Ana Sayfa Blog Sayfa 3249

UNICEF: Göçmen çocuklar, tecavüz, şiddet ve köleliğin pençesinde

Birleşmiş Milletler’e bağlı UNICEF, çok sayıda göçmen çocuğun Libya’dan İtalya’ya gitmek için hayatlarını tehlikeye attığı uyarısında bulundu.

UNICEF yaklaşık 26 bin çocuğun geçen yıl yalnız başına Akdeniz’i geçemeye çalıştığını belirtti.

BBC’den Paul Adams’ın haberine göre, UNICEF son raporunda pek çok çocuğun insan kaçakçılarının elinde şiddet ve cinsel taciz mağduru olduğunu söyledi.

Çocuklar sınır dışı edilme ve tutuklanma korkusuyla yaşadıkları istismarı yetkililere bildirmiyor.

BM ayrıca Libya’nın göçmen merkezlerinde gıda, su ve tıbbi hizmet kısıtlamaları yaşandığını da söyledi.

UNICEF’in direktör yardımcısı Justin Forsyth, “UNICEF çalışanlarını ve beni en çok şoke eden bu çocuklara İtalya yolunda ne olduğu. Pek çoğu dövülmüş, tecavüze uğramış ve öldürülmüş” dedi.

Annesiyle birlikte Nijerya’yı terk eden dokuz yaşındaki kız çocuğu Kamis, denizde kurtarıldıktan sonra kendilerini Libya’nın Sabratha kentindeki göçmen merkezinde bulduklarını anlatıyor.

Kamis BM araştırmacılarına “Bizi her gün dövüyorlardı. Su da vermediler. Çok üzücüydü. Orada hiçbir şey yoktu” dedi.

Rapor “Görüşülen kadın ve çocukların yarıya yakını göç sırasında cinsel tacize uğradı. Çoğunlukla da farklı yerlerde ve pek çok kereler” diyor.

Cinsel taciz en çok sınır kontrollerinde yaşanıyor

Raporda ayrıca sınır kontrollerinde cinsel şiddetin oldukça yaygın olduğu da ifade edildi.

Saldırganların çoğu üniformalı olduğu için mağdurlar istismarı bildirmeye çekiniyor.

Pek çok göçmenin geçiş noktası olan Libya ise tacizin merkezi olarark isim yapmış.

Raporda “Görüşülen kişilerin üçte biri Libya’da cinsel tacize uğradıklarını açıkladı. Çocukların büyük bir çoğunluğu onları kimin taciz ettiğini söylemedi” ifadeleri yer aldı.

Tecavüz ve cinsel kölelik o kdar yaygın ki kadınlar göç için yolculuğa çıkmadan önce doğum kontrol iğneleri oluyor ya da yanlarına acil korunma önlemleri alıyor.

Rapora göre Libya’da bilinen 34 göçmen merkezi var ve üç tanesi ülkenin çöl bölgesinde bulunuyor.

Göçmen merkezlerinin çoğu hükümetin yasadışı göçle mücadele birimi tarafından kontrol ediliyor. Ancak UNICEF silahlı grupların bazı göçmenleri bilinmeyen kamplarda tuttuklarını söylüyor.

Forsyth “Milislerin kontrolündeki merkezler nedeniyle çok endişeliyiz. İstismarın çoğu burada yaşanıyor ve bizim erişimimiz çok sınırlı” dedi.

Yalnız göçen çocukların sayısı artıyor

2016 yılında 180 bin göçmen Libya’dan İtalya’ya ulaştı. BM’ye göre bunların 26 bini yalnız yolculuk eden çocuklardı. Yalnız kalan çocukların sayısında büyük bir artış yaşanıyor.

BM araştırmacılarına konuşan 14 yaşındaki İsa “Denizi geçmek istedim. İş bulmak ve evdeki beş kardeşime bakmak istedim” diyor.

Nijerya’daki evini 2 yıl önce terk eden İsa bir Libya göçmen merkezinde yalnız başına bulundu.

İsa “Babam yolculuk için para buldu, bana bol şans diledi ve beni gönderdi” diyor.

Göçmenler çölü ve denizi geçmek için insan kaçakçılarına bağımlı durumda.

Göçmenler suç örgütlerinin göç tekliflerini kabul edip borçlarını geri ödemek için kendilerini fahişelik yaparken buluyorlar.

Rapor “Libya, Avrupa’ya seks işçiliği için gönderilen kadınlar için en önemli nokta” diyor.

Libya’da yaşanan siyasi karmaşa sorunu çözmede oldukça büyük zorluk çıkarıyor.

Ancak Libya’daki yerel bir girişim çocuk göçmenlerin insan kaçakçılarının eline düşmemesi ve aile birleşmesi için çalışmalar başlattı.

 

 

(BBC Türkçe)

Alman hükümeti Deniz Yücel için ayakta: Türk Büyükelçi Dışişleri Bakanlığı’na çağırıldı

Almanya, Die Welt’in Türkiye Muhabiri Deniz Yücel’in tutuklanmasını protesto etmek için Türk Büyükelçi’yi Dışişleri Bakanlığı’na çağırdı. Alman hükümeti Yücel’in mümkün olan en kısa sürede serbest bırakılması için çalıştığı duyuruldu. Almanya Adalet Bakanı ‘ifade özgürlüğü’ vurgusu yaparken, Dışişleri Bakanı “AB’ye üyelik imkansızlaşır” dedi.

Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel bakanlık binasında gazetecilere yaptığı açıklamada, “Almanya-Türkiye ilişkileri son dönemin en büyük sorunlarından biriyle karşı karşıya” dedi.

BBC Türkçe’deki habere göre, SigmarGabriel, Yücel’in tutuklanmasıyla ilgili 24 saatten kısa sürede yaptığı ikinci açıklamada, gazetecilerin Almanya ve Türkiye anayasaları tarafından korunduğunu ve demokratik olduğunu, insan haklarına saygı duyduğunu söyleyen hiçbir ülkenin, gazetecilerin peşine düşmek için yargıyı kullanamayacağını belirtti.

“AB’ye üyelik imkansızlaşır”

Alman Adalet Bakanı Heiko Maas da Yücel’in tutuklanmasını eleştirdi ve Almanya’yı ziyaret etmek isteyen siyasetçilerin basın özgürlüğüne saygı göstermesi gerektiğini söyledi.

Maas, Deniz Yücel’in tutuklanmasının “tamamen orantısız” bir adım olduğunu savundu; Ankara’nın temel Avrupa değerlerine bağlı kalmadığı takdirde AB’ye tam üye olma ihtimalinin imkansızlaşacağını belirtti.

Maas’ın yaptığı yazılı açıklamada, “Türk siyasetçilerin Almanya ziyaretine gelince; burada ifade özgürlüğünden istifade etmek isteyenlerin, kendi ülkelerinde hukukun üstünlüğü ve basın özgürlüğünü korumaları gerektiği açıktır” dedi.

Bild gazetesi geçen hafta üst düzey bir diplomata dayandırdığı haberinde, Erdoğan’ın 16 Nisan’daki referandum için başlattığı kampanya kapsamında Almanya’ya gideceğini duyurmuştu.

Alman Dışişleri Bakanlığı ise Erdoğan’ın ziyareti konusunda henüz kendilerine bir bildirimde bulunulmadığını belirtmişti.

Merkel: Üzücü ve orantısız bir ceza

Almanya Başbakanı Angela Merkel de, Deniz Yücel’in tutuklanmasını eleştirerek, cezanın üzücü ve orantısız olduğunu söyledi.

14 Şubat’ta gözaltına alınan Yücel, “örgüt propagandası ve halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçlamasıyla Pazartesi akşamı tutuklanmıştı.

Açıklamada Merkel, “Almanya hükümeti Yücel davasında Türk yargısından, tüm demokratik ülkelerin en yüksek değerlerinden olması gereken basın özgürlüğünü dikkate almasını bekliyor. Yücel’in adil ve hukuka uygun bir muamele görmesi için ısrarımızı sürdüreceğiz ve umuyoruz ki Yücel en yakın zamanda özgürlüğüne kavuşacaktır” dedi.

Gözaltına alındıktan iki hafta sonra dün İstanbul Adliyesi’ne getirilen Deniz Yücel, savcılıktaki sorgusunun ardından tutuklanma talebi ile mahkemeye sevk edilmişti.

Yücel’in Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’ın hacklenen e-postalarına yönelik haberleri nedeniyle, “Terör örgütüne üye olmak, kişisel verileri kötüye kullanmak ve terör propagandası” yaptığı öne sürülüyor.

Aynı soruşturma kapsamında gazeteciler Tunca Öğreten, Ömer Çelik ve Mahir Kanaat da tutuklanmıştı.

 

(BBC Türkçe)

Ankara’da asbest alarmı: TMMOB’a göre okullar tatil edilmeli, halk başka yere taşınmalı!

Ankara Büyükşehir Belediyesi, kanserojen madde olan asbest barındıran tarihi Havagazı Fabrikası’nı yıkarken bölgede ölçüm yapıldı. Belediye, ilk gün, “Binanın asbestsiz bölümünü yıktık” dedi; yıkımın 4’üncü gününde ise önlem aldığını açıkladı. Ancak uzmanlar, alanda asbestin en tehlikeli türünü tespit etti. Mimarlar Odası Ankara Şubesi Başkanı Tezcan Karakuş Candan, bölgenin karantinaya alınmasını istedi.

Mimarlar Odası Ankara Şubesi ile Kimya Mühendisleri Odası, Havagazı Fabrikası alanında özel bir firmaya yaptırdığı asbest ölçümünün sonucunu kamuoyuna açıkladı. Büyükşehir Belediyesi, yıkımın başladığı cumartesi günü “Ankara’da karantina uyarısı” haberlerinin ardından yaptığı ilk açıklamada “binanın asbestli bölümünün yıkılmadığını” öne sürdü, yıkımın 4’üncü gününde ise önlem alındığını söyledi.

Gazete Duvar’ın haberine göre, fabrika yanındaki Tok Sokak’ta bulunan duvarın üzerinden, fabrikaya komşu olan Enerji SA’nın mescidinin arkasından ve sahada çalışma yapan 2 kepçeden alınan numunelerde yüzde 15 ile 40 arasında asbest türünün en tehlikesi olan ‘amfibol’ tespit edildi.

Karantina çağrısı

Mimarlar Odası Ankara Şubesi Başkanı Tezcan Karakuş Candan, halk sağlığını tehlikeye attığı gerekçesiyle Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanı’nın görevden alınmasını istedi.

Ankara Tabip Odası ve meslek odaları ile birlikte yıkım işleminin sonlandırılması için yürütmeyi durdurma istemiyle yargıya gideceklerini söyleyen Candan, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek hakkında “çevreyi kasten kirletmek” ve “insanların hayatına kast etmek”ten suç duyurusunda bulunacaklarını bildirdi. Candan, bölgenin acilen karantinaya alınarak asbestten arındırılması gerektiğinin altını çizdi.

Çevredeki tüm vatandaşlar tehlikede

File, tül gibi önlemlerin “trajikomik” olduğunu belirten Tezcan Karakuş Candan şunları söyledi:

“Çalışma alanında duş araçları yok, iptidai konteynerler koyulmuş. Çalışan işçiler tehdit altında. Su sıkılarak asbest yok edilemez. Kuruyunca zehir tekrar saçılacak. Bina içinde alınmış hava akreditasyon ölçüm sonucu açıklansın. Asbeste karşı dünya ölçeğindeki önlemler alınmalıydı. Yıkımdan çıkan parçalar özel olarak paketlenmeden açıkta kamyonlarla taşındı. Kepçeler kanser yapıcı asbesti savura savura dolaştı. Bölgedeki okul, üniversite ve işyerleri başta olmak üzere yıkımın çevresindeki bütün vatandaşlar tehdit altında. 13 bin lira muhammen bedele bu yıkım alındı. Bu bedele gecekondu bile yıkılmaz.”

“Yüksek miktarda amfibol tespit edildi”

Kimya Mühendisleri Odası Ankara Şube Başkanı Erkin Etike de şu açıklamayı yaptı: “Yıkım sahası çevresinde asbest bulaşığına rastlanmıştır. Ölçümlerde yüksek miktarda amfibol maddesi tespit edilmiştir. Böylece asbest olmadığına ilişkin tez çürütülmüştür. Asbestli alandaki asbest yıkım uzmanı kimdir? Bunun yanıtını ısrarla istiyoruz çünkü asbest yıkım uzmanları bu konuda tüm önlemleri almakla yükümlüdür. Asbestli bina ve yapılar buldozerle, balyozla yıkılmaz. Buraya önce bazı kimyasal maddeler püskürtülür. Böylece asbest binaya iyice yapışır. Ardından bu alanlar kesilir paketlenerek götürülür. Bunun dışındaki tüm yöntemler yönetmeliklere aykırıdır. Ayrıca çalışma sahasındaki asbest ölçüm değerlerinin açıklanmasını istiyoruz.”

Mimarlar Odası Ankara Şube Sekreteri Namık Kemal Kaya ise halka önlem alması çağrısında bulunarak Mili Eğitim Bakanlığı’nın bölgedeki okulları yıkım işlemi bitine kadar tatil etmesini talep etti.

“Okullar tatil edilmeli, halk başka yere taşınmalı”

Kaya, “O bölgede yaşayan halk önlem alınıncaya kadar başka yerde ikamet etmeli. Aynı şekilde işyeri olanlar yine önlem alınıncaya kadar işe gitmemeli. Büyükşehir Belediyesi ne olursa olsun önlem almaya yanaşmıyor. Halk kendi önlemini kendisi almalı. Ankara halkı risk altında. Cumhuriyet savcıları, Valilik, Hükümet, Cumhurbaşkanı, herkes susuyor. Bunu anlamakta zorluk çekiyoruz” dedi.

Rüzgâr nedeniyle sabit olmayan asbestin açık hava ölçümlerinin sağlıklı şekilde tespit edilemediğini belirten uzmanlar sahada ve kapalı mekânlarda hava ölçümlerinin yapılmasını öneriyor.

 

(Gazete Duvar)

Yaşar Kemal gideli 2 yıl oldu

Bugün, usta yazar Yaşar Kemal’in aramızdan ayrılışının ikinci yılı.

Edebiyatımızın usta isimlerinden Yaşar Kemal, solunum güçlüğü ve kalp ritm bozukluğu sebebiyle 2015 yılının Ocak ayında hastaneye kaldırılmış ve 28 Şubat günü hayatını kaybetmişti.

Kemal, dilediği gibi yaşadı ve yazdı. Yazdıklarına dair “İnsanlığa bir aydınlık türküsü olsun” temennisinde bulunmuştu Yaşar Kemal. Öyle de oldu.

Anadolu ve Mezopotamya’nın insanları için yıllarca mücadele ettiği ifade özgürlüğü ve barış düşüne gözü gibi baktı.

Yaşar Kemal hakkında

Yaşar Kemal (Kemal Sadık Gökçeli), 1923’te Osmaniye’nin Kadirli ilçesine bağlı Hemite köyünde, Van Gölü yakınlarındaki eski adı “Ernis” olan Ünseli köyünden Birinci Dünya Savaşı’ndaki Rus işgali yüzünden göç etmek zorunda kalan Halime-Sadık çiftinin çocuğu olarak dünyaya geldi. Üç buçuk yaşındayken, talihsiz bir olay sonucunda bir gözünü kaybetti. Henüz 5 yaşındayken babasının öldürülüşüne de şahit oldu.

Okurken aynı zamanda çeşitli işlerde çalışan Yaşar Kemal’in edebiyatına çalışma yaşamında gözlemledikleri büyük oranda tesir etti.

Ramazanoğlu Kütüphanesi’nde çalıştığı dönemde Orhan Kemal’le tanıştı. İlk öyküleri “Bebek”, “Dükkâncı”, “Memet ile Memet” 1950’lerde yayımlandı. İlk öyküsü “Pis Hikâye”yi ise 1944’te Kayseri’de askerliğini yaparken yazdı.

1951 yılında İstanbul’a yerleşerek, Cumhuriyet Gazetesi’ nde fıkra ile röportaj yazarlığı yapmaya başladı. “Dünyanın En Büyük Çiftliğinde Yedi Gün” başlıklı röportajıyla Gazeteciler Cemiyeti Özel Başarı Armağanı’nı kazandı. O yıllarda öyküleriyle de ilgi çeken sanatçının 1952 yılında “Sarı Sıcak” adlı öykü kitabı yayımlandı. İlk romanı “İnce Memed” 1955 yılında çıktı. 1955-1984 yılları arasında öykü, roman, röportaj ile makalelerinden oluşan 33 kitabı yayımlandı.

Yaşar Kemal, ilk romanı “İnce Memed” ile 1955 yılında Varlık Roman Armağanı’nı kazandı. 1974 yılında “Demirciler Çarşısı Cinayeti” adlı yapıtı, Madaralı Roman Ödülü’ nü aldı. “Yer Demir Gök Bakır” Fransa’da 1977 yılında, Edebiyat Eleştirmenleri Sendikası tarafından yılın en iyi yabancı romanı seçildi. “Binboğalar Efsanesi” 1979 yaz dönemi için Büyük Edebiyat Jürisi tarafından seçilen kitaplar arasında yer aldı. 1982 yılında uluslararası Del Duca Ödülü’ ne değer görülen Yaşar Kemal, 1984 yılında Fransa’ nın Légion D’Honneur nişanını aldı.

Yapıtlarında Torosları, Çukurova’yı, Çukurova insanının acı yaşamını, ezilişini, sömürülüşünü, kan davasını, ağalık ile toprak sorununu ortaya koyan yazarın betimlemeleri yapıtlarının en önemli özelliğidir. 40 dilde yayımlanmış olan kitaplarıyla, dünya yazınında çok önemli bir yere sahiptir.

Yaşar Kemal, pek çok eserinde Anadolu’nun efsanelerinden ve masallarından ilham almıştır.

Hayatına sayısız ödül kazandıran usta yazar, aynı zamanda Nobel Edebiyat Ödülü’ne aday gösterilen ilk Türkiyeli yazar oldu.

 

 

HDP Newroz programını açıkladı: Hayır kampanyasıyla ortaklaştırılacak

HDP ve DBP, 17 Mart’ta başlayacak Newroz kutlamalarının “Hayır” kampanyasıyla ortaklaştırılacağını açıkladı.

30’un üzerinde merkezde gerçekleşecek Newroz kutlamaları, 16 Nisan’daki anayasa değişikliği referandumu öncesine denk gelmesi sebebiyle “Hayır” kampanyasıyla ortaklaştırılacak.

17 Mart’ta Nusaybin’de başlayacak kutlamalar 21 Mart’ta Diyarbakır ve Van’da gerçekleşecek etkinliklerle sona erecek.

Newroz kutlamaları şu tarihlerde gerçekleşecek:

17 Mart Cuma: Nusaybin

18 Mart Cumartesi: İzmir, Bursa, Adana, Dersim, Antep, Malatya, Doğubayazıt, Manisa, Kocaeli, Siirt.

19 Mart Pazar: İstanbul, Mersin, Antalya, Urfa, Yüksekova, Batman, Konya, Karakoçan, Kars, Hatay, Kızıltepe.

20 Mart Pazartesi: Muş, Cizre, Adıyaman, Iğdır, Bitlis, Hakkari, Ağrı, Bingöl.

21 Mart Salı: Diyarbakır ve Van.

 

(Yeşil Gazete)

Deniz Yücel’in tutuklanması Almanya’yı ayağa kaldırdı

Die Welt’in Türkiye muhabiri Deniz Yücel’in tutuklanması Almanya’da büyük tepki çekti. Almanya Başbakanı Angela Merkel, konuyla ilgili bir açıklama yaparkeni Dışileri Bakanı Sigmar Gabriel’in tepkisi sert oldu.

Ülke genelinde Yücel ile dayanışma eylemleri düzenlenirken, gazetelerin bugünkü nüshalarında da “Deniz’e Özgürlük” ilanı yer aldı. Almanya Başbakanı Angela Merkel de bir açıklama yaparak, Alman Die Welt gazetesinin Türkiye Muhabiri Deniz Yücel’in tutuklanmasını eleştirdi. Merkel, cezanın üzücü ve orantısız olduğunu söyledi.

Die Welt muhabirinin tutuklanmasına Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel de tepki gösterdi.

Merkel’den daha sert bir dil kullanan Gabriel cezanın ‘iki ülkenin basın ve düşünce özgürlüğü konularına ne kadar farklı yaklaştığınının bariz bir örneği’ olduğunu belirtti.

Gözaltına alındıktan iki hafta sonra dün İstanbul Adliyesi’ne getirilen Deniz Yücel, savcılıktaki sorgusunun ardından tutuklanma talebi ile mahkemeye sevk edilmişti.

Yücel’in Enerji Bakanı Berat Albayrak’ın hacklenen e-postalarına yönelik haberleri nedeniyle “Terör örgütüne üye olmak, kişisel verileri kötüye kullanmak ve terör propagandası” yaptığı da öne sürülüyor.

Aynı soruşturma kapsamında gazeteciler Tunca Öğreten, Ömer Çelik ve Mahir Kanaat da tutuklanmıştı.

Alman Yeşiller Milletvekili Özcan Mutlu Twitter hesabından yaptığı paylaşımda protesto gösterilerine katılma çağrısı yaparak Türkiye’deki tüm tutuklu gazeteciler için özgürlük istedi.

Deniz Yücel’in avukatları Veysel Ok ve Ferat Çağıl’ın yedi gün içinde tutukluluk kararına itiraz etmeyi planladıkları belirtildi.

Die Welt’in başyazısı: Hepimiz Deniz’iz

Deniz Yücel’in görev yaptığı gazete Die Welt ise bugün gazetenin genel yayın yönetmeni Mathias Döpfner’in “Wir sind Deniz” (Hepimiz Deniziz) başlıklı başyazısıyla çıktı.

Döpfner yazısında, “Yücel parlak bir gazeteci, her açıdan bağımsız bir kafa ve özgür bir ruh… Ve böyle biri olarak Türkiye’deki pek çok gelişme konusunda endişeli. Ona suçlu muamelesi yapılması, bu türden özgürlükleri elde eden herkesin başına aynı şeyin gelebileceğine işaret ediyor. Tutuklanması istisnai bir vaka değil, bir sistemin parçası. Ancak yabancı bir gazetenin muhabirinin böyle bir muameleye tabi tutulması, konunun yeni bir boyuta ulaştığının göstergesi” dedi.

Meslek örgütleri de tepkili

Deniz Yücel’in tutuklanmasına meslek örgütleri de tepki gösterdi. Almanya Sınır Tanımayan Gazeteciler örgütünden yapılan açıklamada, “Tanınınmış bir gazetenin muhabirinin bu tür suçlamalara karşı kendisini müdafaa etmek durumunda kalması, kovuşturmaların boyutunun sınır dışı etme veya akreditasyon vermemenin çok ötesine geçtiğini gösteriyor” dendi.

Örgütün yöneticisi Christian Mihr, Yücel’in ve Türkiye’de tutuklu bulunan diğer tüm gazetecilerin serbest bırakılmasını talep ederek “Deniz Yücel’e yöneltilen ‘terör propagandası ve halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek’ suçlamaları tam bir saçmalık” dedi.

 

(BBC Türkçe, Deutsche Welle)

Enerji ihtiyacı söylemi çöktü! – Önder Algedik

Bu yazı gazeteduvar.com.tr/ den alınmıştır

Açık olan şu ki “enerjiye ihtiyacımız var” söylemi nükleer ve termik için gerekçe oluyorken, yapılan AVM’ler bile elektrik talebini şişirmeye yetmiyor. Bu söylem yerseniz yaşamaya devam edecek.2017-2030 Türkiye Elektrik Enerjisi Talep Projeksiyonu Raporu haberi geçen hafta basına düştü. Rapora göre 2017’de en düşük 288 milyon MWh (megawatt saat) elektrik tüketimi bekleniyor. Aslında projeksiyonlarda bu rakama 2015’de ulaşılması öngörülmüştü, olmadı.

Yeni aldığımız beyaz eşya eskisine göre daha az yakarken, evimizdeki tüketimimiz hemen hemen aynı kalırken, nasıl Türkiye’nin elektrik tüketimi artmaktan öte katlanıyor ve ona rağmen fazla fazla tüketim tahminlerinde bulunuluyor? Neden Trakya’nın ortasında su toplama havzasına, ya da Nallıhan Kuş Cenneti’ne komşu köye termik santral yapılır? Neden borulara yada kanallara hapsolmamış bir dere kalmamıştır. Neden patlaması ile ünlü nükleer santral Akkuyu’ya yapılır? Asıl önemlisi bütün bunların parasını neden hep biz veriyoruz?

Tek açıklaması “enerjiye ihtiyacımız var” sözü. Ama “kimin doğayı yok edecek, iklimi değiştirecek, faturayı halka ödetecek bir enerjiye ihtiyacı var?” sorusuna cevap verdiğimizde çok şeyi öğreniyoruz.

Tam da bu esnada TÜİK 2015 yılık elektrik tüketimi sektörel detaylarını açıkladı.

2015’de sanayi çok elektrik yaktı

TÜİK’in Net Elektrik Tüketiminin Sektörlere Dağılımı çalışmasına göre, 2015 yılında 217,3 milyon MWh elektrik tüketilmiş. Bu miktar bir önceki yıla göre %4,8 artış anlamına geliyor bu. Bütün sektörlerdeki artış bu oranın altında kalırken, bir tek sanayi sektörü bu oranın üstüne çıktı. Sanayideki elektrik tüketimi bir önceki yıla göre %5,7 arttı.

Ne kadar AVM, o kadar elektrik üretimi

Elektrik tüketiminin yarısından sorumlu sanayideki bu artış tam da “enerji ihtiyacı” söylemine denk düşüyor. 2015 yılındaki artış bize bu fikri verse de, 5 yıl yada daha uzun bir döneme baktığımızda “enerji ihtiyacı” ticaret sektörü, belki de bir anlamda AVM’ler demek. 2000 yılından bu yana elektrik tüketimi toplamda %121 artmış. Aynı dönemde sanayi %112, meskenler ise %100 enerji tüketimini arttırmış. 15 yılda bu oranlarda artış iyi bir şey değil. Ama ticaret sektörü tam %344 artış göstermiş!

Ticaret sektöründe bu kadar neyin arttığını sorabilirsiniz. Ticaret sektörü altında alt sektörlerin ne kadar elektrik tükettiğine dair bir veri yok. Ama bildiğimiz 1988’de ilk AVM’sine sahip olan Türkiye’nin 2006’da 3 milyon metrekare alışveriş merkezi kiralanabilir alana sahip olduğunu biliyoruz. Bu alan 2016’da ise 13 milyon metrekareyi geçiyor. Durum böyle olunca enerji ihtiyacı sanayi üretim, artan konut sayısı, nüfus desek bile o sektörlerdeki artış oranları ile ticaret sektörü hiç örtüşmüyor. 2000-2015 arası elektrik tüketimi kabaca bir kattan fazla artarken, meskenler sadece 1 kat artarken, sanayi bir kattan az fazla artarken ticaret sektörü tam 3,5 kat artmış. Ticaret sektörü 2000 yılında 1 iken 2015’de 4,5 olmuş.

Enerji tahminleri yanıldı

Aralık 2012’de 10 yıllık elektrik kapasite projeksiyonunu TEİAŞ yayınlamıştı. Bu çalışma düşük tahmine göre bile 291,8 Milyon megawatt-saat talep tahmininde bulundu. Bir anlamda elektrik talebi o kadar şişirilmişti ki, bugün gerçekleşen talebin üçte biri kadar fazla talep bekleniyordu. Bir başka deyişle, 3-4 yıl sonrası tahminleri bile en muhafazakar artışın bile çok altında kalıyordu.

Doğru tahmin Akkuyu’dan ederdi

Aslında ne enerji tahminleri yanıldı, ne de AVM’ler boşuna yapıldı. Enerji ihtiyacı söylemi üretimde yeni santral yapılmasını, tüketimde ise onu arttıracak yatırımları beslemesi üstüne kurulu idi. Basit bir örnek verecek olursak, 2015 yılı tahmini ile 2015 yılı gerçekleşen tüketim arasındaki fark tam 2 adet Akkuyu nükleer santraline eşit. Doğru tahmin yapılsa Akkuyu nükleer santralini yapmaya kimse cesaret edemezdi.

Aynı örneği ticaret sektörü için verelim. Dünyada teknoloji geliştikçe sektörlerde elektrik tüketimi belki artabilir ama bu kadar katlanmaz. Diyelim ki bu normal. Sadece konutların elektik tüketimi artışı kadar ticaret sektöründe de artış olsa ne olur? 2000 yılına göre konutlardaki %100 artış ticaret sektöründe olsa 2015 toplam tüketimi neredeyse %10 daha az olur. Yaklaşık 22 milyon MWh’lık bu tasarruf bile tek başına Akkuyu’nun 2 ünitesinin üretimine eşit.

Enerji ihtiyacı söyleminin parçası olan verimsiz bir ticaret sektörü ve ışıl ışıl AVM’ler yarım Akkuyu, şişirilen tahminler ise 2 Akkuyu kadar yatırımın önünü açıyor.

Türkiye, Şili olsun

Şili kırsal kesimde yaşayan ve elektriği olmayan aileler için güneş enerjisi hibe programını başlatmıştı. Böylece o kadar uzun mesafelere altyapı götürmek yerine o paraya güneş enerjisini vermeyi tercih etti. Yani kömür dağıtmıyor, güneş panelleri veriyor. Ardından geçen yaz büyük yatırımlar içinde bir ihaleye çıktı. İhale sonucunda 1 kwh güneş elektriği için 2,91 cent verecek. Bu Türkiye’nin son kömür ihalesinde vermeyi düşündüğü 6,04’cent’in yarısı, nükleere verilecek 12,35 cent’in ise dörtte biri.

Türkiye ise gelecekte de böyle devam edecek. Elektrik Enerjisi Talep Projeksiyonu Raporu’na göre 2037’de düşük senaryoya göre 567,6 milyon Mwh, ikinci senaryoya göre 656,1 milyon, yüksek senaryoya göre de 814,4 milyon Mwh çıkacağı hesaplanmış! Yani 2037’deki iki senaryo arasına bile birkaç nükleer santral ve bir düzine termik santral sığabilir. Ama bunun olması için yapılacak alışveriş merkezleri de bu işi kurtarmayacak.

Açık olan şu ki “enerjiye ihtiyacımız var” söylemi nükleer ve termik için gerekçe oluyorken, yapılan AVM’ler bile elektrik talebini şişirmeye yetmiyor. Bu söylem yerseniz yaşamaya devam edecek. “Yok veriler ortada derseniz” başka bir boyuta geçmeye başlayacağız.

Bu yazı gazeteduvar.com.tr/ den alınmıştır

 

Önder Algedik

Kuzey Ormanları Savunması “3. havalimanından çekilen yok” diyen Bakan’a yanıt verdi

Kuzey Ormanları Savunması (KOS), 3. havalimanı konusunda “Projeden çekilen yok” diyen Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Ahmet Arslan’a yanıt verdi. KOS’un açıklamasında “3. havalimanı raporumuzda da savunduğumuz üzere, bir ulaşım projesi olmayıp ÇED raporlarında aynen belirtildiği üzere bir Aerotropolis ya da ‘Havalimanı Kenti’, bir emlak-inşaat projesidir. Eko-kırım ve kent-kırım Aerotropolis projesi, İstanbul’u yok etme projesidir” dendi.

Kuzey Ormanları Savunması 20 Şubat günü inşaat ve emlak alanında faaliyet gösteren Hollanda merkezli Atradius Dutch State Business’in, 3. Havalimanı projesinden çekildiğini duyurmuştu. Duyuruda, firmanın Kuzey Ormanları Savunması’nın hazırladığı raporu 2016’da talep ettiği, daha sonra projeden desteğini çekme kararı aldığını ve Hollanda’dan iki sivil toplum örgütünün Kuzey Ormanları Dayanışması’na destek verdiği bilgileri yer almıştı.

Ahmet Arslan bu duyuru sonrası iki açıklama yaptı “Dünyanın prestij projesi olan 3. Havalimanı projesinde yer almak adına herkesin yarıştığı bir ortamda, kimsenin çekilmesi söz konusu değil” dedi.

Diğer açıklamada ise “Kaç tane şirketin destek verdiği konusundaki rakam şu anda aklımda tam olarak yok. Ama çok sayıda şirket destek veriyor. Kredi sisteminde anlaşmalarda herhangi bir sıkıntımız yok. Birinin sistemden çekilmesi demek, anlaşmaların sıkıntıya düştüğü anlamına gelmez” dedi.

Kuzey Ormanları Savunması’nın internet sitesinden yaptığı açıklama şöyle:

“Bakanın ‘projeden çekilen yok’ dediği tüm küresel şirketler üşüştükleri Kuzey Ormanları’ndan, tarım topraklarından, su kaynaklarından çekilmeli, küresel yağmacıları cezbetmek için yapılmakta olan tüm projeler derhal durdurulmalı, iptal edilmelidir.

“3. havalimanı raporumuzda da savunduğumuz üzere, 3. havalimanı projesi bir ulaşım projesi olmayıp ÇED raporlarında aynen belirtildiği üzere bir Aerotropolis ya da ‘Havalimanı Kenti’, bir emlak-inşaat projesidir. Amaç, havalimanını bir çekim ve cazibe merkezi yaparak çevresine kentler inşa etmek ve çevredeki bakir arazileri emlak ve inşaat şirketlerinin bilumum projelerine açmaktır.

“Kanal İstanbul ve 3. köprü ile birlikte bir paket programdır. Dolayısıyla, bugün 3. havalimanı projesi bölgesinde, bir tane değil, onlarca proje için küresel inşaat ve emlak şirketleriyle kapalı kapılar ardında pazarlıklar yapılıyor.

“Bu ülkenin vatandaşları, 3. Havalimanı sahasına yönelik onlarca proje hakkında hiç bir bilgiye sahip değil. Ne acıdır ki, bu projeler kotarıldıktan sonra ancak haberimiz oluyor.

“Köklü kredi kurumu ADSB etik gereği, firmanın adını ve üstlenmek istediği projenin yerini ve içeriğini KOS’a açıklamamıştır. Öte yandan, KOS ile yazışmakta olan ADSB Çevresel ve Sosyal Danışmanı Jellema Anna, ADSB resmi e-postası üzerinden firmanın projeden çekildiğini 26 Ocak 2017’de tarafımıza bildirmiştir.

“Bakan Arslan, ‘Projeden çekilen yok’ derken, talanın boyutunu ve trajik gerçeği de açık etmektedir. Küresel emlak inşaat şirketleri, kendi ülkelerinde yapamadıkları, yapamayacakları doğa ve çevre talanını İstanbul’un asırlardır el değmeyen arazilerinde gerçekleştirmek üzere ellerini ovuşturmaktadır. Biri çekilse, diğerleri sıradadır.

“Kentin can damarları olduğundan, Roma, Bizans, Osmanlı, Cumhuriyet hiçbir dönemde el sürülmemiş Kuzey Ormanları bugün büyük tehdit altındadır. Havalimanı bahanesiyle, havalimanını merkez eylerken, çevresini bilcümle kent projesiyle talan edecek eko-kırım ve kent-kırım Aerotropolis projesi, İstanbul’u yok etme projesidir. Mesele, kredi sağlandı / sağlanmadı, şirket çekildi / çekilmedi ötesinde budur. İstanbul’u el birliği ile ya savunacağız ya savunacağız; mesele bu kadar basittir.

 

(Yeşil Gazete)

Mutsuz yemekler 3 – Michael Pollan

Bu yazı sivilsayfalar.org/ dan alınmıştır

Bu devirde yemek yemek mide ister yazı dizisi için tıklaynız

***

Michael Pollan’ın “Mutsuz yemekler” adlı yazısının 3. kısmında beslenme hakkındaki yaygın inanışların hatalarına dikkat çekiyor ve bir soru soruyor; “Yemeğe bir nesneden ziyade bir ilişki olarak baksaydık nasıl olurdu?”

*Bu yazı İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğrencisi Selva Daşdemir tarafından Türkçeleştirilmiştir

Odadaki fil

Sağlık ve beslenme biçimi üzerine yapılmış en kapsamlı ve önemli çalışmalar Batı tipi beslenme rejimin ana özelliklerine pek dokunmamayı başarıyor: Bolca et ve işlenmiş gıda, bolca ilave yağ ve şeker… Her şeyden bol bol; ama meyve, sebze ve tam tahıllar hariç. Besin değeri ideolojisinin [nutritionism- bkz. 1. bölüm] ve indirgemeci bilimin sınırları içerisinde, araştırmacılar besin bileşenleri üzerine tek tek çalışıyorlar. İncelemeye tabi tuttukları ana insan grubu, son çalışmalar ışığında X bileşeninden daha çok yiyip Y bileşenini azaltmaya çalışan tipik Amerikalı tüketiciler. (…) Bu araştırmaların sonuçlarının belirsiz ve tartışmalı oluşu bizi şaşırtmamalı.

Peki ya odadaki fili yani Batı tipi beslenmeyi ne yapacağız? Gıda hakkında içine düştüğümüz bu karmaşa karşısında beslenme ve sağlık üzerine ne bildiğimizi gözden geçirmek faydalı olabilir. Geleneksel biçimde beslenen insanlara kıyasla, Amerika’daki beslenme rejiminin daha yüksek oranda kanser, kalp hastalıkları, şeker hastalığı ve obeziteye yol açtığını biliyoruz. (Amerika’daki her 10 ölümden 4’ü beslenme biçimleriyle alâkalı). Dahası, düşük hastalık riskine sahip ülkelerden gelen insanlar dahi Amerika’da yaşamaya başladıklarında, “refah hastalıkları”na yakalanma riskleri artıyor. Besin değerleri ideolojisi, Batı tipi beslenmeyi olduğu gibi kabul edip, vücuda zararlı yanlarını içerisindeki yağ, şeker, tuz gibi kötü besinleri ayrıştırarak hafifletmeye çalışıyor [bkz. 2. bölüm]. Gıda endüstrisini ve halkı da bunları sınırlandırması için teşvik ediyor. Oysa bu yöndeki tavsiyeler, Birleşik Devletler’deki kanser ve kalp hastalıkları oranlarını sadece az bir miktar düşürebildi. (Kalp hastalıklarından kaynaklı ölümler 50’lerden beri azalma gösteriyor, fakat bunun sebebi daha ziyade tedavi yöntemlerindeki yenilikler). Obezite ve şeker hastalıkları ise uçuşa geçti.

Bir sorunu anlayıp çözmeye bu kadar uğraştıktan sonra durumu kötüleştirmek, kimsenin istemeyeceği bir durum elbette. Fakat beslenme konusunda olan tam olarak bu. Bilim adamları ellerindeki en iyi araçlarla ve iyi niyetlerle pek çok çalışma yaptılar. Oysa geldiğimiz noktada yemekten daha az keyif alıyoruz ve sağlığımız bozuldu. Belki de şu an ihtiyacımız olan, gıdanın ne olduğu hakkında daha geniş kapsamlı, daha az indirgeyici bir yaklaşım. Daha ekolojik ve kültürel bir bakış…. Mesela, yemeğe bir nesneden ziyade bir ilişki olarak baksaydık nasıl olurdu?

Doğada olup biten hep buydu zaten: Türler besin zincirleriyle ya da ağ dediğimiz ilişkilerle birbirine bağlıdır ve bu ağlar toprağa kadar uzanır. Türler yedikleri diğer türlerle ortak bir evrimleşme geçirir ve sıkça karşılıklı bağımlılığa dayanan bir ilişki ortaya çıkar: “Eğer genlerimi yayarsan seni beslerim.” Kademeli bir birlikte uyum süreci, elma ya da kabağı aç bir hayvan için lezzetli ve besleyici bir yiyeceğe dönüştürür. Hayvan yavaş yavaş bitkiden en iyi şekilde verim alabilmek için gerekli olan sindirim araçlarını edinirken (enzimler vb.) bitki, zamanla ve deneme yanılmayla, hayvanın arzu ve ihtiyaçlarını gidermek için daha lezzetli (ve daha cazip) hâle gelir. Keza inek sütü de insanlar için her zaman besleyici bir gıda olagelmemiştir. Hattâ ineklerin çevresinde yaşayanlar evrimleşip laktozu sindirme yeteneğini kazanana kadar insanlar sütten hastalanıyordu. Bu gelişim hem ineklerin hem süt içenlerin yararına oldu.

“Sağlık”, diğer etkenler bir kenara, besin zincirindeki bu tarz ilişkilerin içerisinde yer almanın bir yan ürünüdür. Bizim gibi hem etçil hem otçul canlılar için bu, epey çok sayıda ilişkiye dahil olmak anlamına geliyor. Dahası, besin zincirindeki bir halkanın sağlığının bozulması, diğer herkesin sağlığının etkilenmesi demek. Toprak kuruduğunda ya da herhangi bir şekilde bozulduğunda, o toprakta yeşeren otlar, o otları yiyen sığır ve sütü içen insan da bundan etkilenir. İngiliz Tarım Uzmanı Sir Albert Howard’ın 1945 yılında yayınladığı “Toprak ve Sağlık” kitabında (organik tarımın kurucu kitabı)  dediği gibi, toprağın, bitkinin, hayvanın ve insanın sağlığını tek bir konu olarak görmek gerekir. Kendi kişisel sağlığımız tüm besin ağına ayrılmaz bir biçimde bağlıdır.

Birçok durumda, yiyecekler ve tüketicileri arasındaki uzun süreli aşinalık besin zincirinde deneme yanılmaya dayalı, karmaşık bir ilişkiler sistemi kurulmasına yol açar. Canlılar tadından ve kokusundan yiyeceğin kendisi için uygun olup olmadığını anlayabilir hâle gelir. Vücutlarımız ise bu denemelerden sonra ne yapacağını öğrenip, yiyecekleri parçalayacak kimyasalları önceden hazırlamaya başlar. Sağlığımız bu biyolojik sinyalleri ne kadar iyi okuyabildiğimize bağlıdır: Bu bozuk ve kokuyor, şu olgunlaşmış, bu inek de güzel diyebilmemiz hayatî önemdedir. Bir canlının belirli bir yiyecek hakkında daha çok tecrübeye sahip olması bunu yapmayı kolaylaştırır. Fakat yiyecekler, sentetik tatlandırıcılarla hisleri aldatmaya yönelik olarak tasarlandığında işler karışır.

Bu ekolojik ilişkilerin gıda bileşenleri arasında değil, insanlar ve gıdalar arasında olduğuna dikkatinizi çekerim. Söz konusu yiyecekler eninde sonunda vücudumuzda bileşenlerine ayrılsa da (örneğin mısır basit şekere dönüşür), yiyeceğin kalitesi önemsiz değildir. Şekerin ne hızda enerji verip sindirileceği yenilenin mahiyetine bağlıdır ve bu, insülin dengesi için çok önemlidir. Başka türlü söylemek gerekirse, vücudumuzun mısır ile eskiden beri süregelen öyle sağlam bir ilişkisi vardır ki yüksek fruktozlu mısır şurubuna ihtiyacımız aslında yoktur. Mısırla böyle bir ilişki ileride kurulabilir (insanlar düzenli glikoz ve fruktoz akınıyla baş edebilecek insanüstü insülin sistemi geliştirdiği zaman), fakat şu an için bu ilişki bizi hasta ediyor; çünkü vücudumuz bu biyolojik yeniliklerle nasıl başa çıkacağını bilmiyor. Benzer bir biçimde, koka yapraklarını çiğnemeye alışkın insan vücutları (Güney Amerika yerlileri ve koka bitkileri arasında çoktandır olan bir ilişki)  aynı “etken maddelerden”  oluşmasına rağmen kokain yahut “crack” [kokainin sigara gibi içilebilir küçük parçalar hâlindeki formu] karşısında dağılır. Yiyecekler ve ilaçları anlamak için indirgemeci bir yaklaşım zararsız, hattâ gerekli olabilir. Fakat uygulamadaki indirgemecilik, sorunlara yol açar.

Yemek yemeye bu ekolojik bakış açısından bakmak, Batı tipi beslenme biçimi üzerine yepyeni bir perspektif kazandırıyor. 20. yüzyıl boyunca sadece yiyeceklerin mahiyeti değil, bizim yiyecekle kurduğumuz ilişkilerde de (topraktan sofraya uzanan) radikal ve sert değişimler yaşandı. Besin değeri ideolojisinin kendisi de bu değişimin bir parçası ve değişimleri anlayabilmenin yolu, kurduğumuz ilişkileri öğrenmekten geçiyor. Bu değişimler çok kapsamlı ve çeşitli oldu; fakat başlangıç olarak en büyük ölçekli dört değişim dinamiğine yakından bakalım.

A) İşlenmemişten İşlenmiş Gıdaya: Mısırın hikâyesi, modern beslenme biçiminin ana özelliklerini içeriyor, yani işlenmiş ürünlere, özellikle karbonhidratlara yönelik gitgide artan yönelimi… Buna uygulamalı indirgemecilik diyelim. İnsanlar endüstri devriminden beri buğday işliyorlar ve daha az besleyici olmasına rağmen beyaz un (ve pirinci) tercih ediyorlardı. Tahılları işlemden geçirmek raf ömürlerini uzatır (haşereler için daha az besleyici hâle gelmesi sebebiyle) ve şekerin açığa çıkmasını yavaşlatan lifleri ortadan kaldırarak hazmını hızlandırır. İşlemden geçirmek, beynin ana yakıtı olan glikozu daha hızlı ve etkili iletmenin yoludur. Çoğu endüstriyel gıda şirketi, o yüzden bu yöntemleri tercih eder. Bazen mısırın mısır şurubuna dönüştürülmesinde olduğu gibi, bu kasten yapılır. Bazense gıdanın işlenme sürecinde ister istemez ortaya çıkar. Örneğin işlem sırasında dondurulan gıdaların lifleri yok olur, şeker emilim hızı dolaylı olarak artar.

Öyleyse “fast food” bu açıdan da hızlıdır diyebiliriz. Belli bir noktaya kadar önceden hazmedilmiş olduğu için, kana daha hızlı karışır. Batı tipi beslenmenin hızlanarak yayılması bize derhal şeker doyumu sunarken bu “sürat”, insülin direncini aşındırır ve Tip II diyabete sebep olur. (Özellikle de bu tarz şekerlere önceden maruz kalmamış bünyeler daha çabuk etkilenir). Bir beslenme uzmanının bana dediği gibi, ulus olarak “damardan glükoz” verme deneyinin ortasındayız. İnsanlar Amerika’ya geldiğinde ya da ülkelerine fast food restoranları açılıp böyle bir beslenme biçimiyle karşılaştığında vücutları şok geçirir. Toplum sağlığı uzmanları bu duruma “yeni beslenme rejimine intikal” adını verir. Sonuçları ölümcül olabilir.

B) Karmaşadan Basitliğe: Endüstrileşmenin yemek zincirlerine etkisini anlatan en kilit kavram basitleştirmedir [simplification]. Kimyasallar toprağın kimyevî yapısını basitleştirir, toprak da orada yaşayan bitkinin kimyasını… USDA [Amerika Tarım Bakanlığı] verilerine göre sentetik azot gübresinin yaygınlaşması yiyeceklerin besin değerini önemli ölçüde düşürmüştür. Kimi araştırmacılar sebep olarak toprağın kalitesinin azalmasını, kimisi ise gıdanın besleyici olmasından çok yüksek rekolteli olmasına verilen önceliği gösterir. Sebep ne olursa olsun, gıda zincirinin her aşaması basitleşmektedir. Gıdaların besin değeri işlendiği için düşer; ardından çeşitli bileşenler gıdaya yeniden eklenir: beyaz una folik asit, mısır gevreğine çeşitli mineraller, vitaminler vs. Ancak ilave edilenler yalnızca uzmanların önemli gördükleridir. Peki gözden kaçırdıkları neler olabilir?

Basitleşme, tür çeşitliliklerinde de kendini gösterdi. Günümüz süpermarketlerinde satışa sunulan olağanüstü çeşitlilik, modern diyetin aslında pek az sayıdaki canlı türünden geldiği gerçeğini görünmez kılıyor. Ekonomik sebeplerden dolayı yiyecek endüstrisi, binbir şekilde işlenmiş ürününü, aralarında en başta mısır ve soya fasulyesinin bulunduğu az sayıdaki bitki türünden temin etmeyi yeğliyor. Günümüzde insanların aldığı kalorinin üçte ikisi yalnızca dört mahsulden geliyor. İnsanoğlunun tarihinde yaklaşık 80 bin farklı yenilebilir tür tükettiğini ve bunların üç bininin geniş çaplı kullanıldığını hesaba katacak olursanız, bu besin ağında radikal bir sadeleşmeye gittiğimizi gösteriyor. Peki bu neden önemli? Çünkü insanlar hem etçil hem otçul canlılar olarak sağlıklı yaşayabilmek için 50 ila 100 arasında farklı kimyasal bileşiğe ihtiyaç duyar. İhtiyaç duyduğumuz her besini işlenmiş mısır, soya, un ve pirinçten oluşan bir diyetten alıyor olduğumuza inanmak güç.

C) Yapraklardan Tohumlara: Güvendiğimiz çoğu bitkinin tahıl oluşu tesadüf değil; bu ekinler güneş ışığını karbonhidrat, yağ ve protein gibi makro besinlere dönüştürmekte özellikle verimliler. Bu makro besinler, hayvanlara verilerek hayvan proteinine ve her çeşit işlenmiş gıdaya dönüşebilir. Ayrıca tahılların uzun süre saklanabilen dayanıklı tohumlar oluşu, hem bir besin hem de bir mal olarak kullanılabilmelerini sağlar. Bu da onları endüstriyel kapitalizmin ihtiyaçlarına uygun hale getirir.

Obez çocukların ülkelere ve yıllara göre artışı

İnsanların ihtiyaçları ise ayrı bir konu. Artan obezite ve şeker hastalığı, aşırı üretilen makro besinlerin sağlığımız için büyük tehlike arz ettiğini gösteriyor. Fakat yetersiz miktarda alınan makro besinlerin de aynı oranda tehlike anlamına geleceğini belirtmek gerekir. Basitçe anlatacak olursak, günümüzde daha çok tohum daha az yaprak yiyoruz. Geniş etkilerini daha yeni görmeye başladığımız sarsıcı bir gıda rejimi değişimi bu. Besin değeri ideolojisinin indirgeyici diliyle konuşacak olursak, yapraklardan oluşan bir diyette işlenmiş tohumlara kıyasla daha fazla mikro besin bulunur: antioksidanlar ve diğer yeni keşfedilmiş biyo-aktif kimyasallar  (kekik dalını hatırladınız mı? Bkz. 2. bölüm.) lifler ve belki de bunların en faydalısı olan lifli yeşil yapraklardaki sağlıklı omega-3 yağları…

Çoğu insan omega-3 yağ asitlerini balıkla bağdaştırır, fakat balıklar bunları asıl çıktıkları yer olan yeşil bitkilerden, özellikle alglerden alır. Bitki yaprakları bu temel yağları fotosentezin bir parçası olarak üretir (temel, çünkü vücudumuz bunları kendi kendine üretemez). Tohumlar ise vücudumuz için önemli olan bir başka temel yağ asidini içinde barındırır: omega-6. Biyokimyanın derinliklerine dalmadan şunu belirtmek gerekir: Bu iki yağ asidinin bitkide ve bitkiyi yiyen üzerinde birbirlerinden farklı görevleri vardır. Omega-3 nörolojik gelişimde, hücre duvarlarının geçirgenliğinde, glükoz metobalizması ve iltihapların yatıştırılmasında önemli rol oynar. Omega-6’lar ise yağ depolanması (bitki için yaptığı budur), hücre duvarlarının sertliği, pıhtılaşma ve iltihaplara tepki vermede görev alır. (Omega-3’leri hızlı ve esnek, omega-6’ları ise sağlam ve yavaş olarak düşünün.) Bu iki lipit önemli enzimlerin dikkatini çekmek için birbirleriyle yarışır. Omega-3 ile omega-6 arasındaki oran, herhangi bir yağın vücutta ne miktarda olduğundan çok daha önemlidir. Çok fazla omega-6, çok az omega-3 kadar sorun yaratabilir.

Batı tipi diyetle beslenen birisi için bu bir sorun olabilir. Beslenme düzeni yapraklardan tohumlara doğru değişim gösterirken, vücudumuzdaki omega-3 ve omega-6’ların oranı da aynı şekilde değişim gösteriyor. Modern üretim şekilleri beslenme düzenimizdeki omega-3’leri azalttı. Omega-3’ler omega-6’lardan daha dayanıksız ve bozulmaya daha yatkın olduğu için daha az omega-3 ihtiva eden bitkiler ektik. Dahası, yağları daha dayanıklı olmaları için hidrojenize etmemizden ötürü omega-3’ler hepten gitti. Yapraklardan ziyade tohumla beslenen hayvanların etlerinde de endüstrileşme öncesi ete göre daha çok omega-6 ve daha az omega-3 var. 1970’lerden beri resmî beslenme tavsiyeleri, omega-6 açısından zengin olan çoklu doymamış bitki yağlarını (özellikle mısır ve soyayı) teşvik etti. Böylelikle ne yaptığımızın farkında olmadan, bu iki önemli yağ asidinin vücudumuzdaki ve aldığımız besinlerdeki oranını alt üst ettik. Günümüzde ortalama bir Amerikalının vücuduna aldığı omega-6’ların  omega-3’lere oranı 10’a 1. Bu oran 20. yüzyılın başında, yani tohum yağlarının yaygın olarak kullanıma sunulmasından önce yaklaşık bire birdi.

Bu lipidlerin görevi tam olarak anlaşılabilmiş değil, fakat pek çok araştırmacı tarihsel olarak düşük omega-3 seviyesinin (ya da tam tersi, yüksek omega-6’nın) Batılı beslenme tarzıyla ilişkilendirilen kalp hastalıkları ve şeker hastalığı gibi pek çok kronik rahatsızlığa sebep olduğunu söylüyor. (Bazı araştırmacılar omega-3 eksikliğini artan depresyon oranları ve öğrenme yetersizlikleriyle de bağdaştırıyor.) Bu eksikliği tedavi etmek için besin değeri ideolojisi [nutriotinism- bkz. 1. bölüm] klasik olarak ek omega-3 takviyesi verir ya da besin ürünlerinin kuvvetlendirilmesini savunur. Fakat omega-6 ve omega-3 arasındaki bu karmaşık ve rekabetçi ilişkiden dolayı, bu beslenme biçiminin siz omega-6 alımını azaltmadığınız sürece pek bir faydası dokunmaz.

D) Yemek Kültüründen Yemek Bilimine: Batılı beslenme biçimi açık konuşmak gerekirse ekolojik bir diyet değil. Yediğimiz yemeklerin endüstriyelleşmesi adını verdiğimiz Batılı beslenme biçimi, sistematik bir biçimde geleneksel yemek kültürlerini yok ediyor. Modern besin çağından ve besin değerlerinin takibinden önce insanlar ne yiyeceklerine millî, etnik ya da bölgesel kültürlerine göre karar verirlerdi. Biz kültürü, diğer insanlarla olan ilişkilerimize aracı olan inançlar ve uygulamalar bütünü olarak düşünürüz. Fakat kültür aynı zamanda insanın doğayla olan ilişkisini düzenlemekte de (en azından bilimin önem kazanmasından önce) oldukça önemli rol oynardı. Bu ilişkinin büyük kısmı yemek yemekle ilgiliydi ve kültürler neyi, nasıl, neden, ne zaman ve ne kadar yiyeceğimize dair de kurallar içeriyordu. (…)

Batı tipi beslenmenin icatları ve şaşaası, her yıl ortaya çıkan 17.000 yeni ürün ve bu ürünleri satmaya çalışan pazarlamacılığın gücü sayesinde geleneği alt etti ve bizi şu an bulunduğumuz duruma getirdi. Ne yiyeceğimize bilim, basın ve reklamların yardımıyla karar veriyoruz. Batılı beslenme tarzının sorunlarıyla daha iyi başa çıkmamıza yardımcı olma amacıyla ortaya çıkan besin değerleri paradigması, geleneksel beslenme biçiminin bastırılmasında ve yeni ürünlerin pazarlanmasında endüstriye yardım eder hâle geldi. Eğer beslenme kültürünüz sağlıklı ve bozulmamış olsaydı bu yazıyı buraya kadar okumamış olur, basitçe ebeveynlerinizin, dedelerinizin ve büyük dedelerinizin size öğretmiş olduğu şekilde yemeye devam ederdiniz. Soru şu: Kadim bilginin yerine geçen bu yeni yetkililerle geldiğimiz nokta ne? Cevabı artık biliyor olmalısınız.

Gelinen şu noktada, fast food’u artık yemek kültürümüzün bir parçası olarak kabul etmemiz gerektiği ileri sürülebilir. Belki de zamanla insanlar bu şekilde yemek yemeye intibak ederek daha sağlıklı olacak. Fakat insanların, doğal seçilim yoluyla Batılı beslenme şekline alışmasını beklerken hastalanıp ölecek olanlara da hazırlıklı olmalıyız. Bunu yapmıyoruz.  Onun yerine, “alışmamıza” yardım etmesi için sağlık hizmetlerine başvuruyoruz. Tıp bilimi, Batılı beslenme biçimi yüzünden hastalananları nasıl hayatta tutacağını öğreniyor. Kalp hastalıklarına sahip olanların ömrünü uzatmakta oldukça başarılı hâle gelmişti, şimdi obezite ve şeker hastalıkları üzerine çalışıyor. Kapitalizmin intibak yeteneği olağanüstü, kendi yarattığı problemleri kazançlı iş fırsatlarına dönüştürüyor: zayıflama hapları, kalp ve bypass operasyonları, insülin iğneleri, obezite cerrahisi… Fast food’un sağlık hizmetleri endüstrisine katkısı aşikâr; ancak bunun topluma olan maliyeti (beslenme bozukluklarından kaynaklanan sağlık hizmetlerinin masrafı yılda yaklaşık 200 milyar doları geçiyor) sürdürülemeyecek boyutta.

Sivil Sayfalar için çeviren: Sesil Tok

Yazının orjinali için tıklayınız

Michael Pollan hakkında daha fazla bilgiye ulaşmak için tıklayınız

Bu yazı sivilsayfalar.org/ dan alınmıştır

 

Michael Pollan

Sedat Ergin görevden alındı; ‘amiral gemisi’nin yeni kaptanı Fikret Bila

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve hükümetin, ‘Karargah rahatsız’ haberi nedeniyle tepki gösterdiği Hürriyet gazetesinde tepe yönetim değişti. Ağustos 2014’ten bu yana Hürriyet Genel Yayın Yönetmenliği görevini sürdüren Sedat Ergin görevden alındı. Ergin’in yerine Milliyet’in eski Genel Yayın Yönetmeni ve Hürriyet gazetesi yazarı Fikret Bila getirildi.

Sedat Ergin’in görevden alınarak yerine Fikret Bila’nın getirildiği gazete tarafından resmi olarak açıklanmasa da, konuyla ilgili herhangi bir yalanlama da yapılmadı.

Medyaradar’da yer alan habere göre, Hürriyet gazetesi yönetimi bugün Bila ile bir toplantı gerçekleştirdi ve görevin kendisine verildiği belirtildi

T24’te ter alan habere göre ise, gazetedeki yönetim değişikliğine şubat ayının ortasında karar verildi. Şubat ortasında Ankara’dan İstanbul’a davet edilen Fikret Bila’ya, Sedat Ergin’in de bilgisi dâhilinde Hürriyet Genel Yayın Yönetmenliği görevi teklif edildi. Bila görevi kabul etti, ancak Doğan Ailesi üyelerinin yurt dışında bulunması nedeniyle kararın açıklanması mart ayı başına bırakıldı.

Hürriyet gazetesinden konuyla ilgili bilgi veren kaynaklar, “bu takvimin, 25 Şubat Cumartesi günü yayımlanan ‘Karargâh rahatsız’ başlıklı haber nedeniyle çıkan krizle çakışması üzerine doğal olarak gazete yönetiminde değişiklik gerekçesinin bu haber olduğu yorumları yapıldığını, ancak gerçeği bu tesadüfün açıklamadığını” ifade etti.

RedHack sızdırmıştı

Redhack’in Doğan Medya Grubu Başkanı iken Eylül 2016’da sızdırdığı Mehmet Ali Yalçındağ’ın yazışmalarında, Sedat Ergin’in Hürriyet Genel Yayın Yönetmenliği’nden alınması planı da kamuoyuna yansımıştı. Aydın Doğan’ın kızı Arzuhan Doğan Yalçındağ’la evli olan Mehmet Ali Yalçındağ’a ait olduğu ve Cumhurbaşkanlığı Özel Kalem Müdürü Hasan Doğan ile Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Berat Albayrak’la yazışmaları da içerdiği öne sürülen maillerde, Yalçındağ’ın, Sedat Ergin’in yerine Hürriyet Genel Yayın Yönetmenliği’ne Ahmet Hakan’ın getirileceği açıklamaları da yer almıştı.

Fikret Bila kimdir?

Türkiye medyasının kıdemli isimlerinden olan Fikret Bila 1979 yılında Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nden mezun oldu. Gazeteciliğe 1977 yılınsa, öğrenciyken, Yankı dergisinde başladı, daha sonra Nokta dergisinde de çalıştı.

Mezuniyetinin ardından parlamento adına devlet ve yerel yönetimler üzerinde denetim yapan Sayıştay’ın sınavını kazanarak denetçi oldu.
1980-1985 yılları arasında Sayıştay denetçisi olarak görev yapan Bila, Gazi Üniversitesi’nden 1986 yılında doktora derecesi aldı.
Sayıştay yıllarının ardından gazeteciliğe dönen Bila, Milliyet Ankara İstihbarat Şefliği’ne getirildi.
Orhan Tokatlı’nın yerine getirildiği Milliyet Ankara Temsilciliği döneminde CNN Türk’te Ankara Kulisi programını sundu.
Bila, uzun süre “Yön” başlıklı köşesinde günlük yazılar yazdığı Milliyet’in Demirören ailesine satılmasının ardından, 30 Temmuz 2013’te Genel Yayın Yönetmenliği görevine getirildi. Bila, 8 Haziran 2016’ya kadar sürdürdüğü bu görevin ardından, 1 Ağustos 2016’dan itibaren köşe yazarı olarak Doğan Medya Grubu bünyesinde bulunan Hürriyet’e geçti.

Uzun süre Milliyet Yayın Koordinatörlüğü yapan müteveffa gazeteci Hikmet Bila ile kardeş olan Fikret Bila’nın çalışmaları Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Abdi İpekçi, Çağdaş Gazeteciler Derneği gazetecilik ödüllerine değer görüldü.
Bila’nın “Komutanlar Cephesi”, “Ankara’da Irak Savaşları”, “Hangi PKK: Satranç Tahtasındaki Yeni Hamleler”, “Phoenix: Ecevit’in Yeniden Doğuşu” başlıklı kitapları yayımlandı.

 

(T24)