Ana Sayfa Blog Sayfa 3321

Boğaziçi Üniversitesi Artvin’dedir – Umut Kocagöz

Az önce bir yazı okudum. Boğaziçi Üniversitesi’nin yerini soruyordu yazı, “Antartika’da mı?” diye de bir ironi yapıyordu. Bir yakınlık kuramadım. Ama soruyu pek sevdim. Düşünmeye başladım, nerede olabilir diye. Artvin diyesim geldi; Boğaziçi Üniversitesi Artvin’dedir, ya da bilemediniz, Rize’de de olabilir.

Önce sorudaki espiriyi düşündüm. Klasik “buzdağı”, “cam fanus” metaforlarına gönderme yapıyorlar. Yok neymiş, Boğaziçi ’Antartika gibi, kimsenin elinin kolunun uzanamadığı bir yerdeymiş, Türkiye’nin çelişki ve çatışmaları burada yaşanmazmış, hatta sanki ülkenin yönetim zihniyeti ve mekanizmaları bu üniversite sınırları içerisinde gezinmezmiş. Üniversite’ye içeriden ve dışarıdan saldıranların da, bazen koruyanların da ürettiği bir argüman bu. Burası bir cam fanus. Ne kamu denetimi var (özerk); ne çelişki-çatışma var (özgür). Böyle bir şeyi düşünmeyi kim becerebilirdi? Ne yazık ki fazlasıyla alıcısı da var.

Ben de düşündüm, Boğaziçi Üniversitesi, bir yeri metafor olarak seçersek neresi olabilir diye. Sonra geçtiğimiz günlerde çekilmiş bir fotoğraf aklıma geldi. Öğrenciler kapının yakınında dizilmiş, “Kayyum Rektör İstemiyoruz” diye bir pankart taşıyorlar. Bu fotoğraf hemen bana Artvin Cerattepe’de yapılması planlanan madene karşı mücadele çekilmiş o efsanevi fotoğrafı hatırlattı. Hani bir kütük önünde durmuş Artvinliler, bize gülümsüyorlar. Evet dedim, Boğaziçi Üniversitesi olsa olsa Artvin’de olabilir, bu fotoğraf ile anılabilir.

27

Tabi ortam pek gülümsemeye müsait değil; olsun. Neden bu fotoğraf, neden Artvin. Çok kısaca aktarmak gerekebilir.

Birincisi, Boğaziçi Üniversitesi, hiç de öyle kamuya hesap verilebilirlikten veya kamu otoritesinden bağımsız değildi. Zaten halihazırda üniversite rektörünü de Cumhurbaşkanı atayagelmekte idi. Tek fark, Boğaziçi’nin kendi iç etik kodları ve geleneği bağlamında, üniversite tarafından seçilmiş rektörün atanması için bir takım önlemler almaktı. Örneğin son seçimlerde, Cumhurbaşkanı seçilmiş rektörü atamak istemedi, diğer adayı atayabilirdi; onu da yapmaktansa, bir KHK ile seçimleri ortadan kaldırdı. Bizim Karadeniz bölgesinde buna “hukuku arkadan dolanmak” derler. Bu argümanı geçelim.

İkincisi, Boğaziçi Üniversitesi’nde mevcut kamusallık ve özgürlük, gökten zembille inmedi. Üniversitede, YÖK’ün kuruluşu öncesi ve sonrasından gelen, üniversitenin kendi iç dinamiklerini ve özgürlük alanlarını korumayı hedeflemiş bir mücadele geleneği var. Bu mücadele geleneği aynı zamanda, üniversitenin kamusal rolü mevzu bahis olduğunda da hızlıca görevini üstlenen, kamuya karşı sorumluluğun güvencesi olan bir örgütlenme. Herhangi bir “örgüt” değil, yanlış anlaşılmasın; en naif haliyle bölümlerin, enstitülerin, öğrenci inisiyatiflerinin, çalışan sendikalarının aktörleri tarafından sahiplenilmesi ve çalıştırılmasına dayanıyor. Yeri geldiğinde kavga da ediliyor, yeri geldiğinde güzel güzel oturulup tartışılıyor. Üniversitenin tarihi bu ikisinin de örnekleriyle dolu. Boğaziçi Üniversitesi’nde cinsel taciz de var, emek sömürüsü de, milli ve dini sorunlar ve çatışmalar da var, kamu çıkarına aykırı olan şirket zihnihyeti de. Bunların hepsine karşı sistematik olarak verilen mücadele de var ama.

Artvinliler de aynısını yapmıyorlar mıydı? Yirmi yılı geçti. Onlarca defa hukuk arkadan dolanıldı; KHK’lar, acele kamulaştırma adı altına el koymalar yaşandı, bazen de kolluk güçleri ile çatışmalar yaşandı. Belki önümüdeki günlerde, Cerattepe Vadisi’ne bir kayyum da atanabilir, kim bilir? Ancak Artvinliler yıllardır, bütün baskı ve şiddete, hukuksuzluğa ve keyfiyete, gaspçı ve rantçı zihniyete karşı mücadele etmeyi sürdürüyor.

28

Bu açıdan Boğaziçi Üniversitesi Artvin’dedir, Artvinliler’in maden karşıtı mücadelesinde bulunabilir. Yahut Rize’de dereleri için direnenlerin arasındadır. Bu ülkede gerçekten kamu olmayı hak eden, kamu olmak için mücadele eden her yerdedir. Bir tek Antartika’da değil.

39-umut-kocagoz

 

Umut Kocagöz

Güzelbahçe Belediyesi’nden güneş enerjili inşaatlardaki ruhsat harcına indirim kararı

İzmir Güzelbahçe Belediye Meclisi Ekim ayı toplantılarında devrim gibi bir karara imza attı; güneş enerjisi ile elektriğini üretecek şekilde projelendirilen inşaatların inşaat ruhsatlarından aldığı ruhsat harcında %25’e varan indirimler yapılmasını kararlaştırdı.

Temiz ve yenilenebilir enerjinin yaygınlaştırılması için böyle bir karar aldıklarını belirten Güzelbahçe Belediye Başkanı Mustafa İnce ile konuştuk.

İzmir Güzelbahçe Belediye Başkanı Mustafa İnce
İzmir Güzelbahçe Belediye Başkanı Mustafa İnce

Seçim vaatleri arasında Güzelbahçe’de güneş enerjisinden faydalanarak elektrik üretimi olduğunu belirten İnce seçimden sonra bazı park ve spor tesislerinin aydınlatmasını güneş enerjisi ile yapmaya başladıklarını; belediyeye ait Kültür Merkezinin ise yine elektrik gereksinimini güneş enerjisi ile karşıladıklarını anlattı.

Güzelbahçe Belediyesi Kültür Merkezinin tüm elektrik gereksinimi güneşten sağlanıyor
Güzelbahçe Belediyesi Kültür Merkezinin tüm elektrik gereksinimi güneşten sağlanıyor

Bu öncü projelerden sonra yeni yapılacak binalara ruhsatlandırma döneminde güneş enerjisi sistemlerinin projelendirilmesi ve yapılması konusunda çalıştıklarını belirten İnce ‘Günümüzde güneş enerjisinden geniş ölçüde yararlanan iki sistem var. Bu sistemlerin biri güneşin ısıtma etkisinden yararlanarak sıcak su üretmek, diğeri ise ışığın taşıdığı enerjiyi elektrik enerjisine dönüştüren fotovoltaik sistemdir.  Güneş kolektörü ile su elde etmek için sistem kuranlara inşaat ve oturma ruhsatında yüzde 10, enerji üretmek amacıyla panel kurarak inşaat yapmak isteyenlerin ruhsat harçlarında ise yüzde 25 oranında indirim yapacağız dedi.

Bu kararı alarak hem vatandaşın yatırım maliyetlerini hafifleterek bu sistemleri kurmaya teşvik etmek hem de ileride çıkabilecek hukuksal tartışmaların önüne geçmeyi hedeflediklerini belirten Belediye Başkanı Mustafa İnce kurdurmayı planladıkları ışığı elektrik enerjisine dönüştüren fotovoltaik sistemlerin üç gün güneş görmese de yeterli enerjiyi depolayacak jel akülere sahip olacağını belitti.

‘İnşaat ruhsatı vatandaşla aramızdaki sözleşmedir, taraflar sözleşmeye uymak ve bu sistemleri bize onaylattığı projesini gerçekleştirmek zorundadır, eğer güneş enerjisi konusunda projesinin gereklerini yerine getirmezse oturma ruhsatı harçları alınırken inşaat ruhsatı döneminde yapılan indirimler geri alınacak’ diyen İnce henüz kararın çok yeni olduğunu bu nedenle önlerine gelen başvurular olmadığını belirtti. Ancak kısa sürede yeni yapılacak inşaatlar için başvuruların başlamasını beklediklerini anlatan Güzelbahçe Belediye Başkanı Mustafa İnce bu dönemde projeleri görüp değerlendireceklerini; bu nedenle meslek odalarından; özellikle de Makine Mühendisleri Odasından yatırım maliyetlerini olabildiğince azaltmak için destek beklediklerini belitti.Yatırım maliyetleri yüksek olsa da bunun kısa sürede düşen elektrik faturaları ile çıkartıldığını söyleyen İnce sorumuz üzerine ‘Eski binalar için de güneş enerjisi sistemleri kurmaları açısından teşvik etmeyi düşündüklerini ancak henüz bunu nasıl yapacakları konusunda bir kararları olmadığını’ belirtti.

Güzelbahçe’de Belediye Meclisi çatılarına güneş enerjisi paneli kuracaklardan alınacak yapı ruhsat harçlarında %25  indirime gitti, bunu da aylık dergilerinde ilan etti.

Güzelbahçe Belediye Başkanı Mustafa İnce’ye son sorumuz ise çevre alanında çalışan sivil toplum örgütleri ile ilgiliydi; İnce ‘Bu alanda ülkemizde ilk destek kararını alan belediye olmalarına karşın sivil toplum kuruluşlarından şu ana kadar bir destek görmediklerini’ söyledi ve ekledi: ‘belki duymamışlardır’

Güzelbahçe Belediye Meclisinin aldığı karar ‘devrim’ etkisi yapacak nitelikte… Yurttaşların güneş enerjisinin kullanımını yaygınlaştırabileceğini bilen bir belediye başkanı ve meclis üyeleri, halka en yakın siyaset alanı olan yerel siyasete emek veren vizyon sahibi bir politikacı enerji politikalarına yön verecek esaslı bir adımı atıyor. Büyüklere büyük teşvik politikalarının yapıldığı Ankara siyasetinin ihmal ettiği küçüklere teşvik getiriyor. Konutuna güneş enerjisi sistemi taktırmakla yatırımcı olunur mu demeyin. Yurttaşlarımız bir araya gelince büyük yatırımcıdan daha fazla üretebilir.  Y.E.S. Yurttaşın Enerji Santrali. Bu yol açılmıştır artık. Yalnızca kendi ihtiyacınız için üretmekle de yatırımcı sayılırsınız; çünkü fosil yakıtlara talip olmuyorsunuz. Bu işin can alıcı noktasıdır.

Mustafa İnce daha belediye başkan adayı olarak bu adımı atacağını açıklıyor. Peki sivil toplum nerede? Güneş gönüllüleri mi desek, temiz enerji aktivistleri mi desek, neredeler; neredeyiz? Yardımcı olmayacak mıyız? Çevreciler için, nükleer karşıtları, termik santral karşıtları için, iklim savunucuları için yeni bir  gündem maddesi var artık. Güneş enerjisinin kullanımının yaygınlaşması için doğru yol belediye halk işbirliklerini yaşama geçirmektir.  Belediyeden istemek kadar yardımcı da olmak gerekiyor. Yuvarlak, sarı renkli bir masa etrafında, güneş masasında buluşalım.

 

Haber: Alper Öktem/Ahmet Soysal

(Yeşil Gazete)

AİHM’den Hayata Dönüş Operasyonu kararı

AİHM 16 yıl önce Türkiye cezaevlerindeki mahkûmların ölüm oruçlarını durdurmak için gerçekleştirilen Hayata Dönüş adlı operasyonda ölen 11 kişinin yakınlarının başvurusunu karara bağladı.

34

Strasbourg’da bulunan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), 19 Aralık 2000 tarihinde hapishanelerde düzenlenen “Hayata Dönüş Operasyonu”nda Bayrampaşa Cezaevi’nde öldürülen 11 kişinin yakınlarının başvurusu ile ilgili kararını verdi.

AİHM, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) “yaşam hakkı”nı düzenleyen 2. maddesinin ihlal edildiğine karar verdi ve Türkiye’yi mahkum etti. Başvuru, 19 Aralık 2000’de Bayrampaşa Cezaevinde “Tufan” adlı planla uygulanan ve 12 kişinin öldüğü, 55 kişinin yaralandığı Hayata Dönüş Operasyonu’nda “aşırı ve orantısız güç kullanımıyla yaşam hakkının ihlal edildiğine” ilişkindi.

AİHM’e başvuran ölen 11 kişinin yakını tazminat talep etmediği için, mahkeme tazminata hükmetmedi.

AİHM, koğuş sisteminin yerine F tipi hücreleri getirme planlarını protesto amacıyla açlık grevi yapan mahkûmlara Türk güvenlik güçlerinin müdahale etmesini “mutlaka gerekli değildi” şeklinde değerlendirdi. AİHM yargıçları, cezaevlerindeki şiddetin tırmanmasının nedeninin “devletin kontrol kaybı” olduğuna hükmetti. AİHM’in kararında, yetkili kurumların o dönem cezaevlerinde mühimmat yayılmasına bu şekilde bir süre göz yumduğu belirtildi.

Zaman aşımı eleştirisi

AİHM’in kararında gardiyanlara yönelik cezai kovuşturmanın zaman aşımı nedeniyle durdurulmuş olması da eleştirildi. Kararda “Devletin ihmalliği, faillerin zaman aşımından faydalanmasına müsaade ediyorsa ceza hukuku sisteminin caydırıcı hiçbir etkisi olamaz” ifadelerine yer verildi.

F tipi hücrelere tepki için başlatılan açlık grevinde 45 tutuklunun doktor kontrolünden geçmeyi ve tedaviyi reddetmesi üzerine hapishanelerdeki ölüm oruçlarını durdurmak için 19 Aralık 2000 tarihinde 20 cezaevine operasyon yapılmıştı. Yaklaşık 10 bin güvenlik görevlisi tarafından gerçekleştirilen operasyon, 2’si asker 30’u tutuklu 32 kişinin ölümüyle sonuçlanmıştı.

 

(Deutsche Welle Türkçe)

BM: Nijerya’da 75 bin çocuk birkaç ay içinde açlıktan ölebilir

Birleşmiş Milletler insani yardımlar koordinatör yardımcısı Peter Lunberg, Boko Haram örgütünün saldırılarının en yoğun olduğu bölgede 14 milyon kişinin insani yardıma ihtiyacı olduğunu söyledi.

32

BM’nin krizi önlemek için elinden geleni yaptığını belirten Lundberg, “Halihazırda 14 milyon kişinin acil yardıma ihtiyacı olduğunu değerlendirmesini yaptık. Bunların 400 bini çocuk. Eğer ciddi ve acil bir şekilde müdahale etmezsek bu çocukların 75 bini önümüzdeki birkaç ay içinde ölecek” uyarısı yaptı.

33

Nijerya’nın kuzeyindeki Borno eyaletinde 2009’da başlayan Boko Haram şiddeti nedeniyle onbinlerce kişi hayatını kaybetti.

Bölgede iki milyon kişi evlerinden olurken, BM temmuz ayında yayınladığı raporda Borno eyaletinde 250 bin çocuğun yetersiz beslendiğini vurgulamıştı.

 

(BBC Türkçe)

Siirt ve Tunceli belediye başkanları gözaltına alındı

Tunceli ve Siirt’teki Cumhuriyet Başsavcılıkları tarafından yürütülen soruşturmalar kapsamında her iki ilin belediyelerine operasyon düzenlendi ve Demokratik Bölgeler Partisi’ne (DBP) mensup belediye başkanları gözaltına alındı.

31

Anadolu Ajansı (AA), Siirt Belediye Eş Başkanı Tuncer Bakırhan’ın Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından “PKK’ya yönelik yürütülen soruşturma kapsamında” gözaltına alındığını bildirdi. Bakırhan’ın evi ve belediye başkanlığı binasında arama yapıldı. Belediye birimlerinde inceleme yapan polis, bilgisayar sabit disklerine el koydu.

Siirt 1. Ağır Ceza Mahkemesi tutuksuz yargılanan Siirt Belediye Başkanı Tuncer Bakırhan, 28 Ekim günü yapılan karar duruşmasında “terör örgütü propagandası yapmak” suçlamasıyla 1 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı.

Bakırhan, PKK’nın çatı örgütü KCK soruşturması kapsamında 1,5 yıl hapis yatmıştı. Bakırhan, 2014’teki yerel seçimlerde yüzde 49 oyla seçilmişti.

Tunceli’de de operasyon

Tunceli’de de yürütülen soruşturma kapsamında belediye eş başkanlarına yönelik operasyon yapıldı.

Doğan Haber Ajansı (DHA), Tunceli Belediye Eş Başkanları DBP’li Mehmet Ali Bul ile Nurhayat Altun’un evlerinde gözaltına alındığını bildirdi.

Eş başkanların evlerinde arama yapılırken, belediyeye giriş ve çıkışlar durduruldu.

AA, aralarında Bul’un da bulunduğu bazı belediye meclis üyelerinin ifadelerine başvurulmak üzere Tunceli Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldüğünü belirtti.

DBP’li Belediye Başkanları 30 Mart 2014 seçimlerinde yüzde 42 oy alarak seçilmişti.

 

(BBC Türkçe)

‘Bağzılarının’ yeni anayasa heyecanı! – Murat Sevinç

Murat Sevinç’in yazısı diken.com.tr sitesinden alındı

2011 seçimleri ardından kurulan partiler arası uzlaşma komisyonu bir süre çalıştı, üyeler 60 civarında madde üzerinde anlaştı ve sonunda dağıldı. Oradan yeni bir anayasa çıkmayacağı ve komisyonun dağılacağı ilk günden belliydi.

Fakat Türkiye öyle bir ülke ki, ‘Bu oluşumdan eli yüzü düzgün metin çıkma olasılığı yok’ deyip ‘gerekçelerinizi’ sunduğunuzda, karşınızdaki kimi çokbilmişlerin ilk tepkisi ‘Ne yani yeni anayasa yapılmasın mı?’ sorusunu yöneltmek oluveriyordu. Nasıl sıkıcı bir soru bu anlatamam. Siyasi görüş farklılıkları bir yana, şaka maka ciddi zekâ sorunuyla karşı karşıya olduğunu düşündürtüyor insana. Tabii o yıllar henüz ‘Hayat bayram olsaaa, uzansak sonsuzaaaa’ yıllarıydı ve AKP’yi eleştirmek ‘haram’ olmasa da ‘mekruh’ kabul ediliyordu, büyük fotoğrafa hakim olan kimi aydınlarımızca!

Oysa sığ bir bilgi ve basit gözlemdi, söz konusu olan: Yeni bir anayasa yapılacaksa yapılsın, hatta isterlerse üç beş de yedek anayasa yapsınlar! Sorun şu ki demokratik anayasalar bu şekilde yapılmıyor. Ya da, benzer zihniyetle hazırlanan metinler sorunları çözmediği gibi uzun ömürlü de olmuyor. Fransız V. Cumhuriyet Anayasası hazırlık süreci gibi örnekler çok istisna ve özel koşulların ürünü. Yeryüzünde ilk anayasa yapan memleket Türkiye olmadığı için, sayısız karşılaştırma yapma olanağımız var.

Erdoğan başbakanken, 2011 seçimleri propaganda sürecinde ‘tek başına anayasa yapacak’ çoğunluk istedi seçmenden. Uzlaşma ve demokratik anayasa isteyen biri, propagandasını ‘Bana gerekli çoğunluğu verin’ söylemi üzerine kurar mı? Kurmaz. Nitekim Türkiye seçim sonrasında o komisyonla bir iki yıl oyalandı. Bizatihi ‘oyalama’ için kurulduğu çok belliydi.

Aman Allah ne tartışmalar yapıldı söz konusu süreçte! Kısa anayasa, bize yakışan anayasa, herkesin memnun olacağı anayasa, çağa uygun anayasa, cilalı anayasa, kaymaklı anayasa…

Türkiye’de uzun süredir bıkkınlık veren ‘yeni anayasa’ söyleminin ne menem bir şey olduğunu anlatan en güzel örneklerden biri, zamanında Radikal’in ön sayfasında yayınlanan bir haberdi bence. Radikal, o sıralarda ‘devrim’ gerçekleştirip gazetenin boyutunu küçültmüştü. Malum, sonrasında bir devrim daha yapıp gazeteyi kapattılar! İşte o küçük boy gazetenin ön sayfasında (yanılmıyorsam bir Pazar günü) şöyle bir manşet çıktı: ‘Anayasa’nın ilk maddesi yazıldı.’ Büyük coşkuyla verilen bu haberin altında yer alan ilk madde, ‘insan onur ve haysiyetinin dokunulmazlığı’na vurgu yapıyordu. Tekrar: İnsan onur ve haysiyeti!

Nasıl heyecanlandıysam kendimi yarı çıplak sokağa attım. Yapmadım tabii böyle bir şey, toplumun yarı çıplak bir anayasacıya hazır olduğunu zannetmiyorum! Bunun yerine, YÖK başkanını, dekanını ve şimdi de rektörünü seçemeyen bir akademisyene yaraşır vakarla, eş anlamlı iki sözcük olan ‘onur’ ve ‘haysiyet’ sözcüklerinin neden aynı cümlede arka arkaya geçmiş olabileceğini düşündüm. Ertesi sabah derste öğrencilere sordum. Muhterem gençlik sabah mahmurluğu içinde boş gözlerle baktı yüzüme.

Ardından tahminimi söyledim: Eşit üyeyle temsil edilen (eşit üye ve oy birliği kuralı ancak hiçbir sonuç alınamasın diye kabul edilir!) iki sağ parti (AKP ve MHP) ‘haysiyet’, diğer iki parti (CHP ve HDP) ‘onur’ sözcüğünü önermiştir. Çünkü Türk milliyetçisi ve muhafazakârı yeni Türkçe’den nefret eder. Bu kulaklar, yıllar önce TGRT Haber’de PKK için ‘kanun harici teşkilat’ (yasa dışı örgüt) denildiğine tanık oldu! Her neyse. Komisyonda Türkçe’ye karar verilemeyince tartışma uzamıştır, sözlükler getirilmiştir, kavga çıkmıştır ve ‘Madem öyle, ikisi de olsun’ denilmiştir. Nitekim sonrasında komisyonda böyle bir tartışma yaşandığını öğrendim!

Hâlihazırda Türkiye’ye hâkim siyasal zihniyetin anayasa yapımına bakışını, ciddiyetini, birikimini, niteliğini gösteren nefis bir örnekti bu.

Ve şimdi OHAL koşullarında, kökleri hayli ‘eskide’ olan ‘yeni’ bir ortaklıkla anayasa metni hazırlanıyor. Üçüncü Milliyetçi Cephe anayasası. Kuşkusuz bu tavır, 2011 sonrasından çok daha ‘dürüst.’ Oyalama yok. Yalan dolan yok. ‘Miş gibi yapmak’ yok. Ne istenildiği belli. Kimin istediği de.

Ayrıca AKP’ye haksızlık etmeyelim, başkanlık sistemi 1960’lardan bugüne Türkiye sağı ve İslamcısının büyük hayali. TBMM’de ilk gündeme getiren Necmettin Erbakan. Özal hayalini kurmuş, Demirel anayasa değişikliğini zorlamıştı. Hiçbirinin de anlamlı bir gerekçesi yoktu. Türkiye’de çok partili yaşamda her zaman sağın kazandığını biliyor ve daha denetimsiz bir yönetim istiyorlardı, hepsi bu. Şu anda eski merkez sağcıların başkanlık karşıtı açıklamalarının nedeni, Erdoğan gibi birini hayal dahi etmedikleri için, emin olabilirsiniz! Kendileri kazanacaklarını bilseler, üçkağıtçıların hepsi başkanlığı destekler.

Türkiye’nin yüz yıllık sorunu, anayasa metinleriyle doğrudan ilgisi olmayan siyasal sorunları, çatışmaları, zavallı anayasalara havale etmek oldu. Bugün olduğu gibi. Oysa memleketin güncel sıkıntılarının kaynağı yeni bir anayasa yapılmıyor oluşu değil, o çok sorunlu anayasa/yasa hükümlerinin dahi askıya alınmış olması. Yaşadığımız sıkıntıların anayasa metniyle ilgisi yok.

Şu anda anayasa tartışılmıyor. Hiçbir ‘gerçek’ siyasal sorunumuz hakkıyla gündeme getirilemiyor. TBMM’deki üçüncü partinin genel başkanları, kimi vekilleri tutuklu. Yazarlar, gazeteciler tutuklu. TBMM’deki ikinci partinin kapatılması gerektiğini düşünen aklı evveller var. İnsanlar şuncacığı dile getirmeye çekinir halde. TV’lere tek bir muhalif çıkarılamıyor. Telefonla dahi bağlanamıyorlar.

İki parti, yarattıkları ‘cephe’den aldıkları güç ve ilhamla yeni bir ‘siyasal düzen’ dayatıyor. Siyasal sistem ya da hükümet biçimi değil ‘siyasal düzen’, diyorum. Her şey çok açık. Kimse numara yapmıyor. İçeriği bir yana, bu ‘koşullarda’ hazırlanan ve diyelim ki kabul edilen bir anayasa, 1982 anayasasını mumla aratacaktır.

Yıllar önce, AKP’nin anayasa taslağını (parlamenter sistemi savunan!) hazırlayan akademisyen grubundan önemli bir isme, ‘Yazdığınız metinden memnun musunuz hakikaten?’ eleştirisini yönelttiğimde, bana Bektaşi fıkrası anlatmıştı: Bektaşi’nin önüne üç kadeh şarap koyup ‘En kötüsü hangisi?’ bak bakalım demişler. İlk kadehten sonra, ‘Bu’ demiş. Diğerlerini denemedin ki denildiğinde ise ‘Bundan daha kötüsü olmaz’ yanıtını vermiş!’ Fıkrayı anlatan isme, ‘katılmadığımı’ söylemiştim. Aynı kanıdayım. Daha kötüsü olur. Her zaman olur.

Beyler bayanlar, Tanzimat Fermanı’ndan bugüne hayli zaman geçti. 2016’dayız. Milliyetçi Cephe anayasa yazıyor. Türkiye kararnamelerle yönetiliyor. Tarihte örnekleri var bu durumun. Hiç iyi ve özenilecek bir şey değil…

Murat Sevinç – diken.com.trMurat Sevinç

Bir Gıda Egemenliği Hareketi yaratmak – Adnan Çobanoğlu /Ali Bülent Erdem

Bu yazı karasaban.net/ den alınmıştır

Tarımın endüstrileşmeye başladığı noktadan günümüze kadar yaşanan süreçte gelinen durum; üretimden pazarlamaya kadar gıdanın üzerinde giderek daha az sayıda şirketin egemenlik kurmasıdır. Gıda sisteminin merkezinde şirketlerin olması; gıda, toprak, su ve diğer kaynaklarının birer metaya indirgenmesine, ekolojik tahribata neden olmuştur.

24

Bu gidişe dur diyenler, gıda sisteminin merkezine gıdaya üretenlerin ve ona ihtiyaç duyan halkların olması gerektiğine inananlar ve onun için uğraş verenler Avrupa 2.Nyeleni Gıda Egemenliği Forumunu, 42 farklı ülkeden 700 civarında delege ve gözlemciyle Romanya’nın Cluj-Napoca şehrinde 26-30 Ekim tarihleri arasında gerçekleştirdi. Türkiye’den katılımı Çiftçi-Sendikaları Konfederasyonu (ÇİFTÇİ-SEN) örgütledi.

ÇİFTÇİ-SEN Avrupa 2.Nyeleni Gıda Egemenliği Formu’na gidişi örgütlerken sorunu sadece “Foruma Katılım” olarak görmedi. Türkiye’de de “Gıda Egemenliği Hareketi” yaratılmasının bir ilk adımı olarak ele aldı. Bu amaçla İzmir, İstanbul, Ankara, Diyarbakır başta olmak üzere birçok yerde görüşmeler yaptı, toplantılar düzenledi. “Gıda Egemenliği Hareketi” içinde yer alabilecek kişilerle, kurumlarla görüşmeler yapmaya çalıştı, kurumların delege veya gözlemci olarak katacakları kişileri kendilerinin belirlemesini istedi. Salihli,Alaşehir ve Sarıgöl’de 100 ‘e yakın köyde mini forumlar ve söyleşiler yaparak Alaşehir’de “Üzüm Üreticilerinin Sorunları ve Gıda Egemenliği Formu” yaptı. Sonuçta Türkiye’nin farklı coğrafyalarından gelen üreticilerden, tüketici kooperatiflerinden, tohum derneklerinden, akademisyenlerden, göçerlerden, balıkçılardan, gönüllü çalışanlardan, ve gönüllü tercümanlardan oluşan 36 kişilik bir ekiple ile Nyeleni’ye gidildi.

La Via Campesina adına açılış konuşmalarını yapan 3 konuşmacı örgütten biri Çiftçi-Sen’di. Çiftçi-Sen adına konuşan Genel Sekreter Ali Bülent Erdem, Türkiye’de ki durum ve Ortadoğu’daki savaş nedeniyle mültecilik sorunuyla en fazla karşı karşıya kalan bir ülkeden geldiğini belirterek; çiftçilerin üretmelerine engel olan toprakları, suları kirleten, onları mülteci durumuna düşüren savaşa karşı barışın savunulmasının gerektiğinin altını çizdi.

A.Bülent Erdem; “Madencilik, İnşaat, yol, enerji yatırımları ve tarımın şirketleşmesi toprak gaspına neden olmakta, gerek yasa zoruyla, gerekse satın almalarla köylüler topraklarını kaybetmekte. Bu nedenle de yaşadıkları yerleri terk ederek mülteci olmak zorunda kalmaktadır” dedi.

Dünyanın her yerinde mülteciliğin önemli nedenlerden birinin de siyasal baskılar olduğuna ve demokrasi mücadelesini önemine vurgu yaptı.

“Son olarak mülteciliğin nedenlerinden biri de küresel iklim değişikliği olduğunu” söyleyen Erdem:” iklim değişikliğinin etkileriyle üretemeyen çiftçiler topraklarını terk ederek mülteci olmak zorunda kalmaktadır. Oysa dünyayı soğutacak olan kendi yerel tohumlarıyla, doğaya uyumlu üretim yapan küçük çiftçilerdir.” dedi.

Mültecilik bir sistem sorunudur ve bu forum çözüm önerilerinin ve mültecilerin örgütlenmesinin de tartışılacağı bir Forum olmalıdır” temennisiyle konuşmasını bitirdi.

5 gün boyunca Gıda Egemenliği kapsamında farklı konularda çalışma gurupları oluşturuldu. Formun katılımcıları merak ettikleri ve katkı sunmak istedikleri çalışma gruplarına katılarak düşüncelerini ifade ettiler. 5-6 çalışma gurubu aynı anda farklı yerlerde çalışmalarını sürdürdü. 9 dilde çeviri yapıldı.

Akşamları ise belgesel film gösterimleri ve gösterimlerin sonunda film hakkında söyleşiler yapıldı. Kendi kültürlerini bugün de yaşatan, yerleşik bir yaşama geçmemiş olan Türkiye’nin son göçerlerinden “Sarıkeçililer”in yaşamlarını anlatan belgesel de geniş bir katılımla ve ilgiyle izlendi. Gösterim sonrası Türkiye delegasyonundan “Sarıkeçililer” Göçerlerinin temsilcili Pervin Çoban izleyicilerden gelen soruları yanıtladı.(Bkz: http://www.karasaban.net NYELENİ’de Sarikeçililer Göçerleri: “DOĞANIN SAHİBİ DEĞİLİZ!..”)

Bir başka akşam La Via Campesina’nın kendi grup toplantısında Çiftçi-Sen Genel Başkanı A.Aysu tohum,Türkiye’deki tohumculuk kanunu, GDO’lar ve tohumun patentlenmesine dönük Türkiye’de yürütülen mücadeleler hakkında bir sunum yaptı.

Doğu Avrupa ve Asya ülkelerinin katılımcıları da ortak bir toplantı yaparak bu bölgelerde yaşanan sorunları, bu sorunların ortaklaştırılması ve birlikte mücadele yürütülmesini tartıştılar. Toplantıda Çiftçi-Sen Genel Sekreteri A.Bülent Erdem ve Çiftçi-Sen Genel Örgütlenme Sekreteri Adnan Çobanoğlu birer konuşma yaptılar.

A.Bülent Erdem özetle:” “Savaş, doğayı, insanları ve canlıları katlediyor, insanları topraklarını, evlerini ve geçimlerini terk etmeye zorluyor. Türkiye ve Avrupa’daki mülteci krizi savaşın bir sonucudur. Bu savaştan emperyalist ülke hükümetlerinin hepsi sorumludur. Hepimiz hükümetlerimize baskı yapmalı savaşın durdurulmasını istemeliyiz. Küresel gıda egemenliği hareketi için barışı savunmak hayati önem taşır, Bütün bu kötü gidişatı durdurmamız gerekmektedir. Biz, gıda egemenliği savunucuları olarak, mültecilerin hakları için mücadele ediyoruz ve onlara ‘ülkelerimize hoş geldiniz’ diyoruz. Mülteciliğe neden olan problemleri bir sistem sorunu olarak görüyoruz ve bu sistemi değiştirmemiz gerektiğine inanıyoruz. Bunun için mücadele ediyoruz. ” dedi.

Adnan Çobanoğlu özetle: “Toprak gaspı sadece Gıda şirketleri tarafından yapılmıyor, enerji, maden ve inşaat şirketleri de toprak gaspı yapıyor. Yatırım yapmak için köylünün elindeki toprağı yasa zoruyla, hükümetlerin aldığı kararlarla gasp ediyorlar. Ancak toprak gaspı bununla da sınırlı değil dolaylı olarak da toprak gaspı yapıyorlar. Enerji ve maden şirketlerinin havada, suda ve toprakta yarattığı kirlilik de dolaylı toprak gaspıdır. Yaratılan kirlilik nedeniyle sadece yatırım yaptıkları tarım toprakları değil o bölgedeki bütün tarım alanları yok ediliyor. Yaratılan kirlilik ve iklim değişikliği nedeniyle tarımsal üretim yapılamaz hale geliyor, toprak çölleşiyor, köylüler topraklarını terk etmek zorunda kalıyorlar. Bu da bir çeşit toprak gaspıdır. Bu nedenle “Gıda Egemenliği” kavramının içeriğini genişletmemiz, sermayenin dayattığı enerji ve maden politikalarına karşı mücadeleyi de bu kavramın içine almamız gerekir. Musul da kükürt fabrikasının bombalanması Türkiye de asit yağmuruna neden oldu. Hükümet 7 büyük kentte bu konuda halkı uyarmak zorunda kaldı. Aslında aynı şey jeotermal elektrik santralleri çalıştığında da geçerli. Kuyular açılırken ağır metaller toprağa ve suya karışarak toprağı öldürmekte. Elektrik santralleri faaliyete geçtiğinde de havaya su buharı ve kükürt dioksit salmakta, iklim krizinin nedenlerinden birisini oluşturmakta. Musul da bombalanan kükürt fabrikasının yarattığı kirliliğin ve zararın benzerini zaman içinde bu jeotermal elektrik santralleri de yaratacak. Yaratılan kirlilik asit yağmurları şeklinde Avrupa ve Asya’ya da taşınacak. Enerji politikalarına karşı çıkamaz, Savaşa “Dur ! ” diyerek Barış’ı örgütleyemezsek Dünya yok olacak.

Köylüler birbirine düşman değil ve ortak problemleri için dünyanın bir çok yerinde bir araya gelebiliyorlar. La Via Campesina dünyanın her yerinden 200 bin köylüyü harekete geçirebiliyor. Köylü enternasyonalizmi ve köylü dayanışması bu sorunların üstesinden gelebilir, Dünyanın yok olmasını engelleyebilir. Bu nedenle enerji politikalarına karşı mücadeleyi ve Savaşa Karşı Barış politikalarını savunmayı da “Gıda Egemenliği”nin içine almalı “Toprak Gaspı” içinde enerji ve maden yatırımlarının da tehlikelerine dikkat çekmeliyiz. Aksi takdirde yarın Dünya’yı yok etmiş oluruz.” dedi.

Türkiye delegasyonu İngilizce dağıttığı bildiride kısaca; “Ortadoğu’da kanlı ve haksız bir savaş tüm şiddetiyle sürüyor. Ortadoğu’ya demokrasi ve özgürlük götürme safsatasıyla yola çıkan emperyalist ülkeler, insanların çocuk yaşlı demeden katledilmesine, ekolojinin tahrip olmasına sebep oluyor. Özcesi, savaş Ortadoğu ve Türkiye’de büyük bir insanlık dramı ve ekolojik tahribat yaratıyor. Bütün dünyanın gözü önünde cereyan eden bu savaşı herkes sadece izliyor.” denildikten sonra “Gıda Egemenliği’ni savunan bizlerin buna seyirci kalması düşünülemez. Herkes kendi ülkesinde bu savaşın durması, barışın tesis edilmesi için aktif mücadele sergilemeli, dayanışma göstermelidir. Küresel gıda egemenliği mücadelesi açısından barışa sahip çıkmak bir zorunluluktur. Gıda Egemenliği için 2. Nyeleni Avrupa Sonuç Deklerasyonu’nda savaşın sona ermesi, barışın tesis edilmesi çağrısının yer alması dileğimizdir. “ diyerek Nyeleni ye katılanlara çağrıda bulundu.

Herkesin katıldığı son toplantıda Türkiye delegasyonundan Müfit Çıkrıkçıoğlu, 35 yıldır denizlerde avlanarak yaşamını sürdürdüğünü, endüstriyel balıkçılığın kendilerini iflasa sürüklediğini belirterek, küçük balıkçıların endüstriyel balıkçılar karşısındaki sorunlarını dile getirdi. Çıkrıkçıoğlu “endüstriyel balıkçılık sadece ‘çiftlik balıkçılığı’ değildir. Balık şirketleri büyük teknelerle avlanmakta, denizleri parsellemekte, deniz ekosistemini yok etmektedir. Ve piyasayı da bunlar belirlemektedir. Hükümetler balıkçılık düzenlemelerini yaparken bunlara göre yapmakta, küçük teknelerle avlanan balıkçıları düşünmemekte teşvikleri bu şirketlere vermektedir. Bu tür balıkçılığı da “endüstriyel balıkçılık” olarak ele almak bu şirketlere ve politikalara karşı mücadele etmek gerekir. Biz Türkiye’de sendikalaşarak bu mücadeleyi yürütmek istiyoruz.” diyerek sözlerini bitirdi.

Forumun bir günü saha gezilerine ayrılmıştı ama diğer yandan çalışma guruplarının çalışmaları da sürüyordu. Teknik nedenlerle saha gezilerine herkes katılamadı. Ancak katılım sayısı sınırı dolmadan adını listeye yazdırabilme fırsatı bulanlar bu saha gezilerine katılabildi. Saha gezileri 3 farklı grubun farklı yerlere gitmesi şeklinde gerçekleşti.

Bu gruplardan birisinin ziyareti Alunişu köyündeki agro-ekoloji okulu idi.(Bkz. http://www.karasaban.net Alunişu: Bir agroekoloji okulu deneyi. Abdullah Aysu-Fatih Özden)

2. grubun ziyaret ettiği yer ise 2000 yıldır altın çıkartılmaya çalışılan Rosia Montana bölgesiydi. (Bkz. http://www.karasaban.netAvrupa’nın en büyük altın madenine karşı mücadele Rosia Montana-Neşe Duman-Umut Kocagoz-Kutsi Yaşar)

3.grup ise Rodna Dağları’ndaki Rodnei köyüne dağlardaki koyun ağılı geleneği ve Romanya dağlarındaki biyoçeşitliliği görmeye gitti.

(Türkiye heyetinden bu gruba katılan olmadığından dolayı ayrıntılı bilgi veremiyoruz.)

Bu saha ziyaretlerine katılamayanlar ise Forum bölgesindeki çalıştaylara katılmaya

devam ettiler.)

Şimdi sıra Gıda Egemenliği mücadelesinin yaratılmasında.

Bu yazı karasaban.net/ den alınmıştır

Adnan Çobanoğlu /Ali Bülent Erdem

Paristen sonra, Marakeş neyi değiştirebilir? – Menekşe Kızıldere

Bu yazı tr.boell.org/tr/ den alınmıştır

Bağlayıcılığı olmayan Paris Sözleşmesi’ni daha etkin hale getirebilir mi? İklim değişikliğinden etkilenmiş yoksul ülkelerin kayıp ve zararlarına umut olur mu? İklim finansmanı adaptasyona çözüm olur mu? Sürdürülebilir Kalkınma Mekanizması geçmiş hataları Marakeş’te düzeltir mi? Gerçek bir dönüşüm Marakeş ile başlar mı?

105

Geçtiğimiz yıl Paris’te 21 Taraflar Konferansı neticesinde bir anlaşma sağlanmasına rağmen, Paris iklim değişikliği ile mücadele için sadece bir başlangıç niteliğinde. İklim bilimci James Hansen’ın 1986 yılında yaptığı “iklim değişikliği sandığınızdan daha hızlı gerçekleşecek” uyarısına rağmen 30 yıl geciken bu başlangıcın samimiyeti Marakeş’te test edilecek. Bu sebeple Marakeş’te cevaplanması gereken çok fazla soru var ama aslında en temel soru “siz, sayın taraflar bu sorunu çözmekte samimi misiniz?” olmalı.

Bu yıl 22.si düzenlenecek Birleşmiş Milletler iklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Zirvesi (BMİDÇS), 2001’in ardından tekrar Fas’ın renkli şehri Marakeş’te gerçekleşecek. 2015’te yoğun bir diplomasi ile varılan Paris Antlaşması’nın 4 Kasım 2016 da tarafların çoğunluğunun onaylamasının ardından yürürlüğe girmesi ile taraf ülkelerin politikalarına nasıl etki edeceği Marakeş’te ele alınacak. Dolayısı ile Paris’te varılan söz birliği büyük ölçüde Marakeş’te eylem birliğine dönüşecek. Türkiye için ise Marakeş 2. kez söz birliği eyleme dökülürken kurulan masada olmadığı bir zirve olacak. 2001 yılında gerçekleşen 7. Taraflar Konferansında Türkiye Gelişmiş ülkelerin yer aldığı BMİDÇS Ek II listesinden çıkmış ve liste ülkelerinin sorumluluğu olan karbon emisyonlarını azaltım yükümlülüklerini kaldırmıştı. Türkiye’nin tekrar taraf olması ancak 3 yıl sonra 2004’te Arjantin’deki 10. Taraflar Konferansında mümkün olmuştu. Türkiye için 15 yıl aradan sonra Marakeş’te tarihin tekrar etmesi söz konusu. Fakat Marakeş görüşmeleri tüm taraflar için olduğu gibi Türkiye için de ivme kazandırıcı hatta yön değiştirici olabilir. Konferansı ilk gününde iklim finansmanına doğrudan ulaşım talebinin ana gündemde tartışılmasını isteyen Türkiye bu niyetini ortaya koydu. Türkiye’nin iklim finansmanı talebi ise ayrı bir yazının konusu. Fakat her zaman her yerde hatırlatmakta fayda var. Paris Sözleşmesini onaylamış bir Türkiye’nin talebi, onaylamamış bir Türkiye’nin talebinden daha etkin olacaktır. Zira kimse mızıkçıları sevmez.

Marakeş gündemlerine dönersek, aslında Marakeş bir iyi ve bir kötü gelişme ile başladı. Paris sonrası taraflar toplantıları devam ederken, geçtiğimiz Ekim ayında en önemli bir karbon salım sektörlerinden olan havacılık sektörünün iklim koruma kriterlerinden muaf tutulması, Paris’teki 1.5 C kararlılığına Marakeş öncesi bir çelme oldu. Öte yandan iklim zararlısı hidroflorokarbonların (HFC)kademeli olarak 70 milyar ton CO2 eşdeğerinde azaltılması kararı ise, rakamlara bakılırsa 1.5 C hedefine ciddi bir katkı gibi gözükmekte.

Marakeş bağlayıcılığı olmayan Paris Sözleşmesi’ni daha etkin hale getirebilir mi, azaltım-maliyet düğümünü çözer mi?

Değişebilir, dönüşebilir ama bağlayıcı olmayan ulusal azaltım katkı niyetleri (INDC) Paris Sözleşmesi’ni kırılgan yapan en temel unsur. Ülkelere bu denli hareket alanı sağlayan zamanlama hali ile bu niyetlerin hayata geçirilmesi konusunda da pek de itici bir güç değil. Aslında birçok ülkeyi ciddi bir dönüşüme itecek güç, bu dönüşüm için finansman sağlanması. Fakat daha tanımı, ulaşanı, vereni bile netleşmeyen finansman (Türkiye’nin ilk gün talebini de düşünürsek) kimin cebinden çıkacaksa, pahalıya mal olacak. Zira 2030’a kadar hâlihazırdaki INDC’ler ile devam edilirse yüzde 32’lik bir azaltım için 10 Milyar Doları ulusal finansman olmak şartı ile 35 Milyar dolar tutarında bir maliyeti olacak. Kimi ülkeler için finansman olmadan azaltım da mümkün olmayacaksa, bile bile hali hazırdaki INDCler ile azaltımın maliyeti tırmandırılmakta. Hem finansmana ulaşmak hem de INDCleri samimiyetle revize etmek mümkün! Aslında tam da bu noktada Türkiye’nin talebinin görüşülmesi kritik bir önem arz ediyor.

Marakeş iklim değişikliğinden etkilenmiş yoksul ülkelerin kayıp ve zararlarına umut olur mu?

Kayıp ve Zararlar başlığı Paris’in bitmemiş ve en dramatik tartışmalarından birisi. Bu hesabın Marakeş’e kalmasının ana sebeplerinden biri 2013’te Varşova da 19. Taraflar Konferansında kurulan Uluslararası Kayıp- Zarar Mekanizmasının 5 yıllık görev süresinin Marakeşte bitiyor olması ve bu tartışmaların bu döneme bırakılması. Az gelişmiş ve iklim değişikliğinden etkilenmiş yoksul ülkelere, endüstrileşmiş ülkelerce verilecek kapasite geliştirme ve teknoloji transferi desteği Paris’te gelişmiş ülkelerce tartışılmadı bile. Marakeş’te radikal karalar alabilecek yeni bir mekanizma kurulması gerekli. Paris’teki olumlu gelişmelerden biri ise gelişmiş ülkelerce kurulan Insuresilience (direnç- garantilenmesi) İnisiyatifi idi. Bu inisiyatif 2020 yılına kadar 400 milyon iklim değişikliği mağdurunu garanti altına almayı hedefliyor. Bunun için ise somut hedefler Marakeş’te görüşülecek. Bu insiyatifi takip etmek gerek!

Kayıp- Zarar konusundaki tartışmaların tıkandığı noktalardan birisi ise iklim göçmenleri konusu. Zira Cenevre Göçmen Sözleşmesi iklim mağdurlarını göçmen olarak kabul etmemekte. Paris’te dillendirilen bu tartışma Marakeş’te de BMİDÇS’nin gündemine olacak.

Marakeş iklim finansmanı adaptasyona çözüm olur mu?

Yine Paris sonrası görüşmelerde, Marakeş öncesi ekim ortasında gelişmiş ülkeler iklim koruma için 2020ye kadar 100 milyar dolarlık fonu olan bir yol haritası belirledi. Fakat bu fonun çoğu açıkça azaltım için kullanılacak. Yani fon sağlayıcılarının cebine dönecek gibi gözükmekte. Oysaki mahsullerin korunması, doğal afet ve hastalıklar ile mücadele/önlenmesi ve temiz içilebilir kullanılabilir su sağlanmasını sağlayacak olan adaptasyon fonu sadece etkilenen ülkeler için değil herkes için önemli. Paris Sözleşmesi bir üleştirme ön görmese de, adaptasyon- azaltım fonu bölüşmesinde ‘denge’ demekte. Dengeden anladığımız 95-5 değil 50-50 olmalı. Bu dengenin kurulacağı yer Marakeş olabilir. Ev sahibi Fas Afrika’daki tarım faaliyetlerini ve gıda güvenliğini sağlamak adına görüşmelerde inisiyatif alacağını duyurdu. Adaptasyon fonu olmasına karşın, iklim finansmanının en geniş çatısı olan Yeşil İklim Fonu’nun (GCF) adaptasyon ile imtihanı ise, bu alanda fon sağlayıcı olmamak değil, adaptasyon fonuna ihtiyacı olan ülkelerin bu fonlara direk ulaşamaması. Kafa karışıklığı olmasın, kesinlikle Türkiye bu ülkelerden biri değil! Geçen yıl Paris’te GCF tarafından fon başvuruları için kapasite geliştirilmesi için hazırlık fonları verileceği duyuruldu. Bu bir iyi niyet göstergesi ama çözüm ülkelerin direk ulaşabilmesinde bu da Marakeş’in düğümlerinden biri olacak. Bunun sağlanmasının yolu ise yoksul ülkelerde kurulacak kalkınma bankaları. Bu fonların yenilenebilir enerji ve enerji verimliliği ekseninin dışına çıkarsa, iklim fonu ile termik santral yapıldığına tekrara şahit olabiliriz.

Sürdürülebilir Kalkınma Mekanizması geçmiş hataları Marakeş’te düzeltir mi?

Uzun yıllar boyunca gelişmiş ülkeler seragazı emisyon azaltım yükümlülüklerini, gelişmekte olan ülkelerdeki ‘iklim projeleri’ ile sağladılar. Üstelik ürettikleri karbon hacmini hiç küçültmeden. Buna da Temiz Kalkınma Mekanizması (CDM) dendi. Sahra Altı Afrika Ülkeleri, Hindistan ve Çin gibi ülkeler bu projeler ile karbon yoğun endüstrinin geliştiğine ve hatta kömürlü termik santrallerin yapıldığına sahne oldu. Bu oksimoronun sonu Paris’te Sürdürülebilir Kalkınma Mekanizması’nın (SDM) kurulması ile geldi. Geldi mi? Bilmiyoruz. Cevabı Marakeş ve hatta sonrasında alınacak. SDM projeleri gittikleri ülkelerde ne kadar şeffaf, hesap verilebilir, insan haklarına saygılı ve katılımcı olacaksa o kadar iklim değişikliği için çare olacak. Geçmiş yıllarda yapılan CDM karbon dengeleme (offset) projeleri gösterdi ki aslında yeni bir mekanizmadan çok salım yapan ülkelerin radikal azaltım tedbirleri almaları gerekli. Zira 1.5C hedefi SDM projeleri için pek de tutturulabilir bir hedef değil. 1.5 C hedefi için yapılması gerekenlerin başında kömürü terk etmek geliyor. Geçen yıl Paris’te yapılan Karbon Liderleri zirvesi bir umut olmuştu aslında. Kananda, Almanya ve Fransa başta olmak üzere birçok ülke kömürü kademeli terk edip hatta geriye kalan karbonu da piyasalaştırmanın derdine düştü bile. Karbon piyasası kaçırılmayacak bir tren. Bu sebeple Türkiye gibi karbon piyasası potansiyeli yüksek bir ülkenin, dönüşüm veya teknoloji fonlarından önce piyasasını iklim politikası ile nasıl uyumlaştıracağını öncelemesi gerekmektedir. Türkiye elbette ki ulaşabileceği fonlara ulaşmalı ama doğru bir iklim politikası ve piyasa dönüşümü olmadan bir anlamı olmayacak. SDM Türkiye için yeni bir fon kaynağı olmaktan öte iş dünyasının ve piyasanın nasıl ortak faydada ve müştereklerde dönüşmesi için itici güç olmalı

Gerçek bir dönüşüm Marakeş ile başlar mı?

Gerçek bir dönüşüm için eşitlik gerekmektedir. Eşitlik sınıfsal olduğu kadar cinsiyetler arasında da geçerli. Sınıfsal eşitlik ve toplumsal cinsiyet eşitliği sağlanmadan dönüşüm mümkün değil. Toplumsal cinsiyet eşitliği ise 2012 Doha taraflar Konferansında BMİDÇS’nin hem ülke delegasyonlarına hem sivil toplum katılımına yaptığı cinsiyet eşitliğini gözetin çağrısından itibaren pek güçlü bir şekilde seslendirilmedi. Teknoloji ve finans toplantılarına gidince bu sesin ne denli cılız kaldığı daha net anlaşılmaktadır. Ben kendim finans toplantılarını izleyen bir kadın olarak buna birinci ağızdan referans olabilirim. Toplumsal cinsiyet eşitliğinin güçlendirilmesi adına ‘toplumsal cinsiyet eşitliğinin ana akımlaştırılması’ farklı birer programda değil ana programda bizzat BMİDÇS çerçevesinde ele alınmalıdır. Bu alana yönelik fonların sağlanması da, tüm fon görüşmeleri arasındaki yerini almalıdır. Yani Marakeş’te ‘dönüşüm oluyor mu gerçekteni’ gözlemleyeceğimiz kilit yerlerden biri de toplumsal cinsiyet eşitliği ve finansman toplantıları olacak. Yeşil İklim Fonu’nun ve sivil toplumun birçok ilginç toplantısı olacak, heyecanla takip edeceğiz.

Tam da burada sormak isterim, Türkiye delegasyonu oluşturulurken BMİDÇS’nin 2012 Doha çağrısı gözetiliyor mu? Türkiye delegasyonunda kaç kadın katılımcı mevcut ve erkelere oranı ne?

Bu yazı tr.boell.org/tr/ den alınmıştır

106-menekse-kizildere

 

Menekşe Kızıldere

Türkiye’nin güneş gücü 750 MW’a ulaştı

Türkiye’nin güneş enerjisine dayalı elektrik üretim kapasitesinin 750 MW seviyesine yükseldiği bildirildi. TEİAŞ verilerine göre kurulu güç Ekim ayında 85,5 MW arttı

104

Türkiye Elektrik İletim A.Ş. tarafından açıklanan verilere göre Türkiye’nin güneş elektriği gücü Ekim ayı sonu itibari ile 745,7 MW’a ulaşmış durumda.

Bu gücün 732,8 MW’lık bölümünü lisanssız güneş elektriği santralleri, 12,9 MW’lık bölümünü ise Ekim ayında devreye giren iki ayrı lisansslı güneş enerjisi santrali oluşturuyor.

Türkiye’nin güneşe dayalı elektrik üretim kapasitesi Eylül ayı sonunda 660,2 MW, 2015 yılı sonunda ise 248,8 MW düzeyinde bulunuyordu.

Bu kapasite içinde bu aya kadar lisansslı santral bulunmuyordu.

 

(Solar-ist)

Şile Yeryüzü Pazarı’nda 4. Tohum Takas Şenliği coşkusu – Tümay İmamoğlu

2015 yılında Uluslararası Slow Food hareketinin iyi, temiz, adil felsefesiyle Şile’de kurulan Yeryüzü Pazarı artan ilgisiyle markalaşan Tohum Takas Şenliği’nde binlerce ziyaretçiye ev sahipliği yaptı.

87

İstanbul’da Avrasya Maratonu gibi önemli bir organizasyon varken bir pop sanatçısı konserini aratmayacak kalabalığı Şile’de görmek iyi, temiz, adil gıda peşinde koşanları fazlasıyla mutlu etti. İstanbul’da ki ilk Yeryüzü Pazarı hamlesini yapıp, diğer belediyelerin de ilgisini çeken Şile Belediyesi yerli tohumu destekleme, koruma misyonunu da başarı ile yerine getirmeye devam ediyor. Üstelik bunu yaparken ilçenin sivil toplum kuruluşları, ilçe tarım müdürlüğü ve Slow Food Şile Palamut Birliği ile birlikte hareket ederek sosyal proje ortaklığının güzel bir örneğini temsil ediyor.

82

Denizi, kumu, bezi, feneri ile bildiğimiz Şile sahip olduğu köyleri, tarım alanları ile kırsal kalkınma odaklı yola girmiş görünüyor. Çalışmalar bölge köylüsünün yerli tohumlara sahip çıkarak tekrar üretmesine, geleneksel yöntemlerin kullanılmasına yönelik ve bu çalışmalara paralel Tohum Takas Şenliklerine son derece önem verildiği de bu hafta sonu yapılan organizasyonda çok net görüldü. Özenle hazırlanmış üreticiler, sobasından, çocuk etkinliklerine, ikramlara kadar en ince ayrıntısına kadar her şeyin düşünülmüş olduğu organizasyonda ülkemizin farklı bölgelerinden gelen tohumların takas edilmesi anındaki çoşkuyu yaşamak için bile bu etkinlik herkesin takviminde gidilmesi gerekenlerde yer almalı.

93

Şenliğin cezbedici diğer önemli kısmı da çocuklara yönelik atölyelerin fazlalığıydı. Ata tohumlarına özlemimizin, ihtiyacımızın oluşma hikayesini düşündüğümüzde bu konuda çocuklarımızın eğitilmesi, farkındalık yaratılmasının ne kadar önemli olduğu yadsınamaz bir gerçek. İyi, temiz, adil gıda, ata tohumu, üretim, yerli malı, paylaşım, takas ve çocuk …. Bu kadar güzelliği bir arada bulmak ne kadar güzel.

84

4.üncüsü düzenlenen Şile Tohum Takas Şenliği’ne Yeryüzü Pazarı üreticileri ürünleri ve tohumlar dışında Şile Bezi El Sanatları Merkezi geleneksel Şile Bezi imalatı atölye çalışmasıyla, Şile Halk Eğitim Merkezi geleneksel el işi Şile motifli ürünlerle, Şile Arıcıları Tarımsal Kalkınma Kooperatifi arıları ve kestane balıyla, Şile Orman İlçe Müdürlüğü kitap ve fidanlarla, FMV Işık Üniversitesi, İBB Halkla İlişkiler Müdürlüğü, İbb Gıda Tarım ve Hayvancılık Daire Başkanlığı yayınları ve hediyeleri ile, Slow Food İ.D.A buğday çeşitleriyle, Ulusal Tohum Merkezi çeşitli tohumlarıyla, Yeryüzü Derneği Yeni İnsan Yayın Evi çevre, gıda, ekoloji temalı kitaplarıyla, Nar Çiftliği 1.500 çeşit tohumuyla, Zeytinburnu Tıbbi Bitkiler Bahçesi çay demleme atölyesi ve bitkilerle, İstanbul Gelişim Üniversitesi Gastro Bahçe kulübü nar içerikli ürünleriyle ve Fırınımdan Ekmekler ekşi maya ekmek atölyesi stantları ile katıldılar.

85

Şile İlçe Gıda Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü mühendisleri ve Şile Belediyesi çalışanlarından oluşan tohum takas kayıt masasına sabah tohum kayıtlarını yaptıranlar takas zamanına kadar doğal ürün alışverişleri ve yöresel lezzet tadımlarıyla zaman geçirme fırsatına sahip oldular. Atölyelerin zenginliği ve çeşitliliğine 6-12 yaş aralığında Şileli çocukların şarkılarıyla katılması tüm katılımcıların hoş zamanlar geçirmesine neden oldu. Tohum ve Gıdanın biraraya geldiği bu güzel etkinlikte yarınlarımızın tohumu olan çocukların pazarın her alanında aktif rol alması etkinliğe çok ayrı bir hava katıyordu. Tüm benzer etkinliklerde çocukların varlığının önemi bir kere daha görülmüş oldu.

97

Çiftlik hayvanlarıyla tohumların birleştirildiği puzzle atölyesi, kestane, mısır ekim atölyeleri, mısır ayıklama makinası, çocuk boyama kitapları, ekmek yapım atölyeleri, kraliçe arıyı bulma yarışması etkinliğin başlangıcından bitimine kadar çocukların ilgisini korudu.

100

 

Türkiye’nin Kadın Sosyal Girişimcisi ödülünü almış olan Nardane Kuşçu‘nun sahibi olduğu Narköy standında ziyaretçiler birbirinden farklı tohumlar hakkında bilgi alma imkanına sahip olurken bir yan stantta Ulusal Tohum Merkezi standından tohumun önemini dinliyorlardı. Fırınımdan Ekmekler atölyesinde Murat Demirtaş yanında getirdiği tarihi ekşi maya ile ekmek yapımının inceliklerini katılanlara anlatırken ilgi bir an eksik olmadı. Alanda mobil taş fırın bulunması da ufak ama güzel bir detaydı, bu sayede ekşi mayalı ekmekler yerinde pişrilip anında afiyetle yenirken, şanslı olan misafirler hemen tükenen manda yoğurdundan yapılmış ayranın tadını çıkardılar. Bu seferki şenliğin çok önemli bir misafiri de vardı. Ünü Türkiye’yi aşmış Şile Kestane Balı’nın tanıtıldığı stanttın asıl sahibi işçi arılarıyla birlikte kraliçe arıydı. Kestane balının değeri ve kestane ağacının sürdürülebilirliği konularında bilgiler verilirken, bir başka alanda kestane ekimi anlatılıyordu. İlçenin tek Üniversitesi Işık Üniversitesi’nin de stant ile katılım göstermiş olması tüm ilçenin ortak bir paydada buluşmasının güzel örneklerinden birisi olsa gerek.

101

Bölge kadınlarının el emekleri, göz nurlarından oluşan ürünlerin sergilendiği Halk Eğitim Merkezi ve yeni coğrafi işaret tescili almış Şile Bezi‘nin üretim aşamalarını sunan Şile Bezi El Sanatları Merkezi‘nin böyle bir etkinliğinin parçası olması da ayrı bir güzellik. Ziyaretçiler tohum takası için bir araya gelmişken yöresel lezzetler eşliğinde kentin adını taşıyan bezini de yakından tanıma ve satın alma fırsatı yakalamış oldular. Şenlikte ilgi çeken standlardan biri de nar meyvasını farklı şekilde kullanan İstanbul Gelişim Üniversitesi Gastrobahçe Kulübü idi. Narın kabuğundan üretilmiş unla imal edilen ekmeğin üzerine nar reçeli ve yanında narlı içecek tadımı farklılık adına çok başarılı bir örnekti.

89

Bir vatandaş tarafından ata tohumculuğu geleneği ile saklanarak 11 yıl önce Zeytinburnu Belediyesi Tıbbi Bitkiler Bahçesi’ne teslim edilen 70 yıllık domates tohumu etkinlikte bahçede bulunmayan farklı bir tohumla takas edildi. Zeytinburnu Belediyesi Tıbbi Bitkiler Bahçesi de tohum konusunda yaptığı çalışmalar ve farklı tohumlarıyla etkinliğe ayrı bir renk kattı. Bu kadar çok etkinliğin bir arada olması tohum takası gölgede mi bıraktı gibi bir soru akıllara gelebilir ama tüm enstrümanların bir şekilde gıdayla, tohumla ilgili olması ve alanda ilginin maksimum seviyede olması “Ata Tohumu – Yerel Tohum“ farkındalık çalışmaları içinde başarılı bir örnek çalışma olarak yer alacaktır ki başka belediyelerin de etkinlikte misafir olmaları ve tohumla ilgili çalışmalar yapma isteklerine şahit olmak gelecek için umut verici…

96

Tohum Takas açılış konuşmasını yapan Şile Belediye Başkanı Can Tabakoğlu bu konuya ne kadar önem verdiklerini ve vizyonlarının bir parçasının artık tarım olduğunun vurgusunu konuşmasında belirterek şunları söyledi.

99

“Şile Yeryüzü Pazarı dünyanın 45. Yeryüzü Pazarı, aynı zamanda İstanbul’un ilk yeryüzü pazarı, Şile 57 köyü ile İstanbul’un geleceğinin teminatı olan, 800 km2 alan içerisinde yüzde 80’i ormanlarla kaplı, su kaynakları, tarım arazileri olan doğal bir ilçe, kaynakların bir arada olması bizlerin uzun uğraşlar neticesinde bir vizyon ortaya koymamıza sebep oldu ve bizleri bu vizyon doğrultusunda sürdürülebilir hedefler peşinde koşmaya sevk etti. Bu vizyon ise Şile’nin tarımsal turizm ekonomisini ortaya çıkardı. Şile Yeryüzü Pazarı herhangi bir Pazar değil. Bu Pazar köylünün kendi ürettiği, ata-dede tohumları ile tezgaha kendi getirdiği, mevsiminde ne varsa onu üreterek tüketilmesini tavsiye ettiği, aracısız, iyi, temiz ve adil sloganları ile buluştuğu bir pazar

92

Şile topraklarının geleceği adına, sürdürülebilirlik diye tabir ettiğimiz, doğal ve tabii ortamda yaşama kültürü var. Aslında en endemik, en korunması gerekli olan, en tabi olan bizim demografik hayallerimizdir. Şile ve köylüsü bu tabiatın yegane unsuru… Tohum takas şenliğimizle ata-dede tohumlarını da yaşatma, sürdürülebilir bir tarımı hayata geçirme hedeflerimiz arasındadır. Tarım turizminin olduğu Şile’mizde üretecek ürüne ve çiftçimize destek olmamız gerekiyor. Takaslar yoluyla tohumlarımız hem geleceğe aktarılacak, hem de çeşitlilik artacak. Şile ormanlarında olduğu gibi Şile tarlalarının da sahip çıkanı yine Şileli olacak. Adil üretimin, sağlıklı üretimin devam etmesi temennisi ile 4. Tohum Takas Şenliğimiz Hayırlı Olsun

86

Şile Tohum Takas Şenliği’nden İstanbul için güzel bir haberi de Can Tabakoğlu müjdeleyerek Şile’ye yakın zamanda değirmen yapılacağını belirtti. Tohum farkındalığı çabalarının katma değeri olarak bu haberi almak tüm bölge çiftçilerini heyecanlandırdı. Kendi mısır, buğday, kestane, fasulye unumuzu kendimizin üreteceği ve bunlardan ikincil ürünler yaratacağımız günler neden olmasın….

88

Şile Yeryüzü Pazarı’nın ve tohum takas şenliğinin destekçilerinden olan T.C Şile Kaymakamı Salih Yüce de konuşmasında Şile Palamudu, Şile Feneri, Şile Kalesi ve Şile Bezi olduğunu belirterek, ancak bunlara yenileri eklendi. Şile Kestane balı artık tescillendi. Bunun yanı sıra Türkiye’de iki adet olan yeryüzü pazarı ve doğal ürünler pazarının İstanbul ayağında olanı Şile’mizde yer almakta . Marka olan pazar alanımızda böyle önemli bir etkinliğe ev sahipliği yapmak da ayrı bir gurur kaynağı olduğunu belirtti.

90

Bu etkinliğin başarılı olmasının başrol oyuncuları olan kendi ürettiklerini, kendi tezgahlarında tüketici ile özenle buluşturan, kendi tohumlarını yıllardır saklayan Şile köylüsünü de unutmamak gerek. Köylülerle bu organizasyonun gönüllülük ayağını başarıyla yerine getiren, vizyon değişikliğinde önemli pay sahibi ve Şile’nin yurt dışında da temsiline aracı olan Slow Food Şile Palamut Birliği de kocaman bir alkışı hak ediyor.

95

102

Bu haftasonu yaşanan coşkuyu görünce insan senede 2 kere mi yapılsa demekten kendini alamıyor. Yerli tohum hamlesinde aynen Şile’de olduğu gibi tüm belediyelerin, kurumların, stkların benzer projelere hız vermesi dileğiyle bir sonraki tohum takası heyeanla bekliyoruz…

91-tumay-imamoglu

 

Tümay İmamoğlu

Şile Turizm Kültür ve Tanıtma Derneği Y.K. Başkanı
Slow Food Şile Palamut Birliği Üyesi