Kocaeli’nin Dilovası ilçesinde gerçekleşen petrol sızıntısı, hava koşullarının etkisiyle İstanbul’un Adalar, Tuzla ve Pendik sahilini tehdit ediyor.
Evrensel’den Alicem Aydın’ın haberine göre Kocaeli’nin Dilovası ilçesinde gerçekleşen petrol sızıntısı, hava koşullarının etkisiyle İstanbul Adalar’ını, Tuzla ve Pendik sahilini tehdit ediyor. Adalar Denizle Yaşam Ve Spor Derneği Başkanı Volkan Narci, “Körfez’de yaşanan bir çevre felaketidir. Pendik ve Tuzla kıyılar ile Adalar tehdit altındadır” dedi.
Sızıntının Derince Sahili’ne ulaştığını belirten Doğa Derneği de, “Sızıntı Derince Sahili’nden Gölcük’e doğru ilerliyor. Bölgedeki tüm kıyıları ve denizel biyolojik çeşitliliği büyük tehlikeye atıyor” bilgisini verdi.
Dilovası’da başlayan fuel oil sızıntısının, bölgede büyük bir doğa katliamına yol açtığını Belirten Doğa Derneği yaptığı açıklamada, “Denize sızan yakıt, Körfez ve Derince Sahili’ne ulaştı ve buradan Gölcük’e doğru ilerliyor. Deniz kuşları başta olmak üzere pek çok deniz canlısını akaryakıta bulayan sızıntı, bölgedeki tüm kıyıları ve denizel biyolojik çeşitliliği büyük tehlikeye atıyor” bilgisini verdi.
Doğa Derneği Koruma Programı Koordinatörü Levent Erkol yaptığı açıklamada: “Felaketin etkilediği kıyılara sözde temizleme çalışmalarından bir gün sonra ulaştığımızda durumun ciddiyetini daha iyi anladık. Kıyının denizle kesiştiği bölgede ulaşabildiğimiz yerlerde onlarca deniz anasının yanı sıra onlarca yakıta bulanmış ölü ve canlı sakarmeke gözlemledik. Avrupa’dan ve ülkemizdeki diğer sulak alanlardan kışlamak için bölgeye gelen su kuşları için tehlike devam ediyor” dedi.
Deniz canlıları için önemli bir besin kaynağı oluşturan bentozun (Deniz dibinde çamurda veya kaya üstlerinde yaşayan hayvanlar) akaryakıta bulanması büyük tehlike oluşturuyor. Birçok omnivor ve karnivor balığın besinini oluşturan bentozun, akaryakıt ve türevi ile kaplanması bunlar üzerinden beslenen balıkları ve son olarak bu balıkları tüketen insanları da doğrudan etkiliyor. Bentoz elemanlarının en önemlilerinden olan midyeler her gün vücut ağırlıklarının yaklaşık 10 katı kadar suyu filtre ederek besleniyor. Bu da yaklaşık 1 kg midye etinin 100 gramının fuel oilden oluşacağı anlamına geliyor.
Amerika’yı Yeniden Beklemeye Almak. (Make America Wait Again). Donald Trump’ın enerji politikası işte buna varıyor. Bütün saatleri durdurun, teknoloji devrimini askıya alın, fosil yakıtlardan temiz enerjiye geçiş sürecini elden geldiğince erteletin.
Trump, makina ve teknoloji düşmanlarının (luddites) hayalini kurdukları başkan: ellerindeki petrol ve kömür rezervlerini son damlasına kadar sıkıp posasını çıkartmalarına izin verecek olan adam o çünkü. Ona ihtiyaçları var çünkü bilim, teknoloji ve, insanların güvenli ve istikrarlı bir dünya talepleri onları tam anlamıyla şapa oturtmuş durumda. Kazanabilecekleri adil bir dövüş müsabakası kalmadı artık; dolayısıyla, son umut olarak, müsabakada şike yapacak bir hükümete bakıyorlar.
Trump da, bu amaçla, bakanlar kuruluna evrensel bir suç işlemiş insanlardan bazılarını tayin etti: Belirli ülkelere ya da gruplara karşı değil, yeryüzünde herkese karşı işlenmiş bir evrensel suç bu.
Son zamanlarda yapılmış bazı araştırmalar şunu ortaya koyuyor: İklim değişikliği konusundaki Paris anlaşmasının öngördüğü türden çok sıkı önlemler alınmazsa, sadece Güney kutbunda (Antarktika’da) görülecek buz erimesi, deniz seviyelerinin bu yüzyıl içinde 1 metre, gelecek yüzyıllarda da 15 metre yükselmesine sebep olacak. Bunu, Kuzey Kutbu’nda (Grönland’da) meydana gelecek erime ve deniz suyunun sıcak yüzünden genleşmesiyle birleştirirseniz, dünyanın büyük şehirlerinin birçoğunun varlığının düpedüz tehlike altında olduğunu görürsünüz.
Kuzey ve Orta Amerika’da, Orta Doğu’da, Afrika’da ve Asya’nın büyük bölümünde canalıcı önem taşıyan tarım bölgelerinin iklim yüzünden yıkıma uğraması ortaya öylesine büyük bir güvenlik tehdidi çıkaracaktır ki bunun yanında diğer tehditlerin topu solda sıfır kalacaktır. Suriye’deki iç savaş, esaslı ve köklü politikalar benimsenmediği takdirde, dünyayı nasıl bir gelecek beklediğini gösteren bir pencereden bakmak gibi.
Riskler somut gerçeklere dönüşürse bunlar, bizim uyum sağlayabileceğimiz şeyler değil. Bu krizler, bizim onları karşılayabilme kapasitemizden daha büyük olacak. Bunlar toplumların hızla ve kökten bir şekilde basitleşmesine yol açacaktır; yani, biraz sertçe söylersek, bu yalınlaşma medeniyetlerin ve bunların destekleyip ayakta tuttuğu birçok halkın sonunun gelmesi anlamına gelmektedir. Böyle birşey olursa bu, yeryüzünde gelmiş geçmiş en büyük suçun işlendiği anlamına gelir. Trump’ın önerdiği bakanlar kurulunun üyeleri de, bu suçun başlıca failleri arasında yer almaktadırlar.
ExxonMobil petrol şirketinin baş yöneticisi Rex Tillerson’ı dışişleri bakanı olarak atayan Trump, böylelikle yalnızca fosil ekonomisine “sizin yanıbaşınızdayım” garantisini vermekle kalmıyor, aynı zamanda başka bir destekçisine, yani Vladimir Putin’e de huzur ve destek sağlamış oluyor. Exxon ile Rus devlet şirketi Rosneft arasında Kuzey Kutbu’nda (Arktik’te) petrol rezervlerini işletmek üzere 500 milyar dolarlık bir anlaşmanın taşeronluğunu yapan şahıs bizzat Tillerson idi. Bu hizmeti karşılığında kendisine Rusya’nın Dostluk Nişanı bizzat Putin tarafından takdim edilmişti.
Sözkonusu anlaşma, Rusya’nın Ukrayna’yı istila etmesi üzerine ABD’nin Rusya’ya dayattığı yaptırımlar yüzünden durduruldu. Yaptırımların Trump hükümetinde şimdiki halleriyle sürdürülmesi olasılığı, en yakın ondalık hanesi içinde bakacak olursak, bir kartopunun cehennemde erimeden kalması olasılığı ile aynıdır. Eğer Rusya gerçekten ABD seçimine müdahale ettiyse, bu anlaşmanın canlandırılmasıyla birlikte cömertçe ödüllendirilmiş olacaktır.
Trump’ın enerji bakanı ve içişleri bakanı adaylarının ikisi de iklim değişikliği inkârcısı. Ve –ne tesadüftür ki– her ikisinin de fosil yakıt endüstrisi tarafından desteklendiğine ilişkin uzun bir tarihî geçmiş mevcut. Trump’ın adalet bakanlığı için önerdiği isim olan Senatör Jeff Sessions’ın bir petrol şirketine arazi kiraladığı yolundaki bilgiyi çıkar çatışmalarını araştıran etik komisyonuna vermekten kaçındığı iddia edilmekte.
Çevre Koruma Kurumu’nu (EPA) yönetmekle görevlendirilen Scott Pruitt ise, çalışma hayatının büyük bölümünde işte bu Çevre Koruma Kurumu’na karşı kampanyalar yürütmekle geçirmiş bir şahıs. Oklahoma Eyaleti başsavcısı iken EPA’ye karşı 14 dava açmış, bu davalarda başka şeylerin yanı sıra Kurumun Temiz Enerji Planı’nı hukuken hükümsüz kılmak, kömür işletmelerinde açığa çıkan cıva ve diğer ağır metallerin EPA tarafından sınırlandırılmasına ilişkin hükümleri kaldırmak ve EPA’in içme suyu kaynaklarını ve yaban hayatını koruma altına almayı öngören hükümlerini kaldırtmak amacını gütmüştür. 14 davanın 13’ünde davacı taraf olarak, Pruitt’in kendi seçim kampanya fonlarına ya da kendisine bağlı siyasi kampanya komitelerine parasal katkı yapan şirketlerin bulunduğu da iddialar arasında.
Trump’ın atamaları, benim Kirlenme Paradoksu adını verdiğim olgunun yansımaları. Buna göre, bir şirket ne kadar çok kirletiyorsa, siyasette o kadar çok para harcamalıdır ki, yapılacak düzenleme ve regülasyonlar yüzünden yokolup gitmesin. Dolayısıyla, seçim kampanyalarının finansmanında en pis şirketler daima baskın çıkmakta, en büyük nüfuzu onların kullanması, daha temiz rakiplerinin de safdışı kalması sağlanmaktadır. Trump’ın kabinesi, siyasi kariyerlerini tepeden tırnağa pisliğe borçlu olan insanlarla dolu.
Bir zamanlar, fosil yakıtları geliştirip işletmenin insanî yararlarının, bu yakıtların getireceği zarardan fazla olduğunu ileri sürmek, ama doğru ama yanlış, mümkündü. Oysa şimdi, riskleri apaçık terimlerle ortaya koyan çok daha rafine hale gelmiş bir iklim bilimi ile temiz enerji teknolojilerindeki büyük maliyet düşüşleri bir araya gelince, bu argüman kömür yakıtlı bir termik santral kadar demode hale gelmiş durumda.
ABD geçmişi eşeleye dursun, Çin yenilenebilir enerjiye, elektrikli arabalara ve yeni akü teknolojilerine dev ölçekte yatırım yapmakla meşgul. Çin hükümeti bu yeni endüstri devriminin 13 milyon kişiye istihdam yaratacağını ileri sürüyor. Bu iddia, Trump’ın kömür işletmelerinin canlandırılması suretiyle milyonlarca kişiye yeni istihdam alanı yaratacağı yolundaki vaadinin aksine, hiç olmazsa gerçekleşme ihtimalini bağrında barındıyor. Mesele sadece, ortada daha iyileri varken eski bir teknolojiye dönmenin zorluğundan ibaret değil; aynı zamanda kömür işletmeciliği artık öylesine otomasyona uğramış durumda ki, bu sektörde yeni istihdama da pek yer kalmamış durumda. Trump’ın fosil çağını canlandırma girişimi, kömür ağalarından, kömür baronlarından başka kimsenin işine yaramaz.
Sosyal yorumcular, gayet anlaşılır bir şekilde, Trump’ın bu konuşlanmasında birkaç ışık huzmesi bulmaya çalışıyorlar. Ama burada hiçbir ışık yok. Trump, gerek halka yaptığı konuşmalarda, gerek Cumhuriyetçi parti platformunda, gerekse yaptığı atamalarda şunları apaçık ortaya koydu: İklim bilimine ve temiz enerjiye ayrılan fonları kısmak, Paris anlaşmasını yırtıp atmak, fosil yakıtlara yapılan sübvansiyonları sürdürmek, Amerikan halkını ve dünyanın geri kalanını kirli enerjinin zararlı etkilerinden korumaya yönelik yasaları iptal ve ilga etmek için mümkün olan en büyük gayreti göstermek niyetinde.
Trump’ın başkan adaylığı yerleşik iktidara meydan okuyan bir ayaklanma olarak sunuldu. Ama, onun iklim değişikliği konusundaki pozisyonu, aslında en başından beri apaçık olması gereken şeyi ortaya çıkarıyor şimdi: Gerek kendisi, gerekse takım arkadaşları yerleşik muktedirleri temsil ediyorlar; başkaldıran teknolojilerle savaşıyorlar, can çekişen demode işletme modellerine karşı girişilen siyasi meydan okumaları imha etmeye çalışıyorlar. Değişim dalgalarına ellerinden geldiği ölçüde bir süre daha set çekmeye çalışacaklar. Ondan sonra da dalga dalgakıranı yıkıp geçecek.
1985 veya 1986 yıllarıydı. Şimdi tam hatırlamıyorum. TKP ve TİP’ in birleşmesi gündemdeydi. Yurt dışında iki partinin birleşme görüşmeleri sürüyordu. Biz de İstanbul’ da TİP’ li gençlerle bir araya gelmeye başlamıştık. O yıllarda TİP bir gençlik dergisi çıkarıyordu: Yarın Dergisi. Sultanahmet’ te bir binanın üst katlarında bir bürosu vardı derginin. Dergi ekinde zaman zaman çok çeşitli kasetler de veriyordu. Pete Seeger’ ı ve Latin Amerikalı birçok ozan- şarkıcıyı o kasetlerle tanımıştım.
Atahualpa Yupanqui (1908- 1992)
Atahualpa Yupanqui’ nin sesiyle de ilk kez o kasetlerde tanıştım. Tanrısal sesi ve gitarı büyülemişti beni. Sonraki yıllar içerisinde ozanın izini takip ettim. Bu arada müzik arşivimi de sürekli geliştiriyordum. 2007’ de bir arkadaşım bana Yupanqui’ nin bütün albümlerinin kayıtlarını getirmişti. Hazine gibi değerliydi o arşiv benim için. O günden beri bıkmadan-usanmadan dinliyorum o kayıtları.
Bu şarkıyı Türkçe sözlerle Ferdi Özbeğen’ den Semiha Yankı’ ya kadar birçok sanatçı yorumlamıştı.
Tanrısal gitar çalış tekniği ve tanrısal bir ses. İsmini de İnkaların son hükümdarı Atahualpa’ dan almıştı …
https://www.youtube.com/watch?v=sLB1WqfFSJM
Arjantinli şarkıcı, gitarist, söz yazarı, besteci ve yazar Hector Roberto Chavero Aramburu veya bilinen sahne adıyla Atahualpa Yupanqui, Ocak 1908’ de Buenos Aires’ in 200 kilometre batısında yer alan büyük Arjantin düzlüklerinde, pampalarda, Pergamino’ da dünyaya gelmiş. Babası İnka kökenli Criollo, annesi ise Bask yerlisiymiş.
Çok genç yaşlarda müzikle ve politikayla ilgilenmeye başlamış. Arjantin Komünist Partisi’ ne üye olmuş. 1931’ de hükümet karşıtı ayaklanmanın başarısız olması üzerine Uruguay’ a sığınmış ve 1934’ e kadar orada yaşamış.
Arjantin, 1940’ lı yıllar…
1934’ de Arjantin’ e dönen Atahualpa 1935’ de Buenos Aires’ e yerleşmiş ve müzik çalışmalarını burada sürdürmüş. Radyo programlarına katılmış, besteleriyle, Colomb öncesi geleneksel kültüre- halk şarkıları formlarına kadar uzanan derleme ve yorumlarıyla ünlenmiş. Gençliğinde Arjantin’ in kuzeydoğusundaki Altiplano bölgesinin yerel kültürlerini ve müziklerini araştırmış. Şarkılarında yerel halkın- sert kır hayatının acımasız koşullarını konu almış.
Komünist Parti üyeliğini 1952’ ye kadar sürdüren ozan- şarkıcı, Arjantin hükümetlerinin baskısını yaşamış. Peron iktidarı döneminde birkaç kez göz altına alınmış ve hapiste kalmış. Hayatının önemli bir bölümünü de yurt dışında yaşamak zorunda kalmış.
Onu Latin Amerika dışına tanıtan ilk albümü 1949’ da Chant Du Monde’ da yayımlanmış ve bu albümle Uluslarası Folklor Yarışması’ nda 350 yapıt arasından sıyrılıp Charles Cros Akademisi Ödülü’ nü kazanmış. Bu ödülü çok sayıda Avrupa konserleri izlemiş.
1952’ de Buenos Aires’ e dönmüş ve Cerro Colorado’ da yaptırdığı, uzun yıllar yaşadığı ve bugün de müze olarak ziyarete açık tutulan evine yerleşmiş, yazı ve müzik çalışmalarını burada sürdürmüş.
Atahualpa Yupanqui’ nin uzun yıllar yaşadığı, şarkılarını- kitaplarını yazdığı Cerro Colorado’ daki evi.
Aynı yıllar Latin Amerika’ da Yeni Türkü (Nuevo Cancion) akımının da ortaya çıktığı yıllardı.
Yoksulluk, emperyalizm, demokrasi, insan hakları, din konularını içeren bu protest müzik akımı Arjantin, Şili ve Uruguay’ da ortaya çıktı ve kısa sürede tüm Latin Amerika ülkelerine yayıldı. Bu müzik türü geleneksel Latin Amerika halk müziği formlarını (And- İnka müziği, yerli müziği ‘Musica Negra’, İspanyol müziği, Küba müziği) temel alan, zaman zaman Rock müziğinin ögelerini de kullanan; İspanyolca (bazen yerli-yerel dillerden kelimelere de yer veren) ilerici ve genellikle politik sözler içeriyordu. Yupanqui bu türün en önemli ismi olarak kabul edildi ve izinden yürüyen sanatçılar- gençler tarafından “Don Ata” unvanıyla onurlandırıldı.
Atahualpa Yupanqui 1963- 1964 yıllarında Kolombiya, Japonya, İsrail, Mısır ve İtalya’ da konserler vermiş. 1967’ de İspanya’ ya gitmiş ve sonra Paris’ e yerleşmiş. Bazı çalışmaları Fransa’ da Kastilya Edebiyatı’ nın okutulduğu okullarda eğitim programlarına dahil edilmiş.
1985’ de Arjantin’ in en prestijli ödülü olan Konex ödülünü almış.
1989’ da Nantere Üniversitesi’ nin talebiyle Fransız Devrimi anısına yapılan bir şarkının sözlerini yazmış: Parole Sacre (Kutsal Söz). Bu şarkı aynı zamanda dünyanın tüm ezilen halklarına yazılmış bir övgüydü.
1992’ de Fransa’ nın Nimes kentinde 84 yaşında hayata veda eden Atahualpa Yupanqui’ nin cesedi 8 Haziran 1992’ de yakılmış ve uzun yıllar yaşadığı Colorado Tepesi’ nden Arjantin’ in büyük düzlüklerine, rüzgâra bırakılmış. Bugün müze evin bahçesinde dikili taşlar sembolik mezarı olarak ziyaret ediliyor
Atahualpa’ nın Arjantin- Cerro Colorado’ daki anıt mezarı ve müze evi…
Sanat hayatı boyunca yüzlerce konser veren Yupanqui geride 80’ den fazla LP, yüzlerce konser-TV-radyo kayıtları, kitaplar bıraktı.
Atahualpa Yupanqui geride 1953- 2009 arasında yayımlanmış 80 civarında albüm bıraktı
Atahualpa Yupanqui’ nin çağdaşı Ruhi Su bir sözünde çağlar içinden sürüp gelen bir ‘güzel dil’ den söz eder. “…Şaman dualarından…çağımızın büyük ozanlarına sürüp geldi bu güzel dil. Hep doğru gördü, doğru söyledi…Onlar bize bu dünyayı sevdirmekle kalmadılar, daha mutlu ve daha adil bir dünyanın geleceğini de söylediler. Belki o dünyayı görmediler ama, görmüşçesine söylediler.” der. Atahualpa Yupanqui de tıpkı Ruhi Su gibi, Lorca gibi, Neruda ve daha niceleri gibi ‘başka bir dünyanın mümkün olduğunu’ söylediler. Belki bir çoğumuz da daha mutlu ve daha adil bir dünyayı göremeyeceğiz, ama bu şarkılar- şiirler, bu ‘güzel dil’ her zaman bizden sonra kalanların da yolunu aydınlatacak, umudu tazeleyecek, onlara da yaşama gücü verecek.
Parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçişi öngören ancak içeriğinde “Başkan” yerine “Cumhurbaşkanı” ifadesi kullanılan 18 maddelik anayasa değişikliği teklifinin tümü Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Genel Kurulu’nda yapılan oylamada 339 oyla kabul edilerek yasalaştı.
Teklifin tümü üzerinde yapılan gizli oylamaya 488 milletvekili katıldı. Oylamada 339 kabul, 142 ret oyu kullanıldı; 5 oy boş çıktı, 2 oy ise geçersiz sayıldı.
Kanunlar ve Kararlar Başkanlığınca son okuması yapılacak anayasa değişikliği teklifi Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a gönderilecek.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, kanunun onayı için kendisine tanınan 15 günlük yasal sürenin ne kadarını kullanacağına bağlı olarak, referandumun kesin tarihi belli olacak.
Referandumun, Resmi Gazete’de yayımını takip eden 60’ncı günden sonraki ilk pazar günü yapılması gerekiyor.
Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Numan Kurtulmuş daha önce referandumun 2 ya da 9 Nisan tarihlerinde yapılabileceğini söylemişti.
Yıldırım: Halkımız son kararı verecektir
Başbakan Binali Yıldırım, anayasa değişikliği teklifinin Meclis’te onaylanması sonrası bir teşekkür konuşması yaptı.
Yıldırım, “Bugün burada bir anayasa değişikliği yapmadık. Bir anayasa değişikliği teklifi yaptık. Anayasayı değiştirecek olan aziz Türk milletidir” dedi.
“Biz üzerimize düşen görevi yaptık, asıl görevi milletimize arz ediyoruz” diye konuşan Yıldırım, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Şimdi söz milletindir, yetki milletindir, karar milletindir, mühür milletin elindedir. Halkımız son sözü söyleyecek, son kararı verecektir.
“Millet sandık her önüne geldiğinde, istisnasız olarak en doğru kararı verdi. Millet bu anayasa değişikliği konusunda da en doğru kararı verecektir. Milletin vereceği karar en isabetli karar olacaktır. Millet her şeyin en iyisini bilendir.”
Kılıçdaroğlu: AYM’ye başvuracağız
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ise anayasa değişikliği teklifinin Meclis’ten geçmesi sonrası yaptığı açıklamada, “Vekiller özgür iradesiyle oy kullansaydı paket geçmezdi” dedi.
Habertürk’e konuşan Kılıçdaroğlu, “AYM’ye (Anayasa Mahkemesi) başvuracağız, hazırlıklarımız devam ediyor” dedi.
Kılıçdaroğlu daha sonra CHP Meclis Grup Toplantısı’nda yaptığı konuşmada ise “Parlamento tarihine ihanet etmiştir” ifadelerini kullandı.
Anayasa değişikliği teklifine destek veren MHP’nin genel başkanı Devlet Bahçeli’nin Meclis’teki oylamanın sonucu ile ilgili yorumu ise “Milletimiz için hayırlı uğurlu olsun. İnşallah Türk milleti, yapacağı kendi değerlendirmesiyle de yine milletimize bir fayda sağlayacaktır” oldu.
Görüşmeler Cumartesi gününe sarktı
Anayasa değişikliği teklifinde Çarşamba günü başlayan ikinci tur görüşmeler Cumartesi gününe sarktı.
Teklifin ilk 11 maddesinin kabul edilmesinin ardından Cuma günü görüşmelere yeniden başlandı.
Olağanüstü hal (OHAL) yönetimini düzenleyen 12. madde 342, disiplin mahkemeleri dışında askeri mahkemelerin kurulmasını engelleyen 13. madde 343, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) adını Hakimler ve Savcılar Kurulu olarak değiştiren 14. madde 342, kamu idareleri ve kamu iktisadi teşebbüsleri dışındaki kamu tüzel kişilerinin harcamaların yıllık bütçelerle yapılmasını öngören 15. madde 342, Bakanlar Kurulu’nu kaldıran 16. madde 342, bir sonraki TBMM ve Cumhurbaşkanı seçimlerinin 3 Kasım 2019’da yapılmasını öngören 17. madde 341, teklifteki maddelerin hangi tarihte yürürlüğe gireceğini düzenleyen 18. ve son madde 343 oyla kabul edildi.
TBMM Genel Kurulu’nda, ikinci turda, teklifin tümü ve maddeleri görüşmeye açılmadı, sadece maddeler üzerinde verilen değişiklik önergeleri tartışıldı.
Birinci turda üzerinde değişiklik önergesi bulunmayan bir madde hakkında, ikinci turda önerge verilmedi.
Yazının ilk bölümünde kahvenin M.S. 600’ de Etiyopya’ da başlayıp Avrupa kıtasına ulaşan ‘Eski Dünya’daki baş döndüren hikayesine bir virgül koyup, kahvenin okyanus ötesine, ‘Yeni Dünya’ daki yolculuğuna da kısaca değinmek istiyorum: Fransız deniz subayı Gabriel-Mathieu Francois d’ceus de Clieu(1687-1774) kahveyle ilk kez Avrupa’ da tanışır. 1714’ de zorlu bir deniz yolculuğu sonrası döndüğü Fransa’ nın deniz aşırı kolonisi MartiniqueAdası’ ndaki evinin bahçesine yanında getirdiği iki kök kahve fidanını eker.
Gabriel-Mathieu Francois d’ceus de Clieu, Martinique Adası, 1714
Kahve buradan Amerika kıtasına yayılır. Önce Karayip Adaları’ ndan Küba ve Porto Rico kahve ile tanışır.
Bugün dünyanın en önemli kahve üreticisi olan Brezilya’ ya ilk kahve fidanı bir buket çiçeğin arasında girer. Fransız Guyana’sı’ na yaptığı bir ziyarette valinin eşinin kalbini çalan bir Brezilyalı subay, dönüşte hediye olarak bir buket çiçeğin arasına saklanmış kahve bitkisi almış ve dünyanın en büyük kahve devinin doğuşuna bir ‘aşk hikayesi’ neden olmuş. Bugün dünya kahve ticaretinin 5’ te 4’ ünü Brezilya karşılamaktadır. Aşk, sen nelere kadirsin!
Fransızların aksine İngilizlerin, deniz ötesi kolonilerinde kahve üretiminde gecikmesinin en önemli nedeni bana göre çayın hayatlarında öne çıkan yeri olsa gerek.
Kahvenin Martinik’te başlayan Amerika yolculuğu, kahve ticareti ve kültürünü derinden etkilemiştir. 19. yy. ortalarında, kahve bitkisinin ölümüne yol açan bir yaprak hastalığı, Brezilya dışında pek çok yerde kahve üretiminin durmasına yol açmış bu da Brezilya’nın çok işine yaramıştır. Ülkenin ihracat gelirlerinin yarıya yakını kahve ihracatından gelir. Brezilya’da kahve üretiminin dünyada yol açtığı önemli bir değişiklik de kahvenin özellikle Avrupalı aristokrat çevrelerin lüks bir içeceği olmaktan çıkıp, herkesin kullanabileceği bir içecek haline gelmesidir.
Kolombiya ihracatının 3’ te 2’ sini kahveden sağlamaktadır.
Bir zamanlar kölelerin ve Avrupalı göçmenlerin ucuz emeğiyle yoğun ve yıkıcı bir biçimde üretilen bu ‘ölümlü bitki’ ardında yakılmış ormanlar, tükenmiş doğal kaynaklar ve genel bir çöküntü de bırakmıştı. Zamanla çıkarılan doğa korumacı yasalar ve modern tarım yöntemleri ile doğa için bu durum görece değişse de emek sömürüsü bugün de yerli yerinde duruyor.
Halen Brezilya ve Kolombiya dünya kahve ticaretinin 5’ te 4’ ünü elinde tutmakla birlikte, II. Dünya savaşından sonra Afrika ülkelerindeki kahve üretimi de giderek önemli bir noktaya gelmiştir. Kıtanın kahveleri uluslararası piyasada Amerika kökenli kahvelerden daha ucuzdur.
Kahve üretiminde hastalıkların ve politik olayların getirdiği değişiklikler, kahve fiyatlarında da önemli oynamalara yol açmıştır. Aslında bu fiyat iniş çıkışları bütün tropikal bitkiler için de geçerlidir. Bunları önlemek için, 1962’de kahve üreten ülkeler Uluslarası Kahve Anlaşmasını New York’ta imzalamıştır. Halen bu alanda serbest piyasa kuralları işlemektedir.
Amerika kıtasındaki bir başka önemli kahve üreticisi de Meksika’ dır. Ülkedeki kahve çiftliklerinin sayısının 100,000’den fazladır ve çoğu ülkenin güneyinde bulunan Veracruz, Oaxaca ve Chipas eyaletlerinde yer alır. Yazıya konu başlığı olan Chipas Kahve Kolektifleri, kahve üzerinden dönen küresel sömürünü çarkını kırmaya çalışan bir çaba.
Adlarını Meksika Devrimi ‘nin (1910-1920) lideri olan Emiliano Zapata ‘dan alan Zapatistalar’ ın adını ilk kez NAFTA ‘nın kabul edildiği 1994’te duymuştum.
Meksika’nın zengin eyaleti Chiapas; zengin ile fakir arasındaki uçurumun fazla olduğu bölgelerden bir tanesi. 1 Ocak 1994’te NAFTA ’nın Amerika, Kanada, Meksika arasında imzalanması, yerli halkın üzerinde sömürgeciliğin artması için fırsat yaratmıştı. Çünkü antlaşmanın 27. maddesine göre halka ait topraklar özel mülk sayılacak ve satılmaya ya da diğer yatırım stratejilerine uygun hale gelecekti. Yani korporatif sistem sona erecekti. Bu, halkın ürünlerini hem alırken hem de satarken daha fazla sömürüleceğini anlamına geliyordu. Yaşamak için gerekli olan temel ihtiyaçları temin etmenin zorluğu da böylece artmış oluyordu.
Meksika’ ya giden turistlerin gözdesi olan Chiapas bölgesinin San Cristobal de las Casa kentinde ortaya çıkan; silahlı örgütler listesinde olmalarına rağmen hiç silah kullanmadan bütün dünyanın sempatisini toplayan Zapatistalar, Avrupalı kaşiflerin (!) Amerika kıtasına ayak basmalarının üzerinden 500 yıl geçmesine rağmen hala sömürünün ağır yükünü çeken Maya yerlilerinin uluslararası sesi olmuşlardı.
Zapatista/ EZLN 1996 yılında Meksika hükümeti ile San Andreas olarak adlandırılan görüşmelere başlamış ve anlaşma imzalamıştı. EZLN ve Meksika hükümeti arasında imzalan ve 57 farklı yerli halka kısmi otonomi tanıyan bu yerli hakları yasası Meksika’da yerli hakları için mücadele eden herkesin görüşü alınarak hazırlanmıştı.
Zapatistalar, Şubat 2001’ de “Zapatur 2001” adını verdikleri ve Mexico City’de son bulan uzun bir yürüyüşle dünyanın gözünü bu mücadeleye çevirmelerini sağlamışlardı.
Bu anlaşma uzun yıllar gel-gitlerle hükümet ve Zapatistler arasında çeşitli olaylara sahne oldu. Hikâye uzun bir hikâye. Hükümetin sefil olarak gördüğü halk, EZLN’ nin barışçıl yolla gösterdiği çaba, kimliği hala net olarak bilinemeyen, kar maskesi ve piposuyla bilinen komutan yardımcısı (asıl komutan Maya halkıdır) Marcos’ un zekâsı ve üslubu ile bugün uluslararası niteliğe sahip olabilmeyi başarmış durumda.
“İstediğimiz tek şey inat ve ısrarla hakikatin aranması, adalet. Ufkumuzda sadece sancılar ve acılar yok. Keşfedilecek renkler ve inşa edilecek dünyalar da var.” diyen Zapatistalar bu kez “Zapatist Kahve Kooperatifleri” ile kapitalist şirketlerin ağzını sulandıracak kadar büyük bir paya sahip, kahve üretiminin önde gelen bölgelerinden olan Meksika’nın Chiapas bölgesinde neo–liberal kahve şirketlerinin karşısına dikiliyorlardı.
Zapatist Kahve Kooperatifleri
Sömürünün hâlihazırda çok yoğun olduğu bu alanda, 1989’da neo liberal hareketin yükselişinin hızlanmasıyla beraber “Uluslararası Kahve Anlaşması” ndaki kısmen de olsa üreticiyi koruyan maddeler feshedilmiş ve tarihte “Kahve Krizi” olarak adlandırılan, kriz patlak vermişti. Tabi ki tüm krizlerde olduğu gibi bu krizde de büyük kahve şirketleri ve aracılar karlarını katlarken, yoksul köylüler daha da yoksullaşmıştı.
1994 devrimini takip eden yıllarda Zapatistler sosyal ve ekonomik hayatı düzenlemeye koyuldular. Köylüler bu düzenlemelerin önemli bir ayağı olan kooperatifleşme çalışmalarına başlarken, EZLN de ürünlerin Meksika dışında dağıtılacağı dayanışma ağları kurmak için çalışıyordu.
Nihayetinde ilk kahve kooperatifi olan “Dağ Kuşları Kooperatifi”Chiapas’ ın dağlık bölgelerinden Juan De Libertad’ ta 200 küçük üreticinin katılımıyla kuruldu ve 1999’da muhalif dayanışma ağları vasıtası ile aracılara ve vahşi kapitalizme hiç bulaşılmadan yaklaşık 345 ton kahveyi Avrupa ve Amerika’da dolaşıma soktu. “Dağ Kuşları Kooperatifi” takip eden 3 sene içerisinde üretim kapasitesini yeni üyelerin katılımıyla beraber beşe katladı. Fakat tüm üreticilerin katılımıyla aldığı bir kararla, hem biyolojik kahve sertifikası için gerekli olan 3 senelik geçiş sürecini tamamlanmasını hem de diğer bölgelerde de yeni kooperatifler kurulmasını teşvik etmek için bir süre üye almamayı seçti.
Yachil Xojobal Chulchan (Gökyüzündeki Yeni Işık) Kahve Kooperatifi plantasyonları
Bir diğer kooperatif Yachil Xojobal Chulchan (Gökyüzündeki Yeni Işık) 2001 yılında kuruldu ve 2002’de 328 üyeye ulaştı. Daha sonra sırasıyla; Yochin Tayel Kinal (Yeni Bir Diyar için Çalışmaya Başlamak) ve Ssit Lequil Lum (Doğa Ananın Meyveleri) kooperatifleri birer sene arayla kuruldu ve hemen bu üretim ve dağıtım zincirinin birer halkası haline gelmeyi başardılar.
Chiapas’ ta yetişen kahve taneleri
Kahve çekirdeklerinin sanayileşme ve otoyol dahi olmayan topraklarda, hava kirliliğinden ve egzoz dumanı etkisinden bahsedilemeyecek bir alanda üretilmesi; üretilen ürünlerin yükleme yapılan limanlara kadar at ve eşek sırtında taşınmasıyla Zapatista Kahve için, rahatlıkla “Dünyanın En Organik Kahvesidir” diyebiliriz.
Toplamda iki bin beş yüz kişinin dahil olduğu kahve kooperatifleri, her yıl yüzlerce ton kahveyi üzerine makul bir geçinme payı koyup, Avrupa ve Amerika’daki dayanışma ağlarına gönderiyor. Avrupa ve Amerika’da belli merkezlerde işlenen kahve 13 ayrı ülkede muhalif grup ve kolektiflerce dolaşıma sokuluyor. RedProZapa (Zapatist Ürünler Dağıtım Ağı) ile ilişkili olan bu kolektifler hem para ve kar hırsı gütmeyen bir “geçim ekonomisi” anlayışını hayata geçirmiş oluyorlar hem de Chiapas’ taki otonomların ayakta kalmasına katkıda bulunuyorlar. Bu dağıtım ağları vasıtası ile sağlanan gelirlerin önemli bir kısmı otonomlardaki, eğitim ve sağlık gibi sosyal giderler için harcanıyor.
Bir Zapatista Kahvehanesi
“…Aslına bakılırsa sadece kooperatiflerin ismine baktığımızda bile, Dağ Kuşları, Gökyüzündeki Yeni Işık, Yeni Bir Dünya için Çalışmaya başlamak, Doğa Ananın Meyveleri üretilen ve dağıtılan şeyin sadece kahve çekirdekleri değil aynı zamanda yeni bir dünyaya duyulan özlemin Chiapas’ ta yeşeren ve tüm dünyaya yayılan tohumları olduğunu görebiliriz.”
Geçen yıl İstanbul’ da alternatif ekonomileri, kolektif çalışmayı, ekolojik üretimi, adil ticareti ve Zapatista deneyimini önemseyen ve destekleyen bir grup insan bir araya gelip İstanbul Zapatista Kahve Kolektifini oluşturdular. Bu grup yaklaşık 2016 yılının başlarından itibaren Meksika / Chiapas’ tan İstanbul’a Zapatista kahvesi getirmeye yönelik çalışmalar yürütüyorlardı. Bu çalışmalarını, kolektif çalışmanın ilkelerine bağlı olarak, konsensüs bazında eşitlikçi karar süreçleri ve yatay bir organizasyonla yürüten grup geçen yıl sonu itibarıyla hayallerini gerçekleştirdiler.
Zapatista Coffee paketleri.
Bu yıl başı itibariyle artık Taksim ve Kadıköy’de Zapatista kahve bulunabiliyor. Taksim’de Muaf Bar, Kadıköy’de Komşu Kafe ve Kadıköy Kooperatifi (hafta içi 19.00-21.00, hafta sonu 10.00-18.00) Zapatista kahve satış noktası olarak satışa başladı.
Tıpkı Zapatistalar gibi sadece kahve satmayı değil “Başka bir dünyayı mümkün kılmayı” amaçlayan kolektif kahve paketlerini depozitolu olarak dağıtıyor. Paketler çıtçıtını bozmadan (mesela kahveyi kavanozda saklayarak) iade edildiğinde 75 kuruş depozito ücreti geri ödeniyor ve böylelikle mümkün olduğu kadar az çöp üretmiş olunuyor. Kolektif daha az karbon ayak izi bırakabilmek için İstanbul dışındaki kullanıcılarına kahve ulaştırmak amacıyla alternatif bir nakliye yöntemi arayışı içerisinde.
Eğer bizler de kahve kullanıyor ve kullandığımız ürünlerin arkasında yatan hikâyeleri önemsiyorsak, bu kolektiften Zapatista kahvesi alarak yukarıda bahsedilen yaşam tarzına ve yaygınlaştırmaya çalışılan kolektif çalışma/dayanışma ağına destek olabilir, hatta belki sürecin başka aşamalarına da katılarak kolektifin destekçisi olabiliriz.
Starbucks’ a veya benzeri kahve zincirlerine hiç gitmedim. Kendimi bildim bileli ailem kahve ihtiyacını Mısır Çarşı’ sındaki Kurukahveci Mehmet Efendi Kahve’ leri ile karşıladı. Gökçeada’ ya gidebildiğim zamanlarda da adanın Sakızlı Kahve’ sinden almaya çalışırım. Adanın Sakızlı Kahve’ sinden ve Cemil abinin Mandabatmaz Kahvesi’ nden vazgeçmem zor, ama Mehmet Efendi’ yi kolayca unutabilirim. Bundan sonra hem Chiapas’ taki otonomların ayakta kalmasına katkıda bulunmak, hem İstanbul’ da ayakta kalmasını istediğim kolektife destek olmak ve hem de sert ve lezzetli Chiapas Kahvesi’ nin keyfini yaşamak için kullanmaya niyetimliyim.
İstanbul Zapatista Kolektifi’ ne buradan ulaşabilirsiniz.
Hepinize iyi bir pazar, iyi bir hafta, daha az sıkıntı ve bol kafeinli günler diliyorum.
Kaynaklar:
Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnamesi- 2 Cilt- YKY- 2013
Salah Bey Tarihi (1), Kahveler Kitabı, Salah Birsel, Sel Yayıncılık, 2003- 2014
Tanede Saklı Keyif, YKY, 2001
Eski İstanbul’ da Kahveler, Burçak Evren, 1996, Milliyet Yayınları
Çekirdek Kahve, Kahve Günlükleri, Kahvebaz, 7 Kasım 2016
Silahsız Devrim: Özgür Zapatista, Beyza Okay, Akdeniz Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler
Latin Amerika’ nın Kesik Damarları- Eduardo Galeano- Alan Yayıncılık- 1983
ABD’nin 45’inci başkanı olan Donald Trump yemin töreninin ardından vakit kaybetmeden Beyaz Ev internet sitesinde “iklim değişikliği” ile ilgili tüm yayınları kaldırdı. Trump yönetiminin enerji önceliklerini açıklayan “Önce Amerika Enerji Planı” nda, iklim değişikliği ile ilgili hiç bir politika bulunmazken Obama yönetiminin “İklim Eylem Planı” ve “Amerika’nın Suları” yasaları zararlı ve gereksiz olarak değerlendiriliyor.
Enerji politikalarında önceliğin toprak altındaki rezervler olacağını belirten açıklama 50 trilyon dolar değerinde petrol, kaya gazı, doğal gaz çıkarılacağı ayrıca temiz kömür teknoloji ile kömür sektörünün canlandırılacağı belirtiliyor.
Trump, iklim inkarcılarının başında gelen bir isim. Başkanlık öncesi açıklamalarında iklim değişikliğinin Çin tarafından ABD’nin üretimini baltalamak için uydurulduğunu belirtmişti. Ayrıca Trump kabinesinde, Dışişleri Bakanı olarak, petrol devi Exxon Mobile şirketi yöneticisi Rex W. Tillerson’a yer veriyor.
Trump döneminin, iklim değişikliği mücadelesinde halklara daha fazla görev yükleyeceği şimdiden görülüyor.
‘’Bir yolcu ağzından yayılan, Anadolu’nun çocuk yüzleri, emekçi elleri ve bolca deniz kokusu var bu kitapta.’’ – Feyyaz Alaçam
Feyyaz Alaçam bir gezgin ve fotoğraf sanatçısı. Yolun, insana yaşamı sorgulama fırsatını verdiğini söyleyen bir yazar aynı zamanda. Bazı Kuşlar ve Yol kitaplarından sonra Silüetler Atlası Anadolu da yoldan payına düşeni alan bir eser. Bu kez, Toros dağlarında yaşayan yörüklerden, Karadeniz kıyısındaki balıkçı Baran’a; Akdeniz’in rüzgarından, Doğu’nun çocuk şarkılarına götürüyor Alaçam. Yani, Anadolu’nun silüetlerine yolculuk ediyoruz öykülerinde.
‘’Sonra yolcu, önce neyi görebilmeli bir küçük balıkçı koyunda? Bir olta balıkçısının tarifiyle; hani şimdi buradan bakınca arkadaş, üzerine bastığın taştan keyif alacaksın. Bunu yapacaksın! Sonra şu ilerideki iskeleye bakacaksın… Onu anlayacaksın! Ardından dalga kıranları göreceksin. Yaptığı iş için ona saygı duyacaksın! Az ileride deniz feneri var, göremesen de onun varlığına sevineceksin! Biraz daha uzaklaşırsan bulunduğun kara parçasından, ufku göreceksin, kendini yani…’’(Yolcu Benzeşmesi öyküsü syf. 69)
Bibliyon Yayınevi’nden çıkan Silüetler Atlası Anadolu’da yirmi öykü var ve her öyküye ait bir çizim var. Bu çizimler; farklı insanların, öyküleri okuduktan sonra oluşturdukları özgün ve birebir hislere sahip çizimler.
Domuz Öldüren (Aynur Özbek ve Ulaş Edna)Veysel’in Kahverengisi (Tuğçe Nihal Çetin)
‘’Birbirinden farklı insanların, özellikle görsel sanatlarla ilgilenen, yahut içinde bu yönde bir heyecan barındıran insanların gözünden, öykülerin yansımalarını görmek istedim. Ve görseller elime ulaştıkça, renk ve bakış açısı cümbüşü ile karşılaştım. Tahminimden daha verimli ve daha vurucu bir paylaşım oldu.’’
Barakamda Üç Kanarya (Berk Sürücü)
Feyyaz Alaçam’a göre, Silüetler Atlası Anadolu tek solukta okunabilecek bir kitap olmaktan ziyade, insanların her okuyuşunda yeniden soluklanabileceği bir kitap.
‘’Öykülerde geçen kahramanların hepsi gerçek ve kitapta ismini değiştirerek yazdığım tek kişi Nebi Kaptan.’’
Alaçam’ın uslubu, duyumsamanın yoğunluğunu yaşatırken; yol gitmenin, yolda olmanın keyfini katıyor insana. Okurken; Çoban Ahmet ile dağlara çıkmak ve DoğuYorum çocuklarının şarkılarını dinlemek isteyebilirsiniz. Kendi yaşamak arzusunu içinden geldiği gibi anlatıyor yazar ve okurda gitme hissi uyandırıyor. Asıl amaçlardan birisi de bu zaten.
Silüetler Atlası Anadolu’nun özgün kapağı Grafik Tasarımcı Asaf Nur tarafından tasarlandı.
Bibliyon Yayınları / Kitabın raflara çıktığı tarih 16 Ocak 2017
Dünyanın Durumu 2016 Bir kent sürdürülebilir olabilir mi?
Dünyanın geleceği kentlerde… Günümüzde dünya nüfusunun yarısından fazlası, yani 3.9 milyar insan kentlerde yaşıyor ve bu nüfusun 2050 yılına kadar ikiye katlanması bekleniyor. Bu büyümeyle birlikte yaşanabilir, adil ve sürdürülebilir şehirler nasıl düzenlenecek? Gerekli sosyal ve fiziksel altyapıya nasıl yatırım yapacağız? Elinizdeki kitap, insanlık tarihi boyunca şehirlerin izlerini sürerken sürdürülebilir kentleşmenin esaslarını irdeliyor. Kentsel sürdürülebilirlikte biyolojik çeşitliliğin rolü, kent ekonomisi, tüketim ve enerji kullanımı gibi şehirlerin temel yapısal unsurlarını inceliyor. Kitabın ‘Kent Profili’ bölümlerinde, kentsel sürdürülebilirliği konu alan en özgün projelerde çalışan profesyoneller, birinci elden deneyimlerini paylaşıyor. Ahmedabad, Freiburg, Şanghay gibi oldukça farklı kentlerin başarı öykülerini anlatıyor. Kent sakinlerinin şehirlerini iyileştirmek için nasıl harekete geçtiğini dile getiriyor.
Dünyanın Durumu 2016: Bir Kent Sürdürülebilir Olabilir mi?, atık yönetiminin zorluklarından toplu taşımanın geliştirilmesine, halkın karar alma süreçlerine katılımına kadar değişik konuları inceliyor. Toplulukların karşılaştığı büyük zorluklara karşı yeni geliştirilen ve umut vaat eden çözümleri keşfederken günümüz kentlerinin anlık görüntüsünden yarının sürdürülebilir küresel şehir vizyonuna doğru nasıl yol alacağımız sorusuna odaklanıyor.
Dünyanın Durumu 2016 Bir kent sürdürülebilir olabilir mi? WorldWatch Enstitüsü Çeviren: Duygu Kutluay İş Bankası Yayınları 2017
Küresel İklim Değişikliği ve Etkileri
2015 yılında hayatını akybeden Türkiye Çevre Vakfı’nın kurucularından ve 37 yıl boyunca Vakfın Genel Sekreterliğini yürütmüş olan Engin Ural’ın anısına hazırlanan “Küresel İklim Değişikliği ve Etkileri” konulu kitap yayınlanmıştır. Kitapta küresel iklim değişikliğinin nedenleri ile çevresel, ekonomik ve sosyal alanlardaki önemli sonuçlarına ilişkin araştırma ve değerlendirmeler yer almaktadır.
Küresel İklim Değişikliği ve Etkileri Kollektif Çalışma. Türkiye Çevre Vakfı Yayını 2016
Kıyamet Koparken
Derin ekolojist ya da külyutmaz bir doğrucu davut Derrick Jensen’in yazıp Stephanie McMillan’ın çizdiği sert bir çizgi öykü, Kıyamet Koparken. Jensen her zamanki uzlaşmaz tarzıyla modern endüstriyel toplumun riyakâr ahlakına verip veriştiriyor. Dünyadışı robotların dünyayı sömürmesi kurgusu üzerinden gelişen hikâye, dünyayı kurtarmanın peşindeki biri iyimser biri karamsar iki küçük kız çocuğunun konuşmaları üzerinden ilerliyor. Anlatının hedefinde özellikle artık ulusötesi şirketlerin bile ağzından hiç düşmeyen çevrecilik, sürdürülebilirlik anlayışı var. Çevreci krediler, çevreci iş modelleri, çevreci inovasyonlar gibi yeni söylemler, tıkanan kapitalizmde yeni iş fırsatları olarak karşımıza çıkmakta. Öykü boyunca, ampulleri değiştirmek, daha az su harcamak, çöplerini geri dönüşüme atmak gibi yaşadığımız derin krizi bireylerin omuzlarına yıkan anlayışın saçmalığı ve vahşi ekonomist anlayışı dönüştürmeden hiçbir şeyin iyileşemeyeceği gündelik örneklerle gayet hoş anlatılıyor.
Kıyamet Koparken Derrick Jensen, Stephanie McMillan Çevirmen: İnan Mayıs Aru Kaos Yayınları 2016
Amerikalı doğabilimci John Burroughs, “Sevgi olmadan bilgi kalıcı olmaz. Fakat sevgi önce gelirse bilgi kesinlikle arkasından gelecektir,” diyor. Çocuklarımızı üzerinde yaşadığımız gezegene saygı duyan bireyler olarak yetiştirebilmek için biz ebeveynlerin öncelikli görevi, erken dönemde doğa sevgisi verebilmek. Onların minik omuzlarına taşıyabileceklerinden fazla yük ve korku bindirmeden, doğayla oyun arkadaşı olmalarını sağlamak, bu yolda atacağımız ilk adım. İkinci adım ise doğayla ve yaşadığımız çevreyle uyumlu, sürdürülebilir yaşam tarzı benimsemeleri için doğru rol modelleri sunan çocuk kitapları seçmek.
Yeşil Gazete, “Çocuklar için Yeşil Kitaplar” yazı dizisi illüstrasyonu için Gonca Mine Çelik’e teşekkür ederiz
Bu amaçla biz [Çocuklar İçin Yeşil Kitaplar] adını verdiğimiz bir diziye başladık. Çocuklara çevre bilinci aşılayan, farklılıklarımızla bir arada yaşamanın mümkün olduğunu gösteren kitapları derlemeye karar verdik. Bildiğimiz kitapları anımsamaya, bilmediklerimizle tanışmaya, tanıtmaya niyet ettik.
***
Küçük Oriane’nin hikâyesi, teyzesinin ona pelüş bir hipopotam hediye etmesiyle başlar. Ona Dudu adını verir. Pek çok oyuncak içinde onun yeri ayrıdır. Sarılıp sıcacık uyuduğu, bir an olsun yanından ayırmadığı Dudu’yu çok sevmektedir Oriane.
Tüm oyunlarının kahramanı olur Dudu. Birlikte çöllerde seyyah, kaleyi ele geçirmeye çalışan kahraman olurlardı. Yemeklerini birlikte yer, uçak ile dünyanın dört bir yanını gezerlerdi. Böylesine sıkı iki arkadaşın hikâyesi, bir gün Dudu’nun oynamak istememesi ile tamamen değişir. Oriane buna anlam veremez. Ne olmuş olmalıydı? Neden Dudu artık oynamak istemiyordu? Daha kötüsü olmuş ve Dudu hareket bile etmemektedir. Sesi duyulmaz olur.
Bunun sebebini anlamak için önce annesine sorar. Neden Dudu hareket etmiyor? Annesi onun pelüş bir oyuncak olduğunu ve hareket etmemesinin normal olduğunu söyler. Babası da benzer bir cevap verir. Bu yetişkinler hep böyle duygusuz ve umarsızdır. O zaman Oriane ne yapmalı? Elbette onu anlayabilecek birilerine sormalı. Güneşe, çınar ağacına, aya ve yıldızlara sorar fakat onlar da yanıt vermez Oriane’ye. Tek bir çaresi kalmıştır. O da gerçek bir hipopotama sormaktır. Fakat o da yanıtlamaz Oriane’nin sorusunu.
Bir bankta hareketsiz duran Dudu ile çaresizce otururken yaşlı bir adam onu fark eder. Bu üzgün kızın derdini öğrenince bu sorunun bir çaresi olduğunu söyler. Küçük Oriane, heyecanlanır. Çözümün ne olduğuna dair pek çok şey düşünür. Bu peri tozu olabilir pekâlâ ya da gizli bir formül? Hatta belki de bir roket?
Yaşlı adama göre cevabı çok basittir. O kadar basittir ki gözlerimizi kapattığımızda her şey mümkündür. Hayal ettiğimiz zaman her şey hareket edebilir, hatta yeni maceralara atılabilir.
Bu kitabı bence özel kılan şey, Dudu’nun artık oynamamasının sebebini arayan Oriane’nin bile eskisi gibi hayal kuramamasıdır. Yani bir çocuk bile çok kısa zamanda hayal yeteneğini kaybedebilir. Burada kurtarıcımız olan yaşlı adam, Oriane’ye hayal kurmayı yeniden öğretir.
Bir başka dikkat çeken durum ise Oriane, Dudu ile oynadığı dönemde hayallerini gerçek olarak algılamaktadır. Hızla büyüyen Oriane, mucizenin hayal kurmakta olduğunu öğrenir. İnsanlar büyüdükçe hayal kurma yeteneklerini kaybeder. Bu konu pek çok kitapta işlenmiş olsa da küçük bir çocuğun bile bu yetiyi kısa sürede kaybetmesi açısından farklı bir yerde duruyor kitap.
Kitabın başındaki Einstein alıntısında dediği gibi “Hayal gücü bilgiden daha değerlidir.”
SEN DE HAYAL EDEBİLİRSİN
Yazar: Charlotte Bellière
Çizer: Ian De Haes Abm Yayınları
İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün Vatan Caddesi’ndeki binasına saldırı girişimi gerçekleştirildi. AKP’nin Sütlüce de bulunan il binasına da saldırı girişimi yapıldı. AKP Grup Başkanvekili Mehmet Muş, iki saldırıyı da DHKP-C’nin gerçekleştirdiğini söyledi.
Emniyet Müdürlüğü’ne lav silahıyla ateş açıldığı, saldırıda binanın dış bahçe duvarının isabet aldığı ölen ya da yaralanan kimsenin olmadığı bildirildi.Polis özel harekât ekipleri çevrede geniş çaplı bir operasyon başlattı. Saldırıyı kim ya da kimlerin yaptığına ilişkin henüz net bir bilgi yok.
AKP il binasına saldırı girişimi
AKP İstanbul İl Başkanlığı’na yönelik lav silahıyla saldırı girişimi oldu.
Doğan Haber Ajansı’nın (DHA), Sütlüce’deki AKP İl Başkanlığı yakınlarındaki patlama sesi polisi alarma geçirdiğini duyurmuştu.
Validen ilk açıklama
İstanbul Valisi Vasip Şahin olay sonrası Twitter’dan şu açıklamayı yaptı:
“İl Emniyet Müdürlüğü bahçe duvarına isabet eden bir lav silahı saldırısı meydana gelmiş olup, personelimizden ölü,yaralı bulunmamaktadır. Saldırıyı yapan kişi ya da kişilerin tespit ve yakalanmalarına yönelik geniş çaplı operasyonlara devam edilmektedir.”
Erdoğan bilgi aldı
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, İstanbul Valisi ve İstanbul Emniyet Müdürü’nden, emniyet binasına yönelik olan saldırı girişimiyle ilgili bilgi aldı.
Partiler kınadı
Meclis’te anayasa değişikliği teklifinin 2’inci tur görüşmeleri devam ederken saldırı girişimi haberini alan partiler bir açıklama yaptı. AKP adına açıklama yapan Mehmet Muş, saldırıyı DHKP-C’nin gerçekleştirdiğini açıkladı. CHP adına konuşan Özgür Özel, HDP adına konuşan Ahmet Yıldırım ve MHP adına konuşan Erkan Akçay, saldırıları kınadıklarını açıkladılar.