15 Temmuz darbe girişimi sonrası üniversitelerde yürütülen FETÖ soruşturmalarına ilişkin olarak, MİT tarafından yapılan incelemelerde 910 akademik personelin ByLock kullandığı ileri sürüldü.
Programı aktif olarak kullandığı saptanan kişilerin ByLock’u kullandıklarının belirlenmesinin ardından YÖK’e isim listelerinin gönderildiği belirtildi. YÖK tarafından yapılan işlemlerle bu kişilerin üniversite ile ilişiklerinin kesileceği öne sürüldü.
Vatan gazetesinin haberine göre, 2008 ve 2009 yıllarında yapılan ALES’te 32 bin birincinin çıkması, örgütün kamu kurumlarına sızmak için kopya çekilmesini sağladığına kanıt olarak sunuldu.
Vatan’ın haberi şöyle:
15 Temmuz darbe girişiminden sonra, kamuda görev alan FETÖ üyeleri hakkında kapsamlı bir soruşturma başlatıldı. Bu soruşturmaların merkezinde ise kamuya personel alımında kritik bir rol alan ÖSYM ve kamuya personel sağlayan sınavlar incelemeye alındı Son olarak geçen Aralık ayında ÖSYM’nin kozmik odası olarak bilinen ‘Soru Hazırlama ve Geliştirme Daire Başkanlığı’nda aralamalar yapıldı.
Yapılan incelemelerde 2008 yılından başlayarak UDS (Uluslararası Dil Sınavı), KPSS (Kamu Personeli Seçme Sınavı), ALES (Akademik Personel ve Lisansüstü Eğitimi Giriş Sınavı) araştırıldı. Bu incelemeler sırasında yaklaşık 400 bin kamu personelinin FETÖ ile bağlantısı olabileceği görüldü. En çarpıcı sonuçlar ise üniversitelerde tespit edildi.
32 bin birinci
Üniversitelere personel alınımında kriter olan ALES sonuçları incelendiğinde binlerce kişinin kopya çektiği belirlendi. Buna örnek olarak 2008-2009 yıllarında ALES sonuçları gösterildi. 2008’de yaklaşık 317 bin kişi ALES’e girdi, 11 bin 930 birinci çıktı. 2009’da ise yaklaşık 375 bin kişi girdi, 20 bin 290 kişi birinci oldu. Bu durum hayatın olağan akışına ters olarak görüldü. Çünkü bu sınavda en fazla 3 hata yapan bile dereceye giremezken iki sınavda toplam 32 bin 320 birinci çıktı. Bu olağan dışı durum 2016 sonuçları ile karşılaştırıldığında daha net ortaya çıktı. 2016 sonuçlarına göre 332 bin adayın girdiği sınavda en fazla iki soru yanlış yapan sayısı bile 140. Aradaki fark soruların çalındığı sonucunu ortaya çıkardı.
27 bin kadro
Savcılık tarafından 2008 – 2014 yılları arasındaki 6 sınavın en fazla puan alanların listesi hazırlandı. Bu liste içinde üniversitelere yerleşenler belirlendi ve ALES sayesinde yaklaşık 30 bin kişinin akademik kadroya yerleştiği tespit edildi. Daha sonra bu 30 bin kişi araştırıldı. Soruşturmalar kapsamında itirafçı olarak ifade verenler de oldu. İtirafçılar içinde birinciler de yer aldı. Savcılık ifadelerinde birinci olduklarını ancak sınavdan önce soruların kendilerine verildiğini itiraf ettiler. 30 bin kişi içinde ise en az 20 binin FETÖ ile bağlantısı olduğu değerlendiriliyor.
910 akademisyende ByLock!
Akademik kadro ile ilgili yürütülen bir başka soruşturma ise ByLock ile ilgili. MİT tarafından ByLock üzerinde yapılan incelemelerde 122 bin kişinin ismine ulaşıldı. Bu rakam içinde ise 910 akademik personelin ByLock kullandığı belirlendi. Bu kişilerin aktif olarak ByLock programını kullandıklarının saptanmasından sonra YÖK’e bu kişilerin listeleri gönderildi. YÖK tarafından yapılan işlemlerle bu kişilerin üniversite ile ilişiklerinin kesilmesi bekleniyor.
Danimarka, 22 Şubat günü ülkenin elektrik ihtiyacının tamamını karşılayabilecek rüzgâr enerjisi üretti. Verilere göre ülke 22 Şubat günü 97 Gigawatt-saat (GWh) rüzgar enerjisi üretti. Ülke bu enerjinin 70 GWh oranını kara rüzgârından, 27 GWh oranını ise deniz üzerinde kurduğu rüzgâr santrallarından elde etti. Bir günde üretilen elektrik “ortalama 10 milyon hanehalkına eşdeğer” güç olarak hesaplandı.
WindEurope’ın günlük rüzgâr aracı, aynı gün Avrupa elektrik talebinin yüzde 18,8’inin rüzgar enerjisi ile karşılandığını gösteriyor. Almanya, elektrik talebinin yüzde 52’sini rüzgârdan karşılayarak Danimarka’nın ardından ikinci sırada yer aldı.
Danimarka her yıl rüzgâr enerjisinde kendi rekorunu tazeliyor.
2015, Danimarka’nın rüzgâr enerjisi üretimi için son derece başarılı bir yıl oldu. Danimarka, 2015’te elektrik enerjisinin yüzde 42’sini rüzgârdan üretti ve dünya rekorunu kırdı ve kendi 2014 rekorunu da tazeledi.
Rüzgâr endüstrisinin başarısı ve büyümesi devam eden Danimarka, 2020 yılına kadar enerji ihtiyacının yüzde 50’sini yenilenebilir enerji ile üretme hedefine yaklaşmış bulunuyor.
Pendik Belediyesi, Pendik ve Tuzla arasındaki, Güzelyalı Sahili için 2012 yılında “Gemicilik Fuar Alanı” projesi hazırladı. Belediyenin internet sitesindeki bilgilere göre de sahil şeridi boyunca yüzme havuzu, Marina İşletme Binası, aquapark, plaj, hangar (yat imalatı), ofis, çekek alanı, rekreasyon alanı ve seyir terasları yapılacak. Bu proje için, Güzelyalı Sahili doldurulacak.
Pendik Belediyesi’nin geçen ayki meclis oturumunda tartışılan teklifte, “İstanbul Anadolu yakasının sayfiye alanlarından biri olarak günümüze kadan ulaşan Güzelyalı sahil şeridinin niteliğinin korunması, kültürel ve turistik kimliğinin yanında prestij kazandırılarak daha nitelikli bir alan olarak planlanması, bölgenin Pendik ile Tuzla tersaneleri arasında kalması nedeniyle yakın çevresindeki fonksiyonlarla ilişkilerinin güçlendirilmesi” için projenin planladığı belirtildi. Belediye, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na proje için başvurduklarını o nedenle planların güncellenmesini istedi.
Cumhuriyet’ten Hazal Ocak’ın haberine göre, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na gönderilmesi istenen talep CHP’li meclis üyelerinin “ret” oyuna karşın AKP’li meclis üyelerinin oylarıyla kabul edildi.
‘Deniz buraları geri alır’
İBB ve Pendik Belediyesi’nin CHP’li meclis üyesi Tarık Balyalı, kararı şu sözlerle değerlendirdi:
“Yeni bir doğal alan katliamı daha bizi bekliyor. Plana göre yaklaşık 1 km’lik sahil şeridi marina ve fuar alanı yapılmak üzere doldurulacak. Bu marina 5 km’lik sahil içerisinde yapılan 3. marina olacak. Ancak biz amacın marina ya da fuar alanı yapmak olmadığını iyi biliyoruz. Bütün bu marina ve fuar alanlarının asıl amacının AVM yapmak olduğunu tecrübelerimize dayanarak söyleyebiliriz. Son dönemin modası denizi doldurarak AVM’ler ve marinalar yapmak ama bir depremde deniz bu verdiği yerlerin hepsini geri alacaktır. Olan yine güzelim sahillere olacaktır.”
Yıl 1992… Dönemin Türkiye Cumhuriyeti Çevre Bakanı Doğancan Akyürek, İzmir’de demir almış asbestli bir geminin insan sağlığı üzerinde abartıldığı gibi etkisi olmadığını ispat etmek için, gemideki asbestli bölümlere bizzat dokunmuş ve asbestin tadına bakmıştı*. Ancak sonrasında bakan bey çalışma arkadaşlarına ‘Şimdi ne olacak, kanser olur muyum?’ diye endişesini dile getirmişti. Anlaşılan sayın bakan gemicilikle ilgili bir kariyerden gelmesine rağmen, gemilerin yapımında kullanılan malzemelerde asbest ve diğer tehlikeli atık ve kimyasalların bulunduğu konusunda yeterince bilgiye sahip değildi. Oysa birkaç yıl önce 1989 yılında dünya ülkeleri tehlikeli atık ve kimyasalların kontrolü için listesinin başına gemi ve diğer sanayi faaliyet kollarında asbestin kullanılmasının ve sınıraşırı taşınımının/ticaretinin yasaklanmasın dair uluslararası bir sözleşmeyi imzaya açmıştı.
Bu olay o tarihte yaşanan “asbestli gemi” olayıdır. ABD’de hizmet dışı bırakılarak uzun süre bekletilen yolcu gemisi çok ucuz bir ücret karşılığı bir Türk firmasına satılmış, firmada gemi sökümünü İzmir’de gerçekleştirmek istemiştir. Aslında o dönemki bu konu sınır ötesi tehlikeli atıkların kontrolü ve denetimi meselesidir. Bu konuda 1992 yılından bu yana yürürlükte olan uluslararası bir sözleşme (Tehlikeli Atıkların Sınırötesi Taşınımının ve Bertarafının Kontrolüne İlişkin Basel Sözleşmesi) vardır. Bu sözleşme ve farklı sektör alanlarında kullanılan (sadece gemi söküm işleri değil) asbest dahil bir dizi diğer tehlikeli maddelerin sınıraşırı dolaşımı için önemli yasaklar getirmiştir.
Türkiye, Basel Sözleşmesine 1994 yılında taraf olmuş, akabinde konu iç mevzuata yansımız 1995 yılında Tehlikeli Atıkların Kontrolü Yönetmeliği yürürlüğe girmiştir. Bu yönetmelik günümüze kadar on kez değiştirilmiştir. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından yürütülmekte olan bu yönetmelikte asbest tehlikeliler listesinde başköşededir. Toz ve lif halindeki asbest-çimento/beton karışımı inşaat malzemeleri vb. olarak kontrol edilecek atık kategorileri içinde en önemli atık türleri listesindedir. Buna göre Bakanlık tehlikeli atıkların yönetiminin (ayırma/sökme, bertaraf, uzaklaştırma vb) her safhasında insan ve çevre sağlığına zarar vermeyecek tedbirleri (gerekli teknik ve idari standartları sağlamakla) almakla yükümlüdür. Ancak yıllarca Türkiye’de asbest ve diğer tehlikeli atık ve kimyasallarla maruz kalınmış ve ölümlerle sonuçlanan olaylar yaşanmıştır. Halen de ders alınmadığı anlaşılmaktadır.
Oysa tehlikeli atıklar ve kimyasallar söz konusu olduğunda faaliyet ne olursa olsun, – burada havagazı fabrikasının yıkımını konuşuyoruz – bakanlık sorumluluğunda ciddi bir atık yönetim planı yapılması ve bu işi yapacak profesyonel ekiplerin oluşturulması lazımdır. Çevre ve Şehircilik Bakanlığının bu gibi bina yıkımlarında yıkım faaliyet planlarını yapıp yapmadıkları merak konusu tabii. Ayrıca Ankara’da işçi/halk ve çevre sağlığını hiçe sayarak, alelacele sayısız binalar yıkıp yerine AVMler kondurma konusunda son derece “rant ustası” olan bir belediye başkanının varlığı da göz ardı edilemez tabii. Bu nedenle de, Ankara Havagazı Fabrikası binası olayı bize, Türkiye çapında devasa kentsel dönüşüm uygulamalarıyla yıkılan milyonlarca binanın yıkım süreçlerinde çevre, sağlık ve güvenlik risklerinin ne kadar dikkate alındığı sorusunu da akla getiriyor tabii.
Başkan Melik Gökçek’in, Havagazı Fabrikasını gündemden düşürmek ve halkı ikna etmek için geçmişteki çevre bakanı gibi cengaverce davranacağını düşünmemek elde değil, çünkü Ankara’da kentsel dönüşüm yatırımlarının gecikmesi büyük ölçülerde rant kayıplarına neden olabilir, halkın sağlığı kimin umurundaki…
*O dönem Çevre Bakanlığının “Uluslararası İlişkiler Dairesi Başkanı”ydım
’Tanrı, insanı engelleyenin yanılgılar değil, etkinsizlik olduğunu söyler.’’ (Erich Fromm, Kendini Savunan İnsan)
Sevgili ve saygılı okuyucular bu bilgi kesin bilgidir, yayalım: Mersin Üniversitesi İletişim Fakültesi öğrencileri yayınladıkları 01 nolu Kamuoyu Hükmünde Kararname ile Olağanüstü Hal Kapsamı içinde ve dışında olmak üzere bazı tedbirler alınması gerektiğini Hayır’lı bulmuştur. 01.03.2017 tarihinde İletişim Fakültesi’nde alınan bu kararnamelere kararnamesizce davrananlar ayıplanacak ve marjinal muamelesi görecektir.
Barış Önal’ın tasarımı
Otururken titizsen kalkarken de ol lütfen!
Yayınladığımız ilk KHK (Kanun Hükmünde Kararname) temizlik ile ilgili. İletişim fakültemizin kantininin hoyratça kullanılması hem öğrencileri rahatsız ediyor hem de kantinin temizliğiyle sorumlu görevlilileri ekstra yoruyordu. Bu konuyla tek bir kişinin ilgilenmesi olası değildi ve bu sebeple iletişimciler olarak aldık elimize toz bezlerini, temizlik malzemelerini masa masa dolaştık. Bilincimiz sorumluluk sevinciyle ışık saçıyor, seslerimiz kahkahalarla coşuyordu. Bahar Temizliği yapıyorduk kendi bahçemizde. Kantin kullanımının titizlikle yapılması, herkesin kendi sorumluluğuna ait. Sorumsuzca kullanılıyorsa, sorunsizsiniz demektir. Bu yüzden, otururken temiz mi diye kontrol ediyorsan, kalkarken de et lütfen.
Rahat bir şekilde paylaşım yapabileceğimiz bir alanın temizliğini sağlamakla, duyarlılık oluşturmayı amaç edindik.
Gülümse, Bu bir emirdir!
Eğer memnunsan halinden, kabullenmişsindir der Tasso. Çöp dolsun her yerin, izmaritler gözüne gözüne tütsün öyleyse senin. İletişim KHK’mızı oku! Akıl ve duygu birarada burada. İletişimsiz bırakma bizi, yapma. Türkiye’nin daha fazla bahar temizliğine ihtiyaç duyduğu bu günlerde, nerede ve nasıl olursa olsun dayanışma, dayanışmadır.
Barış Önal’ın tasarımı
Mersin Üniversitesi İletişim Fakültesi öğrencileri nezdinde yürürlüğe sokulmuş KHK’mızı İsa Ugur Erdoğan okudu, biz alkışladık. Kendisini eleştirdik, cevap aldık ve kimse tutuklanmadı. Başkanlık gayesi içinde olmadığını anladığımız Erdoğan, yapılması gerekenlerden bahsetti. İşte 01 nolu KHK’mız;
İsa Ugur Erdoğan, KHK içeriğini okuyor
01 NOLU KAMUOYU HÜKMÜNDE KARARNAME
Fakültemiz öğrencileri tarafından 01.03.2017 tarihinde kantinimizde gerçekleştirilen Bahar Temizliği sonucu Yaz Uygulamasına resmi olarak geçilmiş olup, yaz uygulaması esnasında uyulması temenni edilen davranış ve tutumlar aşağıdaki belirtilmiştir. Bu kararnamenin süresi belirsizdir.
-Gülmek, gülümsemek,
-Umut etmek,
-İçten selam vermek ,
– Paylaşmak, dayanışmak,
-Her gün nitelikli bir sohbet, güzel bir espri yapmak, en az bir kişiyi güldürmek,
-Terli olmamak suretiyle yer yer sarılmak, yanak sıkmak, bunlar için karşıdakinin rızasının olmasına dikkat etmek,
-Gördüğü çöpleri zaman ve imkânının elverdiği ölçüde toplamak, masada, sağda solda çöp bırakmamak,
-Bahar havası almak suretiyle yer yer ders ekmek, bunun için arkadaşlarını da teşvik etmek, gerekirse hocalarında kanına girmek,
– Gereksiz yere karamsar olduğunda kendini düzeltmek. Yine de yakınmak tercih ediliyorsa gidip ötede tek başına oturmak,
– Arkadaşlarına çay ısmarlamak,
– Koşullara teslim olmamak, koşulları değiştirmeye odaklanmak. Benden bu kadar deniliyorsa da teslimiyeti örgütlemeye çalışmamak,
– Kantin emekçilerine içten güler yüzlü selam vermek, hal hatır sormak, işlerini kolaylaştıracak pratikler üzerinde düşünmek,
-İletişimin toplum ve bireyin ihtiyacı için yapıldığını unutmamak, tarihsel olarak bulunduğumuz kavşakta halka yüzümüzü çevirmek,
– Yaşamda ve yaklaşan malum tarihte kötü şeylere HAYIR, iyi şeylere evet demek, tabi ki boykotta bir seçenek.
Ek ve gerekçe 1: Velev ki iletişim öğrencileri tarafından yayınlanan bu kararnameye güzelce muhalefet etmek yerine; bu kağıdı yırtan, söken, deforme edenler, özellikle öğrenci, öğretim görevlisi, kampüs emekçisi olmayıp, bizden yaşça büyük olan, sakallı ve göbeklilerde dahil olmak üzere kötü niyetli, kapı kulları olursa kamuoyuna muhalefet ve saygısızlıktan elleri kırılsın, anasından emdiği süt burnundan gelsin, kantinimizde içtiği meşrubatlar ve çeşitli abur cuburlar burnundan gelsin.
Başlığı yazar yazmaz hemen aklıma Hakan ile 1 saate varan telefon konuşmamız geldi, muhtemelen düzeltirdi başlıktaki ifademi, daha doğrusu şu şekilde tamamlardı, “Sadece o değil ama, akıllı ev projesi ile birlikte aslen eğrelti otu ile yağmur hasadı projesi”
Hakan Çakar
Hakan (Çakar), Balıkesir’in Edremit ilçesinde yaşayan 1999 doğumlu 18 yaşında bir delikanlı. Lise son sınıfta okuyor. Onu bir ihtimal, şu aralar sosyal medyada hayli paylaşılan TRT Haber’deki röportajından anımsıyor olabilirsiniz. Lafı geçmişken o röportajı da anımsatayım.
Benim de Hakan’ın projesinden bu şekilde haberim oldu. Sosyal Medya’dan arkadaşım Şehir plancısı, Permakültür tasarımcısı ve çevirmen İlknur Urkun Kelso, kendi sosyal medya hesabından, sağolsun, beni de ekleyerek paylaşmıştı bu röportajın linkini. Buna mutlaka Yeşil Gazete’de de yer vermeliyiz dedim. İlknur ile yazıştım, derken Hakan’a ulaştım. Çarşamba günü de kendisi ile uzun uzadıya konuşma imkanımız oldu projesini.
Sonda yazacağımı başta yazayım. Hakan, projesine katkıda bulunan kişilere teşekkür mesajlarını özellikle belirtmemi rica etmişti benden. O kısma şimdi yer verip hemen akabinde ekoloji alanına gönül emeği veren herkese umut aşılayan öyksüne geçeceğim.
Hakan, Eğrelti otu ile yağmur hasadı ve akıllı ev projesine çeşitli safhalarda destek olan, Harun Sarıoğlu (2 sene önce, Hakan o zamanlar, Lise 2. sınıfta Ülkü Muharrem Ertaş Anadolu Lisesi’nde okurken kendisini projeler konusunda cesaretlendiren Coğrafya öğretmeni), Yrd. Doç. Dr. Raif Sakin ( Yağmur hasadı projesinin teknik kısmı konusunda kendisine önerilerde bulunan Edremit Meslek Yüksekokulu akademisyeni makine mühendisi), Fazlı Kamalı (Hakan’ın TRT Haber ve Anadolu Ajansı’nda röportajlarının yolunu açan ve halen eğitimini sürdürdüğü Özel Edremit Uğur Anadolu Lisesi Matematik öğretmeni), İlknur Kamalı (Proje yazımında Hakan’a dil bilgisi ve imla konularında yardımcı olan Özel Edremit Uğur Anadolu Lisesi Edebiyat öğretmeni), Murat Kahriman (Okulun imkanları ile Hakan’ın eğrelti otunun suyu temizleme oranına dair çalışmalarını İstanbul Çevre Endüstriyel Analiz Labarotuarınca incelenmesini da sağlayan Özel Edremit Uğur Anadolu Lisesi kurucusu) ve İlknur Urkun Kelso (Hakan’ın projesinin ekoloji camiasında da bilinir hale gelmesini sağlayan Şehir plancısı, Permakültür tasarımcısı) ‘ya destekleri için çok teşekkür ediyor.
Teşekkür kısmını da tamamladıktan sonra sizleri Hakan’ın bana umut aşılayan proje hikayesi ile başbaşa bırakıyorum. Sürç-ü lisan edersem affola…
Eğrelti otu ve su ilişkisi
* Hakan, merhaba. Bana zaman ayırdığın için teşekkürler. Önce seni tanıyalım istiyorum ve ordan hareketle projenin başlangıç kısmını da öğrenmek isterim
Hakan Çakar: Merhaba, Ben Hakan Çakar, Özel Edremit Uğur Anadolu Lisesi son sınıf öğrencisiyim. Proje üretmeye de daha önceki okulum Ülkü Muharrem Ertaş Anadolu Lisesindeki Coğrafya öğretmenim Harun Sarıoğlu’nun teşviki ile başladım. Lise 2. sınıfa gidiyordum o dönem. 2 sene önce başladım proje üretmeye.
O dönem evimizdeki çeşmeyi söküp incelemiştim ve ordan dökülen kalıntılar, çıkan solucanlar dikkatimi çekmişti. Bu su insan sağlığına zararlı olmalı diye düşündüm. Literatür taraması ile başladım işe. Amacım doğal yöntemler kullanarak suyu temizlemek idi. Gene o dönemlerde annem ile gerçekleştirdiğimiz doğa yürüyüşleri sırasında annem eğrelti otunun siyanürü ve ağır metalleri ayrıştırdığını aktardı bana ve bu yönde çalışmamı ilerletmemi tavsiye etti.
Araştırmalarımı bu yöne doğru kaydırdım bende. Makalelere baktım, daha önce yapılmış çalışmaları inceledim. Bir zamanlar eğrelti otu kanser tedavisi için de düşünülmüş hatta. Araştırmalarım sırasında bunu da öğrenmiş oldum.
Ardından eğrelti otunun sudaki etkisini keşfetmek amacı ile Edremitteki farklı farklı mahallelerdeki çeşmelerden su örnekleri aldım. Bu suları iki kapta 5 gün beklettim. Bir kapta suya bir şey eklemezken diğerinin içine eğrelti otu kattım. 5 günün sonunda kendi kısıtlı imkanlarımla tds metre ve elektrolizle ölçümler yaptım iki farklı kaplarda bulunan sulara ilişkin. Aslında niyetim labarotuara göndermekti ama buna o dönem için imkanım yoktu. Deneyimin sonucunda çıkan sonuç şuydu, hiçbir şey katmadan beklettiğim tüm sulardaki sayısal değerler insan kullanımı için içilebilir değerlerin altında çıkarken eğrelti otu ile beklettiğim sulardaki oranlar içilebilir seviyelerde idi.
O sene projemi TUBİTAK’a gönderdim. TUBİTAK her sene projeler ile ilgili bir yarışma düzenliyor. İlk sene, 10. sınıfta katıldığım sene yani iyi bir puan aldım fakat bölge finallerine davet edilmedim.
Projeye yağmur suyu dahil oluyor
*Ama bu daha ilk deneme idi. Sonrasında da projeni geliştirdin sanırım
Hakan Çakar: Evet, geliştirdim. 2 sene önceki ilk projemde yağmur yoktu mesela. Çeşme sularını kullanarak projemi olulşturdum. Proje yazımında da deneyimim çok fazla değildi diyebilirim. Bir de tabi sonuçları labarotuardan alamamış olmanın da etkisi vardır diye düşünüyorum.
2. yıl, yani geçtiğimiz sene, yağmuru kullanarak yazdım projemi. Yağmur doğal hali ile insan kullanımı için uygun değildir. Yağmur barajlara gideceğine herkes evinin çatısına kurduğu bir düzenek ile temiz ve sağlıklı suya erişebilsin istedim. Bunu sağlamak için de bir akıllı ev projesi geliştirdim. Bu sistemin hazırlanmasında da Edremit Meslek Yüksekokulu’ndan Yrd. Doç. Dr. Raif Sakin destek oldu bana.
Akıllı ev projesinde ise sistem, çatılarda yağmuru biriktiriyor, çatıdaki kaba ya da ince kum filtreleri bulunan paslanmaz borular aracılığı ile de yağmur suları merdiven altlarında toplanıyor, Merdiven altındaki su eğrelti otları ile birlikte 5 gün bekletiliyor. Daha sonra da çatıdaki depoya ters ozmos basıncı ile aktarılıyor. Temiz şekilde suyun çatıya iletilmesi için ters ozmos basıncını kullanıyoruz. Ve en nihayet çatıdaki temiz ve içilebilir su da gene borular vasıtası ile dairelere dağıtılıyor. Bu akıllı ev sisteminin çok yağış alan yerlerde, örneğin Karadeniz’de etkili olacağını da öngörüyorum.
Projenin yenilenmiş hali ile bir kez daha TUBİTAK’a başvuru yaptım ve bu sefer Eskişehir bölge finallerine davet edildim. Projem ile hayli ilgi de çektim. 4 gün devam eden proje sergisinde pekçok kişi proje ile ilgilenip benden projeye dair bilgi aldı. Fakat bu sefer de bölge finallerinde elendim ve Ankara’daki Türkiye finallerine kalamadım.
Patent Başvurusu
*Peki Hakan, dünyada senin projene benzer örnekler var mı? Buna dair araştırmalar yaptın mı?
Hakan Çakar: Eğrelti otunun temizleyici etkisi eskiden beri biliniyor. Ama suyu temizlemesi ile ilgili Türkiye içinde bir projeye rastlamadım ben araştırmalarımda.
Eğrelti otu ile yapılan pekçok proje var ama. Raif Hoca da bana projemin patentini almam konusunda öneride bulundu bununla ilgili. Ben de Türk Patent Enstitüsü’ne patent başvurusunda bulundum. Projemi incelemeye aldılar ve 2 hafta önce bana başvuruma dair bilgi geldi. Enstitü, Türkiye içinde bu projeye benzer bir çalışma yok ABD’de benzeri bir çalışma var cevabını iletti. Ben de ABD’deki projeyi araştırdım. Evet, eğrelti otu ile ilgili bir çalışma var ama o sadece eğrelti otunun suyu temizleme özelliğine dair 2002’de yapılan bir çalışma. Benimki gibi içinde yağmur hasadı ve akıllı ev sistemi buluna bir proje değil.
Ben şu anda bir patent firması ile çalışıyorum ve Türk Patent Enstitüsü’ne yanıtımı hazırlıyorum. Uzman görüş formu hazırladım. Bana, patenti almak istiyorsan tek olduğunu ispatla dediler ve biz de şu anda o konudaki yanıtımızın son aşamasındayız.
Geçen sene TUBİTAK dışında Aziz Sancar Uluslararası Bilim Olimpiyatlar’na da katıldım. Sergiye davet edildim araştırma projeleri kategorisinde. Bilim Olimpiyatlarına tüm dünyadan gençler geliyor ve çok iyi projeler var. Orada da şansım yaver gitmedi, herkesin projesi iddialı olduğu için ben ufak farkla elendim.
*Şimdi 2017 yılındayız ve sen 3. kez TUBİTAK’a başvurdun. Ne aşamada şu an durum?
Hakan Çakar: Evet, bu sene bir kez daha TUBİTAK’a başvuruda bulundum. Lise son sınıfta Özel Edremit Uğur Anadolu Lisesine geçtim. Kayıt sırasında da projelerimi söyledim. Bu sene de başvuracağıma dair bilgi verdim ve okul da beni destekleyeceğini ifade edince hem eğitimim hem de projeme destek için geldim.
Bu sene yeni okulumun da katkısı ile İstanbul Çevre Endüstriyel Analiz Labarotuarı’na gönderme imkanım oldu bulgularımı. TUBİTAK başvurusu için son başvuru tarihi Ocak ayı sonu olduğu için analiz sonuçları Ocak ayının ilk haftası elimize ulaştı. 1 hafta içinde yetiştirdiler sağolsunlar. Ve o analizlerde de eğrelti otunun suyu arıttığını gördüm, Çok mutlu oldum, içimden “Artık oldu” düşüncesi geçti . Akıllı ev projem de var bunun yanında ve çeşme suyunu alıp eğrelti otu ile arıttığım için insan hayatına, yağmuru da entegre edebilirim diye düşünüyorum.
TUBİTAK, kendisine yapılan başvuruları 13 Mart gibi açıklıyor, geçen sene de böyle olmuştu. Kabul edilen projeler bölge finallerine davet edilecek. 4 ya da 5 günlük proje sergisinin ardından da bölge sonuçları ve Türkiye finaline kalan projeler belirlenecek.
*TUBİTAK’ta Türkiyenin 1.si oldun diyelim. Ne oluyor birinci olunca?
Hakan Çakar: Ünvan anlamında çok önemli bu paye öncelikle.
Hayatınız boyunca cv’nizde çok önemli bir veri olarak duracak bu başarı. Bir de şimdi benim patent başvurum var size aktardığım gibi. Onun da yakında sonucu gelecek. Hem TUBİTAK birinciliği hem de patent çok yollar açabilir benim önümde. Bunun dışında birinci olamasanız bile Türkiye finalindeki sergilere çok önemli sektör temsilcileri, bilim insanları da geliyor. Bu açıdan da çok önemli finallere katılmak.
*İlknur Urkun Kelso’nun paylaşımında bir destek ricası vardı. O konuda bilgi verebilir misin?
Hakan Çakar: İlknur Hanıma da çok teşekkür ederim. Annem tanıyor aslında kendisini. Benim projemi akademik dille ve projenin gerektirdiği jargon ile ingilizceye de çevirmek istiyoruz. Bu aşamada temas kurduk İlknur Hanım ile, o da sağolsun, sosyal medyadan yaptığı paylaşımının ardından kısa zamanda bu çeviri desteğini sağladık.
İlknur Hanım’ın paylaşımının ardından Edremit Belediyesi Proje Bölümünden de benimle temas kurdular. Şimdi onlar ile de yurtdışına dair bir çalışmamız var.
*Lise son sınıfta okuyorsun Hakan, üniversite için planların var mı?
Hakan Çakar: Bahçeşehir Üniversitesi’ne applybau üzerinden projem ile başvuruda bulunmak istiyorum.
Bahçeşehir eğitim kalitesi olarak çok iyi bir üniversite ve Türkiye’de sadece Bahçeşehir’de applybau tarzında bir sistem var. Applybau üzerinden başvurunuz kabul edilirse üniversiteye alınmanızın yanı sıra verilecek karar doğrultusunda %25, 50 ya da %100 burslu eğitim görme imkanı da sağlanıyor.
*Hakan: son olarak sana şunu da sorayım. 10 sene sonra hem projeni hem de kendini nerede görüyorsun?
Hakan Çakar: Yağmurun hem ülkemizde hem de dünyada çok daha fazla kıymetlendiği bir dünya tahayyülüm var. Kendimi ise, eğer Bahçeşehir’e %100 burslu girer isem üniversite sonrası çalışmalarımı ve eğitimimi yurtdışında pekiştirerek sürdürmek istiyorum.
Benim aslında bir projem daha var. Madde bağımlısı gençlerin tedavi yöntemleri için de bir proje yazdım. Hatta bu proje çalışması için İzmir Çematem‘de bir hafta madde bağımlısı gençler ile çalışmalar yaptım.
*Hakan sana çok teşekkür ediyorum kendim ve Yeşil Gazete adına. Umarım bu çalışmaların daha yaşanabilir bir gezegende bulunmamızı sağlama konusunda da umut aşılayacak hepimize
Hakan Çakar: Ben de bu imkanı verdiğiniz çok teşekkür ederim. İlknur Hanımın paylaşımını takip ediyorum, TRT Haber videosuna yapılan yorumları okuyorum. Anadolu Ajansı röportajı sonrası ulusal ve yerel 20 kadar gazetede projeme dair haberler çıktı. Hepsi de çok motive ediyor beni. TRT Haber linki son baktığımda 3.300 kez izlenmişti.
Bir de ricam olacak. Projeme dair açtığım facebook sayfamı da haberinizde paylaşabilir misiniz?
Vefa bostanı, İstanbul Üniversitesi Beyazıt kampüsünün hemen dışında, taş duvarların arasında, adını bulunduğu semtten alan, tamamen öğrencilerin inisiyatifiyle oluşturulmuş, oluşturulmaya çalışılan bir bostan.
Sadece ekip biçmek değil bunun dışında sürekliliği sağlamak, kalıcı bir şeyler ortaya koymak, çevremizdeki insanlara tüm olumsuzluklara rağmen eğer istenirse bize sunulanın dışına çıkabileceğimizi göstermek en büyük dileğimiz. Bunu yaparken çoğu zaman çevreden topladığımız, çöp olarak nitelendirilebilecek malzemeleri dönüştürüyoruz. Her hafta bostanda buluşup başka ne yapabiliriz diye konuşup, mevcut alanı daha iyi nasıl değerlendirebiliriz diye düşünürken bu hafta bostanda ot spirali yapmaya karar verdik…
Bostanda ot spirali yapmaya elimizde bulunan fidelerin ve tohumların ihtiyaçlarının birbirinden çok farklı olması sebebiyle karar verdik. Spiral sayesinde küçük bir alanda ihtiyaçları birbirinden farklı olan bitkileri bir arada yetiştirebilecektik. Hem de bostanımıza kalıcı bir yapı inşa etmiş olacaktık.
Taş duvarlarla çevrili bostanımızda sınırlı bir bölge güneş alıyor. Biz de spirali bu sınırlı bölgeye inşa ettik. Önce bu bölgeyi yabani otlardan temizledik ve tekrardan çıkmalarını engellemek için zemini kartonla kapladık. Spiralin sınırlarını ve merkezini belirledik ve spiralin duvarlarını oluşturmak için çevreden irili ufaklı birçok taş topladık. Büyük taşlarla spiralin aşağıda kalan kısmını, küçük taşlarla da yukarı kısmını aşağıdan yukarıya ve içe dönen bir spiral şeklinde inşa ettik. Yine çevreden topladığımız çakıl taşlarını zemine drenajı sağlaması için yaydık, spiralin tepesini topraktan tasarruf sağlamak amacıyla daha çok çakıl taşıyla doldurduk. Gübreli toprağı da eklediğimizde spiral ekim için hazırdı. Biberiye, lavanta gibi sıcak ve kuru bitkileri spiralin tepesine; maydanoz, dereotu, soğan gibi soğuk ve nem isteyen bitkileri spiralin alt kısmına ektik. Böylece spiralimiz tamamlanmış oldu.
İstanbul Üniversitesi Ekoloji Kulübü
Şimdi ise bostanda yapacağımız ilk iş sağlıklı fideler yetiştirebileceğimiz bir alan yaratmak ve elimizdeki atalık tohumları toprakla buluşturmak. Sonrasında ise bitkilerin ihtiyacı olan besini sağlamak için kompost yapmayı planlıyoruz. Bostanda yapılacak çok iş var, insanların Vefa Bostanı’nı fark etmesi ve aramıza katılması bostanın varlığı koruyabilmesi ve sürdürebilmesi için çok önemli.
Bu çiçeğin varlığına ilk kez Halikarnas balıkçısı Cevat Şakir’ in Mavi Sürgün kitabında rastlamıştım. Nasıl bir çiçektir hiç görmedim. Balıkçı bu çiçeğin güneşin ateş yağdırdığı iklimlerde bittiğini anlatıyordu. Sabırlık Çiçeği, anasının memesini tutup emen yavru gibi, toprakları kavrayan köklerinden, uçları süngülü dik yapraklarını salar; cehennemde yanan ifrit gibi, on yıl alevlerde yavaş yavaş büyür ve güneşte parlayan bitkisel bir anıt olurmuş. Sapı on, on beş metre boyunca dimdik bir direkmiş. Bu saplar devi, ucuna doğru her yöne, sapla tam çeyrek açıda dümdüz dallar salar, müzik notalarının do, re, mi’ sini andıran bu dalların en aşağısındaki en uzun, bir yukarısındaki az kısa, onun üstündeki ise daha da kısa olarak yükselirmiş. Her dalın üst tarafında, bir dizi sarı alev yanarmış. Tıpkı sabırlığın mavilere yükselttiği koca bir şamdan! Sabırlık bu çiçekle on yıllarca yaradılıştan topladığını yine yaradılışa verir ve bütün canını bir çiçeğe verdiği için ölürmüş. Ama öldüğü halde üç bin yıldan beri ‘ölümsüz’ müş. Athanato derlermiş Latinler ona. Akdeniz’ de çiçeğin sapını keserler, çardağa direk bile yaparlarmış.
Ben bu çiçeği iyi insanlara benzetiyorum. Hayattan aldığını fazlasıyla gene yaşama veren iyi insanlara. Hepimizin hayatından böyle insanlar geçmiştir veya hala hayatımızdadırlar. Victor da bir sabırlık çiçeğiydi. Bugün Victor’un yaşamı boyunca attığı sayısız tohumların hepsi çiçek verdi, ölümünden sonra çok uzun süreler yaşayacak güçte oldu.
Victor Ananias, 1998’ de yazdığı bir yazısında yaşamın döngüsünü buğday tanesi örneğiyle anlatıyordu: “Bir buğday tanesi, ilk yağmur damlalarının dokunuşu; Güneş’in ışınlarını doğru eğimden göndermesi ve toprağın doğurganlığı ile filizlenir, gelişir, genç ve güzel, yemyeşil bir bitki olur. Sonra yazın kuraklığı ve sıcaklığı ile sararmaya başlar. Bitki, bütünü ile ölüme, çürüyüp toprağa dönmeye hazırlanırken, en üstte, başakta yeni tohumlar oluşur. ‘Can’, hayatsal bilgiler, yeni buğdayların potansiyeli bu tohumlarda toplanır ve zamanı geldiğinde… Spiral bir sonraki halkadan devam eder döngüsüne yeni buğdaylar çimlenir…”
Buğday Derneği, Nisan 2014’ de Alaçatı Ot Festivali’ nde yer almıştı
Victor topraktan geldi; zorlamadan, yarışmadan, karşılaştırmadan, cezalandırmadan, takılmadan, dert etmeden… Test ederek, niyet ederek, elinden geldiğince, tek başına ve birlikte, doğayla uyum içinde yaşam çemberini 3 Mart 2011’ de tamamladı ve tekrar tohumlarla, buğdaylarla birlikte toprağa döndü.
Cenazesinde onu “attığın tohumları biz yeşerteceğiz” sözüyle, tohumlarla uğurlayan çalışma arkadaşları ve sevenleri, yazısında anlattığı buğday tohumlarının yaşam döngüsünde olduğu gibi onun emeğini yaşatıyorlar, yeşertiyorlar. Victor’ un sağlığında emek verdiği projeler Doğa Dostu Kent Bahçeleri, TaTuTa, Doğa Dostu Tarım, Çamtepe Ekolojik Yaşam Merkezi, %100 Ekolojik Pazarlar, Kayıp Masallar, Tohum Takas Ağı, ABİ- Bilgilendirme Projesi, Avrupa Gönüllülük programı ve benzeri yeni ekolojik yaşam projeleri ile bugün de devam ediyor.
***
Victor Ananias’ ı yaşarken tanıma şansım olmadı ne yazık ki. 2012’ de arkadaşlarıyla tanıştım. Victor’ un Yaşam Dönüşümdür kitabını okudum. Buğday Derneği’ ni de yakından tanımak istedim ve Ağustos 2013’ de Doğa Ana’nın çağrısına da uyarak derneğin Kaz Dağları- Çamtepe’ deki Ekolojik Yaşam Evi’ nde 4-5 gün geçirdim.
Kaz Dağları veya tarihteki adıyla İda Dağı mitolojide tanrıların evi, Kibele’ nin Dağı olarak geçer. Oradaki zeytin ağaçlarının, o çam ormanlarının, o örümcek gibi gökyüzüne doğru ağan incir ağaçlarının binlerce yıl önceki insanın macerasına şahit olduğunu; Akhilleus’ un atlarını Kaz Dağları’ nın pınarlarında suladığını, Paris’ in bu dağlarda çobanlık yaptığını bilmek insana inanılmaz bir sonsuzluk ve süreklilik duygusu veriyor. Hala güzelliğini ve bakirliğini koruyan bu dağların bugün termik santral kurmak isteyen enerji baronlarının, altın arayıcılarının, asma köprü- duble yol canavarlarının hedefinde olması da insanın canını daha çok yakıyor.
Tarihçilere göre tanrıların hikayeleri birbirini tamamlarmış. Yaşam öykülerinin de karışımsız olmadığını biliyoruz. Her bir insanın öyküsü öbür yaşamların öyküleriyle tamamlanıyor. Çamtepe’ de tanrılara rastlamadım ama yaşadığımız tanrısal gezegeni yaşanır halde tutmak için kolunda örme sepetiyle 1990’ lı yılların başında yola çıkan ve “Yaşam Dönüşümdür” diye özetleyebileceğimiz öğretisiyle; yaşamı insandan, doğadan, iyi ve güzel olandan yana dönüştürmeye çalışan Victor’ un her yerde izine rastladım. Şimdi arkadaşları Victor’ un yaşam öyküsünü tamamlamaya çalışıyorlar.
Çamtepe’ den denize doğru inerken Victor’ un bir dönem yaşadığı eski değirmene de gittik. Her şey her an dönüp gelecekmiş gibi yerli yerindeydi
Victor’ un hayat arkadaşı Güneşin Aydemir bir yazısında “…Victor’un attığı tohumların yeşermesi, büyümesi, hasatı hepimize yeter de artar bile. İş ki, çürütmeyelim, çöpe atmayalım, sakladığımız yeri unutmayalım!” diyordu.
Yazıyı Victor Ananias’ ın video kaydının sonunda yer alan çağrısıyla bitirmek istiyorum: Yaşamı değiştirmek, hayata pozitif katkıda bulunmak için Buğday Hareketi’ nin gönüllü destekçisi olun, Buğday Derneği’ ne üye olun, çevrenizdeki insanlara Buğday’ ı anlatın!
Melbourne’a gelişimin üçüncü gününde arkadaşımın doğum günü vesilesiyle şehrin Victoria eyaletinin güney batısında sahil şeridinde bulunan Great Ocean Road’a doğru karayolu seyahatine çıktık. İlk durağımız Apollo Bay’deki The Twelve Apostles denilen doğa harikaları oldu.
10-20 milyon yıl kadar önce, güçlü rüzgarların ve okyanus dalgalarının erozyona uğrattığı kireçtaşı kayalar parçalanıp dağılınca, sağlam kalan bu kaya kütleleri anakaradan ayrı düşmüş
Bölge üzerinde helikopter turları da yapılıyor ama ben kayaların yanında küçücük durup onlara aşağıdan bakarak ululuklarına hayran kalmayı tercih ettim.
Kayalıklar ismini ‘İsa’nın 12 Havarisi’nden (İsa’nın öğüt ve inançlarını yayma işiyle görevlendirdiği mürit ve öğrencilerinden her biri) alıyor. Kaya kütlelerinin kudretli ve haşmetli duruşu sebebiyle bu isim verilmiş. Ne var ki, 12 Havari’den günümüze 8 tanesi kalmış. Çok eskidense adı ‘The Sow and Piglets’miş (Domuz ve Yavruları). Yaşanılan farklı dönemlere göre isimler de farklılaşmış anlaşılan…
Bu, kayaların sadece görünen kısmı. Görünmeyen kısmını merak ederseniz, su yosunlarından oluşan ormanlar ve rengarenk sünger bahçelerini görmek için okyanusta dalış da yapabilirsiniz. Çok çeşitli omurgasıza ev sahipliği yapan bu sığ kayalıklarda, gün doğarken ya da gün batımında evlerine dönen penguenleri de görebiliyormuşuz –uslu durursak.
Okyanusun bu kıyısına Gibsons Steps adı verilen 86 basamakla iniliyor. Burada gerçekten de okyanusta birer kum tanesiyiz
Hep National Geographic’te ya da rüyamda falan gördüğüm bu harikaları geride bırakarak, huşu içinde motele döndük.
Ertesi gün Great Otway National Park’ta, kocaman kocaman ağaçların, şelalelerin arasında başka bir boyuta geçtik. Milli parkın çok büyük bir kısmı yağmur ormanlarından oluşuyor, gökyüzünü ağaçların izin verdiği kadar seçebiliyorsunuz. Ilıman iklimin bitki örtüsü ve ağaçları ne kadar müthişmiş! Daha önce böyle güzel bir yerde bulunmamıştım.
Bunun bence dişleri var, bizi yiyebilir!Eğrelti otları ve okaliptüs ağaçları ormanın çok büyük bir alanını kaplıyor
Parkta yürürken platypuslarla karşılaşabileceğimizi, bazı çevrili alanlarda arılara ve zehirli yılanlara (Copperhead ve Tiger Snake) dikkat etmemiz gerektiğini söyleyen, mantar ve kuş çeşitliliğini anlatan, yılanların, kuşların, kertenkelelerin, solucanların, böceklerin, mantarların toprağa düşenleri karıştırarak nasıl komposta dönüştürdüklerini açıklayan tabelaları okumak heyecan vericiydi. Gerçek yaşam bilgisi burada.
Eğrelti otları, liken ve yosunların parazit olmadıklarını, sadece kendilerini güneş ışığına ve yağmura ulaştırmaları için ormanın diğer ev sahiplerine otostop çeken yolcular olduklarını fevkalade edebi bir şekilde anlatan tabelaŞu okaliptüslerin kabuklarından soyunuşu…ve kabukların altındaki o pürüzsüz gövde..
Milli parkın devamında bu kez rolleri değiştirip ağaçları ve bitki örtüsünü metrelerce yukarıdan görebileceğiniz parkurlar var (Otway Fly Treetop Adventures).
Buradan sonra iki gece konaklayacağımız küçük sahil kasabası Lorne’de hava iki gün boyunca rüzgarlı ve yağışlı olduğu için okyanusun kenarında çimmekle yetinsek de Lorne’yi bir başka sevdim. Sürekli Angry Birds oyununun içindeymiş gibiydik. Oradaki tropik kuşları bilir misiniz? İşte motelimizin balkonuna gelip kahvaltımıza ortak olmak isteyen papağanlar meğer, -oyundaki adıyla; Nigel’miş.
Sulphur crested cockatoo (kükürt taçlı kokadu)Cockatoo’ların güdük boylu, pembe yazmalı olanlarıAğaçların üzerinde ya da oradan oraya delice bir hızla uçarken gördüğümüz Rosella türü papağanlar
Bir de Melbourne şehir merkezinde her an görebildiğimiz bu güzellikler var.
Soldan sağa: Indian Myna Bird (1860’larda Hindistan’dan Avustralya’ya gelmiş), Superb Blue Wren ve Australian Magpie (güzel şarkı söylemesi ve özellikle bisikletlilere pike yapmasıyla ünlü)
Lorne’un en büyük sürprizi, kasabanın göbeğindeki bir okaliptüs ağacının tepesindeki koala oldu! Doğal ortamında koala görmeyi beklemiyordum doğrusu.
Bir çocuk koalanın bütün günü ağaçta geçirmesinin sebebinin okaliptüs ağacındaki kampanya olduğuyla ilgili şakalar yaptı (Bir alana ikincisi bedava). Bir adamcağız da hayvan canlı mı değil mi, emin olamadı. Ertesi gün tası tarağı toplayıp gitmişti arkadaş
Avustralya’nın ata sporu sörf demiştim ya… Ne şanslıyız ki, her sene başka bir eyalette yapılan, ‘State Surf Life Saving Championships’ yarışmasına Lorne’de denk geldik. Okyanus sağ olsun, ufacık çocuklar çekirdekten sporcu yetişiyor, dolayısıyla disiplini öğreniyor, kendi vücutlarını tanıyor, nasıl beslenmeleri gerektiğini biliyorlar. En temel hayatta kalma içgüdüleri çok erken gelişmiş oluyor. Üşüyüp de ‘Anneeaaa, havluuu!’ diye seslenen, ıslak mayosunu çıkarıp fırlatan görmedim en azından orada.
Başlangıç düdüğü çalınca sörflerini kapıp suya atladıkları gibi, açıkta bekleyen arkadaşlarını kurtararak kendi sörflerine alıyorlar ve iki kişi koca koca dalgalarla cebelleşerek kıyıya çıkıyorlar. Bunlar göz açıp kapayana kadar olmuyor tabii. Okyanus çocukları olsalar da, bir hayli kondisyon, koordinasyon ve kas gücü gerekiyorBu sırada kıyıda hareketli müzikler çalıyor, bekleyen ailelerin kimi sessizce çocuklarını izliyor, kimi tezahürat yapıyor. Bir kadınsa ağlıyordu, yarışı kayıp mı etti ufaklık kim bilir…
St. Kilda kasabası ise günbatımında ortaya çıkan penguenleriyle meşhur. Gözlerine ışık tutmadığınız sürece sessizce izlemenize izin veriyorlar. Biz penguen ailesi olmasa da bir yavru penguen gördük kayalıkların arasında. Annesi ya da babasi mesai saati bitince uzak sulardan yüze yüze evine döndü. Sanırım sonra akşam yemeklerini yediler.
Tüm bu bekleyiş sırasında kalabalıktan hiç çekinmeden fıttırı fıttırı yüzen, suya bir dalıp bir çıkan, sürekli bir şeyler avlayan bir deniz faresi gördük.
Google. Deniz faresi diye bir canlı olduğundan haberim bile yoktu
Melbourne’da ve şimdiye kadar bulunduğum hiçbir yerde sokak hayvanına rastlamadım, bir tanesine bile. Sokak hayvanı derken kedi köpeği kastediyorum bir Türk olarak, yoksa koala olsun, kanguru olsun, bunlar var yollarda. Özellikle başıboş köpeklere hiç iyi gözle bakılmıyormuş. Ama köpek sahibi olmak moda gibi bir şey burada.
Hayatımda hiç görmediğim canlıları görmekten, hiç gitmediğim yerlere gitmekten, keşfetmekten, şaşırmaktan çok büyük keyif alıyorum. Avustralya da böyle benim için; her anı sürpriz dolu.
Bugün Sydney’deki Gay ve Lezbiyen Mardi Gras Festivali’nde olacağım. Haftaya yazacaklarımı ben de çok merak ediyorum!
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 2014 yılında 3 Mart’ı Dünya Yaban Hayatı Günü ilan etti.
Aynı ekolojiyi paylaştığımız dağda, ormanda, suda yaşayan canlıların günü..!
Dünyamızda var olan canlı türlerinin yok oluşuna dikkat çekmek , korumak ve farkındalık yaratmak için 2014 yılında ilk defa kutlandı.. Özellikle 3 Mart’ın yaban hayatı günü ilan edilmesi anlamlı. Çünkü, Nesli Tehlike Altında Olan Yabani Hayvan ve Bitki Türlerinin Uluslararası Ticaretine İlişkin Sözleşmesi’nin (CITES) 1973 yılında 3 Mart’ta imzalanmıştı..
Ancak günümüzde azgın bir azınlığın oluşturduğu doğadaki işgal kuvvetleri yaban hayatını yok ediyor.
Yaban hayatının varlığını sürdürmeye çalıştığı yer onların dünyası. Yaşam alanı. Domuzun, sincapın karıncanın, kurdun, kuşun evi.
Biz ise onların evlerini başına yıkıyoruz. Bilinçsizce, acımasızca yapılan avcılık ve vahşi madencilik ile katlediyoruz. Çünkü onlar sahipsiz. Sermayesi yok. Söz hakkı yok. Basını yok.. TV si yok. İnsanoğlunun doymak bilmeyen aç gözlülüğü, vicdansızlığı onları güçsüz bırakıyor. Yaşam alanlarını savunacak güçleri yok.
TV haberlerinde domuzların Kırklareli’de pazara, İstanbul’da boğaza gittiğini izliyoruz. Gitmesinde ne yapsın. Sermaye dağa çıkınca, Domuzlar boğaza ve pazara indi.
Haberlerde ve yorumlarda insanımız hala “domuzun pazarda, boğazda ne işi var..?” diyor.
Ne yapsın… Senin evini başına yıksalar, evinin içinde dinamitler patlasa, bahçende iş makinaları ve kamyonlar dolaşsa sen ne yapardın..?
Günlük çıkarlar uğruna yok ettiğimiz yaban hayatın mensuplarını sirklerde, akvaryumlarda ve hayvanat bahçelerinde görebiliyoruz.. Ne yazık ki, Onlar eziyet çekerken, keyifle izlemeye devam ediyoruz. Bir anlık empati yapalım. Biz kafeste onlar tribünde. Oldukça iç acıtıcı.
Bulgaristan sınırına AB mülteci göçünü önlemek için 4-5 metrelik jiletli-dikenli teller çekti. AB kendi sınırlarının güvenliği için diyor. Ancak, yaban hayvanları binlerce yıldır üremek, kış uykusuna yatmak, beslenmek, su içmek ve yaşamak için kullandıkları güzergah bir anda kapatıldı. Karşıya gidemeyenlerin feleği şaştı. Sözde insan ve hayvan haklarını savunan Avrupa Istrancalar’da ki doğal yaşamı yok saydı.
AB bunu yaparken biz ne yaptık..? Istrancalar tüm Palaearktik bölgenin ana kuş darboğazlarından üzerindedir.. Bu nedenle, bölgede rüzgâr santralleri inşa edilmesi tüm biyocoğrafya bölgesindeki avifaunayı çok ciddi olarak etkileyerek olumsuz sonuçlar doğuracağı bilimsel raporlar ile sabit iken, Onlarca kurulan, yüzlerce planlanan RES var.
Ne havada, ne karada yaşama şansı bırakmadığımız yaban hayatı gününü kutlamaktansa, Bir an önce onları korumak ve yaşatmak için gerekeni yapmak, insan olmanın gereğidir.