Ana Sayfa Blog Sayfa 3213

Keşan’da 105 futbol sahası büyüklüğündeki tarım arazisi kurtarıldı

Edirne’nin Keşan İlçesi’nde 105 futbol sahası büyüklüğündeki tarım arazisinin kurtarıldı. TEMA Vakfı Edirne İl Temsilciliği tarafından açılan ve kazanılan davaya itirazın mahkemece reddedildiği belirtildi.

Edirne Son Haber’den Mutlu Akbaşak’ın haberine göre TEMA Vakfı Edirne İl Temsilcisi Şirin Çoğal, kazanılan davayla ilgili açıklamalarda bulunarak, “Keşan’da 100,57 hektar birinci sınıf mutlak tarım arazisinin amaç dışı kullanımı önlenmiş oldu. Toprağın üretilmeyen tek kaynak olduğunu ve söz konusu tarım alanının amaç dışı kullanımının mahkeme kararıyla engellenerek, TEMA’nın mücadelesiyle insanlığa kazandırıldı” şeklinde konuştu.

Keşan Belediyesinin talebi üzerine; Edirne İl Toprak Koruma Kurulunun Keşan sınırları içerisinde “Konut dışı kentsel alan” ve “Sanayi alanı” amaçlı 100,57 hektarlık bir alan için aldığı amaç dışı kullanım kararı hakkında verilen Bakanlık Oluru’nun iptali için 1 Mart 2016 tarihinde dava açıldığını belirten Çoğal, “TEMA Vakfı’nın açtığı davanın Ocak 2017’de sonuçlanmasıyla yaklaşık 105 futbol sahası büyüklüğünde tarım arazisi kurtarıldı” dedi.

TEMA Vakfı’nın davayı kazanmasının ardından karara itiraz edeceklerini belirten Keşan Belediyesi,  “Biz belediye olarak gerekli bilgi ve belgeleri dava dosyasına ibraz ettik. Buna rağmen Sayın mahkeme tarafından aleyhimize karar verildi. Hukuka aykırı olduğunu düşündüğümüz kararın kaldırılması için idaremiz davanın tarafı olmamakla birlikte davalı Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı ile birlikte istinaf yoluna başvuracağız. Söz konusu husus yargı konusu olduğundan yargılamanın sonucuna göre idaremiz gereğini yapacaktır”şeklinde açıklama yapmıştı.

Keşan Belediyesinin talebi üzerine, Keşan’da yaklaşık 105 hektar tarım arazisinin (105 adet futbol sahası büyüklüğünde) amaç dışı kullanımına yönelik Bakanlık Oluru’nun iptali için TEMA Vakfı tarafından açılan davada 14 Temmuz 2016 tarihinde keşif ve bilirkişi incelemesi yapılmıştı. Daha önce davası açılan Trakya Alt Bölgesi Ergene Havzası 1/100.000 ölçekli Çevre Düzeni Planının tadil edilerek yeniden yapılması üzerine  planın kısmen iptali için yürütmeyi durdurma istemli olarak 1 Mart 2016 tarihinde Danıştay’da dava açılmıştı.

 

(Edirne Son Haber.com)

 

Kırsalda yaşayan kadınlara yönelik arıcılık eğitimine rekor katılım

Kırsaldaki kadınlara “arıcılık” eğitimi veren İzmir Büyükşehir Belediyesi, hem onların meslek ve gelir sahibi olmasını sağlıyor hem de bölgedeki bal üretimini destekliyor. Köylerinden çıkamayan kadınlar için özel olarak dizayn edilen “Arı Aracı” sayesinde, arıcılık eğitimi alan kadın sayısı da artış gösterdi.

Büyükşehir Belediyesi, Yarımada projesiyle 2015 yılında Karaburun’da başlayan arıcılık projesi kapsamında bugüne kadar büyük çoğunluğu kadın olmak üzere 276 üreticiye arıcılık eğitimi verildi.

Karaburun, Urla, Seferihisar, Selçuk, Menderes, Mordoğan, Çeşme, Kemalpaşa Kınık, Bayındır, Beydağ ve Bergama ilçelerindeki eğitimlerin kısa süre içinde Dikili ve Kiraz’da da başlayacağı bildirildi.

117 kursiyerin tamamının kadın olan eğitime, Bayındır’ın Sarıyurt, Kızıloba, Hisarlık, Dernekli, Balcılar ve Kızılcağaç köylerinden katılım oldu. Arıcı kadınlar, Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Zootekni Bölümü Hayvan Yetiştirme Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Banu Yücel’in koordinatörlüğünde, 4 tam gün teorik ders ve 1 gün de pratik olmak üzere 5 günlük eğitim aldı. Katılımcı kadınlar, eğitim çalışmaları sırasında polen, propolis, arı sütü ve arı larvası üretimini de öğrendi.

 

(Yerel Gözcü.com, İzmir.bel.tr)

Trump seyahat yasağında ısrarlı

ABD Adalet Bakanlığı ikinci seyahat yasağı kararnamesi için bir üst mahkemeye başvuracak. Hawaii eyaletindeki bir federal yargıç seyahat yasağı kararnamesinin yürütmesini durdurmuştu.

ABD yönetimi, nüfus çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu 6 ülkenin vatandaşlarına uygulamayı planladığı seyahat yasağını yürürlüğe koyabilmek için bir üst mahkemeye başvuracak.

ABD Adalet Bakanlığı, yeni vize yasağı kararnamesini süresiz durduran Hawaii eyaletinde federal yargıç Derrick Watson’ın aldığı kararın kaldırılması talebiyle San Francisco temyiz mahkemesine başvurdu.

Seyahat yasağı düzenlemesine karşı Hawaii eyaletinin ABD anayasasını ihlal ederek Müslümanlara karşı ayrımcılık yaptığı iddiasıyla dava açmasının ardından, federal mahkeme uygulamayı durdurma kararı almıştı. Federal yargıç Watson tarafından askıya alınan seyahat yasağı çarşamba günü ise süresiz uzatılmıştı.

Başkan Donald Trump tarafından imzalanan kararname Somali, Sudan, Libya, Yemen, İran ve Suriye vatandaşlarının ABD’ye girmesinin 90 gün süreyle yasaklanmasını öngörmekteydi. Irak’ın da dahil olduğu ilk kararname Şubat ayı başında mahkeme kararıyla iptal edilmişti.

 

(Deutsche Welle Türkçe)

Brüksel’de Türkiye referandumu kavgası

Türkiye’nin Brüksel Büyükelçiliği önünde dün 16 Nisan’daki anayasa değişikliği referandumuna ilişkin oy verme işlemi sırasında çıkan kavgada, 6 kişinin yaralandığı, 5 kişinin de gözaltına alındığı açıklandı.

BBC Türkçe’den Yusuf Özkan’ın haberine göre Brüksel Savcılığı Sözcüsü Pierre Geerinckx bu sabah yerel saatle 16:00 sıralarında yaşanan olaya ilişkin bilgi verdi. Sözcüye göre, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın destekçileri ile karşıt görüşlü bir grup arasında kavga çıktı.

Demir çubuk ve bıçakla düzenlenen saldırı ile yumruklaşma sonucu yaralanan 6 kişi arasındaki bir kadın halen hastanede tedavi altında.

Savcılık sözcüsü, şu ana kadar gözaltına alınanların sorgusunun sürdüğünü söyledi. Olayın faillerinden birisinin ise yaralandığı için hastanede olduğu, tedavisinin ardından sorgulanacağı belirtildi.

Belçika: İç sorunun ihracı kabul edilemez

Belçika Başbakanı Charles Michel, oluşturulan kriz merkezinde gece boyunca gelişmeleri takip etti.

Hükümetten yapılan açıklamada, “Türkiye’nin iç sorunun Belçika’ya ihraç edilmesinin hiçbir şekilde kabul edilemez olduğu” belirtildi.

Belçika İçişleri Bakanı Jan Jambon, Türkiye kökenli seçmenler arasındaki gerilimin 16 Nisan’a kadar sürebileceği uyarısında bulundu.

Türkiye’nin Brüksel Büyükelçiliği önünde toplanan 150-200 kişilik grup arasındaki gerilim gece boyunca devam etti. Taraflar zaman zaman birbirlerine taş atttı, sözlü saldırıda bulundu. Brüksel polisi iki grup arasında barikat oluşturarak gerilimi yatıştırmaya çalıştı.

Avrupa Hayır Platformu’ndan yapılan açıklamada ise, olayların kendilerini “Osmanlı Ocağı” olarak tanıtan AKP yanlısı grubun provokasyonu nedeniyle başladığı öne sürüldü.

Açıklamada, sandık görevlilerinin uyarılarına rağmen bu grubun “Hayır” yanlısı muhalif gruplara sözlü taciz ve tehditte bulunduğu belirtildi.

Flaman Televizyonu’nun haberinde ise olayların “AKP yanlılarının provokasyonu” nedeniyle çıktığı savunuldu.

Haberde, HDP ve diğer muhaliflerin şikayetine rağmen AKP yanlılarının, yüksek ses sistemi ile donatılmış bir minibüsle Türkiye Büyükelçiliği civarında “gürültülü kampanya” yapmaya devam ettiği bilgisine yer verildi.

AKP propaganda aracının, oy kullanmak için büyükelçiliğe gelen kişilere karşı kışkırtıcı bir tutum sergilediği öne sürüldü.

Brüksel Başkonsolosluğu’ndan yazılı açıklama

Brüksel Başkonsolosluğu ise yaşananlarla ilgili olarak yazılı bir açıklama yaptı. Açıklamada şu ifadeler yer aldı:

“30 Mart Perşembe günü öğleden sonra Başkonsolosluğumuzda oy verme işlemleri sorunsuz bir şekilde devam ederken, başkonsolosluğumuza 100 metre mesafede bir grup vatandaşımız arasında çıkan arbede neticesinde yaralanmalar olduğu büyük üzüntüyle öğrenilmiştir. Bu olaydan dört siyasi parti (AK Parti, MHP, CHP, HDP) temsilcimiz büyük üzüntü duymuş olup, yaralanan vatandaşlarımıza acil şifalar dilemektedirler. Yaralı vatandaşlarımıza ziyarette bulunulacaktır.”

 

(BBC Türkçe)

HES’ler nedeniyle doğal yaşamı bozulan ayılar mezarlara saldırmaya başladı!

Rize’nin İkizdere ilçesi köylüleri açlıktan mezarlara dadanan ayılar için nöbette. Köylüler, ayıların bu davranışlarının sıra dışı olduğunu söylüyor. Köylülere göre ayılar, kış uykusundan uyandıktan sonra, HES’lerle değişen su yolları ve doğadaki kirlenme nedeniyle doğal yaşama adapte olamıyor ve aç kalarak mezarlara saldırmaya başlıyor.

İkizdere’nin Güneyce köyünde yaşayan Hamit Karataş, geçen hafta cuma günü arabasıyla ilerlerken yol üstünde büyükçe bir taş gördü. Arabadan inip baktığında ise dehşete kapıldı. Taş zannettiği şey aslında bir insan kafasıydı.

Beti benzi atmış bir şekilde köy muhtarı İsmail Hakkı Taşdelen’in yanına gidip gördüğü manzarayı anlattı. Muhtar, hemen topladığı köylülerle birlikte olay yerine gitti.

Yolun ortasında duran kafayı bir poşete koydular. Ardından mezarları tek tek kontrol etmeye başladılar. Coğrafi koşullar gereği toplu mezarlığın bulunmadığı, herkesin cenazesini bahçesine gömdüğü köydeki evleri bir bir gezdiler.

İki yıl önce yaşamını yitiren köy imamının evine yaklaştıklarında, dev ayak izlerini fark ettiler. İzler bir ayıya aitti. Bahçeye girdiklerinde ise korkunç manzarayla karşılaştılar. İmamın mezarı açılmış ve darmadağın edilmişti.

Güneyce köyü sakinleri o günden bu yana ayı nöbetinde. Tıpkı üç ay önce ölen bir gencin mezarının talan edildiği Şimşirli köyündeki komşuları gibi.

Herkes kendince önlemini alıyor

İkizdereli gazeteci İsmet Kösoğlu, yaşadıkları dehşeti şöyle anlatıyor:

“Şimşirli’deki saldırı sonrası ayıların mezarından çıkardığı maktulün bedeni, ailesi tarafından başka bir yere taşındı. Fakat rahmetli imamın yakınlarda kimi kimsesi kalmamıştı. Olayın ertesi sabahında rahmetlinin naaşının 150-200 metre sürüklenmiş olduğunu gördük. Gerçekten de korkunç bir görüntüydü.”

HES’lerin etkisi

Hürriyet’in haberine göre, nesillerdir, doğayla, ayılarla iç içe yaşayan köy halkı bu durumun olağandışı olduğu görüşünde. Muhtar Taşdelen, “Doğma büyüme buralıyım. Böyle bir olayı ne bizde ne de komşu köylerde duydum” diyor. Köylülere göre ayıların mezarlara saldırmasının temel nedeni, su yollarını değiştiren HES’ler ve doğadaki kirlenme. Kış uykusundan uyanan ayıların değişen doğa koşullarına adapte olamayınca açlıktan mezarlara saldırdığını söylüyorlar. 50 yıldır Güneyce köyünde yaşayan Halim Çankaya, “Kimse ayılara zarar vermek istemiyor. Zaten zarar verirsek 15 ila 18 bin liralık bir ceza söz konusu” diyor.

(Hürriyet)

Financial Times: ABD Dışişleri Bakanı’nın ziyareti gerilimi azaltmaya yetmedi

ngiliz Financial Times (FT) gazetesi, ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’ın dünkü Ankara ziyareti ile ilgili perde arkası bir haber yaparak, görüşmelerin Türkiye ile ABD arasındaki gerilimi azaltmakta başarısız olduğunu yazdı.

Gazetede yer alan habere göre iki ülke arasındaki ilişkileri “yeniden ayarlamayı” uman Ankara’daki diplomatlar, ziyareti, “hayal kırıklığı” olarak niteledi.

Tillerson dünkü ziyaretinde önce Başbakan Binali Yıldırım ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından kabul edildi, sonra da Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile görüştü.

Tillerson’ın ziyareti, ABD Başkanı Donald Trump’ın göreve başlamasından bu yana Washington’dan Ankara’ya yapılan en üst düzey ziyaret oldu.

Ancak FT’ye göre, Tillerson ABD ile Türkiye’nin ayrı düştüğü konularda “çok az adım attı”.

“Bariz bir gerilim vardı”

FT, Tillerson’ın Türk Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’yla düzenlediği ortak basın toplantısında, havadaki gerilimin belirgin bir şekilde hissedildiği yorumunu da yaptı.

Çavuşoğlu görüşmede ABD’nin YPG’ye verdiği desteğe sitem ederek “Bizi hedef alan bir terör örgütüne verilen destek hem bizi üzmüştür hem Türk halkının ABD’ye bakışını olumsuz olarak etkilemiştir” demişti.

Tillerson ise basın toplantısında PYD ve YPG ile ilgili sorulara yanıt vermedi. Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın geleceği ile ilgili bir soruya yanıtı ise “Esad’ın gidip gitmeyeceğine Suriye halkı karar verir” oldu.

“Rakka’da SDG planı kabul edilince, Türkiye de Fırat Kalkanı operasyonunu sonlandırdı”

FT, Tillerson’ın Rakka operasyonunda Türkiye’nin iş birliği önerisi konusunda ABD’nin son kararı verip vermediğini açıklamadığına, ancak ABD’nin harekâtta YPG’yi desteklemesinin kaçınılmaz olduğuna dikkat çekiyor.

YPG (Halk Savunma Birlikleri) öncülüğünde kurulan Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) sözcülerinden Talal Sello “ABD, Rakka operasyonunda Türkiye’ye de rol verilmesini önerdi, biz de reddettik. Sonunda bizim önerimiz kabul edildi” diyor.

FT’nin haberi şöyle devam ediyor:

“Bu kararla etrafı sarılan Türkiye, Çarşamba günü Fırat Kalkanı operasyonunu sonlandırdı, dolayısıyla Rakka’nın ve Menbiç’in kontrolünü ele geçirerek, Suriye’nin kuzeyinde 5 bin kilometrekarelik bir güvenli bölge yaratma planından da vazgeçmiş oldu”.

Gazete YPG’nin PKK ile yakından bağlantılı olduğuna, PKK’nın Washington tarafından terör örgütü olarak tanındığına dikkat çekiyor.

Türkiye’nin ABD’den Fethullah Gülen’in iadesini istediğini de hatırlatan gazete, ABD’li yetkililerin özel görüşmelerde Türk yetkililere, Gülen’in iadesiyle ilgili sunulan kanıtların, sayfa sayısı olarak çok olsa da, yetersiz olduğunu söylediği belirtiliyor.

(BBC Türkçe)

Monsanto-Bayer evliliğinde son gelişmeler

Bu yazı aysebereket.wordpress.com/ dan alınmıştır

Bugün, 30 Mart 2017, Brüksel’de Avrupa Komisyonu binası önünde Friends of the Earth aktivistleri Monsanto ve Bayer şirket evliliğini, ya da sosyal medyadaki adıyla Baysanto’yu, protesto etmek için bir eylem gerçekleştirdi. Hafta başında ise, aralarında Friends of the Earth, Avaaz, Slowfood ve Via Campesina gibi örgütlerin de bulunduğu 200’den fazla örgüt Avrupa Komisyonu’na hitaben bir açık mektup yayınladı ve  Dow-Dupont, Bayer-Monsanto ve Syngenta-Chemchina şirket birleşmelerinin endüstriyel tarımın neden olduğu sorunları derinleştireceğini ve halk, çiftçi, tüketici, doğa ve gıda güvenliğine olumsuz etkileri olacağını belirtip, bu şirket evliliklerine onay vermemesini talep etti. Friends of the Earth birleşmelerle ilgili yayınladığı raporda, tehlikeyi dört ana başlık altında topluyor: artan piyasa hakimiyeti, artan lobi gücü, çiftçi ve çevreye olumsuz etkiler, yaban hayata tehdit.

Avrupa Komisyonu önünde Bayer-Monsanto birleşmesine karşı Friends of the Earth eylemi

Bu birleşmeler sonucunda piyasaya hakim olacak şirketler sadece tohum, pestisit ve diğer girdi fiyatlarını etkilemekle kalmayacak, neyin ve nasıl üretileceğine dair de daha fazla söz sahibi olacaklar. Girdi yoğun monokültürden (tek tip tarım) kâr eden ve bunu pompalayan bu şirketlerin güç kazanmasıyla birlikte biyoçeşitlilik kaybının önüne geçmek ve gıda sistemlerimizi iklim değişikliğine karşı daha dayanıklı kılmak daha da güç olacak.

Öte yandan, şirketler birleşerek zaten çok büyük paralar harcadıkları lobicilik faaliyetlerinde iyice güçlenecekler. AB Şeffaflık Sicili’ndeki kayıtlara göre, Monsanto ve Bayer’in lobicilik masrafları 2014 yılında neredeyse 3 milyon Euro’ya yaklaşmıştı (Monsanto’nun kaydı, Bayer’in kaydı), Dow ise, 2015’te AB’de lobi yapmak için 3.75 milyon Euro’dan fazla harcamış ve Avrupa Komisyonu ile 26 toplantı yapmıştı. Syngenta ise, 2015’te 1.5 milyon Euro lobicilik harcaması olduğunu açıklamıştı.

Çiftçi ve doğa üzerindeki olumsuz etkilerine gelince, çiftçiler tohum ve diğer girdiler için sadece bu üç şirkete bel bağlamak zorunda kalabilir ve fiyatların artışı ve seçeneklerin azalması karşısında güçsüz kalabilir. Küçük çiftçi ve ekolojik ve organik üreticiler kimyasalların  yoğun olarak kullanıldığı büyük ölçekli monokültür üretimin desteklendiği bir sistemde daha da güçsüzleşir, ve azalabilir. Yaban hayatı ve çevre açısından bakarsak, halihazırda endüstriyel tarım, yoğun kimyasal kullanımı ve su kirliliği kuş türlerini ve tozlaşmayı sağlayan arı ve kelebekleri tehdit ederken bu birleşmeler endişeleri arttırıyor.

Gıdamız açısında ise, tohum tekellerinin oluşması sonucu sadece Avrupa’da değil, tüm dünyada fiyatlar artabilir, çeşitlilik azalabilir. Bu tekellerle mücadele etmeye çalışan çiftçiden soframıza iyi, temiz ve adil gıda gelmesi tehlike altına girecek ve iklim değişikliği karşısında gıda güvenliğimiz sağlamamız çok zorlaşacak.

Tohum ve Pestisit şirket birleşmelerinde son gelişmeler

Hatırlayacağınız üzere son on yıldır, altı çok uluslu şirket dünyadaki tarım ilacı (pestisit) piyasasının %75’ine, ticari tohum piyasasının %63’üne ve tohum ve pestisit araştırmalarının %75’ine hükmediyor (2013 verileri). Bunlar, tarım kimyasalları, tohum  ve biyoteknolojiden elde ettikleri toplam 65 milyar ABD doları gelirle Big 6 (Büyük 6) olarak anılan Bayer, Monsanto, Syngenta, Dow, Dupont ve BASF. Son bir yıldır ise, bu altı şirket arasında satın alım ve birleşme anlaşmaları yapılıyor ve altılık tekelin üç şirketlik bir tekele dönüşmesi olasılığı çok yüksek görünüyor.

Eylül 2016’daki “Tohum ve Pestisit Tekelleri Mercek Altında” yazımda da anlattığım gibi, bu tür dev anlaşmalarda tarafların anlaşması yeterli değil, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği başta olmak üzere birçok ülkede rekabet ve regülasyon kurumları tarafından inceleniyor ve onay alması gerekiyor. Aralık 2015’te Dow ve Dupont, Şubat 2016’da Syngenta ve Chemchina ve Eylül 2016’da Monsanto ve Bayer’in birleşme açıklamalarıyla başlayan süreçte, en azından Avrupa Birliği’nde, artık sona yaklaştık.

  1. Dow-Dupont

İlk olarak iki ABD şirketi, Dow ve Dupont’a bakalım. 27 Mart 2017’de Avrupa Komisyonu Rekabetten Sorumlu Komiseri Margrethe Vestager, Dow ve Dupont’un 77 milyar ABD dolarlık birleşmesine koşullu onay verildiğini açıkladı. Bu koşul Dupont’nun küresel pestisit (tarım ilacı) ve Ar-Ge bölümlerini elden çıkartmasıydı ve Dupont “önemli bir bölümünü” elden çıkartmayı kabul ettiğini açıkladı. AB, bu koşulu koymasının nedenini Dow ve Dupont’ın kafa kafaya rekabet ettiği pestisit sektöründe yeni ürün geliştirmeye yatırdıkları parayı kısabileceklerine dair ellerinde “kesin kanıt” olması olarak açıkladı.

ETC Group Aralık 2015 raporunda, Dupont’un küresel pestisit pazarındaki payı %6, Dow’nın ise %10 olarak veriliyor. Birleştiklerinde ise %16 pay ile Bayer-Monsanto (%27) ve Syngenta-Chemchina’ın (%24.1) arkasından, küresel pestisit piyasasında 3 numaraya yerleşecek gibi görünüyordu. AB’nin getirdiği koşula göre ise, Dow-Dupont muhtemelen BASF’ın (%13) arkasından 4 numaraya yerleşecek. Tabii, burada Dupont’un “önemli bir kısım”dan ne kadarı kast ettiği de önemli. Dolayısıyla, pestisitte piyasa payı şu anda belirsiz. Bu arada, BASF 2017’nin ilk aylarında AB rekabet kuruluyla Dupont ve Dow’un elden çıkaracağı bölümleri satın alma konusunu kapalı oturumda görüştü.

AB rekabet kurulu tarafından onaylanan Dow-Dupont birleşmesindeki esas can alıcı nokta küresel tohum piyasasındaki durum. Dow ve Dupont toplam %25’lik paylarıyla Bayer-Monsato’dan (%29) sonra 2 numaraya yerleşiyor. Ama bu nedense AB’i rahatsız etmişe benzemiyor. Dow ve Dupont’un önünde hâlâ ABD Adalet Bakanlığı’na bağlı rekabet kuruludan onay alma aşaması var ancak AB onayı ABD rekabet kurulunun kararını etkileyecek gibi görünüyor.

  1. Syngenta-Chemchina

İsviçreli Syngenta’nın 43 milyar ABD dolarına Çinli ChemChina’na satılmasına bakarsak, AB Rekabet Kurulu’nun en geç 12 Nisan 2017’de kararını açıklaması gerekiyor. Syngenta CEO’su Erik Fyrwald’in hafta başında Brüksel’de yaptığı açıklamada, AB ve ABD rekabet kurullarıyla ne yapılmasına dair prensipte anlaştıklarını ve onayların çok kısa süre içinde verilmesini beklediğini ifade etti.

Birleşme sonrası Syngenta-Chemchina’nın küresel pestisit ve tohum piyasalarındaki paylarına kısaca değinmek gerekirse,  Syngenta’nın %20’lik payı ve Chemchina’ya %60’na sahip olduğu Adama şirketinin %4.1 payıyla Syngenta-Chemchina %24.1’lik pay ile Monsanto-Bayer’in (%27) arkasından pestisitte 2 numaraya yerleşiyor. Ancak, Monsanto-Bayer anlaşması gerçekleşmezse, Syngenta-Chemchina hem küresel pestisitte hem de patenstsiz pestisitte bir numaraya yerleşecek.

Küresel tohum piyasasında ise Syngenta %8 pay ile 3 numarada, Chemchina tohum üretmiyor. (Syngenta ve Chemchina’nın şirket profillerini, Türkiye’deki faaliyetlerini ve birleştikleri takdirde önümüze çıkacak tablonun detaylarını “Tohum ve Pestisit Tekelleri Aktörleri: Syngenta ve Chemchina” yazımdan okuyabilirsiniz.

  1. Bayer-Monsanto

Ve son olarak, gelelim belki tüm diğerlerinde de fazla tüylerimizi ürperten Bayer-Monsanto şirket birleşmesine. Alman Bayer ABD’li Monsanto’nun 66 milyar ABD dolarlık satın alımı için AB rekabet kuruluna 2017 yılının ikinci çeyreğinde başvurmayı planlıyor. Monsanto %26 piyasa payı ile dünyanın en büyük tohum üreticisi ve genetiği değiştirilmiş tohumlar üzerine yoğunlaşıyor, Bayer ise %3’lük pay ile yedinci.

Pestisitte ise, Bayer %18 piyasa payı ile Syngenta’nın arkasından ikinci, Monsanto ise %8 ile 5 numarada ve dünyanın en çok satılan herbisiti (ot ilacı)   Roundup’ın (glifosat) üreticisi. Birleştikleri takdirde, Bayer-Monsanto küresel tohum piyasasının %29’una, küresel pestisit piyasasının %26’sına, yani tohum ve tarım ilaçları piyasının dörtte birinden fazlasına hükmederek, dünyanın en büyük kimyasal tarım şirketi olacak. Gelişmeleri takip ediyor olacağız.

Not: Tüm piyasa verileri ETC 2015 raporundan alınan 2014 verileridir.

Kaynaklar:

http://www.foeeurope.org/sites/default/files/agriculture/2017/open-letter-agri-business-mergers-270317.pdf

http://www.foeeurope.org/sites/default/files/agriculture/2017/report_agri_mergers_-_final_final.pdf

https://aysebereket.wordpress.com/2016/09/22/tohum-ve-pestisit-tekelleri-mercek-altinda/

https://aysebereket.wordpress.com/2016/09/23/983/

http://www.etcgroup.org/sites/www.etcgroup.org/files/files/etc_breakbad_23dec15.pdf

https://www.bloomberg.com/news/articles/2017-03-28/dow-dupont-shows-how-innovation-is-eu-s-new-m-a-battleground

https://www.ft.com/content/cbf685c2-13b7-11e7-80f4-13e067d5072c

https://www.bloomberg.com/news/articles/2017-03-27/dow-dupont-deal-wins-conditional-antitrust-approval-from-eu

https://act.wemove.eu/campaigns/stop-monster-merger-baysanto?utm_campaign=VRQPjDHPLg&utm_medium=twitter&utm_source=share

 

Bu yazı aysebereket.wordpress.com/ dan alınmıştır

 

Ayşe Bereket

aysebereket.wordpress.com/

Twitter: @aysebereket

Türkiye’den Bulgaristan’a göçen Suriyeli: Saldırıya uğradım, 5 haftadır evden çıkamıyorum

Suriyeli göçmen Fatema Batayhi, Bulgaristan’ın başkenti Sofya’da yaşadığı köyde karşılaştığı düşmanca tavır yüzünden evini terk edemiyor. Fatema, Türkiye’yi terk ettiği için pişman.

Reuters haber ajansına konuşan Fatema Batayhi, göçmen ve Müslüman olduğu için, Sofya’da yaşadığı ve adını Bulgar bir yazardan alan Elin Pelin Köyü’nün meydanında 7 bin kişilik bir topluluk tarafından hakarete maruz kaldığını ve bazı kişilerin kendisine saldırdığını söyledi.

Batayhi, bu olay sonrası 5 haftadır evinden çıkamadığını belirtti.

4 yıl önce eşi ve küçük oğluyla Suriye’nin Halep kentindeki savaştan kaçmış Batayhi.

İlk başta Türkiye’ye gelen aile, 8 ay önce giriş yapabildikleri ilk Avrupa Birliği ülkesi olan Bulgaristan’da büyük oğullarıyla bir araya gelmiş.

İlçenin belediye başkanı, aileye oturum izni için gerekli belgeleri vermemiş.

Batayhi ailesi de kasabada düşmanca bir tavırla karşılaşmış.

‘Halep’te Hristiyanlardan hiç böyle saldırganlık görmedim’

Fatema Batayhi evinde Reuters’a yaptığı açıklamada kasabanın meydanında kendisine bir şeyler fırlatıldığını söyleyen Batayhi, “Çok, çok korktum. O zamandan beri dışarı çıkmıyorum ve kapıyı kilitli tutuyorum” diyor.

Eşi Fahim Jaber ise milliyetçilerin kendilerini tehdit ettiğini ve Hristiyan olmaya zorlayacaklarını söylüyor:

“Biz Müslümanız ancak Halep’teki evimiz kiliseye yakındı; Müslümanlar ve Hristiyanlar arasında böylesine bir ayrım ve saldırganlık hiç görmedim.”

Katolik rahip ülkeyi terk etti

Geçen hafta yapılan Bulgaristan seçimleri öncesinde artan göçmen dalgası yüzünden yükselen aşırı sağın izlerini görmek mümkün.

Nüfusunun yüzde 12’si Müslüman olan ülkede, Osmanlı mirasına karşı çıkmak milli kimliğin önemli etmenlerinden biri olarak görülüyor.

Ülkede Şubat ayında yayımlanan kamuoyu araştırmalarında, Bulgarların yüzde 77’si Ortadoğu, Asya ve Afrika’dan gelen göçmenleri ulusal güvenlik için tehdit olarak gördüklerini söyledi.

Bu ayın başında Katolik bir rahip, ülkenin kuzeyinde Suriyelilere barınak sağladığı için yerel halktan tepki gördüğü gerekçesiyle ülkeyi terk edeceğini açıkladı.

Çoğu göçmen Avrupa’nın daha zengin ülkelerine gitmeyi tercih etse de Fahim ve Fatema çifti, 2013’te Bulgaristan’da bir hayat kuran oğulları ile beraber yaşamak istiyor.

Türkiye’de 3 yıl yaşadıktan sonra Haziran 2016’da Bulgaristan’a gelen aileye mülteci statüsü verilse de Belediye Başkanı Ivaylo Simeonov’un oturum izni vermeyi reddetmesi, hükümet nezdinde yankı bulmadı.

Fahim Jaber ise Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’ne Suriye’ye geri dönmek istediklerini söylediklerini ancak kurumun güvenlik gerekçesiyle taleplerini reddettiğini söylüyor.

(BBC Türkçe)

Mega projelerin ‘garanti zararları’ – Mustafa Sönmez

Mustafa Sönmez’in yazısı al-monitor.com sitesiden alındı

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) özellikle 2011 seçimleri öncesinde seçim bildirgesine omurga yaptığı ve adına ‘mega projeler’ dediği altyapı yatırımları ve bunlar üstüne tartışmalar, polemikler hiç gündemden inmiyor.

En sonuncusu Çanakkale Köprüsü yatırımı olan bu kamu-özel işbirliği (KÖİ) projelerinin seçmen odaklı, politik motifli yanı ağır basıyor. Seçmeni etkileme hedefi ön planda olunca, projelerin fizibilitesinin doğruluğu, kamu yararına uygunluğu çok önemsenmiş gibi görünmüyor. Daha şimdiden biten projelerin yarattığı kamusal zararlar konuşulmaya başlanırken, sürmekte olanların kamuya ne tür yükler getireceği ve üstlenici yerli ve yabancı firmalara ne tür can simitleri atılacağı tahmin edilmeye çalışılıyor.

Projelere dönük en büyük eleştiri, hesap verilebilir olmaktan uzaklığı, kamusal olmakla birlikte proje sözleşmelerine, parlamenterlerin ve Meclis adına denetim yapan Sayıştay’ın bile ulaşamaması.

KÖİ kapsamındaki projelerin en büyük özelliği, yatırımcıya bazı ciro ve finansman güvenceleri vermesi. Ciro garantilerinin gerçekleşmemesi halinde yatırımcıya garanti edilen meblağların merkezi bütçeden ödenmesi gündemde. Bilinen, şimdilik bütçenin henüz ödeme yapmadığı ama sözleşme gereği mayıs ayı ile birlikte ödemeleri fiilen yapacak olması.

Peki, ne kadar? Hangi projelerde ne tür fireler verildi? Süren ya da başlayacak projelerin verdiği garantiler neler?

Şimdiden ortaya çıkan ve resmi makamlarca da doğrulanan en net zarar, Gebze-İzmir otoyolu projesinin parçası olan Osmangazi Köprüsü’ne ait. Toplam işletme süresi 15 yıl olan Gebze-Orhangazi-İzmir Otoyolu Projesi için 40 milyar TL (yaklaşık 11 milyar dolar) ciro garantisi verildi.

CHP Kocaeli Milletvekili Haydar Akar resmi kurumlarca kendisine bildirilen son verilere ilişkin açıklama yaptı ve 2017 yılının ilk 50 gününde verilen garantilerden uğranılan zararın 227 milyon TL (yaklaşık 63 milyon dolar) olduğunu söyledi.

Sözleşme gereği, Osmangazi Köprüsü’nden geçiş ücreti dolar üstünden belirleniyor. Doların hızlı artışıyla ocak ayındaki dolar kuruna göre araç geçiş ücreti araç başına 133 TL’yi buldu. Hükümet, firmaya geçişi 65 TL’ye indirmesini ve aradaki araç başına 68 TL farkın bütçeden karşılanacağını bildirdi. Bu tarife indiriminden kaynaklanan zararın yanı sıra garanti edilen araç geçişinin altında geçiş yaşanınca bütçenin sırtına bir yük daha bindi. Sözleşme gereği ocak ayında toplam 1 milyon 240 bin araç garantisine rağmen geçen araç sayısı 380 binde kaldı. Yani günlük 40 bin olarak belirlenen araç garantisi sayısına karşılık günde ancak 12 bin araç geçti.

Sonuç olarak devlet, ocak ayındaki geçen araç için firmaya 25 milyon TL ödeme borçlanırken geçmeyen araç için de 114 milyon TL ödeme yapmak durumunda. Şubat ayının ilk 20 gününde de 19 milyon TL geçen araçlar için, 67 milyon TL geçmeyen araçlar için toplam 87 milyon TL’lik tazminat birikti. Bu da sadece 50 günde 227 milyon TL’lik yük anlamına geliyor. Bu zararın devamı halinde kaba bir hesapla yıllık bütçeden sadece Osmangazi Köprüsü için ödenecek zarar bedeli, 1,6 milyar TL’yi (yaklaşık 460 milyon doları) bulabilecek. Bunun yıllarca sürmesi olası.

Biten ve zarar yazmaya başlayan diğer iki mega proje ise üçüncü köprü ya da Yavuz Sultan Selim Köprüsü ile Avrasya Tüneli. İşletme süresi sekiz yıla yakın olan Kuzey Marmara Otoyolu Projesi (Üçüncü Boğaz Köprüsü dâhil) için 6 milyar dolara yakın ciro garantisi sağlandı. Üçüncü köprü projesini üstlenen İçtaş-Astaldi konsorsiyumuna günlük 135 bin aracın geçmesi garanti edilmişti.

Üçüncü köprü 26 Ağustos 2016 tarihinde açıldı. Geçiş ücreti sözleşmeye göre üç dolar artı KDV, yaklaşık 12 TL olarak uygulanıyor. Ulaştırma Bakanı Ahmet Arslan, köprüden 110 bin civarında araç geçtiğini açıkladı. Bakan’ın verdiği bilgi dikkate alınırsa, sözleşmeye göre garanti altı araç sayısı, günlük 25 bin. Bu da şirket için günde yaklaşık 300 bin TL’lik, ayda 9 milyon TL’lik bir kayıp demek.

21 Aralık 2016’da açılan ve İstanbul’un Asya ve Avrupa yakaları arasında kara taşıt aracı geçişini sağlayan Avrasya Tüneli için yapımcı firmaya günde 69 bin araç geçiş garantisi verilmişti. Geçiş ücreti, otomobil için dört dolar artı KDV, minibüs için altı dolar artı KDV biçiminde. Ulaştırma Bakanı Ahmet Arslan, bir demecinde 24 bin araç geçtiğini söyledi. Bu da günde 44 bin 500 araç eksik demek. Ortalama araç başına 5 dolardan, günde 222 bin 500 dolar firmaya ödeme yapılacak.

Temeli 18 Mart’ta atılan 1915 Çanakkale Köprüsü, Güney Koreli Daelim ile SK Group firmaları ile Türk Limak ve Yapı Merkezi konsorsiyumunca 10,5 milyar dolarlık yatırım ile gerçekleştirilecek. Bu köprü için verilen günlük araç geçiş garantisi de 45 bin araç. Altında kalınırsa yine belirlenen bedel üstünden üstleniciye tazminat ödenecek.

Bir Türk atasözü, “ayvanın büyüğü heybede” der. Mega projelerden kamuya binecek yük, faaliyete geçenlerle sınırlı değil. Özellikle üçüncü havaalanı için verilen garantiler çok ciddi boyutlarda. Bahçeşehir Üniversitesi’nin araştırma merkezi Betam’ın analizine göre, Devlet Hava Meydanları İşletmesi, 25 yıllık sözleşmenin ilk 12 yılı için üstleniciye toplam 6,3 milyar avroluk sadece dış hat ve transitleri kapsayan yolcu garantisi verdi. Bu da demek oluyor ki eğer ihaleyi alan taraf, dış ve transit yolcularından yıllık 525 milyon avronun altında gelir elde ederse, Hazine aradaki farkı konsorsiyuma ödeyecek.

Öte taraftan, 25 yıl işletme hakkı tanınan sağlık kampüslerine kamu hastaneleri kiracı olacak ve Kalkınma Bakanlığı verilerine göre kiracı olduğu sürece 27 milyar dolar kira ödeyecek. Hastanelere doluluk taahhüdü var. Doluluk oranı yüzde 70’in altına inerse firmaya sözleşme gereği tazminat ödenecek.

Kamu-özel ortaklığı modeli, dünyada merkez-çevre tüm ülkelerde moda. Türkiye, mevcut proje stoku ile önde gelen ülkelerden biri. Ne var ki Türkiye’de AKP yönetimi, “Cebimizden beş kuruş çıkmadan bunları yaptırıyoruz” diye övünürken projeleri ne kadar kamu çıkarlarını dikkate alarak seçtiği ve uygulattığı büyük tartışma götürür.

Projelerde garantiler verilirken çok gerçekçi olmayan varsayımlardan hareket edildiği belirtiliyor. Türkiye’de yıllık büyümenin ortalama yüzde beşlerin altına düşmeyeceğinden hareketle trafik tahmini yapılmış. Yabancı kaynak girişinin 2013 öncesi gibi olacağı, buna bağlı olarak dolar kurunun düşük seyredeceği gibi “evdeki hesaplar” ile araç geçiş bedeli döviz üstünden belirlenmiş.

Ne var ki pratikte, evdeki hesaplar çarşıya uymuyor. Büyüme düşük, kur yüksek seyrediyor. Seçmen-siyaset odaklı bu popülist yatırım kararları, daha şimdiden kamu açıklarını büyütecek kara delikler olmaya başlamış görünüyor.

Mustafa Sönmez – Al Monitor

 

Prof. Dr. İştar Gözaydın tahliye edildi

Cemaat soruşturması kapsamında tutuklanan Prof. Dr. İştar Gözaydın hakkında tahliye kararı verildi.

Mahkeme İştar Gözaydın hakkında düzenlenen iddianameyi kabul etti ve yurtdışı çıkış yasağı koyarak tahliyesine karar verdi.

İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesi duruşma tarihini ise 12 Eylül 2017 olarak belirledi.

İştar Gözaydın için çeşitli meslek gruplarından 400 kadın bugün destek bildirisi yayınlamıştı.

İştar Gözaydın kimdir?

İştar Gözaydın, 1959 yılında İstanbul’da dünyaya gelmiştir. Eğitim hayatını 1977’de Üsküdar Amerikan Kız Lisesi’nden, 1981’de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olarak tamamlayan İştar Gözaydın, 1982 yılında aynı fakültenin İdare Hukuku Anabilim dalı’nda araştırma görevlisi olarak göreve geldi.

1986-1987 yılları arasında Fulbright Bursu’yla Amerika Birleşik Devletleri’nde lisansüstü çalışmalarını sürdürdü.

1986 yılında Georgetown University International Law Institute’da devam ettiği Amerika Birleşik Devletleri hukuk sistemi üzerine sertifika programından sonra, 1987’de New York Üniversitesi’nden yüksek lisans; 1991’de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden doktora derecesini aldı. Aynı zamanda İştar Gözaydın, 1997’de doçent, 2006’da profesör unvanlarını aldı.

 

(T24Artı Gerçek)