Ana Sayfa Blog Sayfa 3290

BM: Su erişimini kesmek savaş suçu

BM Suriye İnsani Yardım Koordinatörü Egeland, Suriye’nin başkenti Şam’a su tedarikine zarar verilmesini bir savaş suçu olduğunu söyledi.

Cenevre’de bir açıklama yapan BM Suriye İnsani Yardım Koordinatörü Egeland, başkent Şam’ın su şebekelerine zarar verilmesinin bir insanlık suçu olduğu değerlendirmesini yaptı. Egeland, Şam’da yaşayan yaklaşık 5,5 milyon kişinin ya tamamen ya da kısmen suya erişiminin olmadığını söyledi.

BM temsilcisi Jan Egeland

Su şebekelerine ne şekilde zarar verildiğinin tam olarak tespit edilemediğine dikkat çeken Egeland, “ya Barada Vadisi’ndeki çatışmalardan kaynaklanmış olabileceğini ya da sabotaj düzenlenmiş olabileceğini veya her ikisinin birden söz konusu olabileceğini” ifade etti.

Bunun sivillere karşı işlenmiş bir savaş suçu olduğunu belirten Egeland, su tedarikinin yeniden sağlanamaması durumunda hastalıkların başgösterebileceği ve bunun da salgına dönüşebileceği uyarısında bulundu.

Sorumlusu bilinmiyor

İslamcıların kontrolündeki Barada Vadisi’nden geçen Barada Nehri, Şam’ın en önemli su kaynağı.

Şam yönetimi, kentin su şebekelerine zarar verilmesinden silahlı İslamcı grupları suçluyor. Silahlı gruplar ise Şam’a bağlı birliklerin ve müttefiklerin düzenlediği saldırılar nedeniyle su kanallarının zarar gördüğü suçlamasını yöneltiyor.

Kimin sorumlu olduğunu söylemenin zor olduğunu ifade eden Egeland da öncelikle su kanallarının yeniden onarılmasını istediklerini dile getirdi.

Şam’a 22 Aralık’tan bu yana su verilemiyor.

 

(Deutsche Welle Türkçe)

Madem küresel ısınma var, niye kar yağıyor?

Türkiye son yılların en soğuk Aralık ayını geride bıraktı. 2017’ye ise aşırı soğuk hava sistemi olan Godzilla ile merhaba diyoruz. An itibariyle (06 Ocak 2017, Cuma 11.24) Godzilla’nın Edirne’ye ulaştığını gözlemlemek mümkün. Bu şekilde giderse Cuma akşamı İstanbul’da başlayacak kar yağışı Cumartesi ve bir miktar Pazar da devam edecek. Umuyorum ki siz bu satırları okurken İstanbul ve genel olarak Marmara Bölgesi’nde lapa lapa kar yağıyor olacak.

Kaynak:https://orhancabarov.wordpress.com/

Kar yağışını takip eden günlerde hava sıcaklıkları 0’ın altına inecek ve önümüzdeki haftayı İstanbul ölçeğinde dondurucu soğuklarda geçireceğiz.

Havadelisi.com’da yazıldığı şekilde “Cuma gecesinden Çarşamba gününe kadar sıcaklıklar belki de hiç sıfır derece üstüne çıkamayacak. İstanbul’da günlük maksimum sıcaklıkların 4 gün boyunca sıfır derecenin üstüne çıkamadığı en yakın periyot 1987 Mart ayı. Yani 30 yıllık bu uzun süren soğuk rekorunu bu sistemde egale etmeye çalışacağız.”

Kaynak: havadelisi.com

Resimde de görebileceğiniz gibi Doğu Avrupa ve Balkanlar’ı önümüzdeki hafta ekstrem soğuklar bekliyor. Mevsim normallerinin 8-10 derece altını göreceğiz o hafta.

Peki o zaman asıl sorumuza gelelim: Madem küresel ısınma var, o zaman niye kar yağıyor?

(New York’ta kar yağıyor ve donuyor – küresel ısınmaya ihtiyacımız var! İmza: Donald J. Trump)

Kıdemli bilim insanı Kevin E. Trenberth “İklim aşırılıklarını iklim değişikliğiyle ilişkilendirmenin yolu” başlıklı makalesinde bunu şu şekilde açıklıyor:

“Bir hava olayının iklim değişikliğinden kaynaklanıp kaynaklanmadığı sorusu yanlış bir sorudur. Tüm hava olayları iklim değişikliğinden etkilenir çünkü meydana geldikleri ortam eskisinden daha sıcak ve nemli.”

İklim değişikliğini gözlemlemenin asıl yolu anomalileri gözlemlemektir çünkü bu anomaliler geçmiş mevsimlerin sınırlarının dışındadır.

Antropojenik iklim değişikliğinin etkisini göz ardı edemeyiz ama bu etki çok büyük de değildir. Hava değişir ve sıcaklık ortalamalarının mevsim normallerinin altına ya da üstüne çıktığı dönemler de olur, ama insan kaynaklı iklim değişikliği nedeniyle normalde gözardı edebileceğimiz bu küçük oynamaları bu yeni dönemde bazı aşırı hava olaylarına sebebiyet verir.

Küresel ısınma var. 2016 en sıcak yıl oldu. Ama iklim değişikliği nedeniyle dünya bir anda ısınacak değil. İklim değişikliğinin etkisini “aşırılık” olarak hissediyoruz. Aniden bastıran seller, mevsiminden soğuk havalar, mevsiminden sıcak havalar ve beklenmeyen kuraklıklar. Bir mevsimi çok sıcak ve kurak geçirirken diğer mevsimi çok soğuk ve seller altında geçirebilir. İklim değişikliği kendini aşırılıklarda gösteriyor.

İklim değişikliğinin yağışlara olan etkisi kısmında ise Trenberth şöyle diyor:

Hava 1970’lerde olduğundan daha sıcak ve nemli ve bu da yağış ve fırtınaları %5-%10 güçlendirerek geri döndü. Sıcak ve nemli hava karaya kolayca taşınıyor ve hidrolojik döngünün bir parçası olarak daha yoğun yağışlara neden oluyor – ki bunları da yeni dönemde gözlemleyebiliyoruz.

Kısacası evet, iklim değişikliği yüzünden kar yağıyor.

Gelelim İstanbul özeline:

Bu haftasonu İstanbul’da gözlemleyeceğimiz kar yağışı aslında bilimsel olarak aşırı ama bana kalırsa çok da aşırı değil. Bunu çocukluğunu balkonunda kardan adam yaparak geçirmiş bir Ankaralı olarak söylüyorum. Ama sulu karın bile İstanbul’da hayatı nasıl felç ettiğini gördüğüm için Godzilla’dan çok umutluyum. Ancak hayatımız tamamen felç olduğunda iklim değişikliğini azaltmak ve uyum sağlamak için gerçek adımlar atacağımızı düşünüyorum.

07 Ocak 11.30, Ortaköy-Beşiktaş

07 Ocak 2017 Edit: Cuma günü gündüz İstanbul’da termometreler 16C’yi ölçtü, muhtemelen bu kışın en yüksek sıcaklığıydı bu. 14.00’te istasyonlar 12C’yi gösteriyorken yaklaşık 45 dakika içinde 10 derece soğuyarak sıcaklıklar 2C’ye indi. Gün içinde mevsim değişti. Yağmur bu yüzden yükseklerde buz olarak yağdı. Akşam 18.00’de tüm şehirde kar yağışı başlamıştı. Yağışlar hala (07 Ocak 14.43) aralıksız devam ediyor ve yükseklerde 50-60cm, kıyılarda 20-30cm kar gördük. MGM kar kalınlığını İstanbul için 17cm veriyor. Müthiş bir soğuk hava dalgası tepemizde.

Bu soğuk hava dalgası Kuzey Avrasya’da oluşan Kutup soğuklarının karayelle birlikte Orta Avrupa ve Balkanlar üzerinden ülkemize taşınmasıyla oldu. 07 Ocak 2017’de İklim Bilimci Levent Kurnaz’ın dediği gibi:

 

 

Bu arada aslında yakın zamanda Türkiye’de aşırı hava olayları yaşandı.

Aralık ayının son haftasında Doğu Akdeniz’de kar yağdı. Orada yaşanan felaketi ana akım medyada görmediğimiz için yine Havadelisi.com’dan alıntı yapıyorum:

10 günde içinde yıllık ortalama yağışın tamamını aldı bu bölge. Seralarda ciddi hasarlar meydana geldi, ölen ve yaralanan çiftçiler oldu. Aniden bastıran kar yüzünden yüksek bölgelerde mahsur kalan küçükbaş hayvanlar telef oldu, karın ağırlığı yüzünden ahırlar çöktü, evlerin çatıları çöktü.

Erdemli, Yeniyurt
Kaynak: Havadelisi.com

Yağışın ardından gelen yağmurlar ve o yağmurlarla eriyen kar suları aniden merkeze inince merkezde sel aldı, mal ve can kayıpları oldu.

Çok aşırı zamanlar geçiyoruz ülkecenek, gerçekten çok üzgünüm. İyi yandan bakarsak iklim değişikliği hepimizi etkiliyor, ama maalesef en çok ve en kötü etkilenenler en fakirler olacak.

Bu soğuk havalarda yakacak bulamayacaklar, aşırı hava olayları nedeniyle yıkılan meyve ağaçları ve seralar yüzünden artan gıda fiyatları en düşük gelirlileri etkileyecek, evsiz insanlar ve hayvanlar sokaklarda donacak. Bunların hepsi de kömür, petrol, doğal gaz, inşaat, havayolu, kargo, endüstriyel tarım ve hayvancılık şirketi sahipleri zenginliklerine zenginlik katsın diye olacak.

Herkese keyifli kar tatilleri dilerim.

Her şeye rağmen – Tanıl Bora

Bu yazı birikimdergisi.com/ dan alınmıştır

Her şeye rağmen…

Direnç ve direniş makamından, inat ve ümit makamından bir ‘Her şeye rağmen’…

Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın söyleyişiyle: “Ayağımıza pranga takarlarsa, duruşumuz, oturuşumuz, hatta giyinişimizle; öldürülürsek gebermemizle, gömülsek mezarımızla; yakılarak dumanımız havaya savrulsa heyûlamızla, hatıramızla…” her şeye rağmen yine söylemek sözünü…

Avrupa’daki mağlûp 1848 devrimlerinin şairi, Marx’ın ahbabı Ferdinand Freiligrath’ın ünlü şiirinin adı, nakaratı: “Her şeye rağmen”…

“Yüzlerce kişiye de hükmetse,

o da deryada bir damladır her şeye rağmen!

Her şeye, her şeye rağmen!

Bütün o sırmalara, yaldızlara rağmen,

bağımsız kafalı adam

bakar da güler bunlara, her şeye rağmen.

(…)

İnsanın içindeki değer duygusunun gururu

makam mevki tanımaz, her şeye rağmen.

(…)

Her şeye, her şeye rağmen,

eninde sonunda, her şeye rağmen,

insan insana kardeş elini

uzatacaktır yine her şeye rağmen.”

***

Tevekkül makamından bir ‘Her şeye rağmen’…

Gamsız bir “yaşıyoruz…” avuntusuyla değil, safdil bir “hayat yine de güzel” tesellisiyle değil de; “her şey insan için” metanetiyle… ufak da olsa, mütevazı da olsa “şimdi ben ne yapabilirim?” sorumluluğuyla…

Çünkü o zaman, şu hayat yine de biraz daha güzel olabilir sahiden.

***

Demek bir de, şifa makamından ‘Her şeye rağmen’…

Toparlanmak, sağalmak için. Direnç ve ümidi sadece inada ve hamasete emanet etmeyip, hayatın gücüyle doldurmak için.

***

Sebat makamından bir ‘Her şeye rağmen’…

1992-1995 arasında, o güzel şehir kuşatma altındayken, elektriksizken, her şeye, her şeye rağmen, Saraybosna Uluslararası Tiyatro Festivali’ni sürdürenlerin yaptığı gibi…

Boşnak edebiyatçı Cevad Karahasan, o zaman tiyatronun “korkudan koruyan bir ana kucağına dönüştüğünü” söylüyor. Ama nasıl? O sebat kahramanlarından biri, Nihad Kreşevlyakoviç, oyunu sahneleyenlerin de, izleyen seyircilerin de, her patlamada, aynı anda hem bombanın menzilini kestirmeye çalışıp hem de oyun akışına konsantre olmaya çalıştıklarını hatırlıyor. İkisini de hayatın icabı olarak önemseyerek başarmışlar bunu… Hem hayatta kalmaya ama hem de hayatta kalmanın bir rüknü olarak, tiyatroyla uğraşmaktan geri durmamaya bakarak… Kuşatma altında, bombardıman altında tiyatroyu da yeniden düşünerek, yeniden anlamlandırarak… Her neyle meşgulseler, onu yeniden düşünüp yeniden anlamlandırarak. Onu bir dirence, bir şifaya dönüştürerek. Dünyaya boş vererek değil aksine dünyanın çok iyi farkında olarak, her şeye, her şeye rağmen yine ‘işini yaparak’…

Cesareti sadece en cesurlara emanet etmemenin çaresi de bu değil mi? Sebat kahramanlığı. Sebat makamından ‘Her şeye rağmen’…

***

Karamsarlıkla girilen şu yeni yıl için dileğim bu: Her şeye, her şeye rağmen; her meşrebe göre, her makamdan bir Her şeye rağmen ruhu…

Bu yazı birikimdergisi.com/ dan alınmıştır

 

Tanıl Bora

İstanbul’a gelen yabancı turist sayısı 16 yıl sonra ilk defa düştü

Türkiye’nin turizm açısından zor bir sene olarak geride bıraktığı 2016’da İstanbul’a gelen yabancı turist sayısında yüzde 26’lık bir düşüş görüldü.

2000 yılından beri ilk defa yabancı turist sayısında bir azalma yaşandığı görülürken en büyük kayıp Haziran ayında gerçekleşti.

İstanbul Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nün açıkladığı verilere göre Haziran ayında İstanbul’a gelen turist sayısında önceki yıla göre yüzde 35.2’lik bir kayıp yaşandı.

2016 yılında bir tek Ocak ayında önceki yıla göre yüzde 0.1 ile artış kaydedildiği görüldü. Onunda dışında bütün aylarda İstanbul’a gelen turist sayısında azalma yaşandı.

İstanbul’a 2016 yılında toplam 9 milyon 204 bin turistin geldiği görülüyor. Bu rakam 2015 yılında ise 12 milyon 415 bin’di.

İstanbul’a 2016 yılında en çok yabancı turist yaklaşık 1 milyon turist ile Almanya’dan geldi.

Almanya’yı 648 bin turistle İran, 476 bin turistle Suudi Arabistan, 371 bin turistle İngiltere ve 362 bin turistle Fransa takip ediyor.

2015 yılına kıyasla baktığımız zaman ise İstanbul’u en çok ziyaret eden 10 ülke arasında en keskin düşüşün ABD ve Irak cephesinde yaşandığını görüyoruz.

İstanbul’u 2016 yılında ABD’den ziyaret eden yabancı turist sayısı yüzde 43,2 azalırken bu oran Irak’tan gelen yabancı ziyaretçilerde yüzde 43,1 oldu.

Rusya’dan İstanbul’a gelen yabancı ziyaretçi sayısında ise yüzde 39,1’lik bir kayıp söz konusu.

2015 yılının Kasım ayında Rus jetinin düşürülmesinden sonra Türkiye ile Rusya arasında ortaya çıkan gerilim, Rus turist sayısında özellikle yaz aylarında büyük düşüş yaşanmasına neden oldu.

Türkiye genelinde Suriye iç savaşının bölgede yarattığı jeopolotik riskler ile Türkiye’de yaşanan saldırıların ardından güvenlik endişelerinin artması, yabancı turist sayında azalma görülmesine yol açtı.

Kültür ve Turizm Bakanlığı, Türkiye’yi ziyaret eden yabancı turist sayısıyla ilgili olarak en son 2016 yılının Kasım ayına dair verileri açıkladı. Bu verilere göre Türkiye’ye gelen yabancı ziyaretçi sayısında 2016 yılının Ocak-Kasım döneminde önceki yıla göre yüzde 30,8 oranında bir azalma yaşandı.

Türkiye’yi 2015 yılının ilk 11 ayında 34.7 milyon yabancı turist ziyaret etmişti. Bu rakam 2016’ya geldiğimizde ise 24 milyon yabancı turiste kadar indi.

 

(BBC Türkçe)

İzmir Adliyesi’ne bombalı saldırı

İzmir Adliyesi’nin hakim ve savcıların kullandığı C Kapısı önüne mesai çıkışı sırasında bomba yüklü araçla gelen 3 teröristi güvenlik güçleri fark etti. Teröristler fark edilince bomba yüklü aracı infilak ettirdi. Patlamanın ardından çıkan çatışmada 2 terörist öldürüldü, 1 terörist ise hala aranıyor. Saldırıda 1 polis memuruyla 1 mübaşir’in hayatını kaybettiği bildirildi, 11 kişi yaralandı.

İzmir Adliyesi’nin hakim ve savcıların kullandığı C Kapısı önüne mesai çıkışı sırasında bomba yüklü araçla gelen 3 teröristi güvenlik güçleri fark etti. Güvenlik güçleri müdahale edince teröristler bomba yüklü aracı infilak ettirdi. Adliyenin yanı sıra iş merkezlerinin de yoğun olduğu bölgedeki binalarda büyük hasar meydana gelirken, güvenlik güçleriyle teröristler arasında çatışma çıktı. Saldırıda 1 polis memuru ve 1 mübaşir’in hayatını kaybettiği öğrenildi.

Teröristlerden 2’si olay yerinde öldürüldü, kaçan teröristlerle polisler arasında çatışma bir süre daha devam etti.

Bayraklı Belediye Başkanı Hasan Karabağ saldırıda 1’i ağır 10 kişinin yaralandığını söyledi. Saldırıda yaralanan 11 kişi ambulanslarla çevredeki hastanelere götürülürken, adliye içinde de büyük panik çıktı. Adliyeye giriş ve çıkışlar durdurulurken, çevre güvenlik çemberine alındı.

Olay yerindeki teröristlerin üzerinde bomba tuzaklanmış olabileceği ihtimali üzerine bomba imza uzmanları geldi. Uzmanlar köpeklerinle inceleme başlattı. İzmir Adliyesi’ne yönelik bombalı araçla saldırının ardından İzmir genelinde operasyonlar ve denetimler başladı, kentin giriş ve çıkışlarında kontrol noktaları oluşturuldu.

DHA muhabiri Taylan Yıldırım, patlamanın ardından yaptığı ilk açıklamada “Adliye binasının hemen girişinde bombalı bir aracın patlatıldığını görüyoruz. İlk belirlemeler de bombalı olduğuna yönelik. Giriş kâpısında hakim ve savcıların araçlarının yer aldığı otopark bulunuyor. Büyük bir hasar var, çevredeki çok sayıda araçta da hasar var. Çok sayıda ambulans gönderildi, yaralıların hastanelere kaldırıldığını görüyoruz” dedi.

DHA muhabiri Yıldırım, şunları söyledi:

Bu saatlerin adliyenin dağılım saatine yakın bir saat. Özellikle bu saatin seçildiği söylenebilir. İş hanları ve iş merkezleriyle gün içinde insanların sık sık geçtiği bir yer burası. Otomobili söndürmeye çalışıyorlar, uzun namlulu silahlı ve çelik yelek giymiş polisler de yine burada önlemlerini alıyorlar. Şu an emniyet yetkililerinden bilgi aldım, bir teröristin yerde canlı şekilde yattığını görüyorum. Üzerinde ikinci bir bomba olabileceği ihtimaline karşı da araştırılıyor.

 

(Cumhuriyet)

 

‘Yıldız Savaşları’, iklim hareketine ‘kazanmaya’ dair neler öğretilebilir? – Cam Fenton

Bu yazı 350turkiye.org/ dan alınmıştır

350.org için Türkçe’ye çeviren Balaban Cerit

Şu anda dünyamızda etkisi görülen iki güç var. Bunlardan biri, ekolojik çöküş, yükselen neo-faşist ideolojiler ve ekonomik istikrarsızlıktan oluşan bir karmaşa halinde… Diğeri ise, hayret verici bir şekilde yeni “Yıldız Savaşları” filmlerimizin olması.

Bu güçler pek alakalı gözükmüyor olabilir; ama kendi direniş ruhunun başlarında Asi İttifakı’na karşı bir yakınlık olduğunu gören bir örgütleyici olarak, böylesi bir anda Han, Luke ve Leia’dan öğrenmemiz gereken önemli bir ders olduğunu düşünüyorum: İsyanlar, beklenmedik şekillerde savaştıklarında, muazzam zorluklara rağmen kazanırlar. Bunun tersine, hasımlarının zemininde mücadele ettiklerinde kaybederler.

Cadılar Bayramı için sadece bir değil, iki kez Darth Vader olarak giyinen David Koch. (Twitter/Koch Industries)

Orijinal “Yıldız Savaşları” üçlemesinde en büyük Asi zaferleri, Yavin Savaşı ile Endor Savaşı oldu (bu kurgusal evrenin askeri geçmişine aşina olmayanlar için: İlk Ölüm Yıldızını havaya uçurdukları zaman ile ikinci Ölüm Yıldızını havaya uçurdukları zaman). Diğer taraftan Asilerin en büyük yenilgisi Hoth Savaşı’nda oldu; burada İmparatorluk buz kesmiş bir gezegen üzerinde gizlenmiş Asi üssünü keşfetti ve bir kara saldırısında bunu ortadan kaldırdı.

İlk iki örnekte Asiler akıllıca taktikler kullanarak, İmparatorluğun planlarındaki temel bir zayıflıktan faydalandılar. İlk Ölüm Yıldızı ortadan kaldırılırken Luke Skywalker, uzay büyücüsü güçlerini kullanarak, ‘milyonda bir şans’ gerektiren bir atış yaptı: Anlaşıldığı üzere büyüklüğü bir “womp” sıçanı kadar olan dar bir egzoz deliğinden aşağı bir torpil gönderdi. İkinci Ölüm Yıldızı yok edilirken de Asiler yıldızın kalkanlarını devre dışı bıraktılar ve büyük kötü İmparator’un onlara hazırladığı tuzağın da üstesinden geldiler. Ama bunu başarmadan önce, Endor adındaki ormanlık bir uyduda İmparatorluk işgali altında ezilen ve aşağılanan yerel bir halk olan Ewoklarla ittifak kurdular.

Madalyonun tersinden bakarsak, Hoth Savaşı, filmlerde Asilerin İmparatorluk tarafından ciddi bir hezimete uğratıldığı az sayıdaki durumdan biridir. Ayrıca ekranda Asiler ile İmparatorluğu geleneksel savaş halindeyken gördüğümüz tek yer; üstelik İmparatorluğun önüne gelen her şeyi yıkan gücünün çok hakim olduğu bir savaş meydanında. Hatta genç Skywalker uzay büyücülüğü ile tek başına bir dizi İmparatorluk Walker’ını yok etmeseydi, Hoth Savaşı’nın daha da kötü bitebileceği iddia edilebilir.

Asiler gibi toplumsal hareketler de karşı çıktıkları güçlerden farklıdır. Hasımları ve baskı uygulayanlarının sahip olduğu kaynaklara veya güç imkanlarına asla sahip olmazlar. Bunu dikkate alınca, böylesi bir hasımla geleneksel bir çatışmaya girişmek saçma gözüküyor. Zira, Hoth’daki Asilere çok benzer şekilde, İmparatorluk güçleri bu türden bir savaşta çok daha güçlüler. Yine de çoğu aktivist, farkında olsun ya da olmasın, hasımlarıyla bir kara savaşı yapmaya çok kararlı gözüküyor. Burada ele alınması gereken bir vaka, iklim hareketindeki “blokajcılık” stratejisidir.

Naomi Klein’ın “This Changes Everything” (İşte Bu Her Şeyi Değiştirir) adlı kitabıyla popüler olarak kullanılmaya başlanan blokajcılık, dünyanın dört bir yanında fosil yakıtların çıkarılmasına karşı yerelleşen direnişlere konulan akıllıca bir tanımlayıcıydı. Bu terim orijinal olarak fosil yakıt projelerine karşı yürütülen çok sayıda kampanyayı tarif ediyordu. İster Almanya’da bir kömür madeni,  Kanada’da bir boru hattı veya kuzeybatı ABD’de değişik fosil yakıt ihraç projelerinden biri olsun. Bu kampanyalar esas olarak altyapıya odaklanmış olsa da, projeyi durduracak siyasi veya toplumsal eylemliliği tetikleyecek ahlaki öfkeyi ateşlemek için olay yerinde çatışmaları kullanıyorlardı. Gerçekte projeyi var olmaktan çıkaracak blokajlara kalkışmıyorlardı.

Bu türden eylemler soldaki bazı kişilerce romantik bir şekilde ifade edilse de, bu stratejik açıdan pek başarılı bir fikir değil. Fosil yakıt endüstrisinin çoğu insanın -ki buna ben de dahilim- hayal edebileceğinden daha fazla parası var.  Benim hayal gücüm ise beni “Yıldız Savaşları” hayranlarına özel kurgular yazmaya itti. Fosil yakıt endüstrisi neredeyse her seviyede karar vericilere doğrudan erişebiliyor; kolluk kuvvetleri ve devlet gücünün diğer dışavurumları üzerinde genellikle doğrudan etkiye sahip. Mahkeme emirlerinin yerine getirilmesini sağlamak veya çalışmalarını durdurmaya yönelik çabaları engellemek için polis gücü veya ordu çağırılmasını sağlayamadıkları bazı nadir durumlarda ise, özel güvenlik ve istihbarat alanında yükleniciler kiralama imkanlarına sahipler. Özetle, bir tür İmparatorluklar. Aslında David Koch’un Cadılar Bayramı için Darth Vader olarak giyindiği zamanı hatırlıyor musunuz? Bir değil, peşpeşe iki yıl yapmıştı.

Bu gerçeklik karşısında, küçük bir grup kararlı asinin fosil yakıt endüstrisiyle cepheden çatışabileceği ve bu sektörün milyarlarca dolarlık kasalarından; binlerce, hatta milyonlarca dolar eksilterek petrol krallarını kovabileceği düşüncesi pek olası görünmüyor. Hatta bu yaklaşım, hareketlerimizi, asilerin kazandığı bir senaryoya değil, Hoth Savaşı tarzı bir duruma daha çok yaklaştırıyor.

Yeni fosil yakıt projeleri inşa etmeye yönelik planlardaki “egzoz deliklerini” bulmalıyız. Bir projenin toplumsal ehliyeti veya yerel topluluk içerisindeki itibarı gibi zayıflıkları saptamalıyız; bu şekilde Kanada’daki katran kumu boru hatları yıllarca geciktirildi. Yerel izinler gibi daha kısıtlayıcı önlemlere ihtiyacımız var. Bunlar sayesinde Kaliforniya’da petrol treni projeleri engellendi ve Maine, Portland’da bir boru hattı bloke edilebildi.. Alberta’da bir boru hattı şirketini durdurmak için arazisinin üstteki altı inçini bir sanat eseri olarak tescilleyen sanatçı gibi ilham alabileceğimiz yaratıcı örnekler de var..

Keystone XL kampanyası bile – Trump’un bu zaferi iptal etme planlarını bir kenara koyarsak – bir tür egzoz deliği stratejisi idi. Sadece projeyi fiziksel olarak durdurmaya odaklanmaktansa, iklim konusunda hassas olan bir başkanın vereceği tekil bir karara odaklanıldı. Organizatörler projenin zengin savunucularını mali bir mücadelede yenmeye çalışmaktansa Nebraska’da benzeri olmayan bir ittifak ördüler; projenin tekrar hortlatılması durumunda bu ittifak, petrol boru hattı şirketinin başına bela olmaya devam edecek.

Tüm bunların üzerine, Standing Rock direnişi veya bu yılın önceki aylarında Kanada’da yerlilerin başını çektiği ve  Kuzey Kapısı boru hattına verilen onayı iptal ettiren hukuki mücadele gibi projeleri durdurmaya ve geciktirmeye devam eden, yerli halkların hakları için verdiği mücadelenin giderek artan gücü de var. Hatta ABD merkezli 52 şirket tarafından işletilen petrol, doğalgaz ve madencilik sahalarını inceleyen bir rapor, bu operasyonların %92’si gibi muazzam bir kısmının, yerli halkların verdiği haklar mücadelesi nedeniyle “[hissedarlar için] orta ila yüksek” risk taşıdığını saptadı.

Fosil yakıt imparatorluğu bu cephelerde nasıl savaşacağını bilmiyor. Davalarına giderek daha fazla yıldız sistemi katmalarını sağlayan Asi zaferleri gibi; iptal edilen her izin, sektörün kendi yaşam alanlarında olmasını reddeden her topluluk ve her küçük kazanım, başkalarına ilham verecektir.

Ama burada işin anahtarı, fosil yakıt imparatorluğu ile kendi zemininde mücadele etmekten kaçınmamız. Zayıf noktalarını bulmalıyız, stratejiler geliştirmeliyiz ve hedefi vurabileceğimiz o anları iyi kullanmalıyız. Önümüzü her zaman açıkça göremeyebiliriz; bazen de hedefi vuramayabiliriz; ama “Rogue One” filminin fragmanında Jynn Erso’nun dediği gibi, “İsyanlar umut üzerine kurulur”.

Bu yazı 350turkiye.org/ dan alınmıştır

Yazının İngilizce orjinali

Cam Fenton

Hukuk bizden yana – İsmail Hakkı Atal

Bu yazı 350turkiye.org/ dan alınmıştır

Çevre Hakkı İhlali, Yaşama Hakkı’nın İhlali’ne Evrilirken, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu “Kümülatif Etki” itirazımızı 2. kez haklı buldu!

Doğu Akdeniz Bölgesi’nde, Mersin’le Hatay arasındaki sahil şeridinde 8 termik santralın lisans aldığını 2011’de öğrendiğimizde, Doğu Akdeniz çevrecileri olarak dehşete kapılmıştık. Adana-Mersin-Hatay-İskenderun-Erzin-Tarsus-Samandağ çevre koruma derneklerinin, DAÇE (Doğu Akdeniz Çevre Platformu) çatısı altında 2000 yılından itibaren mücadele ettiği Sugözü termik santralının bölgede yarattığı yıkımı gözlerimizle görmüş, ellerimizle tutmuş, zehirli havayı ciğerlerimize çekmiştik.

2006 yılından itibaren Sugözü termik santralının günde 10.000 ton, yılda 3.5 milyon ton yaktığı kömürden oluşan partikül madde kirliliği Yumurtalık – Ceyhan bölgesinde kanser vakalarının hızla artmasına neden olmuş; asit yağmurlarıyla kirlenen su ve toprağa geçen radyoaktif madde ve ağır metallerin besin zincirine dahil olması genetiği bozulmuş sakat hayvanların doğumuna yol açmıştı.

Sugözü termik santralının denizden saniyede çektiği 24 ton / günde 5.300.000ton suyu 95 Santigrat derecede denize deşarj etmesi ve kontrolsüz bir şekilde fish recovery (balık engelleme) sistemi olmaksızın balık-plankton ve benzeri ne varsa hepsini soğutma suyu borularına çekmesi nedeniyle denizde balık popülasyonu gözle görülür şekilde azalmış, deniz suyunun ısınması nedeniyle Kızıldeniz’den yabancı balık (balon balığı – Lagocephalus sceleratus ) ve katil deniz yosunu türleri (caulerpa taxifolia) denizel ekosistemi işgal etmeye başlamıştı. Yetişkinler kanser; çocuklar astım, bronşit hastası olmaya; balıkçılar denizden elleri boş dönmeye, üzüm bağları kurumaya, zeytin ağaçları asit yağmurları nedeniyle çiçeklenmemeye başlamıştı. Bölge halkından ciddi bir tepki olmaması nedeniyle engelleyemediğimiz Sugözü termik santrali, DAÇE olarak kitaplarda okuduğumuz termik santral canavarını gözle görmemize, yıkımın inanılmaz boyutlarına dokunmamıza neden olmuştu.

Böylece DAÇE olarak 10 Haziran 2011 tarihinde Doğu Akdeniz bölgesinde lisans alan 8 adet termik santralın lisanslarının iptali gerekçesiyle dava açtık. DAÇE’nin yanında, Adana Tabip Odası ve Adana Ziraat Mühendisleri Odası’nın da davacı olarak yer alması davalarımızı daha da güçlendirdi. Dava dilekçemizde ana dayanak noktamız, termik santralların hiçbir aşamasında bölgedeki diğer santrallar ve kirletici tesislerle “kümülatif etkisinin” hesap edilmeden lisans ve ÇED süreçlerinin yürütülmesiydi. Bilim insanlarının ortak tespiti ise, planlanan bir termik santralın diğer termik santrallerin etkisiyle birleşip  kümülatif etki ortaya çıktığında,  çarpan etkisi yapacağı ve çevresel zararların bir noktadan sonra aritmetik hızla değil, geometrik hızla artacağı (exponential growth) yönündeydi.

  • Karara konu olan “Yumurtalık Ayas Enerji 800 MW kömürlü termik santral lisans iptali” davasında, Danıştay 13. Daire 2011/3904E sayılı dosyada yürütmenin durdurulması talebimizi 27 Ocak 2012 tarihinde reddetti (1. Red kararı).
  • Bunun üzerine 20 Şubat 2012 tarihinde yürütmenin durdurulması talebinin reddine itiraz ettik. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu (DİİK) 2012/222 YD itiraz no’lu 21 Ocak 2013 tarihli kararıyla (7’ye karşı 8 oyla) itirazımızın kabulüne ve Danıştay 13. Dairesinin 27 Şubat 2012 günlü 2011/3904E sayılı red kararının kaldırılmasına karar verdi.
  • Ancak Danıştay 13. Daire, yürütmenin durdurulması talebimizi, “kümülatif etki” itirazımızı değerlendirmeksizin ve DİİK’in kararının gereklerini yerine getirmeksizin, 4 Şubat 2016 tarihinde ikinci defa reddetti.
  • DİİK’e tekrar 2016/234 Yürütmeyi Durdurma (YD) itiraz no’lu  dosyayla itiraz ettik. DİİK  22 Eylül 2016 tarihli kararla (bu kez 2’ye karşı 13 oyla) itirazımızın kabulü ile Danıştay 13. Dairesinin 27 Ocak 2012 tarihli 2011/3904E sayılı red kararının kaldırılmasına karar verdi. (Şunu da önemle belirtmeliyim; 16 Ağustos 2016 tarihinde yukarıdaki kararla aynı doğrultuda, 2011 yılında açtığımız davalardan (1) Hatay İskenderun Atlas Enerji 800 MW kömürlü termik santralla ilgili DİİK’in 2016/172 YD itiraz – 18 Nisan 2016 tarihli 13/2 lehimize kararı ile, (2) Hatay Erzin Egemer 900 MW doğalgazlı termik santralla ilgili DİİK’in 2016/172 YD itiraz – 18 Nisan 2016 tarihli 13/2 lehimize kararı da 16 Ağustos 2016 tarihinde tebliğ edilmişti. Daha önce de 2 içtihat aynı sebeplerle, aynı bölgede 18 Nisan 2016’da verilmiş olduğu için içtihadın sürekliliği sağlandı.)

Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nun içtihat (yasada uygulanacak kuralın açıkça ve tereddütsüz olarak bulunmadığı konularda, yargıcın veya hukukçunun düşüncelerinden doğan sonuç) niteliğindeki yukarıdaki kararları sadece termik santral davalarında değil; ekosistemleri  olumsuz etkileyen ve kümülatif etkiye yol açacak  tüm kirletici tesislerle ilgili davalarda dayanak olarak kullanılabilir. Bir petro-kimya tesisi veya demir-çelik fabrikası da aynı türdeki kirletici tesislerle veya termik santrallerle birlikte kümülatif etkisi nedeniyle, ekosistem üzerinde çarpan etkisiyle zarara yol açacağından dolayı dava edilebilecektir. Aynı şekilde bir HES, aynı nehir havzasındaki diğer HES’lerle birlikte yaratacağı kümülatif etki zararın öngörülenden çok daha fazla olmasına yol açacak olduğundan dava edilebilir.

“Kümülatif etkinin” sonuçlarını yaşadığımız ve dava ettiğimiz Doğu Akdeniz Bölgesi sadece bir örnek. Türkiye’de ve dünyada aynı durumda olan bir çok yer var. 21. yüzyıl itibariyle enerji-kömür kartellerinin gezegen üzerinde yarattığı yıkım, ekolojik zararların boyutunu değiştirip ekolojik felaketlere, iklim felaketlerine neden olmaya başladı. Bu gerçeklik aslında geleneksel olarak 3.kuşak insan hakları arasında sayılan çevre hakkı ihlalinin kabuk değiştirip; ilk sıradaki 1. kuşak insan hakkı ihlali olan yaşama hakkı ihlali boyutuna sıçradığını gösteriyor.  

Kapitalizmin araçlarını kullanan küresel enerji-kömür kartelleri bir yandan küresel ısınmayla dünyayı ve milyarlarca insanın yaşama hakkını dolaylı olarak tehdit ederken, belirli bölgelerde de zararın etkisine kısa bir mesafede maruz bıraktığı milyonların yaşama hakkını ve geçim kaynaklarını sona erdiriyor. 200 kilometrelik sahil şeridinde 8 termik santrala (5 kömürlü, 3 doğalgazlı) lisans verildiğini öğrendikten sonra ilk DAÇE toplantısında, “Bu termik santralleri engelleyemezsek bölgeden göçelim. Kalırsak ölürüz…” dediğimizi hatırlıyorum.

2011’den sonra Doğu Akdeniz bölgesinde ne yaptık ?

Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, “Kümülatif Etki” itirazlarımızı haklı bulurken ve “Çevre Hakkı İhlali”, “Yaşama Hakkı İhlali”ne evrilirken 2014’de 5 termik santral lisans iptali, 2016’da 7 termik santral (4 önlisans, 3 lisans) iptal davası daha açtık!

Küresel ısınma, 2 Santigrat derecelik geri dönülemez sınırı geçmeden, tüm termik santrallardan kurtulmak ve kömür, petrol, gaz; yani fosil yakıt tüketimini sıfırlamak dileğiyle, umudunuzu kaybetmeyin, güneşe ateş etmeyin, hak mücadelesine katılın.

1) Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu: Danıştay’daki daire başkanlarından oluşan bu kurulun verdiği kararlar Türkiye’deki tüm İdare mahkemelerini bağlayıcı içtihat oluşturuyor. Açılan bir çevre-ekoloji davasında taraflardan birisi bu kararı sunduğunda yerel idare mahkemesi veya Danıştay’daki ilgili daire bu içtihatları, tıpkı yasaları uyguladıkları gibi uygulamak ve içtihat kararlarına uymak zorunda. 
2) YD: Yürütmenin Durdurulması. Bir çevre-ekoloji davasında “açık hukuka aykırılık ve telafisi imkansız veya telafisi güç zarar” şartları birlikte gerçekleştiğinde yerel idare mahkemesi veya Danıştay yürütmenin durdurulması kararı verebiliyor. Yürütmenin durdurulması kararı verildiğinde dava sonuçlanana kadar proje duruyor, çivi çakılamıyor. Ayrıca bürokratik prosedürler de durduruluyor. 
Bu yazı 350turkiye.org/ dan alınmıştır
Fotoğraflar: İsmail Hakkı Atal
İsmail Hakkı Atal

Doğu Akdeniz Çevre Dernekleri Gönüllü Avukatı

Meclis’teki bütün milletvekillerine Yurttaş’tan açık mektup – Oya Baydar

Oya Baydar’ın yazısı t24.com.tr sitesinden alındı

Bu da kim oluyor da bize sesleniyor demeyin, gözardı, kulakardı etmeyin. Hiçbirinizin askeri, çevrenizi kuşatan alkışçılardan biri, aklını vicdanını reislere, başbuğlara, başkanlara, önderlere rehin bırakmış kul değilim; yurttaşım. Kendi sağlığını selametini, kendi mutluluğunu geleceğini bu ülkenin kaderinden ayıramayan (Ah keşke bunu becerebilseydim!) bu yüzden de son gelişmeler karşısında isyan etmek bir yana, ruhen ve bedenen hasta düşen milyonlarca yurttaştan biriyim. Dilinize pelesenk olan, çoğunuzun sadece kendi yandaşlarınız için kullanıp halkın yarısından fazlasını dışında saydığınız “millî irade”nin özü ve öznesiyim. Yurttaşım; hepiniz benim huzurum, benim refahım, mutluluğum, geleceğim için o görevdesiniz ve bana karşı sorumlusunuz.

“Gazi Meclis”ten “Şehit Meclis”e…

Geçmişin muhasebesini ilerde yapmak üzere bir yana bırakalım. Bugünkü noktaya gelmemizde hangi çevreden, hangi siyasetten, hangi ideolojiden olursa olsun ayrımsız hepimizin derece derece hata payı, günah payı var. Bu payın yüklü bölümü iktidar partisi ve onun milletvekillerindedir, çünkü adı üstünde muktedir onlardır. Bu yüzden öncelikle AK Parti milletvekillerine ve MHP’li izci’lerine sesleniyorum: Yeni anayasa taslağının Meclis’te tartışılacağı şu günlerde, parlamenter sisteme son verip Meclis’i “şehit” ederek hatalarınızı günahlarınızı perçinlemeyin.

15 Temmuz’da darbeciler Meclis’i bombaladılar. (Hâlâ merak ediyoruz buna cüret eden  FETÖ’cüler gerçekte kimlerdi) Benim gibi, çok darbeler yaşamış, çok bâdirelerden geçmiş olanlarımız bile dehşet içinde kaldık, olup bitenlere inanamadık. Ardından “Gazi Meclis” diye tesmiye ettiniz TBMM’yi; haklıydınız.

Şimdi sizleri yurttaşın cafcafsız, duru, basit diliyle uyarıyorum: Tartışmalarına yakında başlayacağınız yeni anayasa -taslağı bile değil- müsveddesiyle Gazi Meclis’i tarihe “Şehit Meclis” olarak geçirmek üzeresiniz. Anayasa adıyla Meclis’e getirdiğiniz metin Türkiye büyük Millet Meclisi’ni, yani parlamenter düzeni yok etme, mecazen söyleyecek olursak pek sevdiğiniz sözcükle şehit etme belgesidir. Her kabul oyu, kör topal da olsa, nice acılar ve fedakârlıklarla ayakta tutmaya çalıştığımız demokratik düzene saplanan bir hançerdir.

Bir mucize olup, kimileriniz aklını başına alıp ‘ben ne yapıyorum’ diye kendine gelip de red oyu verse, tasarı Meclis’ten dönse bile (ki pek düşük ihtimal) evet oyu verenler, destekleyenler, savunanlar tarihe parlamenter düzene son verenler olarak geçecektir. Vebali; “Rabbim de milletim de affetsin” diyerek geçiştirilemeyecek kadar ağır olacaktır.

Kan akarken anayasa yapılmaz

Şu aşamada; anayasa metni üzerindeki tartışmalardan, diktatörlüğe yol açma tehlikesinden, Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’nin bugününe ve geleceğine tek adam olarak hakim olma ihtirasından çok daha önemli bir şey var: İçerde dışarda kan akarken, toplum lime lime ayrılmış, düşman cephelere bölünmüşken anayasa yapılmaz. Anayasalar toplumsal uzlaşma belgeleridir. Çatışmayı, ayrışmayı, cepheleşmeyi körükleyen, derinleştiren değil uzlaştıran, toplumu mümkün olduğunca bütünleştiren temel kabuller toplamıdır. Toplumun yarısından fazlasının iradesini yok sayan bir anayasa sadece ve sadece bir kesimin çoğunluk üzerindeki tahakkümünü yasallaştırır ki, aslında yok hükmündedir.

Tasarının şu maddesi böyle, bu maddesi şöyle tartışmaları, bütününün yanlışlığını ve barındırdığı tehlikeyi göstermek için yapılmalıdır. Meclis’teki siyasî partiler, milletvekilleri kuşkusuz oradan seslerini duyurmalı, neden yandaş veya karşı olduklarını madde madde açıklamalıdırlar ama içinden geçmekte olduğumuz şu olağanüstü günlerde yeni bir anayasa yapmanın imkânsızlığını, bu anayasanın toplumdaki ayrışmayı, bölünmeyi, gerginliği, iç çatışmalara varabilecek şiddet ortamını körükleyeceğini en yüksek sesle ve cesaretle dile getirmez, hele de evet oyu kullanırlarsa kararlarının yol açacağı gelişmelerden birinci derecede sorumlu olacaklarını bilmelidirler.

Biraz cesaret, biraz kişilik gerek

Bizi yönetenlerin ve onların medyadaki, akademyadaki, çeşitli kuruluşlardaki yandaşlarını, sözcülerini, ulemayı dinlerken bir yandan “Bu kadar cehalet ancak tahsil ile mümkündür” diye düşünüyorum, öte yandan kişilik zaafları karşısında onlar adına utanıyorum. İktidara yakın insanlar, milletvekilleri tanıyorum; endişeliler, kapalı kapılar ardında “ülke nereye gidiyor, tek adam rejimi geliyor” diye konuşuyorlar. Sus pus oluyorlar sonra, kuzu kuzu hizaya giriveriyorlar.

Düşünüyorum: Neyin korkusu, neyin sinmişliği bu? Çıkar ağları mı, biat kültürü mü, kişiliksizlik, korkaklık mı? Üstelik sadece iktidar çevrelerinde değil muhalefet çevrelerinde de benzer cesaretsizliklere, sinmişliklere, aman bana sıçramasın diye bürünülen suskunluklara rastlıyoruz. Örnek mi? Mesela CHP yönetimi Meclis’teki üçüncü partinin, HDP’nin parça parça yok edilmesi, Meclis dışına itilmesi, yöneticilerinin, milletvekillerinin, belediye başkanların kitlesel tutuklanması, binalarının saldırıya uğraması, anayasa tartışmaları ve oylamasının fiilen dışında bırakılması karşısında susuyor. Oysa şimdi konuşma vakti, dayatmalara korkutmalara cesaretle ve güçlüce hayır deme vakti.

Bir yurttaş olarak Meclis’teki bütün milletvekillerine sesleniyorum. Tarihî bir karar alın, kişilerden değil tarihin ve yurttaşların yargısından korkun. Anayasa taslağını Meclis’ten çekin, tartışılmasını erteleyin. Ağzınızda kof bir hamasetten, aldatmacadan ibaret olan “milletçe birlik ve beraberliğimizi” gerçeğe dönüştürebilmek için önce içerde ve dışarda savaşa, çatışmaya, kan dökülmesine, nefret söylemine son verin. Ancak o zaman anayasamızı toplumsal uzlaşmaya dönüştürebiliriz.

Oya Baydar – t24.com.tr

3 ay daha OHAL

Olağanüsü Hal’in (OHAL), 19 Ocak Perşembe günü itibariyle üç ay daha uzatılmasına ilişkin Başbakanlık Tezkeresi, TBMM Genel Kurulunda kabul edildi.

15 Temmuz darbe girişiminin arından 21 Temmuz’da 461 vekilin katıldığı oylamada 346 evet, 115 hayır oyu çıkarak OHAL kararı kabul edilmişti.

19 Ekim’de sona eren 3 aylık OHAL kararı yenilenerek üç ay daha uzatıldı.

19 Ocak’ta sona eren OHAL, ikinci kez uzatıldı. Bir kez daha uzatılmazsa OHAL 19 Nisan’da bitecek.

HDP sözcüsü Ayhan Bilgen, Meclis’te dün yaptığı konuşmasında Tezkerede MGK’nin 3 Ocak tarihli tavsiye kararı doğrultusunda, OHAL’in uzatılması yönünde karar alındığı belirtildiğini ancak 3 Ocak tarihinde MGK yapıldığına ilişkin bir açıklama yapılmadığını söyledi.

Bilgen ayrıca, Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’un, dün Bakanlar Kurulu toplantısı sonrası yaptığı açıklamada toplantıda  OHAL’in uzatılması konusunun gündeme gelmediğini söylediğini ancak Meclis Genel Kuruluna sunulan OHAL tezkeresinde kararın dünkü Bakanlar Kurulunda alındığının ifade edildiğini belirtti.

Anayasada OHAL

Olağanüstü Hal yönetimini Anayasanın III. Bölümü düzenliyor. Bu bölümdeki Madde 119 “Tabiî afet ve ağır ekonomik bunalım” durumunda uygulanıyor.

120. Madde “yaygın şiddet hareketlerine ait ciddi belirtilerin ortaya çıkması veya şiddet olayları sebebiyle kamu düzeninin ciddi şekilde bozulması” durumunda ilan edilen olağanüstü hali düzenliyor.

Bianet

[İklim İçin] Kuzey Kutbu’nda neler oluyor?

Bittiğine göre artık kesin olarak söyleyebiliriz: 2016 dünyanın gördüğü en sıcak yıl oldu.

Ondan önce 2015, ondan da önce 2014 dünyanın en sıcak yılı rekorlarını kırmıştı. Bu sene özel olarak Kuzey Kutup bölgesindeki sıcaklıkların çok yüksek olmasının etkili olduğunu söyleyebiliriz. Ekim ve Kasım aylarında Kuzey Kutup denizindeki buzullarının kaydedilmiş en ince olduğu dönemi gördük. Normalde tekrar donmasını bekleriz, ama bu dönemde donmadı bile. Yani Kuzey Kutbu’nda gözlemlediklerimiz oldukça olağan dışıydı.

Kuzey Kutbu’ndaki olağanüstü ısınma Ren geyiklerini öldürüyor. Eğer Kuzey Kutbunda bahar “sıcak”, yani donma derecesi olan 0 derecenin üzerinde geçerse gündüz düşen yağmur gece buz oluyor ve de Ren geyikleri karların altındaki yiyeceklere ulaşabiliyorken buzu kırıp yiyeceklere ulaşamıyorlar. 2013’te Sibirya’da 60,000 Ren geyiği öldü. Benzer bir şey şu an Svalbard takımadalarında yaşanıyor. Ocak ayındaki ortalama sıcaklıklar son 26 yılda 10 derece arttı. Adalardaki Ren geyiklerinin ortalama kilosu son 16 yılda %12 azaldı. Sıcak yazlar daha çok yetişkin geyik demek, ama sıcak kışlar eksik beslenmiş anneler, artan düşük oranları ve eğer doğarlarsa zayıf bebekleri demek.

Bu örneği iklim değişikliği kaynaklı bozulmaların tahminimizden daha çok ve de daha büyük olacağını göstermek için verdim.

Bu konuyla ilgili Guardian’ın kapsamlı bir makalesi vardı: Kuzey Kutbu erimesi şimdiden yaşadığımız yerdeki hava modellerini etkiliyor.

Kuzey buz örtüsü 1970’lerden beri küçülüyordu ve küresel ısınma bugüne kadar üçte birinin yok olmasına neden oldu. Kutuptaki bu saçmalık derecesindeki ısınmanın hava modelleri üzerinde bir etkisi olacağı kesin, ama ne kadar büyük olacağını henüz bilemiyoruz. 2017 çok ilginç geçecek.

Güney Kutbu’nun aksine, Kuzey Kutbu’ndaki eriyen buzullar ardındaki karanlık okyanusu yüzeye çıkarıyor. Bu karanlık, buzullara göre daha çok ışık çektiği için daha çok ısınıyor ve de bu geri besleme döngüsü yüzünden Kuzey Kutbu gezegenin geri kalanına göre daha hızlı ısınıyor.

Bu nedenle Kuzey Kutbu ve aşağı enlemlerde sıcaklık farkı azalıyor. Bu çok önemli çünkü ikisi arasındaki sıcaklık farkı jet stream rüzgarlarını oluşturuyor. Bu kuvvetli rüzgarlar sayesinde soğuk kuzey ile ılıman güney arasında bir sınır oluyor. Ancak ısı farkının düşmesi demek, rüzgarların zayıflaması demek, bu da sıcak havaların soğuk kuzeye ve de soğuk havaların sıcak iklimlere inebilmesi demek. Bu hava iniş çıkışları bazı bölgelerde dondurucu soğuk, bazı bölgelerde kuraklık olarak tezahür ediyor.

Bu hava akımlarının kuraklık getireceği 2004’te bilim insanlarınca modellenmişti, ama modeller beklediğimizden daha hızlı gerçeğe dönüşüyor.

2012’de yaşanan Sandy kasırgasının da o yaz Kuzey kutbunda yaşanan olağanüstü sıcaklıklardan kaynaklandığı düşünülüyor. Grönland buzullarının erimesi 250milyar ton, tuzlu deniz suyundan daha az yoğun olan olan suyu okyanuslara boşaltıyor. Sonucunda suyun kütlesi azalıyor ve de sıcak hava akımını Atlantik üzerinden götüren dalga da zayıflıyor. Bilim insanları bu akımın milenyumdaki en zayıf formunda olduğunu buldular bile.

Bu demektir ki kuzey Atlantik’in bir bölümü daha soğurken, güneydeki tropik sularla olan zıtlık artıyor ve de bu da fırtınalara neden oluyor. İklim bilimci Prof James Hansen’ın yorumuna göre en kötü ihtimalle modern zamanların gördüğü en korkunç fırtınaları görmemize neden olacak.

***

Bu haberi ve daha fazlasını 03 Ocak 2017’de Açık Radyo’da Ömer Madra ile konuştuk. Buradan dinleyebilirsiniz:

https://www.youtube.com/watch?v=7llvnS1V8Bc

 

Haber: Özgecan Kara

(Yeşil Gazete)