Ana Sayfa Blog Sayfa 3146

Erdoğan’ın İstanbul davetine NATO ülkelerinden ret

Alman Die Welt gazetesinin haberine göre, Almanya’nın da aralarındaki bulunduğu bazı NATO üyeleri Erdoğan’ın bir sonraki NATO liderler zirvesinin İstanbul’da yapılması önerisini kabul etmedi.

Die Welt gazetesinin NATO kaynaklarına dayandırdığı haberinde, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 2016 senesinde Polonya’nın başkenti Varşova’da gerçekleşen NATO zirvesinde yaptığı zirve davetinin aralarında Almanya, Fransa, Hollanda ve Danimarka’nın bulunduğu birçok NATO ülkesi tarafından reddedildiğini yazdı.

Die Welt, NATO kaynaklarının “Türkiye’nin uluslararası alandaki itibarını artırmak ve NATO’nun Türkiye’nin iç politikasına destek verdiği izlenimini vermek istemiyoruz” dediğini aktardı.

Haberde, NATO içinde resmi bir karar alınmasa da zirvenin yapılması için önceden planlanan kentin de İstanbul olduğu, ancak bu fikirden daha sonra vazgeçildiği ifade edildi.  Konunun ABD Başkanı Donald Trump’ın 25 Mayıs’ta ilk defa katıldığı Brüksel’deki NATO liderler zirvesinde de gündeme geldiği belirtildi.

Zirvenin Türkiye’de yapılmasını istemeyen ülkeler, buluşma için Brüksel’i önerdi. NATO kaynakları, bu önerinin 18 Batı Avrupa ülkesi ve Kanada tarafından desteklendiğini aktardı. Habere göre, Belçika da 2018 yılındaki liderler zirvesine Brüksel’de ev sahipliği yapmaya hazır olduğunu iletti.

Die Welt, 2018’in yaz aylarında yapılması planlanan zirve için nihai kararın haziran ayında toplanacak NATO savunma bakanları toplantısında alınmasının beklendiğini belirtti.

 

(Deutsche Welle, Die Welt)

Referandum ve kırda reform – Umut Kocagöz

Bu yazı karasaban.net/ den alınmıştır

Türkiye’de yaşanan ve “rejim değişikliği” olarak adlandırılan dönüşüm süreci çeşitli boyutlarıyla anlam kazanmaya ve anlandırılmaya muhtaç. Lakin, değişimin temel aktörleri de olmak üzere kimsenin gerçekten neye niyet ettiğini ve neyi bulduğunu net bir şekilde ifade etmek neredeyse imkansız. Bu belirsizlik, ortada ciddi bir krizin olduğunu gösteriyor. Bu krizin belirli tıkanmalar ve inisiyatif boşluklarının yanı sıra, siyasi program açısından da eksikliklerle dolu olduğunu söyleyebiliriz.

OHAL rejiminin ilk siyasal program önerisi kıra yönelik ve tarımla ilgili oldu. Bir sermaye fraksiyonu olan cemaatin mal varlıklarına el koymak suretiyle sermaye birikimi yaratan hegemonik blok, kendi egemenliğini pekiştirmek için “milli tarım projesi” açılımını geliştirdi. Daha sonra bu açılımı “milli enerji projesi”, ve bir takım diğer “milli” projeler izledi. Milli Tarım Projesi, Türkiye’de egemen sınıfların ikna etmekte öncelik sıralamasına koyduğu kırsal sınıfları (köylülüğü) yeni “istikrar, güvenlik, huzur” adı altındaki milli temelli projeye destek kazanmak için geliştirdiği bir proje idi. Özünde Türkiye tarımının dönüşüm sürecini, tarımın “iflasını” itiraf eden bu proje1, Türkiye’deki egemen güçlerin kıra ve tarıma dair projesini bütün berraklığı ile ortaya koymaktadır. Bu proje, varlık fonu ve el koymalar gibi “iktisadi” görünümlü zor aygıtları; OHAL gibi askeri zor aygıtları; ve kır ve kentte ortaya çıkan mafyatik ilişkiler üzerinden ortaya çıkan zor aygıtları üzerinden pekiştirilmektedir.2

Lakin, bu programın bir günde, tepeden inerek oluşturulduğunu; köylülerin ve özellikle de çiftçilerin bu programı anında kabul ettikleri ve desteklediklerini söylemek gerçekçi olmayacaktır. Milli Tarım Projesi, başta devletin köylülük ile kurduğu ilişkinin bir tarihsel izdüşümü; korumacı devlet sisteminden neoliberal devlet/yönetim sistemine geçişte yaşanması gereken dönüşüm sürecinin mevcut konjonktüre bağlı olarak yenilenmesi/güncellenmesidir.

Türkiye’de kırda, özellikle de tarımsal üretim alanında siyaset, çiftçi sendikalarının kurulma ve örgütlenme sürecine ve enerji ve maden temelli projelere karşı geliştirilen refleksif tepkilere kadar, egemen bloğun oluşum ve yer değiştirme seyrine bağlı olarak şekillenmiştir. Bunun karşısında, çeşitli toplumsal güçlerin kendilerini gösterdikleri ve doğrudan müdahale ettikleri bir alan olmamıştır. Bu açıdan “aşağıdan”, yani köylülerin bizzat kendi öz-örgütlenmeleri sonucu oluşturulan, geliştirilen bir siyasi programdan, bir mücadele hattından bahsetmek mümkün değildir. 80 darbesi ile solun kırsal sınıflar ile kurduğu bağın ciddi oranda kopmasının da, solun ilgi alanının değişmesi ve/veya örgütlenme kapasitesini yitirmesinin de bu konuda önemli bir rol oynadığını söyleyebiliriz.

2000’lerin ikinci yarısından itibaren ortaya çıkan enerji ve maden karşıtı mücadeleler, kırdaki dönüşüm süreçlerine dair temel direniş hattını ve potansiyelini açığa çıkarmıştır. Ancak, bu potansiyel, refleksif ve “mukavemet” hattı olarak ifade edilmiştir. Özellikle köylülerin yaşam alanlarını savunma mücadelesinin “çevrecilik” veya “ekoloji mücadelesi” olarak kodlanması/ifade edilmesi, açtığı imkanlar kadar kapadığı imkanlar ile düşünülmelidir. Bu yaklaşım, zaman zaman köylüleri bir takım “çevrecilere” indirgemenin ve bu mücadelelerdeki “toplumsal” muhalefet imkanının üstünün örtülmesine de kapı aralamıştır. Gelen saldırının esas olarak köylülüğe, kırsal sınıfların yaşam ve varoluş biçimlerine, dolayısıyla kapitalizm dışı var olma imkanlarına olduğu görülmemiş, köylerde öz-örgütlenme temelli mücadele hatları geliştirilmemiştir. Bunun sonucunda, bir takım “çevreci” veya “ekolojist” kimlikler türetilmek zorunda kalınmış, kır’da bütünlüklü bir mücadele hattının “aşağıdan” kurulma imkanı kısıtlanmıştır.

Ancak, çevreci veya ekolojist olarak ifade edilmiş olsalar dahi bu mücadelelerin, Türkiye’de kır’ı savunmanın imkanını açtığını söylemek gerekir. Böylece, kır’a yönelik siyaset üretmenin, kır’ı “yeniden keşfetmenin”, (ve hatta kır’ı romantize etmenin) olanakları açılmıştır. Doğanın yağmalanmasına, köylülerin (özellikle küçük çiftçilerin) su, orman, mera, yayla gibi müştereklere erişiminin engellenmesine karşı geliştirilen mücadeleler, Türkiye’de kır temelli toplumsal mücadelenin son yıllardaki en önemli dinamiği olmuştur.

Referandum sonuçlarında kır’da “hayır” oylarına dair yapılan tartışmaya bakmak için aynı zamanda “yerel” ve “genel” seçim sonuçlarına bakmak da manalı olacaktır. Esas olarak yıllardır, kaç seçimdir, kırsal sınıfların bir bölümü (bu bölünmenin coğrafi olduğu söylenebilir- farklı bölgelerde farklı oy verme pratikleri mevcuttur) egemen bloğu ve onun ortaya koyduğu siyasi programı desteklemektedir. Referandum, yalnızca bir anayasal değişikliğin oylanması şeklinde olmamıştır. Aksine, mevcut egemen bloğun siyasi programının 15 yıllık bir geçmişi oylanmış ve onaylanmıştır. Bu onaylama, egemen bloğun kendini yeniden inşa etme ve pekiştirme süreci açısından farklı bağlamlarda önemlidir. Ancak konumuz açısından, kır temelli sınıfların, kırda yaşayan kişi ve toplulukların, öyle ya da böyle, bu programı desteklediklerini kabul etmek gerekir. Bu kabul, tartışmamızın ve bundan sonra yapacağımız çalışmaların temelini oluşturacaktır.

Kır ve Köylülük

“Yeni rejim”, farklı periyotlar halinde anlayabileceğimiz “neoliberal kapitalizm” açısından yeni bir periyodu ifade ediyor olabilir. Sermaye sınıfları, saldırgan bir şekilde emek rejimini disiplin altına alacak, küresel piyasalara eklemlenecek ve herhangi bir direnci (mukavemeti) devre dışı bırakacak düzenlemelere girişti. Bu bağlamda, Türkiye’de kırın ve köylülüğün de bu dönüşümden payını alacağını söyleyebiliriz. Egemen bloğun son 15 yıllık karnesini değerlendirildiğimizde, kırsal müştereklerin alınıp-satılabilir mallara indirgenerek parayaçevrilmesinin, doğanın yağmalanmasının, çoğunluğu köylüler olan toplulukların yerlerinden, doğup büyüdükleri topraklardan, köylerinden, derelerinden sürülmesinin farklı izdüşümlerini görüyoruz. Kırda ve kentte yaşanan çok boyutlu dönüşüm, “yaptıkları yapacaklarının teminatıdır” ifadesini doğru çıkartacak niteliktedir.

Burada altının çizilmesi gereken bir kaç hususu belirtmekte fayda var. Birincisi, Türkiye’de köylülük, sağdan veya soldan yaklaşıldığında da, aşağılanan, küçük görülen, veya pragmatik kaygılarla ilişkilenilen/kontrol edilen bir toplumsal kesimdir. Kent-soylu elit sol, köylülüğü gerici bir toplumsal tabaka olarak ele almış, köylüleri “bilinçlendirilecek” bir halk tabakası olarak göregelmiştir. Kentsoylu veya kır temelli sağ ise köylülere genel olarak “oy deposu” olarak yaklaşmış, pragmatik kaygılarla köylülüğün muhafazakar ve milliyetçi damarını güçlendirmiş, bu yönüne yatırım yapmıştır. Lakin, köylülük içindeki sınıfsal farklılaşmanın derinleşmesini kontrol ederek, yoksul çiftçilerin ve kır işçilerinin her daim zengin çiftçilerin, ve günümüzde tarım şirketlerinin ve şirket tarımcılığının egemenliği altında olmasını mümkün kılmıştır. Velhasıl, iki kesim de, kent kökenli olması hasebiyle, köylülüğe karşı kendine abilik rolü biçmiş, en iyisi, bazı durumlarda ittifak olarak görmüştür. Açıktır ki Türkiye’de köylülük, her anlamıyla, kötü bir şeydir.

Bu koşullara bağlı olarak, köylülük, devlet baba tarafından korunup kollanılmış, böylece köylüler devletin sahibi olan egemen bloğun politikaları tarafından yönlendirilmiş, en azından hegemonyanın tesisi açısından rızaları alınmıştır. Bu rızanın işlemediği noktada, örneğin enerji ve maden projelerinde, köylüler ilk defa, uzlaşmaz bir çatışma olarak devlet ile karşı karşıya gelmişlerdir.3 Ayrıca, tarımsal yapıdaki dönüşüm süreci, küçük çiftçilerin tarımsal üretimden tasfiye sürecini ifade etmesi açısından bir direniş alanı açmış, bu noktada küçük çiftçilerin hak temelli mücadele örgütünü yaratmak amacıyla çiftçi sendikaları örgütlenme süreçleri başlamıştır.4

Burada, mevcut olguyu ifade etmek için iki meselenin altını çizmek gerekiyor. Birincisi, yaşam alanlarına saldırılan köylüler, yaşam alanlarını savunmaya geçen aktörler olarak sahneye çıkmıştır. Şirket kapitalizmi, HES, RES, Termik santral ve maden projeleri üzerinden köylülüğü yerinden edecek ve dolayısıyla tasfiye edecek politikalar geliştirmiş, bu süreç devletin ve ulus-aşırı kapitalist piyasaların ve kurumların çok boyutlu ve çok katmanlı ilişkileri çerçevesinde gelişmiştir. İkincisi, tarımsal yapıdaki dönüşüm, küçük çiftçi-aile tarımının şirketleşmesini; tarımda şirket egemenliğini; tarımsal yapıların piyasalaştırılmasını ve ticarileştirilmesini; tarımda neoliberal kâr ilişkilerinin hakim kılınmasını beraberinde getirmektedir. Bu dönüşüm, şirket tarımcılığının hakim kılınması olarak özetlenebilir.

Bahsettiğimiz bu iki süreç, esas olarak bir ve aynı şeydir: kırsal yapıda dönüşüm; kırsal yapının temeli olan küçük köylülüğün şirket tarımcılığı temelinde yeniden yapılandırılması; gıda sisteminin kapitalistleşmesi ve gıda üretiminin endüstriyelleşmesi. Her biri kendine özgün olan bu süreçlerin temelinde “milli tarım projesi” kapsamında ortaya atılmış bir siyasal proje bulunmaktadır. Bu projenin kıra dair bir yönetim zihniyeti bulunmaktadır: kırda şirket egemenliğini tesis etmek; kırsal aktörleri girişimcilere çevirmek.

Kırda Reform

Zamanında tarım ve köylülük açısından temel tartışma noktası bir tür “tarım reformu” ve “toprak reformu” tartışması olarak ifade edilegeldi. Lakin, bu iki tartışma da esas olarak tarımdaki dönüşümü ve toprak dağılımındaki eşitsizliği hedef almaktaydı. Bugün, kır ve kent alanında yaşanan dönüşüm sürecine dair esas olarak sektör temelli bir yaklaşım geliştirmenin yanı sıra coğrafi/bölgesel/alansal bir yaklaşım da geliştirmek gerekiyor.5 Bunun temel nedeni, öncelikli olarak köylülüğü ayırt eden temel dinamiğin “köylü tarımı” olması ve bu tarımsal modelin de başlı başına coğrafi temelli, ekolojik, kendi iktisadi araç ve modellerini geliştirme kapasitesine sahip bir tarım ve “kır modeli” tarif etmesidir. Bu model, şirket tarımının kır modeli ile taban tabana zıttır. Şirket kapitalizmi, kırsal dönüşüm sürecinde köylülüğü tam boyunduruk altına alarak köylü tarımını ortadan kaldırma eğilimdedir. Halbuki, köylülük, özellikle kendine yeterli üretim modelini sürdürebildiği sürece tam boyunduruk altına alınmayan, bu açıdan bağımsız üretim modelini koruyabilen/geliştirebilen bir toplumsal yapıyı ifade eder.

Türkiye’de kırsal dönüşümün temel dinamiği, bütünlüklü bir kır reformu etrafında şekillenmek durumundadır. Kırda reform, kırdaki ilişkilerin belli oranda parçalanmasını ve yeniden kurulmasını gerektirmektedir. Bu parçalanma ve kurma işleminde esas rolü köylüler oynayacaktır. Özellikle küçük çiftçiler, geleneksel köylüler, kır işçileri, kırda bir şekilde yaşamaya devam etmekte inat edenler, kentten kıra göçüp kırda yaşamı devam ettirmeye inananlar, köylü tarımını, ekolojik tarım (agroekoloji) model alanlar, hala hayatta olan göçerler, ve köylülüğü özgünlüğü ve bilgeliği ile devam ettiren herkes bu sürecin bir aktörüdür. Bugün kırda mücadelenin temel dinamiği, bu bağlamda, şirket tarımına karşı kırı ve köylü tarımını/agroekolojiyi savunmak, kırda yaşamı var etmektir. Bu açıdan, kırdaki dönüşüme karşı “direniş” hattında durmak yeterli değildir. Yeni bir “kır” ve “köylülük” inşa etmek, ekolojik tarım temelli yeni bir kır-kent ütopyası kurmak ve hayata geçirmek, kır reformunun temel problemi olarak ifade edilebilir.

Kırda yaşanan dönüşüm, yalnızca çiftçilerin sosyal ve ekonomik hak kaybı olarak görülmemelidir. Kırda yaşanan dönüşüm, şirketlerin gıda üzerindeki egemenliğini tesis etmeleri olarak düşünülmelidir.6 Bu açıdan bu süreç toplumun neoliberalizasyonu, şirket kapitalizminin inşa edilmesinin bir parçasıdır. Bu bütünlük içinde düşündüğümüz zaman, gıdanın üretim, dağıtım ve tüketim döngüsü içerisinde yer alan bütün aktörlerin, yani toplumun emekçi kesimlerinin bütün olarak bu süreçten etkilendiğini görebiliriz. Gıda egemenliğinde yaşanan yarılma, toplumun emekçi kesimlerinin gıda egemenliğini yitirmesi; gıdanın, şirketler ile emekçi kesimler arasındaki mücadele alanlarından biri haline gelmesi olarak düşünülmelidir. Bu bağlamda, gıda egemenliği mücadelesi, kır ve kent temelli emekçi sınıfların kendi geleceklerini kendi ellerine alma mücadelelerinin esas parçası olarak düşünülebilir.7

Ekolojik tarım temelli kırsal reform ve gıda egemenliği, Türkiye’de farklı coğrafyaları kesen temel bir siyasal projedir. Bunun için gerçekten tabandan, katılımcı, demokratik prensipleri ve demokratik örgütlenme modellerini esas alan, bürokratikleşmeyen, gençlerin ve kadınların katılımını önceleyen ve garantileyen, “katılım” meselesini söz ve karar organlarına bilfiil katılım olarak gören ve ifade eden; özgürleştirici örgütlenme modellerinin inşa edilmesi, yaygınlaştırılması, örneklerinin yaratılması gerekmektedir. Kentte mevcut olan çeşitli kooperatifleşme çalışmaları bunlar için iyi örneklerdir. En son Hopa’da çay üzerindenörneğini gördüğümüz “üretici kooperatifleri”8, şirket kapitalizmine karşı halk sınıflarının kendi öz örgütlenme pratikleri olarak gerçek bir alternatif olma potansiyeli taşımaktadır.

1 Çiftçi-SEN: “2016 Tarımda İflasın İlan Edildiği Yıl Oldu” http://www.karasaban.net/2016-tarimda-iflasin-ilani/

2 Bu bağlamda, Türkiye’de ilk olmasa da uzun zamandır ilk defa Antalya’nın Finike ilçesinde yaşanan Ali Ulvi Büyüknohutçu ve Ayşin Büyüknohutçu’nun katledilmesi olayını anmamız gerekiyor.

3 Daha fazla bilgi için bknz: Abdullah Aysu (2014) “Osmanlı’dan Günümüze Köylü Mücadeleleri”. Köylülükten Sonra Tarım. Der: Abdullah Aysu ve M. Serdar Kayaoğlu. Ankara: Epos.

4 Abdullah Aysu, age. ve Adnan Çobanoğlu (2017) “Kırda HAYIR!ları Çoğaltmak Mümkün mü?” http://www.karasaban.net/kirda-hayirlari-cogaltmak-mumkun-mu-adnan-cobanoglu/

5 La Via Campesina’nın son dönem yaptığı tartışmalarda, “tarım reformu” kavramı Türkçe’ye bölge/alan olarak çevrilebilecek, politik-coğrafi bir ifade olan “territory” kavramı ile beraber kullanılmaktadır. Bu konuda Via Campesina’nın düzenlediği “Tarım Reformu Konferansı” Maraba Deklarasyonu için bknz: http://www.karasaban.net/maraba-deklarasyonu-topragi-savunmak-ve-yasami-onurlandirmak-icin/

6 Bknz: Adnan Çobanoğlu, age.

7 Gıda Egemenliği meselesine dair bknz: Umut Kocagöz (2016) “Söküğü Gıda Egemenliği ile Dikmek” http://www.karasaban.net/sokugu-gida-egemenligi-ile-dikmek-umut-kocagoz/

8 Bu bağlamda, İstanbul’da örgütlenme çalışmalarına devam eden BUKOOP, Kadıköy Kooperatifi ve Koşuyolu Kooperatif Girişimi kentteki önemli deneyimlerdir. Ayrıca, Hopa’daki kooperatifleşme deneyimi için bknz: http://www.birgun.net/haber-detay/hopali-uretici-kendi-oykusunu-yaziyor-161641.html

Bu yazı karasaban.net/ den alınmıştır

Umut Kocagöz

Afganistan’da bombalı saldırı; en az 80 ölü, 350 yaralı!

Afganistan’ın başkenti Kabil’de Almanya Büyükelçiliği’nin hemen yanında bombalı araçla bir saldırı düzenlendi. Sağlık Bakanlığı saldırıda en az 80 kişinin hayatını kaybettiğini, 350 kişinin ise yaralandığını açıkladı.

Başkentin her yerinden hissedilen patlamada, Vezir Ekber Han’daki binaların çoğu ağır hasar gördü, yaklaşık 30 araç yandı. Saldırının bir su tankerine yerleştirilen bombayla düzenlendiği kaydedildi. Polis, patlama yerini güvenlik çemberine alırken, bölgeye giden yollar trafiğe kapatıldı.

Bölgede Alman Büyükelçiliği ve istihbarat servisi binaları yer alıyor. Saldırı bölgesine yakın yerde bulunan Türkiye’nin Kabil Büyükelçiliğinde ise can ve mal kaybı olmadığı, binanın cam ve duvarlarında küçük çaplı hasar oluştuğu öğrenildi.

Reuters’a konuşan Kabil Emniyet Sözcüsü Basir Mücahit, “Alman Elçiliği’nin yanında bir bombalı araçtı, fakat yakınlarda başkaca önemli birkaç yerleşke de var. Hedefin neresi olduğunu söylemek zor” dedi.

Taliban’ın katliamları

Taliban, son günlerde ülkede saldırılarını artırdı. Ramazan ayının ilk günü bomba yüklü bir aracı kullanan intihar saldırganı, ülkenin doğusunda yer alan Host şehrindeki bir futbol sahasının yanına araçla yanaştı. Aracın infilak etmesiyle en az 14 kişi öldü.

Geçen hafta Kandahar eyaletindeki bir ordu kampına da saldırı düzenlenmişti. Şahveli Kot ilçesindeki kampı hedef alan militanlar, 15 askeri öldürmüştü. İlçedeki bir diğer kamp da üç gün önce baskına uğramış ve 10 asker yaşamını yitirmişti.

Afganistan’da halen fazlasıyla etkin olan Taliban örgütü, polis içindeki militanlarını kullanarak da katliam yaptı. Mayıs ayı içinde iki polis karakolda meslektaşlarını vurup silahlarını alarak kaçtı.

(T24)

Costa Gavras’tan Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’ya destek mesajı

Dünyaca ünlü Yunan yönetmen Costa Gavras, ‘Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın tutukluluklarına son vermek amacıyla Uluslararası Af Örgütü’nün başlattığı destek kampanyasını imzaladığını’ söyledi. Ünlü yönetmen mesajını Fatoş Güney’e iletti.

Costa Gavras

Yönetmen Costa Gavras, açlık grevinin 84’üncü günündeki tutuklu Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’ya desteğini Fatoş Güney aracılığıyla ifade etti.

Bianet’in haberine göre, Gavras, ilettiği mesajında, ‘akademisyenlere destek kampanyasını imzaladığını, onların yanında mücadele edenlerin eylemini de desteklediğini’ belirtti.

Nuriye Gülmen – Semih Özakça

Costa Gavras’ın Fatoş Güney’e hitaben yazdığı mesajı şöyle:

“Değerli Fatoş, açlık grevindeki akademisyenlerin imza dilekçesini seve seve imzalıyorum. Ve ayrıca yanlarında mücadele edenlerin eylemini de destekliyorum. Değerli Fatoş, sana ve Yılmaz’ın anısına dostluk ve sadakatimi iletiyorum.”

(Bianet)

Gezi Direnişi’nin simge fotoğrafının hikâyesi…

Gezi Direnişi’nin en önemli an’ları fotoğraflarla hafızalara kazındı. Ankara’da çekilen fotoğraf da Gezi’nin simgelerinden biri oldu. Direnişçiler tarafından “Marjinal Beşli” olarak isimlendirilen fotoğrafı çeken AFP foto muhabiri Adem Altan, o anı anlattı.

Gezi Direnişi’nde Ankara’da Ethem Sarısülük’ün cenazesinin kaldırıldığı gün Kızılay’da çekilen fotoğraf hafızalara kazındı. Fotoğrafta yer alan kişiler ‘Marjinal Beşli’ olarak adlandırıldı.

Fotoğrafı çeken AFP foto muhabiri Adem Altan, BirGün’den Burcu Cansu’ya fotoğrafın hikâyesini anlattı.

Adam Altan’ın sözleri şöyle:

“O fotoğrafı Ethem Sarısülük’ün cenazesinin olduğu gün çektim. Ethem’in cenazesinin Kızılay’a geleceği söylendiğinden binlerce insan Kızılay Meydanı’nda toplanmıştı. Cenazenin gelmeyeceği anlaşıldığında polis alandakileri dağıtmaya başladı. TOMA’larla su sıkıldı, biber gazı atıldı. Saldırı fotoğrafları çekerken birden insanların duvarın önünde direğin arkasında dizili olduklarını gördüm. O an için ne çektiğimin farkında değildim, sadece hoş bir fotoğraf olarak bakmıştım.

“O insanların birbirini tanıyıp tanımadığını sordular bana, ben o insanların birbirini tanımadığını düşünüyorum. Fotoğrafı çektikten sonra hepsinin ayrı yönlere gittiğini gördüm. Fotoğrafı çekerken elde bayrak, yüzde maske olduğunu, yaşlarını fark etmedim. Daha sonra büroya gelip, fotoğrafları bilgisayara yükleyip seçerken fark ettim. Gezi boyunca sulanan, coplanan, gaz içinde kalan yüzlerce fotoğraf çektim ama bu fotoğraf bambaşka bir yankı uyandırdı. Bu fotoğraf başka bir şey anlatıyordu. Fotoğrafı AFP’ye verdikten sonra sosyal medyada ciddi bir beğeni topladı. Neredeyse Gezi’nin en çok tıklanan ve beğenilen fotoğraflarından biri oldu. Aklıma bu kadarı gelmemişti.

“Fotoğrafa herkes bambaşka anlamlar yükledi. Çok güzel geri dönüşler aldım…

“Çok sayıda insan, farklı yaş gruplarının, farklı görüşten insanların bir araya geldiği Gezi ruhunu “marjinal beşli” ismi takılan fotoğrafımın yansıttığını söyledi.

“Yüz-yüzelli metre uzaktan çektiğim fotoğrafta neredeyse 70 yaşında bir adamın da olması dikkati çekti. Farklı kimliklerin, farklı yaş gruplarının bir aradalığını gösterdi.”

(BirGün)

Topkapı Sarayı ‘yoğun bakım’da

Çökme noktasına gelen Topkapı Sarayı Müzesi elektronik cihazlara bağlandı. Yoğun bakım hastaları gibi her yerine cihazlar yerleştirilen tarihi yapı 30 yıl boyunca takip edilecek. Tüm beton yapılardan kurtarılan sarayın 2018 yılında ziyarete açılması planlanıyor.

Topkapı Sarayı Müzesi’nin Sarayburnu tarafına doğru kaydığı bilimsel raporlarla tespit edildi. Müzenin Hazine Bölümü’nün sergilendiği Fatih Köşkü duvarlarında oluşan yarıkların da bu kaymadan kaynaklandığı netleşti.

Hürriyet’ten Ömer Erbil’in haberi şöyle:

Sarayın duvarlarında ve kubbelerinde büyük yarıklar olduğunu Hürriyet 26 Eylül 2016’da gündeme getirmişti. İçinde Topkapı Hançeri, Kaşıkçı Elması, Nadir Şah Tahtı, Zümrüt Sorguç, Zümrütlü Maşrapa, Altın Miğfer, Hz. Osman’ın Kılıcı, Abanoz Taht gibi paha biçilmez eserlerin bulunduğu Fatih Köşkü çökme tehlikesi yaşadığı için müzenin bu bölümü bir yıldır ziyarete kapalıydı. Köşkün restorasyonu sırasında sıvaların raspalanması (soyulması) neticesinde ortaya çıkan durum uzman raporlarına şöyle yansımıştı: “Raspa sonrası ortaya çıkan deformasyonların büyüklüğü çatlak boyutunu aşarak ayrık ve yarık seviyelerine geldiği gözlemlenmiştir.”

Nabi Avcı seferberliği

Heritage İstanbul fuarında İstanbul Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğü’nce gerçekleştirilen sunumda sarayın içinde bulunduğu durum ortaya kondu. Sarayı kurtarmak için Kültür ve Turizm Bakanı Nabi Avcı’nın bakanlığın tüm birimlerini seferber ettiği sunum raporunda vurgulandı. Rapora göre bakanlık sarayı kurtarmak için bilimsel yöntemleri belirledi. Fatih Köşkü’nün tamamı beton sıvadan temizlendi.

Saray yoğun bakıma alındı

Tarihi yapının hemen her yeri elektronik cihazlarla donatıldı. 26 adet sondaj çukuruna toplam 533 metre uzunluğunda GPR (Ground Penetrating Radar) cihazı yerleştirilerek 30 yıl boyunca tüm zemin hareketleri kayıt altına alınacak. Zemindeki yanal hareketlerin tespiti için 5 adet inklinometre boruları, yeraltı suyu basıncını ölçmek amacıyla 7 adet piyazometre sondaj kuyularına yerleştirildi. Heyelanlı bölgede, heyelanın hareket yönünü ve miktarını üç açıdan belirleyen 8 adet tiltmetre ile çatlak ve yarıkların takibi için 24 adet çatlak ölçer duvar ve kubbeye kondu. Bina cephesindeki oturmaları ölçmek için de 5 adet hidrolik oturma ölçer cihazı yerleştirildi. Tüm bu cihazlar otomatik veri okuma-kayıt sistemine bağlandı. 30 yıl boyunca bina ve zemindeki tüm hareketlilik anbean kayıt altına alınacak.

Kaymaya karşı kazık sistemi

Sarayburnu yönüne tarihi köşkün kaymasının önüne geçebilmek için zemine uygulanacak model de belli oldu. Toplam 578 adet 50 cm çapında 12 metre derinlikte 2 sıra minik kazık çakılacak. 35 adet 150 cm çapında 17 metre derinlikte fore kazık yapılacak. 129 adet 2 sıra olarak 60 ton çekme kapasiteli 20 metre derinlikte zemin çivileri binanın altına doğru yatay olarak yerleştirilecek. Ayrıca fore kazıkların planlandığı noktaya 4.5 metre yüksekliğinde yeni istinat duvarı inşa edilecek.

(Hürriyet)

Kadıköy efsanesi Shaft kapılarını kapatıyor

Pek çok grubun ilk kez sahneye çıktığı, pek çok etkinliğin yapılageldiği canlı müzik yapan rock-blues-jazz mekanı Shaft Bar, 3 Haziran Cumartesi günü, 18 yaşında iken veda ediyor.

Kurucu işletmeci Sururi Demirtaş’ın eşi, müzik direktörü Bahar Mucuk Demirtaş, Gazete Kadıköy’e yaptığı açıklamada, mekanın devredileceğine dair söylentilerin doğru olmadığını belirterek, ‘’Devretmiyoruz Shaft’ı, 18 yılın sonunda kapatma kararı aldık. Orası bambaşka bir mekan olacak. Ne yazık ki, bu devirde canlı müzik yapmak – hele de rock ve blues ise – maliyetler yüzünden giderek imkansızlaşmakta. Bundan sonra da, müzisyen dostlarımızla ve müdavimlerimizle bir yerlerde yollarımız kesişir illa ki… Rock’n Roll asla ölmez!’’ dedi.

Shaft’ın kapanıyor oluşu müdavimlerini üzdü. Sosyal medyada yapılan yorumlarda, kimileri mekanın pahalılığı ve basıklığını eleştirirken, kimileri de ‘’Kadıköy’de yaşayan biri olarak gidilebilecek sayılı mekanlardandı. Yeni sahibinin nasıl bir mekan yapacağını merak ettiğim Kadıköy klasiği. Harbi üzüldüm…’’ yorumlarını paylaştı.

18 yıllık mekan

1999’da caz ve blues’u Kadıköy yakasında da dinleyicisiyle buluşturmak amacıyla kurulan Shaft, müziğin evrenselliğine ve çoğulluğuna olan inancıyla, sahnesini bugüne kadar binlerce sanatçı ve grupla paylaştı. Yalnız caz ve blues türlerinde değil, 2002’den itibaren başta rock ve hardrock olmak üzere diğer birçok dalda da takipçilerine ulaşabilen önemli bir canlı müzik mekânıydı. Pazartesi akşamları Open Stage konseptiyle ülkenin hemen her yerinden gelen amatör gruplara sahnesini açan Shaft, diğer günlerde hem sürekli grupları hem de alanında öne çıkan sanatçıların konserleriyle haftanın her günü yerli ve yabancı grupların canlı performanslarına yer veriyordu.

Çok yönlü ve çok sesli müzik serüvenine, açıldığı gün Moe Joe grubuyla başlayan Shaft Club, sonraları Neşet Ruacan, Önder Focan, Emin Fındıkoğlu, Ayşegül Yeşilnil, Nezih Yeşilnil, Sibel Köse, Sarp Maden, Tolga Tüzün, Erkan Oğur ibi önemli caz ustalarıyla da sahnesini paylaştı. Öte yandan blues ve rock tarzında da geçmişten günümüze, Yavuz Çetin, Ceremony, Kerim Çaplı, Supradyn, Hayko Cepkin gibi sanatçı ve grupların yanı sıra, Cem Karaca, Kurtalan Ekspres, Moğollar, Bulutsuzluk Özlemi, Manga, Düş Sokağı Sakinleri, Yaşar Kurt, Pilli Bebek, Çalar Saat, Bluesmobil gibi yerli gruplarla ve Charles Walker Band, Boogie Balagan, John Steel gibi yabancı gruplarla da çalışıyordu.

(Gazete Kadıköy)

Zeytinlik kanunu tasarısına Tarkan’ın yanıtı: Rant için zeytin ağaçlarına kıymayın!

Tarkan, Zeytinlik Kanunu’nda yapılacak değişikliğe ‘ses verdi’: “Rant için zeytin ağaçlarına kıymayın.”

Kanunda yapılacak değişiklikle dekar başına en az 15 zeytin ağacının bulunmadığı alanların zeytinlik olarak kabul edilmeyeceği açıklanmıştı.


Twitter hesbaından duruma tepki gösteren Tarkan, “Bir ülkenin en büyük nimeti, değeri onun doğasıdır. Zeytin ağaçları Anadolu’nun hazinesidir belleğidir. Rant için zeytin ağaçlarına kıymayın” diye yazdı.

Bir de zeytinlik fotoğrafı paylaşan Tarkan, #ZeytinAğacınaSadakat etiketini kullandı.

Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanı Faruk Özlü, önceki gün Meclis’ten geçen ‘Üretim Reform Paketi’yle sanayide ‘sıçrama’ yaşanacağını belirtmişti.

 

(Diken)

 

‘Süleymancılar çocuğunu kaybeden ailelere saldırdı’: Aladağ Davası başladı

Adana’nın Aladağ ilçesinde Süleymancılara ait öğrenci yurdunda 11’i çocuk 12 kişinin can vermesine ilişkin yedi sanıklı dava bugün Kozan’da görülmeye başlandı.

Aladağ Davası bugün Kozan’da görülmeye başladı. Kozan Adliyesi’ndeki yer darlığı sebebiyle duruşma Kozan Ticaret Odası’nın konferans salonunda görüldü. CHP’li milletvekilleri Mustafa Balbay, Gaye Usluer, Elif Doğan Türkmen ve İbrahim Öziş, Seyhan Belediye Başkanı Zeydan Karalar, eski milletvekili ve Sosyal Haklar Derneği Başkanı Melda Onur ve 15 civarında baro başkanı duruşmayı izledi.

Hürriyet’ten İsmail Saymaz’ın haberine göre, yedi tutuklu sanık, Adana Büyükşehir Belediyesi İtfaiyesi’nin suçlu olduğunu iddia etti. Pencereden atlayarak kurtulan dört kız öğrenci ise yangın merdivenine açılan kapıların kilitli olduğu için pencereden atladıklarını söyledi. Faciada bir kızını kaybeden anne Teslime Aydoğdu ise tarikat üyelerinin şikayetten vazgeçmeleri için kendilerine para teklif ettiğini ve baskı kurduğunu söyledi.

Duruşmayı takip eden gazeteci Rıfat Doğan, yurdun sahibi olan Süleymancılar tarikatı üyelerinin, duruşma çıkışında çocuklarını yangında kaybeden ailelere saldırdığını belirtti.

Faciada kızını kaybeden yurt müdürü Cumali Genç, ifadesinde, binada yangın tüplerinin olduğunu öne sürerek, “Tüpler o gün bakıma alınmıştı. Yedeği bırakılmadıysa bu şirketin suçudur” dedi. İtfaiyenin kusurlu olduğunu savunan Genç, “İki itfaiyeci vardı. Çocuklar vatandaşların getirdiği merdivenle kurtarıldı. Battaniye açıp atlayan kızları tahliye ettik. Kızların bulunduğu üçüncü kata uzanan sepetli bir yangın merdiveni yoktu. İtfaiyecilerin ağır ihmali vardır” dedi. Genç, yangın merdivenine açılan kapıların kollarının yerinde olduğunu iddia ederek, “Demek ki çocuklar oynarken düşürmüştür” şeklinde konuştu. Genç, yangın eğitiminin okulda verilmesi gerektiğini ileri sürdü. Diğer altı sanık da itfaiyeyi suçladı. Bu arada, bir kısım sanığın avukatlığını eski HSYK üyesi ve Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden Prof. Dr. Ahmet Gökçen üstlendi.

“Kapılar kilitliydi, açamadık”

İkinci oturumda faciadan yaralı kurtulan dört çocuğun ifadeleri alındı. F.Z.A. ifadesinde iki yıldır yurtta kaldığını anlatarak, “Olay günü üçüncü kattaydım. Akşam 19 sularıydı. ‘Koku geliyor, yangın var’ dediler. Yangın merdivenini zorladık, açılmadı. Kolu yoktu. Plastik kapılardı. İki yıldır yurtta kaldığımdan kapıların kapalı olduğunu biliyorum” şeklinde konuştu. F.Z.A, yeniden üçüncü kata çıkıp pencereden atladığını ve ayak bileklerinin kırıldığını söyledi. F.Z.A., “Yangın tüpleri vardı ancak biz nasıl açacağımızı bilmiyorduk” dedi. F.Z.A. gibi pencereden atlayarak kurtulan S.T., G.B. ve E.P. yangın merdiveni kapısını zorladıklarını ve açamadıkları için pencereye yöneldiklerini söyledi.

“Para teklif ettiler”

Veliler ise Aladağ Milli Eğitim Müdürü ve okul müdürlerinin kendilerini yurda yönlendirdiğini kaydetti. İlçede devlete ait yurt yıkıldığı için çocuklarını bu yurda göndermeye mecbur kaldıklarını ifade etti. Kızı Neslihan’ı faciada kaybeden, bir kızı yaralı kurtulan Teslime Aydoğdu tarikat mensupları tarafından şikayetçi olmaları için kendilerine para teklif edildiğini söyledi. Aydoğdu şöyle devam etti:

“Benim kapıma geldiler, yalvarıp yakardılar, çocukları yurda aldılar. İki sene vermedik. Okul müdürü bize ‘O yurda verin’ demişti. Yurt bulamayınca mecbur kaldık. Benim çocuklarımı bile bile yaktılar. Yalan söylüyorlar. Din üzerinden çocuğumu yaktılar. Çocuğum zaten namaz kılıyordu. ‘Kapı kilitli değildi’ diyorlar. Değilse çocuğumu bulup çıkarsınlar. Bunlar köyümüze gelip para teklif ediyor, bizi tehdit ve rahatsız ediyorlar.”

Zehra Avcı’nın babası Mustafa Avcı da “Muhtar bana ’20 bin – 30 bin al, davanı çek’ dedi. Bana bunu teklif ettiler. Can güvenliğim yoktur. Korkuyorum” şeklinde konuştu.

Süleymancılar kimdir?

Süleymancılar topluluğu Türkiye’de bir cemaatir. Genellikle ortaokul ve lise çağlarındaki öğrenciler için açtıkları yurtlarla bilinirler. Kendileri okul açmak yerine yurtta barınma sağlarken buralarda kalan öğrencileri devlet okullarında okur.

“Süleymancılar” olarak anılmalarına rağmen kendilerini “Süleymanlılar” olarak tanımlarlar.

Tarikat, ismini “üstad” olarak andıkları İslam alimi Süleyman Hilmi Tunahan’dan alır.

(Hürriyet, Yeşil Gazete)

Yaşam savunucuları olarak öldürülen Büyüknohutçu çifti için Antalya’da buluştuk – Göknur Yazıcı

Öldürülen yaşam savunucuları için Cumartesi günü (27 Mayıs) Antalya merkezdeki Aydın Kanza parkında Türkiye’nin bir çok bölgesinden gelen doğa ve insan dostları buluştuk. Biz de Ege Çevre Platformu’nu temsilen yönetim kurulu üyesi dört arkadaş olarak bu buluşmada yer aldık. Daha sonra öldürülen çiftin evlerinin bulunduğu Finike’ye 20 km uzaklıktaki  Alacadağ köyü Kızılcık yaylasına gitmek için yola çıktık. Yol boyunca adeta bir yeşil denizinde boğulduk. Yolun iki tarafı büyük Sedir ve Kızılçam ağaçlarıyla kaplıydı.

Alacadağ  köyüne varmadan mermer ocakları görünmeye başladı. Kızılcık yaylasına varıncaya kadar çok fazla etrafa yayılmış  mermer ocağı gördük. Bunlar gördüklerimizdi. Dağların tepelerin arkasını göremedik. O güzelim ormanın kalbine hançer gibi saplanmışlardı.

Sedir ağaçlarının yüzyıllardır yaşadıkları bu yerler bir günde taş yığınına dönüşmüş. Mermer ocaklarına ulaşmak içinde bir çok ağaç kesilerek yollar yapılmış Bu da orman kaybıdır ayrıca..

Bin yıllarca yaşayan sedir ağaçları kayaçların üzerinde kökleri çok derinlere inerek yaşadıkları için güçlü ağaçlar. Mermer doğal yapısı gereği sedir ağaçlarının büyüyüp gelişmesine olanak sağlayan ortamı sağlıyor. Dolayısıyla Batı Akdeniz bölgesi ormanlık alanları sedir ağaçları oluşturduğu için burada mermer rezervi fazla. Bu durum doğal olarak buraların doğa talanına uğramasına sebep oluyor. Sayıları her gün artan ve var olanların genişlemesiyle çoğalan bu ocaklardan sonra gelecekte buraların ekolojik yapısının geri dönüşümsüz tamamen bozulacağını öngörmek yanılgı olmaz. Ormanların tamamen biteceği gün gibi ortadadır.

Kızılcık yaylasına giderken bir çok nar, portakal ve sebze bostanları vardı. Bunlar mermer ocaklarının tozlarından çok etkilenmişler. Yapraklar tozla kaplandığı için bitkiler solunum yapamadıklarından dolayı çeşitli hastalıklar oluşmuş ve verimlerinde çok fazla düşüşler yaşanmış. Gelecekte buralarda artık asla tarım yapılamayacağı için köylülük bitecek ve göçler başlayacak. Dolayısıyla çok yaşamsal sosyolojik sorunlar yaşanacak. Olayın bu durumu da çok önemlidir.

İçme ve yeraltı suları da mermer ocaklarının tozlarından geri dönüşümsüz kirlenirler. Hatta mermer ocakları yamaçlarda olduğu için bu kalkerli tozlar yağmurlarla yeraltı sularına karışarak yeraltı sularını geri dönüşümsüz olarak kirletirler.

Kızılcık yaylasına varınca o eşsiz yayla havası karşıladı bizi. Öldürülen çiftin evi ormanlık alanın içinde yer alıyor. Sağanak yağmur altında evi ziyaret ettikten sonra civardaki büyük bir mermer ocağının önünde basın açıklaması yaptık.

Basın açıklamasına katılan dernek ve platformlar kendi bölgelerindeki çevre sorunlarıyla ilgili birer kısa konuşma yaptılar. Basın açıklamasına  Mersin Doğa ve Çevre Platformu, Munzur Doğa ve Çevre  Koruma Derneği, Bursa Doğader, Tarsus Çevre Koruma Derneği, Muğla Çevre Koruma Platformu, İstanbul Yaşam ve Dayanışma Yolcuları, Bergama Köylüleri,  Peri suyu koruma Platformu , Ege Çevre Platformu HDP Antalya il yönetimi Finike ilçe yönetimi HDP üyeleri CHP üyeleri ve  CHP Antalya milletvekili Niyazi Kefi Kara, HDK Ekoloji meclisi ve KADEK, HDK7S YKP katıldılar. Ayrıca birçok doğa ve insan dostu yaşam savunucuları da bireysel katıldılar.

Katılımcılar konuşmalarında  güç birliği yaparak doğanın talanına dur diyeceklerini vurguladılar. Daha  sonra Antalya’ya geri döndük.

Pazar günü Antalya merkez  Değirmen önü parkındaki kültür merkezinde dernek,  topluluk  ve başka birçok  yaşam savunucusu “Doğa ve İnsan Dostu” da bireysel katıldılar.

Foruma;  Tarsus ÇEKSAM, HDK Ekoloji meclisi, EGEÇEP ( 40 bileşeni olduğu için iki YK üyesi konuştu) , MERÇEP, KARDEF, DOĞADER, Muğla Çevre Platformu, Kocaeli çevre savunması, Mersin Çevre Dostları derneği, HDK Ekoloji, Yaşam ve Dayanışma Yolcuları, A platformu, Uluslarası Çevre Gazeticileri Derneği, Sosyal Ekolojik Direniş, Ergene Ekoloji katıldılar.

Forumun birinci bölümünde yaşam savunucusu dernek ve toplulukların temsilcileri kendi bölgelerinde yaptıkları “Ekoloji” mücadelelerini anlattılar.  2. oturumu ise serbest kürsü şeklinde gerçekleşti.

Ege Çevre Platformu YK. Üyesi Özer Akdemir forumun açılış konuşmasında, “Burada bizleri bir acı bir araya getirdi. Ali ve Ayşin Ekoloji mücadelesinde Bizlerin dostları, yoldaşları, akrabaları. Onları katledenlere vereceğimiz en güzel yanıt onların uğruna canlarını  verdikleri yaşam savunucusu mücadelesine daha sıkı sarılmaktır. Büyüknohutçuların katillerini ve arkasında ki güçleri bulup gerekli cezaya çaptırılmalarını sağlamak Ekoloji hareketlerinin boynunun borcudur.” dedi.

Yine forumda konuşan HDK Ekoloji  üyesi Selma Kılıççı konuşmasında, “Biz Antalya HDP Ekoloji Meclisi olarak ilk kez böyle geniş katılımlı bir eylemlikte yer alan  bir toplantıya katılıyoruz. Sizlerle birlikte olmaktan mutlu olduk herkese teşekkür ederiz. Biz 7 Haziran seçimleri öncesinde Ali Ulvi ve Aysin’le tanışma fırsatı bulduk. Bizi evlerinde konuk ettiler ve mücadelelerini kendi ağızlarından dinledik. Ertesi gün tek tek mermer ocaklarını dolaştık ve bilgilendik. Dün oraya gittiğimizde gördüklerimiz daha da canımızı yaktı. Mermer ocakları hem çoğalmışlar hem de alanlarını genişletmişler. Biz birkaç ay önce Antalya’da Ekojolist arkadaşlarla buluşmak istedik ama kimseye ulaşamadık. Bu doğası talan edilen ve katledilen Antalya için çok üzücü. Bunda hepimiz suçluyuz. Dünkü Basın açıklamasında ilk mücadeleyi başlattığını söyleyen arkadaş, evinin yakıldığını ve bu nedenle mücadeleyi bırakmak zorunda kaldığını daha sonra Ali ulvi ve Aysin’in bu mücadeleyi devam ettirdiğini ifade etti. Bu bize Ekolojik  mücadelenin bireysel olamayacağını bir kez daha gösteriyor. Ekoloji mücadelesi ideolojiktir ve politiktir. Biz bu mücadelede yer alırken, HDP adını afişe etmek için değil, geleceğimiz yaşamı korumak için samimi olarak yer almak istiyoruz. Bizler egolarımızdan bencilliklerimizden ve hırslarımızdan arınarak “Birleşik Ekoloji Mücadelesi “yaratmak zorundayız. Ya bunu gerçekleştireceğiz ya da yok olacağız” dedi.

Yaşam ve Dayanışma Yolculuğundan İsmail Akyıldız konuşmasında, 1 yıllık bir oluşum olduklarını, Türkiye’deki ekoloji hareketleri arasında köprüler kurmak ve ağlar oluşturmak için yola çıktıklarını ve yolculuğun 3/1 ‘ini tamamladıklarını “Var” adlı belgeseli çektiklerini belirtti. Ekoloji hareketleri arasında kurulabilecek işbirliği ve güç birliği yaşam alanlarına fütursuz kontrol ve denetimden uzak neoriberall saldırganlığa karşı bir savunma hattı sağlayabileceğiz dedi. Yolculuk esnasında derleyeceğimiz, fotoğraf video röportaj ve haberlerden yolculuğumuzun belgeselini çekerek Türkiye’deki çevre sorunlarının bütününe ulaşmayı hedeflediklerini belirtti. Yolculuklarına Ekoloji hareketinden önde gelen aktivistler, akademisyenler, basılı ve sosyal medyadan gazeteciler, hukukçular ve sanatçıların katılım göstereceğini belirtti ve Tüm Türkiye’yi kucaklayacak yolculuğumuz  devam edecektir dedi.

Benim forumdaki konuşmam ise şöyleydi;

Göknur Yazıcı

“Buradan dünyadaki bütün doğa ve insan dostlarını sevgiyle selamlıyorum. İki gündür aranızda olmaktan çok mutluyum. Böyle acı bir durumda sizlerle bir araya gelerek tanışmak istemezdim. Öldürülen doğa savaşçıları ölümsüzdür. Ali Ulvi Aysin’nin bıraktığı yerden Sevgili doğamız ve insanımız için mücadelemize devam edeceğiz. Onlar da en çok bunu isterlerdi.

Bu konuşmayı EGEÇEP  bileşeni olan Yerel Tohum derneği ve Tarım Zehirleriyle Mücadele platformu üyesi olarak yapıyorum.

EGEÇEP YK.üyesim. Sosyoloğum ve Tarım Bakanlığından emekliyim.

Tohum yaşamdır. Sabah kalktığımızda tarım ürünleriyle giyiniyor kahvaltı yapıyor ve günün sonuna kadar yaşamak için bu ürünleri tüketiyoruz. Öyleyse tohumsuz bir yaşamın sürekliliği mümkün değildir.

Mart ayında yerel tohum çalışması için Güney Afrika Yasama başkenti Cape Town’a gittim ve Belediye başkan yardımcısı Alderman lan Neilson’la İzmir büyükşehir belediyesi Basın ve Halkla ilişkiler Daire Başkanlığı aracılığıyla görüştüm. Görüşmemin sonucunda orada hiçbir yerel tohum kalmadığını ve tüm tarımsal ürün ihtiyacını çok uluslu şirketler tarafından  sağladığını öğrendim.

Ama bizim ülkemizde azda olsa kendi tat alışkanlıklarından dolayı köylerde çok azda olsa yerel tohum bulmak mümkündür. Bunları tohum takas şenlikleriyle çoğaltıp koruyarak gelecek kuşaklara aktarabilme şansına sahibiz  ve bunu “Yerel Tohum Hareketi” tiyle geçekleştirmeye çalışıyoruz.

Diğer bir konu tarım zehirleridir. Dünyayı çok uluslu dev canavar şirketler yönetiyor ne yazık ki. Ülkeler ve özellikle Tarım bakanlıkları sadece onların memurluğunu yapıyorlar.

Bunlar her alanda olduğu gibi tarım sektöründe de her geçen gün daha da devleşiyorlar. Örneğin Monsanto ve  Bayer birkaç aya önce birleşti. Bu durumda  dünya tohum ve tarımsal ilaç sektörü Bayer’in eline geçti. Önce hastalıklara dayanıksız ve GDO lu tohumlar üretiyorlar. Sonra bunlar için tarım zehiri üretiyorlar. En sonda beşeri( insan ilacı ) üreterek zehirlerle kanser olanları sözde iyileştiriyorlar. Üç tane kocaman cepleri var hiç dolmayan. Dördüncüsü de cenaze işleri için kullanılır  yakında.

Ülkemizde yaşayan yaklaşık 80 milyon insanın belki sadece  10 milyona yakını çok pahalı olan organik ürünlere yada iyi tarım uygulamalarına veya kendileri yetiştirmek koşuluyla sağlıklı meyve sebze ve meyvaya  ulaşıyor. Geri kalan tahmini 70 milyon insan yoğun kimyasal gübre ve tarım zehirleri kullanılarak üretim yapılan  konvansiyonel tarım sistemi ürünlerini tüketmek zorunda kalıyor. Dolayısıyla hepimiz her gün farkında olmadan vücudumuza zehir alıyoruz.

Özellikle Akdeniz bölgesinde ( Antalya, Mersin ve civarı) çok fazla zehir kullanılıyor. Örneğin Antalya Kumluca bölgesi. Burası Elmalı’dan inerken adeta bir sera denizi görünümündedir. Ve ilçe bir bilim kurgu filmi gibidir. Çünkü adım başı bir zehir bayisi  vardır bu içede. Yolu düşenlerin şehri gezmelerini  ve  ilaç kokusunu alarak tanımalarını öneririm. Antalya bölgesinde   yılda kaç ton zehir tüketildiği ve kaç kişinin kanser olup öldüğünü vs. çok merak ediyorum. İlgili kurumlar; Tarım Bakanlığı istatistik birimi ( ilçelerde ve illerde var) ve Sağlık Bakanlığı istatistik birimi çalışmalar yaparak sonuçları kamuoyuyla paylaşmalıdır. Çünkü bir çok gereksiz alanda milyonlarca  para harcanarak istatistik çalışmaları yapılmaktadır. Bu konu doğrudan halk sağlığını ilgilendirdiği için asıl bu alanda istatistik çalışmaları  yapılmalıdır. Hiç sanmıyorum araştırdık hiçbir bilgiye ulaşamadık ama yine de yapılıyorsa mutlaka kamuoyuyla paylaşılmalıdır.

Ben bu çalışmaları ilgili kurumlardan talep ediyor ve bekliyorum.

Ülkemizde zehir kalıntılarıyla ilgili çalışmalar yapan Akdeniz Üniversitesi öğretim görevlisi ve Akdeniz Üniversitesi Gıda Güvenliği ve Tarımsal araştırmalar Merkezi kurucusu Yar.Doç.Bülent Şık önce Gıda Mühendisi olmasına rağmen Turizm bölümünde çalışması için yeri değiştirildi. Sonra da görevine son verildi. Artık bu merkezde çalışamıyor.Ve işsizdir kendisi.

Oysa kendisi bu alanda ülkemizde araştırma yapan tek bilim insanıdır. Değerli bir bilim insanıdır. Bu konuda yaptığı araştırma sonuçlarına bianet.org’da ki yazılarından ulaşabilirsiniz.

Başta çok uluslu şirketler olmak üzere bize dayatılan her şeye Doğu Batı güç birliği yaparak dur demeliyiz. Diyarbakır merkezli Mezepotamya Ekoloji Platformu doğunun çatı örgütüdür. Onların bin yıllık Hevsel bahçelerini korumak için verdikleri mücadeleye tüm ülkemizde ki tüm” doğa ve insan dostu yaşam savunucularının “ omuz vermesi gerekirdi.        Çünkü bütün dünya  herkesindir .Hiç bir ırkın kendine özel doğası yoktur. Dünyadaki bütün ağaçlar çiçekler böcekler sular hepimizindir. Finike civarında olduğu gibi ormanları kuşatan o mermer ocakları hepimizin canını yakıyor. Bölgenin kalbine  saplanan o hançerler bizim de dünyanın bir ucundaki başka bir  doğa ve insan dostu;   güzel insanın de kalbini yaralar.

Biz EGEÇEP olarak ve daha bir çok “doğa ve insan dostu “ gördük ki “ekoloji mücadelesi” n de  çalışma yapılan yerdeki  köylüler ekonomik kaygılarından dolayı mücadelelere katılmayarak şirketlere boyu eğiyorlar.

Tam da bu noktada o köyde atıl kalan köylülerle örneğin “doğrudan destekli tarım sistemi” gibi köylülerin ekonomik sorunlarını çözecek çalışmalar yapılabilir. Bu sistemin uygulanmasıyla hem köylülerin pazarlama vs. sorunları çözülür. Hem de tüketiciler sağlıklı beslenirler. Biz yerel tohum derneği olarak bu konuda çalışmalar yapıyoruz İzmir’de.

Böylece köylülerin ekonomik sorunları aşağıdan yukarıya katılımcı çalışmalar yapılarak çözüldüğü için “ekoloji mücadelesine” köylüleri katmak mümkün olur.

Hem tohumlar konusunda hem de  zehirler vs. başka çevre sorunlarında Ülkemizin her bölgesi köylüler kentliler geniş katılımlı olarak güç birliği yaparak  dayatılanlara dur demelidir. Bölük börçük yapılan mücadeleler toplumsallaşamayacağı için baskı unsuru oluşturamaz.

Ekolojik  sorunlar ve diğer yaşamsal sorunlar  küreselleşen dünyada “vahşi kapitalizm” in etkisiyle  dünyanın her yerinde aynılaşmıştır. O halde dünyadaki diğer doğa dostu güzel insanlarla birlikte güç birliği yaparak ve  çok daha güçlü olarak bize  dayatılanlara dur demek  zorundayız.

Ülkemizde “örgüt” sözcüğünden çok korkulmaktadır. Oysa  örgüt ve yasadışı örgüt farklı şeylerdir. İnsanlar yüzyıllardır sorunların çözümü için örgütlenmişlerdir. Bu en doğal insan hakkıdır. Bunda korkulacak bir şey yoktur. Yine “siyaset” yapılmasından da korkulmaktadır. Oysa  siyaset yaşamın ta kendisidir örneğin uzun süreli su kesilmesini konuşmak siyaset yapmaktır ve buda önemli bir insan hakkıdır.. Sadece siyaseti vekiller yapmaz. Bizler her zaman bu işleri vekillere bırakmamalıyız. Unutmayalım  ki onlar vekilimizdir. Asıl bizim siyaset yapmamız gerekir.bir tek bireyin bile duyarlılığı bile çok önemlidir.

Forumun sonunda  doğanın talanına ve vahşi kapitalizmin bütün dayatmalarına karşı ortaklaşıp güç birliği yaparak dur denileceği konusunda ortaklaşıldı. Sonuç bildirgesinin hazırlanarak paylaşılmasına karar verildi. Ülkemizde ki “ekoloji” sorunlarının  çözülmesi birlikte mücadele kanallarının acıması için ileriki tarihlerde daha geniş katılımlı ( çalıştay vs.) yapılması fikri ortaya çıktı.

Çok verimli bir etkinlik oldu. Bu ilk buluşmaydı. Yaşam savunucusu doğa ve insan dostu güzel insanların öldürülmesi bardağı taşıran son damladır. Bu ülke taşıyla toprağıyla sedir ağacı zeytin ağacıyla Diyarbakır’daki tarihi “Hevsel” bostanlarıyla bizimdir.

“Yaşam savunucusu” doğa ve insan dostlarının inandıkları ideolojiler farklı olacaktır elbette. Mücadele yöntemleri vb.de farklıdır. Bunlar doğaldır. Dünyada ki 6 milyar insan farklı düşünür; düşünmelidir. Çünkü biz insanız. Robot değiliz. Bizi tek tipleştirmek istemelerine rağmen  doğal biyolojik yapımız gereği direniyoruz .Tektipleşmiyoruz .Yada şöyle diyebiliriz. Doğa ve insan dostu güzel insanlar çoğunlukla direnip tektipleşmiyorlar.

İşte  biz ilk önce ülkemizde daha sonra dünya genelinde bu insanlara ulaşıp kol kola girerek omuz omuza vererek  daha yaşanılası bir dünya ve güzel insanlık için örgütlenmeliyiz. Yaşamımıza başkalarının müdahale etmesine dur demeli ve nasıl yaşayacağımıza biz karar vermeliyiz. Bu yazıyı okuyanlar çok ütopik düşünceler diyebilirler. Gerçekleşemez diyebilirler. Fakat unutmayalım ki umutsuz asla yaşanmaz. düşler yapacağımız güzel işlerin ilk adımıdır. İnsan gücü çok önemlidir. Yüzyıllardır bu böyle olmuştur. Ve bizlere bunları dayatanlar ( otoriter yönetimler gibi)  en çok” insan gücünden”  ve güç birliğinden;  örgütlenmekten korkarlar. Dolayısıyla gücümüzün farkına vararak ben varım ve var olacağım diyebiliriz. Öldürülen  sevgili “yaşam savunucusu” yoldaşlarımız hep yaşayacaklardır. Ölümsüzdürler. Işıklar içinde uyusunlar. Yıldızlar yoldaşları olsun. ”Bir ölür bin doğarız” onların kaldığı yerden mücadelemiz devam edecektir.

Sözlerimi bir gece de KHK kararıyla işten atılan Ege Üniversitesi Felsefe Anabilim dalı Öğretim görevlisi Prof.Dr. sevgili Zerrin Kurdoğlu Şahin’in bir sözüyle bitiriyorum.

”ses sizsiniz; ses verin”

“Dünyadaki tüm doğa ve insan dostu; yaşam savunucuları” nı sevgiyle kucaklıyorum. İzmir’den sevgiler selamlar. İzmir’in cömert  güneşi hepinizin gününü aydınlatsın ve içini ısıtsın.

 

Göknur Yazıcı