Ana Sayfa Blog Sayfa 3170

CHP’li Tanrıkulu’ndan Başbakan’a: Gülmen ile Özakça’nın ölüme gitmelerine seyirci kalınmasının sebebi nedir?

CHP İstanbul Milletvekili ve Parti Meclisi üyesi Sezgin Tanrıkulu, Kanun Hükmünde Kararname’yle işlerinden atıldıktan sonra açlık grevine başlayan akademisyen Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça’yla ilgili Başbakan Binali Yıldırım’ın yanıtlaması istemiyle soru önergesi verdi.

Kendilerine “Yurtta Sulh Konseyi” adını veren cuntacıların 15 Temmuz’daki darbe girişiminin ardından Olağanüstü Hâl ilân edilmesiyle yayımlanan KHK’larla memuriyetten ihraç edilen akademisyen Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça, işe iade edilme talebiyle başlattıkları açlık grevinde 62. güne girdi. Açlık grevindeki ikilinin durumlarının kritik eşiğe geldiği belirtiliyor.

Kamuoyunda sıkça yer bulan Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın açlık grevine ilişkin Başbakan Binali Yıldırım’ın yanıtlanması istemiyle soru önergesi veren Tanrıkulu, “Nuriye Gülmen görevine iade edilecek midir? Semih Özakça görevine iade edilecek midir? İki eğitimcinin sağlık durumlarının günden güne bozulmasının ve adeta ölüme gitmelerine seyirci kalınmasının sebebi nedir?” diye sordu.

Sezgin Tanrıkulu’nun soru önergesi şöyle:

6 Ocak 2017 tarihinde çıkarılan KHK ile ihraç edilen akademisyen Nuriye Gülmen (Öğretim Görevlisi Öğretim Üyesi Yetiştirme Programı kapsamında Konya Selçuk Üniversitesi’nde kadrolu) ve 29 Ekim 2016 tarihinde çıkarılan KHK ile ihraç edilen öğretmen Semih Özakça, uzun bir süredir işlerine dönmek için Ankara Yüksel Caddesindeki İnsan Hakları Anıtı önünde direnişte olup, Gülmen ve Özakça, 62 gündür açlık grevine devam etmekte sağlık durumları ise günden güne bozulmaktadır.

Bu bağlamda;

1. Nuriye Gülmen görevine iade edilecek midir?

2. Semih Özakça görevine iade edilecek midir?

3. Nuriye Gülmen hakkında açılan adli veya idari bir soruşturma var mıdır? Varsa, soruşturma hangi aşamadadır? Soruşturma yoksa, neden ihraç edilmiştir ve neden görevine iade edilmemektedir?

4. Semih Özakça hakkında açılan adli veya idari bir soruşturma var mıdır? Varsa, soruşturma hangi aşamadadır? Soruşturma yoksa, neden ihraç edilmiştir ve neden görevine iade edilmemektedir?

5. İki eğitimcinin sağlık durumlarının günden güne bozulmasının ve adeta ölüme gitmelerine seyirci kalınmasının sebebi nedir?

6. 8 Mayıs 2017 tarihi itibariyle Türkiye genelinde illere göre 15 Temmuz 2016 sonrasi toplam kaç  öğretmen KHK’lar ile ihraç edilmiştir?

7.Anilan tarihler itibariyle KHK’lar ile ihraç edilen öğretmenlerden kaçı görevlerine iade edilmiştir?

(Yeşil Gazete)

2700 yıllık steli iş makinesiyle çıkarıp kırdılar, plastik fırçayla araba yıkar gibi yıkadılar!

2 bin 700 yıllık kayıp Hitit steli bulundu ama tartışmalar bitmedi. Eser iş makinesi ile çıkarılınca birçok yerinden kırıldı. Müzeye getirildiğinde ise hiçbir arkeolojik tedbir alınmadan plastik fırça ile araba yıkar gibi temizlendi.

Konya’nın Ereğli ilçesindeki Anafartalar Caddesi üzerinde bir inşaatın temel hafriyat çalışmaları sırasında geç Hitit dönemi (MÖ 7-8. Yüzyıl) stel bulunmuş ancak stelin sadece fotoğrafı ortaya çıkmıştı.

1 Haziran 2016 tarihinde ‘2700 yıllık stel kayıp’ başlığı ile kamuoyuna yansıyan haberden sonra inşaatı yapan müteahhit ile arsa sahibi birbirlerini suçlamıştı. Eser sırra kadem basmış ve uzun süre nerede olduğu bir türlü tespit edilememişti.

Ereğli Cumhuriyet Savcılığı’nın yürüttüğü soruşturmada inşaatın hafriyatını yapan Mehmet Ali Kocadağ kendi bahçesine eseri sakladığını itiraf etti. Savcılık müze denetiminde eserin saklandığı yerden çıkarılmasını istedi. Kocadağ’ın gösterdiği noktada iş makinesi ile eser çıkarıldı.

Eserin kamuoyuna yansıyan ilk görüntüsündeki pek çok yeri bu işlem sırasında kırıldı. Kral figürünün ayaklarındaki çarıklar tamamen yok oldu. Müze bahçesine taşınan eserin üzerindeki toprak kalıntılar çöp süpürme işinde kullanılan plastik fırça ile temizlendi.

Hiçbir arkeolojik yöntemle bağdaşmayan bu görüntüler video olarak medyaya servis edildi. Kültür ve Turizm Bakanlığı Konya Müzesi’nden bir heyeti eseri incelemek üzere Ereğli’de görevlendirdi.

“Maruz kaldığı tahribat kabul edilemez”

Konuyla ilgili konuşan arkeolog ve Arkeoloji Sanat Dergisi Editörü Nezih Başgelen şu ifadeleri kullandı:

“Ereğli’deki stelin saklandığı yerde tekrar bulunduktan sonra kepçe ile çıkarılması, üzerindeki kabartmaların uğradığı tahribat, müzeye naklinden sonra araba temizliğinde kullanmaya alışık olduğumuz bir fırça ile temizlenmesi arkeoloji ve müzecilik açısından ciddi soruşturulması gereken hususlardır.

Stelin medyaya yansıyan ilk fotoğrafı ile müze bahçesindeki son durumu arasında maruz kaldığı tahribat kabul edilemez. Kral figürünün ayak kısmı olduğu gibi kırılmış, üst çerçeve bezemeleri, soldaki figür ve elinde tuttukları hasar görmüştür.

Bilimsel yöntemlerle titizlikle çıkarılması gerekirdi. Dikkatle araştırılması gereken diğer bir konu ise Ereğli’de eserin bulunduğu arazideki kuyudur. Bu kuyunun ve bağlantılı olduğu söylenilen mekânların yetkililerce titizlikle araştırılmaması, üzerinin kapatılarak kimsenin girmesine ve incelemesine de izin verilmemesi, pek çok spekülasyonu beraberinde getirmiştir.

Osman Hamdi Bey, Sayda’da benzer çukurdan yola çıkarak bugün arkeoloji müzelerini süsleyen 18 lahit tespit etmiştir.”

Nasıl temizlenmeliydi?

Stel temizlenirken, konservasyon uzmanı gözetiminde küçük ve hassas kıl fırçalarla temizlenmeli, kopma noktasında olan parçalara zarar vermekten kaçınılmalıydı.

(Hürriyet)

Budalalar dünyaya hükümdar oldu – Chris Hedges

Bu yazı acikradyo.com.tr/ den alınmıştır

İngilizce aslından çeviren: Ömer Madra

Dağılıp gitmekte olan medeniyetlerin son günlerinde budalalar dizginleri ele geçirir. Budala generaller ülkeyi batıran kazanılması imkânsız sonsuz savaşlara girişir. Budala iktisatçılar zenginler için vergi indirimleri, yoksullar için sosyal hizmet kesintileri talep ederken ekonomik büyüme masalları anlatır. Budala sanayiciler suları, toprağı ve havayı zehirlerken, istihdamı daraltıp ücretleri aşağı çeker. Budala bankacılar kendilerinin yarattığı finans balonları üzerine kumar oynarken yurttaşlara ücretli kölelik sistemini dayatıp onları felç eder. Budala gazetecilerle kamu entelektüelleri, zorbalığı demokrasi diye yutturur. Budala istihbarat elemanları yabancı hükümetleri devirip hukukun geçersiz olduğu mıntıkalar yaratır ve böylelikle öfkeden kudurmuş azgın dincilerin yükselişine yol açar. Budala profesörler, “âlimler” ve “uzmanlar”, kimsenin birşey anlamadığı laf salataları ve esrarengiz kuramlar geliştirip yönetenlerin politikalarına payanda olur. Budala gösteri “sanatçıları” ile budala prodüktörler binbir türlü seks, vahşet ve fantezi gösterileri düzenler.

Velhasıl elimizde, hepimizi yokoluşa götüren o bildik kontrol listesi var. Ve biz de bu liste üzerinden tüm kalemleri bir bir işaretlemedeyiz.

Budalalar hayatta tek kelime bilirler: “Hep”.[1] Budalalar akl-ı selimi, sağduyuyu kendilerine hiç dert etmezler. Yeryüzündeki tüm zenginlikleri ve kaynakları istifleyip dururlar – ta ki çalışanlar artık geçinemez oluncaya, altyapılar hepten çökünceye kadar. Onlar ayrıcalıklı yerleşkelerde otururlar, oralarda çikolatalı kek yer, füzelerin fırlatılmasını emrederler. Onlar devleti, fodulluklarının[2] bir izdüşümü olarak görürler. Roma, Maya, Fransız, Habsburg, Osmanlı, Romanov, Wilhelm, Pehlevi ve Sovyet hanedanlarının dağılıp gitmesi, başlarındaki budalaların kapris, takıntı ve saplantıları kanun hükmünde olduğundandı.

Toplu budalalığımızın görünürdeki yüzü Donald Trump’tır. Taktığımız o sözümona medenilik ve makûllük maskemizin altındaki odur işte: Ağzından salyalar saçan, kendine âşık, kana susamış bir megalomanyak. O, yeryüzünün lanetlileri üzerine ordularıyla donanmalarını salan, küresel ısınmanın sebep olduğu muazzam insanlık felaket ve sefaletini hiçe sayıp gününü gün eden, dünya para babaları (oligarklar) menfaatine pala çalan ve ortalığı soyup soğana çeviren, geceleri bir televizyonun başına geçip ağzı açık ayran budalası gibi oturan, sonunda da o “güzeller güzeli” twitter hesabının başına çöken biri o. O, büyülü güçlere sahip olmak için devlet bütçesinden muazzam paralar harcayan Roma imparatoru Neron’un, kendisine ebedi hayat bahşedecek âb-ı hayat iksirini getirmek üzere masaldaki ölümsüzler adasına sefer üzerine sefer edilmesi için bütçeden para dağıtan Çin imparatoru Qin Shi Huang’ın, ve memleket savaşlarla tarumar olur, sokaklar devrim rüzgârlarıyla çalkalanırken, ömürlerini tarot kartlarının başında fal bakmak ve ruh çağırma seanslarına katılmakla geçiren kokuşmuş Rus çarlık ailesinin bizdeki karşılığı.

Tarihin bu şimdiki durağı, beyaz ırkların tamahkârlık ve cânilik üzerine kurulu o upuzun, acıklı hikâyesinin sonuna gelindiğine işaret eden bir mühür. Gösterinin final sahnesi için Trump gibi bir gulyabani figürünü ortalığa kusmamız kaçınılmazdı. Avrupalılarla Amerikalılar, insanlığın ilerlemesi adına yeryüzünü fethetmek, yağma ve talan etmek, sömürmek ve pisletmekle dolup taşan beş yüzyıl geçirdiler. Teknolojik üstünlüklerini, yollarının üstüne çıkan, kendilerine gölge eden herkese ve her şeye karşı gezegen üzerinde görülmüş en etkin ölüm makinelerini yaratmak için kullandılar. Gezegenin tüm nimetlerini, tüm kaynaklarını çalıp çırptılar, istifleyip yığdılar. Kana ve altına batmış bu sefahat âlemi hiç bitmeyecek sandılar; hâlâ öyle sanıyorlar. Bitmek tükenmek bilmeyen bu kapitalist ve emperyalist yayılmanın sömüreni de sömürülen kadar mahvedeceğini gösteren o uğursuz ahlakı bir türlü kavrayamıyorlar. Ne var ki, uçurumun kenarında durduğumuz şu anda bile, evrimsel geçmişimizden kendimizi kurtarıp serbest bırakacak zekâ ve düş gücünden mahrumuz.

Artan ısınma, küresel finans çöküşleri, kitlesel insan göçleri, sonu gelmeyen savaşlar, zehirlenen ekosistemler, yönetici sınıf arasında gemi azıya alan yolsuzluk dalgaları gibi tehlike işaretleri gitgide daha elle tutulur, gözle görülür hale geldikçe, biz de ister budalalıklarından isterse alaycılıklarından olsun, “geçmişte herşey nasıl iyi gittiyse gelecekte de öyle olacak, ilerleme kaçınılmazdır” şeklindeki kutsal sözleri bağıra çağıra tekrarlayanlara büsbütün bel bağlıyoruz. Olgulara ilişkin kanıtlar, arzuladığımız şeylere ulaşmamıza set çektikleri için sürgüne gönderiliyor. Ülkede sınaileşmeyi tersyüz edip birçok şehrimizi çorak topraklara çeviren şirketlere ve zenginlere vergi kesintileri yapılıyor, beyaz Amerikan işçileri için sözümona altın çağ olan 1950’leri geri getirmek için kanunlar ve yönetmelikler kesilip biçiliyor. Yükselen karbon salımları türümüzü mahva sürüklerken, kamuya ait araziler petrol ve doğal gaz endüstrilerinin hizmetine veriliyor. Sıcak dalgaları ve kuraklıktan dolayı tarım ürünlerindeki randıman düşüşleri görmezden geliniyor. Kleptokrasi devletinin[3] esas işi, savaştır.

Walter Benjamin 1940’ta, Avrupa faşizminin yükselişi sırasında, dünya savaşı da iyice ufukta belirmişken şöyle yazıyordu:

“Ressam Klée, Angelus Novus [4] adlı tablosunda, sabit bakışlarla ve saplantıyla seyretmekte olduğu birşeyden uzaklaşmakta olduğu hissini veren bir meleği gösterir. Meleğin gözleri faltaşı gibidir, ağzı açıktır, kanatları da açılmıştır. İnsan, tarihin meleğini gözünde işte böyle canlandırır. Meleğin yüzü geçmişe çevrilidir. Biz orada bir olaylar zinciri algılarken, melekse tek bir felaket görür: enkaz üstüne enkaz yığan ve bu yığını kendi ayakları dibine fırlatıp atan bir felaketi. Melek oracıkta kalıp ölüleri uyandırmak, darmadağın edilmiş olan şeyi yeniden bir bütün haline getirmek istemektedir. Ama Cennet tarafından da bir kasırga kopmuş gelmektedir; kanatlarını kasırgaya öylesine şiddetli kaptırmıştır ki melek, artık o kanatları kapatamaz hale gelmiştir. Kasırga, sırtını çevirdiği geleceğe doğru onu karşı konulmaz bir şekilde fırlatırken, ayaklarının önündeki enkaz da göğe doğru yükselmektedir. İşte bu kasırgaya ilerleme diyoruz biz.”

Büyülü düşünce modern-öncesi kültürlerin inanç ve pratikleri ile sınırlı değildir. Büyülü düşünce kapitalizm ideolojisini de tanımlar. Bu ideolojiye göre kotalar ve öngörülen satış tahminleri daima gerçekleştirilir. Kârlar daima artırılabilir. Büyüme kaçınılmazdır. İmkânsız olan daima mümkündür. İnsan toplumları da, piyasa kanunlarına boyun eğerlerse eğer, kapitalist cennete buyur edileceklerdir. Bu sadece doğru tavır ve doğru teknikle ilgili bir meseleden ibarettir. Kapitalizm gelişip serpildikçe biz de gelişip serpiliriz. Kimliğimizin kapitalist kolektifle kaynaştırılması bizi eylemliliğimizden, yaratıcılığımızdan, kendimiz hakkında düşünme kapasitemizden ve ahlakî özerkliğimizden yoksun bıraktı. Kendi değerimizi bağımsızlığımız ya da kişiliğimizle değil, kapitalizmin belirlediği maddi standartlarla tanımlamaktayız artık: Yani kişisel servetler, markalar, statüler ve kariyerde tıramanılan basamaklarla. İtaatkâr ve bastırılmış bir topluluk kalıbına dökülmüş haldeyiz. Kitle halindeki bu uydumculuk (conformity), totaliter ve otoriter devletlerin ayırt edici özelliğidir. Bu, Amerika’nın Disneyleştirilmesidir: Yani sonsuz mutlu düşünen ve pozitif davranan insanlar diyarı. Ve, büyülü düşünce işlemediği zaman da, sorunun bizde olduğu söylenir bize ve biz de genellikle bunu kabul ederiz. Daha fazla inanç beslememiz gerekmektedir. Ne istediğimize dair daha fazla vizyona sahip olmalıyızdır. Daha fazla gayret göstermeliyizdir. Sistem asla suçlanamaz. Biz sistemi çalıştırmamışızdır. O bizi asla yarı yolda bırakmamıştır.

Kendini yetiştirmiş üstadlardan ve Hollywood’dan gelip Trump gibi siyasi hilkat garibelerine varıncaya kadar tüm iletişim sistemlerimiz bize bu yılan yağını satmaktadır. Kapımıza dayanmış olan çöküş karşısında gözlerimizi sımsıkı kapatmış durumdayız. Kendimizi aldatma âlemine çekilip içimize kapanmamız, neyi duymak istiyorsak bize onu söyleyen şarlatanlar için önemli bir kariyer fırsatı yaratır. Onların çöpçatanlığını yaptığı büyülü düşünce, bir tür çocukluk hastalığıdır. Büyülü düşünce “Amerika’yı yeniden büyük yapalım” gibi ışıltılı palavraları yalanlayan olgularla gerçekleri geçersiz sayar. Amansız ve temelsiz bir iyimserlik, gerçekliği sürgüne gönderir.

Memleketin yarısı yoksulluk içinde yaşamaya mahkûm edilmiş, yurttaşlık hak ve özgürlüklerimiz elimizden alınmış, askerileştirilmiş polis güçleri silahsız yurttaşları sokaklarda katlediyor olabilir ve biz dünyanın en büyük hapishane sistemi ile en caniyane savaş makinesini işletiyor olabiliriz, ama bütün bu gerçeklikler itina ile görmezden gelinir. Bu kokuşmuş, zihniyet olarak iflas etmiş ahlakdışı dünyanın özü, Trump’ta cisimleşmiştir. Trump, bu dünyanın doğal ifadesidir. O, budalaların şâhıdır. Biz de onun kurbanlarıyız.

[1] “Rabbena hep bana” deyimindeki “hep” gibi – çevirenin notu.

[2] “Hem kel, hem fodul” deyimindeki “fodul” gibi – ç.n.

[3] Hırsız yöneticiler devleti – ç.n.

[4] “Yeni Melek” – ç.n.

 

İngilizce aslından çeviren: Ömer Madra

Makalenin İngilizce aslına ulaşmak için tıklayın.

 

Bu yazı acikradyo.com.tr/ den alınmıştır

 

 

Chris Hedges 

Yetiş ya Bono, yetiş ya Bonn!

Merhaba sevgili İklim İçin köşesinin gelmeyen yazı bekleyen mağdur okurları,

Türkiye nüfusunun %20’si İstanbul’da yaşadığı için Ankaralıyken en nefret ettiğim şeyi yapacağım ve son birkaç gündür havalar ne kadar acayip değil mi diyeceğim.

Şaka şaka, sadece İstanbul’da değil tüm dünyada havalar bi acayip, öyle böyle değil.

Peru’da yaşanan sel felaketi 155 bin insanı yerinden etti ve 1,1 milyon insanı etkiledi. Nijerya, Somali, Güney Sudan ve Yemen’de ise 70 yıldır görülmeyen bir kuraklık yüzünden kitlesel ölümler yaşanıyor. Bir milyon insan kıtlığın eşiğinde. Birleşmiş Milletler kıtlığın sebebi olarak savaş, siyasi dengesizlik ve de iklim değişikliğini gösteriyor. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Konseyi bölgede 2011’de yaşanan kıtlığı geride bırakacak bir kıtlık ve açlığa karşı hazırlık yapmaya çalışıyor. Birleşmiş Milletler dört ülkeye yardım etmek için üye ülkelerden talep ettiği 4,4 milyar dolar yardımın sadece 948 milyon dolarlık kısmını elde edebilmiş. Özellikle açlık ve kıtlığın daha çok arttığı yaz ayları yaklaşırken Medecin Sans Frontier gibi sivil toplum örgütleri de bölgedeki çalışmalarını arttırdı.
Hindistan’a baktığımızda ise sıcak hava dalgaları çoktan geldi bile. Hindistan’da 44 dereceyi aşan sıcaklıklar görüldü.

Hindistan’ın pirinç bölgesi Cauvery deltasından çiftçiler ellerinde kıtlık yüzünden intihar eden çiftçilerin insan kafataslarıyla Yeni Delhi’de haftalardır eylem yapıyorlar. Hindistan’ın en geniş su rezervuarlarının doluluk oranı bile üçte bire düştü.

Haberler insana Bono’nun yardım elini aratacak kadar kötü. (Bono’nun nasıl Afrika ile ilgiy-miş gibi yapıp zenginlerin ekmeğine ve var olan sisteme nasıl yağ sürdüğüne dair, Bono nefretimi paylaşan yazıları şuradan ve şuradan okuyabilirsiniz.) (Sıkıldıysanız siyah ve zayıf çocuğu kurtaran beyaz adam (kadın) sivil toplum çalışanlarının kucaklarında siyah çocuklarla çekilmiş Tinder profil fotoğrafları için biraz şurada mola verebiliriz: http://humanitariansoftinder.com/)

Neyse konumuza geri dönelim. İnsanlığı kurtarmada en az Bono kadar inandığım bir diğer şeyse Bonn’da şu an gerçekleşen Birleşmiş Milletler İklim Müzakereleri.

Aklıma şöyle bir anıyı getirdi, Paris’te iklim anlaşması imzalandıktan sonra (ya da onaylandıktan sonra, gerçekten takip edemiyorum artık müzakere terimlerini) herkes çok sevinçliydi. Herkes birbirine sarılıyor Figures ve Fabius mutluluktan french kiss yapıyor falan…

Ben de gaza geldim, Ömer Madra ve Ümit (Şahin) ile yaptığımız İklim İçin programda iki iklim duayenine heyecanla anlatıyorum o son dakikaları, inanmazsınız ama nasıl umutluyum, nasıl umutluyum… Kibarlıktan, “ah çocuğum sen daha çok safsın” dediler ama içlerinden “Yazık bunu da kandırmışlar…” dediklerine eminim. (Ben olsam hatta lan’lı lun’lu konuşurdum kendimle)

Neyse, ben bu satırları yazarken yine bir Birleşmiş Milletler, yine bir İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Taraflar Konferansı gerçekleştiriyor. Bonn’da 8-18 Mayıs tarihlerinde gerçekleşecek ara toplantıda Paris Anlaşması’nın detayları müzakere edilmeye devam edecek. Hazır iklim değişikliği Twitter’da trending topic iken ABD Başkanı Donald Trump’ta bu hafta içinde Paris İklim Anlaşması’ndan ABD’nin çıkıp çıkmayacağını açıklayacak.

Adam Başkan değil kadrolu troll. Bir sürü memleketten insan bir araya gelip Bonn’da gezegenin geleceği için yıllaaaaaaaaaar yıllaaaaaaaaar süren pazarlıklardan sonra oluşturdukları sözleşmenin detaylarını konuşacaklar, adam sözleşmeye taraf olmaktan çıkmak için tam bu gündemi bekliyor. Tam takımları kurduk, mahallede maç yapacağız, topun sahibi gelip oynatmam diyor.

Gündemde de ABD’nin kaç kişilik heyet ile Bonn İklim Müzakereleri’nde temsil edildiğinin dedikodusu dönüyor. Görünüşe göre ABD sadece 7 kişilik bir heyetle katılmış müzakerelere. Tüm Birleşmiş Milletler delegasyonları bir çök, sen bir üzül… Arkadaşlar Türkiye müzakerelere 36 kişi ile katılıyor ama hala müzakerelerde bir yol alamıyor. 197 tarafın 144’ünün onayladığı Paris Anlaşması’nı henüz Türkiye onaylamadı. Yani ABD’nin 7 kişilik heyetini çok da şey yapmamak lazım. Neticede dünya beşten, otuz altı da yediden büyüktür (olmadı galiba?).

Şurada biz bizeyiz diye iyice cıvıttım bugün. Bugün gerçekten insanlığa inancım yine yerlerde. Bir zamanlar daha inançlıydım, her programı umutlu haberle kapatıyordum artık o da bitti. Aynı insanlığa inancım gibi. O zaman sizleri bu haftanın İklim İçin şarkısıyla uğurluyoruz. İbrahim Tatlıses’ten geliyor: Yetiş Ya Muhammed, Yetiş Ya Ali!

Ali Şeker’den Yenikapı yüzer termik santralı için Meclis’te soru önergesi

Elektrik kesintilerine neden olan Marmaray’a enerji sağlamak amacıyla İstanbul’da Yenikapı açıklarında demirleyeceği söylenen Doğan Bey yüzer elektrik santralı gemisi ile ilgili resmi bir açıklama yapılmazken, geminin kiralandığı Karadeniz Holding de konuya sessiz kalmayı tercih ediyor.

Karadeniz Holdinge ait Doğan bey gemisi yüzer santralı

Bunun üzerine CHP İstanbul Milletvekili Dr. Ali Şeker konuyu Meclis’e taşıdı.

Doğan bey gemisiyle ilgili kimse konuşmuyor

Yenikapı açıklarına demirleyerek Marmaray için elektrik üreteceği ve Karadeniz Holding’e ait olduğu belirtilen Doğan Bey gemisiyle ilgili yetkililerden halen resmi bir açıklama gelmedi. Konuyla ilgili ilk haberimizi 20 Nisan’da yayınlamıştık. 

Elektrik enerjisini İstanbul şehir şebekesinden sağlayan Marmaray’ın, bölgede kesintilerine neden olmasından dolayı Marmaray’a elektrik sağlaması için getirilen yüzer termik santral gemisiyle ilgili cevaplanması beklenen birçok soru ortada duruyor.

Bu tür yüzer santrallar genelde son derece kirletici bir fosil yakıt olan ağır fuel oil kullanıyor. Ancak yüzer santralın hangi yakıtı kullanacağı da açıklanmış değil.

Yeşil Gazete olarak konuya ilişkin bilgi almak üzere aradığımız Enerji Bakanlığı sorularımıza yanıt vermezken, Karadeniz Holding “bu konuda bir açıklama yapmıyoruz” dedi. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Çevre Koruma Müdürlüğü ise telefonlarımızı açmadı.

CHP İstanbul milletvekili Ali Şeker’den Meclis’e soru önergesi

CHP İstanbul Milletvekili Dr. Ali Şeker

“Geminin nasıl alındı/kiralandı?”, “Ne kadar süre Yenikapı açıklarında demirleyecek?”, “Hangi yakıtı yakıyor?”, “Deniz ve çevre ekosistemine ne gibi bir etkileri olacak?” gibi soruları cevaplayacak muhatap bulunamayan Doğan Bey gemisiyle ilgili olarak CHP İstanbul Milletvekili Dr. Ali Şeker, Başbakan Binali Yıldırım’ın cevaplaması istemiyle bugün TBMM’ye bir soru önergesi verdi.

CHP’li Şeker, Başbakan Binali Yıldırım’ın yanıtlaması istemiyle verdiği soru önergesinde Marmaray’ın yol açtığı elektrik kesintilerini ve enerji açığını gidermek için Yenikapı’ya kurulacak yüzer termik santral gemisiyle ilgili sorular yöneltti.

Marmaray sisteminin çalışmaya başlamasından sonra kentte yaşanan elektrik kesintilerinin sebebinin Marmaray’ın tüm enerji ihtiyacını şehir şebekesinden karşılaması olduğu bilgisinin konuşulduğunu hatırlatan ve İstanbul’un göbeğine termik santral kurulmasının yolunu açmak için hangi kurumların, hangi süreçlerden sonra karar aldıklarını öğrenmek istediklerini söyleyen Dr. Ali Şeker, Başbakan Yıldırım’a “İstanbul gibi 15 milyondan fazla insanın yaşadığı bir metropolün orta yerine termik santral kurulacağı bilgisi doğru mudur ve bu yüzer termik santralın Çevre Etki Değerlendirmesi yapılmış mıdır?” diye sordu.

CHP İstanbul Milletvekili Dr. Ali Şeker, TBMM Başkanlığına verilen soru önergesinde Başbakan Binali Yıldırım’a şu soruları yöneltti:

-Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Enerji Piyasası Denetleme Kurulu, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından hangi yasal tasarruflarda bulunulmuştur?

-Yüzer termik santralın İstanbul’un merkezinde çalışması, hava kirliliği seviyesi Dünya Sağlık Örgütü standartlarının üzerinde olan İstanbul kentinin hava kalitesini nasıl etkileyecektir?

-Enerji üretmek için Yenikapı’ya yanaşan ve isminin Doğan Bey olduğu söylenen geminin kurulu gücü ne kadardır? Bu geminin enerji üretmek için kullanacağı yakıt nedir? 24 saat içerisinde kaç kilowatt saat enerji üretecektir? Aynı süre içerisinde enerji üretmek için harcayacağı yakıtın miktarı ne kadardır?

– Söz konusu yüzer termik santralin enerji üretmesi sırasında ortaya çıkacak olan insan ve çevre sağlığına olumsuz etkileri olduğu bilinen karbon dioksit, kükürt dioksit, karbon monoksit, azot oksitler, partikül maddeler, uçucu organik maddeler, ağır metaller ve diğer kirletici zehirli maddelerin doğaya salınmaması için herhangi bir tutucu/temizleyici mekanizma mevcut mudur?

– Geminin bacalarından her gün için üretilen enerji karşılığında ne kadar (kaç birim) zehirli madde havaya salınacaktır?

-Marmaray sisteminin şehir elektriği kullanması nedeniyle bölgede elektrik kesintileri olduğu bilgisi doğru mudur? Marmaray sisteminin kurulması sırasında gerekli olacak elektrik ihtiyacının hesaplanması konusunda mühendislik hatası mı yapılmıştır?

-Doğan Bey isimli yüzer termik santral gemisi hangi şirkete aittir? Bu şirketin ortakları kimlerdir? Doğan Bey adlı geminin seçiminde ihale süreci nasıl işletilmiştir?

– Üretilen elektrik enerjisinin üretim maliyeti ne olacaktır? Geminin Marmaray’a sağlayacağı elektriğin satış fiyatı ne olacaktır? Fazla enerji üretilir ve şehir şebekesine verilirse bu elektriğin son kullanıcı olan İstanbul halkına satış fiyatı ne olacaktır?

Haber: Rıfat Doğan – Yeşil Gazete

1984’te yok olan kumsal geri döndü

İrlanda’nın batısında fırtınalarla yok olan kumsal, 30 yılı aşkın süre sonra geri döndü.

İrlanda’da County Mayo kıyısındaki Achill adasına bağlı Dooagh’da bulunan ve yaklaşık 30 yılı aşkın süre önce fırtınalar sebebiyle yok olan kumsal geri döndü!

The Guardian’ın haberine göre Paskalya dönemindeki güçlü gelgitler sonucu yüzlerce ton kum bölgede yeniden toplandı ve 300 metrelik bir kumsal oluştu.

Achill’de turizm alanında çalışan Sean Molloy, kumsalın geri dönmesi sebebiyle yerli halkın çok mutlu olduğunu belirtti.

1984’te kumsalın nasıl yok olduğunu anlatan Molloy, “Büyük fırtınalar kumsalı yok etti. Tamamen ortadan kayboldu. Kumsalın göründüğü son yıl 1984’tü” dedi.

1984’te yok olan kumsalın 2015’teki görüntüsü…

Restoran işletmecisi Alan Gielty ise “Küçük, güzel bir köyümüz var. Ancak kayaların yerine kumsalı görmek çok daha iyi. Kumsalın geri döndüğü haberleri duyulunca ziyaretçilerimiz arttı” ifadesini kullandı.

Nobel Ödüllü Alman Yazar Heinrich Böll, 1950’li ve 60’lı yıllarda İrlanda’nın batısında yer alan Achill Adası’nda yaşamıştı.

Avrupa Birliği: İdam kırmızı çizgilerin en kırmızısı; yeniden getirilirse Türkiye’nin AB içinde yeri yok

Avrupa Birliği (AB) Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker, “idamı yeniden getirmesi durumunda Türkiye’nin AB içerisinde yerinin olmayacağını” söyledi.

Jean Claude Juncker, 16 Nisan referandumu sonrasında AB’nin Türkiye ile müzakereleri kesmesi yönündeki görüşleri “Bu sembolik siyaset olur” diye değerlendirdi.

Alman Rheinische Post gazetesine konuşan Juncker, Türkiye-AB müzakerelerinin “zaten defacto olarak donmuş durumda olduğunu” söyledi. Juncker, ilişkilerin kesilmesine AB Komisyonunun değil, üye ülkelerin karar verdiğini söyledi.

“NATO Zirvesinde görüşeceğiz”

Juncker, kendisinin ise diyalog kanallarının açık olmasından yana olduğunu vurguladı.

“Bu, Erdoğan’ın her söylediğine ve yaptığına katılıyorum anlamına gelmez” diyen AB Komisyonu Başkanı, sözlerine şöyle devam etti:

“Katılım sürecinin temel ilkeleri nettir ve AB anlaşmalarında belirtilmiştir. Türkiye, Avrupa Konseyi üyesi ve AB adayı olarak, bizim temel değerlerimiz olan insan hakları, hukukun üstünlüğü ve özgürlüklere uymakla yükümlü. Bu konuda yoruma bile gerek yok…

“Mayıs ayı sonunda yapılacak NATO zirvesi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bu soruları açıkça sorma fırsatı verecek. Türkiye’nin geleceğini nasıl düşünüyor? Avrupa ile mi değil mi? Ben Avrupa ile olmasını umut ediyorum.”

Jean Claude Juncker

“İlişkilerin kesilmesine yol açar”

Jean-Claude Juncker, idam konusundaki bir soruya ise şu karşılığı verdi:

“Bu tüm kırmızı çizgilerin en kırmızısı. İdam cezasının yeniden getirilmesi söylemden öteye geçerse, bu çok net olarak Türkiye’nin Avrupa ailesini reddi olacaktır.

“İlişkilerin kesilmesine yol açacaktır çünkü, birliğimiz demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğüne saygıyı öngörüyor.

“Aynı şekilde Avrupa Konvansiyonu insan hakları ve temel özgürlüklerin korunması ilkesine dayanıyor. Bu değerler ölüm cezasını yasaklıyor.”

“AB yardımları reformlara bağlı”

AB’nin 2014 ile 2020 yılları arasında Türkiye’ye vermeyi vadettiği 4,45 milyar Euro mali desteğin bugüne kadar 167,3 milyonunun ödendiğini de ifade eden Juncker, gelişmeler ışığında gelecekte hangi projelerin destekleneceğine daha yakından bakacaklarını, yardımların reformlarla bağlı olduğunu söyledi.

Türkiye ile AB arasında imzalanan geri kabul anlaşmasının da yürürlükte kalacağını vurgulayan Juncker, Türkiye’nin ihracatının yüzde 40’ını AB’ye yaptığını ve Türkiye’de 2015 itibariyle 76 milyar Euro AB yatırımı bulunması nedeniyle Türkiye’nin kaderinin AB ile çok yakından bağlantılı olduğunu söyledi.

(Bianet)

Nefret söylemi haftalık Z raporu: Kürtler, Suriyeliler, Yahudiler ve Yunanlar hedef gösterildi

Hrant Dink Vakfı, Türkiye’de yaygın ve yerel olarak çıkan yazılı basında 1-7 Mayıs 2017 haftasında nefret söylemi üreten dört haber tespit etti. Haberlerde tespit edilen nefret söylemlerinin “Kürtler, Suriyeliler, Yahudiler ve Yunanlara” yönelik olarak yapıldığı görüldü.

“Nefret söylemi haftalık Z raporu” başlığıyla yayınlanan rapora göre, yaygın olarak yayım yapan Star’da ve yerel yayım yapan 3 gazetede nefret söylemi yapıldı.

İşte o nefret söylemleri:

Star, 5 Mayıs 2017

Star gazetesinin, ilk sayfada “KÜSTAH YUNAN’A TİŞÖRTLÜ AYAR” ve iç sayfada “Fener’den Yunan’a tişört ayarı” başlıklarıyla hazırladığı haberde, Olympiakos ve Fenerbahçe takımları arasında yaşanan söz konusu olay başlığa “KÜSTAH YUNAN” ifadesiyle taşınıyor. Böylece, Yunan kimliğine yönelik hakaret içeren bu ifade, okuyucuda Yunanlara yönelik olumsuz hislerin güçlenmesine ve Yunan karşıtlığının körüklenmesine neden oluyor.

Yeni Konya, 5 Mayıs 2017

Yeni Konya gazetesinin, “Yahudi Filistinlilere ait 3 evi yıktı” başlıklı haberinde, Batı Şeria’da İsrail güçlerinin Filistinlilere ait 3 evi yıktığı iddiası olayın sorumluluğu tüm Yahudilere mal edilerek başlığa taşınıyor. Gazete böylece, Yahudilere yönelik mevcut önyargıları ve nefreti körüklüyor.

Konya Yeni Meram, 4 Mayıs 2017

Muammer Bağcı, “FUARI SURİYELİLER MESKEN TUTTU” başlıklı köşe yazısında, yazının başlığında ve içeriğinde “Akşam olunca toplanıp evlerine giderken oturdukları yeri pis bırakıyor. Eğer gece belediye tarafından temizlenmezse adeta çöplük haline gelir. Adamların temizlikle ilgisi yok desek yalan olmaz” ve “Türkçe konuşan az umumiyetle Suriyeliler ailecek geliyor. Bizim misafirperverliğimizden istifade ediyorlar. Oturup kalktığı yerin üzerine çay, poşet, pet şişesini atıp gidiyorlar” sözleriyle, Suriyeli mültecileri aşağılıyor, bir ‘rahatsızlık’ unsuru olarak işaretliyor ve okuyucuda onlara yönelik mevcut önyargıları körüklüyor.

Günboyu, 2 Mayıs 2017

Günboyu gazetesi, “ABD, Kürt teröristi ‘tampon’la koruyor” başlıklı haberinde, haberin başlığında kullanılan ‘Kürt terörist’ ifadesiyle bir etnik kimliği doğrudan ‘terör’ ile ilişkilendirerek Kürtlere yönelik mevcut önyargıları körüklüyor.

Nefret söylemi odaklı sistematik medya izleme çalışması kapsamında, tüm ulusal gazeteler ve sayısı 500’ü bulan yerel gazete önceden belirlenen anahtar kelimeler üzerinden (ör. hain, dönme, mülteci, Hıristiyan, Yahudi, bölücü vs.) medya takip merkezi aracılığıyla taranıyor. Bu anahtar kelimeleri içeren haber ve köşe yazıları günlük olarak okunuyor (gazetelerin hafta sonu baskıları hariç) ve nefret söylemi içeren yazılar tespit ediliyor. Esas olarak ulusal, etnik ve dini kimlik temelli nefret söylemine odaklanılırken cinsiyetçi ve homofobik/transfobik söylemler de tarama kapsamına alınıyor.

(T24)

Socar termik santralinin ÇED izni Danıştay’dan döndü

Danıştay 14. Dairesi, Aliağa yakınlarında yapımı planlanan Socar termik santraline verilen ÇED izninin iptali ile ilgili EGEÇEP’in açtığı davayı reddeden İzmir 3. İdare Mahkemesi’nin kararını bozdu.

Danıştay 14. Dairesi, Socar termik santraliyle ilgili yerel mahkemenin kararında bir dizi eksiklik olduğu sonucuna vararak yeni bir bilirkişi raporu ile birlikte davanın yeniden görülmesine hükmetti.

Bilirkişi raporu yetersiz bulundu

Konuyla ilgili bir açıklama yapan EGEÇEP Eş Sözcüsü Ali Osman Karababa, EGEÇEP olarak petrokok yakacak olan termik santrale karşı açılan davanın yargılamada yapılan pek çok hatanın yanı sıra uzman ve objektif olmayan bilirkişilerden alınan rapor sonucu reddedildiğini hatırlattı. Bu kararın temyize götürüldüğünü ifade eden Karababa, Danıştayın geçtiğimiz günlerde yerel mahkemenin kararını bozduğunu belirtti.

Karababa, Danıştay’ın kararında özetle bilirkişi raporunda, tasarım modellemelerinde kullanılması gereken meteoroloji istasyonu verileri, denizden su alma ve bu suyun deşarjı sonrasında oluşacak sıcaklık artışının deniz canlıları yaşamı üzerinde etkisinin yeterince irdelenmediğine dikkat çektiğini bunun aynı sıra, nihai ÇED raporundaki flora-fauna çalışmalarının irdelenmediği, projenin denize ve duyarlı yörelere, tarım ve orman alanlarına, su kaynaklarına ve proje alanının yakınında bulunduğu ileri sürülen Arkeolojik sit alanına etkilerinin ve alınacak önlemlerin yeterliliğinin değerlendirilmediği gibi eksikliklere dikkat çektiğini dile getirdi.

Yeni bilirkişi, yeni keşif, yeni rapor istendi

Danıştay’ın, bilirkişi raporunun bu haliyle hükme esas alınabilecek nitelikte olmadığı sonucuna vardığını aktaran Karababa şunları dile getirdi:

“Danıştay, seçilecek bilirkişiler arasında bir çevre mühendisinin bulunması, diğer bilirkişilerin ise projenin ve bulunduğu çevrenin özelliklerine göre ve nihai ÇED raporunu hazırlayan kişilerin uzmanlık alanları da dikkate alınmak suretiyle seçilmesi gerekmektedir’ dedi. Aynı zamanda termik santrale verilen ÇED Olumlu kararının, alanın niteliğine, tarım alanları, su kaynakları, denize ve duyarlı yörelere etkisinin belirlenebilmesi için birisi çevre mühendisi olmak üzere, kimya mühendisi, orman mühendisi, meteoroloji mühendisi, jeoloji mühendisi, arkeolog, flora-fauna uzmanı ve hidrobiyolog gibi uzmanlardan oluşturulacak yeni bir bilirkişi heyeti ile keşif ve bilirkişi incelemesi yaptırılması gerektiğine hükmetti. Aliağa’yı ve bölgemizi yaşanmaz hale getirecek termik santrallere ve diğer kirletici yatırımlara karşı meşru yollardan mücadeleye devam ediyoruz.”

Bilirkişi değil sanki Kalkınma Bakanı!

Socar termik santrali projesine verilen ÇED iznine karşı açılan davayı yürüten EGEÇEP Hukuk komisyonu üyesi Av. Arif Ali Cangı, bilirkişileri ÇED Raporunda ortaya konan bilgilerin doğruluğunu yerinde yaptıkları gözlem, analiz ve incelemelerle doğrulamak yerine ÇED’deki verilerin prosedüre uygun olup olmadığını, çelişki bulunup bulunmadığını incelediği dile getirmişti.

Cangı, “Kağıt üzerindeki hesaplamaların doğru olup olmadığınım araştırmak için keşfe de gerek yok üstelik” dediği bilirkişileri, “termik santrallerin ve diğer sanayi kuruluşlarının bölgede yaratacağı kümülatif etkilerin belirlenebilmesinin gerekli olduğunu kabul etmekle birlikte bunun için 3-5 yıllık bir çalışma yapılması gerektiğini, bu süre içinde ülkedeki kalkınma hedefleri için yapılacak yatırımlar engelleneceğini, onun da telafisi güç toplumsal maliyetleri olacağını ileri sürüyorlar. Sanki kendilerini kalkınmadan sorumlu kişi olarak görmüşler” diye eleştirmişti.

Socar termik santralinin yapılacağı bölgenin özel proje alanı ilan edilmesine karşı dava açan İzmir Büyükşehir belediyesi bir süre sonra davasından vazgeçmişti. İBB’nin bu kararı yaşam savunucularının yoğun tepkisine neden olmuştu.

(Evrensel)

2400 yıllık antik kentin içinde jeotermal enerji santrali kuyusu!

Aydın’ın en önemli çevre sorunları arasında son yıllarda hızla öne çıkan jeotermal enerji santralleri (JES) sadece çevre ve sağlığa değil kültürler varlıklara da zarar veriyor.

Aydın Çevre Mücadelesi Platformu (AYÇEM) Sözcüsü Metin Aydın, Germencik Tekin köyü yakınlarındaki 2400 yıllık tarihe sahip Magnezia antik kentinin içinde JES sondajları açıldığını dile getirerek ilgili kurumlara suç duyurusunda bulunduklarını açıkladı.

Tabip Odası’ndan da suç duyurusu

Evrensel’den Özer Akdemir’in haberine göre, Aydın Çevre Mücadelesi Platformu Sözcüsü Metin Aydın, 2016 yılı şubat ayı içinde Aydın Tabip Odası olarak Magnezsia Antik kentine yaptıkları inceleme gezisinde arkeolojik Sit alanı sınırları içinde jeotermal santral için kuyu kazma çalışmaları yapıldığına şahit olduklarını aktararak, konuyla ilgili o günlerde Tabip Odası olarak valiliğe suç duyurusunda bulunduklarını hatırlattı.

Magnezia Antik kentinin İzmir 2 numaralı Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu tarafından 1991 yılında 1. Derece Arkeolojik Sit Alanı olarak onaylandığını dile getiren Aydın, tabip odasının şikayeti sonrası Aydın Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nun bu konu ile ilgili uzmanlar komisyonu oluşturduğunu ve komisyonun araştırması sonucu “…1.derece arkeolojik sit olarak tescillenen alan içerisinde yol düzeltmesi için bitki alımı ve yol yüzeyine stabilize yol malzemesi dökülmesi suretiyle izinsiz uygulama yapan ve yaptıranlar hakkında suç duyurusunda bulunulması gerektiğine karar verildi” kararının verildiğini ifade etti.

JES şirketi antik kentte hâlâ kuyu kazıyor

Aydın’da ekoloji mücadelesi verenler olarak Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nun kararı gereği bu 1.derece arkeolojik sit alanında yapılan jeotermal çalışmaların durdurulmasını, bu işlemi yapan ve yaptıranlar hakkında suç duyurusunda bulunulmasını beklerlerken antik kente geçtiğimiz günlerde yaptıkları ziyarette bambaşka bir manzara ile karşılaştıklarını belitren Aydın gözlemleri ile ilgili şunları dile getirdi; “Bu Arkeolojik Sit alanında Karizma Enerji A.Ş’ye ait jeotermal kuyunun çakıldığını, kuyu bacasından yoğun gaz salındığını, jeotermal kuyu kazı alanının bu sit alanında bulunan höyüke kadar ulaştığını ve höyüğün kazı içine dahil edildiğini, bu alanda bulunan zeytin ağaçlarının söküldüğünü, sit alanının beton ve topraklar ile doldurulduğunu, jeotermal kuyudan çıkan akışkanın bu alandan 100-150 metre aşağıda bulunan Gümüşçayı’na döşenen borular ile boşaltıldığını,akışkanın dereye boşaltım alanında yoğun duman ve kokuya sebep olduğunu” tespit ettik” dedi. Aydın, yapılan işlemin Çevre Kanunu, Su Kaynaklarını Koruma Kanunu, Jeotermal Kanunu, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununa göre 1. derece Arkeolojik Sit alanına jeotermal kuyu yapılması işleminin suç olması dışında, jeotermal kuyudan akışkanların Gümüşçayı’na bırakmasının da suç olduğunu ifade etti.

“Endişe duymaktayız”

AYÇEM olarak bu durumu Bölge Jandarma Komutanlığına, Çevre ve Şehircilik Bakanlığına, Aydın Büyükşehir Zabıta Müdürlüğü’ne suç duyurusunda bulunarak gereğinin yapılmasını talep ettiklerini vurgulayan Aydın, “Aydın Çevre Mücadele Platformu olarak Aydın’ın sağlıklı sürdürülebilir geleceğinden endişeliyiz. Yaşadığımız ve tespit ettiğimiz uygulamalar sonucu Aydın’ın kültür, tabiat, tarım varlıklarının geleceğinden de endişe duymaktayız. Platform olarak Aydın Valiliğinin Magnezia 1. Derece Arkeolojik Sit alanında yapılan jeotermal çalışmalar ile ilgili halkı bilgilendirmesi gerektiğine inanıyoruz” diye konuştu.

AYÇEM Aydın Valiliğine şu soruları yöneltti:

1) Aydın Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulunun kararında jeotermal kuyu çalışmasının yapıldığı alanın 1. Derece Arkeolojik Sit alanı olduğu, çalışmaların izinsiz olduğu, çalışmayı yapan ve yaptıranlar hakkında suç duyurusunda bulunulması gerekir kararının gereği olarak ne yapılmış, sonuç ne olmuştur.

2) Bu Arkeolojik Sit alanında yapılan çalışmalar izinsiz ve suç ise 07.05.2017 tarihinde bizlerin tespit ettiği çalışmalar nasıl olmaktadır.

(Evrensel)