Ana Sayfa Blog Sayfa 3182

Merkel’den Türkiye’ye referandum sonuçları ve AB ile üyelik müzakereleri uyarısı

Almanya Başbakanı Angela Merkel, Türkiye’yi referanduma yönelik kuşkuların giderilmesi ve AB ile üyelik müzakereleri konusunda uyardı.

Almanya Başbakanı Angela Merkel, Perşembe günü Berlin’de yaptığı hükümet açıklamasında Türkiye’ye ilişkin açıklamalarda da bulundu. Merkel, Türkiye’yi hukuk devleti standartları içinde hareket edilmesi ve AB ile üyelik müzakerelerinden vazgeçme ihtimaline karşı uyardı. Merkel, Federal Meclis’te yaptığı açıklamada “Türkiye’nin Avrupa’dan vazgeçmesi ne Avrupa’nın ne de Türkiye’nin çıkarınadır” diye konuştu. 29 Nisan’da yapılacak Brexit özel zirvesinde Türkiye’nin de ele alınacağını duyuran Almanya Başbakanı, AB içerisinde bu konuda istişarelerde bulunulacağını kaydetti.

Almanya Başbakanı Merkel, hükümet açıklamasında Türkiye’deki anayasa referandumuna yönelik endişelere de değindi. Merkel, Türkiye’nin AGİT ve Avrupa Konseyi gözlemcilerinin referanduma dair ciddi kuşkularını gidermesi gerektiğini söyledi. Almanya Başbakanı, bu nedenle federal hükümetin referandum kampanyasının adil koşullar altında yapılmadığına dair ciddi endişeleri bulunduğunu kaydetti.

Basın ve ifade özgürlüğü

Son dönemde yaşananların Türkiye’nin Almanya ve Avrupa ile ilişkilerinde “ağır bir etki” yarattığını söyleyen Merkel “Diyaloğa dönülmesi için çaba gösteriyoruz” diye konuştu. Federal hükümetin  hukuk devletine riayet edilmesi için Türkiye’ye yönelik taleplerini sürdüreceğini belirten Merkel, bunun Deniz Yücel ve diğer tutukluların yanı sıra basın ve ifade özgürlüğünün ihlali için de geçerli olduğunu kaydetti.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’de tutuklu bulunan Die Welt gazetesi muhabiri Deniz Yücel’i “ajan ve terörist” nitelendirmesine atıfta bulunan Merkel “Hiçbir yanlış anlaşılmaya yol açmayacak biçimde söylemek gerekirse, bir Türk hükümet yetkilisinin Deniz Yücel’de olduğu gibi kamuoyu önünde bir önyargıyı dile getirmesi hukuk devleti ile bağdaşmaz” diye konuştu.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, geçen hafta Silivri Cezaevi’ndeki tutuklu Die Welt gazetesi muhabiri Deniz Yücel’in kendi görevi süresince Almanya’ya iade edilmeyeceğini söylemişti.  Erdoğan, Yücel’in PKK ile bağlantısı olduğu iddialarına yönelik de bir kez daha “Elimizde görüntüler, her şey var. Bu tam bir ajan terörist”  diye konuşmuştu.

 

(Deutsche Welle Türkçe)

NATO’dan Türkiye’ye ‘hukukun üstünlüğüne saygı’ çağrısı

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, Türkiye’yi 15 Temmuz darbe girişimi sonrası tutuklamalar, gözaltılar ve görevden uzaklaştırmalarla ilgili olarak uyardı.

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg Valetta’da AB Savunma Bakanları zirvesinde konuştu.

AB Savunma Bakanları toplantısı için Malta’nın Valetta şehrinde bulunan Stoltenberg, “Türkiye’nin kendini koruma hakkı ve başarısız olan darbe girişiminin arkasındakileri yargılama hakkı vardır. Ama bu, hukukun üstünlüğüne saygı gösterilerek yapılmalıdır” dedi.

Gazetecilerin sorularını yanıtlayan Stoltenberg, “Ben bu değerlere çok büyük önem veriyorum. Bu meseleyi Türk yönetimiyle de konuştuk” diye konuştu.

Türkiye’de son olarak Çarşamba günü Fethullah Gülen Cemaati’nin emniyet teşkilatındaki yapılanmasıyla bağlantılı oldukları şüphesiyle 9 bin 103 polis görevden uzaklaştırılmıştı.

15 Temmuz darbe girişim sonrası ‘FETÖ soruşturumaları’ kapsamında 9 ayda gözaltına alınanların sayısı 47 bini bulurken, yüz binlerce kişi de görevden alındı.

 

(BBC Türkçe)

Şengal operasyonuna ABD ve Rusya’dan tepki

Rusya Dışişleri Bakanlığı ve ABD Askeri Sözcüsü, Türkiye’nin Rojava ve Şengal’de yürüttüğü hava harekatına tepki gösterdi.

Rusya Dışişleri Bakanlığının  “Türkiye’nin Sincar ve Karakoçak’taki operasyonları kabul edilemez”  şeklindeki açıklamasında sonra ABD Hava Kuvvetleri’nden Albay John Dorrian da Türkiye’nin bildirimi IŞİD’e karşı savaşta bir ortaktan ve müttefikten bekleyebileceğiniz türden bir koordinasyon değildi açıklamasını yaptı.

Rusya Dışişleri Bakanlığı, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) Irak ve Suriye’deki operasyona tepki gösterdi. Açıklamada, “Türkiye’nin bu adımlarından endişeliyiz. Sincar ve Karaçok operasyonu kabul edilemez. Operasyonlar bölgedeki gerilimi tırmandırıyor. Türkiye’nin adımları ortak mücadeleye hizmet etmiyor” ifadeleri kullanıldı.

Rusya Genelkurmay Başkanlığı Ana Harekat Dairesi Başkanı Orgeneral Sergey Rudskoy da, Rusya’nın Suriye hava sahasının tamamını kontrol ettiğini belirtti.

Rudskoy, “Suriye’deki askeri faaliyetlerin yönetilmesi amacıyla çok kademeli idare sistemi kuruldu. Bu, Rusya’nın Hmeymim üssünden Suriye hava sahasının tamamını kontrol etmesine imkan sunuyor” dedi.

Rusya Dışişleri Bakanı Gatilov da “Türkiye’nin eylemleri konusunda bizi bilgilendirip bilgilendirmediğini bilmiyorum. Fakat bunun gibi onaysız düzenlenen her askeri operasyon bölgedeki genel duruma ve müzakere sürecine olumsuz etki ediyor” demişti.

IŞİD’e’ karşı savaşan ABD liderliğindeki koalisyon güçleri, Türkiye’nin Karaçok ve Şengal’e düzenlenen hava operasyonunu, saldırıdan ‘bir saatten az süre önce’ kendilerine bildirdiğini söyledi.

ABD Hava Kuvvetleri’nden Albay John Dorrian, “Hava saldırılarının gerçekleşmesinden bir saatten daha kısa süre önce bilgi verildi. Bu yeterli değil. IŞİD’e karşı savaşta bir ortaktan ve müttefikten bekleyebileceğiniz türden bir koordinasyon değildi; bu, bir bildirimdi” dedi.

kaynak: www.artigercek.com

İşte AKPM’nin Türkiye’den 19 talebi – Zeynel Lüle

Bu yazı t24.com.tr sitesinden alındı

Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin (AKPM), Türkiye için başlattığı ‘Denetim Süreci’ büyük tartışmalar yarattı. Ankara karara ‘Siyasi’ ve ‘Terör örgütlerine hizmet ediyor’ açıklamalarıyla  tepki gösterirken, AKPM 19 madde de özetlenen bir ‘Talepler Dizisi’ eşliğinde bu kararını duyurdu.

AKPM’nin raporunda OHAL uygulamasından, basın özgürlüğüne, terörle mücadele yönteminden, referandum sürecine, toplu işten çıkarmalardan, milletvekili, gazeteci ve akademisyenlerin tutuklanmasına kadar bir dizi talep yer alıyor.

Türkiye’nin ‘Demokrasi ve İnsan Hakları’ uygulamalarının çok yakından izleneceği bu süreçte AKPM’nin Ankara’dan talepleri şu şekilde:
1 – En kısa sürede OHAL’in kaldırılmasını;

2 –  Gerekli olmadıkça, meclisi bypass eden kanun hükmünde kararnamelerin kullanılmaması ve de kanunlarla çalışanların toplu işten çıkarılmalarına son verilmesi,

3 –  Yargılanmayı bekleyen tüm milletvekilleri ve eş başkanların serbest bırakılması. Mayıs 2016’da 154 parlamenterin dokunulmazlığının kaldırılması endişe vericidir.

Kasımdan beri 12 parlamenter tutuklu. HDP eş başkanları Selahattin Demirtaş için 142, Figen Yüksekdağ için 83 yıl isteniyor.  Dokunulmazlıkların kaldırılması ve bu uygulama, demokratik parlamento işleyişine ters bir durum yaratmaktadır.  AKPM heyetlerine ve uluslararası parlamenterlere tutuklu Türk parlamenterlerle görüşme yapmalarına izin verilmesi, mahkûmiyetleri kesinleşmemiş parlamenterlerin serbest bırakılması,

4 – Hapisteki tüm gazetecilerin tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılması,

5 –  Mağdur olduğunu düşünen kişilerin durumlarını gözden geçirmek ve ulusal anlamda mağduriyetlerine bir yasal çözüm bulmak amacıyla bir komisyon oluşturulmalıdır.

6 – OHAL Araştırma Komisyonu’nun beklemeden hayata geçirilmesi için gerekli tüm adımların atılması ve bu komisyonun mağdurlara insani ve maddi her türlü kaynağı yaratması,

7 –  İdam cezasının yeniden getirilmesi Avrupa Konseyi üyeliğine aykırıdır. TBMM’ye çağrımız, bu cezanın gündeme gelmesine yol açacak herhangi bir eylem yapılmaması ve Türkiye’nin Avrupa Konseyi üyeliğini korunmasıdır.

8 – 2014’e kadar iktidarın müttefiki olan Gülen Hareketi, daha sonra ‘Fethullahçı Terör Örgütü” ilan edilmiştir. Devlet içinde çalışan memurların ülkelerine sadık olmaları ve dışarıdan herhangi bir emir almamaları gerekir. Ülke güvenliği için bu gereklidir. Haksız işten çıkarmaların olmaması için kişilerin bu yapıyla ilişkilerini netleştirmek gerekir. Hakim ve savcıların dörtte biri, daha da fazla emniyet görevlisi. Dışişleri Bakanlığı personelinin yüzde 30’u, görevden alındı.  5 bin akademisyen işten çıkarıldı. AKPM, binlerce kişinin gözaltına alınması, tutuklanmasından endişe duyuyor.  Bu kişilerin dosyalarına ulaşılmamaktadır. Türk makamlarından haklı gerekçe olmadan ve son çare olarak tutuklama yoluna gidilmesini beklemekteyiz.

9 – Toplu işten çıkarmalarla masumiyet karinesinin çiğnediği gözönüne alınarak, adil soruşturmalarla bireysel kararlar alarak bu sürecin yürütülmesini  talep ediyoruz.

10 – Avukatlara erişim, savunmanın engellenmesi ya da gözaltıların mağduriyet yaratmasının önüne geçilmesini bekliyoruz.

11 – Kişilerin vatandaşlıktan çıkarılması gibi uygulamaların ‘vatansız kişi’ yaratma riskini göz önüne alarak ve de uluslararası yasal uygulamalara aykırı olacağından bu hükmün kaldırılmasını talep ederiz.

12 – Devletin kişilerin mallarına geçici olarak el koymasıyla ilgili uygulamanın, OHAL sonunda sorun yaratmaması için Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin Adil Yargılama ve Mülkiyet Hakkı maddeleriyle  uyumlu olmasına dikkat edilmeli.

13 –  Özellikle Eğitim Hakkının ihlal edilmemesi gerekiyor. Bu konunun Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2 no’lu protokolü ile güvence altına alındığının hatırlatılması

14 – Türkiye terörle haklı bir mücadele içinde bulunuyor.  Terör örgütlerine karşı mücadele veren güvenlik güçlerini yasal olarak koruma altına alan 2016 yılına ait yasanın istismarı engellenmelidir.

12 – Avrupa İşkence İnsanlık Dışı ve Aşağılayıcı Muameleyi Önleme Komitesi’nin (CPT) Türkiye ile ilgili hazırladığı son raporun yayımlanması için Türkiye’nin izni gerekmektedir. Bu raporun yayımlanmasına gecikmeksizin izin verilmesi ve CPT’nin tavsiyelerine uymak beklenmektedir.

13 – Türkiye’de basın özgürlüğü, düşünce ve ifade özgürlüğü çok ciddi baskı altındadır. Sayıları 150’den fazla olan tutuklu  gazeteci ve insan hakları savunucularını serbest bırakmalarını talep ediyoruz.

14 – Muhalefet etmenin suç olarak kabul edilmesine yönelik uygulamalara derhal son verilmelidir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları uyarınca medya özgürlüğünü korumak üye ülkenin yükümlülüğüdür. Türk mevzuatını sözleşme ile uyumlu hale getirmek ve bu konuda hakim ve savcıların bu yükümlülükleri göz önüne alarak yorum yapmalarını sağlamak gereklidir. Bu konuda terörle mücadele yasasının değişmesi gereklidir.

15 – Belirsiz kriterler temelinde, sert önlemler uygulayarak medya, akademisyenler ve STK mensuplarına karşı, zorlayıcı sebepler ve yargı kararları yokluğunda ‘Terör Örgütü Mensubu’ suçlamalarından kaçınılması.

16 – Medya özgürlüğü ve çoğulculuk için elverişli bir ortam oluşturmak ve bu alanda Avrupa Konseyi standartlarına uyum sağlamak amacıyla basın-yayın kuruluşlarının ve televizyonların editoryal bağımsızlığını güçlendirmek amacıyla bir izleme mekanizması kurmak.

17 – AKPM, seçmenlerin yüzde 51.4, tarafından kabulü ile onaylanan 18 anayasa değişiklik paketini not etmektedir.  Büyük ölçüde parlamentonun gözetim rolünü azaltan ve cumhurbaşkanına geniş yetkiler veren başkanlık sistemi derin bir değişim getirecektir.  AKPM, Türk vatandaşlarının yeterli bilgi edinmeleri ve de yeterli tartışma zemini ve zamanı olması halinde yönetilecekleri sistemi seçme hakkına sahip olduklarını düşünmektedir.

18 – Meclis, anayasa değişikliklerini gergin tartışmalar, oyların gizliliği ihlali, bilgi verilme eksikliği ile kısa süre içinde (altı hafta toplam) hayata geçirmiştir.  TV’lerde dengeli bir tartışma olmadan ve kamuoyuna danışmadan gerçekleşmiştir.  AKPM, önerilen sistemde yargı bağımsızlığı ve kuvvetler ayrılığı konusunda endişe duymaktadır.  Ayrıca referandum, Güneydoğu’da Ağustos 2015 yılından bu sokağa çıkma yasağı ve güvenlik operasyonları sonucunda 500 bin kişinin yerinden edilmesine rağmen yapılmıştır ve kaygı yaratıcıdır.

19 – AKPM, Türk makamlarını vatandaşlarının özgürce oy kullanmalarını sağlayacak önlemleri almalıdır. Yerli ve yabancı seçim gözlemcilerinin seçimleri özgürce izlemelerine engel olmamalıdır ve bu durum seçimlerin şeffaflığı için gereklidir.

Zeynel Lüle – t24.com.tr

‘Çocuklar öldürülmesin’ diyen Ayşe öğretmene ceza

Kanal D’de yayınlanan Beyaz Show programına telefon bağlanarak “Çocuklar öldürülmesin” dediği için yargılanan öğretmen Ayşe Çelik, Çelik’e destek için aynı açıklamayı yapan 38 kişi ve yapım sorumlularının yargılandığı davada karar çıktı.

Çelik, “terör örgütü propagandası” gerekçesiyle, TMK 7/2’den 1 yıl üç hapis cezasına çarptırıldı, ceza ertelenmedi.

Davada yargılanan program yapımcısı ile, Çelik’in ifadelerine katıldıklarını belirterek kendilerini ihbar eden 38 sivil itaatsiz beraat etti.

Bakırköy 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen karar duruşmasında Çelik ve kendisine destek veren gazeteci, aydın, yazar ve sanatçılar hazır bulundu.

Ortak savunma

Duruşmada; 38 aydın, yazar ve sanatçı iddia makamının mütalaasına karşı ortak savunma yaptı. 38 kişi için ortak savunmayı yazar Oya Baydar okudu.

Savcının, Çelik için hapis cezası, Ayşe Çelik ile aynı ifadelerde bulunan 38 kişi içinse beraat istediğini hatırlatan Baydar “İddia makamının esasa ilişkin görüşündeki iki farklı değerlendirme hukuk mantığı açısından olduğu kadar hakkaniyet ve vicdan açısından da şaşırtıcı ve anlaşılmazdı” diye konuşarak ekledi:

“Bölgede yaşanan acılara, ölümlere, özellikle çocukların mağduriyetine karşı herkesi görmeye, duymaya ve bunların önlenmesi için o bölgede yaşayan insanlara el vermeye çağırmak ne hukuki ne de vicdani açıdan suç kabul edilebilir. İnsani ve vicdani duyarlılık cezalandırılamaz. Yasa koyucunun böyle bir abesle iştigali söz konusu olamaz.

“Burada yargılanmakta olan Ayşe Çelik ve bizler; hiçbir zaman terörle, silahla, savaşla ilişkimiz olmadığı gibi, her zaman insan yaşamı ve barışın yanında saf tutmuş, bu tutumumuzu yazıyla, sözle, davranış ve eylemlerimizle çeşitli defalar ifade etmişizdir. Kendini ülkesinden, dünyadan, insandan, iç ve dış barışın korunmasından sorumlu hisseden yurttaşlarız. Bu sorumlulukla hareket edip, Ayşe Çelik’in yargılanmasına neden olan sözlerinden önce de gerçeği yerinde görmek ve oradaki insani drama dikkat çekebilmek için çoğumuz bölgeye gittik. Valilikle, mülki amirlerle, çeşitli devlet kuruluşları, sivil toplum örgütleri, bölgenin kanaat önderleri ile konuşarak ölümlerin, insani kayıpların önüne geçebilmek için elimizden geldiğince çabaladık. Ayşe Çelik’in feryadına sahip çıktık, çünkü sözlerinin yaşadığı, gördüğü tanığı olduğu acıları yansıttığını biliyorduk. O’nun sözlerinde herhangi bir örgütün övülmesinin ya da propagandasının öznesi, sıfatı, yüklemi yoktu, gerçeğin ifadesi vardı sadece. Gerçeğin sesine katıldık. Katıldığımız bu ses suç olamaz.

“Sayın Hakimler, bu davada, ne Ayşe Çelik ne de bizler, aslında barış talebi ve gerçekler yargılanıyor. O nedenle; hayatı ve barışı savunmayı suç olarak nitelendiren ve bu yönüyle, hem insanlık hem de Türkiye hukuk tarihine kara leke olarak geçecek bir karar vermeyeceğinizi umuyoruz.”

Çelik: Çocuklar ölmesin, anneler ağlamasın

Ayşe Çelik de duruşmada yaptığı savunmada “Ülkenin güneydoğusunda yaşanan yaygın çatışmaların ve akabinde sokağa çıkma yasaklarının binlerce insan gibi mağduriyetini yaşadım. Bu mağduriyetlerin duyulması için küçük de olsa bir çığlık olma kastıyla yapmış olduğum konuşma nedeniyle tekrar tekrar linç edilerek mağdur edildim” dedi.

Çelik programda söylediği, ve davada sanık 28 kişinin de altına imza atarak kendilerini ihbar ettiklerini şu sözleri tekrarladı:

“Sessiz kalmayın. İnsan olarak biraz daha hassasiyetle yaklaşın. Görün, duyun ve artık bize el verin. Yazık. İnsanlar ölmesin, çocuklar ölmesin ve anneler ağlamasın.”

Davayı karara bağlayan Hakan Türkün başkanlığındaki, Güler Kurt ve Ümit Kartlı’dan oluşan mahkeme heyeti, Çelik’i “terör örgütü propagandası”ndan 15 ay hapisle cezalandırdı, diğer sanıklar hakkında beraat kararı verdi.

Yargılananlar

Dava kapsamında Ayşe Öğretmen ile birlikte yargılananların isimleri şu şekilde: Avukat Ahmet Dindar, fizikçi Ayşe Erzan Silier, yazar Ayşegül Devecioğlu, grafiker Ayşenur İyidoğan, avukat Bayram Bahri Belen, yönetmen Dilek Gökçin, gazeteci Ercan İpekçi, avukat Ergin Cinmen, sanatçı Ferhat Tunç, nörolog Gençay Gürsoy, avukat Gülşen Denizhan, iş insanı – politikacı Gülseren Onanç, iş insanı Gürhan Ertür, teknisyen Gürkan Develi, iş insanı Halim Bulutoğlu, anaokul yöneticisi İbrahim Akın, avukat İbrahim Sinemillioğlu, Kanal D TV kanal sorumlusu Kadir Turnalı, avukat Kemal Özgül, sendikacı Mahmut Konuk, Baran Tursun Vakfı Başkanı Mehmet Tursun, psikolog Mevlut Ülgen, gazeteci Murat Çelikkan, emekli Nazmiye Özen, endüstri mühendisi Nergiz Savran Ovacık, şair Neşe Yaşın, avukat Nil Özsoy Dindar, oyuncu Orhan Alkaya, tarihçi Orhan Silier, yazar Oya Baydar, emekli Perihan Pulat, psikolog Pınar Önen, müzisyen Şanar Yurdatapan, antropolog Sibel Özbudun Demirer, emekli sendikacı Süleyman Eryılmaz, araştırmacı-yazar Temel Demirer, doktor Türkcan Baykal, sanat eleştirmeni Vecdi Sayar, mühendis Vedi Üner Eyüboğlu.

 

Bianet

Küresel çevre sorunları ve Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin kararı

Türkiye’de uzun bir süredir yaşanan olumsuz gelişmeler nedeni ile, Avrupa Birliği ile ilişkilerimizde gerginlik yaşanmaya başlamış ve nihai olarak Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM), 25 Nisan 2017 tarihi itibariyle Türkiye’yi yeniden siyasi denetim sürecine alma kararını vermiştir. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne (AB) ile üye olma çabaları, uzun yıllar öncesine dayanmaktadır ve kabul etmek gerekir ki, bu süreç Türkiye’yi yormuştur. Diğer taraftan Türkiye’nin, çeşitli hükümetler döneminde ne kadar samimi olduğu, bir diğer deyişle AB üye ülkelerinde var olan, zorunlu uygulamaları ne kadar gerçekleştirmek istediği de tartışmaya açıktır.

AB’ye hiç bir zaman üye olamasak bile, AB ile kuvvetli ilişkiler her zaman Türkiye’nin lehinedir. Ulus-devletin hangi devlet olursa olsun, diğer devletler ile ilişkileri bozarak, uluslararası arenada giderek yalnızlaşarak çğzemeyeceği küresel sorunlar mevcuttur. Bunlardan aklımıza gelen ilk örnek, çevre problemleridir.

Kabul etmemiz gerekir ki ,AB çevre problemleri konusunda etkin politikalar uygulamaktadır. Direktifler ile, belirlenen fasıllar altında neler yapılması gerektiğini belirtir. Üye ülkelerin hepsi, bu direktiflere uymak zorundadır. Yani bunlar bağlayıcıdır. Zaten üye olmadan önce uygulanan geçiş sürecinde, müktesebat uyumu bu nedenle yapılmaktadır. Üye olmak isteyen ülkelerin mevzuatlarını, AB mevzuatı ile uyumlu kılmak için fasıl bazında müzakereler yapılır. Elbette bu maliyetli bir süreç olduğu için, AB kaynaklarından hatırı sayılır miktarda fon da tahsis edilir. En önemli katkısı ise, kapasite arttırımı için verdikleri destektir. Bu destek, ilgili alanda beşeri sermayenin güçlendirilmesi anlamına gelmektedir.

Çevre problemleri, ekonomi literatüründe ‘piyasa başarısızlığı’ olarak tanımlanmaktadır. Bu sorunların önlenmesi ve/veya çözülmesi için de mutlaka hükümetlerin müdahalesine gereksinim duyulmaktadır. Hükümetler, regülasyonlar ve/veya piyasa bazlı enstrümanlar (vergiler, emisyon ticareti) aracılığı ile söz konusu problemleri çözmeye çalışır. Ancak bazı problemler vardır ki, tek bir hükümetin ya da bir kaç ülkeden hükümetlerin bir araya gelerek tek başlarına çözmeleri mümkün değildir. Ulusal sınırlarını tanımayan kirlilik problemleri, bunların başında gelmektedir. En sevdiğim ve dersimde mutlaka örnek verdiğim AB uygulamalarından biri, regülasyonlar ile piyasa bazlı enstrümanlardan olan vergilerin birbirine nasıl destek olduğuna dairdir. 1990’lı yılların başında kurşunlu benzini piyasadan kaldırmak için AB tarafından çıkartılan direktif, o dönemde yeni üretilen arabalarda ‘katalitik konvertör’ olmasını zorunlu kılan başka bir direktifle desteklenmiştir. Çünkü katalitik konvertörü olan arabalar, teknik olarak kurşunlu benzin ile çalışamıyordu. Buna ilave olarak, kurşunsuz benzinin kullanımını daha da yaygın hale getirmek ve kurşunlu benzini piyasadan daha hızlı kaldırabilmek için benzin üzerinden alınan spesifik vergilerde, kurşunsuz benzin lehine indirim yapılmıştır. Bu örnek, AB’nin müdahelesi ile hem üretici hem de tüketici kararlarını etkileyen, daha doğrusu değiştiren bir örnektir. Doğal olarak, zamanında AB’ye üye olan bütün ülkelerinde uymak zorunda kaldığı bir uygulamadır.

AB, çevre sorunları ile mücadelede başka politikalar da uygulamaktadır. AB ülkelerinde mali vergilerden (asıl amacı bütçeye gelir sağlamak olan vergiler), çevre vergilerine (asıl amacı bütçeye gelir sağlamakla birlikte, ekonomik aktörlerin davranışlarında çevre lehine değişiklik yapmayı da amaçlayan vergiler) doğru yeniden yapılandırma çalışmaları uzun bir süredir devam etmekte ve bu politika, ‘Yeşil Bütçe Reformu’ olarak adlandırılmaktadır. Araba vergileri, Katma Değer Vergisi (AB ülkelerinde uygulanması zorunlu olan tüketim vergisi) ve fiyattan bağımsız olarak satılan ünite başına uygulanan spesifik vergiler, özellikle akaryakıt vergisi, çevreyi korumak için yeniden yapılandırılan en önemli tüketim vergileridir.

AB, emisyon ticaret sistemini ise Kyoto Protokolü’nün 2008-2012 yıllarını kapsayan birinci döneminden önce hayata geçirmiştir ve şu anda hacim olarak dünyada en büyük emisyon ticaretine sahiptir. Emisyon ticaret sistemi, “asıl amacından uzaklaşıp yeni bir ticaret kapısına yol açtı” diye yapılan tartışmalar bir yana, karbon fiyatlandırmasının sera gazı emisyonlarını azaltmakta etkin bir yol olduğunu göstermiştir. Sisteme dahil olan sektörlerin yol açtığı emisyonların, 2020 yılında 2005 yılına göre yüzde 21 daha düşük olacağı öngörülmektedir.

Bu tartışma, örneklerin sayısı arttırılarak genişletilebilir. Söz konusu uygulamalar, insanlığın daha iyi koşullarda yaşamasını sağlayabilmek için yapılan uygulamalardır. Bilinmesi gereken Türkiye’nin, coğrafi pozisyonundan dolayı iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek ülkeler grubunda yer almasından dolayı sadece mitigasyon çabalarında değil, değişen iklime uyum çabalarından da AB’nin parasal kaynağına ve daha önemlisi bilgi birikimine gereksinim duyacağıdır AKPM tarafından alınan kararın, Türkiye’deki gelişmelere bakarak şaşırtıcı olmadığını hatta beklendiğini söyleyebiliriz. Yakın bir gelecekte giderek ağırlaşan çevre sorunları ile mücadele etmek gerektiğinde, Türkiye’nin yalnız kalmamak için işbirliğini yolunu yeniden açması için üstüne düşeni yapması gerekmektedir. Değişen iklime uyum sağlayamadığımızda bugün yaşanan problemlere, çok ciddi bir problem daha eklenecektir. Ve bundan daha cok düşük gelirli grup etkileneceği için, gelir dağılımında var olan adaletsizlik daha da kötüleşecektir.

 

Doç. Dr. Ayşe Uyduranoğlu
Bilgi Üniversitesi Ekonomi Bölümü öğretim üyesi
Exeter Üniversitesi konuk araştırmacı

Saadet Özkan, ‘Değişimi, çocukları ve kendimizi eğiterek gerçekleştireceğiz’

‘’Küçük bir sesteki çığlık benzemez hiçbir çığlığa.’’ Sabahattin Kudret Aksal

Çocukların ardından kapılar kapanıyor İzmir’in bir köy okulunda. Yedi ve onbir yaş aralığında çocuklar… Saadet Özkan, öğretmeni olduğu bu okulda öğrencilerinin götürüldüğü lojmanların içerisine girerek ve kilitli kapıların ötesine geçerek okul müdürünün çocuklara cinsel istismarda bulunduğunu gün yüzüne çıkartıyor. Türkiye’nin kapalı toplum yapısının ve yanlış, eksik eğitim sisteminin sus payı bıraka bıraka dilsizleştirdiği bir konu cinsel istismar. ‘’Benim kavgam çocuklar’’ diyor Saadet öğretmen. Mersin’deyiz ve Amerika’dan ‘Dünyanın en cesur kadını’ ödülünü alarak Türkiye’ye dönen Saadet Özkan ile çocuklarımızı nasıl koruyacağımızı, neler yapabileceğimizi konuşuyoruz.

Kilitli kapının ardı

Çocuğa yönelik fiziksel, ruhsal, cinsel istismar bir suçtur, insanlık suçudur. Çocukların taşıyamayacakları yükleri onların omuzlarından alıp, istismar edenleri ihbar etmek vazifemizdir. ‘Sus!’ kültürünü yıkıp, sapığı cezalandırıp, çocuğu rehabilite edip bu insanlık yükünü üzerlerinden alıp, çocuklarımızı kapanan kapılar ardında bırakmayacağız. İzmir’de altı çocuğa cinsel istismarda bulunan müdür olayını ortaya çıkaran Saadet öğretmen, bizler onu tanımadan önce mücadele etmeye başladı. Pedofili müdürün şüpheli davranışları, öğrencilerin içe kapanmasıyla bir şeylerin ters gittiğini anlayıp üzerine gitti bu durumun. Öncesinde aynı okulda dört öğretmen bu olayın farkına varıp başka okullara tayin isterken, Saadet Özkan kaçmadı. Susmayarak, öğrencilerini zehirli sarmaşıklardan kurtardı.

‘’Başıma ne gelirse gelsin, üstü kapatılamayacak noktaya getirdim, kurumlara yazdım, çok kapı aşındırdım.’’

Pedofili, eğitimli ya da eğitimsiz insan profilinden bağımsızdır yani eğitim dinlemez.  Ergenlik öncesi ya da ergenliğe yeni girmiş olan çocuklara cinsel istismarda bulunan kişilerdir pedofililer. En acısı da bu kişilerin, genellikle çocukların yakın çevresinden çıkmasıdır.

Susmak: Kanımıza karışan kanser hücresi

‘’Yapı içinde herkes kendi sapığını korur hale gelmiş.’’ diyor Saadet öğretmen. Bireyden çok aile yapısının bozulmamasına dair yaygın tutum, damgalanma korkusu, toplumun muhafakarlığı ve bilgi eksikliği çocukların yaşadıkları cinsel istismarların gizli kalmasına sebep oluyor. Çocukları siyaset üstü tutarak; öğretmenlerin kapandıkları odalardan çıkarak çocuklara iyi sevmenin kötü sevmenin farklarını anlatarak, onları güçlendirmeliyiz.

Saadet öğretmen: ‘’Değişimi, çocukları ve kendimizi eğiterek gerçekleştireceğiz.’’

Saadet Özkan (bize göre solda)

Gelin, Türkiye’de yargıya taşınan çocuk istismar oranlarına bakalım:

2008 yılında 4 bin 061 olan cinsel istismar dava sayısı, 2015 yılında 16 bin 957’ye çıkmış. Bu veriler Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü’nün, TBMM Çocuk İstismarını Önleme Araştırma Komisyonunda sunulmuştur. Ve kayıt dışı olan vakalar, ihbar yetersizliğinden bilinmiyor.

Özkan: ‘’Her beş çocuktan üçü istismara uğruyor.’’

Toplum suskunluk sarmalı içinde. Aman kimse duymasın, aman olay büyümesin ya da çocuğu susturan yaklaşımlar bitmeli. Bizi tahakküm altına alan kültürel baskıcı ne varsa karşı koymak gerek. Kültürümüze bakarsak, kendimize ayna tutabiliriz. Toplumun kendisi üzerine düşünmesini sağlamak için dönüp bakmalıyız. Yanlış bir şeyler var Saadet öğretmenin farkına vardığı gibi. Çocuğun pipisini amcalara açtırmak, çocuğun rızası olmadan zorla sevmeye çalışmak, akrabaların ya da tanıdıkların kucağına zoraki çocuğu vermek gibi baskıcı eylemler maalesef sevgi anlayışımızın kusurlarından birkaç örnek.

‘’Sana yapılan hiçbir şeyden sen suçlu değilsin çocuk’’

Devletin yaptırımları ve desteği çocukları korumak için atılabilecek adımlarda önemlidir. Devletin tüm organlarını kullanmak zorundayız diyor Saadet öğretmen. Bununla beraber, çocuk timleri ile beraber takip sağlayabilecek ciddi bir yapılanma; halka yakın ve halkı dinleyen insanlarla beraber dönüşümler gerçekleştirebileceğimiz Ulusal Çocuk İttifakı kurulmalı diyor.

Üniversitelerin desteği, Sivil Toplum Kuruluşlarının çalışmaları da dahil güçlü bir oluşum sağlayarak, çocuklarımızın hürriyetini cinsel istismara maruz kalmadan koruyabiliriz. En küçük birimlerden başlayarak eğitim verilmelidir. Kitap müfredatlarına çocuğun vücudunu sevip, koruyabilmesi; vücudumuzda korumamız gereken özel bölgelerin olduğu bilgileri olmak zorundadır. İstismara maruz kalan çocukların, cinsi sapıklar tarafından suçlu hissettirilmesiyle yaşadıklarını anlatamadıkları görülüyor. Oysaki suçlu hissetmesi gereken çocuk değil. Pedofililer ve buna göz yumanlar asıl suçlulardır. Ana sınıfından başlayan eğitimle, çocuklara kendilerini koruyucu bilgileri verip, içselleştirmelerinin yolunu sağlamak görevimiz. İstismar yaşayan çocuklarımız büyüdüklerinde de maalesef istismar etmeye meyilli olabiliyorlar. Saadet öğretmen, Ulusal Çocuk İttifakı’yla çocukluğunda istismar yaşayan anne ya da baba adaylarına tekrar bir eğitim verilmesi gerektiğinden bahsediyor, kısır döngüden çıkılması adına…

Cinsel istismar büyük bir travmadır ve yaş ilerledikçe de unutulabilecek bir hadise değildir.

Son olarak,

Bu karabasana ve çocuklarımızı bunun içinde tutanlara karşı verdiği cesur ve ahlaklı mücadelesiyle Saadet öğretmen, eminim ki cesaretini yaymaya devam edecektir. Annelerin, babaların, öğretmenlerin duyarlılığı, farkındalığı da çocukları koruyacaktır. İyi sevmeyi ve kötü sevmeyi anlatın çocuklarınıza, öğretin ki kimse cesaret edemesin onlara zarar vermeye.

 

Haber: Gökçe Atik

(Yeşil Gazete)

Mersin’de, ‘Çernobil Felaketinin 31. yılında nükleer santralin zararlarını tartışıyoruz’ paneli

Çernobil Nükleer Felaketi’nin 31. yılında nükleer tehdidini Akkuyu Nükleer Santral planları nedeniyle ihtimaller dahilinde yakından yaşayan  Mersin’de Mersin Nükleer Karşıtı Platform’un evsahipliğinde ve Nükleersiz.org’un katılımıyla  “Çernobil Felaketinin 31. yılında nükleer santralin zararlarını tartışıyoruz” paneli düzenleniyor.

Panelde Mersin Nükleer Karşıtı Platform’dan Mersin Tabip Odası Başkanı ve Dr. Ful Uğurhan ve Jeoloji Mühendisleri Odasından  Erkan Demir, Gazetemizin  yazar ve editörlerinden aynı zamanda  Nükleersiz.org’dan Pınar Demircan ve  Nükleersiz.org’un daveti ile Mersin’e gelecek olan nükleer konusunda uzman Rus aktivist Andrey Ozharovsky nükleer belasının yol açacağı tehditler üzerine paylaşımlarda bulunacak.

28 Nisan Cuma günü 17:00’de Mersin Tabip Odası’nda gerçekleştirilecek ve panelin hemen ardından 19:30’da Hakan Tosun’un yönettiği “Var” belgeseli panel katılımcıları ile buluşacak.

Panel aynı zamanda bir serginin açılışına da ev sahipliği yapıyor. “Hibakuşalar Olmasın” sergisinin tanıtımı da panel sırasında gerçekleştirilecek. Sergi  28 Nisan – 1 Mayıs tarihleri arasında Eğitim Sen’de 2-5 Mayıs tarihleri arasında ise Mersin Kent Konseyi’nde ziyaretçilere açık olacak.

Hibakuşalar Olmasın Sergisi,  Haziran ayında Çevre Haftası kapsamında  İstanbul Kadıköy’de , Hiroşima’ya ve Nagasaki’ye  Atom bombasının atılmasının yıl dönümü olan 6 Ağustos’tan başlayarak 1 hafta boyunca da  Türkiye’de ikinci nükleer santralin kurulması planlanan Sinop’ta  görülebilecek.

 

(Yeşil Gazete)

İklim değişikliği adaletin sınırlarını zorluyor – Defne Gönenç

İklim değişikliği dediğimizde aklımıza ilk olarak buzulların erimesi, çölleşme, deniz seviyesinin yükselmesi, sellerin ve kuraklığın artması, sıcak hava dalgaları geliyor. Halbuki iklim değişikliğinin çok önemli bir boyutu daha var. İklim değişikliği, küresel adaletsizliğin göbeğine konumlanmış durumda. İklim değişikliği küresel ölçekli toplumsal adaletsizlikten hem besleniyor hem de onu besliyor. Yıllar boyunca, iklim değişikliği konusunu, devletler ölçeğindeki adaletsizlikle ele aldık. Çin ve Hindistan gibi yükselen ekonomiler iklim değişikliğinden sorumlu olmadıklarını öne sürdüler, o sebeple emisyon azaltma yükümlülüğünü ABD ve diğer Batı ülkelerine bıraktılar. Hatta Kyoto Sözleşmesi bile böyle bir adalet anlayışını baz alıp kalkınmakta olan ülkelere herhangi bir sera gazı azalımı yükümlülüğü getirmedi. Bunun karşılığında da ABD, bu durumun Çin firmaları karşısında kendisinin ekonomik rekabet gücünü azalttığını öne sürdü ve Kyoto’ya dahil olmadı. Çin’de ve kalkınmakta olan diğer ülkelerdeki firmaların birçoğunun aslında zaten bu ülkelerdeki düşük çevresel ve sosyal standartlardan faydalanan uluslararası firmalar olduğunu ve ürettikleri malların birçoğunun Batı ülkelerinde tüketildiğini göz ardı ettik.

“Boğulmuyoruz, mücadele ediyoruz”

İklim değişikliği küresel ekonomi ile iç içe geçmiş bir sorundur. İklim değişikliğine samimi olarak bir çözüm üretmek istiyorsak küresel ekonominin dengeleri ile oynamak zorundayız. İklim değişliğine sadece teknolojik çözümler üretmek yeterli olamayacak. İklim değişikliği ile ciddi ve samimi bir savaş, iklim değişikliğini besleyen küresel ölçekli toplumsal adaletsizlikleri iyice anlayıp iklim değişikliğinin bu adaletsizlikleri nasıl beslediğinin değerlendirilmesi ve buna göre politika üretilmesinden geçmektedir.

“İklim adaleti olmadan barış da olmaz”

İklim adaletsizliğini kuşaklar arası ve kuşak içi olarak ele almak mümkündür. Kuşaklar arası açıdan iklim adaletsizliği, yarının kaynaklarını bugünden tüketmek, gelecek nesillere hem daha az kaynak hem de iklim değişikliği ile şimdi olduğundan çok daha acilen savaşılması gereken bir dünya bırakmaktır. İklim değişikliğini kuşak içi olarak ele aldığımızda ise çok boyutlu bir adaletsizlik ile karşılaşırız. Öncelikle iklim değişikliği en çok kadınları, çocukları, engellileri ve az gelirlileri etkiliyor. İklim değişikliğinin etkisiyle tarımsal verimlilik düşüyor, kuraklık ve seller artıyor, su kıtlığı sorunu büyüyor. Bu sorunlar dar gelirli insanları çok daha fazla etkiliyor. Yani iklim değişikliğinden ne kadar etkilendiğimiz sınıfsal konumumuza, yaşımıza ve cinsiyetimize göre belirleniyor. Seller gecekonduda yaşayanları daha sert vuruyor, kuraklık çiftçilerin gelirini azaltıyor, buna bağlı olarak ortaya çıkan gıda fiyatlarının artışından dar gelirli vatandaş görece olarak daha çok etkileniyor. Ayrıca sel, tufan, tsunami gibi felaketlerde ölen kadın, çocuk ve engellilerin sayısı daha fazla.

“İklim adaleti, ŞİMDİ”

İklim adaletsizliğinin diğer boyutu ise iklim değişikliğinden daha çok etkilenen insanların aslında bu duruma en az yol açan grup olması.  Küresel servet ve gelir dağılımındaki eşitsizlik kontrol edilemez biçimde büyüyor. Oxfam’ın 2017 tarihli raporuna göre sadece en zengin 8 kişinin serveti dünyanın en fakir yarısının, yani 3,6 milyar insanın servetine eşit. Sizce de küresel eşitsizlik biraz fazla değil mi? Yine Oxfam’ın 2015 Aralık ayında yayınladığı Aşırı Karbon Eşitsizliği raporuna göre ise toplam emisyonların %50’sine dünyanın en zengin %10’u sebep oluyor. Ayrıca, en zengin %1’lik dilimden birinin ekolojik ayak izinin, en fakir %10’daki birinin ekolojik ayak izinin 175 katı olabileceği tahmin ediliyor. Bununla beraber, iklim değişikliğinden daha çok etkilenen fakir ve dar gelirli kesim hem iklim değişikliği için önlem almak için çok daha az miktarda teknolojik kapasiteye sahip, hem de bu insanların iklim değişikliğine sebep olan küresel politikaların değiştirilmesinde çok daha az söz hakkı var. Yani bu kesim hem teknolojik hem de siyasi açıdan çok daha güçsüz durumda. Tıkanık bir hukuk sistemi ve hayatlarımızı ilgilendiren konulardaki karar alım süreçlerine katılamamamız sorunu daha da derinleştiriyor. Maalesef adaletsizlikler listesi burada da bitmiyor. Listeyi kolayca uzatmak mümkün. Yapılan çalışmalara göre, örneğin İngiltere’deki enerji politikaları iklim değişikliğine daha az sebep olan dar gelirli vatandaşların iklim değişikliği ile savaşmak için üretilen politikalara, ekonomik olarak, iklim değişikliğine kendi katkı oranlarından daha yüksek oranda katkı vermek zorunda bırakıldıklarını gösteriyor. Bu adaletsizlikler listesini çeşitli biçimlerde uzatan akademik çalışmaların sayısı da gün geçtikçe artıyor.

Henry Shue iklim değişikliği ile mücadele için üretilecek politikaların adalet düzleminde ele alınması gerektiğini savlıyor ve bunun için dört basamaklı bir politika yapım süreci öneriyor: İlk basamak, küresel ısınmaya karşı geliştirilecek politikaların maliyetinin adil dağıtılması, ikinci basamak, iklim değişikliğinin artık engelleyemeyeceğimiz sosyal sonuçları ile mücadele etmek için geliştirilecek politikaların maliyetlerinin adil dağıtılması, üçüncü basamak, ilk iki basamakta sözü edilen politikalara adil biçimde karar verilebilmesi için mevcut güç dağılımının dolayısıyla da servet dağılımının dengelenmesi, dördüncü basamak, küresel ısınma ile mücadele sürecinde kullanılacak emisyon miktarlarının adil dağıtılması. Gerçekten de Shue’nun önerdiği dört basamaklı reçete bize küresel adaletsizlik ile çok boyutlu biçimde iç içe geçmiş olan iklim değişikliği ile mücadele için etkili bir düzlem sunuyor. Şimdi öncelik, aslında başlangıç basamağı olan üçüncü basamağı gerçekleştirmekte …

Referanslar

Centre for Sustainable Energy (2013-2014). Climate Change and Social Justice: An Evidence Overview. Alıntı yapılan sayfa: https://www.cse.org.uk/projects/view/1237

Çoban, Aykut (2016). Toplumsal ve İklimsel Adaletsizlik Sarmalında İklim Siyaseti. Özlüer Fevzi ve Aykut Çoban (eds.). Doğa ve Kent Hakları için Siyasal Stratejiler içinde, 13-41. İstanbul: Ekoloji Kolektifi Derneği.

Gönenç, Defne (2017). Book review: Climate Justice: Vulnerability and Protection by Henry Shue. Journal of Human Rights and the Environment, 8 (1), 168-171.

Oxfam (2017). Just Eight Men Own Same Wealth as Half of the World. Alıntı Yapılan sayfa: https://www.oxfam.org/en/pressroom/pressreleases/2017-01-16/just-8-men-own-same-wealth-half-world

Oxfam (2015). Extreme Carbon Inequality. Oxfam Media Briefing. Alıntı Yapılan Sayfa: https://www.oxfam.org/sites/www.oxfam.org/files/file_attachments/mb-extreme-carbon-inequality-021215-en.pdf

 

Defne Gönenç
Araştırma Görevlisi ve Doktora Öğrencisi
Graduate Institute of International and Development Studies, Cenevre

[Yeşil İşler] Buğday Derneği, Üyelik Ekibi için çalışma arkadaşları arıyor

Buğday Derneği, yeni başlayacak olan Kaynak Geliştirme Projesi kapsamında yarı zamanlı olarak ofis içerisinde ve İstanbul’da fuar, festival ve ekolojik pazarlarda projelerimiz hakkında bilgi vererek, çalışmalarımızın sürdürülebilirliği için daha fazla kişinin Buğday Derneği’ne destek olmalarını sağlayacak çalışma arkadaşları arıyor.

İlgili pozisyona dair aranan genel nitelikler ile iş tanımı hakkında detay bilgi almak için Buğday Derneği web sitesindeki ilan sayfasını ziyaret edebilirsiniz.

 

Yeşil iş ilanlarınız artık Yeşil Gazete’de

Yeşil İşler sayfamız için tklyn

 

(Yeşil Gazete)