Ana Sayfa Blog Sayfa 3159

Bir efsane daha veda etti: Chris Cornell hayatını kaybetti

Rock müziğin efsane isimlerinden, Soundgarden ve Audioslave’in vokali Chris Cornell 52 yaşında hayatını kaybetti. Müzik dünyasında “Grunge’ın yakışıklı abisi” olarak anılan Cornell’in bugün (18 Mayıs 2017) “Rock the Range” festivali kapsamında ABD’nin Ohio eyaletine bağlı Columbus kentinde sahneye çıkması bekleniyordu.

Associated Press’e (AP) konuşan Cornell’in temsilcisi Brian Bumbery, Cornell’in dün gece (17 Mayıs 2017) konser için gittiği Detroit’te hayatını kaybettiğini açıkladı. Cornell’in “aniden ve beklenmedik” olarak duyurulan ölümü için ailesi kişisel gizliliğe saygı duyulmasını isteyerek, ayrıntıları paylaşacaklarını ifade etti.

“İnanılmaz genç, inanılmaz yetenekli, inanılmaz kayıp”

Led Zeppelin’in gitaristi Jimmy Page, Cornell’in ölümüyle ilgili olarak sosyal medya hesabında yaptığı paylaşımda, “İnanılmaz yetenekli, inanılmaz genç, inanılmaz kayıp” ifadesini kullandı.

Cornell hakkında

20 Temmuz 1964’te Seattle’da doğan Chris Cornell’in anne ve babası küçük yaşlardayken boşandı; kardeşleriyle birlikte annesinin soyadı olan Cornell’ı kullanmaya başladı. Devam ettiği liseden asi davranışları yüzünden atılmasına ramak kala annesi onu okuldan aldı. Piyano dersleri alan Cornell daha sonraları annesinin ona hediye ettiği baterinin hayatını kurtardığını söyleyecekti. Daha sonra öğrenim gördüğü okulu 15 yaşında bırakan şarkıcının otoriteyle arası iyi değildi ve geçimlerini sağlayan annesine çalışarak yardımcı olmak istiyordu.

Bir süre aşçılık yapan Cornell, bir yandan da müzikle ilgileniyordu. O yıllarda derin bir bunalıma giren ve bir yıl kadar süreyle hiç evden çıkmayan şarkıcı 1984 yılında Kim Thayil ve Hiro Yamamoto’yla birlikte Soundgarden’ı kurdu.

Grammy kazandı

1987 yılında Screaming Life ve 1988’de Fopp isimli EP’leri yayınlayan grup, aynı yıl plak firması SST Records’la anlaşarak ilk debut albümleri “Ultramega OK”i piyasaya sürdüler. Albüm onlara 1990 yılında en iyi metal performansı dalında Grammy ödülü kazandırdı.

Ölüm ve var oluşçuluk temalı sözleri, güçlü sesiyle Cornell, gün geçtikçe hayran kitlesini genişletiyordu. 1991’de müzik marketlerde yerini alan “Badmotorfinger” albümüyle double­platinum alan Soundgarden rock ve metal türündeki gruplar arasında ayrıcalıklı bir yer edinmişti.

Cornell daha sonra Eddie Vedder ile Pearl Jam kurulmadan hemen önce büyük yankı uyandıran Temple of the Dog projesinin içinde yer aldı. Birlikte yayınladıkları albüm çok büyük ilgi gördü ve ikilinin düet yaptığı Hunger Strike ile Temple of the Dog şarkıları unutulmazlar arasına girdi. Alice Cooper ile Stolen Prayer’da yaptığı düetten sonra Cornell, Soundgarden’ın dağıldığını açıkladı.

2001 Rage Against the Machine grubunun gitaristi Tom Morello, bassçısı Tim Commerfold ve davulcusu Brad Vilk ile birlikte Audioslave’i kurdu.

İlk albümleri sadece Amerika’da 3 milyondan fazla sattı ve ikinci albüm Out Of Exile, Billboard listelerine 1 numaradan giriş yaparak büyük başarı kazandı. “Be Yourself”, “Doesn’t Remind Me” ve “Your Time Has Come” gibi çok sayıda başarılı single yayınlayan Audioslave, Küba’da verdikleri konserle de büyük sükse yaptı. Zira Küba’da konser veren ilk Amerikalı grup olmuşlardı. Yaklaşık 70 bin kişinin izlediği konser ücretsizdi.

James Bond filmlerinin ilk Amerikalı erkek vokali

2006 yılında yayınladıkları Revelations’dan çıkan birkaç single Miami Vice soundtrack’inde kullanıldı. Cornell daha sonra solo olarak James Bond filmi Casino Royale’in büyük ilgi gören tema müziğini yaptı. Casino Royale tüm zamanların en çok hasılat yapan James Bond filmi olmuştu ve filmin başarısıyla birlikte şarkı da oldukça popüler oldu. “You Know My Name” adlı çalışma aynı zamanda Amerikalı bir erkek vokal tarafından seslendirilen ilk Bond şarkısıydı.2007 şubatı itibariyle Audioslave’den ayrıldığını açıklayan Cornell ağır bir motorsiklet kazası geçirdi. Ancak her şeye rağmen 1999’dan bu yana merakla beklenen yeni solo albümü Carry On’u tamamladı. Şarkıcı albümden yayınladığı ilk single “No Such Thing” ve İngiltere için seçilen “Arms Around Your Love”ın da aralarında bulunduğu yeni şarkılarını Londra’da verdiği özel bir konser ile tanıttı.

Solo çalışmaları

1999 Euphoria Morning
2007 Carry On
2009 Scream
2011 Songbook
2015 Higher Truth

Soundgarden

1988 Ultramega OK (SST)
1989 Louder Than Love (A&M)
1991 Badmotorfinger (A&M)
1994 Superunknown (A&M)
1996 Down on the Upside (A&M)
2012 King Animal (Seven Four, Republic)

Temple of the Dog

1991 Temple of the Dog (A&M)

Audioslave

2002 Audioslave (Epic, Interscope)
2005 Out of Exile (Epic, Interscope)
2006 Revelations (Epic, Interscope)

Film müziği

1990 Pump Up the Volume – Heretic
1992 Singles – Seasons ve Birth Ritual
1993 True Romance – Outshined
1998 Great Expectations – Sunshower
2000 Mission: Impossible II – Mission 2000
2004 Collateral – Shadow on the Sun
2004 Grand Theft Auto: San Andreas – Rusty Cage
2006 Revelations
2006 “Casino Royale – You know my name
2007 World In Conflict – Shadow on The Sun
2011 Machine Gun Preacher – The Keeper
2012 Live to Rise – The Avengers

‘Bizim ocak bunlar yüzünden kapandı’: Çevreci çifti öldüren kişi, kiralık katil çıktı!

Antalya Finike’de yaşadıkları dağ evinde öldürülen çevreci Ali Ulvi ve Aysin Büyüknohutçu çiftinin katil zanlısı Ali Yumaç, savcılık ve mahkeme ifadelerinde, kapatılan mermer ocağında çalışan ’Çirkin’ lakaplı kişinin cinayetler için 50 bin TL teklif ettiğini, 3 bin TL’sini ödediğini ileri sürdü.

Ali Ulvi Büyüknohutçu ve Aysin Büyüknohutçu

Asırlık sedir ve çam ağaçlarının da bulunduğu Alacadağ, Gökçeyaka, Kızılcık ve Adala gibi bölgelerdeki taş ve mermer ocaklarına karşı bölge halkının da desteğiyle yaklaşık 6 yıldır hukuki mücadele sürdüren Ali Ulvi ve Aysin Büyüknohutçu çiftinin katil zanlısı Ali Yumaç, savcılık ve mahkeme ifadelerinde, kapatılan bir mermer ocağı firmasını suçladı ve azmettirici olarak gösterdi.

“3 bin lirayı al 47 bin lirayı olaydan sonra vereceğim”

Jandarma ve olay yeri keşfi sırasındaki ifadelerinde, 9 Mayıs akşamı öldürdüğü Büyüknohutçu çiftinin evine para için gittiği yönünde ifade veren Ali Yumaç, savcılıktaki ifadesinde ise şunları söyledi:

“Mermer ocağında çalışan, adını bilmediğim, 65-70 yaşlarında, siyah cip kullanan, beyaz saçlı, sürekli kirli sakalla gezen, 1.65 boylarında ’Çirkin’ lakaplı adam 8 Mayıs günü yanıma geldi. Bana ’Cebinde paran var mı?’ dedi. ’Yok’ dedim. ’Sana bir iş teklif edeceğim’ dedi. Cebinden 3 bin TL çıkarıp verdi. ’Bizim ocak bunlar yüzünden kapandı, sen bunları hallet, şu 3 bin TL’yi al, 47 bin TL’yi de olaydan sonra vereceğim’ dedi. ’Silah nasıl olacak’ dedim. ’Silahı kendin bilirsin’ dedi, başka bir şey konuşmadık.”

“Hırsızlık süsü vereceksin” demiş

Sorgusunda evden neden hırsızlık yaptığı da sorulan Yumaç, Bana aynı şahıs ’Olaya hırsızlık süsü vereceksin, para çalarsan kendine, diğer çaldıklarını da dipsiz kuyuya atacaksın’ dedi” diye konuştu. Ali Yumaç, bu kişiden aldığı 3 bin TL ve evden çaldığı 2 bin 100 TL olmak üzere eşi Fatma’ya 5 bin 100 TL verdiğini kaydetti.

Olaydan sonra mermer ocağına gitti

Olaydan sonra tarif ettiği kişiye ulaşmaya çalışmadığını da belirten Yumaç, ertesi gün saat 16.00-17.00 sıralarında bu kişiyi bulmak için mermer ocağına gittiğini, orada kendisini göremediğini söyledi. Söz konusu siyah araca ilişkin plaka bilgileri de veren Yumaç, Her ne kadar önceki ifadelerimde suçu tek başıma, kimsenin azmettirmesi olmadan işlemiş olduğumu söylemişsem de olay anlattığım gibi olmuştur. Adını bilmediğim, sadece simaen tanıdığım, size tarif ettiğim şahıs bana para teklif etmiş ve suçu işlememe sebep olmuştur. Ben evden maktulleri öldürme planı ile çıktım” dedi.

Savcılık ifadesinin ardından mahkemeye sevk edilen Yumaç, buradaki ifadesinde ise cinayet öncesi mermer ocağı sahiplerinden silah talep ettiğini, ancak onların vermediğini söyledi.

“Öldürme düşüncem belli ölçüde vardı”

’Çirkin’ lakaplı kişiyi yaklaşık 1 yıldır tanıdığını da anlatan Ali Yumaç, bu adamdan aldığı 3 bin TL ve evden aldığı 2 bin 100 TL’yi eşine verdiğini belirterek, Eve ilişkin keşif kısmını eşimle eve çay içmeye gittiğimizde yapmış olabilirim. Olay akşamı maktullerden erkek olanını öldürme düşüncem belli ölçüde vardı. Ancak eşini öldürme düşüncem yoktu. Olay akşamı erkek maktul bana fener doğrulttu ben de o esnada vurdum. Işığı bir anda bana doğru tutunca panikledim ve tetiğe bastım. Erkek maktul sırtüstü düştü. Sonra kadına da ateş ettim. Onu da öldürdükten sonra kaçtım. Çok pişmanım” diye konuştu.

Çay içmeye keşif için gitmiş

Ali Ulvi Büyüknohutçu’yu 4 yıldır tanıdığını kaydeden Yumaç, Büyüknohutçu çiftinin evine çay içmeye keşif amaçlı gittiklerini de itiraf etti. Yumaç, Evi keşfetmem gerekiyordu. Daha sonra eşimle Ali amcanın evine çay içmeye gittik ve keşif amacımı gerçekleştirmiş oldum. ’Çirkin’ lakaplı kişi 47 bin TL’lik kalan tutarı, cinayetten 3-4 gün sonra getireceğini söyledi. Getireceğim dediği yer mermer ocağıydı” dedi.

(Hürriyet)

Belarus’ta direniş ve baskı içinde geçen 2 ay: Çapulcular, anarşistler ve diğer isyankar canlılar

CrimethInc.’de yayınlanan röportajı Yeşil Gazete yazarı Ali Serdar Gültekin‘in çevirisiyle paylaşıyoruz.

***

Şubat 2017’de Belarus’ta Mart ayına kadar devam eden ve Lukashenko’nun on yıllar süren iktidarının temellerini sarsan bir dizi şiddetli gösteriler patlak verdi. Anarşistler, sokaktaki karşılaşmaları ve hareketin tekliflerini radikalleştirerek ön sıralardaydılar. Anarşistlerin taktikleri, polis şiddetine direnen kendilerine katılmış diğerlerine de yayıldı. Bu raporu hazırlamak için Belaruslu anarşistleler görüşmeler yaptık.

Belarus başkanı Alexander Lukashenko iktidara 1994 yılında geldi. Beşinci dönemi için güz 2015’de seçildi. Sosyal hareketleri ve tüm muhalefeti şiddetle bastırmasıyla kötü bir şöhrete kavuştu. Küçük ama canlı anarşist ve antifaşist grup, birçok yoldaşın uzun hapis cezalarına çarptırıldığı yıllar süren baskıya dayandılar.

Fakirliğin suçlulaştırılması / Parazitle karşı koyuyorlar

Belarus, Rusya ile güçlü iktisadi bağları neticesinde yıllardır piyasasında durgunluk ve daralma yaşıyor. Bunun bir sonucu olarak hükümet, refah devletinden bir takım kesintilere gitti. Bu da yetmezmiş gibi Belarus toplulumun en kırılgan kesimini suçlulaştıran ve küçük düşüren girişimleri insanları uçurumdan aşağıya yuvarladı. 2015’de Luhashenko, son altı ayda hiçbir iş yapmamış olan herkesten özel bir vergi alarak sosyal sağlık ve eğitim hizmetinin masraflarını çıkaracak yeni bir yasa geçirdi. Nüfusun en fakir kesimi “sosyal parazitler” olarak tanımlandı. Vergiden sakınmanın tek yolu ise insanların iktisadi durumlarını hükümetin özel bir komisyonuna açıkladıkları küçük düşürücü bir süreçten geçmeleri. Tahminlere göre tasa yarım milyon insanı etkiledi. Vergiyi veremeyenler ise 15 günlük zorunlu işlere mahkum edildiler.

Bu yeni yasaya karşı ilk gösteri 17 Şubat’ta Belarus’un başkenti Minsk’te gerçekleşti. Bu gösteri yetkililer tarafından yasaklanmıştı. Buna rağmen 2000 kızgın kişiyi çekmeyi başardı. Gösteriye katılan muhalefetin bazı siyasetçileri diğerlerini sakinleştirmeye çalıştılar ancak sesi gür çıkan anarşistlerle başa çıkamadılar. Devlet derhal baskı ile cevap verdi fakat kalabalık kayda değer bir dayanışma göstererek herkesi polis gözaltına almasından kurtardılar.

Gösteriler Minsk’ten diğer şehirler Gomel ve Brest’e yayıldı. On yıllardır herhangi bir protetoya tanıklık etmemiş Orsha, Bobruisk, Kobrin, Luninec gibi küçük şehirlere de gösteriler yayıldı. Lukashenko’nun yasayı geri çekeceği ve kaldıracağına dair sözlerine rağmen gösteriler onun istifasını talep ederek devam etti.

Görünüşe göre insanları sokağa iten bir tarafta fakirliğin suçlulaştırılması ve diğer yanda sosyal devletin kademeli olarak yok edilmesi. İnsanlarda bardağı taşıran noktanın ne olduğunu düşünüyorsunuz?

Belarus şu an bir ekonomik krizde ve bu durum devlet tarafından tamamıyla görmezden geliniyor. Ülkenin başkanı, Alexander Lukashenko her şey hiç olmadığı kadar iyiymiş gibi davranıyor. Aynı zamanda maaşlar düşüyor, fabrikalar kapanıyor, özelleştirme insanları uçurumdan aşağıya yuvarlıyor. Kendini idame edebilmek için devlet halktan daha çok para sızdırıyor. Sosyal parazitlik hakkındaki konuşmalar bir yana toplumu kriz konusunda suçlama girişimleri mevcut. Sosyal devletten uzaklaşma önceden Lukashenko’yu destekleyen ya da en azından açıktan karşı çıkmayan birçok kişiyi yabancılaştırdı.

Gösteriler âdemi merkeziyetçi hatta birçok durumda kendi başına örgütlenmiş. Kim bu sokaktaki insanlar ve nasıl örgütleniyorlar?

Birçok durumda gösterilere hâlâ muhalefet aktivistleri tarafından çağrı yapılıyor. Fakat rejimden memnun olmayan herkesi harekete geçirmeyi başardılar. Örgütlenme şu sosyal ağ ve kaynaklarını olaylar hakkında haber yapmaya kullanan bazı muhalefet medya platformları aracılığıyla gerçekleşmekte.

Şunu belirtmekte fayda var, normalde gösteriler çoğunlukla başkent Minsk’te yoğunlaşırdı fakat bu sefer gösteriler başkentin dışında da gerçekleşmekte. Büyük şehirler dışında insanlar daha büyük güçlüklerle karşılaşıyorlar ve bu belki gösterilerin neden bu kadar yayıldığını açıklayabilir.

Herhangi bir grup gösterileri daha merkezileştirmek, onu kontrol etmek ve gösterilerdeki çok sesliliği azaltmak için ayaklanmanın sözcülüğünü üstlenmeye çalıştı mı?

Her muhalif parti ya da grup gösterileri sahiplenmeye çalışıyor. Bunu farklı muhalif platformların gösterileri farklı yönlerden tasvir etmelerinden anlayabilirsiniz. Nüfuz için çoktan beri birbirleriyle mücadele halindeler. İlk sosyal taleplerin aksine tüm bu gruplar adil seçim ve reform fikrini zorluyor.

Bana göre birçok kişi muhalif partiler hakkında şüphe içinde çünkü kendilerini birçok defa ifşa ettiler. Şimdiden gösterilerden ayrık, rakiplerinin eylemlerini göz ardı ederek sadece kendi eylemleri için harekete geçiyorlar. Aynı zamanda, farklı grupların barklı şehirlerde nüfuzları olduklarından ülkenin başka yerlerinde eylemleri başka muhalif grupların ele geçirme ihtimali var.

Ulusalcılar hareketin bir parçası mı?

Belarus muhalefeti için liberal ulusalcılar önemli bir ideoloji bu sebeple gösterilerde ulusalcı bayraklar ve semboller görebilirisiniz. Fakat şimdiye kadar gösterilerin sosyopolitik kısmı ulusalcı ajandaya pek alan bırakmadı.

İnsanlar, rejimin gösterileri sebebi olan yasayı geri çekmesini sağladılar. Ardından rejimin kendisine döndüler. Fakat başka politikacıları talep etmekten öteye geçtiler mi?

İlk talep “parazit yasası”nın geri alınmasıydı, ardından Lukashenko’dan kurtulmak. İnsanların yeyrine kimin geçmesini istediklerine dair bir fikirleri var mı? Şüpheliyim. Hep birlikte bir diktatöre karşı dururken akıllarından geçen bu değil. Özerklik ve diğer anarşist değerlerin yerleşmesi amacıyla bir isyan için – bu gerçekten bizim toplumumuzdan çok uzak. Bir hususun anılması çok önemli, Lukashenko yasayı geri çektiği kabul etmedi, bu şekilde insanların elinden küçük bir zaferi bile aldı.

Belarus’taki isyan Doğu Avrupa’daki geçen yıllarda gerçekleşmiş olanlardan sadece biri. Belarus’taki isyanı Doğu ile Batı arasındaki düşmanlık yönünden nasıl yorumluyorsunuz?

Ülkenin dört bir yanındaki gösteriler daha ileri bir şeye yol açmadı. Umuyoruz ki baskının ardında kalabalık çözülmez ve belki bu hisle bir şeyler oluşmaya başlar. Şimdilik Belarus’un bir çeşit burjuva devrimine yakın olduğunu söylemek zor.

Fakat eğer insanlar kazanır ve Lukashenko geri adım atarsa muhalefet Batıya doğru ilerler ve Rusya’nın nüfuz alanından uzaklaşır. Aynı zamanda bu bir Ukrayna senaryosu tetikleyebilir ve Rusya ilhak ederek ya da bir kukla rejim yerleştirerek bölgeyi tutmak için müdahil olabilir. Rejimin çöküşü bu bölgenin istikrar kazanmasına için kısa dönemde kesinlikle bir fayda sağlamaz öte yandan belki SSCB’den Lukashenko’ya uzun süreli diktatörlüklerin yerine bir miktar liberal özgürlükler getirebilir.

Kara Kızıl Bayrak Altında

Gösterilerde anarşistler kilit elemanlar ve sonuç olarak baskının ana hedefleri onlar. Hükümet anarşistlerin provokatörler olduğunu iddia ederek yeni bir “Maidan” yaratmaya ve Belarus’daki barışı yok etmeye çalışıyor. Yetkililer açıklamalar, videolar yayınladılar ve ülkedeki radikalleri hapsetmeye başladılar. Önce, gösterilerden sonra anarşistlerin peşine düştüler. Onlara kısa hapis cezaları verdiler. Ardından insanlar henüz cezaevlerinden tahliye edilmemişlerken tekrar tutuklayarak hükümlerini uzattılar.

25 Mart’taki gösterinin en büyük toplanma, mücadelenin zirvesi olası gerekiyordu. Bunun yerine son yıllarda polisin acımasızlığının en büyük gösterisi oldu. Onu izleyen günlerde polis dairelerin kapılarını kırmak için itfaiyeyi çağırmak gibi hilelerle baskınlar düzenleyerek daha önceden anarşizm ile bağlantısı ya da önceden politik bir suçlaması bulunan herkesi tutukladı. Tutuklulara yiyecek be para toplamaya çalışan küçük bir gruba bile saldırıp tutuklayarak 15 güne mahkûm ettiler. Tutuklanan her 100 kişiden 30 ya da 40’ı anarşist.

25 Mart gösterilerinde polis parlamentoyu işgal etti ve insanlar ortaya çıktıkları anda tutuklamaya başladı. Nihai sayı net olarak bilinmese de 600 kişinin tutuklandıkları tahmin ediliyor. Çoğu aynı gün serbest bırakıldılar ancak yaklaşık 100’ü tutuklu kalmaya devam etti.

Görünüşe göre Batı medyası ve Belarus rejimi anarşistlerin gösterilerde önemli bir rol oynadıkları ifadesinde birleşmiş durumdalar. Ne tür bir varlık gösterdiler?

Anarşistler üç gösteriye katıldılar ve 25 Mart’taki toplanma yerine varamadan tutuklandıkları bir başarısız girişimleri oldu. Anarşistlerin rolü gösterilerin daha canlı olması sağlamak ve geleneksel muhalefet gösterilerilerinden uzaklaştırmak ve bu oldukça başarılı oldu: toplumun diğer kesimlerinden olumlu birçok geri dönüş oldu. Topluma yönelik sloganlar ve anarşistlerin harekete getirdikleri alternatif öneriler, diğer göstericiler için eskimiş muhalefet sloganlarından daha ikna edici oldular. Bu bakımdan anarşistler daha çok insan çekken bir siyasi hareket oluşturdular.

Aynı zamanda, anarşist gruplar hiçbir zaman özellikle büyük olmazlar. Şubat ve Mart aylarında anarşist bloktan en büyük hareket 30 ila 40 kişi arasında oldu. Buna rağmen geleneksel muhalefetten tamamen farklı bir şey önerdiğimizi göstermek için bu sayılar yeterli oldular.

Lukashenko anarşistleri provokatör olarak tanımlayıp yeni bir “Maidan” yaratmaya ve OHAL ilan etmeye çalıştı. Öte yandan muhalefet gösterilere barışçıl geçişin dilini dayatmaya çalıştı. Bu iki manevraya karşı anarşistlerin tepkisi ne oldu?

Çok bir tepki olduğunu sanmıyorum. Hezeyanlarında Lukashneko her zaman, kendi vahasını yok etmeye çalıştıklarına inandığı Batı’nın ajanlarını suçladı. Şu ana kadar bize göre bu saldırılar çok önemli değil. Bunun gibi muhalefetin barışçıl diline tepki göstermeyi de planlamadık. Bizim kendi ajandamız var ve bu diğer gruplarla bunu tartışmaya girmenin hiçbir anlamı yok.

Anarşistler gösterilerde diğer katılımcılara nasıl ulaşmaya çalışıyor. Bunun gibi bir isyana iki ay katılımından nasıl dersler çıkarılabilir?

Her bir gösteride iyi sloganlar ve yeni şarkılar kullanıldı. Flamalar ve davullar gibi görsel ve duysal unsurlar insanları anarşistlerin yakınına getirdi. Medya anarşistlerin mesajlarını gösterilerin bir parçası olarak yayınlamaya hevesliydi. Bunlarla birlikte gösterilere katılan insanlara dağıtmak için el ilanları da getirdik. Öğrendiğimiz dersler hakkında konuşmak zor. Çıkarımlar insanlar hapisten çıktıklarında tartışacaklar.

Görünüşe göre anarşistler baskının asıl hedefi. Bunun neden olduğunu düşünüyorsunuz? Devlet, gösterilerin en radikal tarafı kesildiğin biteceğine inanıyor olabilir mi?

Devletin izin verdiği gösterilerin ötesine geçebilmek konusunda en yetenekli gurubu anarşistler oluşturuyor. Gösterilerde anarşistlerin daha büyük nüfuzu, daha çok insanın limitlerini aşmasının potansiyelini taşıyor. Bana göre polis bunu açık bir şekilde anladı. Anarşistler bir tehdit çünkü barışçıl gösteri ya da meşruluk konusunda dogmatik fikirlere sahip değiller ve yetkililerin “birlikte çalışabileceği” liderleri yok.

İsyandan önce Belarus’ta anarşistler görünür bir güç müydüler? Son birkaç yılda anarşizm için Belarus’ta durum nedir?

Bana göre Belarus’ta anarşistler bundan önce de görünürlerdi. Son birkaç yılda muhalefet sokaklardan çekildiler. Anarşistler hâlâ yasadışı faaliyet gösteren birkaç gruptan biriydi ve topluma sosyal projeler götürüyorlardı. Hâlâ ülkenin siyasi arenasında birçok anarşist görünür değil.

Baskıya rağmen, görünüşe göre insanlar Belarus’ta rejime karşı uzun süredir mücadele içinde – sadece anarşistler değil sıradan insanlar da. Diğer göstericiler devletin baskısı karşısında nasıl tepki veriyorlar? Kara bloğu savunan göstericiler olduğunu ya da benzeri hikâyeleri duyduk.

Tabii ki bazı insanlar gösterilere katılmak konusunda hevesli, tutuklanabileceklerini bile bile. Bu bizi şaşkına çeviren bir şey. Onlar ekstrem siyasi aktivistler değiller fakat insanlar baskının tehditlerine rağmen değişim için savaşıyorlar.

Diğer göstericilerin anarşistlere karşı gösterdikleri dayanışma olağanüstüydü. Çevik kuvvet daha ilk gösteride anarşistleri göz altına almaya çalışıyordu ve gösteriden evlerine dönen bazı insanlar anarşistlere yardım ediyor ve polisi itekliyorlardı. Bunu “normal insanlar”dan beklemiyorlardı. Ardından bu çeşit dayanışma birden çok kez daha yaşandı. Bunu tekrar 15 Mart’ta anarşistlerin gözaltına alınmasına engel olmaya çalışan, 15 ila 20’si sıradan insanlardan oluşan 50 kişiyi göz altına aldıklarında yaşadık.

25 Mart’taki gösteriler şimdiye kadar ki en büyüğü olacaktı ancak şimdiye kadar ki en büyük baskı dalgasıyla Minsk polis işgali altında kaldı. Tutuklananların durumu nedir? Kaç anarşist hâlâ tutuklu?

Birçok kişi tutuklamanın ardından salıverildiler. Ne yazık ki bir kişi gözaltını ihlal ettiği gerekçesiyle hapishaneye sevk edildi. İki yıla mahkûm oldu. Tutuklananlardan bazıları üniversiteden atılmayı ya da işlerini kaybetmeyi bekliyorlar. Ev sahibi KGB’nin baskısından ötürü evden çıkarılan en az bir kişi var.

Belarus’tan anarşistler dünyadaki yoldaşlarını dayanışma için çağırdılar. İnsanlar mücadeleyi desteklemek için ne yapabilir?

Belarus’taki anarşistleri desteklemenin birçok yolu var. Dayanışma eylemleri düzenleyebilir, yasal destek için para toplayabilir, ya da gösterileri gerçekleştirmek için bilgi paylaşabilirsiniz.

Belarus’taki göstericileri buradan destekleyebilirsiniz.

***

 

Röportajın İngilizce orijinali

Yeşil Gazete için çeviren: Ali Serdar Gültekin

(Yeşil Gazete, CrimethInc.)

Cezaevinin LGBTİ tanımı: Cinsel yönelim bozukluğu…

Eskişehir H ve T Tip Cezaevi yönetimi LGBTİ bireylerini ‘cinsel yönelim bozukluğu’ şeklinde tanımladı.

TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu bünyesinde kurulan Cezaevi Alt Komisyonu’nun 2016 ve 2017 yıllarında incelemelerin gerçekleştirildiği Kırıkkale F Tipi, Ümraniye E ve T Tipi, İstanbul Çocuk Bakım Evi, Eskişehir H ve T Tipi, Bursa H Tipi ve Balıkesir L Tipi cezaevleriyle ilgili raporları dün gerçekleştirilen toplantıda ele alındı.

Ümraniye E Tipi Cezaevi’ne ilişkin raporda cezaevinde kalabalıklaşma ve ısınma sorunu yaşandığı, yemeklerin hazırlanışı ve kantinden bazı ürünlerin temin edilemediğine ilişkin şikâyetler bulunduğu belirtildi. Raporda, özellikle son dönemde Türkiye genelinde ceza infaz kurumlarında kalabalıklaşma sorunu bulunduğuna işaret edilerek, yeni cezaevi inşaatlarının hızlandırılması önerildi.

Hepsi aynı koğuşta

Eskişehir H ve T Tipi cezaevleri raporunda ise kapasitenin üzerinde hükümlü ya da tutuklunun cezaevinde olduğu belirtildi. Raporda, kurum idaresi tarafından komisyona yapılan bilgilendirme kapsamında cezaevinde bulunan hükümlü ve tutukluluklar sıralanırken, LGBTİ bireyler hakkında “cinsel yönelim bozukluğu kategorisi” tanımlaması yapıldı.

Söz konusu tutuklu ve hükümlülerle yapılan görüşmeyle ilgili bölümde ise “LGBTİ mahpuslar” tanımlamasının yapılması dikkat çekti. Raporda, LGBTİ mahpuslar, gay, lezbiyen ve trans bireylerin karışık olarak aynı odalarda kaldığını da bildirdi.

(Cumhuriyet, T24)

İBB’nin kafesi, Topkapı Sarayı’nın surlarını tahrip etti!

Topkapı Sarayı’nı çevreleyen surların dibinde, Gülhane Parkı’nın içinde, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne (İBB) bağlı Beltur tarafından işletilen Kandil Kafe’nin 538 yıllık surlara zarar verdiği ortaya çıktı.

Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılan surlarda kaçak yapılaşma olduğunu tespit eden İstanbul 4 No’lu Koruma Kurulu, suç duyurusu yapılması gerektiğini belirtti. Kurul, “Telgrafhane binasındaki tarihi dokuya aykırı uygulamalar eski haline getirilmeli. Can güvenliği önlemleri de alınmalı” dedi.

Altı ay süre

Topkapı Sarayı’nı çevreleyen surlar, Fatih Sultan Mehmet tarafından 1478 yılında yaptırıldı. 4 kilometre uzunluğundaki Sur-u Sultani, Fatih’ten günümüze kadar ayakta kaldı.

Cumhuriyet’ten Hazal Ocak’ın haberine göre, İBB’nin CHP’li meclis üyesi Hüseyin Sağ, surları tahrip eden Kandil Cafe’yi İstanbul 4 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Müdürlüğü’ne şikâyet etti. Dilekçesinde surlara Beltur’un açtığı kafe için balkon eklendiğini ve kapının genişletildiğini belirtti. Dilekçeye göre tarihi surlar delinerek dışına dübelli vidalarla pergola (çardak benzeri yapı) bağlandı. Pergola için de zemin yükseltildi ve merdiven eklendi.

Surların yıllardır kapalı duran küçük bir pencere büyüklüğündeki kapısı enine ve boyuna büyütülerek Beltur’a ait kafeye özel giriş haline getirildi. Şikâyeti değerlendiren kurul, alanda kaçak yapılaşma olduğunu tespit etti ve suç duyurusunda bulunulması gerektiğine dikkat çekti. Kurul tarihi yapının eski haline getirilmesini ve getirildikten sonra sonucunun kurula ve Fatih Belediyesi’ne bildirilmesini istedi. Yapı içerisinde de betonarme sistemin yapıldığı ve bu sistemin “can güvenliği performans seviyesine ulaşmadığı’ ifade ederek güvenlik önleminin alınmasını istedi. Tüm bu aykırılıkların giderilmesi ve yapının eski haline getirilmesi için 6 ay süre verdi. Süre 23 Mayıs’ta doluyor.

(Cumhuriyet)

Sevgilisini bıçaklayan kadın, ‘olağanüstü yetenekli’ olduğu için beraat etti

İngiltere’de mahkeme, erkek arkadaşını bıçaklayan Oxford Üniversitesi tıp öğrencisi genç kadını “olağanüstü yetenekli ve zeki” bulunca beraat kararı verdi. Yargıç, “Bu olağanüstü yetenekli genç kadının istediği mesleğe girme konusundaki uzun süredir çabaladığı kariyer hedefini önlemek çok ağır bir ceza olur” diye konuştu.

İngiltere’nin Oxford Üniversitesi’nde tıp eğitimi gören Lavinia Woodward (24) isimli kadın, Tinder aracılığıyla bulduğu erkek arkadaşı Thomas Fairclough’ı bacağından bıçakladı. İddiaya göre Woodward, sevgilisinin üzerine laptop, bardak ve reçel kavanozu da fırlattı.

Habertürk gazetesinin haberine göre mahkeme, tıp dergilerinde makaleleri yayınlanan ve gelecek vaat eden kalp cerrahının ceza almasının “kariyerini kötü yönde etkileyeceği için” beraat kararı verdi. Yargıç Ian Pringle, “Bu olağanüstü yetenekli genç kadının istediği mesleğe girme konusundaki uzun süredir çabaladığı kariyer hedefini önlemek çok ağır bir ceza olur” diye konuştu. Woodward, haberi kutlamak için mahkemenin hemen ardından Barbados’a tatile gitti. Woodward’ın bir arkadaşı ise, “Nobel Ödülü kazanabilecek kadar zeki birisidir” açıklamasını yaptı.

(Habertürk)

Açlık grevi 71. gününde: Polis destek verenleri gözaltına aldı, çiçekleri yaktı, kovayı ‘gözaltına’ aldı!

Akademisyen Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça’nın işlerine geri dönmek için başlattıkları açlık grevinin 71 gününde, kendilerine destek olmak için gelenlere polis müdahale etti. Bu sabaha karşı yapılan saldırıda, direniş alanındaki çiçekler yine toplandı.

Kendilerine “Yurtta Sulh Konseyi” adını veren cuntacıların 15 Temmuz’daki darbe girişiminin ardından ‘FETÖ’yle mücadele edileceği gerekçesiyle ilân edilen Olağanüstü Hal kapsamında yayımlanan Kanun Hükmündeki Kararname ile ihraç edilen Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın açlık grevine destek olan gruba polis, “çevreye rahatsızlık verdikleri” gerekçesiyle dağılmaları konusunda uyarıda bulundu.

Aralarında Semih Özakça’nın eşi Esra Özakça ile yine Kanun Hükmünde Kararname ile ihraç edilen Veli Saçılık’ın da olduğu beş kişi gözaltına alındı. Gözaltına alınan Veli Saçılık, İnsan Hakları Heykeli önünde süren açlık grevine destek olanların getirdiği çiçeklerin polis tarafından yakıldığını belirtti.

Avukat Zehra Özdemir de, polisin alandaki pankartları yaktığını, nöbettekilerin ısınmak için ateş yaktığı kovayı da aldığını açıkladı.

Esra Özakça, götürüldükleri karakolda da darp edildiklerini açıkladı.

(Bianet, Yeşil Gazete)

 

Fransızların 1930’lardan kalma maden atıkları: Balıkesir’de yollara kanser döşeniyor!

Balıkesir Balya’da, belediyenin yaptığı yol çalışmasında ağır metaller içeren atıklar kullanıldı. Neredeyse her sokağa serilen atıklar halkı hızlı adımlarla kansere sürüklüyor.

Balıkesir’in Balya ilçesinde, içeriğinde yüksek oranda kurşun, çinko, kadmiyum ve arsenik bulunan maden atıklarının Balya Belediyesi tarafından yol çalışmasında kullanıldığı ortaya çıktı. Ağır metallerden oluşan atıkların yağmurla birlikte içme suyuna karışmasından endişe duyan bölge halkı büyük bir tehlikeyle karşı karşıya kalmış durumda.

BirGün’den Demet Sargın’ın haberine göre, Balya’da yaşanan olay büyük bir çevre felaketini ortaya çıkardı. Fransızların kurşun ve çinko madenini işlettiği 1930’lu yıllardan kalma atıklarının, belediye tarafından yol çalışmasında kullanıldığı öğrenildi. Kanalizasyon çalışmaları sırasında kazılan yollarda çamur oluşumunu engellemek için kullanılan bu tehlikeli atıklar Ocak ayından bu yana ilçenin tüm sokaklarını kaplamış. Bölge halkından aldığımız bilgilere göre, halkı kansere sürükleyen bu ağır metaller, okullardan öğrenci pansiyonlarının çevrelerine kadar her yere serilmiş vaziyette.

İlçede herkes öksürüyor

Çevre Şehircilik İl Müdürlüğü tarafından taşınması dahi yasaklanmış olan atıkların yıllardır açık bir şekilde muhafaza ediliyor oluşu da ayrı bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Konuyla ilgili konuşmak istediğimiz belediye yetkilileri sorularımızı yanıtsız bırakırken, kişisel güvenliği nedeniyle ismini vermek istemeyen Balyalı bir yurttaş durumu şöyle özetliyor:

“İlçede herkes öksürüyor. Atıkların serildiği yolların altından içme suyu hattı geçirildiği için bu maddeler içme suyuna da karışacak. Ayrıca atıkları ilçeye bağlı köylere de kamyonlarla taşıdılar. Bizim sesimizi duyun!”

Bir milyon metreküp zehir

Görüntüler eşliğinde görüşlerine başvurduğumuz Dokuz Eylül Üniversitesi Çevre Mühendisliği öğretim Üyesi Prof. Dr. Enver Küçükgül Balya halkının kanser tehlikesinde olduğunu ifade etti. Küçükgil şöyle konuştu:

“Burada sokaklara serilen madde kurşun ve çinko madeninin atıklarıdır. Çevre Ve Şehircilik Bakanlığı, Çevre Yönetimi Genel Müdürü Muhammet Ecel imzasıyla yazılan yazıda bu atıkları içerdiği Kurşun, Çinko Arsenik ve Kadmiyum gibi maddelerin zehirli kanserojen ağır metal içerikleri nedeniyle ‘tehlikeli ve zararlı’ olduğu ve miktarının bir milyon metreküp olduğu belirtilmiştir.”

Belediye suç işliyor

Belediyenin suç işlediğine değinen Küçükgil sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bu atılar ekosistemin tüm bileşenleri için zararlı, zehirleyici, hastalık yapıcı, iyileşme ihtimali düşük olan yani kansere yol açabilecek niteliktedir. Belediyenin yaptığı işler tamamen yanlıştır ve kanunlarımıza göre suçtur.”

(BirGün)

[Yeşil İşler] WWF Türkiye, Samandağ kumsallarındaki deniz kaplumbağaları için gönüllüler arıyor

WWF (Doğal Hayatı Koruma Vakfı) TürkiyeSamandağ Çevre Koruma ve Turizm Derneği koordinasyonu ve Orman ve Su İşleri Bakanlığı 7. Bölge Hatay Şube Müdürlüğü işbirliğiyle 2017 yuvalama döneminde gerçekleştirilecek deniz kaplumbağası izleme ve koruma çalışmaları için gönüllüler arıyor.

Siz de deniz kaplumbağası gönüllüsü olmak istiyorsanız başvuru için WWF Türkiye’nin ilan sayfasını ziyaret edebilirsiniz.

Yeşil iş ilanlarınız artık Yeşil Gazete’de

Yeşil İşler sayfamız için tklyn

 

(Yeşil Gazete)

Deniz memelilerinin korunmasına dair anlaşma Türkiye’de yürürlüğe girdi

ACCOBAMS (The Agreement on the Conservation of Cetaceans of the Black Sea, Mediterranean Sea and contiguous Atlantic area – Mücavir Atlantik Deniz Bölgesi, Akdeniz ve Karadeniz’deki Deniz Memelilerinin Korunmasına Dair Anlaşma) Anlaşması’na Resmi Gazete’den de yayınlanarak yürürlüğe girdi.

AB Uzman Yardımcısı Işıl Aytemiz, “Deniz memelilerinin korunmasına ilişkin uluslararası anlaşmalar ve AB ile Türkiye’nin olası politika uygulamaları” başlıklı AB uzmanlık tezinde  ACCOBAMS Anlaşması hakkında şu bilgileri veriyor,

“Akdeniz ve Karadeniz’deki setaselere yönelik tehditleri en aza indirgemeyi ve bu canlılar hakkında var olan bilgileri arttırmaya yönelik bir işbirliği aracı olup, devletlerin setaseler için detaylı koruma planları uygulamalarını, balıkçılık bölgelerinde setaselerin bilinçli olarak avlanmasını yasaklamalarını, tesadüfi yakalanmaları en aza indirgemeleri için önlemler almalarını, özel koruma alanları oluşturmalarını talep eden ve insan-setase etkileşiminin yönetilmesini, sürekli izleme ve araştırmaların yapılmasını, karaya vuran deniz memelileri hakkında sistematik araştırma programı geliştirmesini, halkın bilinçlendirilmesini ve acil durum önlemlerinin belirlenmesini öngören bir Anlaşmadır. 1996 yılında imzalanmış, 2001yılında yürürlüğe girmiştir.”

Anlaşmanın kapsadığı türlerden ülkemiz karasularında
görülenler

ACCOBAMS’a 2009 yılında katılan Türk Deniz Araştırmaları Vakfı (TUDAV), bu kararı sosyal medya hesabından Türkçe ve İngilizce metinlerle duyurdu.

 

Vakfın açıklaması şu şekilde:

 

Vakıf olarak 2009 yılından beri partneri olduğumuz ACCOBAMS Anlaşması (Mücavir Atlantik Deniz Bölgesi, Akdeniz ve Karadeniz’deki Deniz Memelilerinin Korunmasına Dair Anlaşma) sonunda Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi!

Finally, Turkey ratify the ACCOBAMS Agreement (Agreement on the Conservation of Cetaceans of the
Black Sea, Mediterranean Sea and contiguous Atlantic Area) which TUDAV has been Partner since 2009!

 

(Yeşil Gazete)