Ana Sayfa Blog Sayfa 3247

Hayvan Hakları için 11 gündür açlık grevinde olan aktivistlerin sağlık durumu kötüye gidiyor

Bartın’da, sokak hayvanlarına yönelik şiddete dikkati çekmek amacıyla 11 gündür açlık grevi yapan 3 hayvan hakları aktivistinin sağlık durumu kötüye gidiyor. Hayvan hakları savunucusu Ayşe Köse, “Ben vicdanlara sesleniyorum. Biz şu an üç kişi vicdanız, bizim adımız yok. Biz şu an Türkiye’de sokak hayvanlarının vicdanıyız” derken; 18 yaşındaki Uğurcan Saban “Grevin 10. gününde artık konuşamaz hâle geldim. Kekeleme, unutkanlık gibi belirtiler var. Bir an önce bitirmek istiyoruz ama sonucu zaferle taçlandırmak istiyoruz” dedi.

Sokak hayvanlarına yönelik zehirleme, şiddet ve tecavüz gibi kötü muamelenin son bulması ve cezaların Kabahatler Kanunundan çıkartılıp Türk Ceza Kanunu’na (TCK) alınması için İnkumu beldesindeki şehir çöplüğünde 19 Şubat’ta açlık grevine başlayanAyşe Köse (46), Uğurcan Saban (18) ve Sevim Arkan (44), açlığın etkisiyle bitkin düştü.

Arkan ise gazetecilere yaptığı açıklamada, eylemlerini ölene kadar sürdüreceklerini belirterek şunları söyledi:

“Sokak hayvanlarına karşı işlenen suçların TCK’ya alınması için greve devam ettiklerini belirten Arkan, “Bu hayvanlara şiddet uygulayanlara ceza gelsin biz başka bir şey istemiyoruz. Bize ‘grevi bırak’ diyenler oluyor. Neden bırakayım ki? Ben sonuna kadar gideceğimi söyledim zaten. Ölüme kadar gideceğiz. Bizi kimse caydırmaya çalışmasın. Artık dayanacak gücümüz kalmadı. Sadece su ve çay alıyoruz. 112 Acil görevlileri arada geliyor. Biz serum takarlar diye geri gönderiyoruz.”

18 yaşındaki Saban, “Grevin 10. gününde artık konuşamaz hale geldim. Kekeleme, unutkanlık gibi belirtiler var. Bir an önce bitirmek istiyoruz ama sonucu zaferle taçlandırmak istiyoruz” diye konuştu.

 

(T24)

Ankara’daki asbestli havagazı fabrikası’nın yıkımı durduruldu

Ankara 7. İdare Mahkemesi, Ankara’daki asbestli Havagazı Fabrikası’nın yıkım kararının yürütmesinin durdurulması istemini kabul etti. Mahkeme kararı belediyeye gönderildi.

Mimarlar Odası Ankara Şubesi ve Ankara Tabip Odası, Ankara’da ciddi halk sağlığı sorunu oluşturan asbestli Maltepe Havagazı Fabrikası’nın yıkım işleminin durdurulması için, yürütmeyi durdurma istemiyle Ankara Bölge İdare Mahkemesi’ne  başvurmuştu.

Mahkeme dün sabah yapılan başvuruyu öğleden sonra karara bağladı.

Mimarlar Odası Ankara Şubesi ve Kimya Mühendisleri Odası, Maltepe’de yıllardır atıl halde duran ve yalıtımında 350 ton asbest kullanılan Havagazı Fabrikası’nda asbest yüzey ölçümlerini yaptırmıştı.

Oda, yapılan ölçümde numunelerde yüzde 15 ila yüzde 40 arasında asbest türünün en tehlikesi olan amphibole tespit edildiğini açıklamıştı.

Mimarlar Odası Ankara Şubesi Başkanı Tezcan Karakuş Candan kararın kamu yararı adına sevindirici olduğunu belirterek, “ Şimdi bölge acilen karantinaya alınmalıdır” dedi.

 

(Bianet)

Sarıyer Zekeriyaköy pazarının muhteşem, süper, güçlü, toprak kadınları

Sarıyer’in çevre köylerinden kadınların sürdürülebilir tarım yöntemleriyle ürettikleri sebze meyvelerinin yanı sıra çeşitli hayvancılık ürünlerini sattıkları Zekeriyaköy’deki pazarı ziyaret ettim.

3 güçlü ve neşeli kadın Şehnaz Özkan, Seyhan Deniz ve Aysel Can beni ağırladı. 10 yıldır bu pazarı kuran, beraberlikleri daha uzun yıllara dayanan bu neşeli kadınları dinlerken, kadının gücü, tarımın ve diğer ekonomik değeri olan üretimlerin kadını nasıl güçlendirdiğini, güçlenen kadının hem kendine hem etrafına nasıl bir barış havası getirdiğini hissettim.

Şehnaz Özkan, Seyhan Deniz, Aysel Can

Konuşmamızın sonlarına doğru “Neye ihtiyacınız var?” diye çekine çekine sordum, belliydi hiçbir şeye ihtiyaçlarının olmadığı. Tek dertleri kooperatifin kimi zaman ayağına dolanan, işlerine köstek olan kâğıt işi ve prosedürlermiş. Onun altından da kalkmayı hakkıyla beceriyorlar.

Aysel (Can) Abla, kooperatif (Sarıyer Mahalle ve Köyleri Kadın Çiftçiler Tarımsal Kalkınma Kooperatifi) başkanı Seyhan Abla için “Tabi çok risk alıyor. Elinin altına taşı koyuyor derler ya, bu bildiğin kayanın altına elini değil kendini koyuyor. O kadar zorluklar, insanların engellemeleri, hepsini yer bir ediyor neyse ki.” diyor.

Aysel Can

Söyleşiye başlamadan Aysel Abla ile laflarken konu elmalara geliyor. Elmaları kiloyla ayırtıp alanlar olduğunu söylüyor:

Aysel Can – Bizimkilerde ilaç yok, o yok bu yok. Kıtır kıtır ye, sil üstüne ye. Geçenlerde kıvırcık, dereotu, maydanoz çürümüşler, kendi gözümüzle gördük. Adam bir silkeledi içinden vıcık vıcık şeyler çıktı. Sonra geldiler buradan aldılar. Vereceğin 50 kuruş fazla.

Pelin Atakan – Organik üretmek daha zor galiba iyi tarım yöntemlerinden?

Aysel Can – Burada çok zor. Olacak iş değil. Tarlaların bağların yanından araba geçiyor. Onun tozu dumanı var. Ha hiç ekilmemiş yer olur, köyden bilmem kaç kilometre ormana yakın olur, orman içinde bir yer olur, o zaman kolay. Köyün etrafında 3. köprü yolu var. Sera içinde yapmaya çalışıyor arkadaşlar.

Pelin Atakan – Sera içinde organik tarım yapsalar, maliyet nasıl?

Aysel Can – Gene maliyetli. Mesela, kıvırcığın bir fidesini 50 kuruş ya da 1 liraya alınıyor. Biraz büyüdüğü zaman ona 2,5 lira koyuyor (pazarda). O zaman da diyorlar ki neden 2,5 lira? Onun büyümesi var gübresi var. Bir kıvırcık için 3-4 ay bekliyorsun. Emek veriyorsun. Burada sattığımız üründen para kazanıyoruz, çok şükür. Değerince veriyoruz. İnsanlar da alıştılar. Kimisi bazen fiyata çok takılıyor ama biz de diyoruz ki “Dışardakinlen bu aynı mı?”. Ama çoğu alıyor, hesap sormayan bile var. Ama kimisi de 10 kuruşun hesabını yapar, senin çalıştığını emeğini bilmez. Ellere bak. Hepimizin yara bere patlak içinde. Kooperatif bizi destekliyor. Belediye buraya karışamaz zaten. Ürünlerimizi biliyorlar. Yabancı ürünleri pazarımıza sokmuyoruz.

“Ziraat mühendisleri kontrole geliyor, doktor gibi ilaç veriyor gerekirse”

Şehnaz (Özkan) Abla ve Seyhan (Deniz) Abla da yanımıza geliyor. Önce güvenden ve işlerinin iyi gitmesinden söz açılıyor.

Şehnaz Özkan – 10 yıldır güveniyorlar bize, sağ olsunlar.

Pelin Atakan – Ne zamandır yapıyorsunuz iyi tarımı, daha önce ne yapıyordunuz, neden geçtiniz iyi tarıma?

Şehnaz Özkan – Ben çocukluğundan beri yapıyorum. Seraya, örtü altı tarıma ve iyi tarım uygulamalarına yaklaşık 13 yıl önce geçtik. Yazlık ekiyorduk, kışın bir şeyimiz yoktu. Şimdi her mevsim yapabiliyoruz. Aslında açıkta tabi daha doğal oluyor, direk güneş alıyor. Tarım eğitimde öğrendik, İl Tarım’dan köyümüze eğitime gelmişlerdi. Yazın yazlık, kışın kışlık meyve sebzeleri üretiyoruz. Arkadaş gibi olduk buradakilerle. Akşamdan arıyor mesela, sabaha getiriyorum pazara. Domatesimiz çok oluyor, olmazsa olmazımız. Yetiştiremiyoruz. Verimi de az bir ürün, kasa kasa yığamıyoruz. O yüzden kıymetli. 10 kilo isteyene veremiyorum, zaten hepi topu 30 kilo oluyor. 3’er 3’er paylaştırıyorum, herkesin gönlü olsun.

Pelin Atakan – Denetleme sistemi nasıl işliyor?

Şehnaz Özkan – İlçe Tarım’dan haftanın 2 günü ziraat mühendisleri geliyorlar, kontrol ediyorlar. Doktor gibi. Mesela bir şey çok böceklenmiş, sineklenmişse ona göre ilaç yazıyor, o kadarını kullanıyorum. Biz çağırınca da hemen geliyorlar.

Pelin Atakan – Bu hizmetler için para ödüyor musunuz?

Şehnaz Özkan – Yok ödemiyoruz.

Meşgul iş kadını, telefonu susmayan Seyhan (Deniz) Abla’ya dönüyorum, kooperatifin nasıl işlerdiğini neler yaptıklarını soruyorum:

Seyhan Deniz – (İstanbul) Büyükşehir’e mevsimlik çiçek yetiştiriyoruz. O bize baya bir gelir sağlıyor. Çiçeği, arada bir boşluk olması sebebiyle yaptık, sebzenin arasında, 3-4 ay boşluk oluyor. Diğer yandan arkadaşlar tarımla uğraşıyor, el işleri yapan oluyor. Fileler yaptık. Bir ara fileye geçecektik, bütün Sarıyer olarak, ama olmadı maalesef. Bizde biliyorsunuz belediyeler, bir yerler öngörecek de biz de yapacağız. Yapmadığımız şey yok.

“Evin patronu benim.”

Pelin Atakan – Bürokrasiyle aranız nasıl?

Seyhan Deniz – Belediyeyle ilişkimiz iyi, İl Tarım ve İlçe Tarım’la da iyiyiz. Siyaset ayrı bir şey, iş ayrı. Hele de bu sene bayanlara ilgi farklı oldu. Başarıyı gördüler, kadınlar daha iyi başarıyor. Kadınlar sonuna kadar direniyor. Ben öyle gözlemledim. Şimdi mesela arkadaşın eşi (Şehnaz Abla’yı işaret ediyor.) var, o da destekliyor ama,

Derken, Şehnaz Abla sözünü tamamlıyor Seyhan Abla’nın: “Evde patron benim, en önde ben gidiyorum.”

Gülüşüyoruz.

Evin patronu Şehnaz Abla

Seyhan Deniz – Biz 23 kadın götürüyoruz kooperatifi. Çiftçileri bir çatı altında topladık. Sarıyer’in genelinde her köyden. 2007’den beri çalışıyoruz. Kooperatif 4 yıldan beri var. Silivri’de yeni bir kooperatif kuruldu, onlar bizden yardım aldılar. İl Tarım’dan bize göndermişler, biz de onların yerine kadar da gidip yardımcı olduk. Şimdi o kadar çok yer vermek isteyen var ki bize, alın çalıştırın diye.

Şehnaz Özkan – Biz ararken şimdi onlar Seyhan Abla’yı arıyor. Tersine döndü.

Seyhan Deniz – Talep artıyor ama kooperatifte kâğıt işi o kadar çok ki.

Pelin Atakan – Kooperatifin 23 kadını neler yapıyorlar?

Seyhan Deniz – Çiçek, hayvancılık, tarım yapan var, el işi yapan var. Az paralarla da ayakta durmuyor.

Aysel Can – Seyhan Abla tabi çok risk alıyor. Elinin altına taşı koyuyor derler ya, bu bildiğin kayanın altına elini değil kendini koyuyor. O kadar zorluklar, insanların engellemeleri, hepsini yer bir ediyor neyse ki.

Seyhan Deniz – İstemesini bileceksin. O da (belediye) bana hizmet etmek zorunda, sonuçta seçilmiş biri. Kimseyle zıt düşmek istemem, al gülüm ver gülüm. Böyle gidiyor, daha da kuvvetleneceğiz inşallah. Şimdi Çiçekçi Kadınlar projemiz Bakanlık’tan onaylandı. 30 bin liralık sera kurulumu olacak, yerimizi de bulduk, mart ayında başlayacağız. Dağ çiçeklerini, kıtır tırnağı gibi, yetiştireceğiz. Paketleme işine de geçeceğiz, oradan da daha çok gelir elde edeceğiz.

Ümitli, güçlü ve mutlu toprak kadınlarına son sorum pazara kadınların mı erkeklerin mi çok geldiği. Gülüşüyorlar. Şehnaz Abla cevap veriyor: “Tabi kadınlar çok geliyorlar. Listeyle gelen beyler var tabi bir de.”

Çantamda çok sevdiğim roka, taze sarımsak ve marulla ayrılıyorum. Kafamda düşünceler ve güneşli hayaller…

 

Röportaj ve fotoğraflar: Pelin Atakan

(Yeşil Gazete)

Grup Yorum üyeleri tahliye edildi

Grup Yorum üyeleri ile kültür merkezinde çalışan inşaat işçisinin yargılandığı davanın ilk duruşmasında, sekiz tutuklu sanık tahliye edildi.

İstanbul 23. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanan Grup Yorum üyeleri ve İdil Kültür Merkezi’nde işçilik yapan bir kişi dünkü ilk duruşmada tahliye edildi.

Grup Yorum’dan ve Ali Aracı, İnan Altın, Selma Altın, Sultan Gökçek, Fırat Kıl, Dilan Poyraz ve Helin Bölek ile birlikte grubun faaliyetlerini sürdürdüğü Okmeydanı’ndaki İdil Kültür Merkezi’nde çalışan ve baskın sırasında müzisyenlerle birlikte gözaltına alınan inşaat işçisi Abdullah Özgün 23 Kasım 2016’da İstanbul 12. Sulh Ceza Hakimliğince tutuklanmıştı.

Mahkeme heyeti, savunmaların ardından sekiz tutuklu sanığın tahliyesine karar verdi. Bir sonraki duruşma 13 Haziran 2017’de.

 

(Bianet)

Mersin İletişim’in kamuoyu hükmündeki KHK’sında ilk madde: Gülmek ve gülümsemek

Mersin Üniversitesi İletişim Fakültesi öğrencileri “Bahar Temizliği’ etkinliğinde yayınladıkları “Kamuoyu Hükmünde Kararname”de “Gülmek, gülümsemek, umut etmek, içten selam vermek, paylaşmak, dayanışmak” var.

Mersin Üniversitesi İletişim Fakültesi öğrencisi İsa Uğur Erdoğan’ın Bianet’te yer alan haberine göre Üniversite geneli ve iletişim fakültesi kantini özgülünde yaşanan temizlik sorununa dikkat çekmek isteyen Mersin Üniversitesi iletişim öğrencileri, fakülteye bağlı kantinde toplu olarak temizlik gerçekleştirdiler.

Etkinliğin gerekçesinin kantin çalışanlarının çalışma koşullarını hafifletmek, kendilerinin ve diğer öğrencilerin rahat bir şekilde vakit geçirebilecekleri bir alan oluşturmak olduğunu ifade eden öğrenciler bireysel olarak gerçekleştirilen kantini temiz tutma çabalarının bir sonuca varmadığını, kültür meselesi olarak duyarlılık yaratılması için böylesi bir etkinliğe başvurduklarını belirttiler.

Bahar ayının gelmesine uygun olarak Bahar Temizliği ismini verdikleri etkinliğin ardından OHAL süreci ile birlikte peş peşe çıkan Kanun Hükmünde Kararnamelere gönderme yaparak “01 Nolu Kamuoyu Hükmünde Kararname” adı altında toplumsal meselelere de gönderme yapan öğrenciler bir açıklama ile 01 Nolu KHK’larının maddelerini de paylaştı.

Mersin Üniversitesi İletişim Fakültesi öğrencilerinin 01 Nolu Kamuoyu Hükmünde Kararname’sinin tam metni şu şekilde:

Fakültemiz öğrencileri tarafından 01.03.2017 tarihinde kantinimizde gerçekleştirilen Bahar Temizliği sonucu Yaz Uygulamasına resmi olarak geçilmiş olup, yaz uygulaması esnasında uyulması temenni edilen davranış ve tutumlar aşağıdaki belirtilmiştir. Bu kararnamenin süresi belirsizdir.

-Gülmek, gülümsemek,

-Umut etmek,

-İçten  selam vermek ,

– Paylaşmak, dayanışmak,

-Her gün nitelikli bir sohbet, güzel bir espri yapmak, en az bir kişiyi güldürmek,

-Terli olmamak suretiyle yer yer sarılmak, yanak sıkmak, bunlar için karşıdakinin rızasının olmasına dikkat etmek,

-Gördüğü çöpleri zaman ve imkanının elverdiği ölçüde toplamak, masada, sağda solda çöp bırakmamak,

-Bahar havası almak suretiyle yer yer ders ekmek, bunun için arkadaşlarını da teşvik etmek, gerekirse hocalarında kanına girmek,

– Gereksiz yere karamsar olduğunda kendini düzeltmek. Yine de yakınmak tercih ediliyorsa gidip ötede tek başına oturmak,

– Arkadaşlarına çay ısmarlamak,

– Koşullara teslim olmamak, koşulları değiştirmeye odaklanmak. Benden bu kadar deniliyorsa da teslimiyeti örgütlemeye çalışmamak,

– Kantin emekçilerine içten güler yüzlü selam vermek, hal hatır sormak, işlerini kolaylaştıracak pratikler üzerinde düşünmek,

-İletişimin toplum ve bireyin ihtiyacı için yapıldığını unutmamak, tarihsel olarak bulunduğumuz kavşakta halka yüzümüzü çevirmek,

– Yaşamda ve yaklaşan malum tarihte kötü şeylere HAYIR, iyi şeylere evet demek, tabi ki boykotta bir seçenek.

Ek ve gerekçe 1: Velev ki iletişim öğrencileri tarafından yayınlanan bu kararnameye güzelce muhalefet  etmek yerine; bu kağıdı yırtan, söken, deforme edenler, özellikle öğrenci, öğretim görevlisi, kampüs emekçisi olmayıp, bizden yaşça büyük olan, sakallı ve göbekliler de dahil olmak üzere kötü niyetli, kapı kulları olursa kamuoyuna muhalefet ve saygısızlıktan elleri kırılsın, anasından emdiği süt burnundan gelsin, kantinimizde içtiği meşrubatlar ve çeşitli abur cuburlar burnundan gelsin.

 

(Bianet)

Avrupa Konseyi’nden Türkiye’ye Anayasa Mahkemesi uyarısı

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Jagland, Adalet Bakanı Bozdağ ile görüşmesinde Anayasa Mahkemesi’nin Türkiye’deki tutuklu gazeteci ve milletvekillerinin yaptığı bireysel başvuruları ivedilikle ele almasını istedi.

Strasbourg’ta Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Thorbjorn Jagland ile Adalet Bakanı Bekir Bozdağ arasında “samimi” geçtiği belirtilen görüşmede Türkiye’de tutuklu gazeteci ve parlamenterlerin durumunun ele alındığı ve Avrupa Konseyi’nin bu konuyla ilgili rahatsızlığını bakan Bozdağ’a “açık dille” ifade ettiği öğrenildi.

Jagland, görüşme sonrası yaptığı açıklamada, tutuklu gazeteci ve parlamenterlerin durumunun Türk mahkemeleri tarafından ele alınacağını, ancak bu kişilerin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvurma haklarının da bulunduğunu bildirdi.

AİHM devreye girebilir

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri, gazeteci ve parlamenterlerin uzun süredir devam eden tutukluluk durumlarını “kritik” olarak tanımladı. Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) bu dosyaları en kısa sürede ele almaması halinde, AİHM’nin “muhtemelen” AYM’yi “etkin iç hukuk yolu” olarak görmekten vazgeçebileceğini ve dosyaları incelemeye başlayabileceğini bildirdi.

 

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri, gazeteci ve parlamenterlerin uzun süredir devam eden tutukluluk durumlarını “kritik” olarak tanımladı. Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) bu dosyaları en kısa sürede ele almaması halinde, AİHM’nin “muhtemelen” AYM’yi “etkin iç hukuk yolu” olarak görmekten vazgeçebileceğini ve dosyaları incelemeye başlayabileceğini bildirdi.

Avrupa Konseyi’nin anayasa reformlarını incelemekle görevli Venedik Komisyonu’nun Türkiye’deki siyasi duruma ilişkin hazırladığı raporda, ülkenin “demokratik sisteminin dramatik bir biçimde gerilediği ve otokratik, tek adam rejimi yolunda olduğu”eleştirisi yer almıştı. Komisyon OHAL’i ve tutuklu parlamenterleri gerekkçe göstererek Ankara’nın referandumun olağanüstü hâl uygulaması kaldırılıncaya kadar ertelenmesini ya da siyasi özgürlüklerin budanmasına son verilmesini talep etmişti.

 

(Deutsche Welle Türkçe, Yeşil Gazete)

BM’ye göre Halep’te tüm taraflar savaş suçlusu

BM’nin Suriye Bağımsız Araştırma Komisyonu’nun, 21 Temmuz-22 Aralık 2016 tarihleri arasında Halep’teki insan hakları ihlalleri iddialarını araştıran raporu savaşa katılan tüm tarafları ‘savaş suçu’ işlemekle suçladı.

Raporda, Suriye ordusu ve Rusya’nın hava saldırılarında yüzlerce kişinin öldüğü belirtilirken, hükümet güçlerine klor bombalarıyla sivilleri hedef alma suçlaması yöneltildi.

BBC’nin haberine göre 37 sayfalık raporda muhaliflere de suçlamalar yer alıyor.

Silahlı muhalefet hükümet kontrolündeki bölgelere ‘rastgele hava topu atışları’ yapmak ve sivilleri kalkan olarak kullanmakla suçlanırken, raporda “Bu gruplar, ev yapımı silahlarla düzenledikleri saldırılarda kadınlar ve çocukların da aralarında olduğu onlarca sivili öldürdüler” ifadeleri yer aldı.

Komisyon müfettişleri, yüzlerce görgü tanığının ifadeleri, patlayıcı materyallerin ve uydu fotoğraflarının incelenmesi sonucu raporun ortaya çıktığını belirttiler.

Özellikle hava saldırılarına ayrı bir vurgu yapan müfettişler, bombardımanlar nedeniyle doğu Halep’teki hastanelerin hizmet dışı kaldığını, saldırılar öncesinde sivillerin korunmasına yönelik uyarıların yapılmadığını ifade ettiler.

Suriye helikopterlerinin “2016 yılı boyunca toksik klor bombaları ve yasaklanmış silahlarla sivil can kaybına yol açtığı” belirtilen raporda, kentin bombalanması sırasında ‘uluslararası yasaların defalarca ihlâl edildiği’ yazıldı.

Rusya’ya açık bir suçlama yapılmadı

Ancak raporda hükümete destek veren Rusya’nın uluslararası yasaları ihlâl edip etmeği konusunda açık bir suçlama yer almadı.

BM müfettişleri, Rusya ve Suriye hava güçlerinin aynı uçaklar ve silahları kullandığını, Rusya ile ‘belirgin bir eylem’ arasında bağlantı kuramadıkları notunu düştüler.

Raporda, 15 yardım çalışanının öldüğü Eylül ayında BM yardım konvoyunun vurulmasından da Suriye hükümeti sorumlu tutuldu.

BM Uluslararası Bağımsız Suriye Araştırma Komisyonu Paulo Sergio Pinheiro, BM Cenevre Ofisi’nde raporu değerlendirdiği basın toplantısında, “Aylarca Suriye ve Rusya doğu Halep’i teslim olmaya zorlamak için durmaksızın bombaladı” dedi.

‘Hastaneler, yetimhaneler, okullar ve pazar yerlerinin’ vurulduğu söyleyen Pinheiro, “Hükümet güçlerinin kuşatması nedeniyle kenti terk edemeyen çoğu çocuk yüzlerce sivil bombardımanlarda hayatını kaybetti” diye konuştu.

Muhalif savaşçılar ve sivillerin Aralık ayında kentin doğusundan tahliye edilmesi sonrası Halep, tamamen hükümetin kontrolüne geçmişti.

 

BBC Türkçe

Barbaros Şansal tahliye edildi

Sosyal medya paylaşımları nedeniyle tutuklanarak hakkında dava açılan ünlü modacı Barbaros Şansal’ın tutukluluğuna yapılan itiraz üzerine tahliyesine karar verildi.

Barbaros Şansal

Tahliye kararı veren üst mahkeme, Şansal hakkında yurtdışına çıkış yasağı da koydu.

Ünlü modacı Barbaros Şansal, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden (KKTC) sınır dışı edildikten sonra gözaltına alınmış ve nöbetçi hakimlikçe 3 Ocak’ta tutuklanmıştı.

Kuzey Kıbrıs’tan Türkiye’ye iade edilen Barbaros Şansal, İstanbul Atatürk Havalimanı’na inen uçaktan çıkarılırken apronda saldırıya uğramıştı.

Şansal’a karşı gerçekleştirilen linç girişimi büyük tepki toplamıştı.

“İçerisi daha güvenli”

Barbaros Şansal’ı tutuklu bulunduğu Silivri Cezaevi çıkışında yakınları ve avukatı Efkan Bolaç karşıladı.

DHA’ya göre Şansal avukatına çıkışta “İçerisi daha güvenli” ifadesini kullandı.

Tutukluluk kararına itiraz edilmişti

Şansal hakkında “Halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etmek” suçundan 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açıldı.

Ancak tahliye taleplerine rağmen Şansal’ın tutukluluğunun devam etmesi üzerine avukatı Efkan Bolaç, müvekkilinin tahliye edilmesi için itirazda bulundu.

İtirazı İstanbul 5. Ağır Ceza Mahkemesi değerlendirdi.

Mahkeme bugün verdiği kararda, itirazı kabul ederek Şansal’ın tahliyesine hükmetti. Mahkeme, Şansal hakkında yurtdışına çıkış yasağı konulmasına karar verdi.

 

(BBC Türkçe)

 

2017’de Başkent’te #AsbestliÖlümeHayır

Ankara’da tarihi bir havagazı fabrikası var. Şehrin ortasında ve tarihi bir yapı. Tam da böyle olduğu için “tabii ki” yıkılmak isteniyor. Ankara’da bu ikisine sahip olan bir yapının ayakta kalma şansı yok. Artık müştereklerin bu şekilde yağmalanmasına ve kentin yaşanabilir bir yer olmaktan çıkmasına o kadar alıştık ki, kimsenin umrunda bile olmuyor bu tip durumlar. Kavaklıdere’de, Ayrancı’da belki de Ankara’nın tek güzel şeyi olan eski binalar yerlerine yenileri gelene kadar yıkılıp otopark olarak kullanılıyor. Bu artık kanıksanmış bir durum. Dediğim gibi kimsenin umrunda değil ve bu yapılar sırayla hafızalardan siliniyor. Kentin yaşanabilir bir halde olmaması ve kaldırımların dahi her metrekaresinin yağmalanması artık Ankara’da bir olgu.

Bu olguyu bir tarafa koyup havagazı fabrikasına geri dönersek; elimizde yıllardır kullanılmayan şehrin ortasında bir endüstriyel bina var. Hem şehrin ortasında hem de eski bir fabrika olması dolayısıyla çok özen gösterilmesi gerekirken, normal bir yapı gibi bir anda yıkmaya başladılar burayı. En ufak bir bilimsel çalışmaya önem vermeden, yapılan uyarıları da “İdeolojik” bularak yaptılar bunu. Bunun sonucu ne olabilir? Tabii ki ülkenin başkentinde kitlesel bir zehirlenme ve kitlesel bir hastalanma tehlikesi ortaya çıkar. Çünkü ortada yıkılan binanın niteliği ve yaşı düşünüldüğünde ortaya çıkan büyük bir asbest tehlikesi var. Bölgeden alınan numunelerde “yüzde 15 ila yüzde 40 arasında asbest türünün en tehlikesi olan amphibole tespit edildiğini” bildiriliyor. Bu bilimsel verilerin illa bir olumsuz sonuca ulaşması gerekmiyor fakat bunun araştırılması, araştırılması için de yaşama değer veren ve bilimden korkmayan bir yönetimin olması gerekiyor. Yıkımın gerçekleştirdiği yer başlı başına bir yaşam merkezi. Bunun dışında bahsettiğimiz madde rüzgarla yayılabilen bir madde. Bölgenin hemen yanı Sıhhiye. Adı üzerinde sağlık merkezi. Hastaneler arasında kaybolduğunuz bir alan. Biraz ilerisi Kızılay. Ankara’nın kalbi. Milyonlarca insanın hergün bulunduğu yerler bunlar. İnsanın durup “Müşterekleri yıkıp yağmalıyorsunuz, bari hasta etmeyin, öldürmeyin.” diyesi geliyor. Çünkü tehlike büyük.Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek bu konuda “Bunlar her zaman olduğu gibi ideolojik davranıyorlar. Biz oradaki asbestli bölümün yıkımı için alınacak tüm önlemleri aldık. Asbestli bölümün söküm işlemlerini, uzman firma bu konudaki lisanslı elemanlarıyla gerçekleştiriyor” diyor. En başa dönersek Ankara Havagazı Fabrikası, Ankara’nın bir müştereği. Bunun yıkılması, geçmişteki tüm örneklerde olduğu gibi bir binaya, bir alışveriş merkezine ya da anlamsız bir yere dönüşmesi (Bu anlamsızlık konusunda Ankara her zaman sınırları zorlayacak bir yapıya sahiptir!) neredeyse kesin. Bu başlı başına bir problem. Fakat bunun yanına bir de asbest tehlikesi ve alınmayan önlemler geliyor.

Bir ihtimal daha var tabi. İzmir’de de bir havagazı fabrikası vardı. Alsancak’a, Kordon’a yürüyerek 7-8 dakikalık bir mesafedeydi. Yani rant açısından oldukça karlı bir yerdeydi. Orada yükselen bir bina alıcı bulurdu ama orası İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından restore edilip İzmirlilerin kullanımına açıldı. Sanat etkinliklerine ev sahipliği yapıyor, bilimsel toplantılara ev sahipliği yapıyor. Kısacası bu da mümkün yani. Fakat bu ihtimal orada dururken ve bir gerçek olarak İzmir’de yaşanırken, şimdi bir yağmurda Ankara’ya hastalık yağacak.

Yeşil Gazete yazıları ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

https://twitter.com/Urbarli

Solcu erkek darlamaları! – Sultan Eylem Keleş

Bu yazı ilk olarak Çatlak Zemin‘de yayımlanmıştır

Yılbaşındayız. Arkadaşımızın evinde sohbetli, eğlenmeli, şarkılı türkülü yeni yıla giriyoruz. Ortamın solcu beyefendisi, muhtemelen bu tartışmayı daha önce birkaç feministle yapmış olmasına, aslında vereceğimiz cevaplarla da hiç ilgilenmiyor olmasına rağmen ”Hey! hop! ben ve iktidarım da buradayız” dercesine, ortamdaki diğer feminist kadınların yakasına yapışıp birsürü, alakalı alakasız sorularla resmen DARLIYOR. İşin beni yazmaya iten tarafı şu ki; kendimi feminist olarak tariflemeye başladığımdan beri girdiğim her ortamda başıma gelen şey bu. Sonra bir bulaşık yıkama esnasında, bunlar ve aralarındaki bağlantılar üzerine düşünüp yazma kararı aldım.

Öncelikle diyorum ki kendimi feminist olarak tarifliyor olmam, her ortam ve koşulda her zaman, birilerine feminizm anlatacak, ikna edecek diyaloğa açık olduğum anlamına gelmiyor. Her ortam ve koşulun altını çizmek istiyorum; çünkü evet bazen, bazı zamanlarda konuşulur tartışılır. Ama eğleniyorum canım, bugün kafa dağıtmak için buradayım, az çekil diyesim geliyor. Sadece bu da değil, çünkü ben sadece feminist değilim. Beni ben yapan başka şeyler de var ve sosyal ortamlarımda böyle etiketlenip, işaretlenip benimle buradan doğru ilişki kurulmasından son derece rahatsızım. Hiç tanımadığım, aynı ortamda tesadüfen denk geldiğim insanlarla sınırımın bir mesafede kalması gerektiğini düşünüyorum; bu meseleden doğru darlanmak da sınır aşımı bence ve bu had, pardon ama nereden?

Samimiyetle (samimiyetini de tanımak zorunda hissetmiyorum) tartışmanın açıldığını hiç düşünemeyecek kadar çok yaşanmışlığım var. O iktidarı tanıyorum, basbayağı ”Ben buradayım ve bak nasıl da üstünü çizeceğim” diyor aslında. Muhatap alma zorunluluğum varmış gibi davranılıyor, oysa ”yav he he” demek de yeri geldiğinde bence bayağı politik bir söylem. Üstüne üstlük, bariz mansplaining uygulayarak tartışıyor, manipüle ediyor, bastırıyor ve tartışmayı sonlandırma ya da çekilmeni direkt galibiyet sayıyor. Bu tartışmanın herhangi bir yerinde de kesinlikle biçim ve üsluba dair tartışmaların önünü açmıyor. Ee ben feministim evet de, sen kimsin? KİMSİN? Seninle neden muhatap olmak, sana bir şey açıklamak, seni bir şeye ikna etmek zorundayım?

Feminizme, cinsiyetin politiğine dair çok mu bir şey öğrenmek istiyorsun? İllegal örgüt değiliz. Tüm külliyatımız bir tık uzağında, senin de benim de. E o zaman? Neden ben okuyup, öğrenip, sana aktarıp üstüne bir de seninle tartışmak ve seni ikna etmek zorundayım? Feminist hareketin her eylemi, yayını, bildirisi ortada. Zahmet et de oku. Bu meseleyi ‘kadın sorunu’, ‘kadınların ezilmişlik tarihi’ olarak görmeyi bırakıp, ‘erkeklerin egemenlik tarihi’ olarak gör ve sorumluluk al. Hayatta gerçekten çok az işim gücüm, yoğunluğum yokmuşçasına bir de size dert anlatmayı elbette ki vazife edinmeyeceğim. Üstüne üstlük, kaba hatlarıyla aramızda ezme ve ezilme ilişkisi var. Nerede görülmüş, bir işçinin bir patronla böylesine bir ilişki kurduğu? ”Bak patron, Marx der ki.. ” diye kendini yırtacağına gider bir işçiyi örgütler, öyle değil mi?

Ama sen bana kalkıp ”Erkekleri değiştirip dönüştürmek gerek. Onlarsız bu hareket başarılı olamaz” diyebiliyorsun. Sen var olduğun örgütlenmelerde ezme-ezilme ilişkisini bu alandan doğru tanıyorken, senle benim aramdaki ilişkide nasıl tek taraflı inisiyatif alabilirsin ve bunu bana dayatabilirsin? Yaptığın bariz bu. Bu meseleye dair çok sorumluluk alacağın varsa, buyur al. İstediğinle, istediğin örgütlenmeyi kurup tartışmaları yürüt. Sol/sosyalist örgütlenmelerde de bu hep böyle olmuştur. Ayda yılda bir, kadınlar bir araya gelip erkeklere toplumsal cinsiyet ‘eğitimi’ verirdi, erkeklerin de bu meselede yapabileceği en büyük şey o eğitimlere katılmak sayılırdı. Bu iradenin kendisi de yapı içerisindeki erkek egemenliğiyle mücadele adı altında kadınlardan oluşurdu. Erkekler katiyen, kendi aralarında böyle bir okuma, tartışma yürütmezdi. O eğitimler de toplumsal cinsiyet eğitimiyle sınırlandırılırdı zaten. Sonrası? Sonrası karanlıklar içerisinden çıkacak olan mosmor bir devrim!

En uyuz olduğum şey de, ”Feministler bu konu hakkında ne düşünüyor?” sorusu. Hangi feministler, kim feminist? Ne bileyim ayol, her ay feminizm meclisini kurup her şeyi tartışıp bir karara bağlamıyoruz ki. Feminizm dediğin zaten öyle homojen ve kast gibi bir şey değil. Haliyle bir cevabım da yok yani, bilmiyorum. Bildiğim tek bir şey var, pilav tarifi 1’e 1.5. Gerisiyle de bir ilişkim yok.

Geçen gün, bir arkadaşımla Garo Paylan’ın mecliste soykırım üzerine konuşup ceza aldığında HDP’li vekillerin de susma kararı alması üzerine konuşuyorduk. Dedik ki, ”Ermeniler, yüzyıllardır bu meseleyi konuşuyor ve tartışıyor. Geri kalanı da yüzyıllardır susuyor zaten. Garo Paylan susturulmaya çalışıldığında, keşke geri kalan vekiller sadece Ermeni soykırımını konuşsaydı. Böylelikle bu mesele ‘Ermenilerin meselesi’ olmaktan çıkar, toplumsallaşabilirdi.” Bu meseleye de, tam da buradan bakıyorum.

Bu yazı ilk olarak Çatlak Zemin‘de yayımlanmıştır

 

Sultan Eylem Keleş