Ana Sayfa Blog Sayfa 3235

Yetkililer açıklamıyor, hayvan hakları savunucuları soruyor: Kuyu nerede?

Beykoz’un Dereseki Köyünde düştüğü sondaj kuyusundan 10 gün sonra kurtarılan ve Beykoz İtfaiyesi’ne verilen Kuyu’nun hastalandığı, İBB’nin Fatih’te bulunan Hayvan Hastanesi’nde karantinaya alındığı iddia edildi.


Kuyu’yu görmek için gün içerisinde hastaneye gelen hayvan hakları savunucusu Barış Şengün içeriye alınmadığını söyledi. Akşam saatlerinde ise kurtarma çalışmalarında yer alan İstanbul Teknik Üniversitesi Maden Fakültesi’nden Prof. Dr. Orhan Kural’da hayvan hastanesine geldi. Hastanede yetkili biriyle görüşmek isteyen Şengün ve Prof. Dr. Kural Kuyu’nun hayatından endişe ettiklerini belirtti.

“Mikrop kapma ihtimali olduğunu söyleyip, göstermediler”

Hayvan Hastanesinde önünde açıklama yapan Şengün, “Bugün Kuyu köpeğin akıbetinden şüphelenerek buraya görmeye geldim. Hiçbir şekilde göstermediler. Karantinada olduğunu söylediler. Mikrop kapma ihtimali olduğunu söyleyip, göstermediler. Video ve ya fotoğraf çekmemize gerek yok, camdan görelim dememe rağmen göstermediler” dedi.

“Veteriner ile bizdeki virüs farklı mı?”

Şengün gün içerisinde kendisine karantinada olduğu için gösterilmeyen Kuyu ile belediyenin Veteriner Hekiminin sosyal medyadan canlı yayın yaptığına değinerek; “Sosyal medyada yayılan haber üzerine kendilerini bir canlı yayın yapma mecburiyetinde buldular. Canlı yayın yaparken belediyenin veteriner hekimi Kuyu’yu öpüyordu. Madem ki enfektif bir durum var, veteriner ile bizde ki virüs farklı mı? Bu çelişkidir” diye konuştu.

“Akıbetinden şüphemiz var”

Prof. Dr Orhan Kural ise, “Bütün Türkiye bilmek istiyor, Kuyu’ya ne oldu? Acaba Kuyu bir dönem kullanıldı da arkadan hastalığa mı bırakıldı? Bunların hepsini soruyoruz. Tuhaf açıklamalar var. Köpeğin burada olduğu söyleniyor. Şu anda nerede olduğu belli değil. Kuyu Türkiye’nin zor günlerinde ümit olmuştu. Bütün ülke Kuyu etrafında birleşmişti. Dünya ondan bahsetti. Belki de Guinnes’e girecek bir çalışma yapıldı. Yüzlerce insan bir araya geldi” dedi ve ekledi, ” Şu anda Kuyu’nun akıbetinden büyük şüphemiz var. Birbirini tutmayan ifadeler oluyor. Lütfen bize açıklayın bu hayvan ne oldu?”

Hayvan Hakları Konfederasyonu İstanbul Koordinatörü Barış Şengün ve İstanbul Teknik Üniversitesi Maden Fakültesi’nden Prof. Dr. Orhan Kural yetkililerin konu hakkında açıklama yapması gerektiğini belirtti. Kuyu’nun kurtarıldıktan sonra verildiği Beykoz itfaiyesi ekipleri de Kuyu’nun hastalığını doğrularken tedavisinin yapılması için, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Fatih’te bulunan Hayvan Hastanesi’ne gönderildiğini belirttiler.

 

(Ajanslar)

Koca kız çocukları – Gizem Kastamonulu

Büyümesine bir türlü izin verilmeyen koca kız çocuklarına,

20’lerinizin sonunda lise çağlarınızın ergenlik sancılarını yeniden yaşıyorsanız, yalnız değilsiniz! Bu yazı gayet kişisel olmakla birlikte, özne olarak sanki araştırmalar sonucu böyle geniş bir kitlenin var olduğu sonucuna varılmış gibi ‘onlar’ öznesi kullanacaktır. Sırf okuyup özdeşlik kuracak öznelerin varlığı umut edilip,  yalnız olmamanın huzuruna kavuşabilmek için. Öteki türlü yazı 15 yaş günlüklerime benzeyecek diye korkuyorum.

Ailelerinin üniversite okumuş, hatta belki güç bela iyi bir iş de bulmuş kızları ( bu durum erkekleri de kapsar bazı durumlarda ama bu 8 Mart rüzgârını arkasına almış bir erkeksiz kadın yazısıdır) artık evlenip çocuğa karışma yaşları geldiğinde,  o zamana kadar izledikleri ‘makbul’ hayat yolunda bazı tökezlemeler yaşayabilmektedir. İşler bırakılıp, sevgililerin parmağına yüzük takılmadığında; iki kuruş parayla seyahatlere çıkılıp,  görünmeyen elin ekonomik düzenine uymayacak girişimcilik planlarıyla gelindiğinde; çocuk, ev, araba veya herhangi bir şey sahibi olmak reddedildiğinde ve benzeri birçok durumda ergenlik döneminin sancılı aile ilişkilerine hızlı bir zamanda yolculuk yapılabilmektedir. Odanıza kapanıp, tütsü yakıp Bulutsuzluk Özlemi dinlemek istemek buna bir örnektir.

Dışarıdaki hayatında kendini ifade etmesini bilen, güçlü, özgüvenli bir kadın da olsanız, feminist de olsanız, anne babanızla kendi kişisel hayatınızın gidişatı üzerine gelişen bir tartışmada, karşılarında hala onların küçük kız çocuğu olduğunuzdan, kendiniz olan o kadına dönüşmek, annenin babanın sizi öyle görmesini sağlamak çok zorlaşabilir. Bunun sebebine ben izninizle sevgi tahakkümü diyeceğim.

Küçükken anneni mi babanı mı daha çok seviyorsun diye sorarlar ya, sen de cevap verirsin, ikisini de eşit seviyorum diye.  Ayrılmaz ki, onlar senin canın. İkisini de dünyadaki her şeyden çok seversin. O ne biçim soru öyle? Onlar da seni zaten dünyadaki her şeyden ama her şeyden çok severler. Karşılaştırılamaz, varlığı dünyanın her yerinde onanmış, kutsanmış, yüceltilmiş, öyle böyle değil bir sevgiden bahsediyoruz. Hatta bahsederken yüreğiniz böyle kabarcık kabarcık oluyor.

Bu mevcut sevgi verili alındığında da, bu sevgiliyi üzmek kırmak dünyanın en ama en kötü şeyi oluyor.  Anneni babanı üzeceğine kafanı kır daha iyi.  Onlar seni yıllarca ne emeklerle büyütmüş yetiştirmişler, sana dünyanın en kutsal sevgisini vermişler ve sen bu sevgiye ihanet ediyorsun.  Aldığın her kararda, onların seni görmek istedikleri yerden uzaklaştığını fark ettikçe omuzlarına çöken bir yük bu sevgi. Hep gözlerinin önüne gelen,  büyüdüğün evde geride bıraktığın senin için endişelenen, ağlayan birer anne baba görüntüsü bu sevgi. Ve bazen de tahakkümün devamı için yapılan bir duygu sömürüsü bu sevgi. Bu, onlar böyle düşündüğü için değil, sen onların çocuğu olduğun için ve bu sahiplik hiçbir durumda bozulamaz bir durum olduğu için.  Tapusu anne babada saklı, belki kocaya kiraya verilebilen bir sevgi çocuk sevgisi. Çok ağır oldu böyle söyleyince.

Önce büyüdüğün anne baba evinden ayrılıkla başlar, okumak için mesela. Bu aynı zamanda seni büyüten, o yaşına kadar her allahın günü doyuran yemeklerden de vazgeçiştir. Artık kendi karnını doyurmayı öğrenmen gerekir. Ya da anne yemeklerinin sayıları birkaç ayda bir gelen kolilerle sınırlı kalır. Sonra ekonomik ilişkinin kesilişi gelir.  Ayaklarının üzerinde durabilmenin kesin göstergesi olarak: maaşa geçmek ve harçlık almayı bırakmak. Bu belki de ailenle olan somut bağlarının evlenmeden önceki son halkasıdır. Evlenirsin ve artık ortamlarda …’nın kızı değil, kendi ailesi olan bir kadınsındır. Pek çok durumda bu …’nın karısı olarak devam eder ama olsun yine de tebrikler, ortamlara hoş geldin!

Bu somut bağlar haricinde bir takım fikirsel bağlar da kopmaya başlar. İlk akla geleni mesela, artık onlardan öğrendiğin partiye oy vermeyi bırakır, kendi politik aklını geliştirirsin. Hatta gider onları eleştirmeye, onların politik tercihlerini etkilemeye başlarsın. Bu ikinci aşamada, tersine öğrenme dönemine geçilmiş olur ki bence kurulmasını umut ettiğimiz birbirinden öğrenmeye dayalı yetişkin ilişkisi açısından hayırlı olan da budur. Becerebilen anne baba ve çocuklarına da buradan bir tebrikler.

Onların iyi bulduğu işlerde çalışmayı reddedebilirsin. KPSS’ye girmemeni kimse bir türlü anlayamaz. Evlenmeyeceğim ben dediğinde, sahipsiz bir kız çocuğu olarak hayata nasıl tutunacağının endişesi kaplar. Çocuk sahibi olmayacağım demek ise, sanki onların torun hakkını ellerinden almak demektir adeta.

Böyle yıka döke, hayatınızı geride bıraktığınız anne babalarınızın hayal kırıklıkları üzerine kurmaya çalışırsınız. Bir de onca restleşmeden sonra, onların dediğine gelmek dünyanın en büyük hezimeti, ‘biz sana dedik’ lafı dünyanın en ağır küfrüdür.

Bu ilişkinin daha dengeli modelleri elbette mevcuttur. Sevgisini çocukları üzerinde bir tahakküm aracı olarak kullanmayan ebeveynler de vardır. Çocuklarını 18 yaşında kapının önüne koyan vicdansız Amerikalı anne babalar ile, kızını elinden tutup evlendirme programına götüren anne baba arasında bir yer aradığımız. Nitekim skala çok geniş. Ama sanırım amaç, başa da dönersek, artık yetişkin bir birey olmuş kadının bağımsızlığını kabul etmeleri, hayatına kedisinin karar vermesine laf etmemeleri, mümkünse destek olmalarıdır. Anne babanın manevi desteğiyle atılan adımlarda hep daha güçlü hisseder insan kendini. Anne babaların da, çocuklarının tercihleri sebebiyle yaşadıkları hayal kırıklıklarını olgunlukla sineye çekip bu işi duygu sömürüsüyle lehlerine çevirmeye çalışmamaları gerekir. ‘Ama biz senin iyiliğin için söylüyoruz kızım’ lara karınlar doymuştur. Kadının özgürleşmesi önce ailesinden özgürleşmesiyle başlıyor bana göre. Çünkü kararlarınızı ilk onayan meclis aile meclisidir. Üç seçenek mevcuttur: Ya kendinizin seçmediği bu meclis sizi yönetecektir; ya kararlarınız öyle ya da böyle çeşitli müdahaleler ve değişikliklerle bu meclisten geçecektir; ya da meclisi tanımayacaksınızdır. Bunların hiç biri olmayıp ikili bir hayat da sürebilirsiniz: Anne babanızı ‘gerçek’ hayatınızın mümkün olduğunca dışında tutup yaptıklarınızdan çok da haberdar etmeyerek. Böylece ne onları üzmüş, ne de kararlarınızı etkilemelerine izin vermiş olursunuz. Ancak o zaman da ailesinin gerçekten kim olduğunu bilmedikleri çocukları olursunuz. Bu dürüst olmayan modelde de içiniz zaten hiç rahat etmez. Özgür ve ailesine karşı dürüst kadınlar olmak için illa meclisi tanımamak durumunda kalmamak asıl derdimiz. Le Guin ailesiz toplumun bir örneğini Mülksüzler romanında yarattığında ‘ay ne vicdansız, gaddar insanlarmış’ gibi duygular uyandırmış olabilir belki. Lakin anne ve babanın çocukları üzerinde sevgiyi ve onları büyütmek için verdikleri emeği alet ederek kurdukları bu tahakküm artık belli bir yaştan sonra çok küçük düşürücü bir duyguya dönüşür. Büyük ölçekte, toplumda kimliğinin tanınmamasıyla aynıdır bana göre.

Burada meseleyi kız çocukluğundan kadın olmaya geçişle sınırlı tutmuş gibi oldum ancak işin özü sanırım özgür çocuklar yetiştirmekte. Çocuğun iradesinin de, bunu bir şekilde ifade etmeye başladığı andan itibaren tanınmasında ve kendi hayatıyla ilgili vereceği kararlarda yönlendirmeye ihtiyaç duyduğu zamanlar olsa da,  karar vericinin kendisi olmasında. Muhtemelen dünyanın uygulaması en zor şeylerinden birinden bahsediyorum. Ama iradenizin tanınması ve/veya hayatınızla ilgili konularda muhatap alınmanız bir insan hakkıdır, ya da olmalıdır… Yani bence. Bilmem anlatabildim mi?

“Bir anne ol anlarsın” dan öte geçebilen aile içi tartışmalar ümidiyle…

 

Gizem Kastamonulu

Kilyos sahilindeki molozların geldiği adres belli oldu: 3. Havalimanı

İstanbul’un Avrupa yakasındaki en önemli halk plajlarından olan Kilyos plajı geçen hafta başında moloz yığınları ile kaplandı. Sahil şeridi boyunca meydana gelen kirliliği neyin yarattığına, bu molozları kimin döktüğüne dair hiçbir resmi bir açıklama yapılmadı. Sahile vuran malzemeler arasında, kapılar, su boruları, moloz yüklü çuvallar da yer aldı. Kirliliğin, 3. havalimanının inşaat sahasından getirilen molozların denize dökülmesi nedeniyle ortaya çıktığı belirlendi.

Sarıyer Belediyesi, ekiplerinin 2 bin poşet ve 10 kamyon atık topladığını ve hala moloz toplamaya devam ettiği Kilyos sahilinden İBB kıyı temizlik ekipleri de 1.450 poşet yaklaşık 10 bin 150 kilogram atık topladığını açıkladı.

Cumhuriyet’ten Pınar Keleş’in haberine göre, Kilyos’ta sahile vuran molozların, İGA yatırımcılarının oluşturduğu ve ettiği küfürle hafızalara kazınan Mehmet Cengiz’in de bulunduğu, Mapa, Limak, Kolin, Kalyon Ortak Girişim Grubu (OGG) tarafından yapılan İstanbul 3. Havalimanı inşaatı nedeniyle yıkılan eski maden ocaklarının içindeki hafriyattan kaynaklandığı ortaya çıktı.

1999 Marmara depreminde İstanbul’da yıkılan binaların hafriyatları şu anda 3. Havalimanı inşaatının sürdüğü Karadeniz kıyısındaki Tayakadın ile Akpınar köyleri arasında kapatılan kömür ocaklarının bulunduğu alana dökülmüştü.

99 depreminde yıkılan evlerin molozları

İnşaat alanına kimselerin giremediği 3. Havalimanı inşaatı hızla yürürken kapatılan kömür ocaklarına dökülen molozlar kamyonlara yüklenerek günlerce denize döküldü. 24 saat mesai yapan kamyonlar, 4 ay boyunca, 99 depreminde yıkılan binalara ait molozları denize attı.


Şubat ayında onlarca hafriyat kamyonunun günlerce, Arnavutköy İstiklal Mahallesi Milli Egemenlik Caddesi’ni kullanarak moloz ve hafriyat döküm sahasına gitmesi mahalleliyi isyan ettirmişti.

Boğazköy İlköğretim Okulu’nun da bulunduğu caddede çocuklarının her dakika arka arkaya geçen hafriyat kamyonlarının altında ezilme tehlikesi içinde bulunduğunu belirten aileler şikayetçi olmuştu. 17 Şubat 2017 Cuma günü DHA, hafriyat kamyonlarına karşı ailelerin bu isyanının haberini geçmişti. Ancak molozların nereye döküldüğü hakkında bir bilgi yoktu.

Denizin yanında Belgrad ormanına dökülen molozlar da geçen hafta İstanbul Büyükşehir Meclisi’nde gündeme getirilmişti.

 

(Cumhuriyet)

Soma Emekçi Kadınlar üretici topluluğu

Soma’da birbirinden farklı görünen ama birbiriyle ilintili  toplumsal süreçler ve mücadeleler ve ekolojik yıkımdan söz ediyorum bu yazıda. Kazanın sorumluları hakkında görülmekte olan duruşma vesile oldu, Ocak ayında  bölgeye  gittim, gördüm dinledim.

Şehit Maden İşçileri Aileleri, 13 Mayıs 2014’te Soma Kömürleri  şirketinin  işlettiği Eynez Kömür ocağında  301 işçinin ölümüyle sonuçlanan kazanın tüm sorumlularının yargılanması ve kazanın tümüyle aydınlatılması için çabalıyor. Başarılı olurlarsa bu  bütün Türkiye’de maden sektöründe işgüvenliği ve çalışma şartlarının iyileştirilmesinin önünü açabilir daha doğrusu devleti ve patronları bu konuda adım atmaya zorlamaya yardımcı olabilir diye düşünüyor Sosyal Haklar Derneği‘nin gönüllüleri.

Ailelere destek olan Sosyal Haklar Derneği aktivistleri arasında sendikal haklar mücadelesinde yer alan emektar sendikacılar ve her yaştan  işçiler var. Sendika seçme özgürlüğünün hayata geçmesi demek, patronları  işçi güvenliğine yatırım   yapmaya  zorlamak demek. Bol israflı enerji düzeni  kömürden elektrik üretmeye dayanıyor;  ucuza-daha ucuza- en ucuza ve bol- daha bol- bol bol kömür çıkartıp ve bunu en az masrafla yakıp elektrik üretmek ancak „kaderin“ eşlik ettiği kol gücüyle mümkün. Makina kullanmak, işgüvenliği tedbirleri almak maliyeti artırmak demek, daha pahalıya geliyor o zaman elektrik. Bol bol elektriği bol bol israf ile tüketmek mümkün. Nasıl olsa yok edilen  zeytinlikler de bu çarka kurban giden insanlar da  hesap sormuyor. Soma’da buna karşı itiraz  var, yaşamı savunan bir itiraz.

Tıkır tıkır büyüyor, hızla kalkınıyor bu Soma. Çünkü davul da tokmak da  Soma’da tek elde.  Madenler devletin  ve adına rödevans denilen bir yoldan şirketlere icara veriliyor. Ruhsat verme ve denetim de devletin elinde. Sistem dizayn edilirken yürütme  enerji bakanlığından alınıp Başbakanlığa bağlanmış. Özel sektör de –biz bize benzeriz- siyasete bağlanmış. Bir zamanların Garp Linyitleri İşletmesi de  tümör gibi bir sistemi besliyor olmuş. 10 yılda çıkartılması planlanan kömür 2-3 yıl içinde çıkartılır olmuş. Ciro arttıkça artmış, madene inen insan sayısı arttıkça artmış, ama hava alacakları, çalışacakları alan genişletilmemiş.

Aslında bunca farklı alanda bir tek mücadele veriliyor: Yaşamı savunmak, yaşamı korumak.

Kahkahanın, bir çocuk gülüşünün ve yaşamın hiç de ceza tehdit yahut yasak tatbikinden ibaret olmadığının çocuksu tecrübesinin adresinin bir yaz okulu olduğu Soma’da yaşamı savunmak bazen birbirine tutunmakla mümkün oluyor.

Ekmek parası bugün var. Yarın hiç belli değil. Ekmek aslanın ağzında derler ya burada da ekmek kapısını güç sahibi  partinin üyesi olmak açabiliyor. Garantisi yok tabii çünkü çok fazla sayıda parti üyesi var. Soma’da iş bulma umudu olduğunu duymayan kalmamış, ülkenin dört köşesinden göç alır olmuş. 5 tane özel firma burada ve bunlardan birisi Soma Kömürleri AŞ. Eynez ve Atabacası  kömür ocaklarını işletiyor. Kaza olunca devlet bu iki işyerinde de üretimi durdurma kararı aldı. Sonrasında işçi eylemleri yükselince bu defa 6 ay boyunca bu işyerlerinde çalışan işçilere 2 maaş tutarında ücret ödeme kararı çıkıyor ve böylece infiali önlüyor. 6 ayın sonunda 30 kasım 2014 tarihinde bu ödemeler sona eriyor. Ocaklar bakanlık kararı ile gerekli iş güvenlikleri olmadığı gerekçesiyle üretime başlayamadığı için  ertesi günü 2.883 işçinin iş akitleri kıdemine göre işsizlik ödeneği ödenerek feshediliyor, toptan işsiz kalıyorlar.

Soma’da öksürük aksırık çok ve kanser hastalıkları  fazla, hava kirliliğinden dolayı. Her gün siliyoruz her gün gene aynı toz, diyorlar Soma’da. Verimliliği artırıp daha az kömür yakmayı hedef edinmek, havada partikül ölçümleri yapmak hava kirliliği belli limitleri aşınca kömür yakmamak yok. Bunları talep edecek etkin sivil toplum girişimi de yok.

Soma’nın karşısında Yırca köyünün zeytinlikleri kesilmişti ikinci bir termik santral kurmak için. İyi bir mücadele buna engel oldu ama sonuçta yalnızca  planlanan santralin yeri değişti. Soma’da güzel yer çok, verimli topraklar daha çok. 2 termik santral daha kurulacakmış diyorlar, her yıl daha fazla kömür çıkartılıp yakılacakmış diyorlar. Gittim gördüm.  Kozluören köyünü, dağlardan gelen büyükçe derenin kömürü yıkamak  için hapsedileceği barajın inşaatını, yok edilen derenin yanındaki yolun da yokolduğunu, dağ yamaçlarına yol yapılırken ormanın yok edildiğini  gördüm.

Bir de Soma Emekçi Kadınlar (üretici topluluğu) var. Şimdi güzel şeyler duymak  için Aysun Hanımla  sohbete  başlayalım.

„Maden kazasından beri epeyce yol aldık“

Aysun Gökçe, Soma Alevi Kültür Derneği Başkanı ve  Alevi Kültür Derneklerinin genel merkez yönetiminde genel sekreter olarak görev yapıyor.

„Soma Emekci Kadınlar adına derneğimizin bünyesinde işletme kurduk. Çıkış noktamız kazada eşini kaybeden kadınlardı ama yardımlar ve toplu paralar verilince çalışmayı bırakanlar oldu„ diye anlatıyor. Giderek eşi işsiz kalan kadınlar ve çalışmak zorunda olan kadınlarla bugünkü üretici topluluğu oluşmuş.

“Genel kurulda Cem Evi mutfağını kullanma kararı çıktıktan sonra işe elle başladık, kazandıkça makinalarımızı almaya başladık. Hiç kimseden yardım almadık. Benim ve eşimin 17.000 TL sermayesiyle başladık ve bugün sezonda 30 kadın çalışır hale geldik”

Aramızda, aldığı ilk ücretle pazara  koşup çocuklarına kazandığı parayla aldığı muzu tattırmış olmaktan mutlu olan bir anne var. Lise mezunu olmasına rağmen hiç çalışmamış memleketine giderken yakınlarına hediye alamamaktan üzüntü duymuş, şimdi ise  kazandığı parayı biriktirip hediye almanın mutluluğunu yaşayan bir kadın var. Kocasının durumunun  iyi olmasına rağmen kendisi için harcayabileceği azıcık parayı ancak eşinden ve çocuklarından esirgeyerek bir araya getirebilen bir  anne, bir eş var.

“Facebookta SOMA EMEKÇİ KADINLAR  veya Aysun Hamza Gökçe diye girerseniz görebilirsiniz. Öncelikle belirteyim burada kazancın bir kısmı eğitime ayrılıyor. “2 ton tarhana 2 ton erişteyi rahat satıyoruz. Güneşte domates salçası ve güneşte reçel üretiyoruz doğal ürünler kullanıyoruz. İşletme  Sermayemiz olsa, gıda toplulukları  ile ilişkilerimiz artsa ve kentli gönüllülerimiz  olsa üretim kapasitemizi rahatlıkla artırabiliriz. Sermayemiz kısıtlı olduğundan kullandığımız (cam şişe gibi) ürünleri perakende alıyoruz. Tarlalardan ürünleri parakende almak zorunda kalıyoruz. Büyük firmalar daha sebzeler çiçekteyken üreticiye parasını veriyor bizim doğal ürünleri alabileceğimiz  alanlar azalıyor.Bizim ürün aldığımız tarlalar sunii gübre kullanmıyor. o nedenle kimyasal olmuyor”

““Üreticilerle doğrudan, aracısız çalışıyoruz. Üreticinin nasıl ürettiğini biliyoruz  Bulunduğumuz çevrede hava kirliliğinin yoğun olmasından dolayı (termik santral zehir saçıyor) en az 100 km uzaktan sebze alıyoruz. Bu bile bizim nakliyeden dolayı maliyetimizi artırıyor.

“İstek olursa farklı şeyler de üretebiliriz: ceviz reçeli, patlıcan reçeli, balkabağı reçeli, incir reçeli, portakal kabuğu reçeli, elma reçeli, gibi çeşitli reçeller gibi. Kurutma makinamız olsa her türlü meyvenin kurusu  yapılabilir. Kekik,nane, biberiye pul biber, adaçayı  yapılabilir. Önümüzdeki sezon da sebze kurusu (Domates, Biber, Patlıcan) gibi. zeytin, zeytinyağı gibi  ürünler ekleyebiliriz.

Köyler, köylüler ve maden 

Cemevinde Güneş Enerjisi?

Soma kömür madenlerinde uzak yakın köylerden çalışan çok. İzmir Kınık ilçesi köylerine dek çalışmaya geliyorlar. Köylünün geliri neoliberal politikalar sonucu düştüğü gibi madencilik de köyde  üretimin ihmaline, azalmasına yol açtı. Aysun Hanıma, “Acaba pazar ekonomisinin yıkıcı etkilerinden nisbeten korunabilen  köy üretici toplulukları  oluşabilir mi?” diye  soruyorum , acaba Soma Emekçi Kadınlar bunda rol oynayabilir mi?

“Ormandan toplanan adaçayı, dağ çayı, kekik gibi bitkiler var. Bunlar kontrollü ve sürdürülebilirliğin sağlanması  şartıyla toplanabilir. Ceviz ağaçlarının çok olduğu ürünün toplanmadığı yerlerde ceviz toplanabilir.  Zeytin ve ürünleri değerlendirilebilir. Katma değerin bir kısmı köyde gerçekleşirse gerçekci girişimler gelişebilir“

Burada güneş gönüllüsü olduğumu hatırlayıp yapılabileceğini düşündüğüm hayallerden söz ediyorum. Güneş enerjisinden yararlanmak, bitki , meyva kurutmaktan  paketlemeye kadar ve  tabii peynircilik. Üretilen elektriğin fazlası ise satılır. Başka ülkelerdeki tecrübeler bir tarafa Türkiye’de orman köylerine ek gelir için güneş enerjisinden elektrik üretme projeleri de var.

Kaldı ki Soma bölgesinde çok sayıda rüzgar santralleri var (kurulurken çevre etkileri ne kadar gözetildiğini bilmediğim için RES ler konusuna girmiyorum.)

İnternet üzerinden sürdürdüğümüz  sohbetimiz planlar yapmaya evriliyor giderek. İlk adım Soma Cemevi’nin çatısına bir GES (Güneş Enerji Santrali) kurmak olacak. Karşıda Yırca köyünde Greenpeace caminin çatısına GES kurdu bir bağış kampanyası düzenleyerek. Kömürden elektrik üretmenin iklim değişikliğine yol açtığını konuşurken alternatiflerini  geliştirmek en ikna edici yöntem değil mi?

“Binamız 3 kat, toplam 900 m2, kiracı yok. Çatı 270 m2 ve  her tarafı güneş alıyor. Doğal gaz yok ve kışın soğuk olduğu için üretim yapamıyoruz.  Klima çalıştırmak  akıllıca değil,  fatura yüksek geliyor”

“Soğuk hava depomuz yok. Bunun için yerimiz var ama soğuk hava deposu olunca elektrik faturası daha da artacak.   Hem bundan çekiniyoruz işletme sermayemiz az olduğu, yetersiz olduğu için. Hem de soğuk hava deposu yatırımı için de sermayemiz yok. İşte saklama imkanımız olmadığından az üretiyoruz.” 

Destek, dayanışma ve  işbirliği

“Soma Alevi Kültür Derneği’nin iktisadi kuruluşuyuz. Kooperatif kurmayı başından düşünmüştüm. Bizimkisi gibi bir üretici topluluğu için kooperatif  doğru bir model tabii.  Ancak sermayemiz yoktu. Derneğin hazır  mutfağı olması nedeniyle karar verdik ve böylece hemen başlayabildik.”

“Amatörce başladık, eşim yardım ediyor. İstanbul’dan  bir  işletme mühendisi ve bir gastronomi öğretmeni  bu çalışmamızı, emeğimizi duymuşlar, destek için geldiler. Bize çok şey kattılar. İzmir  Ziraat, Makina ve Gıda mühendisleri odaları sesimizi duyuruyorlar.”

“İyi tarım ürünü  kabul edilen girdiler ile çalışıyoruz. Organik ürün yapmak için bize destek olacak kooperasyonlar, işbirlikleri  içine girmemiz gerekir, o zaman  o alanda da  gelişmek isteriz”

“Düzenli alıcılarımızın olmasını, onları tanımayı ve isteklerini, eleştirilerini dikkate almayı isteriz. Büyük kentlerdeki gıda toplulukları, tüketici kooperatiflerine  ulaşmak isteriz”

 

Alper Öktem

 

Metrobüste mendil sattırılan küçük çocuk yorgunluktan bir yolcunun dizinde uyuyakaldı

İstanbul’da metrobüste mendil sattırılan küçük çocuk, yorgunluktan bir yolcunun dizinde uyuyakaldı. O anlar fotoğraflandı, Türkiye’nin gerçeği bir kez daha gözler önüne serildi…

İstanbul’da bir metrobüste mendil sattırılan küçük çocuk yorgunluktan uyuyakaldı.

NTV’nin haberine göre, Metrobüsteki o anı cep telefonuyla çeken Sedat Turan, fotoğrafın öyksünü de anlattı. Küçük çocuğun elinde mendillerin olduğunu söyleyen Sedat Turan, “Satmaktan ziyade ayak üstü kestirmek gibi hali vardı” dedi.

“Orada genç bir arkadaş vardı. Başını dizine koydu, arkadaş tepki vermedi.” diyen Sedat Turan, “Biraz duygulandım. Kötü bir gece geçirdiği belliydi, uyuyacak yer arıyordu. 10 dakikalık uykusunun ardından metrobüsten indi” ifadelerini kullandı.

 

(NTV)

Sicilya’da mevsimlik işçi olarak çalışan Romanyalı kadınların dramı

Sicilya’nın Ragusa bölgesinde mevsimlik tarim işçiliği yapmakta olan  tam 5.000 Romanyalı kadın yaşamakta. İnsanlık dışı şartlarda yaşayan ve hiçbir güvencesi olmayan bu kadınlar aynı zamanda sürekli olarak işverenlerin cinsel istismarına uğruyor.

Ragusa

İtalya göçmen hakları organizasyonu olan The Proxyma Association, seralarda ve tarlalarda çalışan Romanyalı kadınların yarısından fazlasının  işverenleri ile cinsel ilişkiye zorlandığını ve neredeyse tamamının sömürü koşulları altında çalıştırıldığını belirtiyor. Bölgedeki polis ve jandarmanın elindeki veriler, farklı bölgelere yayılmış bu sömürü çiftliklerinde çalışan Romanyalı kadın işçi sayısının 7.500’lere kadar çıktığını gösteriyor.  Ragusa bu anlamda sömürünün merkezi haline gelmiş durumda.

İçinde bulundukları durumla ilgili konuşmaya cesaret edebilen kadınlardan biri olan Nicoletta Bolos, tam üç yıl önce eşiyle beraber Sicilya’ya geliyor.

” Benim geldiğim yerde kimsenin bir işi yok, aylık ortalama maaş 200 avro civarında. Ucunda acı çekmek olsa bile burada bundan daha fazlasını kazanabildiğimiz için geldik ve sonunda birer köleye dönüştük”

Bolos tam 3 yıl boyunca işvereninin sürekli olarak tecavüzüne uğruyor

Nicoletta Balos

“İlk önce eşim benimle konuştu. Sera sahibinin benimle beraber olmak istediğini, eğer reddedersem ödeme yapmayacağını ve bizi çiftlikten kovacağını söyledi. Başta eşime itiraz ettim ve patronun teklifini reddettim. Bunun üzerine eşim beni dövmeye başladı ve işimizi kaybetmememiz için patronun her dediğini yapmamız gerektiğini söyledi.Konuşmamızdan sonra patron içeriye geldi. Elinde bir silah vardı. Kımıldarsam kafamı uçuracağını söyledi. Sonra işini bitirip çekip gitti”

Ertesi sabah ise hiçbirşey olmamış gibi eşiyle serada çalışmaya devam ediyor Bolos. İtalya’yı Avrupa’daki en büyük meyve ve sebze üreticisi ve ihracatçısı haline getiren ürünleri yetiştirip hasat ediyorlar. (Ragusa bölgesi Avrupa’da sebze ve meyve üretiminde üçüncü sırada)

Bolos, çiftlikte çalıştıkları süre boyunca, işçilere yaşanabilir bir konaklama sağlanmadığını, akşam yemeğinde kedi maması verildiğini ve sağlık güvencelerinin olmadığını söylüyor  Geceleri ise diğer kadın işçilerle, işverenlerinin ve arkadaşlarının tecavüzlerine katlanıyorlar.

Kadınların çoğu çalışma şartlarına ve tecavüzlere başka bir seçnek olmadığını düşündükleri için ses çıkarmıyor. Arkalarında bıraktıkları ailelerine ve çocuklarına bakabilmek ve onların ihtiyaçlarını karşılayabilmek adına bu insanlık dışı muameleyi kabul etmek durumunda kalıyorlar.

45 yaşındaki Eliza ilk iş gününde patronunun tecavüzüne karşı koymaya çalıştığını ancak kovulmakla tehdit edildiği ve Italya’da kalmanın başka bir yolu olmadığını düşündüğü için  durumu kabul ettigini söylüyor the Observer’a.

Sicilya’da Romanyalı kadınlar arasındaki kürtaj yaptırma oranındaki belirgin artış sağlık uzmanlarını ve insan hakları üzerine çalışan dernek ve kuruluşları da harekete geçiriyor. Proxyma yaptığı açıklamada, Ragusa’da kadın nüfus içinde Romanyalı kadınların oranı %4 iken, kayıtlı kürtaj verileri içindeki oranlarının %20’yi bulduğunu belirtiyor.

Kliniklerde Romanyalı kadınlara sağlık hizmeti vermeyi amaçlayan Fari Project koordinatörü Ausilia Cosentini; kadınların kürtaj olmaya patronlarıyla ya da başka İtalyan erkeklerle geldiklerini lakin kürtaj  kararının tecavüz nedeniyle mi, işlerini kaybetme korkusuyla mı  yoksa başka bir nedenle mi alındığını anlamanın zor olduğunu söylüyor .

Sicilya’da daha önce toprak ve sera sahipleri botlarla İtalya’ya kaçak giriş yapan ve kayıtlı olmayan göcmenleri çalıştırıyorlardı. Ancak yapılan düzenlemeler ve kaçak göçmen çalıştırmanın yaptırımları göz önüne alındığında Avrupa Birliğin’nin fakir ülkelerinin vatandaşları sömürü düzeninin yeni kurbanları haline geliyor.

İtalyan kanunlarına göre  mevsimlik tarım işçisi olarak çalışacak kişilerle yasal bir anlaşma yapmak ve günlük 56 avro ücret ödemek zorunlu. Lakin Romanyalıların İtalya’da bulduğu gerçek tamamen farklı. Italian General Confederation of Labour başkanı Giuseppe Scifo çoğu Romanyalı kadının yasal bir kontratı olmadığını ve yasal ücretin neredeyse üç katı az kazandıklarını söylüyor.

Scifo’ya göre sorunun başka bir tarafı da işverenlerin yasal ücretleri ödeyecek kadar zengin olmaması. İşverenlerin yasal ücretleri ödedikleri taktirde çok para kaybedeceklerini, bunun da tarım ekonomisini çökertebileceğinin altını  çiziyor. Bu nedenle de yetkililer Sicilya’daki sömürü düzenini görmezden geliyor ve harekete geçmiyorlar. Öyle ki polis kayıtlarında birçok çiftçi ve sera sahibi ile ilgili fazla sayıda dava dosyası olmasına rağmen yalnızca bir çiftçinin Romanyalı bir kadına cinsel istismarda bulunduğu için ceza aldığı görülüyor.

Ragusa’nın batısındaki Victoria kentinde Victoria Belediye Başkanı olarak görev yapan Giovanni Moscato da sömürünün ısrarla sürmesinin nedenini işin icinde çok fazla ekonomik çıkarın olmasına bağlıyor.

Ragusa’da birçok belediye şiddetten kaçan işçi kadınlar için pansiyon ve sığınma evi gibi hizmetler veriyor ancak bunların hiçbiri sorunu kökten çözmüyor.

The Guardian gazetesindeki haberden derlenmistir.

 

Yeşil Gazete için çeviren: Nükhet Akgün Bordignon

 

(Yeşil Gazete, The Guardian)

TTB’den Tıp Bayramı mesajı: 14 yıldır uygulanan sağlık politikalarına ‘hayır’

Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Raşit Tükel, 14 Mart Tıp Bayramı dolayısıyla bir mesaj yayımladı.

Tükel mesajında, 14 Mart’ın tüm kötülüklere ve haksızlıklara karşın, iyilik, dostluk, dayanışma, gelecek güzel günler ve barış içinde bir yaşam için yeni bir başlangıcın ilk adımı olmasını diledi. Tükel’in mesajında 14 yıldır uygulanan sağlık politikalarına ‘hayır’ dendiği belirtildi.

Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi Başkanı Prof. Raşit Tükel’in “14 Mart, Yeni Bir Başlangıcın İlk Adımı Olsun” başlığıyla yayımlanan mesajı şöyle:

“14 Mart’a giderken, TTB Merkez Konseyi ve tabip odaları olarak, “14 Mart’ta 4 Talebimiz Var” diyerek, haksız ve hukuksuz ihraç edilen hekimlerin işlerine iadesini, hastaya yeterli süre ayrılmasına yönelik çalışma koşullarını, çalışırken ve emeklilikte insanca ücreti, sağlıkta şiddetin sona ermesini talep ettik. Bu talepler çerçevesinde 20 Şubat 2017 tarihinden başlayarak bir dizi eylem ve etkinlik gerçekleştirdik.

“OHAL sürecinde şu ana kadar toplam 2.761 hekim ihraç edildi. Adil ve demokratik yargılama usullerine uyulmadan keyfi bir şekilde işlerine son verilen hekimlerle sorunlarını tartışmak ve çözüm önerileri üretmeyi, meslek örgütümüzün bu dönemdeki temel sorumluluğu olarak görüyoruz. Emeğin, demokrasinin, hukukun, toplumsal barışın ve iyi hekimlik değerlerinin savunucusu olan meslektaşlarımızın hastalarına ve öğrencilerine bir an önce kavuşabilmeleri, 14 Mart’a giderken öncelikli talebimizdir.

Hekimler, 14 Mart Tıp Bayramı dolayısıyla Taksim Meydanı’nda basın açıklaması yaptı.

“14 yıldır sürdürülen Sağlıkta Dönüşüm Programı ve onun ana unsurları arasında yer alan performansa dayalı ödeme sistemiyle, hasta bakımında niteliğin değil niceliğin öne çıktığı; hekimlerin kısa sürelerde çok sayıda hastaya bakmaya zorlandıkları; hastalara, doğru düzgün anamnez alınmasına, fizik muayene yapılmasına izin vermeyen sürelerin ayrıldığı; nitelikli sağlık hizmeti sunabilmenin koşullarının yok edildiği bir sağlık ortamı yaratıldı. Yine bu dönemde, poliklinik sayılarından acil başvurularına, ameliyatlardan BT, MR çekimlerine kadar her parametrede Sağlık Bakanlığının istatistiklerine de yansıyan rekor artışlar gerçekleşti. Ancak, tüm bu artışlara yanında, 14 yıl boyunca hiç artmayan, aksine giderek azalan bir parametrenin olduğunu görüyoruz: Hastaya ayrılan süre. Oysa, biliyoruz ki, bir hekimin hastasına yeterli süre ayırmadan ve ayrıntılı bir anamnez almadan doğru tanı koyması ve doğru tedavi uygulaması mümkün değildir.

Prof. Raşit Tükel

“Nitelikli bir sağlık hizmeti üretmenin en temel bileşenlerinden birini çalışma koşulları oluşturur. İnsanca çalışma koşulları ve emeğimizin karşılığı olan ücret, birbirinden ayrı düşünülemez. Çalışma koşullarının iyileştirilmesi için; mesleki bağımsızlık, iş yükünün insancıl düzenlenmesi, mesleki sağlık ve güvenliğin sağlanması, fırsat eşitliği, örgütlenme özgürlüğü, çalışma ortamının demokratikleştirilmesi, emekliliğe yansıyan güvenceli ücret ve mesleki gelişim hakkı, uluslararası normlara uygun olarak çalışma sürelerinin düzenlemesini talep ediyoruz. Bu taleplerimizin karşılanması, iyi hekimlik yapmamızın ve nitelikli sağlık hizmeti sunmamızın ve toplumumuzun daha iyi bir sağlık sistemine ulaşmasının yollarını açacaktır.

“Türkiye sağlık ortamında şiddet her geçen gün etkisini artırıyor. Sağlık ortamındaki şiddet, sıklıkla hasta ya da hasta yakınlarından sağlık çalışanlarına yönelse de, aslında burada hedefin sağlık sistemi olduğu açık olarak görülebiliyor. Bu nedenle de, uygulanmakta olan sağlık politikalarını ele almadan gösterilecek hiçbir yaklaşım, sağlıkta şiddetin çözümüne yönelik etkili bir çözüm ortaya koyamayacaktır. Öte yandan, sağlıkta şiddeti önlemeye yönelik yapılacak bir düzenleme, önleyicilik ve koruyuculuk işlevinin sağlanabilmesi için, sağlık çalışanlarına yönelik şiddete asla hoşgörü gösterilmeyeceği, aksine şiddet suçlarının mutlaka cezalandırılacağı düşüncesinin yerleşmesine olanak sağlamalıdır. Bu amaçla, TTB olarak, Türk Ceza Kanunu’na bir madde eklenmesi önerisinde bulunuyoruz.

“Nitelikli sağlık hizmet sunumu, ancak, hastaya yeterli süre ayırmakla, şiddetin olmadığı, güvenli ve olumlu çalışma koşullarıyla mümkün olacaktır. 14 Mart Tıp Bayramında, her şeye rağmen, “Hekim-Emekli Hekim Ücretleri” ile ilgili önerilerimizi de içeren çalışma koşullarımızın iyileştirilmesi, “Fiili Hizmet Zammı Yasa Tasarısı” ve sağlıkta şiddetle ilgili Türk Ceza Kanunu’na bir madde eklenmesi taleplerimizi yükseltiyoruz.

“İş güvencesi ve insanca çalışma koşulları, sağlık hakkı, iyi hekimlik ve nitelikli sağlık hizmeti için 14 yıldır uygulanan sağlık politikalarına HAYIR diyoruz!

“14 Mart, tüm kötülüklere ve haksızlıklara karşın, iyilik, dostluk ve dayanışma, gelecek güzel günler ve barış içinde bir yaşam için yeni bir başlangıcın ilk adımı olsun…”

 

(TTB.org, Yeşil Gazete)

Piyanist filminin unutulmaz sahnesinin değil, Halep’te gerçek hayatın fotoğrafı

Suriye’de yaşanan insanlık dramının son sembolü Halep’ten gelen yeni bir fotoğraf karesi oldu. AFP muhabiri Joseph Eid’in çektiği fotoğraf serisi, iç savaşta yaşanan dramı gözler önüne seriyor. 70 yaşındaki Muhammed Muhiddin Anis’in öyküsü bir ülkenin yıkımını da anlatıyor.

Halep’te yaşayan 70 yaşındaki Muhammed Muhiddin Anis, bombalar altında harabeye dönen evinde hala huzur içinde plak dinlemeye çalışıyor.

Dünya basını bu kareyi ‘Piyanist filminin unutulmaz sahnesi değil Halep’te gerçek hayat’ diye duyurdu.

Muhammed Muhiddin Anis Halep’in isyancı olarak bilinen El-Shaar mahallesinde yaşıyor.

Klasik otomobil koleksiyoncusu. Daha 1950’lerde Amerikan otomobilleri biriktirmeye başlamış. 1949 model Hudson Commodor modeli otomobili harabeye dönen evinin önünde yıkık dökük duruyor.

Suriye’de bir zamanlar ülkenin ekonomik başkenti olan Halep iç savaşta en büyük darbeyi yaşadı. Ülkede 6’ıncı yılına giren iç savaşta Halep ikiye bölündü. Halep’in bir bölümü Suriyeli muhaliflerin diğer bölümü ise Esad rejiminin kontrolü altındaydı.

Geçtiğimiz aylarda Esad ve Rusya karşısında ağır yenilgiye uğrayan Suriyeli muhalifler Halep’ten çekildi. Halep’te şiddet olaylarının azalmasıyla birlikte insan dramları da ortaya çıkıyor.

Fransız haber ajansı muhabiri Joseph Eid’in Halep’te çektiği fotoğraflar dünya basınının ilgi odağı oldu.

Halep’de “Ebu Ömer” olarak tanınan 70 yaşındaki klasik otomobil koleksiyoncusu Muhammed Muhiddin Anis 1970’li yıllarda İspanya’nın Zaragoza kentinde tıp eğitimi gördü.

Daha sonra İtalya’nın Torino kentine yerleşen Muhammed Muhiddin Anis, İtalyan otomobil devi Fiat için Arapça tercüman olarak çalıştı.

Sonraki yıllarda ülkesi Suriye’ye dönen Muhammed Muhiddin Anis Halep’te “Mila Robinson” isimli bir kozmetik fabrikası kurdu.

Muhammed Muhiddin Anis’in hayattındaki tutkusu ise babasından kendisine miras olarak kalan klasik otomobiller oldu.

Halep’teki savaş Anis’in de hayatını altüst etti. Anis’in 30 klasik otomobilden oluşan koleksiyonu savaşta büyük zarar gördü. Savaş sırasında birçok klasik otomobili çalındı ya da hasar gördü.

Muhammed Muhiddin Anis savaşta büyük hasar görmesine rağmen 20 aracı kurtarmayı başardı. Şu anda 13 klasik otomobil Anis’in yeni evinin önünde duruyor. 7 otomobil ise polisin “girilemez” diye işaretlediği bir bölgede duruyor.

Muhammed Muhiddin Anis klasik otomobil sevgisini şu cümleyle ifade ediyor: “Otomobilleri seviyorum çünkü kadınlar gibi güçlü ve güzeller.”

İki eşi bulunan Anis hem Halep’te hem de iç savaşta yıkıma uğrayan bir diğer kent olan Hama’da yaşıyor. Sekiz çocuk babası olan Anis ülkesinin iç savaştan kurtulmasını ve yeniden eski günlere kavuşmayı umut ediyor.

 

(AFP)

Kapadokya’da 3 balon sert iniş yaptı: 49 yaralı!

Nevşehir’in Kapadokya Bölgesi’nde 3 ayrı sıcak hava balonunun sert iniş yapması sonucu aralarında turistlerinde bulunduğu 49 kişinin yaralandığı bildirildi. Yaralıların tedavilerine çevre hastanelerde devam ediliyor.

Kapadokya Bölgesi’nin çeşitli yerlerinden havalanan onlarca balondan 3’ü, hava koşullarının aniden değişmesi, kar yağışının başlaması ve rüzgarın sert esmesiyle sürüklendi. 3 balon, Ürgüp İlçesi Sofuilar Köyü yakınlarındaki bölgeye sert için yaptı.

Aralarında Çinli ve Avrupalı turistlerin çoğunlukta olduğu 3 sıcak hava balonundaki toplam 49 kişiden 41’i yaralandı. 32 kişinin hafif yaralandığı, 9 kişide ise kırık ve çıkıklar bulunduğu belirtildi. Yaralılar, Nevşehir Devlet Hastanesi ile kentteki özel hastanelerde tedavi altına alındı.

Çoğu ayakta olmak üzere 49 kişi kontrollerinin ardından taburcu edildi. Hayati tehlikeleri bulunmayan 9 yaralının ise tedavileri sürüyor. Yetkililer hava koşullarındaki ani değişim nedeniyle sıcak hava balonlarının sert iniş yapmak zorunda kaldığını ifade etti.

 

(Hürriyet, T24)

‘İklim Değişikliği, İstanbul ve İzmir dahil 19 mega Avrupa şehrini vuracak!’

İklim haberleri konusunda dünyaca bilinen Climate News Network (İklim Haberleri Ağı), Türkiye’yi de ilgilendiren bir haber yayınladı. Habere göre, iklim değişikliği ve ortaya çıkacak etkileri yüzünden, İstanbul ve İzmir’in de aralarında bulunduğu toplam 19 mega Avrupa şehri, önemli ekonomik riskler ile karşı karşıya kalabilir.

Climate News Network, haberinde İstanbul boğazının görselini, “İstanbul Boğazı, 2100 yılında iklim değişikliğinin olumsuz koşulları sonucu 10 milyar dolar zarara uğrayabilir” notu ile paylaştı

İspanyol araştırmacıların, iklim değişikliğinin kıyı kentlerindeki potansiyel ekonomik etkilerini incelediği modele göre, 2100 yılında 19 büyük Avrupa şehrinde ortaya çıkacak olan yıllık hasar 40 milyar Amerikan Dolarını bulabilir. İstanbul ve İzmir’de ise yıllık ekonomik kayıp 15 milyar dolar seviyelerine çıkabilir.

Habere dair 350 Türkiye.org tarafından paylaşılan bilgi notu şu şekilde:

İklim Değişikliği Sahil Kentlerini Vuracak

İklim değişikliği konusundaki küresel haberleri ile tanınan Climate News Network’un yayınladığı habere göre, iklim değişikliği Avrupa’daki mega kentleri tehdit ediyor.

Bask İklim Değişikliği Merkezi’nde çalışmalarını yürüten bilim insanları, aralarında İstanbul ve İzmir’in de bulunduğu 19 büyük Avrupa kıyı şehrinin karşı karşıya olduğu tehdidi inceledi. Yapılan araştırmaya göre iklim değişikliği yüzünden yükselecek olan deniz suları, bu 19 şehirde 2100 yılında yıllık 40 milyar dolarlık bir hasara neden olacak. İstanbul ve İzmir’de ise yılda 15 Milyar dolarlık hasar ortaya çıkabilir.

Fosil yakıt kullanımı ve diğer insan aktivitelerine bağlı olarak hızla değişen iklim ve artan hava sıcaklıkları deniz seviyesinin yükselmesine neden olacak. Dünya’daki karasal alanın sadece beşte biri deniz seviyesinden 10 metre yükseklikte, fakat dünyanın en büyük şehirleri bu kıyı şeritlerinde bulunuyor. Bu bölgeler, 7 milyarlık toplam nüfusun onda birine de ev sahipliği yapıyor.

Nüfusu beş milyondan fazla olan üç mega şehirden ikisi bir kıyı şeridinde bulunuyor. Ayrıca bu şehirler, giderek büyümeye devam ediyor. Başta İstanbul, Barselona, Londra ve Kopenhag olmak üzere, Avrupa’daki büyük şehirler deniz kenarında kurulu ve iklim değişikliği yüzünden yükselecek olan deniz seviyesi tehdidi ile yüz yüze.

İspanyol bilim insanları, bu tehdidin ekonomik etkilerini incelemek için, Avrupa’daki 19 mega şehrin iklim değişikliğinden nasıl etkileneceğini hesaplayan bir ekonomik model oluşturdu. Yapılan analize göre, 2100 yılında bu şehirlerde, deniz seviyesindeki yükselme sebebiyle yıllık 40 milyar dolarlık hasar görülebilir.

İstanbul ve İzmir Tehlike Altında: Yılda 15 Milyar Dolar Kaybedebiliriz!

İncelenen 19 şehir arasında İstanbul ve İzmir de bulunuyor. İklim değişikliğinin etkileri arttıkça, deniz seviyesindeki yükselme ve iklim kaynaklı afetler (kasırgalar, fırtınalar, seller vs.) yüzünden ekonomik hasarın artacağını hesaplayan araştırma, Türkiye’deki iki büyük şehrin, ciddi ekonomik risk ile karşı karşıya olduğunu ortaya koyuyor.

Araştırmaya göre, İstanbul ve İzmir iklim değişikliği yüzünden en çok mali kayba maruz kalacak ilk üç şehir arasında gösteriliyor. İstanbul, 2030 yılında, yıllık ortalama 201 milyon dolar hasar ile yüz yüze kalacakken, bu rakam, fosil yakıtlardan vazgeçilmez ve dolayısıyla iklim değişikliği durdurulamaz ise, 2100 yılında yıllık 10 milyar dolara kadar çıkıyor. İzmir’de de benzer bir durum gözleniyor; İzmir 2030 yılında iklim değişikliği yüzünden yıllık 132 milyon dolar kaybedecekken, bu rakam 2100 yılında 6 milyar dolara çıkıyor.

Aşağıdaki tablo, risk altında olan şehirlerin, yıllara göre ortaya çıkacak olan hasarlarını özetliyor.

Kaynak: Climate Risk Assessment under Uncertainty: An Application to Main European Coastal Cities

İlgili araştırmanın tamamına journal.frontiersin.org/ adresinden ulaşabilirsiniz.

Climate News Network’ta çıkan habere ise climatenewsnetwork.net/ adresinden ulaşabilirsiniz.

 

(350 Türkiye.org, Climate News Network)