Gezi protestoları sırasında Başbakan (Recep Tayyip Erdoğan), barışçıl protestoculara uygulanan orantısız şiddeti kurunun yanında yaşın da yanacağını söyleyerek haklılaştırmıştı: “İllegal örgütlerle aranıza perde çekmek zorundasınız. Siz diyorsunuz ki ‘Bizim onlarla bir ilişkimiz yok’. Siz bunu ne kadar söylerseniz söyleyin, aynı yerdesiniz. Dolayısıyla benim polisimi eleştiremezsiniz. Kurunun yanında yaş da böyle yanar.”
***
Son aylarda, olağanüstü hal kanun hükmünde kararnameleriyle gerçekleşen kitlesel ihraçlar ve ‘kolay’ tutuklamaların ölçüsünden rahatsız olanlar, “kurunun yanında yaş da yanmasın” tarizine başvuruyorlar. İktidarın memnuniyetsiz-kaygılı çeperlerinde, şu günlerin en popüler atasözü sayılabilir bu. Başbakan (Binali Yıldırım) bile, kurunun yanında yaşın yandığını ikrar ediyor da, oranı fazla değil diye teselli veriyor.
***
10 Ekim 2015 Ankara Garı katliamından sonra TRT televizyonunun sabah haberlerinde “Kurunun yanında yaş da yanmasın” temennisinin telaffuz edildiği hatırlardadır. “Oradan geçen masum insanlar da vardı belki” TRT’ciye bakılırsa; mitinge gidenlere diyecek bir şey yoktu yani, onlar “kuru” dallardı.
***
“Kurunun yanında yaş da yanar”ın en serinkanlı izahını, tabii ki Ömer Asım Aksoy’un Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü’nde buluruz: “Beğenilmeyen tutumlarından dolayı cezalandırılan kişiler içinde suçsuzlar da suçlular gibi hırpalanırlar”.
Milli Eğitim’in e-okul sitesindeki uzunca izahata bakalım: “İnsanlar toplum içerisinde zaman zaman hatalar yapabilir, kötü sonuçlarla karşılaşabilir. Ancak bir toplulukta yaşanan olumsuzluklarda bazen gerçek suçluların yanında suçu olmayan kişiler de cezalandırılmaktadır. Bir hata bir topluma mal edildiyse bu topluluğun içerisinde hiç suçu olmayanlar da bazen hatalı kabul edilebilmekte, cezalandırılabilmektedir. Bu aslında çok hoş bir durum olmasa da bu durumda gerçek suçlular ile suçsuzlar kesin olarak ayırt edilememektedir. Belki de haksız yere cezalandırılan bu insanların tek suçu, yapılan hatayı gördükleri halde sessiz kalmak, ya da çaresiz olmaktır. Yapılan işte hatalı olanları hatasızlardan ayırt etmek için çok dikkatli olmakta fayda vardır. Aksi halde masum insanlar cezalandırılacak, bu da o insanların yok yere acı çekmelerine sebep olacaktır.” Hatalıları hatasızlardan ayırt etme temennisi vardır burada, fakat “hata bir topluma mal edildiyse”, bunun “suçun şahsiliği” falan dinlemeden herkesi kasıp kavurmasını da adeta bir doğal âfet gibi olağan saymamız beklenir.
Deyim/atasözü izahatı veren muhtelif internet sitelerinde yer alan, kimisi ders kitaplarından tornistan edilmiş yorumlar, daha açık sözlü, daha katıdır.
Tutkuyla yazılmış bir örnek:
“Sosyal bir çalkantı ya da toplumsal bir olay meydana gelince, durumu tekrar eski haline getirmek için suçlular ve sorumlular aranır. Böyle durumlarda suçsuzlarda suçlular gibi hırpalanır, zarar görürler. Bir toplumdaki bazı beyinsizlerin ve kötülerin sebep olduğu bir musibetten iyiler de nasibini alırlar.”
Daha ‘anlayışlı’ bir başka örnek:
“Bir düzeni kurmak, huzuru sağlamak için girişilen bir eylem sırasında suç işlemiş kötülerin yanı sıra, suçsuzların da cezalandırıldığı ve zarara uğratıldığı görülür. Toplulukları ilgilendiren hususlarda çoğunluğa uygulanan işlem, azınlığı da aynı derecede etkiler. Sözge¬limi kötü kişilerin işlediği suçlar yüzünden, suçsuzların da ceza gördüğü veya zarara uğradıkları olur. Başkalarına ait hatalar yüzünden zarar gören kişilerin durumunu açıklamak üzere teselli mahiyetinde söylenir.”
Bir de, doğal âfet algısını güçlendiren bir örnek aktarayım:
“1- Yanlış bir davranıştan dolayı cezalandırılan, suçlu kişilerin yanında bulunan suçsuzlar da suçlular gibi cezalandırılır ve zarar görür. 2- Üzücü bir toplumsal olayda hiç suçu olmadığı halde masum insanlar da zarar görür.” Bunun müphemlik derecesinde ‘genel’ bir versiyonu da var: “Toplumdaki kimi uygulamalardan hak edenlerin yanısıra hak etmeyenler de olumsuz yönde etkilenir.”
***
“Suçlunun” (silgiyi çalanı, tahtaya laf yazanı) kendi ortaya çıkmaması halinde sınıf mevcudunu toptan cezalandırma tehdidini savuran öğretmen kovuşturmalarından itibaren belletiliyor zaten… Otoritenin teferruata, incesine ve gözyaşına bakmayan gadrini, bir tabii âfet gibi resmeder bu atasözü. “Sıradan insana” dönük bir ikazdır; -ille muhaliflerle demeyelim-, yukarıdakilere “ters” görünebilecek olanla her türlü teması kesmeyi, masumiyet karinesine falan da güvenmemeyi ihtar eder. Aşağıdakilerin, yönetilenlerin indinde, bir sakınma tembihidir. “Kurunun yanında yaş da yanmasın” ise, bu tembihe refakat eden, pek takatsiz, naif bir şerh…
“Kurunun yanında yaş da yanar”… Yukarıdakilerin, muktedirlerin, devletlûların ve onlara tapanların indinde, bir gazap hazzı da var bu kâzip hikmette. Gücün, iktidarın ezelî ve sebepsiz meşruiyetinin bir tasvibi var. Piromanik bir iktidar ve tahakküm şehvetinin izi var.
Hektarlarca “yaş” yakmanın önünü açan bir hikmet-i kâzip.
***
Mecazı düze indirelim mi?
Ormancılık Kanunu’nun 14. Maddesi’ne göre: “Yetişmiş veya yetiştirilmiş fidanları kesmek, sökmek, ekim sahalarını bozmak, yaş ağaçları boğmak, yaralamak, tepelerini veya dallarını kesmek veya koparmak veya ağaçlardan yalamuk, pedavra hartama [1] çıkarmak” yasaktır. Orman cezalarında, dikili ağaçlara zarar verilmesi halinde, ağaçların yaş ve kuru olmaları arasında ceza ve tazminat yönünden bir fark gözetilmiyor.
Hem bilir miydiniz; ormancılık araştırmaları, ormanın temizlenmesi için kesilmesi veya denetim altında yakılması gerekli görülen kurumuş, “ölü, çürük” ağaçların, aslında ormanın sağlığı için faydalı olduğunu ortaya koyuyor. [2] Bu araştırmalar, kuru-ölü-çürük ağaç gövdelerinde-dallarında yaşayan zararlı böceklerin ihmal edilebilecek kadar az olduğunu ortaya koymuş. Ayrıca orman ekosisteminin kendini yeniden üretmesi için, bu kuru-ölü- çürük ağaçların hayatî bir önem taşıdığı saptanıyor. Hatta biyolojik çeşitliliğe katkılarından ötürü “biyotop ağacı” olarak tanımlanıyormuş bu kuru-çürük ağaçlar.
Ha, bir de ağaç kurutanlar vardır, çürüsün de keseyim, yakayım diye, baltayla kabuğunu kesip çıkaranlar; sahih tabiriyle “ağacı boğanlar”. Onları, ağaç boğanları, ağaç boğmanın zilletini, geçen sene dünkü gün kaybettiğimiz Yaşar Kemal’den okuyun, [3] ruhu şad olsun.
Hollanda’da 99 yaşındaki yaşlı bir kadın, karakola gidip son arzularından biri olan ‘tutuklanmanın nasıl bir his olduğu’nu merak ettiğini söyleyince geri çevrilmedi.
Hollanda’nın başkenti Amsterdam’a yakın Nijmegen Zuid’da karakolda son arzularından birini yerine getirmek isteyen Annie isimli yaşlı kadın, elleri kelepçelenerek tutuklandı.
Diken’in Independent’ten aktardığı habere göre, yaşlı kadının son isteğini yerine getirmiş olmasından duyduğu neşe, karakolun Facebook hesabından paylaştığı fotoğraflara da yansıdı.
Gazeteye konuşan polis memuru Peter Smit, ölmeden önce yapılacaklar listesi sebebiyle Annie’nin hücrede birkaç dakika geçirmesine izin verdiklerini söyledi:
“Hayatında hiç suç işlememiş ve bunun heyecan verici bir deneyim olacağını düşünmüş. Fotoğraflardan da gördüğünüz üzere, kelepçeleriyle hücrede olmaktan çok keyif aldı.”
Smit, normalde böyle bir uygulamanın yapılmadığını, ancak Annie’ye ayrıcalık tanıdıklarını da sözlerine ekledi.
Dansın ve sinemanın işbirliğinden doğan dans filmleri hakkında farkındalık yaratmak, film üreten sanatçılar, dansçılar için yeni bir alan açmak, dans filmlerine ilgi duyanları dünyadan güncel ve farklı yapımlarla buluşturmak için üç yıl önce Ankara’da başlayan SinemaDansAnkara Dans Filmleri Festivali, yolculuğuna Çanakkale’de devam ediyor. 3-5 Mart tarihleri arasında Çanakkale’de ilk kez düzenlenecek olan dans filmleri festivali, film gösterimleri, film atölyesi, söyleşiler, dans fotoğrafları sergisi ve dans gösterileriyle dolu programıyla, dansın farklı hallerini şehre taşımaya hazırlanıyor.
Ankara Goethe Enstitüsü, Ares Film,Israil Büyükelçiliği, Cinedans, Tanzrauschen e.V. Wuppertal, Mahal Sanat, ve Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi işbirliği ile gerçekleşecek SinemaDansÇanakkale – Dans Filmleri Festivali’nin açılışı, 3 Mart Cuma akşamı saat 19.30’da, Mehmet Şafak Türkel’in yönettiği “Tutku: Meriç Sümen” adlı belgeselle yapılacak. Gösterime, baleyi tutku olarak tanımlayan ve baleyle hikayesi bu belgeselle beyaz perdeye taşınan dünyaca ünlü bale sanatçısı Meriç Sümen de onur konuğu olarak katılacak.
Festivalin ikinci günü, Tomer Heymann’ın yönettiği, İsrail modern dansının önde gelen isimlerinden dansçı ve koreograf Ohad Naharin’in hayatını ve geliştirdiği Gaga hareketini konu alan İsrail yapımı Mr. Gaga adlı belgesel gösterilecek.
Türkiye yapımı dans filmlerinin yanı sıra Amsterdam’da düzenlenen Cinedans Festivalinde gösterilmiş olan uluslararası dans filmleri ve Tanzrauschen Wuppertal Alman filmleri seçkisi ile İtalya Coorpi seçkisi de Çanakkale izleyicisi ile buluşacak.
Öğrenciler dans filmi çekecek
Festivalde ayrıca, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Radyo, Sinema ve Televizyon bölümü ve Oyunculuk bölümü öğrencileri ile dans filmi atölyesi yapılacak. Üç gün sürecek atölye çalışmasında, aynı zamanda festival yönetmeni olan Mehmet Şafak Türkel, sinemanın özel bir türü olarak kabul edilen dans filmleri üzerine bilgi ve deneyimini öğrencilere aktaracak. Çalışmanın sonunda bir dans filmi ortaya çıkacak ve öğrencilerin çektiği dans filmi, 5 Mart Pazar günü izleyicilerle paylaşılacak.
Festivalde gösterilecek Türkiye ve Kıbrıs yapımı dans filmleri, seyircilerin oylarıyla değerlendirilecek. Festival, seyircilerinin seçtiği en iyi filmin ödül töreni ve dans gösterisiyle sona erecek.
Mahal Sanat’ta yapılacak film gösterimleri herkesin katılımına açık ve ücretsiz. Festivale eşlik edecek Dans Fotoğrafları Sergisi, festival boyunca yine Mahal Sanat’ta gezilebilecek.
“Dans filmleri festivalinin hareket etmesi heyecan verici”
Üç yıldır Ankara seyircisiyle buluşan dans filmleri festivalinin Çanakkale’ye gelmesine aracı olan dansçı Esra Yurttut, dans filmleri festivalinin kentle buluşmasını “Dans filmleri festivalinin yapılıyor olması ve Çanakkale’ye gelmesi, bu vesileyle dans filmlerinin taşınıyor olma ve yayılma potansiyelinin ortaya çıkması çok kıymetli. Dans filmi atölyesine katılacak öğrencilerin bu alana yönelmesi, dans eden insanların projelerinde bu konuda da hayaller kurarak ilerlemesi ihtimalleri çok önemli ve mutluluk verici. Dansın ilham veren, dönüştüren etkisi, festival seyircisi için de çeşitli başlıklar açacaktır. Bu deneyimi ve etkilerini paylaşmayı heyecanla bekliyorum.“ diye değerlendirdi.
SinemaDansÇanakkale Festival Programı:
03.03.2017 Cuma 19.30 – Film Gösterimi “Tutku: Meriç Sümen”
04.03.2017 Cumartesi 16.00 – Türkiye’den Dans Filmleri 17.00 – Cinedans Seçkisi 18.00 – Cinedans Point Taken Seçkisi 19.00 – “MR. GAGA” Gösterimi
05.03.2017 Pazar 15.00 – Tanzrauschen e.V. Alman Filmleri Seçkisi 16.00 – Türkiye ve Kıbrıs seçkisi (Seyirci oylaması) 17.00 – İtalya Coorpi seçkisi 18.00 – Dans Filmleri Atölyesi film gösterimi
– Yarışma Ödül Töreni
– Dans Performansı
Halkların Demokratik Partisi (HDP) Ağrı Milletvekili Leyla Zana hakkında çeşitli tarihlerde yaptığı açıklamalar ve ‘örgüt propagandası olacak şekilde zafer işareti yapması’ gerekçe gösterilerek ‘PKK üyeliği ve propagandası’ iddiasıyla 20 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açıldı.
Leyla Zana hakkında Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’nca hazırlanan 156 sayfalık iddianame, Diyarbakır 5’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nce kabul edildi. İddianamedeki suçlamalar, Zana’nın Demokratik Toplum Kongresi’ndeki faaliyetleri, 2012 yılında yasaklanan Newroz etkinliğine katılması ve 2012 yılında 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü etkinliğinde yaptığı konuşma olarak gösterildi.
HDP’li vekil hakkında hazırlanan 3 fezleke olduğunu hatırlatan savcı iddianamede, Zana’nın DTK’nın Diyarbakır Belediyesi Konuk Evi’nde bulunan merkezine birden fazla kez giriş çıkış yapmasını ve toplantılara katılmasını ‘suç tespiti’ olarak gösterdi. Zana’nın hayatını kaybeden PKK’lilerin cenazelerine katılması da iddianame de yer aldı.
8 Mart konuşması da iddianamade
İddianamede yer alan diğer suçlama ise Leyla Zana’nın 2012 yılında Diyarbakır’da valilik kararı ile yasaklanan Newroz etkinliğine katılması oldu. Savcı söz konusu suçlama için, “Güvenlik güçlerinin ihtarda bulunması ve zor kullanmasının ardından dağılmayıp, direndiği, yolu araç trafiğine kapatarak ısrarla Newroz alanına gittiği, BDP seçim otobüsünün üzerine çıkıp örgüt propagandası olabilecek tarzda zafer işareti yaptığı tespit edilmiştir. Şüphelinin bu haliyle terör örgütü üyesi olmamakla birlikte, ‘örgüt adına suç işlemek’ ve ‘Toplantı ve gösteri yürüyüşleri kanununa muhalefet” suçlarını işlediği anlaşılmıştır” ifadelerini kullandı.
Zana’nın, 2012 yılında Diyarbakır’da düzenlenen ‘8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde yaptığı konuşmaya da iddianamede yer veren savcı, HDP’li vekilin, ‘Suç ve suçluyu övme’ suçunu işlediğini öne sürdü.
Maçka Forumu, Maçka Parkı’nın içindeki yeşil alanın etkileneceği Dolmabahçe-Levazım-Baltalimanı-Ayazağa Tünelleri Projesi’yle ilgili son plan değişikliğinin ‘Park kurtuldu’ diye algılanması üzerine açıklama yaptı.
Maçka Forumu, açıklamasında tehdidin devam ettiğini, değişen bir şey olmadığını ifade etti.
Diken’den Rıfat Doğan’ın haberine göre, Maçka Forumu, “Maçka Parkı’nda İBB’nin geri adım attığına dair haberler/söylentiler çıksa da parkın topoğrafyasını (mevcut yüzey yapısını) bozacak projedeki değişiklikler hala parkı tehdit ediyor” diye açıklama yaptı.
Maçka Forumu’nun açıklamasında şu ifadeler kullanıldı:
“Yeni’ hazırlanan planda tünelin Dolmabahçe’ye geliş yönü tünelinin çıkış noktası değişti. Çıkış noktası Harbiye Açık Hava’nın alt kısmından şu anki panellerle çevrilen kısma alındı. Yeni planda tünelin Levazım’a gidiş yönü ağzı da, Dolmabahçe’ye geliş yönü ağzı da şu an panellerle çevrilen alandan çıkarılıyor. Levazım yönünden gelen araçların Taksim yönüne bağlanmaları için Maçka Parkı’nın Şişli Evlendirme Dairesi’nin üst kısmından ve Taşkışla Teleferik İstasyonunun çok yakınındaki bölümüne kadar bağlantı yolu için derin istinatlar yapılarak Kadırgalar Caddesi’ne ulaşılacak. Yani tünelden çıkan aracın güzergahı şu an beton santraline çevrilen alanın etrafını dolaşarak, bu kısımdaki doğal yamaç ve ağaçlar yok edilecek, Küçükçiflik Park’ın hemen karşısından çıkacak şekilde yapılacak.
“Bu değişiklik park için yine yıkım demek. Çünkü tünele giriş ve çıkış noktaları parkın hangi bölümüne yapılırsa yapılsın parktaki ağaçları ve parkın doğal yapısını zedeleyecek. Tünelin giriş ve çıkış noktaları parkın neresine düşünülürse düşünülsün, tünelden Dolmabahçe civarındaki yollara bağlanan tüm bağlantı yolları parkı hançerleyerek geçecek. Maçka Parkı’nın zarar görmemesi için tek ihtimal tünel projesinin iptal edilmesidir.”
Belediye Meclisi’nde oylanmıştı
Beşiktaş’ta bulunan Maçka Parkı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin (İBB) geçen yıl 16 Mayıs’ta onayladığı tünel projesi nedeniyle bariyerlerle çevrilmişti. Parkın bir bölümünün inşaat alanı haline getirilecek olması tepki toplamıştı. Maçka Forumu, semt sakinleriyle birlikte çeşitli eylemler yapmış ve plan değişikliğine karşı toplanan itiraz dilekçelerini İBB’ye sunmuştu.
İBB, 17 Şubat günü yaptığı meclis toplantısında parkın bir kısmının kapatılmasıyla birinci etabına başlanan Dolmabahçe-Levazım-Baltalimanı-Ayazağa Tünelleri Projesi’nin imar planında değişiklik yapmış, CHP oylamada ret oyu vermişti.
Plan değişikliğinden sonra basında ‘İBB geri adım attı’ diye haberler çıkmış, parkın kurtulduğu algısı oluşmuştu.
Ne yazık ki, ortak kullanılan alanların temizlenmesi ve kokuların giderilmesi için kullanılan ürünlerden kaynaklanan kimyasal kalıntılar, çoğu zaman, tam da en fazla koruma altında olması gereken insanlarda kazara zehirlenmelere neden olurlar. Bazı zehirli kimyasallar yıllarca insan vücudunda birikir, dolayısıyla da sağlık sorunlarına neden olduğu nadiren fark edilir. Hastalar bazen farklı kanser türlerine ya da “kronik yorgunluk sendromu” gibi bir yeni çağ hastalığına yakalanabilirler. Elbette daha popüler “genetik bozukluklar” da göz ardı edilmemelidir.
Bağışıklık sisteminizin neden zayıf düştüğünü, neden kendinizi hep yorgun hissettiğinizi ve ailenizin tüm bu gizemli hastalıkları ve “genetik” rahatsızlıkları niye taşıdığını bilmek ister misiniz? Bu sorunun cevabını temizlik ürünlerinde, ilaç dolabında, çamaşır yıkama ürünlerinde, gıdalarda, şehir şebeke suyunda ve bazı “faydalı” ürünlerde (soya, kanola, margarin gibi…) veya hava temizleyicilerinde bulabilirsiniz. Günümüzde klorox mendillerden el dezenfektanlarına ve oda parfümlerine kadar kontrolsüz biçimde satılan zehirli ürünlerden oluşan bitmek bilmeyen bir yaylım ateşi altında yaşıyoruz. Üstelik bu ürünlerin neden olduğu uzun vadeli sağlık sorunları, herhangi bir enfeksiyon hastalığını veya başka rahatsızlıkları kat be kat kötüleştirebilir.
Denetim yok!
Genellikle bu ürünlerin satış mağazalarının raflarına gelmeden önce titiz güvenlik testlerinden geçtiği varsayılır, ancak bu doğru değildir. Temizlik endüstrisi kendi kendini düzenleyen bir yönetmeliğe sahiptir ve bunun anlamı denetimsizliktir. Kimyasal maddeler üreten firmalar, oda parfümlerini veya temizleme mendillerini piyasaya vermeden önce yetkili bir kurumun iznine ihtiyaç duymazlar. FDA’nın (Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi) bir kimya laboratuvarını sözde antibakteriyel olan ürünlerinin içinde yaşayan bakteriler konusunda uyarması aylar alabilir. Örneğin bu durumdaki bir el dezenfektanı, nihayetinde gönüllü olarak piyasadan toplandı, ancak durum her iki örgütün bir halkla ilişkiler sorunu yaşamasının ardından oldu. Bu gönüllü olarak ürünü piyasadan toplama işlemi sektörde en yaygın olan şeydir ve “gönüllü” terimi FDA’nın suçlu şirkete karşı herhangi bir resmi işlem yapmayacağı anlamına gelir. “Gönüllü piyasadan toplama” ifadesi, gıda ve ilaç endüstrilerinde ciddi bir sorunu da içinde barındırmaktadır.
Oda spreylerinin/parfümlerinin, çoğu ürünün aksine denetim mekanizmaları alanının dışında olduğu düşünülmektedir. Kaliforniya Eyaleti, (yetkisi dahilindeki yönetmelik uyarınca) kansere veya üreme zararına neden olduğu bilinen bileşenlerin etiketlenmesini şart koşar, fakat bu endüstrinin gördüğü denetimin tümü bundan ibarettir. Yaygın kimyasal ürünlerin artan miktarlarda sağlık sorunlarına yol açtığı çalışmalarda gösterilmiştir ve gerçekte uzun vadeli olarak ne gibi problemler oluştuğunu test etmek mümkün değildir.
Doğal Kaynaklar Savunma Konseyi, günümüzde güvenlik testinden geçmediğini keşfettikleri oda spreylerinin etkilerini inceledi. Sonuçlar rahatsız ediciydi, çünkü çocuklar için özellikle zararlı olduğu bilinen kandaki fitalat (sert plastiği yumuşatan kimyasal maddelerdir ve kanserojen olarak bilinirler) düzeyinin yüksek düzeyde olduğunu ortaya çıkardı. Bu kimyasallar “tamamen doğal” ve “kokusuz” olduğu iddia edilen spreylerde bile mevcuttu. Ayrıca fitalatlar herhangi bir ürünün içerdiği listelenen maddeler arasında yer almıyordu
“Fitalatlar, hormonları bozan, özellikle küçük çocuklar ve doğmamış bebekler için tehlikeli olabilecek kimyasal maddelerdir. Fitalatlara maruz kalmak, testesteron seviyelerini etkileyebilir ve genetik bozukluklar ve azalmış sperm üretimi de dahil olmak üzere üreme anormalliklerine neden olabilir. Kaliforniya Eyaleti, hava temizleyici ürünlerinde bulunan beş tip fitalatın ‘doğum kusurlarına veya üreme zararına neden olduğuna dikkat çekmektedir’. ”
Doğal Kaynaklar Savunma Konseyi
Böcek ilaçları oda spreylerinde…
1,4-Diklorobenzen, Amerikalıların % 96’sının kanında bulunabilen bir kimyasaldır. Akciğer hasarıyla bağlantılıdır, bilinen bir kanserojendir ve EPA tescilli bir böcek ilacıdır. Çalışmalar bu maddenin astım oranlarını artırdığını ortaya çıkardı. Bu madde oda kokularının, tuvalet kokusu gidericilerin ve naftalin toplarının çoğunda bulunur. Burundaki reseptörlere etki ederek ve böylece koku hissini ortadan kaldırarak çalışırlar. İşte yeni nesil hava spreyleri havayı bu şekilde ‘tazelemekte’dir. Bunlar çok iyi bilinen bir firmanın yine çok meşhur bir markası ile Amerikan pazarına sunulmuştur. (Türkiye pazarında da aynı durum ve marka söz konusu. (ç.n.)) Bu markanın başarısından esinlenen yeni oda parfümleri, müşterilerinin koku alma duygusunu yok etmek için tamamen kimyasal savaş teknikleri kullanmaya başladılar. Yani bu “havanın tazelenmesi” denen illüzyon koku kaybından başka bir şey değildir. Kullanıcı bu spreyleri püskürttükten sonra yaklaşık bir dakika kadar spreyin kokusunu alır, ancak ondan sonra burun artık diğer kokuları duymamaya başlar. Bu, kokuya normal bir uyum değildir, diğer dört duyunun biri kaybedildiğinde ne oluyorsa aynısıdır. Süreç, parlak bir ışığın rahatsızlık vericiliğinden kaçmak için, hem zehirli hem de kanserojen olduğu bilinirken bir kimyasal körleştirici ajan kullanmakla eşdeğerdir. Kimyasal, geçici olduğu iddia edilse de, burun mukozasına kasıtlı olarak zarar verir. Bununla birlikte, şimdiye kadar kronik maruz kalmanın etkilerini test etmek için uzun süreli çalışmalar yapılmamıştır. Solunan herhangi bir şeyin akciğerler yoluyla hemen hemen değişmeden kan dolaşımı içine emildiğini hatırlamak önemlidir.
Diklorobenzen, pek çok durumda, çok sayıda ev kuşunun oda spreyi kullanıldıktan sonra ölümünün doğrudan sebebidir. Bahsi geçen üretici şirket internetteki kuş ölümleriyle ilgili yüzlerce yazı nedeniyle kendi iç araştırmalarını finanse etmiş ve (sürpriz olmayacağı gibi) evcil kuşlarla veya insanlarla ilgili herhangi bir sağlık sorunu bulunmadığı sonucuna varmıştır.
Diklorobenzen, kötü şöhretli böcek ilacı DDT’yi ve kuzenleri olan DDE ve DDD’yi üretmek için kullanılan ana maddedir. Klor tek başına birçok başka madde ile reaksiyona girdiğinde DDT ve DDT benzeri bileşikler oluşturma eğilimi gösterir. Bu tür klor bileşikleri BPA’ya benzer şekilde hormonları yok ederek tüm vücutta endokrin sistemi bozmaktadır, ama çok daha güçlü bir şekilde. Bazen bunlara maruz kalmak hiçbir zaman tamamen geçmeyen korkunç sağlık sorunlarıyla sonuçlanır. Okuyucuların, çoğu hava spreyi markasını kullandıklarında aslında az miktarda da DDT solumakta olduklarının farkına varmalarını sağlamak, durumun bir perspektife kavuşturulmasına yardımcı olabilir. Maddeyi solumak, aynı miktarı ağız yolu ile almak kadar tehlikelidir.
“Pek çok klorlu hidrokarbonda olduğu gibi DDT ile ilişkili problemler bu maddelerin insanların yağ hücrelerinde, besi hayvanlarında su ürünleri ve yaban hayatta birikmesi ile ilgilidir. Biyolojik birikime neden olan bu ikinci fenomen ciddi yan etkilere neden olur ve birçok yaban hayvanında ve bitkilerde etkileri devam eder. (…)
[DDT yasağının] uygulanmasından bu yana, böcek ilacı artıklarının kalıntıları daha önce kullanıldıkları birçok bölgede belirgin bir şekilde azalmıştır. Ancak DDT, DDD ve DDE çevrede çok uzun süredir kalmaya devam ediyor. DDT, DDD ve DDE kalıntıları hâlâ Amerika Birleşik Devletleri’nin birçok bölgesinde bulunabilir “… [80 yıl sonra]
ABD Balık ve Yaban Hayatı Servisi
Oda spreyleri ve hava temizleyiciler astım nedeni
Yapay kokular ile ilgili meseleler yıllardadır gündemde ve bu durum birçok şirketin kokusuz seçenekleri piyasaya çıkarmalarına da yol açmıştır. Bazı kokular kan akışında, kan basıncında, ruh halinde değişikliklere ve migren tipi baş ağrısının tetiklenmesine neden olur. Astımların yüzde 72’sinde bu kokuların astım ataklarını tetiklediği gösterilmiş ve ayrıca astımın ilk ortaya çıkışı için bir sebep olarak da gösterilmiştir. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki astım sıklığı 1980’den beri ikiye katlanmıştır ve hava spreyi kullananların oranı da 2003’ten bu yana iki katına çıkmıştır. Pek çok sentetik kokular solunum yolu irritanı (tahriş edici) olarak bilinmektedir; bu da akciğerlerde iltihaplanmaya ve mukus üretiminde artışa yol açmaktadır. Bu da diğer kimyasallarla, alerjenlerle ve enfeksiyonlarla karşılaştırıldığında daha büyük bir aşırı duyarlanma demektir. Sentetik kokuların yüzde 95’i petrolden elde edilir. Bunlara benzen ve aldehitler dahildir ve kanserlere, üreme işlevleri üzerine etkilerine ve merkezi sinir sistemi ile ilgili sorunlara neden olduğu bilinen maddelerdir. Sinir sistemi üzerindeki bu etkiler artmış Alzheimer hastalığı, Multipl Skleroz, Parkinson hastalığı ve belki daha başka sorunlar ile sonuçlanır. Kimyasal Maddelere Maruziyet: Düşük Düzeyler ve Yüksek Kazançlar başlıklı 1991 tarihli bir çalışma, denenen ürünler arasında parfümlerin etkilerini test etti. Astımlılar 10 dakika boyunca kolonyaya maruz bırakıldığında, akciğer fonksiyonları % 58 oranında bozulmuştu. Gözlemledikleri 60 astım hastasından kokulara maruz kalan 57’si, solunum yolu semptomlarından yakınmıştır.
Oda spreyi dumanında bulunan fitalatlar, genellikle PVC plastiklerin üretiminde de kullanılır. Fitalat içeren tüm oda spreylerinin etiketinde bu maddelerin varlığını belirten herhangi bir uyarı bulunmamaktadır. Fitalatlar ayrıca “kokusuz” ve “doğal” olarak etiketlenmiş hava temizleyicilerinde de bulunur. Evlerde hava spreyi kullanan tüketicilere, bu kimyasalları tamamen elimine edemeyecekleri göz önüne alarak mümkün olduğunca havalandırma sistemlerini kullanmalarını öneriyoruz. Çevre Çalışma Grubuna göre, fitalatlar karaciğer kanserine sebep olur, ancak bu resmi kontrol kurumları tarafından resmen kabul edilmemiştir.
Oda spreylerinden çıkan kimyasallar (ve diğer zehirli ürünler) yağ dokularında zamanla birikir; bu nedenle vücut içinde zaman içinde çeşitli tehlikeler yaratır. Yağ içerisindeki toksinlerin varlığı kilo vermeyi zorlaştırabilir. İnsan vücudu, çok toksik olan bazı malzemeleri depolamak için yağ kullandığından, yağın parçalanması, bu toksinlerin salınması anlamına gelir; bu nedenle, bir vücut kendini savunma için yağ kaybına direnmek zorundadır. Bu nedenle, yağ bazen bir bağışıklık sisteminin bir tehlikeye tam olarak tepki vermesinin bir sonucudur.
Er ya da geç, toplum, eski moda temizlik, yemek pişirme ve evlerimizi hoş kokulu tutma yöntemlerine geri dönmek zorunda kalacaktır. Bu yapışmayan tava, oda spreyi ve el dezenfektanlarını da de içerecektir. Bazı işleri kolaylaştırabilecekleri halde onlardan kaçınmak aileniz için uzun ve sağlıklı bir yaşam sağlamak için önemli bir adımdır. En çok risk altına girenler çocuklar olduğu için, okurların kendilerini koruyamayan bu yaş grubunun zehirli maddelerle karşılaşma olasılığını en aza indirmek için hava spreylerinden kaçınacaklarını umuyoruz.
Ağrı Belediye Başkanı Sırrı Sakık görevinden alındı.
Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesud Barzani’yle görüştükten sonra, çözüm sürecine atıfta bulunarak “2013 ruhuna nasıl dönebiliriz’i konuştuk” diyen Sakık, 30 Mart 2014’teki yerel seçimlerin Ağrı’da ‘hatalı sayım’ nedeniyle tekrarlanmasının ardından 1 Haziran 2014’ten beri kentte belediye başkanlığı görevini sürdürüyordu.
Sakık’ın görevden alınmasıyla birlikte, başkanı görevden alınarak yerine kayyum atanan DBP’li belediye sayısı 81 oldu. 10 il, 62 ilçe ve 9 belde belediyesine kayyum atanırken, hâlâ tutuklu bulunan DBP’li belediye eşbaşkanı sayısı 83.
Yağmur suyu şıpır şıpır damlardan akarken, bu suyun boşa gittiğini, küçük önlemlerle bu suyun başka işler için kullanılabileceğini hiç düşündünüz mü? Türkiye’de yeni yeni yaygınlaşmaya başlayan ama aslında Türkiye coğrafyasına çokta yabancı olmayan yağmur suyunu tutma ve yeniden kullanma yöntemlerini uygulamaya geçirmede, Çankaya Belediyesi, Peyzaj Araştırmaları Derneği ve Portekiz’den İnsani Dünya Derneği’nin ortaklaşa yaptığı “İklim Değişikliğine Yerel Çözümler: Yağmur Hasadı” projesi ile büyük bir adım atıldı.
Proje ile yağmur suyunu tutan peyzaj planları oluşturuldu ve belediyeye ait 2 parkta pilot uygulama yapıldı. Bu 2 parktan biri geçen günlerde Plant Dergisi tarafından ‘Uygulanmış Proje’ dalında ödüle layık görüldü.
Parklardaki uygulamaların yanı sıra Çankaya ilçesine 8 köyden çiftçilere arazilerinde uygulama yapabilmeleri için yağmur suyunu tutma teknikleri üzerine eğitimler verildi. Proje ile şehir parklarında uygulanmak üzere 16 maddelik “tasarım kriterleri” oluşturuldu. Tasarım kriterleri hakkında Çankaya Belediye Başkan yardımcısı Anıl Sevinç şöyle yorum yapıyor:
“Bizim için esas önemli olan, bu proje ve eğitimlerden yola çıkarak tasarım kriterleri oluşturmaktı. Bundan sonra bu kriterler bütün park bahçe ve rekreasyon alanlarında uygulanabilir olacak. Bu bizim artık kemiklerimize işledi. Artık yaptığımız her işte yağmur hasadı, permakültür ve ekolojik dengenin korunması konusunda arkadaşlarımız bir kriter çerçevesinde çalışıyor olacaklar.”
Projenin koordinatörü peyzaj yüksek mimarı Müge Tokuş, Peyzaj Araştırmaları Derneği’nden peyzaj mimarı Semiha Demirbaş Çağlayan ve Çankaya Belediyesi Başkan Yardımcısı Anıl Sevinç, projenin ayrıntıları ile yağmur hasadı yöntemlerini Yeşil Gazete için değerlendirdi.
“Yağmur hasadı su yönetimine yerel ve sürdürülebilir bir yaklaşım getiriyor”
Peyzaj Araştırmaları Derneği’nden Semiha Demirbaş Çağlayan su döngüsünün anlamına ve Yağmur Hasadı yöntemlerinin nasıl işlediğine dair sorularımıza cevap verdi. Kentsel yeşil alan sistemleri kentin uyum kabiliyetini artırabilecek bir can simidi olduğunu ve doğayla ilişkimizi tekrar kurgulamamızın önemli olduğunu anlattı.
*Pelin Atakan – Tarihte daha önce kullanılmış su tutma yöntemlerinden birkaç örnek verebilir misiniz?
Semiha Demirbaş Çağlayan – Tarım devriminin en eski örneklerine ev sahipliği yapıyor Anadolu. Hayvan ve tohumları evcilleştirmenin yanı sıra suyu yönetmek de büyük bir atılım bana kalırsa. Pek çok antik yerleşmede binlerce yıl öncesinden kalma su yollarının zekice tasarlanmış örneklerini görüyoruz. Sarnıç ve kuyular ilk akla gelenler olsa da binlerce yıldır bu topraklarda biriken tarım bilgisi; arazi işleme tekniklerini ve su tutma yöntemlerini geliştirmiş. Sekiler, teraslar, hendekler, çanaklar, doğal malzemeli duvarlarla desteklenen bahçeler başlıca yöntemler.
Pelin Atakan : Yağmur hasadı sistemi nasıl işliyor?
Semiha Demirbaş Çağlayan
Semiha Demirbaş Çağlayan – Yağmur hasadının en genel ilkesi su döngüsünü anlamak. İlkokulda bize öğretilen döngüyü bozan o kadar çok müdahale var ki, geçirimsiz yüzeyli kentler, arazi bozulumu nedeniyle organik maddesini yitirmiş topraklar, ormansızlaşma, yeraltı suyuna dayanan tarım… Hatırlarsanız resim şöyleydi yağmur yağıyor, bir miktar su buharlaşırken bir miktar su yüzey akışına geçerek yüzey sularını oluşturuyordu önemli bir miktarı da toprak altına süzülerek yeraltı sularını besliyordu. Su yolunu buluyor; okyanuslara, denizlere, göllere ulaşıyordu. Sonra yine buharlaşıyor, döngüyü tamamlıyordu. Su geçtiği, biriktiği her yerde de hayat veriyordu. Yüzyıllardır su kaynaklarını pervasızca kullanıp kirletiyoruz. Geçirimsiz yüzeyli kentler, suların toprak altına sızmasına olanak tanımıyor. Su kaynağından doğuyor ama yatağında ilerleyemiyor, sayısız engelle karşılaşıyor; susuz kalan toprak bitki örtüsünü yitiriyor, bu da beraberinde erozyonu ve arazi bozulumunu getiriyor. Geleneksel tarımda kırsal peyzajda çok büyük su sorunlarına neden oluyor. Bu sorunlar o kadar büyük ki hayal gücümüzün sınırlarını zorlayarak oluşturulan; başka havzalardan su getirme, devasa barajlar yapma gibi fantastik çözümler daha büyük sorunlar yaratıyor. Yağmur hasadı su yönetimine yerel ve sürdürülebilir bir yaklaşım getiriyor. Yağmur hasadında amaç yağmur suyunun yağdığı yerde tutulması, vadi tabanında biriktirilmesi, yer altı suyunu beslemesi.
Diğer önemli ilke araziyi tanımak; topoğrafya, eğim, bakı, toprak yapısı, bitki örtüsü varlığı gibi çevresel değişkenler kullanabileceğiniz yöntemi belirliyor. Yüzey akışına geçen su hasat edeceğimiz suyun kaynağını oluşturuyor. Bu suyu yavaşlatmak, yönlendirmek ve toprağa sızmasını sağlamak temel prensip. Bu ilke o kadar rasyonel ki her ölçeğe uygulanabiliyor, çatınızdan hasat edeceğiniz suyla bütün bir yıl bahçenizi sulayabilirsiniz ya da yağmur bahçeleriyle kent parklarında lokal su kaynakları oluşturabilirsiniz. Yeterli kaynaklara sahipseniz bütüncül bir yaklaşımla havza ölçeğinde peyzaj restorasyonu yapabilirsiniz.
Kullanacağınız yöntem ne olursa olsun sistemin olmazsa olmazı, bitki örtüsünün katmanlılığını ve çeşitliliğini sağlamak. Bu nedenle yağmur hasadı teknikleri en iyi permakültürcüler tarafından biliniyor ve uygulanıyor. Bitkiler yağış suyunun şiddetini azaltıyor ve toprak kaybını önlüyor. Ama görünmeyen bir döngü de orada işliyor ki bu da toprağın organik madde birikimini ve su tutma kabiliyetini artırıyor. Bir diğer örnek ormanlar, vejetasyondaki tabakalılık ve çeşitlilik toprağı koruyarak su kaynaklarını besliyor.
“Çin’de 1 milyon hektar alan yurttaşların da katılımıyla kuraklıktan kurtuldu”
* Pelin Atakan – Dünyada ya da Türkiye’den benzer yöntemler kullanan başarılı birkaç örnek verebilir misiniz?
Semiha Demirbaş Çağlayan – Proje ortağımızın Portekiz’de yer alan uygulama arazisi çok ikna edici bir örnekti. 500 kişilik bir topluluğun tüm su ihtiyacını kendi arazilerinden hasat ettikleri suyla karşılayabiliyorlar. Bu dönüşüm ekonomik, ekolojik ve sosyal bir dönüşümün parçası. Suyla kurduğumuz ilişki doğayla kurguladığımız senaryonun vazgeçilmez parçası.
Diğer çok şaşırtan örnekse Çin’de Loess Platosunda yapılan peyzaj restorasyonu. Aşırı otlatma ve tarımsal uygulamalar nedeniyle erozyona uğramış büyük bir havzanın 1.000.000 hektardan büyük bir alanında yurttaşların katılımıyla gerçekleştiriliyor. Mera ıslahı, otlatma planları, ağaçlandırma çalışmaları, araziyi tekrar şekillendiren teras ve sekiler tesis etme gibi çok farklı aşamaları olan bir proje. Bütüncül bir yaklaşımla yaklaşık 20 yılda tamamlanıyor proje ve Dünya Bankası tarafından destekleniyor. John D. Liu’nun belgesellerinden daha detaylı bilgiye erişebilirsiniz.
ABD’de kent ölçeğinde eylem planları hazırlanmış; California, Arizona, Texas, Florida başlıca eyaletler. Avrupa’da Münih, Londra, Stockholm ilk aklıma gelen kentler. Bu saydığım kentlerde yeşil alan sistemleri ekolojik bakış açılarıyla tekrar kurgulanıyor. Yeşil alanlar sadece rekreasyona hizmet eden, göze hoş gözüken estetik unsurlar değil; yol ağaçlarından, bahçelere, parklardan, kent çeperinde bulunan doğal alanlarla kadar ölçeksel çeşitlilik gösteren kentliye su döngüsünün ve hava kalitesinin iyileştirilmesi, ısı adası oluşumunun önlenmesi gibi çok çeşitli hizmetler sunan bir sistemin parçaları. Bu nedenle gündeminde iklim değişikliği olan kentler, kentsel yeşil altyapı, peyzaj şehirciliği, ekosistem hizmetleri gibi konuları tartışırken yağmur hasadını da bir araç olarak değerlendiriyor.
Türkiye’den Taşlıca, Ankara-Güneşköy, İzmir-Marmariç tarımsal uygulamalar kapsamında sayabileceğimiz başlıca örnekler. Orman Genel Müdürlüğü’nün ağaçlandırma çalışmalarında kullandığı seki ve terasları da yağmur hasadının başarılı örnekleri arasında gösterebiliriz.
“Hem yerel yönetimler hem bireysel uygulayıcılar için başlangıç noktası”
*Pelin Atakan – Projenin önemli çıktılarından olan “tasarım kriterleri” neler, nasıl işleyecek?
Semiha Demirbaş Çağlayan – Tam da bu konuştuklarımızı aktarmaya çalıştık ürettiğimiz yayınla. Hem yerel yönetimler, hem de bireysel uygulayıcılar için bir başlangıç noktası oluşturmak istedik. Her türlü plan, envanterle başlar biz de buradan başladık; verilerin toplanması, analiz edilmesi; tasarım için yol gösterici kriterler ve örnekleri aktardık. Hem yurt dışında gördüğümüz örneklerde, hem de yaptığımız eğitim çalışmaları kapsamında yurt içinde dinlediğimiz hikayelerde anladık ki en önemli nokta uygulama aşaması. Kusursuz bir model yok. Ne yazık ki yok. Hatalı uygulamalardan edinilen derslerle tekrar düzenlenmiş, geri bildirimlerle beslenmiş çok başarılı uygulama kombinasyonları var. Eş yükselti eğrisine yaptığınız hendek gerçekten istediğiniz gibi çalışıyor mu bunu ancak yağmur yağarken test edebilirsiniz. Hazırladığımız kılavuz bu başlangıca hizmet ediyor. Örneklerin sayısı arttıkça deneyimimiz çoğalacak, diyalogda gelişecektir. Tasarımı yapısal ve bitkisel düzenleme olarak ikiye ayırmak doğru bir yaklaşım olur. Yapısal düzenlemede hendekler, teraslar, çanaklar, drenaj kanalları, kontrol setleri ve yönlendirme arkları gibi arazide yapacağınız kazı dolgu çalışmalarına ilişkin çeşitli hesaplamalar ve tasarımları ele alırken bitkisel düzenlemede de bitki seçimine ilişkin kriterleri ele almak gerekiyor; bitki boyu, dokusu, kombinasyonları, fenolojik döngüleri gibi. Yağmur hasadı bitki seçimi konusunda da bir duyarlılık gerektiriyor; yağmur hasadı yapılan bir parkta yer örtücü olarak kullanılan bitkinin çim olması mümkün değil.
*Pelin Atakan – Eklemek istedikleriniz var mı?
Semiha Demirbaş Çağlayan – Biz Peyzaj Araştırmaları Derneği olarak kentsel ve kırsal peyzajlarda çalışmalar üretiyoruz. Yağmur hasadı yöntemi her iki alanda da çözüm sunuyor. Proje kapsamında hedef kitlemiz belediyeler, çiftçiler ve sivil toplum kuruluşlarıydı. Yerel yönetimler yetki alanları ve mülkiyet hakları düşünüldüğünde değişimin dinamoları. İklim değişikliği nedeniyle yüzleşeceğimiz afet ve felaketlerle baş etmek, zararları telafi etmek de onlara düşüyor. Sel ve taşkınlar, kuraklık, sıcak hava dalgaları gibi sıradışı iklim olaylarının deseni, sıklığı ve şiddetinde son 10 yılda gözlenen değişim sorunun aciliyetini gözler önüne seriyor ama ne yazık ki iklim değişikliğine uyum konusu henüz yerel yönetimlerin gündemine nüfuz etmiş değil. Kentsel yeşil alan sistemleri kentin uyum kabiliyetini artırabilecek bir can simididir. Olası bir sel, taşkın olayında belediyelerin zararı telafi etme bütçeleri, bu zararlardan kaçınmak için yapacakları yatırımdan kat kat fazladır. Kentin ya gri altyapısını güçlendirecek ve Tokyo’da olduğu gibi dev tahliye kanalları inşa edeceksiniz, ya da yeşil altyapı sistemini güçlendirerek kenti geçirgen bir sünger haline getireceksiniz. Gri altyapının aksine doğanın bize sağladığı hizmetlerin kurulum, bakım, işletim masrafı da yoktur.
Kırsal peyzajda sorun daha dramatik bir hal alıyor. Tarımsal kuraklık beraberinde arazi bozulumunu ve göçü getiriyor. Habitat kaybı biyolojik çeşitliliği de etkiliyor. Yüzümüzü doğaya dönüp süreç ve işlevleri destekleyen mekanizmaları desteklemek zaruri. İklim değişikliği tüm bu tartışmaları zorunlu kılıyor. Ya doğayla ilişkimizi tekrar kurgulayacağız ya da yüzyıl sonunda gezegenin biyolojik çeşitliliğin yarısını kaybederek kendi kıyametimizi yaşayacağız. Dernek olarak amacımız bu konuları yaygınlaştırmak, karar vericilerin gündemine sokmak ve faydalı araçlar sunmak.
“Basitlikten yola çıktık”
Projenin koordinatörü Müge Tokuş, basitlikten yola çıkarak küçük adımlarla ne kadar büyük sonuçlara çözüm önerebildiklerini hatırlatmak istediklerini belirtiyor.
Müge Tokuş (sağda)
*Pelin Atakan – Yağmur Hasadı projesini peyzaj mimari olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?
Müge Tokuş – Yağmur Hasadı ile su tutmanın peyzaj mimarisindeki önemini yeniden yeniden ortaya koymuş olduğumuzu görüyorum. Yağmur hasadı ilk çağlardan beri bilenen bir kavram olmasına rağmen unutulduğunu basit zaten bilinen kavramlar olarak ele alındığını gördük yer yer. Aslında biz de bu basitlikten yola çıktık, bu kadar küçük adımlarla ne kadar büyük sonuçlara çözüm önerebiliriz onu hatırlatmak istedik. Unutulmuş kavramların içindeki anlamı yeniden gün yüzüne çıkardığımızı düşünüyoruz Yağmur Hasadı projesi ile. Çünkü doğa, biz bir adım adım attığımızda buna 10 adım gibi cevap verecek güçte, burada peyzaj mimarlarına da düşen görev doğru adımlarla, doğru tepkiler elde etmek.
*Pelin Atakan – Devam projeleri olacak mı?
Müge Tokuş – Yağmur Hasadı projemizden sonra sayfayı kapatmadık. Sivil toplum kuruluşları ve yerel yönetim olarak sağlanan işbirliğini devam ettireceğiz.
Küresel düşün, yerel hareket et!
Projenin nasıl ilerlediğine dair sorularımızı Çankaya Belediyesi Belediye Başkan Yardımcısı Anıl Sevinç’e yönelttik.
Anıl Sevinç
*Pelin Atakan – Sizi bu projeyi yapmaya yönelten ne oldu?
Anıl Sevinç – Uzun zamandır Türkiye coğrafyası özellikle de Çankaya ilçesi içerisinde erozyon, çölleşme, verimliğin düşmesi gibi birçok konuyu takip ediyorduk zaten. Bunun sürdürülemez bir boyuta geldiğini de hem çiftçilerden hem kırsaldan yaşayan arkadaşlardan duyuyoruz. Bunun en temel sebeplerinden bir tanesi yanlış tarım politikaları. İkincisi sebep de toprağın sürekli verim kaybediyor olması. Bu Avrupa Birliği projesi önümüze geldiği zaman farkındalık yaratıp bir değişim başlatmak için en önemli konulardan birisinin bu olduğunu düşündük ve arkadaşlarımız çalışmaya başladılar. Biz de gereken desteği verdik.
*Pelin Atakan – Proje süresince neler yapıldı?
Anıl Sevinç – Proje 3 etaptan oluşuyor. İlk etabı hazırlık ikinci öğrenme etabıydı. Üçüncü etapta ise bu öğrenilenlerin dokümante edilip halka yayılması için çalışmalar yapılmasıydı. Projede önce ekipleri oluşturduk. Görev alacak hem sivil toplum kuruşlularını hem Çankaya Belediyesi personelini bir araya getirdik. Daha sonra elimizdeki imkânları değerlendirdik. Yurtdışına, Portekiz’e bir seyahat oldu, arkadaşlarımız eğitici eğitmenliği konusunda çok güzel bir programa dâhil oldular. Bu programa aynı zamanda kırsaldan arkadaşlarımız, muhtarlar ve eşleri de dâhil ettik. Amacımız sadece toprak, tabiat, doğayla dengelerin tekrardan muhafaza edilip idame ettirilmesi değil. Aynı zamanda kadın erkek eşitliliğini de gözettik. Daha sonra uygulama için pilot proje yerlerini belirledik. Daha sonra dokümantasyon ve halka anlatma kısmına geçtik. 2 konferans düzenlendi. Sivil toplum kuruluşları diğer kamu kuruluşları ilgili kişiler de katıldılar. Şimdi de Yağmur Hasadı kitapçığının hazırlanması sürecindeyiz. Bir süre sonra dağıtımını yapıyor olacağız. Böyle bir konseptin var olduğu, bu konseptin geri döndürülemez diye düşünülen bir takım tabiat olaylarının erozyon gibi olayların önüne geçilmesi, su tutulması ve bunun ilerde başka kaynaklar olarak kullanılması ve bu gibi şeylerin yapılabilir olduğu ve bunu yapmanın çok zor olmadığının anlatabildiğimiz belgeler oluşturuyoruz. Bunu halka dağıtacağız. Dolayısıyla insanlar kendi bahçesinde küçük yerlerde uygulayabilirler. Köylülerimizin bazıları da uygulamaya başladılar. Küçük adımlarla büyük işlerin yapılabildiğine inanıyoruz ve bunu da yaymaya çalışıyoruz.
*Pelin Atakan – Uygulama alanları nasıl alanlar?
Anıl Sevinç – Uygulama alanlarımız çok farklı. Hem şehir içerisinde insan trafiğinin çok yoğun olduğu yerlerde de bu tip projeler uygulayabiliyoruz. Aynı zamanda rekreasyon ve park alanlarımızda uygulayabiliyoruz. Bunlardan iki tanesinde uygulaması yapıldı. Aynı zamanda kırsalda da bu uygulamaların yapılıyor olması lazım. Çankaya Belediyesi’ne bağlı 8 köyümüz var. Köylülerimiz bu anlamada çeşitli uygulamalar yapmaya başladılar. Çankaya Belediyesi’ne ait bir fidanlık ve ağaçlandırma alanımız var. Orada da bu projenin belediye ayağını da biz gerçekleştiriyor olacağız.
*Pelin Atakan – Köylerdeki uygulamalar nasıl?
Anıl Sevinç – Köylerdeki geniş uygulama için daha erken. Alınması gereken tedbirler biraz daha büyük çaplı. Ama köylerde eş yükselti eğrilerinin kanalların yapılması, març yapılması, bitki gruplarının bir arada değerlendirilmesi konusunda şu an düşünüyorlar. Önümüzdeki bahar ve yaz aylarında uygulamaları yapılacak.
*Pelin Atakan – Yağmur Hasadı iklim değişikliğine uyumda nasıl bir motivasyon yaratıyor?
Anıl Sevinç– Bu yöntem, toprağının nem oranını artıracak, su tutma kapasitesini artıracak, dolayısıyla üzerindeki vejetasyonun artmasına birinci derecede faydası olacak. Hayvan barınakları var mesela, nerden baksanız 500 600 metrekare gibi bir çatı alanları oluyor. Eğer yağış miktarını doğru kullanıp bunun tamamı depolanmasa da topraklarında bir şekilde değerlendirebilecek olurlarsa Türkiye’nin en büyük ihtiyacı olan sulama ihtiyacını doğadan karşılamış olacaklar.
“Bir traktör ve pullukla yapılacak çok şeyler var”
*Pelin Atakan – Köydeki üreticilerin yağmur yasadı yöntemlerini uygulaması maliyetli mi? Altyapı gerekiyor mu? Üreticilere bu konuda destek verecek misiniz?
Anıl Sevinç – Çok farklı uygulamalar var. Benim toprağımda bir göletim olsun ben hayvanlarımı ve bütün toprağımı burada sulayayım derse bu maliyetli bir şey olur. Ama bu maliyete katlanmadan küçük önlemlerle de yapılabilecek çok şey var. Bir traktör ve pullukla yapılacak çok şeyler var. Küçük önlemlerle büyük şeyler yapılabilir.
*Pelin Atakan – Üreticiler istekliler mi yağmur hasadını uygulamaya?
Anıl Sevinç – İstekliler, biz de hem teknik hem bilgi beceri konusunda yardımcı oluyoruz. Bölgedeki kooperatif şu an müdahil değil. Köylülerimize 420 tane koyun dağıtmıştık. Ocak ayından bu yana da doğumlar başladı. Mayıs ayına doğru 1000-1200 koyun olacak. Biz kooperatifin bu uygulaması üzerine permakültür ve oradaki meraların daha üretken daha kaliteli bir vejetasyon üretmesi sağlayabilirsek işte o zaman 2 tane şeyi bir araya getirmiş oluyoruz. Hem yün kalitesi hem bakım kolaylığı hem de yem maliyetinde tasarruf anlamına gelecek. Tabi, bunlar bugünden yarına hemen olacak şeyler değil.
*Pelin Atakan – Bu tür projelere Çankaya Belediyesi olarak devam edecek misiniz?
Hürriyet gazetesi Ankara Temsilcisi Hande Fırat’ın gazete yönetimine istifasını sunduğu ancak ne kabul ne reddedildiği iddia edildi.
“Karargâh rahatsız” başlığıyla yayınlanan haberle ilgili Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın dün yaptığı, “Çok çok çirkin, terbiyesizlik, seviyesizlik, bedelini ödeyecekler” açıklamasının ardından Sedat Ergin’in Genel Yayın Yönetmenliği koltuğunu Fikret Bila’ya bıraktığı Hürriyet’te sarsıntı sürüyor.
Hürriyet’in internet sitesinde yer alan açıklamada; “Haberdeki “rahatsızlık” ifadesi, Genelkurmay Başkanı’nı hedef alan söz konusu iddia ve eleştirilerin yarattığı durumu açıklamak amacıyla kullanılmıştır. Kasıt bu olmamakla birlikte ‘karargahta rahatsızlık’ başlığı maksadı aşan bir editoryal hata olarak görülebilir. Bunun için üzgünüz” denilmişti.
Medyaradar’ın haberine göre, Hürriyet’in açıklamasının ardından Ergin’in gidişi ile suların durulacağı yorumları yapılırken, Hürriyet Ankara Temsilcisi Hande Fırat yönetimle konuştu ve istifasını sundu. Ama istifanın kabulünün nasıl yankı bulacağı kestirilemediği için kabul de red de edilmedi.
Milli Eğitim Bakanlığı (MEB)’na rapor sunan akademisyenler, yeni müfredatta ‘evrim’ konusunun yer almamasına ilişkin görüşlerini bildirdi. Akademisyenler, ‘evrim’in okutulmadığı tek ülkenin Suudi Arabistan olduğunu belirtti. Şeriatla yönetilen bir başka ülke olan İran’da ise, ‘evrim’e 60, evrim teorisinin sahini Charles Darwin’e ise 11 sayfa ayrılıyor.
Milli Eğitim Bakanlığı’nın ( MEB) 13 Ocak’ta görüş ve öneriye sunduğu taslak öğretim programlarında lise son sınıf biyoloji dersinde yer alan, “Hayatın başlangıcı ve evrim” ünitesi çıkarılmıştı. Evrim ünitesi, “Canlılar ve çevre” başlıklı bir ünite ile değiştirilmişti.
Habertürk’ten Lütfü Erdoğan’ın haberine göre, ODTÜ, Boğaziçi, Bilkent, Hacettepe ve Ankara üniversiteleri öğretim üyeleri ile Ekoloji ve Evrimsel Biyoloji, Moleküler Biyoloji, Biyologlar Dayanışma Dernekleri’ndeki akademisyenler, ‘evrim’ konusuyla ilgili rapor hazırladı.
MEB Bakan Yardımcısı Orhan Erdem’e sunulan raporda, evrimin müfredatta yer almadığı tek ülkenin Suudi Arabistan olduğu vurgulandı. Raporda, “Canlıların ortak kökeni ve evrim konusu ilköğretimin ilk aşamalarından itibaren müfredata girmeli. İlköğretimde Fen ve Teknoloji dersi konuları öğrencilere evrimsel bir bakış açısını sağlayacak ve ileride görecekleri konuları bütünleştirecek bir perspektifle sunulmalı.
5. sınıftan itibaren evrimsel biyoloji konuları müfredata girmeli” önerisine yer verildi. Raporda yer alan bazı çarpıcı tespitler şöyle:
Örnek model Finlandiya’da durum
Doğa ve ekoloji eğitimi okul öncesi eğitimde başlıyor. 7. sınıftan itibaren evrim kuramı kapsamlı ve detaylı bir biçimde irdelenmeye başlanıyor. Lise düzeyinde biyoloji eğitimi 5 kitaptan oluşuyor. ‘BIOS1’ kitabının, 2016 yılında evrim içeriği daha zenginleştirildi, biyoloji eğitimi evrim kuramı bağlamında yapılandırıldı.
İran’da evrime 60, Darwin’e 11 sayfa ayrılıyor
İran’da ilköğretim 5. sınıfta dünya tarihi konusunda fosillerden bahsediliyor. Ortaöğretim son sınıfında kullanılan biyoloji kitabında ise ‘Yaşamın Kökeni’ ana başlığı altında; türleşme ve evrim, popülasyon genetiği, dinamikleri gibi başlıklar altında hem evrim hem de popülasyon genetiğine dair bilgiler yer alıyor. Evrime 60, Darwin’in evrim kuramına da 11 sayfa ayrılıyor.
İngiliz çocuklar 3. sınıfta fosillerle tanışıyor
İlköğretim kademesinde 3. sınıfta fosillerle tanışan öğrenciler, 4. sınıftan itibaren canlıların sınıflandırılmasını, insan türünün de hayvanlar âleminin bir üyesi olduğunu öğreniyor. 7 ila 9. sınıflarda daha geniş şekilde görüyor. ABD: Evrim konusu, yaşam bilimlerinin dört ana fikrinden birisi olarak, ilkokul ikinci sınıftan itibaren işleniyor. Lise de de devam ediyor.
Evrimsel biyoloji her kademede
Gürcistan’da evrimsel biyolojiye her kademede yer veriyor. Kanada’da ise eyaletler arasında farklılık gösterse de genel olarak evrimsel kavramlara ilkokul kademesinden itibaren yer veriliyor. Kuzey Amerika ülkesinde, 11 ve 12. sınıflarda evrim konularına geniş ve detaylı bir biçimde yer veriliyor.