Ana Sayfa Blog Sayfa 3243

Polis 8 Mart standına müdahale etti, 6 kadın gözaltında

Ankara Üniversitesi Cebeci Kampüsü’ne giren çevik kuvvet polisleri, üniversiteli kadınların 8 Mart standına müdahalede bulundu. Polisin müdahalesi sırasında 6 üniversiteli kadın gözaltına alındı.

8 Mart öncesinde Cebeci Kampüsü’nde etkinlik duyurusu yapan Üniversiteli Kadın Kolektifi’nin (ÜKK) standına müdahale eden polislerin, gözaltına aldığı 6 üniversiteli kadını darp ettiği ileri sürüldü.

 

(Sendika.org)

 

 

Orhan Pamuk: Nobel Edebiyat Ödülü Bob Dylan’a verilince hayal kırıklığına uğradım

Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk, müzisyen Bob Dylan’a 2016 Nobel Edebiyat ödülü verilmesinden dolayı büyük hayal kırıklığına uğradığını ifade etti.

Rus basınına konuşan Pamuk, ödülün edebiyat dünyasından daha ünlü isimlere verilmesi gerektiğini kaydetti.

Sputnik’in haberine göre Pamuk konuyla ilgili şu ifadeleri kullandı:

“Dylan’a 2016 Nobel Edebiyat Ödülü verilmesinden dolayı ben ciddi şekilde hayal kırıklığına uğradım. Bence bu ödül edebiyat dünyasında daha ünlü isimlere verilmeli. Ben bunu çok isterdim. Bu ödülü hak eden birçok muhteşem Amerikan yazarlar var. Dylan ünlü bir insan, şarkı ve şiir yazıyor. Fakat Dylan edebiyat yetenekleriyle ünlü bir isim değil. Bence ödülün açıklandığı gün birçok yazar kırıldı… Ben bu kararı eleştiriyorum.”

Pamuk ayrıca, daha önce aldığı Nobel ödülününün hayatını değiştirdiğini belirterek, “Evet, bu ödül beni mutlu etti. Jüriye çok müteşekkirim. Bu ödül insanları motive ediyor, bu da devam etmeli” dedi.

 

(Sputnik)

Filmmor 15. kez geliyor: “Aç avuçlarını sesini yükselt / Gel, dirilt, değiştir!”

Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali 15. kez başlıyor. Tüm film gösterimlerinin ücretsiz olduğu festivalde herkese açık forumlar, yönetmenlerle söyleşiler, atölyeler de yer alacak. Festival, bu yılki temasını Gülten Akın’ın “Aç avuçlarını sesini yükselt / Gel, dirilt, değiştir!” sözlerinden alıyor.

Festival, bu sabah (6 Mart) İstanbul’da yapılan basın açıklamasıyla tanıtıldı. Filmmor’dan Melek Özman bu seneki festival teması için “Kadın olmak hiçbir zaman kolay değildi. Bu sene geçmişten güç almak istedik. Gülten Akın’lı bir şiirle ‘değiştirebiliriz’ demek istedik” yorumunu yaptı.

Altın Bamya ödülleri için açıklama bekleniyor

Festivalin dayanışma ödülü “Mor Kamera: Umut Veren Kadın Sinemacı Ödülü” Koma Dam filmiyle Berîvan Akelma ve Yağmur Cihan’a verilecek. Her yıl merakla beklenen Altın Bamya Ödülleri için bu sene oylama yapılmadı ancak Altın Bamya Film Akademisi’nin ilerleyen günlerde bir açıklama ile kamuoyunu bilgilendirecek.

Festivalin açılışı 9 Mart’ta, KHK ile ihraç edilen Betül Celep’in 23 Ocak’tan beri eylemde olduğu İstanbul’da Kadıköy Khalkedon meydanında saat 18.00’da yapılacak.

11 Mart’ta başlayacak

Festival ile 17 ülkeden 42 film, 7 şehri gezecek. Programın İstanbul ayağı 11 Mart’ta başlıyor. Festival İstanbul’un ardından, Bodrum Kadın Dayanışma Derneği ortaklığıyla 25-26 Mart’ta Bodrum’da, İzmir Kadın Dayanışma Derneği ve Bağımsız Kadın İnisiyatifi ortaklığıyla 1-2 Nisan’da İzmir’de, Mor Salkım Kadın Dayanışma Derneği ortaklığıyla 8-9 Nisan’da Bursa’da, Karadeniz Kadın Dayanışma Derneği ortaklığıyla 22-23 Nisan’da Giresun’da, Adana Kadın Platformu ortaklığıyla 27-28 Nisan’da Adana’da, Mersin Kadın Platformu ortaklığıyla 29-30 Nisan’da Mersin’de devam edecek.

Deepa Mehta retrospektifi

“Kadınların Sineması”, “Kadınların Sineması – Türkiye”, “Yeryüzünden Edilenler”, “Feminist Değilim Ama…” bölümlerinden oluşan festivalde, saldırılar ve ölüm tehditleriyle karşı karşıya kalarak Kanada’ya göç eden Hindistanlı yönetmen Deepa Mehta’ya ayrılmış 4 filmlik bir retrospektife de yer ayrılmış.

Festivalde film gösterimlerin yanı sıra İstanbul’da, çeşitli tellerden atölye, forum ve yönetmenlerle söyleşilere de gerçekleştirecek.

“Feminist Değilim Ama…

Festival kapsamında İstanbul’da gerçekleşecek atölyeler şöyle:

“Çok kullanılan ‘Feminist Değilim Ama…’ ifadesi, birçok kadın için feminist olarak anılmaktan imtina ederek eşitlik talebini ifade etme olanağı mı sağlıyor?” gibi soruların tartışılacağı, Deli Kadın, Erktolia ve Filmmor’dan kadınlarla Feminist Değilim Ama… atölyesi,

Journo, Ekmek ve Gül, Sujin’den kadınlarla Kendine Ait Bir Medya atölyesi,

CŞMD, KAMER, VAKAD’dan kadınlarla Şiddeti Anlamak forumu,

17+Alevi Kadınlar, Yeryüzü Kadınları ve TJA’dan’nın kadınlarla Yeryüzünden Edilenler forumu.

Festival kataloğu ve İstanbul programı için tıklayın.

 

Haber: Pelin Atakan

(Yeşil Gazete)

“Bütüncül Yönetim ile hem doğa hem de insan için bir kazan-kazan durumu yaratabiliriz”

Bu devirde yemek yemek mide ister yazı dizisi için tıklaynız

Toplum ve Bilim Dergisi’nin ekoloji temalı sayısında yer verilen gıda dosyası içindeki makaleler Sivil Sayfalar sitesinde de yazı dizisi olarak yayınlanıyor. Bizim de Sivil Sayfalar’dan alıntılayarak sizlerle “Bu devirde yemek yemek mide ister” yazı dizisi adı altında paylaştığımız dosya konusunda son olarak Sivil Sayfalar’dan Bahar Kılınç, Anadolu Meraları’nın kurucularından Durukan Dudu ile röportaj yaptı.

Yeşil Gazete’nin de kurucuları arasında bulunan editörümüz Durukan Dudu ile gerçekleştirilen bu röportajı aynen paylaşıyoruz.

***

Durukan Dudu “kırsala giden” biri. Anadolu Meraları projesinin kurucularından olan Dudu toprağı iyileştiren bir tarım yöntemini, Bütüncül Yönetim’i anlatıyor bize. Ekolojiyle uyumlu bir şekilde topraktan üst düzey verim alınabileceğini iddia eden Durukan Dudu Onarıcı Tarım ve Bütüncül Yönetim hakkındaki sorularımızı yanıtlıyor.

“BÜTÜNCÜL YÖNETİM SON DERECE BESLEYİCİ GIDA ÜRETMEK İSTEYEN HERKESE ÇOK TEMEL ARAÇLAR SUNUYOR”

-Öncelikle isminizi Google’da arattığımda arama seçeneklerinde “Bütüncül Yönetim nedir” başlığı çıkıyor. Okuyucularımız için biraz bahseder misiniz, Bütüncül Yönetim nedir?

Bütüncül Yönetim (ing: Holistic Management), Zimbabwe doğumlu biyolog ve doğal yaşam uzmanı Allan Savory’nin ilk defa 1970’lerde ortaya attığı, 1980’lerde ise geliştirerek son halini verdiği yeni bir tarım ve arazi yönetimi planlama prosedürü. Tarımın herhangi bir şekliyle ya da arazi yönetimiyle uğraşanlar da bilir, tarım “mekanik” bir süreç değildir. Toprağın durumundan iklime, fiyat ve maliyetlerin değişkenliğinden yaban hayatın etkilerine, çiftçinin özel hayat durumlarından içinde yaşadığı köyün/kırsalın sosyal dengelerine kadar bir çok “karmaşık” etmen vardır. Allan Savory’nin ortaya koyduğunu ben şöyle tanımlıyorum: Büyük resmi görüp temel kararları alırken detayı kaçırmayan, detaylarla uğraşırken temel gidişatı kaçırmayan, tüm bu zorluklar ve belirsizlikler içinde en verimli, bağlamınıza en doğru planlamayı yapıp uygulamanızı sağlayan, somut ve adım adım bir süreç sunuyor Bütüncül Yönetim.

Durukan Dudu

Allan Savory 2014 yılında yaptığı TED konuşmasıyla dünya çapında geniş kitlelere ulaşmıştı. İnsanları fevkalade umutlandıran, bizim de Anadolu Meraları bünyesinde çalıştığımız “tarım yaparak çölleşmeyi durdurma” ve iklim değişikliğiyle mücadele etme süreçlerinde de Bütüncül Yönetim müthiş teknik araçlar sunuyor. Yani Bütüncül Yönetim az önce bahsettiğim karar alma ve uygulama algoritmasının yanı sıra aynı zamanda bir teknik bilgi seti de sunuyor. Hem de herkes tarafından, her ölçekte, her tür arazi ve iklim yapısında, araziden ekmek çıkarırken bir yandan da toprağı “onarıcı tarımla” iyileştirmek (sürdürmenin ötesinde, iyileştirip verimini arttırmak) ve bütün bunları yaparken bir yandan da son derece besleyici gıda üretmek isteyen herkese çok temel araçlar sunuyor.

“YENİ BİR HAREKET NÜVESİNDEN BAHSEDİYORUZ”

-Kırsala dönüş projesinin gençlere ve dünyaya sunduğu imkanlar neler?

Kırsala dönüşten çok “gidiş” demeye çalışıyoruz aslında. Bunu söylerken, fiziksel durum ve yaştan çok kafa yapısı ve açık fikirlilik anlamında “genç” bireyler başta olmak üzere, yeni bir toplumsal hareket nüvesinden bahsediyoruz. İşin bir çok boyutu var, adı üzerinde bir toplumsal hareket, şöyle özetlemeye çalışayım: Dünyanın neredeyse tüm toprakları, ciddi oranda onarılmaya muhtaç. Çünkü ciddi anlamda kötü idare etmiş, bozmuşuz. İklim değişikliğiyle mücadelede de toprağın sunduğu devasa bir karbon yutma/tutma potansiyeli var. Burada Bütüncül Yönetim omurgasına oturan çeşitli onarıcı tarım yöntemleriyle, hem doğa hem de insan için bir kazan-kazan durumu yaratabiliriz. Bir yandan da hayatında anlamlı, güzel, yararlı ve doyurucu işler yapmak isteyen milyonlarca insan var. Bu ikisini bir araya getirmeyi, birbirlerine derman olmalarını hayal ediyor ve bunu mümkün kılacak adımlar atıyoruz. Bu insanlar toprakların, ekosistemlerin ve toplumların ihtiyaç duyduğu onarımı yapsın, onarıcı tarım da bu insanlara anlam, güçlü bir birliktelik hissi ve ana sütü kadar ak bir gelir sağlasın. Zor bir süreç, akıntıya karşı kürek çekmeye çalıştığımız ve kürek niyetine de kürdandan hallice sopacıklarımız var sadece. Ama Anadolu Meraları’nı kurduğumuzdan bu yana önemli bir noktaya geldik, ki bu da ekip olarak özverili ve planlı çalışmalarımızın yanı sıra Bütüncül Yönetim’in karar verme algoritmasının yardımıyla oldu.

“GERÇEK ANLAMDA EKONOMİ VE EKOLOJİ BİRBİRİNDEN AYRILMAZ BÜTÜNLERDİR; BERABER ÇÖKER VEYA BERABER BEREKETLENİRLER”

-Bütüncül Yönetim’in yardımlarını biraz açar mısınız? Örneklerle özellikle, Bütüncül Yönetim’in Türkiye kırsalında tarım yapmak isteyen birine faydaları nedir? Neler yapabilir?

Bütüncül Yönetim, hem arazi – ekosistem, hem ekonomi hem de toplumsal olarak istediğimiz hayata doğru onarıcı bir yol yürümemizi, bu doğrultuda doğru ve kendi bağlamlarımıza uygun adımları atmamızı, kararları almamızı sağlayan bir yönetim çerçevesi. Tarım gibi toprak, iklim koşulları, insan faktörleri, ekonomi, canlılar (bitkiler, hayvanlar, topraktaki mikrobiyolojik ekosistem…) gibi karmaşık bir yapıda doğru adımları atmamızı mümkün kılan, kaş yapalım derken göz çıkarmamızı engelleyen bir planlama, uygulama, gözlem ve yeniden karar döngüsü için sağlıklı bir sistem sunuyor.

Türkiye şartlarında daha somut yansımalarına bakalım. Türkiye’de örneğin et hayvancılığı yapan birisinin, et fiyatlarındaki sürekli ve öngörülemeyen oynamalar, düşük verimlilikte meralar, yüksek yem ve kaba yem maliyetleri gibi bir çok etmenle mücadele etmesi gerekiyor. Bütüncül Yönetim, bu kişinin hayvanlarını hangi dönemde ve şartlarda satarsa ne kadar para kazanabileceğini, bunun sürüsünün devamlılığına etkisini görmesini ve uygulamasını sağlayan bir finansal planlama çerçevesi sunar. Kullandığı meralar ve çayırlardaki ot veriminin katlanarak artmasını sağlayacak, hava koşullarına göre kolaylıkla uyarlayabileceği otlatma planlamaları yapmasını sağlar. Et, süt, ya da hem et hem de süt üretimi yapmasının hem ekonomisine, hem yaşam standartlarına etkilerini önden tasarlayıp kendisinin veya ailesinin, ya da çiftliğinin “bağlamına” en uygun yöntemleri belirlemesini sağlar.

Şunun da altını özellikle çizmemiz gerekiyor: Toprak ve üzerinde fotosentez yapan bitkiler, tüm ekonomimizin temelinde yatan üretim şeklidir. Tüm şehirler, kurumlar, fabrikalar, okullar ve meslekler en temelde toprak ve üzerinde yapan fotosentez yapan bitkiler sayesinde var olur. Toprağı ve bu bereket yaratma potansiyelini her geçen gün yok ettiğimiz için türlü sorunlarla boğuşuyoruz. Gerçek anlamda ekonomi ve ekoloji birbirinden ayrılmaz bütünlerdir; beraber çöker veya beraber bereketlenirler. Bütüncül Yönetim’le Türkiye’deki toprağın verimliliğini, su emme ve tutma potansiyelini hızla güçlendirebilir, çölleşmeyle mücadele edebilir, bu sayede bereketliliğe doğru yeniden yol almaya başlayabiliyoruz. Bunun bir yansıması da iklim değişikliğiyle mücadele konusunda oluyor. Bütüncül Yönetim’le onarıcı bir tarım yapmaya başladığımızda topraktaki organik madde miktarını hızla arttırıp havadaki karbondioksiti toprağa organik madde olarak gömebiliyoruz.

-Çalışmalarınızın daha büyük ölçekte yapılmasının imkanları nelerdir?

Bütüncül Yönetim’in bir avantajı da her ölçekte son derece etkin bir şekilde uygulanabilir olması. Bir aile çiftliğinin kısıtlı meralarında uygulanabileceği gibi, dünyada ve özellikle Kuzey Amerika’da örneklerini gördüğümüz gibi, on binlerce hektarlık çiftliklerde de başarıyla uygulanabiliyor. Türkiye’de de bu anlamda önemli fırsatlar, olanaklar mevcut. Bir havzadaki çiftçilerin, çobanların “gelin beraber bağlamımızı kağıda dökelim ve otlatma planı yapalım, buna hepimiz uyalım” niyetiyle yola çıkması durumunda ekonomik bereket ve ekolojik onarım boyutlarında çok ciddi iyileşmeleri kısa zamanda yaratmaları mümkün. Biz de Anadolu Meraları olarak bu tür yerel, havza bazlı niyetlere destek olmaktan büyük mutluluk duyuyoruz.

“GERÇEKTE ÇOK DA İSTEMEDİĞİMİZ ÖDÜLLER İÇİN ÖDEMEKTEN BÜYÜK MUTSUZLUK DUYDUĞUMUZ BEDELLER ÖDÜYORUZ”

-Teknolojinin gelişmesi ve insanların her şeye hemen ulaşma talebi insanları “kırsala gidiş”ten alıkoyuyor olabilir mi? Kırsala gidiş modern hayat imkanlarından uzak kalmayı gerektirir mi?

Teknoloji konusunda kafalarımız biraz karışık. Teknoloji aslında elimizdeki kaynaklardan sadece biri. Kaynaklarımız, doğaları gereği “sorunun kendisi” değildir, olamaz. Sorun, o kaynağı nasıl değerlendirdiğimiz, kullandığımız, yönettiğimizdir. Teknolojik gelişmelerle müthiş güzel bir dünya da yaratabilirsiniz, karanlık bir gelecek de… İkisinin de örneklerini günlük hayatlarımızda görüyoruz.

Kırsala gidiş herkesin hissetmesi, yapması gereken bir şey değil. İnsanın bu hayattaki rolünün, amacının ne olduğunu, nasıl bir yaşam sürmek istediğini keşfetmesiyle ilgili bir süreç bu. Ben yeterli sayıda insanın kırsalda adil, onarıcı ve mutlu bir yaşam kurmaya gerçek anlamda niyetli olduğunu düşünüyorum. Teknolojinin buna engel olması gibi bir durum söz konusu olamaz; eğer niyetiniz yeterince kuvvetli değilse, diğer bir deyişle siz, şehirlerin sunduğu nimetleri, kırsalın sunduğu nimetlere tercih ediyorsanız, ne güzel! Yeriniz şehirdir o durumda. Kırsala gidişin modern hayatın imkanlarından uzak kalmayı gerektirip gerektirmediği sorusuna da “Duruma göre değişir” cevabı verebiliriz. Bir çok kırsal bölgede internet var artık örneğin, sizin için önemli olan buysa. Ama doğalgaz kombisi yok. Aslında bütün mesele, gerçekten istediğiniz “ödüllere” kavuşmak için ödemeye hazır olduğunuz bedelleri ödemek. Gördüğüm kadarıyla bir çok insanın hayatı tam tersi yönde işliyor şu anda. Gerçekte çok da istemediğimiz ödüller için ödemekten büyük mutsuzluk duyduğumuz bedeller ödüyoruz. Bunun tam tersini yapabildiğimiz an, doygun, keyifli, anlamlı bir yaşama sahip oluruz.

 

(Sivil Sayfalar.org)

Üniversite öğrencisi ‘kitap okuduğu’ için okuldan uzaklaştırıldı!

Ege Üniversitesi işten çıkardığı ‘Barış İçin Akademisyenler’e kitap okuyarak destek veren öğrencilere de ceza yağdırdı.

Bilim yuvalarında geçmişte başlatılan soruşturmaların son dönemde hızlıca sonuçlandırılarak öğrencilere ardı ardına cezalar verildiği kaydedildi. Koridorda kitap okumayı bile içeren cezalandırmalardan, mezun öğrenciler bile kurtulamadı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın seçimiyle rektör atanan Prof. Dr. Cüneyt Hoşcoşkun’un, YÖK inisiyatifiyle yerini Prof. Dr. Beril Dedeoğlu’na bıraktığı Ege Üniversitesi’nde son dönemde öğrencilere verilen cezalar dikkat çekiyor. Felsefe bölümü 4. sınıf öğrencisi Alçay Çelik, hakkında şimdiye dek açılan soruşturmaların son dönemde hızla sonuçlandırılarak ceza yağdırıldığını kaydetti. Ankara katliamı protestosu nedeniyle 1 ay uzaklaştırma alan Çelik, Barış Akademisyenlerine destek açıklaması nedeniyle 6 ay daha ceza aldı.

Cumhuriyet’ten Hakan Dirik’in haberine göre, ceza alan öğrencilerden Alçay Çelik, “Akademisyenler ihraç edildiği gün koridorda kitap okuduğum için dekanlık tarafından soruşturma açıldı. Bu soruşturma kapsamında ifademi aldılar. Hangi kitabı okuduğumu sordular. Ben de ‘Felsefe öğrencisiyim, her kitabı okurum’ yanıtı verdim. Ama her kitabın bir olmadığını söylediler. Hocaların kapısına astığımız ‘Barış istiyoruz ve sizi seviyoruz’ yazılarını soruşturmada bize delil diye gösterdiler. Ben de bu ülkede barış istediğimi ve hocalarımı sevdiğimi söyledim. Henüz bu soruşturmanın sonucu gelmedi” diye konuştu.

Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü’nden Ruhat Alkan, okulundan mezun olmasına karşın cezalandırmalardan kurtulamayanlardan. Alkan, “Ocak sonunda mezuniyete hak kazandım. Hatta mezuniyet belgemi de aldım. Buna karşın okulda yaptığım Barış Akademisyenlerine destek açıklaması nedeniyle soruşturma açıldı. Okulu bitirmeme rağmen 6 ay okuldan uzaklaştırıldım” dedi.

“Üniversite saraya sığmaz”

Ege Üniversitesi Deri Mühendisliği 1. sınıf öğrencisi Emine Akbaba da hakkındaki 3 soruşturmadan toplam 18 ay okuldan uzaklaştırma cezası aldı ve kaldığı devlet yurdundan atıldı. Akbaba, “Akademi biat etmeyecek. Saraydaki hesap kampusta tutmaz. Üniversite saraya sığmaz” diye konuştu.

 

(Cumhuriyet)

Türkiye’nin ilk LGBTİ ve Kadın Korosu Mersin’de sahne alıyor

Mersin’de kurulan Türkiye’nin ilk ve tek LGBTİ-Kadın Korosu 7 Renk Koro 8 Mart’a doğru renkli şarkılarıyla sahneye çıkıyor. Bu akşam (6 Mart Pazartesi) Marin Club’ta saat 19.30’da düzenlenecek olan konserde 7 Renk Koro’ya Ayta Sözeri de şarkılarıyla eşlik edecek.

Yıllardır transfobik uygulamalarla gündeme gelen Mersin, yaklaşan 8 Mart ‘Dünya Kadınlar Günün’de, bu yıl bu algıyı kıracak bir adım daha atmaya hazırlanıyor. Türkiye’nin ilk ve tek LGBTİ ve Kadın Korosu olan 7Renk Korosu, Ayta Sözeri’nin de yer alacağı dev bir konser ile Mersin’de sahne alıyor.

Kadın odaklı çok dilli ve renkli şarkılarıyla sahne alacak olan koro, bu akşam Marin Club’ta dinleyiciler ile buluşuyor. Gerçekleştirilecek olan konser ile hem 8 Mart öncesi kadın mücadelesine dikkat çekilecek, hem de LGBTİ bireylerin var olma mücadelesinde önemli bir yer tutması amaçlanıyor.

Yeşil Gazete okurları 7 Renk Korosunu, Keçe Kurdan parçasına yazdıkları sözler ile seslendirdikleri, “Hayır, Hayır, Yüzbin kere Hayır!” ile de anımsayabilirler.

 

(Kilikya Haber, Yeşil Gazete)

Mersin Üniversitesi’nde rektörlük iki barış imzacısı akademisyenin daha işine son verdi

Mersin Üniversitesinde görev yapan akademisyenler Tolga Tören ile Hakan Mertcan’ın barış bildirisini imzaladıkları gerekçesiyle işlerine son verildi.

Tolga Tören

‘Bu Suça Ortak Olmayacağız’ adlı barış bildirisine imza attıkları gerekçesi ile ülke genelinde Üniversite Rektörlükleri tarafından başlatılan akademisyen kıyımları devam ediyor.

Mersin Üniversitesinde görev yapan Öğretim Görevlisi Yrd. Doç. Dr. Tolga Tören ile Yrd. Doç. Dr. Hakan Mertcan, Barış için Akademisyenler tarafından hazırlanan ‘Bu suça ortak olmayacağız’ başlıklı bildiriyi imzalamaları nedeniyle üniversiteyle ilişiği kesildi.

Mersin Üniversitesi Rektörlüğü gerekçe olarak YÖK kararıyla açılmış bir idari soruşturmayı ve İstanbul Cumhuriyet Savcılığı tarafından açılan bir adli kovuşturmayı gerekçe gösterdiği öğrenildi. Böylece üniversite ile ilişiği kesilen barış imzacısı sayısı 13 oldu.

Mersin Yaşam.net’den Abidin Yağmur’un haberine göre Rektörlük tarafından Yrd. Doç. Dr. Tolga Tören’e gönderilen tebligatta, Bu Suça Ortak Olmayacağız bildirisine imza atması, bu bildiriye imza atanlar hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın soruşturma açmış olması dolayısıyla görev süresinin uzatılmayacağı bildirildi.

Rektörlük, Yrd. Doç. Dr. Hakan Mertcan’a gönderdiği tebligatta ise Bu Suça Ortak Olmayacağız Bildirisi ve bu bildiri hakkında açılan soruşturmanın yanı sıra, Mertcan’ın, facebook paylaşımından dolayı yargılandığı ve devam etmekte olan bir davayı da ‘görev süresinin uzatılmamasına’ gerekçe olarak gösterdi.

Rektörlüğün bu kararı uyarınca İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi öğretim üyeleri Yrd. Doç. Dr. Tolga Tören ve Yrd. Doç. Dr. Hakan Mertcan’ın üniversite ile ilişikleri 26 Mart 2017 tarihi itibariyle kesilecek. Mersin Üniversitesi Rektörlüğü’nün işine son verdiği imzacı akademisyen sayısı böylece 13’e çıktı. Rektörlük daha önce de Esin Gülsen, Galip Deniz Altınay, Bermal Aydın, Yasemin Karaca, Mustafa Şener, Veli Mert, Bediz Yılmaz, Melehat Kutun, Eylem Çığ, Ali Ekber Doğan, Esra Ergüzeloğlu Kilim’in işine son vermişti. Bildiride imzası olmamasına karşın bildiriyi düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirdiğini beyan eden Ertan Zereyak da üniversite yönetimince işten atılmıştı.

 

(Evrensel, Mersin Yaşam.net)

Kendisini taciz eden adamı beslenme çantasıyla dövdü

Niğde’de yolda çocuğu ile yürüyen bir kadın, kendisini taciz eden yaşlı adamı, çocuğunun beslenme çantasıyla dövdü.

Kent merkezindeki Terminal Caddesinde meydana gelen olayda, iddiaya göre, yolda küçük çocuğuyla yürüyen ve ismi öğrenilemeyen 35 yaşlarında bir kadın, kendisini takip eden yaşlı bir adamı çocuğunun beslenme çantası ile vurarak kovaladı.

Güvenlik kamerasına yansıyan görüntülerde, çocuğunu okuldan alan kadın, kaldırımda yürürken kendisini takip ettiğini düşündüğü yaşlı adamı kovalayıp çantasıyla vurmaya başlıyor. “Yol ortasında tacize uğruyoruz” diyerek bağıran kadın, yaşlı adamın kaçmasıyla çocuğunu alıp uzaklaşıyor.

 

(Ajanslar)

Boşaltılan köyüne geri döndü, 7 yıldır yalnız yaşıyor, elektriği yok, dünyayla iletişimi radyoyla…

Van’da 22 yıl önce boşaltılan köyüne 7 yıl önce dönen 7 çocuk babası 52 yaşındaki Derviş Muhan, tek başına yaşıyor. Daha önce köy statüsünde olan, Van’ın büyükşehir olmasıyla Çatak ilçesine bağlı mahalleye dönüştürülen Övecek’te 7 yıldır koyunları, keçileri ve atlarıyla karlı dağların ardında bir yaşam kuran Muhan, eski okul binasını eve çevirdi. Elektrik olmadığı için gaz lambası kullanan Muhan, pilli el radyosu ile de dünyadan haber alıyor.

Çatak ilçesine 42 kilometre uzaklıkta Van, Siirt ve Hakkari illerinin sınırını belirleyen Kato Dağı eteklerindeki Övecek Mahallesi’nde tek bir kişi yaşıyor. Kışın yolları kardan kapanan, yazın da ulaşımın oldukça zor olduğu mahallenin tek sakini 52 yaşındaki Derviş Muhan. 50 hanelik mahallenin 1995 yılında güvenlik nedeniyle boşaltılmasının ardından Muhan ve ailesi Van’a göç etti.

Burada iş imkanı bulamayan Derviş Muhan, Türkiye’nin farklı illerine giderek ailesinin geçimini sağlamak için çalıştı. Ancak daha fazla gurbette kalamayan Muhan, tekrar Van’a döndü.

Bir süre Van’da kalan Muhan, yıllar önce boşaltmak zoruda kaldığı mahallesine geri dönme kararı aldı. 15 yıl sonra geri geldiği ve evlerin harabeye döndüğü mahallede, bir kısmı sağlam kalan okulu düzenleyerek eve dönüştüren Muhan, buraya yerleşerek eski yaşamını kurmaya çalıştı.

7 yıldır tek başına yaşayan Muhan’ın yanına, Van’da çocukları ile birlikte kalan eşi Ayşe Muhan zaman zaman gelerek yardımcı oluyor.

Asıl mutluluğu geçmişte birçok hatırası olan köyünde bulduğunu belirten Derviş Muhan koyun, keçi, at ve köpekleriyle kedisine yeni bir hayat kurdu.

Muhan, yaşamını şöyle anlatıyor:

“Burada çok mutlu ve huzurluyum. Yalnızlık beni bazen sıkıyor. Buranın yeniden yerleşime açılmasını umut ediyorum. Kışın yollar aylarca kapalı kalıyor. Ben kışlık erzakımı yollar açıkken atla taşıyıp depoluyorum. Hiçbir sıkıntı yaşamıyorum. Hayvanlarımı besliyorum. Doğayla iç içeyim. Eşim yollar açık olduğunda ve imkanlar el verdiğinde yanıma gelip bana destek oluyor.”

Mahallede elektrik olmadığı için gaz lambasıyla evi aydınlatan Muhan, pille çalışan bir el radyosuyla dünyadan haber alıyor. Evin içine kurduğu sobanın üzerinde yemeklerini pişiren Muhan, ömrü yettiği sürece mahallesini terk etmeyeceğini ve yaşadığı alanı da ağaçlarla, bahçelerle cennete çevireceğini söyledi.

 

(Cumhuriyet)

Burjuva devlet bir vampire dönüşürken… – Fikret Başkaya

Yıllar önce bir politikacı: “Hocam, özelleştirmeye niye karşı çıkıyorsunuz. Ne güzel işte, zarar eden bu kurumlar, bu işletmeler satılacak, o parayla yenileri kurulacak” demişti. Aslında özelleştirme lehine ileri sürülen gerekçelerin hiç bir inandırıcılığı olmadığını, asıl amacın sermaye sınıfına değer (varlık) aktarmak olduğunu, hiç bir kapitalistin zarar eden bir şirketi, bir kamu kurumunu satın almayı aklından bile geçirmeyeceğini, bu kurumların bidayette kâr etsinler diye kurulmadığını, istenirse pekâlâ verimli bir işleyişe kavuşturulabileceğini, kaldı ki, “verimliliğin” herkes için aynı anlama gelmediğini, bu kurumların bu toplumun insanlarının verdikleri vergilerle kurulduğunu, hepimize, kamuya ait olduklarını, bunları bizden habersiz birilerine peşkeş çekmenin kabul edilebilir olmadığını, vb.” anlatmaya çalışmıştım… Özelleştiriyorlar zira sistem içine sürüklendiği “yapısal krizden” bir türlü çıkamıyor, dolayısıyla sermaye değerlenme sorunuyla karşı karşıya… Böylesi bir ortamda hazır bir pazarı olan kamu işletmelerine ve kamu hizmeti veren kurumlara el koymak sermaye sınıfı için bir çözüm yolu olarak görünüyor. Başka türlü söylersek, bir tür “iç fetih” veya “iç kolonizasyon” söz konusu…

Ziraat Bankası, BOTAŞ, PTT, BİST, TÜRKSAT, ETİ Maden, Çaykur, Borsa İstanbul’un, Türkiye Varlık Fonu’na devredildiğini duyduğumda, devlet yapısının ve  devlet-sermaye ilişkisinin yeni bir nitelik kazandığını, yeni bir eşğin daha aşıldığını düşündüm… Neoliberal küreselleşme çağında devletin yegane misyonu, sermaye sınıfının tek yanlı çıkarını gerçekleştirmektir. Tabii her ülkede, her devlette olaylar aynı yoğunlukta ve aynı biçimde yaşanmaz. Fakat, Türkiye’de ondan fazlası söz konusu. Burjuva yasallığı külliyen by-pass ediliyor. Artık devlet ‘bildik’ devlet olmaktan çıkmış bulunuyor. Standart burjuva devletin yerini, mafyalaşmış/çeteleşmiş bir yapı ve işleyiş alıyor. Dolayısıyla “Anayasa dayatmasını” bu bütünlük içinde kavramak gerekir… Bu kurumların Varlık Fonuna devredilmesi, özelleştirilmelerinin (yağmalanmarının, talan edilmelerinin) ilk adımı demeye geliyor. Başka türlü söylersek, yerli-yabancı (ki, orada kimin eli kimin cebinde belli değildir) “işbitirici kapitalistlere” peşkeş çekilmelerinin yolu açılmış oluyor. Bunların denetimden ve vergiden muaf bir statüye kavuşturulmalarının başkaca bi izahı olamaz…

Gerçek durum böyle ama başbakan yardımcısı Numan Kurtulmuş, bu operasyonun söz kounusu kurumların “daha iyi, daha etkin yönetimi için yapıldığını” söyledi. Tabii başbakan yardımcısının “etkin yönetimden” neyi kastettiği ilgili herkesin malûmudur… Aslında ikiyüzlülüğü sevmeyen biri, her halde “biz bu kurumları “iş bitiriciler taifesi” (toplumun işini bitirenler densin)  daha kolay yağmalasın, talan etsin diye yaptık” derdi..  Aslında bu, Osmanlı İmparatorluğunu XXI’inci yüzyılda ihya etmek isteyen AKP’nin son marifeti… Osmanlı İmparatorluğunda iki türlü hazine vardı: Hazine-i Hassa ve Hazine-i Hümayun. Hazine-i Hassa padişahın özel hazinesiydi. Padişah o hazineyi istediği gibi kullanırdı. Ebette Hazine-i Hümayun da Padişaha bağlıydı ama Vezir-i Azam tarafından yönetilirdi.. Varlık Fonuyla Hazine-i Hassa’nın bir versiyonunu devreye sokmak istedikleri anlaşılıyor. Eğer anayasa değişikliği kabul edilirse, artık Vezir-i azamın karşılığı olan başbakanlık da olmayacağı için, bir tek saray hazinesi olacak… Devlet hazinesinden cumhurbaşkanlığı hazinesine (saray hazinesine densin) bir transfer yaparak,  dayatmak istedikleri tek adam rejiminin alt-yapısını oluşturmak istiyorlar…

Osmanlı İmparatorluğunda dış fetihler, dış yağma ve talan zora girdiğinde, iç fetihe yönelmek esastı. Bu amaçla haraçlar (vergiler) sürekli artırılırdı. AKP geride kalan 14-15 yılda sermayeye peşkeş çekilmemiş, yağmalanmamış, talan edilmemiş bir şey bırakmadı. Özelleştirmeler, ‘Yap-İşlet-Devret’ ve şimdilerde de ‘Kamu-Özel İşbirliği’ (KÖİ) ile yağma ve talan yeni bir ivme kazanmış görünüyor. Artık şirketlere kâr garantisi veriliyor ki, bu, kapitalistleri maaşa bağlamaktır. Bu uygulama kapitalist (girişimci) tanımını da değiştiriyor.. Malûm, kapitalist girişimci (müteşebbis) risk alandır. Velhasıl, tam bir miras yedi mantığıyla hareket ediyorlar. İnsan havsalasını zorlayan bir yağma ve talan hız kesmeden yol alıyor…

Türkiye’de siyaset, oldum olası bütçenin ve hazinenin yağmalanması için yapılan bir şeydir ama AKP ölçüyü iyiden iyiye kaçırdı. AKP döneminde imar faaliyeti tam bir yıkıma ve yok etmeye dönüştü. Oysa imar, Arapça ümrân’dan türeme bir kelime: 1. Ma’murluk, bayındırlık, bayındırlaşma; 2. Medeniyet, ilerleme, refah ve saadet, mutluluk anlamlarını içeriyor. Bir bütün olarak insanların ve toplumun durumunun iyileşmesi, bir üst aşamaya yükselmesi, uygarlaşması demeye geliyor. AKP’nin yaptığıysa tam bir yıkım ve yok etme operasyonu… Ne var ne yoksa, betonlaştırıyorlar asfaltlaştırıyorlar. Yol, köprü, tünel, konut yapılmamış, yağmalanmamış bir karış yer bırakmamaya yeminliler. Ne yazık ki, insanlar bu güne kadar bu saldırı karşısında etkin bir karşı duruş ortaya koymayı başaramadı.

Bu gün dünya artık finans baronlarının (parası olan, parayı manipüle edebilenlerin) çiftliği haline gelmiş bulunuyor,  politikacılar da sadece finansın hizmetinde veya finansın bir parçası… “Bal tutan parmağını yalar” denmiştir… Artık finans baronlarının, parası olanların dünyasında yaşıyoruz… Her şey finans tekelleri için ve her şeye onlar karar veriyor. Bu durum geleneksel politik yönetici sınıfın sınırlı “meşruiyetini” de yok ediyor. Bu sınıf daha şimdiden paranteze alınmış sayılabilir. Böylesi bir ortamda oynanan “demokrasi oyununun” da artık hiç bir inandırıcılığı yok. Siyasi partilerin, seçimlerin, parlamentoların artık kitleleri adatma/oyalama yetenekleri aşınmış bulunuyor. Devlet, büyüklü-küçüklü hırsızların elinde tam bir baskı-şiddet-terör aygıtına dönüşüyor. Başka türlü söylersek, burjuva devlet insanların kanını emen birer vampire dönüşmekte…  Ne demek istediğimi görmek için, Türkiye’de son bir kaç yılda yapılanları şöyle bir hatırlamak yeterli… Anayasa değişikliğiyle neyin amaçlandığı da…

Esasen sorunun kökü derinlerde. Kapitalizmin etiği yoktur veya “ahlâk dışıdır”, (amoral) denmiştir. Oysa etik, sınır demektir, potansiyel olarak yapılabilir olanı yapmamak, sakınmaktır.  Kapitalizmin bir ahlâkı yoktur ama eski dönemlerden miras kalan antropolojik ahlâkı da yok ediyor, akıl almaz bir meta fetişizmi ortaya çıkarıyor ve her türlü değer, değer ölçüsü, nîrengi noktası yok oluyor.

Şimdilerde devletlerin bazı işlevlerini şirketler, “iş dünyası” üstleniyor ki, bu bilinen anlamdaki burjuva devletin ‘dönüşmesidir’… Aslında özelleştirme, devletin en vazgeçilmez işlevlerini de kapsamaya başladı. Bu, devletin metamorfoza uğramasıdır. Artık şirket mantığı tüm devlet kurumlarına sirayet ediyor. “Hukukun by-pass edilmesi,  özel güvenlik, “özel ordular”, vb. olacakların habercisi… Daha 1938 yılında dönemin ABD başkanı Franklin D. Roosevelt, Senato’ya gönderdiği bir uyarıda: “Eğer halk, özel iktidarın, özel çıkarların devletten daha güçlü hale gelmesine göz yumarsa, bu demokrasinin ve demokratik devletin sonu olur ve esas itibariyle faşizmden başkası değildir” demişti. Yakın zamanda medyaya yansıyan önemli bir haber gözden kaçtı: Danimarkalı bir bakan, Google, Apple, Amazon, Facebook gibi şirketlerle diplomatik ilişki kuracaklarını açıkladı: “Artık bundan böyle Google, Apple veya Amazon  diplomatik ilişkiler kurulması gereken yeni uluslar olarak görülmelidir” dedi…  Görünen o ki, dev şirketlere büyük elçi atanması için uzun zaman gerekmeyecek…

Buraya kadar söylenenlerden burjuva devletin sonu geldi sonucunu çıkarmak doğru olmaz. Zira, devlet olmadan ne  kapitalizm, ne de sermaye sınıfı var olabilir. Ama, devlet artık bildik devlet olmaktan çıkıyor, geleneksel işlevlerine yabancılaşıyor ve giderek toplumun kanını emen bir vampire dönüşüyor. Dolayısıyla neden söz ettiğini bilmek önemlidir…

 

Fikret Başkaya