altında, HDP milletvekilleri ve eş genel başkanlarının tutuklanmasına; kadın, çocuk, LGBTİ+ gibi birçok farklı alanda hak mücadelesi veren derneklerin kapatılmasına kadar varan cadı avının tüm muhalif gruplara yönelişine tanık olmaktayız. Havuz medyası tarafından çıkarılan, “bir Alman dergisi” aracılığıyla Selahattin Demirtaş’ın propogandasının yapılacagı haberiyle hedef gösterilen Levent Pişkin’in gözaltına alınması, özünde savunma hakkı ve avukat-müvekkil ilişkisine yapılan saldırıların bir devamıdır.  Bir avukatın müvekkiliyle görüşmesi de, görüşmeleri yurt içi ve yurt dışında basına iletmesi de suç teşkil etmez! Bu hukuk dışı soruşturma başlatma ve gözaltına alma uygulaması, savunma ve adil yargılanma haklarının açıkça ihlalidir.

Direnen herkesi daha fazla bir araya gelmeye ve ses çıkarmaya çağırıyoruz.

Levent Pişkin yalniz değildir, davanın takipçisi olacağız!

İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası Komisyonu

Levent Pişkin, an activist of LGBTI+ movement, Pride Week volunteer, an active member of the Association of Lawyers for Freedom (Özgürlükçü Hukukçular Derneği – ÖHD) and a human rights advocate, was detained illegally after a raid to his home.

Levent Pişkin, previously sued by the President on an insult case, has always continued his solidarity with our friends, actively struggling against all policies of repression and intimidation, with his open LGBTI identity.

We have recently been witnessing a witch hunt against all opposition groups in the disguise of combatting the network of Fethullah Gulen known as the Fethullah Gulenist terror organization (FETO), which is blamed by the government for masterminding the 15 July failed coup. Earlier this month, the co-leaders of the pro-Kurdish Peoples’ Democratic Party or HDP were arrested along with eight other parliamentarians on terror-related charges. Last Friday, the Ministry of Interior announced the shut down of 370 associations with alleged links to terror groups; among them were associations fighting for the rights of women, children and LGBTI+.

Levent Pişkin was detained after being targeted by pro-government media through stories that claimed “a German magazine” would write “propaganda” on behalf of arrested HDP co-leader Selahattin Demirtaş. This detention is an extension of the attacks against the client-attorney relationship and the right to be defended by a lawyer. Neither the meeting of a lawyer with his/her client nor explaining these meetings to local or foreign press constitutes a criminal act!

This illegal practice of investigation and detention is a deliberate violation of the right to defense and to fair trial.

We call upon all those who resist, to come together and to speak out more.

Levent Pişkin is not alone, we will be following the trial!

Istanbul LGBTI+ Pride Week Commission

 

(Yeşil Gazete)

Laçin Ceylan, “Kendimi Ionesco’nun kızı, kardeşi, akrabası gibi görüyorum”

Bu hafta, 30 yılı aşkın süredir  tiyatro sahnelerinde oyuncu ve yöneten olarak yer alan, 20 yıldır tiyatro eğitmenliği yapan, pek çok sinema filminde dizi filmde oynayan ve 2006 yılından bu yana da, BiTiyatro’nun kurucusu, oyuncusu, yönetmeni, eğitimcisi olarak tiyatro çalışmalarını sürdüren Laçin Ceylan ile, o harikulade oyunculuğunu biraz kenara bırakıp, Laçin Ceylan’ın tiyatro yönetmenliğini merkeze alarak bir röportaj yaptım. Keyifle okumanızı dilerim.

Laçin Ceylan ve Murat Akdağ
Laçin Ceylan ve Murat Akdağ

Murat Akdağ : Şu ara “Etna-Bedendeki Kuyular”, “Vurgun” ve önümüzdeki ay “Küçük Prens”in tekrar oynanamaya başlaması ile üç ayrı tiyatro oyunu ile sahnede olacaksınız. Hepsi harika oyunlar, siz de çok başarılısınız o oyunlarda ama ben size, tiyatro yönetmenliğinizle ilgili sorular sormak isterim…

Laçin Ceylan : Olur. Güzel olur ama son dört yıldır, BiTiyatro’nun yapım işleri ile uğraşmaktan oyun yönetmiyorum. Aklımda bir sürü iş var… İllaki birine bir ara başlarım ama şu an oyunculuktan fazla, tiyatro idareciliği vaktimi alıyor. Zaten, yönetmenlik de, oyunculuk da, ihtiyaç halinde yapılmadı. “Bu rolü oynamalıyım, tam zamanı” ya da “bu hikayeyi anlatmalıyım, buna ihtiyacım var” dediğimde harekete geçiyorum. Zaten, öncelikli olarak, oyunculuk yapmak için eğitilmiş biriyim ve yıllar evvel oyuncu olmak için yola çıktım.

M.Akdağ : İlk yönettiğiniz oyun neydi?

L.Ceylan : Bir okul çalışmasıydı. Çok öne çıkan bir iş oldu. Eugène Ionesco’nun “Kel Şarkıcı” adlı oyununu  yönetmiştim. O zamanlar, Hacettepe Üniversitesi tiyatro bölümünde yüksek lisans yapıyordum. Araştırma görevlisi olarak da derslere giriyordum. Küçük küçük oyunlar yapıyorduk…

Öğrencilerin oyunculukları üzerinden ucu açık çalışmalar, denemeler filan oluyordu. Böyle böyle, ben oyuncu ile çalışmayı öğrendim ve biriken, küçük oyunlar oluşmaya başladı. Derken, Cüneyt Gökçer hoca, öğrencileri grup grup bölmüştü ve onlardan tek perdelik bir oyun seçip çalışmalarını istemişti. Her grubun çalıştığı bir iş vardı ama bir grup bir türlü oyun seçememişti ve okulda biraz tembellik ediyormuş gibi görünüyorlardı. Halbuki alakası yok. Titizleniyorlardı.

O grupta kim vardı… Esra Bezen Bilgin, Boğaçhan Sözmen, Mehmet Avdan, Betül Çobanoğlu, Serhat Tutumluer, Murat Taşkent, Ayşe Gaye Makiniz vardı,Ayşe’nin adı  oyunda oynamıyor diye geçmez ama oyuna çok emeği vardır. Mine vardı, birde. Hizmetçiyi çok iyi oynamıştı.Ama zaten, tam bir ekip çalışmasıydı. Işıkta, efektte, dekorda kostümde çok fazla insanın emeği vardır.  Gurup çok iyi ama oyun bulamıyorlar… En son akıllarına, Eugène Ionesco’nun “Kel Şarkıcı” adlı oyunu geldi. Bana sordular. Ben, zaten okul yıllarında çalışmıştım. Hizmetçiyi oynamıştım derste. Çok severim Ionesco’yu. “Kel Şarkıcı” fikri ile bana geldiklerinde çok mutlu oldum.

Mutlu oldum, mutlu oldum ama Cüneyt hoca hoşlanmaz diye hocaya önermelerini istemedim. Çocuklar ısrar ettiler.  Cüneyt hocanın dersinde okudular oyun metnini. Cüneyt hoca dinledi, dinledi. Önce çok inandırıcı bulmadı. Son dakikada bir şey bulmuşlar gibi göründü gözüne. Ben de o zaman Cüneyt hocanın asistanıydım. Anaç bir duygu ile “çok güzel bir şey seçmişler hocam” dedim. Cüneyt hoca da döndü, baktı bana “Sen çok mu seviyorsun bu oyunu?” dedi. “Çok seviyorum hocam, çok güzel bir oyun” dedim. “İyi o zaman. Sen yönet” dedi. Haydi… Kaldı mı başıma… Ben hiç böyle olacağını düşünmedim. Hatta çocuklara da kızdım, biraz. Kızdım ama olsun. Hoca bunu dedi ya…

Bunun üzerine topladım çocukları, başladık çalışmaya ama benim hiç iddiam yok. Okul çalışması, mezuniyet oyunu filan diye bakıyorum fakat ortaya çıkan iş çok sevildi. Hatta o kadar sevildi ki “şımardı” diyebilirim. Ankara’daki tiyatro çevresi oyunu konuşmaya başladı. Oyunu tekrar tekrar izleyenler oldu. Normalde bir ya da iki bilemediniz üç defa oynayabilecek bir okul oyunu, bu başarının ardından iki yıla yakın, konservatuarın kendi sahnesinde, biletli olarak sahnelendi. Hatta o dönem, Işıl Kasapoğlu, İzmit Şehir Tiyatrosu’nu kuruyordu ve çok geniş katılımlı kapsamlı bir sınav açmışlardı. Kel Şarkıcı ekibi toplu olarak sınavında Kel Şarkıcı’yı oynadılar. Sınavı da kazandılar. Hatta sınav özelinde bir kaç prova daha yapmıştık. Bir kaç yıl sonra Işıl Kasapoğlu, oyunu İzmit Şehir Tiyatrosu’na taşıyıp, İzmit Şehir Tiyatrosu yapımı olarak yeniden çalışmamızı istedi ama bana öyle zor bir tarih söylediler ki, çok istememe rağmen böyle bir şeye kalkışamadım.

M.Akdağ : “Kel Şarkıcı” anılarla dolu, çok özel bir iş olmuş… Kel Şarkıcı’dan sonra yönettiğiniz oyun bir Dario Fo oyunu değil mi?

L.Ceylan : Evet. Kel Şarkıcı’ya referansla gelen bir teklif oldu o. İşte “sen Kel Şarkıcı’yı yaptın, bunu da yaparsın” diye. Bu arada, ben de okulda yaptığım çalışmalarla birlikte oyunculuktan daha fazlasına konsantre olmaya başladığımı fark ettim. Bir tirat çalışırken bile, o tiradı hemen sahnelenecek bir iş gibi görmeye başlayıp, araştırmalar yapıyordum. Notlar alıp, tasarımlar düşünüyordum. Bu yönelim beni yönetmenliği ciddi ciddi düşünmeye itti. Tam bu sırada, Trabzon Devlet Tiyatrosu için, Dario Fo’nun “Klarkson, Borazanlar ve Bırtlar” adlı oyununu yönettim ama hiç bir zaman “ben bir yönetmenim, bu yılda bir reji yapmam lazım” diye düşünmedim.

M.Akdağ : “Klarkson Borazanlar ve Bırtlar”, Devlet Tiyatroları İçin yönettiğiniz ilk oyun değil mi?

Klarkson Borozanlar Bırtlar - Trabzon Devlet Tiyatrosu - 2001
Klarkson Borozanlar Bırtlar – Trabzon Devlet Tiyatrosu – 2001

L.Ceylan : Evet. 2000/2001 tiyatro sezonu idi. Çok güzel bir çalışma oldu benim için. Tabi bende bir tereddüt oldu başta. Okulda, öğrencilerimle çalışmalar yaparken birden bire farklı farklı okullardan mezun olmuş meslektaşlarımla çalışırken buldum kendimi. İçlerinde, çok sevdiğim ve Hacettepe’den öğrencim olan Durukan Ordu, Aslı Kılan gibi meslektaşlarım da vardı ama ne olursa olsun. İşin, bende, başka bir heyecanı vardı.

Trabzon’a ilk gittiğimde çok renkli bir yapı ile karşılaştım. Farklı farklı okullardan mezun olmuş Trabzon’a gelmiş arkadaşlardı. Üzerlerinde bölgede tiyatro yapıyor olmanın verdiği bazı yoksunlukların, yıpranmışlıkların, yorgunlukların izi vardı. Çok fazla çalışıyorlardı.

Bu şartlar altında başladık çalışmaya. 18 kişilik bir oyuncu kadrosu vardı elimde. Oyun güzel çıktı ve baya uzun süre oynadı. Oyuncular içinde çok özel bir çalışma oldu. Dario Fo, bir oyuncunun sınırlarını zorlayabilecek, bedeni ile, duygusu ile, yorumculuğu ile oyuncunun kendi aşmasına yol açabilecek yapıda “patron”, “işçi”, “işçinin karısı” “işçinin sevgilisi” gibi muazzam tipler ve karakter yazmıştı. Dario Fo’nun ustalıkla kurduğu bu yapı, içerdiği absürt öğelerle birlik hem oynayan için hem de izleyen için çok değerli bir imkan sunuyor seyirciye Trabzon’daki çalışmada bunu gördüm.

M.Akdağ : Dario Fo’yu yeni kaybettik… Ne söylemek istersiniz?

L.Ceylan : Bence İtalya hatta dünya muhalefet partisini kaybetti!

M.Akdağ : Çok güzel tariflediniz!

L.Ceylan : Öyle ama… Dario Fo da, karısı France Rame da çok büyük bedeller ödediler. İşkencelerden geçtiler. Şakası yok bu işin. Tiyatrolarını o kadar güçlü bir hale getirmişlerdi ki, Commedia dell`Arte’den aldıkları o halk tiyatrosu geleneklerini… Geleneksel tiyatrolarını tekrar yorumlayarak, günümüzdeki kişiliklere uyarlayarak, muazzam… Şenlikli bir aktarım geliştirdiler. Üstelik bu yapıyı, oyuncuları ile yaptığı doğaçlama çalışmaları, felsefi, felsefi siyasal, güncel tartışmalar sonucu oluşturuyor ve oyun metinlerini bu atölye çalışmalarının sonunda yazıyor.

Benim, 16 sene önce yönettiğim “Klarkson Borozanlar ve Bırtlar” da, eski, İtalya Başbakanı Aldo Moro’nun 1978 yılında kaçırılıp öldürülme olayını inceliyordu. Ben, oyunu bu yapısıyla, Trabzon seyircisi ile nasıl buluşacağını, seyircinin ne tepki vereceğini çok merak ediyordum ama seyirci, oyunu çok güzel karşıladı. Hatta, seyircilerden biri “ya devletin tiyatrosunda devleti eleştiriyorsunuz” demişti. Bunu eleştirerek ya da kızarak söylememişti ama oyuna şaşırdığını ve böyle bir oyunun Devlet Tiyatroları’nda oynanmasını beklemediğini dile söylemişti. Sert bir oyundu ama aynı zamanda, karanlıktan çıkan müthiş bir kahkaha da attırıyordu.

M.Akdağ : Anladım. İlk profesyonel oyun olarak çok özel bir çalışma olmuş. Sonraki oyununuz, Plautus’un “Hortlaklar”ı oldu değil mi?

L.Ceylan : Evet. Diyarbakır Devlet Tiyatrosu için yapmıştım fakat onu böyle büyük bir keyifle anamıyorum çünkü istediğim sonucu alamamıştım. Plautus, Hortlaklar’da insanoğlunun özetini, insanoğlunun özünü, bu özden çıkan suretlerin ve tiplerin muazzam bir skalasını çıkartmış. Bu yüzen Plautus’un oyunları, oyuncuların işlik olarak çalışması için muazzam alanlar… Shakespeare’de, Moliere’de Plautus’un metinlerinden, anlattığı insanlık hallerinden yola çıkarak oyunlar yazmışlardır.

Hortlaklar - Diyarbakır Devlet Tiyatrosu - 2003
Hortlaklar – Diyarbakır Devlet Tiyatrosu – 2003

M.Akdağ : Plautus’un oyunları Türkiye’de pek oynanmaz… Sizin aklınıza nerden geldi?

L.Ceylan : Evet, oynanmaz. Benim için de, okuldayken, antik dönem ve roma dönemi oyunları hep çalışılması gereken oyunlar konumundaydı. Çok gençken, Antik dönem oyunlarının kıymetini bilemiyoruz. Çağlar ötesinin bir oyun metnini sırf tiyatro tarihinde olduğu için çalıştığımızı zannediyoruz. Şimdi bunun, bir tür çocuksuluk olduğunu düşünüyorum.

Okul yıllarından çok sonra farkettim ki “ya bunlar benim topraklarımın öyküsü” Anadolu’dan fışkıran hikayeler… Hikayelerdeki tipler, karakterler bu topraklarda hala yaşayan insanlar… Plautus’un “Hortlaklar”ı da böyle bir oyun. İnsan varlığı ile ilgili çok temel bir kaynak var oyunda. Mizah, aynı zamanda uzak açı kurabilmektir ya… Oyunda, hem durumları çok iyi kavrayıp hem de durumlara uzak açı kurabilen bir yapı var. Ben çok şey buldum Hortlaklar’da. Çok şey anlatılabileceğini düşünüyordum o oyunla ve çok büyük bir hevesle başladım ama istediğim gibi olmadı.

M.Akdağ : Neden?

L.Ceylan: Çünkü, Devlet Tiyatroları’nda bazen çok kopuk çalışılıyor. Oyunun dekor tasarımcısı ya da giysi tasarımcısı prova izleyemiyor. Tasarımlar çok uzaklarda yapılıyor ve çok geç geliyor. Tam bir ekip çalışması olamıyor bazen…

Oyunda oynayan ekip de pek mutlu ve istekli değildi. Ben de her istediğimi ya da kafamda kurduğum her şeyi sahneye yansıtamadım. Tüm bu durumlar da pek çok çıkarıma neden olabiliyor tabi. Çünkü, Kel Şarkıcı okulda inanılmaz bir motivasyonla, keyifle, yoktan var ederek çıkmıştı. “Klarkson Borazanlar ve Bırtlar” yine böyle bir enerjinin içinde oluştu, oynandı. Ama “Hortlaklar”da bir tökezleme oldu. Bu tökezlemenin de öğreteceği çok şey oluyor tabi… Bir sürü şeyi yeniden gözden geçiriyorsunuz. Hasılı, “Hortlaklar” içime sinen bir çalışma olmadı ama bir gün başka bir yerde, başka bir kadro ile o oyunu tekrar ele almak istiyorum.

M.Akdağ : Hortlakların ardından İzmir Devlet Tiyatrosu için yönettiğiniz “Delil Yetersizliği” geliyor galiba…

L.Ceylan : Evet ama ben İzmir’e “Kel Şarkıcı”yı yönetmek için gittim biliyor musun? 2008/2009 tiyatro sezonuydu

Hülya Savaş, İzmir Devlet Tiyatrosu müdürüydü. Hülya’ya, daha tiyatroya başlamamışken bile hayrandım. Konservatuara girmeden önce İzmir’de hep onu izlerdim. Beni “Kel Şarkıcı”yı yönetmem için davet edince gittim tabi ama benden önce provası başlayan başka bir oyun vardı ve benim “Kel Şarkıcı” için ihtiyaç duyduğum oyuncular o oyunda görevliydi. Hülya da bana “Başka bir oyun çalışalım, daha az oyunculu bir iş olsun” dedi. “Olur ama, madem beni oyun yönetmem için davet ettin yönettiğim oyunda sen oynayacaksın” dedim. Hülya da kabul etti. Hemen oyunlar okumaya başladık ve G.G Del Tore’nin “Delil Yetersizliği” adlı oyununu bulduk.

Delil Yetersizliği - İzmir Devlet Tiyatrosu - 2008
Delil Yetersizliği – İzmir Devlet Tiyatrosu – 2008

Oyun kriminal bir işti. Çok güzel çalıştık. O oyunda, gerilimli ve kriminal havayı ne kadar sevdiğimi fark ettim. Üzerine gidersem ortaya çok enteresan işler çıkabilir dedim. Zaten bu düşünce beni, Turgay Nar’ın “Gizler Çarşısı”na taşıdı.

M.Akdağ : “Gizler Çarşısı” Turgay Nar’ın enteresan bir oyunudur. O proje nasıl çıktı ortaya?

Gizler Çarşısı - Ankara Devlet Tiyatrosu - 2009
Gizler Çarşısı – Ankara Devlet Tiyatrosu – 2009

L.Ceylan : O dönem, Devlet Tiyatroları genel müdürü Lemi Bilgin, 2009/2010 tiyatro sezonunu, Devlet Tiyatroları’nın her sahnesinde yerli yazarların, daha önce hiç sahnelenmemiş oyunları ile açmak istemişti. Yerli yazarları desteklemek, alan açmak istemişti. Tabi bu çok güzel bir hareket ama şimdi bakınca çok gerçekçi bulmuyorum bu hareketi. Şüphesiz, yazarlar oyunlarının oynandığını görünce gelişiyorlar. O heyecanla yeni yeni oyunlar yazıyorlar ama Devlet Tiyatroları gibi, her sezon yirmiden fazla sahnede perde açan bir kuruma yetecek kadar yeni ve iyi oyun yok malesef.

Ben bu süreçte o kadar çok yerli oyun okudum, o kadar kötü örneklerle karşılaştım ki anlatamam. Tamam, yerli oyun çalışmak güzel bir şey ama çalışacağım oyunun da beni heyecanlandırması lazım… Araya taraya, “Gizler Çarşısı”nı buldum. Hatta, o oyunda bile, yazarın dokunması gereken noktalar olduğunu düşünmüştüm. Bu düşüncemi hem yazarla hem de idare ile paylaştım ve oyunun yazarı Turgay Nar, oyunu tekrar ele aldı. Bazı değişiklikler yaptı. Gizler Çarşısı da benim çok severek çalıştığım bir oyun oldu. Tüm kadronun, özellikle Ali Hakan Beşen’in oyuna çok katkısı oldu. Tabi o da çok kalabalık bir oyun oldu. Aslında ben kalabalıklarla oturup kalkmayı pek sevmem ama kalabalık kadrolarla oyun yapmayı sevdiğimi fark ettim. Mesela, İki kişilik oyun benim için daha zor…

M.Akdağ : Gizler Çarşısı, sahnelediğiniz ilk yerli oyun değil mi?

L.Ceylan : Evet. Zaten, o sezonun oyun stratejisi bu yöndeydi. Ben de yerli oyunlar arasından bir seçim yapmak durumundaydım ama oyun okuma süreci çok zor geçti benim için. Tam bir oyun yakalıyorum. Güzel gidiyor diyorum ama finale doğru oyun aksamaya başlıyor ya da güzel bir konu yakalanmış. Önemli bir şey tartışılıyor ama yazın tekniği çok kötü ve ya kurgusu. Bazılarının attığı taş ürküttüğü kurbağaya değmiyordu.

Bugüne kadar okuduğum, yönettiğim, üzerine düşündüğüm yerli tiyatro oyunlarından sonra geldiğim nokta, Devlet Tiyatroları’nın, em azından bir sahnesini, sadece yeni yerli oyun yazarlarına bir “işlik alan” olarak tahsis etmesi. Bu sahnede sürekli yeni yerli yazarların oyunları oynansın. Oyunlarda profesyonel oyuncular yer alsın. Yazarlar oyunların prova sürecinde de yer alsınlar ve sahnede, işin asıl yerinde oyunlarının nasıl çatırdadığını, neresinden aksadığını, nereye ne müdahaleler yapmak gerektiğini görsünler. Bir tiyatro oyunu yazarının böyle bir atölyeden geçmesi çok yararlı olacaktır.

M.Akdağ : Buna benzer bir şeyi GalataPerform yapıyor. “Yeni Metin Yeni Tiyatro” başlığında. Çok da güzel işler çıkıyor…

L.Ceylan : Evet. Takip ediyorum. GalataPerform yapıyor ama benim kastettiğim bu işin devletin kültür sanat politikası olarak devlet tarafından yürütülmesi. Maalesef Devlet Tiyatroları henüz böyle bir işe kalkışmış değil.

M.Akdağ : Maalesef… Peki bir de, Devlet Tiyatroları dışında bir kurumda yönettiğiniz bir oyun var. “Cam” Levent Kazak’ın oyunu, Devlet Tiyatroları dışında yönettiğiniz ilk ve tek oyun galiba değil mi?

L.Ceylan : Evet. Cam’ı yönetmemi rahmetli Alaattin Eraslan istemişti. Alaattin ile oyunu yönetmeye ikna olmak için çok konuştuk o zaman. Ben, Levent Kazak’ın oyun metnini çok sevmiştim. Yalancılık üzerine bir metindi. Oyundaki karakterlerin hepsi birbirlerinin yalan söylediğini bildiği halde birbirleri ile ilişki kurmaya devam ediyordu. Bu durum bir sürü esprili durumlar oluşturuyor ve dolantı komedyası çıkıyordu ortaya.

Cam - Aysa Prodüksiyon Tiyatrosu - 2010
Cam – Aysa Prodüksiyon Tiyatrosu – 2010

O zaman Alaattin bana, oyuncu seçimi ve çalışma koşulları için çok hoş bir alan açtı ama özel tiyatroda iş yapıyor olmanın sorumluluğu başka bir şey. Ben, kendi özel tiyatromda da pek çok şeyi ince ince hesap ederek iş yapıyorum ama başka birinin özel tiyatrosunda iş yapmak, çok pahalı bir spor arabayı kullanmak gibi. Araba senin değil ama sürüş senin… Yine de, Aysa Prodüksiyon tiyatrosu bana, kendimi, kendi özel tiyatromda çalışıyormuşum gibi hissettirdi. Sağ olsunlar…

M.Akdağ : “Cam” bir öze tiyatro yapımı olarak çok tutu. Çok sevildi galiba değil mi?

L.Ceylan : Çok tutu. Epey oynadı. Turneler yaptı. Oyuncu kadrosu çok güzel oturmuştu. Hepsi, tiyatro okullarından mezunlardı ve çok ünlü, televizyondan ve sinemadan tanınan oyunculardı ama bütün bu kariyerlerini bir kenara bırakarak provalara gelirlerdi. Hatta, eş zamanlı olarak dizilerde oynuyorlardı, sürekli setlerdeydiler ama setten çıkar çıkmaz, koştur koştur provaya gelirlerdi.

Hepsi birbirlerine çok yardımcı oldular. Sonra aralarında bir şey gelişti. Birbirleri ile oynamaktan çok keyif alıyorlardı. Bir oyunda böyle bir uyum yakalamak çok kıymetli bir şey. Sonra, “Cam” ekibi yine Levent Kazak’ın yazdığı başka bir oyunu, bu sefer Levent Kazak’ın rejisi ile oynadılar, BKM’nin yapımcılığında. Ben o işin içinde yoktum ama o uyum da “Cam”ın devamı gibi gelir bana.

M.Akdağ : Ve son yönettiğiniz oyun “Yeni Kiracı”… “Kel Şarkıcı”dan sonra yönettiğiniz ikinci Ionesco oyunu. Burada bir Ionesco bağlamı açmak gerekiyor galiba…

Yeni Kiracı - BiTiyatro - 2012
Yeni Kiracı – BiTiyatro – 2012

L.Ceylan : Açalım tabi… Benim Ionesco’ya çok yoğun bir sevgim var. Hatta, komik belki ama ben kendimi Ionesco’nun kızı, kardeşi, akrabası ya da çok yakın birisiymişim gibi görüyorum. Çok, çok etkilendiğim bir yazar. Ionesco’nun bilinç altını ve hayal gücünü çok iyi tetiklediğini düşünüyorum ve bunu yaparken kendi eserlerini didikleyen insanlara çok yönlü bir alan açıyor.

İnanılmaz bir biçimde hem çocuksu bir yerden bağlar kuran hem de gündüz rüyalarına yer açıyor. Hem acıklı bir tarafı var, hem de güldürücü bir sürü öğe taşıyor… İkisi bir arada. Eğer siz, doğru bir yerden değerlendirirseniz ortaya çok güzel şeyler çıkıyor.

M.Akdağ : E tabi… Çocukluğundan itibaren iki tane dünya savaşı görürse bir tiyatro insanı, Ionesco’nun duygu ve durumuna ulaşabilir…

L.Ceylan: Tabi… Çok enteresandır hayatı. Aslen Budapeşte’lidir ve 1. Dünya savaşı balkanlarda başladığında 5 yaşında. Ionesco’nun savaş sonrası çocukluğu Fransa’da geçiyor. Çocukken, kukla tiyatrosu ile ilgileniyor ve diyor ki “Asıl gerçeği, hırçın bağıran çağıran, hoyrat gerçeğini bu kuklalar anlatıyor” diyor. Kuklalar, Ionesco’da çok büyük bir etki yaratıyor. Yazdığı oyunlar derinlemesine incelense izleri bulunur mutlaka. Yirmilerinde tekrar Romanya’ya dönüyor. Fransız edebiyatı öğrenimi görüyor.

Eugène Ionesco
Eugène Ionesco

Evleniyor, 1938’de tekrar Fransa’ya gidiyor bu sefer 2. Dünya savaşı başlıyor. Marsilya’ya gidiyor. 20. Yüzyıl Avrupa’sında kronolojik olarak ne oluyorsa hepsine şahitlik ediyor. Bütün eserlerini Fransızca yazıyor. Hatta, Budapeşte’de ona çok kızıyorlar, Romence değil de Fransızca yazıyor diye. Kısacası, Ionesco benim için çok önemli. Çok şey buluyorum onun oyunlarında.

M.Akdağ : Bu yüzden de “Yeni Kiracı”yı yönettiniz herhalde…

L.Ceylan : Evet. “Yeni Kiracı” metin olarak ilginç hatta ilk okuduğunuzda hiç bir özle tiyatronun sahnelemek istemeyeceği bir oyun gibi duruyordu. Hatta bana da, “emin misin?” dedi pek çok insan ama benim kafamda bir yorum vardı. O yorumu oyun metni ile bitiştirdiğim zaman istediğim sonucu aldım.

Ekibin de çok sevdiği bir oyun oldu. Hatta, seyirciden de hala telefon alıyoruz. “Oynamıyor musunuz, oynamayacak mısınız?” diye.

M.Akdağ : Öyle mi. Ne güzel… Peki ben de sorayım. Oynayacak mısınız?

L.Ceylan : Düşünüyoruz… çünkü biz biraz da repertuar tiyatrosu olma derdindeyiz. Mesela geçtiğimiz sene yeniden başladığımız “Etna-Bedendeki Kuyular” da öyle oldu. Yani biz, “hadi Etna’ya başlayalım” demedik. Çok ciddi bir talep vardı “Etna” için. Bizde “madem böyle bir talep var” deyip 9 yıl sonra yeniden ele aldık oyunu.

Bir de Etna’yı bu sahnede oynamak çok anlamlı bizim için. BiTiyatro’yu kurduğumuzda bu sahne yoktu. Bu sahnenin kutlaması için de çok anlamlı olacak. Sonra, Etna’nı oyun metni bugüne dair daha fazla şey söylüyor. Bugünün seyirci gözü ile tekrar oynaması çok iyi olacak. “Yeni Kiracı” da öyle. İlk anda, Ionesco oyunları içinde en çarpıcı oyun değil ama bakış açısı ile çok önemli bir yere yükseldi. Biz Yeni Kiracıyı, mekan sorunlarımız nedeni ile çok zor koşullarda oynadık. Şimdi, mekan sorunumuzu da çözmüşken bu mekanda tekrar oynamak istiyoruz. Yalnız seyirci istiyor diye değil, oyuncular da istiyorlar oynamayı. Hatırlıyorlar, üzerine konuşuyoruz. Çünkü oyuncu istemeden, özlemeden böyle bir şey yapılamaz.

M.Akdağ : Yeni Kiracı’da sizi çağıran şey ne oldu?

L.Ceylan : Oyunda benim gördüğüm, oyunda, doyumsuzluk ve mülk edinme kavramları üzerinden ciddi bir kapitalizm eleştirisi vardı. Gerçekte bize ait olmayan şeyleri varlığı ile kendimize bir yer edinme çabamız, devamlı bir borçlanma hali ve bunun arasında insan öğesinin yok oluşu, kayboluşu ama çok gülünç hallerimizin de ortaya çıkması. Oyun metninde çarpıcı olan şey doyumsuz, yetinmeyen, ancak satın alarak mutlu olabilen ve kendini sahip olduğu şeyler üzerinden anlamlandırabilen insan halleri.

Kapitalizm, ne edindiğin, neye sahip olduğun üzerinden kendini tarif etmeni ister ve seni pek çok ilüzyonun içine çeker. Ben Yeni Kiracı’yı çalışırken Jean Baudrillard’dan okumalar yapıp çok faydalanmıştım. Baudrillard’ın analizleri Ionesco’nun metni ile çok örtüşüyordu. Ben de rejimi Baudrillard’ın açıklamaları üzerine kurdum biraz… Oyunu İstanbul Tiyatro Festivali için hazırlamıştık. Festivalde Beyoğlu Küçük Sahne’de oynadık. Festivalden sonra, oyunu oynamak için sahne bulmakta biraz zorladık ama ne olursa olsun oyunu oynamaya devam ettik. Sonra, şu an BİTiyatro’nun oyunlarını oynadığımız BiSahne’yi edindik ve tadilat işlemlerine başladık. O arada oyunu oynamayı azalttık ama tam biz azaltırken oyuna olan ilgi çoğaldı. Derken, biz iyice bu mekanın işlerine yoğunlaştık ve Yeni Kiracı’yı beklemeye aldık. Bu sezon tekrar sahneleyeceğiz gibi duruyor ama dur bakalım.

M.Akdağ : Tam BiTiyatro’nun şu an kullandığı mekandan da bahsederken sormak isterim… Siz de, BiTiyatro’nun diğer kurucusu Nihal İleri de zaten Devlet Tiyatroları’nda tiyatro yapıyordunuz… Neden BiTiyatro’yu kurma isteği oluştu?

L.Ceylan : Devlet kurumsal yapılı tiyatrolarda birçok üretim imkanı söz konusu ilken sağlıklı başarılı artistik düzeyi yüksek sonuçlar elde etmede problemler çoktu. Bana göre yapılan işlerde nicelik değil nitelik sorunu vardı. Bu yüzden kendi kurduğum yapıda tiyatro üretim yaklaşımlarını tekrar ele almak istedim . Bir oyunun üretilmesi ve sahneye konması aşamalarındaki yaklaşım iddialarımın da bir sınavıydı bu BiTiyatro’yu kurma çalışmaları.

M.Akdağ : Harika bir cevap oldu. Bu sezon oynadığınız oyunları sormak isterim…

Vurgun - BiTiyatro - 2015
Vurgun – BiTiyatro – 2015

L.Ceylan : Bu sezon, Geçen sezon oynamaya başladığımız Neil LaBute’nin “Vurgun”unu oynamaya devam edeceğiz. Vurgun benim için çok özel bir oyun. Geçen sezonun ortasına doğru çıktı. Taksim’de bombalar patladı. Tüm Türkiye ve tabi İstanbul’da şddet sarmalı içindeydi ve insanlar sokağa dahi çıkmaktan çekiniyordu. Oyun seyirci ile yeterince buluşamadı ama bu sezon için sora eden çok insan var.

Geçen sezon oyunu üç ayrı oyun olarak oynadık ama bu sezon iki iki oynayacağız. Seyirci oyuna, iki ayrı gün ayıracak. İlk izlediği oyunda, iki perde olarak, iki ayrı oyun izleyecekler. Üçüncü oyunu, bir başka gün daha öce izlediği iki oyundan biri ile yine iki erde olarak izleyecekler. Yani üç oyundan birini iki defa izleyerek dört oyun izleyecekler. Ya da iki oyunu tek seferde izleyip, üçüncü oyunu izlemeyebilirler ama eksik izlemiş olurlar.

Vurgun benim çok önemsediğim bir oyun. Kapitalizmin, bir toplumu, bir takım göz boyamalarla, tuzaklarla ne hale getirdiğine dair çok açıklayıcı bir metin. Oynaması da, izlemesi de, üzerine düşünmesi de içimi parçalıyor. Christine Sohn’ın “Etna-Bedendeki Kuyular”ı  9 yıl aradan sonra tekrar oynuyoruz.

Etna benim için ilk bebek gibi… Oyunda “İnsanlar Çoğu Zaman Korkunç Şeylerin Kılıfıdır” diye bir ana cümlesi var. Sanatçı olma yolunda ilerleyen, sanat üretmeye çalışan, sanat yapamayan, sırandan gündelik çelişkileri ve çatışmaların içine itilen ve adalet düşüncesini ayakta tutmaya çalışana ama hayatın içinde bu çabasının karşılığını bulmayan kendi adalet duygusunu kendi kendisine yaşatmaya çalışan bir kadının oyunu. Aslında anlatması da bana güç geliyor. Çünkü o kadar içindeyim ki… Çok yiyen ama çok hazla yiyen… Artık yemekten tat alamayacak kıvama gelmiş bir dev gibi olmuş hatta daha da yiyen. Asla tatmin olmayan.  Sonsuz bir tatminsizlik içindeki bir insanın mutsuzluğu var oyunda. Bu oyunu oynamayı hiç bırakmak istemiyorum. Seyirci de çok seviyor. Daha uzun süre oynamak isterim…

Saint-Exupéry’nin “Küçük Prens”ini çok az oynayabildik. Onu da “Yeni Kiracı” gibi tekrar oynamak istiyoruz. Edward Bond’un “Kırmızı, Siyah ve Cahil”ini, oyunda oynayan diğer oyuncuların başka tiyatrolardaki oyun programlarını BiTiyatro’nun programına uydurabilirsek yine oynayacağız. Christine Sohn‘un “Timsahlar”ını tekrar oynayacağız.

M.Akdağ : Harika valla. Tam bir repertuar tiyatrosu oluyor BiTiyatro ama yeni sezon için yeni bir oyun yok mu?

L.Ceylan : Olmaz mı? Hem de çok enteresan bir iş. Tam istediğim gibi bir çalışma. Hani demin dedim ya “yazarla atölye çalışma yapmak, oyun üzerine yazıp bozup, düşünüp tartışıp oyun yazmak, oyun yazma atölyeleri kurmak” filan diye. Tam böyle bir iş yapıyoruz. Bir yazar arkadaşım, bir kanava yazdı. Burada, bazı oyuncularla o kanava üzerine çalışıyoruz. Henüz oyunun adı bile yok. Burada çalışarak, oyunun yönelimini, biçimini belirleyeceğiz. Tam bir atölye çalışması oluyor. Ortaya çıkacak iş çok özel bir çalışmanın ürünü olacak.

M.Akdağ : Şimdi siz böyle anlatınca çok heyecanlandım. Çok merak ettim oyunu.

L.Ceylan : Ben de çok heyecanlıyım. Çıkacak işi merak ediyorum. Hep arzu ettiğim bir çalışma biçimi bu.

M.Akdağ : Bir de BiTiyatro’nun eğitim bölümü var. Siz de ders veriyorsunuz orada galiba. Diğer hocalar da çok önemli tiyatro insanları…

L.Ceylan : Evet. Eğitim bölümü de çok güzel ilerliyor. İki ayrı eğitim sınıfı var bu sınıflar iki ayrı oyun sınıfı. İki ayrı oyun çalışıyorlar ve oyunlar üzerinden ilerliyor eğitim. Sene sonunda bu oyunlar sahnelenecek. Oyunlardan biri Plautus’un “Palavracı Asker” oyunu.

BiTiyatro’nun kursuna gelen öğrencilerin farklı derslerde aldıkları eğitimin tamamı, oynayacakları oyuna yönelik deneyimleyecekleri ve eğitim sürecini pratiğe dönüştürecekleri bir eğitim biçimi olsun istiyoruz. Geçen yıl böyle bir süreç izledik ve çok başarılı oldu.

M.Akdağ : Çok güzel bir röportaj oldu. Vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederim.

L.Ceylan : Ben de gösterdiğiniz ilgi için teşekkür ederim. Görüşmek üzere…

 

Röportaj: Murat Akdağ

(Yeşil Gazete)

Marakeş’te iklim adaletinin iki ucu

22. Birleşmiş Milletler Taraflar Konferansı, Fas’ın ev sahipliğinde geçtiğimiz hafta başladı. COP22, Paris İklim Anlaşması’nın beklenenden erken olarak 4 Kasım’da yürürlüğe girmesiyle oldukça önem kazandı. İki hafta boyunca Paris Anlaşmasının raporlaması, finansı ve diğer detayları üzerine sıkı pazarlıklar dönecek. Fas politik olarak da Türkiye’nin sayılı müttefiklerinden biri olduğu için (burada Türk olduğunuzu söylediğinizde iki isim duyuyorsunuz: Erdoğan ve Polat Alemdar) ve de Türkiye’nin Paris’te kapanmamış bir para mevzusu olduğu için, Marakeş, Paris Anlaşması’nı henüz Meclis’e bile getirmemiş Türkiye delegasyonu için oldukça önemli. Türkiye Paris Anlaşması çerçevesinde özel durumu nedeniyle gelişmekte olan ülke statüsünde Yeşil İklim Fonu’ndan faydalanabilmek istiyor. Kendilerine bu kadar yakın bir COP Başkanlığında bu iş çözülürse çözülecek.

Anlayacağınız Marakeş’te sıkı pazarlıklar dönüyor. Gerek COP22’de gerek sokakta. Uçaktan indiğimiz andan itibaren önümüzdeki bir haftayı dolu dolu pazarlıkla geçireceğimizi fark ettik. Biz Türkler farklı turist kazıklama yöntemleri ve kıran kırana pazarlık konusunda deneyimli olsak da ilk günlerin şaşkınlığı ile gerek takside, gerek restoranda kazıklandık ve kazıklanmaya devam ediyoruz. Marakeş’e gelecekler için tavsiye, size söylenen fiyatın 10’da biri gerçek fiyat, yüzünüz kızarana kadar pazarlığa devam edin – siyasetçilerden örnek alın.

Buradan sizleri Marakeş gece hayatına götürmek istiyorum. Marakeş’te gece hayatı, geldiğimizden beri duyduğumuz hırsızlık ve gasp hikayelerinden sonra “Aman başımıza bir şey gelmeden sağ salim otelimize gidelim” olarak geçiyor. Kuzu-kurt ve ot hikayesinde olduğu gibi Meydan’dan otele olan yolu tek başımıza kat etmemek için aynı yolu üç kere gidip geldiğimiz oluyor. Sanırım Fas’ın halini net olarak aktarabilmiştir bu yazdığım. Oldukça turistik bir bölgede kaldığımızı da belirtmem lazım. Fas’ta ayrıca içki olarak nane çayı, kokteyl olarak da atom var. Hâl böyle olunca geçen sene tenezzül etmediğimiz Climate Action Network (İklim Eylem Ağı) geleneksel partisine bu sene bakmaya karar verdik. Partiye sadece COP22 giriş kimliği olanlar (yani BM, delegasyonlar, fiyakalı sivil toplum temsilcileri ve basın) girebiliyor. Mekan İstanbul’da Boğaz’ın kenarındaki gece kulüpleri gibi bir yer. Bir küçük bira 35 liradan satılıyor ve içerisi hınca hınç dolu, adım atacak yer yok. Güney Afrika’dan gelmiş bir grup sahne alıyor içeride. Mekanda localar var, orada kıdemli BM çalışanları ve çeşitli ülke delegasyonlarından politikacılar locaları kapatmış, şişesi herhalde en az 1000 liradan viskiler ve votkalar açtırıyordu. Anlayacağınız dünyanın iklim krizini, bu adaletsizliği çözmeye karar vermiş taraflar tüm kurtlarını döktü o gece, tüm dertleri evde bıraktı.

Pazar günü ise geleneksel iklim adaleti yürüyüşü yapıldı. Geçen sene Paris’te OHAL nedeniyle yürüyüş yapılmasına izin verilmemişti. Meydana ayakkabılar koyarak ve insan zinciri oluşturarak eylem yapılmıştı. Bu sene 1000 kişilik katılımla yürüyüş yapıldı ve yürüyüşe damgasını yerel gruplar vurdu. Her zamanki kutup ayısı kostümlü uluslararası aktivistler ve yerel kıyafetleriyle yerli halklardan katılımcıların “Fosil yakıtları yerin altında bırak” sloganları arasında “Bu yürüyüş Fas rejiminin 300 km güneydeki suçlarını yeşille kapatıyor” pankartı ve Batı Sahra bayrakları göze çarpıyordu. Batı Sahra bağımsızlığını ilan etmiş ve hala BM tarafından tanınmayan, Fas hükumeti tarafından da Fas’ın toprağı olarak görünen bir bölge.

img_17651

Yürüyüşte röportaj yaptığım, kendisini antikapitalist ve çevreci aktivist olarak tanımlayan Faslı film yapımcısı Nadir Bouhmouch, bu yürüyüşün hükümet tarafından kurulan Coalition Moroccon Climate Justice (Fas Iklim Adaleti Koalisyonu) tarafından, Fas hükumetinin insan hakları, çevre hakları, sağlık hakkı ihlallerini yeşile boyamak için yapıldığını iletti. 300 km güneyde Kraliyet ailesinin sahibi olduğu Societé Nationale d’Investissement (SNI) holdinginin işlettiği, Afrika kıtasının en büyük gümüş madeni olan Imider madeni oradaki yerel halkın suyunu, toprağını ve sadece bir hemşire ve bir doktorla sağlık hizmeti almaya çalışan halkın kendisini zehirliyor. Bölgelerinde çıkartılan zengin maden gelirinden hiç pay almadıkları gibi, yüksek genç işsizliği nedeniyle günlük bir dolardan daha az parayla geçiniyorlar. Yerel halk, etnik olarak Amazigh halkı, 2011 yılında Sahara çölünde kurdukları direniş çadırında ülkenin en uzun süren protestosunu sürdürüyor. Yürüyüşte aramızda toprağım zehirleniyor, suyum zehirleniyor dediği için tutuklanmış çevreci aktivistler de vardi. Imider halkı da COP22 süresince 330kmsouth kampanyası ile orada süregelen adaletsizliğe ve bu iki yüzlülüğe dikkat çekmek istiyor.

img_17691

Ama şimdi Türkiye’yi ve dünyayı da düşündüğümüzde, Fas Krallığını ve COP22’yi – çok da şey etmemek lazım belki, bilemiyorum.