İnsan dışı varlıklar ve adalet sorunu

Adalet ve İktidar: Tünelin çıkışına dair

Masamda çalışıyorum. Pencereler açık, dışardan bahar kokuları ve kuş sesleri geliyor. Berlin’de her yerden hayat fışkırıyor. (Kendi cansızlığımdan utanıyorum). Sonra bir arı giriyor içeri, istifimi bozmuyorum. Bir süre dolaşıyor, sağı solu yokluyor. Birbirimize ilişmiyoruz. Gömleklerimden birinin koluna giriyor. Çıksın diye bekliyorum, çıkmıyor. Bir saat, iki saat; varlığını unutuyorum. Akşam olurken çıkıyor, odada bir tur atıyor ve geldiği gibi gidiyor. Üç gündür bu böyle. Başka bir arı olamaz, çünkü doğrudan gömleğe gidiyor. Odamı tanıyor. Yiyecek bulmuş olsa (gömleğimin reçele bulanması olmayacak iş değil) gider gelir, kovana yiyecek taşır, arkadaşlarını çağırır. Ama bu arı akşama kadar gömlek kolunun içinde vakit geçiriyor. İşten mi kaytarıyor? Bir arı bunu yapabilir mi?

1.

İçgüdü kelimesi, genellikle hayvanı insandan ayırmak için kullanılmış. Hayvanların içgüdüleriyle hareket eden, şuursuz, makine gibi varlıklar olduğu öne sürülmüş (Rene Descartes, ö. 1650). Kimi zamansa içgüdülerin, akılla bulunamayacak gizemli bir dünyayla bâtınî (ezoterik) bir ilişki tesis etmeye yaradığı düşünülmüş (Henri Bergson, ö. 1941). Hayvanların haricinde kadınlara ve yerlilere yakıştırılmış. Sadece hor görmek için değil (o var), kimi durumda aklın kuruluğu ve sıkıcılığına karşı güzelleme düzmek için.

Ancak hayvanlarla kurulan tek ilişki içgüdü(doğa)-zekâ(kültür) ayrımına dayanmıyor. Yaşam çok zengin, çok çok zengin; bir sürü ihtimal barındırıyor. Bazen tartıştığımız, konuştuğumuz, önemsediğimiz konuların, düşünmeden kullandığımız kavramların ne kadar sınırlı bir aklın ürünü olduğunu fark ediyorum. Bir yanıyla kendimi hapsedilmiş hissediyorum, zira bütün bedenimle belirli bir ontolojinin (açıklayacağım), alışkanlıkların ve kalıp düşüncelerin içine gömülüyüm. Çıkmak kolay değil. Oysa bu dünyada feyz alınabilecek, başka türlü duyguları ve oluşları harekete geçirebilecek ne çok ihtimal var. Bir ufak örnek vereyim, sonra bunun neden önemli olabileceğini ve ontolojiyle ne kastettiğimi açıklayacağım.

Belki müzelerde yahut belgesellerde denk gelmişsinizdir: Av esnasında bazı yerli topluluklar maske takar(mış). Amaç, hayvanı korkutmak değil (zaten avlanacak hayvanın korkutulmaması gerekir), hayvandan gizlenmek. Gizlenmek deyince modern akla muhtemelen sadece kamuflaj geliyor, yani avı gafil avlamaya yönelik işlevsel bir şaşırtmaca. Oysa maskenin arkasında daha fazlası var. Antropolog Philippe Descola, maske takmaktaki maksadın, hayvanın avcısını tanımasını engellemek olduğunu ileri sürer (Descola 2013 s. 19-20). Çünkü bazı toplumlarda hayvanların intikam alabileceğinden endişe edilir.[1]

Avcının her an av olabileceği tekinsiz ortamların bahsi geçen endişeye sebep olduğu düşünülebilir, ancak tam olarak öyle değil. Suratın gösterilmediği hayvanlar sadece yırtıcılarla sınırlı değildir. Kuşlar, kemirgenler ve maymunların intikamından da endişe edilir. Dolayısıyla can korkusundan bahsetmek, daha karmaşık bir toplumsal sistemi ıskalamaya yol açar. Burada endişe edilen daha ziyade denkliğin, kurulu dengenin bozulmasıdır. Bu yüzden kimi toplum öldürme eylemini maskenin arkasına saklanarak kimisi ise avlanan canlının karşılığı olarak ormana yahut görünmeyen varlıklara hediye vererek dengeyi muhafaza etmeye çalışır.

Amazon yerlileri (Açuarlar), hayvanları akraba olarak görür. Makunalar ise (Kolombiya’da) potansiyel eş olarak (s. 8)… Bu toplumlarda insanlar ve diğer canlılar arasında keskin bir ayrım yoktur: Ağaçlar, hayvanlar, insanların da dahil olduğu her tür, birer “halk” olarak kabul edilir. Dolayısıyla halkların kardeşliği insan türüyle sınırlı kalmaz. Her halkın kendine has töreleri, niyetleri, bilgileri olduğu varsayılır. Dünya, bizim ontolojik varsayımlarımızdan farklı olarak, insan erkeğinin tepede olduğu ve “az gelişmiş” canlıların aşağı doğru dizildiği (yerliler, kadınlar, çocuklar, hayvanlar, bitkilerden oluşan) hiyerarşik bir üçgen olarak tasnif edilmez.

Eşik çizgisinin (bizimki gibi) olmayışı, farklı bir ontolojiye dayanır. Okulda ontolojiyi “varlık ve var oluş felsefesi” diye öğrendik. Yanlış değil, ama izaha muhtaç. Ontolojinin temel sorusunu şöyle özetleyebiliriz: Ben neyim; diğer varlıklarla (Tanrı, diğer insanlar, ağaçlar vs.) farkım/ilişkim ne? Philippe Descola’ya göre Orta Asya’dan Afrika’nın belli bölgelerine ve Amerika kıtasına uzanan geniş bir coğrafyada bu soruya (bütün çeşitliliğine rağmen) ortak bir daire etrafında cevap verilmiş. O da şu: Diğer varlıklarla bedenlerimiz (dışımız) farklı; ancak içimiz (ruhumuz, enerjimiz, canımız…) aynı/benzer. Onların da iç dünyası (ruhları) bizimki gibi (Descola 2013 4., 5., 6. ve 11. bölümler). O yüzden hayvanların da komşuluk ilişkileri olabiliyor. Savaşabiliyor, kin güdebiliyor, intikam alabiliyorlar. Temel olarak insan gibi yaşıyorlar. Bütün farklı halkların (insan olsun, olmasın) uyduğu bazı ortak kurallar var.

Bir yanıyla burada da insan merkezli bir bakış tespit etmek mümkün, sonuçta diğer varlıklara insanî nitelikler atfediliyor. Ancak bugün yaygın olan insan merkezcilikten farklı. Bizim aşina olduğumuz ve fark etmeden kullandığımız çerçeve, Descola’nın Şamanlık olarak nitelendirdiği yukardaki çerçeve ile taban tabana zıt. Bizimki (diyeceğim) kimya ve biyoloji bilimine dayanıyor ve kabaca şunu ileri sürüyor: Bedenlerimiz ortak yapı taşlarından oluşur. Su, karbon, hücreler, organlar… birbirine benzer. O hâlde malzeme, yani kılıf aynıdır. Farklı olan, bizi diğer varlıklardan ayıran içimizdir. İnsanın ruhu/zekâsı vardır, güler, konuşur, ağlar; hayvanlar bundan mahrumdur (Descola 2013 8. bölüm).

Özetle biri içimiz aynı, dışımız farklı; diğeri içimiz farklı, dışımız aynı der. Bahsi geçen ontolojik farkları şöyle görselleştirebiliriz:

Şu nokta önemli: Şamanlar, kartalın insan olduğunu zannetmez; kafaları o anlamda karışık değildir. Ancak insanla hayvanın ortak bir iç tasarımı (ruh, enerji…) olduğunu varsayarlar. Arada aşılmaz bir ayrım değil, geçişlilik görürler. Hattâ kimi özel durumlarda, bazı kişilerin hayvanların “donuna” girebildiğini; yani örneğin kurtların dünyasına geçiş yapabildiğini düşünürler (Harvey 2005 s. 10-21).

Yukarıda dediğim gibi, iki var oluş hâli de insanı merkeze koyar. Bunları birbirinden ayırmak isteyen Descola, insanî nitelikleri diğer türlere aktaran Şamanlığı insan referanslı (antropogenic), bizim aşina olduğumuz Natüralizmi ise insan merkezci (antropocentric) olarak niteler.[1]

Peki ama bir canlının ruhunun olduğunu varsaymak neyi değiştirir?

2.

Adalet kırılgandır. Bir tarafın diğerinden açıkça güçlü olduğu durumlarda adaletin tesisi zorlaşır. Nietzsche, adaletin esasının bir tür denge, mütekabiliyet, hesaplı bir değiş tokuş olduğunu ileri sürer (Nietzsche 1994 s. 64). Eğer denge yoksa, biri diğerine ucu bucağı olmayan usûllerde zulmedebilir. Soykırımlar, devletlerin yaptığı katliamlar yahut insanların mezbahalarda hayvanlara yaşattıkları, böyle bir asimetriden, yani aradaki (hayalî yahut gerçek) denkliğin kopmasından kaynaklanır. Bizim kanun, din, ahlâk diye anlattıklarımızın önemli bir bölümü aslında bu meseleyle uğraşır: Sınır çeker, ölçü koyar, denge kurar. Tam eşitlik mümkün olmasa da belirli bir daire etrafında kişilere “haddini bildirir”.

Descola’ya göre Natüralizm, uzun insanlık tarihinin oldukça yakın zamanlarında ortaya çıkmış. Çok işlevsel, çünkü insanı ayırıp nesneleri ve diğer canlıları tek bir küme altında topluyor. (Kimi insanların doğal hâlden çıkamamış oldukları gerekçesiyle diğer kümeye atıldığı, insan olarak kabul edilmediği de olmuş elbette). Varlıkların dışı, yani kılıfları (bedenleri, kemikleri, meyveleri…) hadsiz şekilde insanın hizmetine sunulurken içleri (canları, ruhları, bize benzeyen duygu dünyaları) olmadığı düşünülüyor. Bu şekilde dünyanın geri kalanı nesneleştiriliyor. Bugünkü aşırı birikimi mümkün kılan sebeplerden biri de varlıkların işte bu şekilde tenzil edilmesi/değer kaybetmesi. Jason Moore ucuzlatılmış dört varlık grubu tespit ediyor: gıda, enerji, hammaddeler ve (insanı insanlıktan çıkaran bir süreç olan) emek… (Moore 2015). Her bir unsurun maruz kaldığı değer kaybının kendi tarihsel seyri var; ancak her birinde denklik kuran sınırlar ihlâl ediliyor. Madenlerin üzerinde yaşayanlar, mezbahalarda kesilenler, en kötü koşullarda sömürülenler tenzil edilmiş varlıklar hâline geliyor. Daha doğrusu varlık sorunu, ruhu olmayan bir metaya tahvil ediliyor. Denkliğin olmadığı, haddin bilinmediği yerde de adalet olmuyor; sistemli zulüm başlıyor. Sadece yerlilere, kadınlara, kölelere, çocuklara, işçilere karşı değil, tüm diğer varlıklara, tavuklara, ineklere, arılara, ağaçlara karşı…

Burada, tek yol Şamanlık, mealinde bir çıkarımda bulunmak istemiyorum. Zaten öyle bir geçiş mümkün değil; çünkü anlattıklarım birer “inanç” değil, dünyayla kurulan son derece maddî ilişkiler. Belirli bir hayat örgüsünün içinde, belirli faaliyetler  etrafında yaşanıyor, sadece kafada olup bitmiyor. Yine de yaşadığımızın, dünyadaki tek ve en doğru ihtimal olmadığını hatırlamak, bizi diğerlerinden ayıran her tür sınırın (ağırlığını teslim etmekle birlikte) keyfiliğine vurgu yapmak çok önemli. Antropoloji ve tarih okumanın kıymeti buradan geliyor. Bu minvalde asıl gayem iktidar, adalet, eşitlik gibi insanlarla sınırlı bazı kavramların daha geniş, yani insan türünü aşacak şekilde nasıl ele alınabileceğine işaret etmek. Diğer bir deyişle neyi vaat edip, nerede tıkandıklarına bakmak.

3.

Kargalar doğduklarında insan gibi çaresizdir. Hayatta kalmayı, hattâ uçmayı dahi doğumdan sonra bağ kurdukları diğer varlıktan öğrenirler (bu genellikle dişi karga olur). Keza düşmanlarını bile bilmezler. Hiç öğretilmezse, bir karga kendisini yemek isteyen kedinin yanına konabilir. O yüzden kolektif bir bilgi dağarcığını genç nesillere hızla aktarırlar. Bir karga diğerini belli bir sesle “dikkat” anlamına gelecek şekilde uyarırsa, bu uyarı genç karganın bedenine nakşedilir, bir daha unutmaz. Kedinin tehlikeli olduğu, seslerle diğer nesillere aktarılır. Kargalar hiyerarşik canlılardır, bir tür aile yapıları vardır. Lider karga (alfa erkeği) dövüşte yenilince eşi de kademe kaybeder. İki numaraya düşerler. Yeni lider, hiyeraşide alttan bir eş seçmiş olsa dahi, o da otomatik olarak bir numaraya yükselir. Liderin eşi, eskiden boyun eğdiği daha iri kargalara dahi diklenebilir (Lorenz 2004).

Kargalarla ilgili bu kadarcık gözlem bile aramızdaki mesafeyi azaltmıyor mu?

[1] Hemen bir şerh düşeyim: Sınırlı sayıdaki toplumdan bahseder Descola, dolayısıyla maske sembolünün evrensel açıklamasını sunmaz.

[2] Var oluş evrenindeki ihtimaller yalnız bu ikisiyle sınırlı değil. Şamanlığın ve Natüralizmin haricinde Descola iki ayrı küme daha tarif eder: Afrika’dan Çin’e uzanan geniş bir coğrafyada yakın zamanlara kadar kullanılagelmiş benzerlikler ontolojisi (Analoji) ve daha çok Avustralya yerlileri ile sınırlı kalmış Totemizm. Her biri, beni diğerlerinden ayıran nedir, sorusuna farklı cevaplar üretmiştir. Toplumsal yapı, akrabalık ilişkileri, mimarî ve hattâ inançlar bu sorulara verilen cevaplar doğrultusunda şekillenmiştir.

Kaynaklar

Descola, Philippe. 2013. Beyond Nature and Culture. Çev. Janet Lloyd. Chicago & Londra: University Of Chicago Press.

Harvey, Graham. 2005. Animism: Respecting the Living World. New York: Columbia University Press.

Lorenz, Konrad. 2004. ‘Die zeitlosen Gesellen’. Er redete mit dem Vieh, den Vögeln und den Fischen, içinde. Münih: dtv Verlagsgesellschaft.

Moore, Jason W. 2015. Capitalism in the Web of Life: Ecology and the Accumulation of Capital. New York: Verso.

Nietzsche, Friedrich. 1994. Human, All Too Human. Çev. Stephen Lehmann. Londra: Penguin Classics.

 

Sezai Ozan Zeybek

Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on LinkedIn0Email this to someonePrint this page