Ana Sayfa Blog Sayfa 3075

Rauf Kösemen: “Mesele doğruluk değil bağlam. Genelgeçer bir doğru ile gerçeğin üstü örtülüyor.”

Açık Radyo, Açık Yeşil programında Ümit Şahin ile Rauf Kösemen‘in “İklim değişikliğinde iletişim nasıl olmalı?” genel çerçeveli sohbeti geçen hafta yayımlanan ikinci programda devam etti.

Ümit Şahin ve Rauf Kösemen, program öncesi Açık Radyo’da

Ömer Madra’nın da dahil olduğu ve Açık Radyo’da 3 Ağustos Çarşamba günü yayınlanan programın Yeşil Gazete muhabiri Gizem Hasırcıoğlu tarafından gerçekleştirilen metin çözümlemesini de paylaşıyoruz.

İlk söyleşiye dair içeriğimize “Rauf Kösemen: “İklim değişikliğinde gerçeğin iletişimini yapmaya devam etmemiz gerekiyor.” linkinden göz atabilirsiniz.

***

İklim değişikliği konuştuk, ertesi günü dolu yağdı

Ümit Şahin: Açık Yeşil bu hafta geçen haftadan devam ediyor. Geçen hafta Ömer Madra yoktu bu hafta tekrar aramızda. Rauf Kösemen de yine bizimle. Rauf ile konuşmaya devam edeceğiz kaldığımız yerden. Günaydın Rauf, hoş geldin.

Ömer Madra: Merhaba Rauf hoş geldin.

Rauf Kösemen: Hoş bulduk, günaydın.

Ümit Şahin: Rauf Kösemen’i Hemzemin programından tanıyorsunuz aynı zamanda iletişimci, tasarımcı ve sosyal fayda iletişimi üzerinde çalışıyor. Geçen hafta iklim değişikliği iletişimi üzerinde konuşmaya başlamıştık. İklim değişikliği iletişiminde yapılan hatalardan biraz bahsetmiştik. Genel olarak korku iletişimi ve umut iletişimi sarkacının neresinde durmak gerektiği üzerinde konuşmuştuk ama bitirememiştik. Konuşacak çok şey vardı.

Bu arada biz geçen haftaki programı bitirdik, dolu yağdı. Yani yeni bir iletişim vakası ve bir örnek olay daha çıktı karşımıza.

Ömer Madra: Sizi de hiç boş bırakmaya gelmiyor.

Ümit Şahin: Evet bizim programın hemen ertesi günü oldu.

Rauf Kösemen: Programdan 32 saat sonra oldu.

Bu nasıl bir iletişim: “Bir dolu yağdı diye iklimler değişmez”

Ümit Şahin: Ciddi bir dolu yağışı oldu ve hepimiz bu felaketi yaşadık. Ardından medyada ve sosyal medyada bu felaketin iklim değişikliği ile ilgisinin olduğu ya da olmadığı konusunda yorumlar gelmeye başladı.

Ben hemen yine bunlardan bir tanesini sorarak başlayacağım. Bu nasıl bir iletişimdir sence diye. Bir iklim bilimci bir gazeteye “Bir dolu yağdı diye iklimler değişmez” diye manşeti bu şekilde atılmış bir röportaj vermiş örneğin ve demiş ki, “İklim sistemi kaotiktir. Bunları böyle konuşmak doğru değildir.”

Rauf Kösemen: Belki sırası gelince tek tek söylemem gerekebilir ama bu soruya cevap vermek için bir öncül lazım. Biraz oradan başlayayım.

İklim değişikliği meselesinin geçen hafta konuştuğumuzda insanlar tarafından, kitleler tarafından anlaşılıp anlaşılmadığı, bu konuda ikna olup olmadığını konuşmuştuk hatırlarsak. Ben bu konuda bir ikna olduğunu bunun çeşitli eğilimleri belirlediğini, insanların kendilerini büyük sorumluluklar almakta yeterli ya da gereken araçlara sahip olmadıklarını düşündükleri için bu meseleden uzak duruyor gibi gözüktüklerini söylemiştim. Doğal ürünlere yönelme, doğal çevreyi koruma duyarlılığı, betona karşı duyarlılık, fosil yakıta, egzoza, kent hayatına karşı uzaklaşma en azından retorik düzeyde.

Bunların varlığı halkın bu konuda ikna olduğunu gösteriyor ama aynı zamanda ikna olsa ne yapacak, işte bu kadar yapabiliyor. Daha doğal olduğunu düşündüğü ürünü alıyor vs. diye anlatmıştım. Şimdi burada da öyle bir şey görüyoruz. Herkes bu meselenin iklim değişikliğinden kaynaklanıyor olacağına ikna durumda. Ağzını açan %90 oranında iklim değişti böyle oldu diyor. Bu da muhtemelen buna cevaben söylenmiş. İklim değişti böyle oldu önermesi tek başına doğru değildir diye söylenmiş.

İletişimi gizleme yöntemleri: Boğma ve Örtme

Ümit Şahin: Hmm, niye?

Rauf Kösemen: İletişimde iki tane iletişimi örtme yöntemi var. Talihsiz bir şey bu, onlardan birine denk düşüyor.

Birine boğma diyoruz, sisleme olarak da çevirebilirsiniz. Susurluk vakasında olan gibi, ortalığı birdenbire bilgiye boğuyorsunuz. Yüzlerce, milyonlarca bilgi saçıyorsunuz ortaya. Böylece hangisinin doğru olduğu anlaşılmaz hale geliyor. Boğma deniyor bu yönteme.

İkinci yöntem de, burada vermiş olduğun örnekte olduğu gibi, örtme. Aslında söylediği şey yanlış değil iklim bilimcinin. Yani bir dolu yağdı diye iklim değişmez. Ama öbür yandan küresel iklim değişti diye dolu yağabilir ya da yağan dolunun niteliğini değiştirebilir.

Ümit Şahin: Cümleyi ne tarafından kurduğuna göre değişiyor yani.

Rauf Kösemen:  Genel geçer bir doğru söylüyor ve o doğruyla bizim bildiğimiz başka bir gerçeğin üstü örtülüyor.

Ümit Şahin: Bence o konuşmada daha vahim olanı “Günlük hava olayları ile iklim değişikliği çok farklı, iklim değişikliği kaotiktir, bir günlük doluya bakarak iklim hakkında konuşulmaz.” Bir günlük gazeteye verilen röportajda “İklimin çalışma tarzı kaotiktir” diye bir cümle neden kurarsınız?

Rauf Kösemen: İklim değişikliği üzerine uzman birisi değilim, haddim değil bilimsel bir yorum yapmak ama bu söylediklerinin de tamamı doğru. Ama mesele saf doğruluk değil, mesele bağlam.

Siz koskoca bir bağlamın içinden doğru olan dört şeyi alt alta sıraladığınızda öbür dört tane doğruyu görmezden gelmesine neden oluyorsanız ya da onlara ilişkin bir şey söylemiyorsanız bunun adı örtme. Bu iletişimde bir manipülasyon yöntemi.

Bir argümana karşı geliştirilen iki iletişim yöntemi: Ya inkâr, ya kabul

Ümit Şahin: Bunu şuna benzettim. Televizyona çıktık ve bu konu soruldu bana. Dedim ki bu iklim değişikliğinden oluyor. Sunucu da sordu “Peki iklim değişikliği daha önce olmamış mıydı?” Ben de uzun uzun iklim değişikliğinin tarih boyunca olduğunu, defalarca iklimin değiştiğini falan anlattım ve program bitti.

Şimdi burada ne iletişimi yapmış oluyoruz biz? İklim değişikliği inkârı yapmış oluyoruz.

Ömer Madra: Evet. Şu önemli, biz yaklaşık 20 yıldır sistematik diyebileceğim şekilde bütün araştırmaları üstelik de bilgiye boğmamaya çalışarak, kendimiz de analitik bir şekilde seçip ne olduğunu anlamaya çalışarak hatta seninle de bir kitap çıkarttık 10 yıl önce iklim değişikliği nedir iklim krizi nedir üstüne, bunu Açık Radyo’da hayatımızı koyarak anlatmaya çalıştık. İletişimin böyle bir şey olması lazım.

Şu anda son gelen rakamları ve son olan olayları incelemiyoruz ki. Bütün her şey içeri alan ve mesela elimde daha bu sabah ele aldığımız Truthout’tan çıkan Darh Jamail’in, dünyada bu konuyu en yakından takip eden gazetecilerden biri, Amazonlara gidip oradaki meşhur 41 kampında, Amazon biyolojik çeşitlilik açısından dünyanın en önemli yerlerinden biri ve bütün canlıların nefes almasını etkileyen bir yer, epey bir vakit geçirdikten sonra 115 bin yıldan beri görülmüş en korkunç en yüksek sıcaklık seviyelerine ulaşıldığını söylüyor.

Bunun çeşitli sebeplerini de tartışıyorlar. Karada, havada, suda, atmosferde olup bitenleri tartışıyorlar. Bunu iletmek ve bir an önce de bunun bir taban hareketi ile çözüme ulaştırılması mesajını da iletmemiz lazım inkardan öte. Üzerimize büyük bir sorumluluk düşüyor bence.

Rauf Kösemen: Kesinlikle öyle. 115 bin yıldır diye bir periyod var bir yanda öbür yanda da 100 yıllık ortalamalara bakmak lazım. Bu 100 yılı da programdan önce tartışmıştık.

İklim bilimciler ve meteorologlar da kendilerini inkâr ediyorlar demişti Ümit. Daha önce 30 yıl ortalaması alıyorduk bu 100 yıl nereden çıktı diye sormuştu. Peki 115 bin yılın ortalaması ne olacak diye sormak lazım o zaman burada. Tam da söylediğim buydu aslında. O röportajda işin son 30-40 yılda olanlara bakıp bunun üzerinden konuşuyorsun ama öbür tarafta 115 bin yıldan söz etmiyorsun.

Bir argümanın karşısında iki tür iletişim tepkisi var. Bunlardan biri inkâr, diğeri de kabul. Kabul de birkaç şekle ayrılıyor. Argümanı kabul ediyorsun ama sonuçlarına dair bir şey yapmayı kabul etmiyorsun. Demin söylediğim manipülasyon yöntemleri burada ortaya çıkıyor. Argümanı kabul ediyor argümanla ilgili bir sorunu yok, elinde onu çürütecek karşı bir argümantasyon silsilesi de yok ama alıyor seçilmiş argümanlarla ki burada tek başına iklim bilimciyi suçlamayalım yayını yapan da içinden seçiyor.

Ümit Şahin: Tabii, o da manşete çıkarmış.

Ömer Madra: Esas medya tabii.

Rauf Kösemen: İletişimin patronu orada medya. Bunları yaparak sürecin bir kısmını görünmez kılıyor. Güncel tartışmalardan uzaklaştırıyor böylece. Ortamda bir bilinmezlik yaratıyor.

Ümit Şahin: Politik tartışmanın dışına da itmiş oluyor. Başka bir örnek daha söyleyeyim size. Demin senin söylediğin örtme ile enformasyon bombardımanın bir kombine kullanımı gibi geldi bana, doğru mu değil mi soruyorum şimdi sana.

Manşet şu “İstanbul’da 18 Temmuz’da yaşanan doğal afetin sebebi belli oldu: Süper hücre” ve bu açıklamayı yapan Meteoroloji Genel Müdürlüğü İstanbul Şubesi Başkanı bir meteorolog Adil Tek. Uzun uzun bunun bir süper hücre dediğimiz yapılarda kaynaklandığını anlatmış ve gazetede buna afetin nedeni süper hücre demiş. Şimdi bu nedir?

Rauf Kösemen: Yine aynı şey var, yine örtme var. Bir bilgiyi alıp, o bilgi bütün her şeyi kapsıyormuş gibi söylemek ve o bilgi ortalığa yayılmaya başladığında, çok kaynaktan söylenmeye başladığında bir tür sisleme ya da boğma faaliyetine dönüşecek.

Ümit Şahin: Bunu yapanlar bunun farkında olarak mı yapıyor peki?

Rauf Kösemen: Ondan çok emin değilim. Memlekette biraz malumatfuruşluk var, her bilginin her kısmını anlatalım gibi, bu da özellikle kitle iletişimi yapan basın yayın kuruluşlarının çok sıkışık bir ortamda, habercilik yapamadıkları ortamda, ortamı malumatlara boğmasına neden oluyor.

Bu bir neden değildir elbette ama bu bir kötü niyet veya görmezden gelme ile birleştiğinde o zaman ortalıkta bir sürü malumat ortaya çıkıyor. Hepsi doğru, hepsi kendi içinde  tutarlı. Artı işaretine baktığın zaman kimi haç görür kimi matematik görür kimisi de bir kulübün adı olduğunu düşünür eğlence görür. Bunların hepsini birden anlatmak lazım, hakikat odur. Artı dediğin böyle böyle sembolik manalar sistemi taşır içinde diye anlatmamız lazım.

Onun yerine burada şunu görüyorum deyip sadece matematik demektir bu dediğimizde yalan söylemiş olmuyoruz yanlış bilgi de vermiş olmuyoruz ama artının üzerindeki gerçeği karartmış oluyoruz.

Soru, “İklim değişikliğini neden halka anlatamıyoruz?” yerine “Neden bunu halka anlatıyoruz?” olmalı

Ömer Madra: Ayrıca yalan ve inkarcılık da belli başlı bir parçasını oluşturuyor. Ben süper hücre meselesinde süper budalalık olduğunu düşünüyorum.

Bizim Açık Radyo’da da çevirdiğimiz Martin Lukacs ‘nın Guardian’daki yazısında bireysel eylemlere girişimimiz lazım diyor her alanda

(Aynı yazı Yeşil Gazete Gönüllü Çeviri Havuzu’ndan Aslıhan Ulu’nun çevirisi ile gazetemizde de yer almıştı)

ve şöyle devam ediyor

Bireysel eylemlere girişmemiz yolunda özellikle Batı ülkelerinde her yana yayılmış olan – yani şirket reklamlarında, okul kitaplarında ve belli başlı çevre gruplarının kampanyalarında her yerde görmekte olduğumuz – bu vaazlar, nefes alıp vermek kadar doğal bir şeymiş gibi görünüyor. Oysa, bize bundan daha kötü öğüt verilemezdi.

Biz kendi kişisel hayatlarımızı çevre dostu hale getirmek için harıl harıl uğraşırken fosil yakıt şirketleri bütün bu çabaları tamamen anlamsız kılacak şeyler yapıyor.”

Şöyle bir örnek vermiş ki bence bu örnek yeterli daha önce bu programda da bahsetmiştik bundan, 1988’den bu yana yani sadece 30 yıl içinde “Atmosfere saçılan karbon salımlarının dökümünü görmek ister misiniz? Salımların yüzde 71’i gibi dudak uçuklatan bir rakam var ortada ve bundan sadece 100 şirket sorumlu. Yani, biz o yenilenebilir kalemlerimizi kurcalayıp duralım, onlar da gezegeni ateşe versinler, iyi mi?”

Thatcher ve Reagan tarafından hayatlarımıza egemen kılınmış olan neoliberalizmin siyasi projesi başlıca iki hedef gözetiyordu.

Birincisi, özel güçlerin kimseye hesap vermeksizin ortalıkta at koşturmasının önüne konabilecek tüm engellerin kaldırılması.

İkincisi de, demokratik halk iradesi nerede kullanılacaksa, bu engellerin getirilip orada o irade önüne konması.”

Tam da bu yapılıyor. Medyada muazzam rol oynuyor bu haber iletişimde diyor. Senin de yakından izlediğin gibi Rauf yine yazıdan devam edersek

“Araştırmalar, bu çağda yetişmiş olan insanların gerçekten daha bireyci ve tüketim yanlısı kişiler olduğunu gösteriyor. Kendimizi birer yurttaş olarak değil, birer tüketici olarak, karşılıklı bağımlılık içinde değil, sadece kendi gücüne güvenen insanlar olarak görmemizi öğütleyen bir kültür içerisinde yetişmiş kişiler olarak sisteme ilişkin bir sorunu çözmek için sürüler halinde etkisiz bireysel çabalara doğru koşuşturmamızda şaşılacak bir şey var mı peki? Hepimiz Thatcher’ın çocuklarıyız.

Rauf Kösemen: Bu yanılsamanın da çok iyi iş yapmasının zeminini anlatmış gerçekten. Ben evde ampulü değiştirirsem  daha doğrusu sadece bunu yaparsam iyi bir şey yapmış olurumun arkasında yatan zemini anlatıyor.

Geçen programda ben şunu sormuştum hatta Yeşil Kamp’ta da konuşmama öyle başlamıştım: Biz iklim değişikliğini neden halka anlatamıyoruz diye soruyoruz ama önce sormamız gereken soru biz neden bunu halka anlatıyoruz olmalı.

Buradan şunu görüyoruz çünkü neden bunu halka anlatıyoruzu sorduğumuzda halk da aynı soruyu soruyor. “Bunu neden bana anlatıyorsun? Bunu bana anlatıyorsun ama bu çok apokaliptik bir şey, kolektif bir şekilde çözülmesi lazım, uluslararası bir sorun. Devlet işi bu, çok büyük boyutta bir şey. Beni bunun içine sokuyorsun, soktuğunda ben ne yapacağım kendimi rahatlatacak bir yol bulacağım. Onu da yapıyorum, içtiğim içeceği en doğal olanını almaya çalışıyorum, gerçek olmayabilir ama üstünde doğal yazanı almaya çalışıyorum.”

Ömer Madra: Lukacs da tam bunu anlatıyor.

Diyor ki,

Neoliberalizmin egemen olmasından öncesindeki dönemde bile kapitalist ekonomi, bir sömürü sisteminin yapısal sorunlarından – yani yoksulluk, işsizlik, sağlık bozulması, varlığını yetersiz hissetme gibi sorunlardan – mustarip olan ama bunların aslında kendi kişisel yetersizliklerinden kaynaklandığına inanan insanlar sayesinde başarılı olmuştu.

Eko-tüketicilikle günahlarımızın kefaretini ödemek

Rauf Kösemen: Başka bir tür çaresizlik daha üretiyor bu. Suyu daha az kullan, plastik poşeti reddet vs. diyoruz ya da devlet kuralları değiştirsin. Şimdi bu ikisinin arasında kalan bir bireyin zihnindeki yansıma şu, devlet kuralları değiştirmiyor o zaman ben yine plastik poşeti ret etmeye devam edeyim ama daha aktif bir şey yapacak halim de yok.

O yüzden zaten halka anlatıyoruz ki devletin üzerinde baskı oluştur ki pozisyonunu değiştirsin diye.

Ömer Madra: Lukacs’dan devam edersek yine:

Neoliberalizm ise bu içselleştirilmiş kendini suçlama duygusunu alıp  türboşarja bağladı.

Neoliberalizm şimdi bize diyor ki: İyi bir iş bulamamışsan, borca batmışsan, aşırı stres ya da aşırı çalışma yüzünden arkadaşlarına ayıracak zaman bulamıyorsan, bunun suçluluk duygusuna ve utancına kapılmalısın tabii, ama bu da yetmez; potansiyel ekolojik çöküşün yükünü de sırtında taşıyacaksın artık.

Ne var ki bireysel tercihlerin geçerli olması, ekonomik sistemin uygun, çevre dostu tercihleri yalnızca bir avuç zengin için değil, herkes için sağlayabilmesi halinde mümkündür ancak. Eğer makul fiyatlarla kullanabilecekleri kitle ulaştırma sistemleri mevcut değilse, insanlar evle iş arasında arabayla gidip geleceklerdir. Eğer yerel organik yiyecekler ateş pahası ise insanlar da yoğun fosil yakıt tüketen süpermarket zincirlerini kullanmaktan kaçınmayacaklardır. Ucuza üretilmiş kitlesel tüketim malları sonsuza kadar önlerinde akıp gidiyorsa insanlar da onları alacak, alacak, alacaklardır.

Neoliberalizmin büyük üç kâğıdı da bu işte: İklim değişikliği ile baş etmenin aracı olarak güç ilişkilerini ve siyaseti değil, cüzdanlarımızı kullanmamızı istiyor, bizi buna ikna etmeye çalışıyor.

Eko-tüketicilikle günahlarımızın kefaretini ödemiş sayabiliriz kendimizi. Ama, iklim krizinin yörüngesini değiştirme gücüne sahip olan tek şey, kitle hareketleridir. O zaman önümüzde öncelikli olarak duran görev, neoliberalizmin yaptığı büyüden kararlı bir zihinsel kopuştur: Yani, bireyler gibi düşünmekten vazgeçmemiz lazım artık.”

Bu kitle hareketinin de başladığını söylüyor.

Martin Lukacs

Ümit Şahin: Bu da apayrı bir iletişim biçimi. Hakikaten başladı mı başlamadı mı bunu da tartışmak lazım. Bu da geçen hafta umut iletişimi başlığı altında biraz bahsettiğimiz bizim hep yaptığımız şey bu.

Evet başladı, değişim başladı, dönüşüm başladı, tabandan hareket başladı gibi. Ama gerçekten başlayan bir şey var mı? Bütünü etkileyecek ölçüde başlayan bir şey var mı onu da tartışmak lazım.

Burada Rauf’a geçen haftaki soruyu baştan soracağım, biz burada korku iletişimi yapıyoruz ya sürekli, Rauf da sadece korku iletişimi ya da sadece umut iletişimi yapmanın ikisinin de yanlış olduğunu söylemişti.

Rauf Kösemen: Evet, çünkü hakikat onun arasında bir yerde duruyor. Sürekli pozisyon değiştirse de ikisi arasında salınıyor.

Ümit Şahin: “Kutuplardaki buzullar 5 yıl sonra eriyecek ama değişim başladı.” Şimdi bu korku iletişimi ile umut iletişimini aynı cümle içinde kurdum ben.

Bu doğru bir cümle mi? Bana mesela bu da doğru gelmiyor.

Ömer Madra: Ama şu doğru olabilir, o dev petrol platformlarına bit kadar kanoları ile karşı çıkan yerlilerin hareketini vermek, kısmen durdurulduğunu verdiğin zaman başladığını da söylemiş oluyorsun zaten.

Yerli halkları hareketi bütün diğer hak hareketleri ile de birleşiyor.

Ümit Şahin: Ama benim sormaya çalıştığım iki haftalık bu program dizisinin özeti, sonucu da olabilir “Nasıl bir iletişim yapmamız lazım?”. Bana açıkçası ikisi de çok doğru gibi gelmiyor.

Rauf Kösemen: Zemini düzlemek için şunu söyleyeyim, biz burada iletişim derken kitle iletişimini kast ediyoruz. Kitle iletişiminin de pek çok formu var ama temelde ikiye ayrılabilir.

Bunlardan bir tanesi basın yayın medya yolu ile yapılan iletişim yani bilgilendirme amaçlı ama neyin üzerinden cümleyi kurduğunun öne çıktığı, ikincisi de kitle örgütünün ya da bir düşünce kuruluşunun topluma kendi derdini veya meselesini anlatmak üzere yaptığı iletişim. Bir nevi iletişim kampanyası aslında.

Genel olarak bu umut ve korku sarkacından bahsederken biz genellikle ikincisini kast ediyoruz. Organize olmuş bir gücün iklim değişikliğine karşı ya da çevresel felaketlere karşı, doğal çevre felaketlerine karşı, sosyal çevre felaketlerine karşı, artık nasıl genişletiyorsanız, tavrını halka anlatmak ve bir dönüşüm yaratmak. Bu anlatma faaliyeti sonunda devletler ve kurumlar üstünde bir baskı yaratmak ve bu baskıdan ortaya çıkacak yasal dönüşümleri, mevzuat dönüşümlerini sağlamak.

İşte bu iletişimde ne umudu çok fazla öne çıkarmak ne de korkuyu çok fazla öne çıkarmak lazım. Ama tabii kitle iletişimi yapıyorsanız, memlekete yumruk büyüklüğünde dolu yağarken korku iletişimi yapmayacağım diye söylememek gibi bir şey olamaz. Bir sürü bilgi var ve basın bu bilgileri vermek zorunda. Bunun hiyerarşisi o basın kuruluşunun yayın politikası ile ilgili olacak.

Ben daha çok iklim meselesi üzerine çalışan kuruluşların bu konuda yaptığı hatalara dikkat çekmek istediğim için söylüyorum o korku ve umut sarkacı meselesini.

9 günde 2 iklim felaketi ve medyanın genelinde durum: Tek olay ile iklim değişikliği olmaz!

Ümit Şahin: Kuruluştan öte bizim de dahil olduğumuz uzmanların aslında. Sonuçta biz Açık Radyo’dayız ve Açık Radyo Türkiye’de iklim iletişimini başlatan kurum.

Bunun makalesini de yazdık, 1998 yılından itibaren 20 senedir Türkiye’de iklim değişikliği iletişimi başlatan ve yapan yer. Bunun ardından pek çok aralarında meteorologların da olduğu, iklim bilimcilerin olduğu, sosyal bilimcilerin olduğu ağırlıklı olarak akademisyen ve uzman insanlar Türkiye’ye iklim değişikliği anlattılar.

Sonuçta benim demeye çalıştığım bizim iletişimci olarak bir görevimizin olduğu. Radyo zaten bir medya kuruluşu olduğu için iletişimini yapıyor ama onun ötesinde radyo mikrofonlarını kullanan bizler ya da kongrelerde konuşan profesörler de buna dahil ya da Meteoroloji İstanbul İl Müdürü de buna dahil.

Rauf Kösemen: O en çok dahil hatta. Bu konunun otorü, o karıştıramaz gerçeği olduğu gibi söylemek durumunda.

Ümit Şahin: Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Tahminler Dairesi İl Müdürü’nün dediği şey şu “Dünyada elbette bir iklim değişikliği durumu söz konusu. Ancak sadece bu yağışla direkt olarak bu durumu ilişkilendirmek doğru olmaz çünkü bu tip hava olaylarının zaman zaman yüzlerce yıldan beri yaşanabildiğini değiştirmez.

Bundan daha büyük yalan söylenebilir mi iklim değişikliği ile ilgili?

Rauf Kösemen: İlişkilendirmemek de doğru olmaz çünkü. İlişkilendirmek doğru olmadığı gibi ilişkilendirmemek de doğru olmaz.

Ümit Şahin: İlişkilendirmenin doğru olmadığı da yanlış. İlişkilendirmek doğru. Artık bilimsel olarak tek olayların bilimsel ilişkilendirilmemesi gibi bir cümleyi kurmuyor kimse. Bu cümleyi kuran meteorologların bir zahmet gidip Michael Mann’i falan okumaları lazım.

Ömer Madra: Öte yandan Rauf’un dediğine ufak bir ilave, doğrularla yanlışların bir arada olması felaket bir şey.

İklim inkarcılığına ve hatta her şeyin inkarcılığına varıyor ama doğrudan inkar edenler de var ve dünyanın en büyük şirketleri. Buna sebep olan şirketler.

Ümit Şahin: Peki onlar mı asıl sorun yoksa bunlar mı? Benim iki haftadır sormaya çalıştığım şey bu. Biliyoruz o inkarcıları.

Ömer Madra: Ama para veriyor onlar. Basını susturuyorlar, medyayı satın alıyorlar asıl sorun o. Bürokrasiyi de satın alıyorlar.

Ümit Şahin: Medyayı satın alma kısmı doğru, evet.

Ömer Madra: Korkunç bir güçleri var yani.

Rauf Kösemen: Mike Hulme idi galiba değil mi? Sen onun bir analizini anlatmıştın. İklim değişikliği meselesi her zaman aracılıkla aktarılan bir bilgidir diyor. Bu cümle zaten meseleyi açıklıyor.

O zaman uzmanın üstünde büyük bir sorumluluk var sen bir hoparlör değilsin sadece bir otörsün ve bilgi aktarıyorsun. Orada da seçiyorsun o bilgiyi. Kimin faydasına göre seçtiğine göre gelişiyor her şey. Eğer bilgiyi “bu böyle olmayabilir aslında” diye veriyorsan işin öbür tarafını görmezden geliyorsan…

Ümit Şahin: Benim ilgimi çeken şey şu, gerçek bir iklim felaketi olmuş, iklim değişikliği ile bağlantılandırabileceğin daha büyük bir şey olabilir mi İstanbul’da?

Ömer Madra: Ve 9 gün arayla ikincisi olmuş.

Ümit Şahin: İki kere olmuş ve neredeyse bütün meteorologlar, hepsi değil ama çoğu, ağız birliği etmişçesine bu cümleyi kurdular. “Tek olay ile iklim değişikliği olmaz”.

Niye bu cümleyi kuruyorsunuz? Burada başka bir durum var. Ben bu durumun ne olduğunu anlayabilmiş değilim. Exxon Mobil’in de kimseye para verdiğini sanmıyorum. Burada başka bir türlü inkar mekanizması işliyor. Meteorologlarda başka türlü işliyor, halkta da başka türlü işliyor.

Ömer Madra: Evet çünkü tüketim manyağı olmuş haldeyiz de onun için.

Lukacs’ın dediğine ben çok katılıyorum. Yeni bir devrimci düşünce, dönüşüm düşüncesi başladı bence ama şu ana kadar neoliberalizm bizi kafaladı biz de iklim değişikliğine karşı kendi başımıza kavgaya girer ve bunu kazanırız sanıyoruz.

Böyle bir hikaye yok. Şirketlerin üstüne üstüne gitmeliyiz. Enerji Bakan’ı Türkiye’nin tam bir “enerji İpekyolu” olacağını söylerken sınırsız büyümeden bahsederken bir gazetecinin çıkıp “Böyle bir şey olamaz ve yıkımın ta kendisini tarif ediyorsunuz Sayın Bakan” demesi lazım sorun burada yani.

İklim değişikliği iletişimi nasıl olmalı diye bir konferans mı yapsak?

Rauf Kösemen: Daha önce kurduğumuz bir çerçeve vardı İklim Değişimin Değişikliği İletişiminin Psikolojisidiye bir rehber yayınlandı Columbia Üniversitesi tarafından. Orada üç temel madde vardı.

  1. Duygu sömürüsü yapmamaya özen gösterin.
  2. Mesajınızı şimdi önemli kılın, gelecek yerine bugüne yönelik bir çerçeve çizin.
  3. Mesajınızı eve taşıyın, yerel bir çerçeve kurun.

Ümit Şahin: Tam da doluda bunların hepsi vardı değil mi?

Rauf Kösemen: Bu rehberin yayınlanış tarihi 2015. İki yıl önce bile hala mesajı gelecek üstüne kurmayın, gelecek, uzak gelecek gibi gözüküyor insanlar kendilerini içinde göremiyorlar bunun, eve taşıyın yerelleştirin, kutuplar, buzulların erimesi vs. dediğinizde insanlara sirayet etmiyor diyen bir rehber idi bu.

Şimdi buyurun, eve taşındı doğrudan doğruya. Bugün oldu. Şimdi bir duygu sömürüsü kısmı kaldı. Onu yapmadığımızda çerçeve tamamlanmış oluyor.

Ömer Madra: Hayattaki en büyük müttefiki Türkiye’nin Katar, NASA’dan verilen bilimsel raporlara göre 100 yılın sonunda Doha’da ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde, o müttefikimiz değil şu an ama olsun düşman değil, sokağa en fazla günde 2 saat çıkabileceği, sıcaktan ortada Doha diye bir yer kalmayacağı söyleniyor.

Ümit Şahin: Onlar çok umursamıyor ama bizde çok para var diyorlar. Klimalı ortamda yaşıyorlar.

Ömer Madra: Klimayı çalıştıracak durumları kalacak mı bilmiyorum.

(Gülüşmeler)

Ümit Şahin: Biz yine bu konuyu bitiremedik bence ama bu konu daha çok su kaldırır. Gerçekten ben hala iklim değişikliğini en çok konuşması gereken insanların bu kadar bariz durumlarda neden kaçmaya çalıştıklarını çözemedim. Bunu biraz daha düşünelim, belki tekrar konuşuruz.

Rauf Kösemen: Küresel anlamda iklim değişikliği iletişimi nasıl olmalı diye bir konferans mı yapsak? Bir kurallar silsilesi çıkartsak.

Ömer Madra: Psikologları falan da çağıralım. Gündüz Vassaf’ı da çağıralım. O buna genel olarak ölüm unutkanlığı diyor.

(Gülüşmeler)

Rauf Kösemen: Güzelmiş ölüm unutkanlığı.

Ümit Şahin: İngiltere’deki konferansta son konuşmayı yapan Gillan D’arcy Wood da iklim hezeyanı diyor, iklim değişikliğini görmemekten kaynaklanan hezeyan.

Ömer Madra: Gündüz’ün söylediği de bu zaten. Yokmuş gibi, ölmeyecekmişiz gibi davranmak.

Ümit Şahin: Çok teşekkürler Rauf, Rauf Kösemen bizimleydi. İklim değişikliği iletişimini bir kez daha konuştuk. Gelecek hafta görüşmek üzere

Rauf Kösemen: Ben teşekkür ederim.

 

(Yeşil Gazete, Açık Radyo)

[Özel Haber] Ayderliler’den Erdoğan’a: Bizi mağdur etmeden bu sorunu çözün

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamalarının ardından yeniden gündeme gelen Ayder’de halk endişeli, esnaf umutsuz. Ayder Turizm Derneği başkanı Erdal Sarı, “Bizi mağdur etmeden sorunu çözün” diye seslenirken, yaşam savunucusu Eren Dağıstanlı, halkın sürece dahil edilmesinden yana.

Turizm sezonun açılması ile birlikte binlerce insan, doğal güzellikleri ve tarihi kemer köprüleri ile ünlü Rize’nin Ayder Yaylası’na akın etmeye başladı.  Ayder Turizm Derneği eski Başkanı Ömer Altun’un verdiği bilgiye göre 2016’da Ayder’i ziyaret eden turist sayısı 800 bin civarında ve bu rakamın bu yıl 1 milyonu aşması bekleniyor.

Ancak, gelenleri, yeşillik içindeki bir yayla değil megakentlerin küçük semtlerini andıran beton yığınları ve irili ufaklı çöplük alanları karşılıyor.  Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Şu andaki Ayder, bizim temsilimiz olamaz. Biz Ayder’i kirlettik, rezil ettik” sözleri ile de özeleştiriye dökülen bu duruma çözüm olarak TOKİ projeleri gösteriliyor.  Ancak, TOKİ projeleri de kendi içinde çok fazla soru işareti ve bilinmezlik barındırıyor.  TOKİ projelerine dair bilinen tek şey 5 farklı yayla modelinin ve iki katı aşmayan ahşap binaların yapılacağı.

Ayder’de yaklaşık 25 yıldır esnaflık yapan Kemal Kolay, Ayder’de hatanın en baştan yapıldığını belirterek, çözümün acil olarak uygulanması gerektiğini belirtti. “TOKİ mi olur başka bir şey mi olur ben bilemem ancak, bizleri mağdur etmeden bu sorunun çözülmesi gerekiyor” diyen Kemal’e göre, eğer yıkım kararı alınan binalar varsa bu binalar mutlaka yıkılmalı.

Bir yurttaş: Muhatap bulamıyoruz

Halk olarak endişeli olduklarını ve sürecin belirsizlik içerdiğini söyleyen ismini vermek istemeyen başka bir yurttaş ise, Rize Valiliği’ne konuyu sormak için gittiklerinde bir muhatap bulmadıklarını söyledi. Genel olarak yetkililerin “Bekleyin, biz de bilmiyoruz” diye yanıtlar verdiğini anlatan yurttaş, arka planda bir çok planın yapıldığı ancak halka anlatılmadığı görüşünde.

Temizlik İşçisi Muhammet Kocagöz: Bize de bilgi verilsin

Muhammet Kocagöz

Acil çözüm için uyaranlardan biri de çalışması sırasında yakaladığımız temizlik işçisi Muhammet Kocagöz. bölgedeki yapılaşma ve kirlilik için acilen bir çözüm geliştirilmesi gerektiğini belirtti. Kocagöz, “Çöp yığınlarını temizlemek bizlerin yapabileceği bir iş değil. İnsanlar sürekli olarak burayı kirletip gidiyorlar. TOKİ eğer iyi olacaksa gelsin ne yapacaksa yapsın ancak bize de bilgi versinler” diye konuştu.

Yerli turistler: Burası mutlaka korunmalı

Selçuk Rüzgar ve ailesi

Kayseri’den gelen ve yaylada çadır kurarak tatil yapan 3 arkadaşa göre, bu alan mutlaka korunmalı. Uzun Gölü de gördüklerini belirten 3’lü, “Eskiden bu bölgede Avrupalı turistler olurdu. Onların yerini Araplar almış. Yerli turistler de az” diyerek gözlemlerini paylaştı. Batman’dan gelen ve ailesi ile birlikte çadırda kalan Selçuk Rüzgar da, yaklaşık 10 yıldır bu bölgeye geldiğini ancak buranın ilk kez bu kadar tükenmiş olarak göründüğünü söyledi ve ekledi “Bu alan zamanında korunması gerekirdi umarım geç kalınmamıştır”.

Ayder Turizm Derneği Başkanı Erdal Sarı: Süreç daha şeffaf yürütülmeli

Ayder Turizm Derneği başkanıErdal Sarı

Yaklaşık iki aydır  150 üyeli Ayder Turizm Derneği başkanlığı görevini yürüten Erdal Sarı, TOKİ tartışmalarının başlamasının ardından bölge insanın da bir gerginlik oluştuğunu belirterek, halkın endişelerinin giderilmesi gerektiğini söyledi.  Bir çok kişinin yıkım karşısında verilecek olan ücretleri almayacağını ve yine kendi arazisi üzerinde faaliyet yürütmek isteyeceğini belirten Sarı, “Bir arazi sahibine arazisi 1 lira ise 100 lira verseniz bile kabul etmez. Çünkü buradaki insanların gideceği yeri yok. Burada doğmuşlar büyümüşler. Burada yaşıyorlar” dedi.

‘Halkın hakkı yenilmesin’

Kaçak yapıların mutlaka yıkılacağını, hiçbirinin inşaat izni olmadığını belirten Sarı, “İnşaat yıkılabilir ancak bu araziler buradaki insanların tapulu arazisidir. Bu arazileri ellerinden alamazlar” dedi. Turizm alanlarının daha çok sahil kesimine taşınacağını anlatan Sarı, “Şuan benim burada işyerim olmasaydı ben bile buraya gelmezdim. Buraya dair bir düzenleme mutlaka yapılmalı. Ancak insanların hakların yenilmesin. İnsanlar şundan korkuyor. Tamam buralar düzeltilecek ama bu sefer de bizden alınıp başkalarına mı verilecek. İnsanların böyle bir sürü endişesi var” dedi.

“Biz de ekolojik odaklı bir çözüm üretelim diye düşünüyoruz diye TOKİ’ye gitmeyi planlıyoruz” diyen Sarı, bu anlamda avukatlardan ve konuya dair bilirkişilerden oluşan bir heyet kurmayı hedeflediklerini söyledi. “Canı yanacak insanlar mutlaka olacak” diye konuşan Sarı, son olarak, “Şunu unutmamak lazım. Burası bu şekilde gitmez. Buraya hiçbir müdahale edilmezse eskisinden daha kötü olur. Bu nedenle acil bir müdahale gerekli. Ancak halkın hakkı da korunmalı” vurgusu yaptı.

Çözüm: Koruma odaklı imar planları

Bölgede uzun yıllardır yaşam savunuculuğu yapan Karadeniz İsyandadır Platformu’ndan Eren Dağıstanlı, gerçek bir çözümün ancak halkın da süreçlere dahil edildiği bir ortamdan geçebileceği görüşünde. Ayrıca, koruma odaklı ekolojiye uygun imar planları hazırlanması gerektiğini söyleyen Dağıstanlı, son olarak:  “TOKİ’nin amacının asla koruma amaçlı olmayacağını pratiklerinden biliyoruz. Asıl amaç turizm alanını genişletmek ve rant arttırmak” diye belirtti.

 

Haber: Evrim Kepenek

(Yeşil Gazete)

Araştırmacı Gazetecilik İçin Doğrulama El Kitabı’nın Türkçe versiyonu yayınlandı

European Journalism Centre (EJC) tarafından yayınlanan ve Doğrulama El Kitabı’nın ikincisi olma özelliği taşıyan “Araştırmacı Gazetecilik İçin Doğrulama El Kitabı”nın Türkçe versiyonu yayınlandı.

Son dakika haberlerinde ve kriz anlarında doğrulama tekniklerine dair bilgiler içeren Doğrulama El Kitabı’na eşlik eden ve 2015’te Craig Silverman editörlüğünde hazırlanan Araştırmacı Gazetecilik İçin Doğrulama El Kitabı teyit.org ekibi ve gönüllüleri tarafından Türkçe’ye çevrildi.

Kitap, araştırmacı gazetecilik için çevrimiçi araştırma ve sorgulama tekniklerini kapsıyor. Doğrulama El Kitabı’nın ikinci versiyonu olan bu kitapta, kullanıcı üretimi içeriklerin araştırılmasında daha derine inerek araştırma yapmanın yöntemlerinden bahsedilirken, açık kaynak veriyi doğrulama ve değerlendirmeye dair en iyi örnekler, fact-checking araştırma projelerinin iş akışlarına dair tavsiyeler ve araştırmacı gazetecilikte kullanıcı üretimi içerikten yararlanırken uygulanması gereken etik yaklaşımlar yer alıyor.

Çevirisinin ve editörlüğünün teyit.org ekibi ve gönüllüleri tarafından yapıldığı bu El Kitabı, 10 bölümden ve 3 vaka çalışmasından oluşuyor. Kitap, dünyanın önde gelen medya araştırma kuruluşları ve sivil toplum örgütlerinden toplanan bilgi ve tecrübeleri içeriyor.

Öncelikle gazetecileri hedeflemekle birlikte bu ikinci El Kitabı, insan hakları araştırmacılarından, avukatlara, yardım kuruluşu çalışanlarına kadar birçok disiplinden insanı ilgilendiren geniş bir konu dizinini kapsıyor.

Teyit.org ekibi ve gönüllerinden çeviriye katkı sunan isimler ise şöyle: Burcu Karakaya, Çınar Livane Özer, Emek Akman, Gökçe Özsu, Gülin Çavuş, Mehmet Atakan Foça, Melek Güler, Taha Onur Selimoğlu, Tuveyç Timur.

Araştırmacı Gazeteciler İçin Doğrulama El Kitabı’na buradan ulaşabilirsiniz.

 

(Teyit.org)

İran’da dans öğrettikleri gerekçesi ile 6 kişi gözaltına alındı

İran’ın Semnan eyaletinde, “Batı tarzı dans ve Zumba öğrettikleri” gerekçesiyle dört erkek ve iki kadın gözaltına alındı. Kolombiya kökenli bir fitness-dans türü olan Zumba öğrettikleri belirtilen şahıslarla ilgili soruşturmayı, Şarhud şehri Devrim Muhafızları komutanı açıkladı.

İran’ın kuzeydoğusundaki Semnan eyaletinin Şarhud kentinde görevli Devrim Muhafızları Komutanı Hamid Damghani, “Batı danslarını öğreten ve videoya kaydeden bir şebekenin üyeleri tespit edilmiş ve gözaltına alınmıştır,” açıklamasında bulundu.

Komutan Damghani açıklamasında “Bu ekip, erkek ve kız çocuklarını toplayarak, onlara Batı dansları öğretiyor. Videolarını Telegram ve Instagram gibi sosyal medya uygulamalarında yayınlıyor” diye konuştu. Damghani, gözaltı nedenini “Yaşam tarzını değiştirmeyi ve tesettürsüzlüğü teşvik ettikleri gerekçesiyle istihbarat güçleri tarafından gözaltına alındılar,” sözleriyle açıkladı.

Damghani “Kadınlara özel spor salonlarında, spor adı altında dans öğretilmesi ve bunun teşvik edilmesi, ciddi bir sorun” dedi.

İran’da kadınların, aile fertleri dışındaki erkeklerin göreceği şekilde dans etmesi bir suç. Fakat Zumba ve türevi ‘Batılı’ danslar, kadınlara özel spor salonlarında dahi yasak durumda.

2014 yılında 7 İranlı genç, şarkıcı Pharrell Williams’ın “Happy” adlı şarkısını dinleyerek evde dans ettikleri görüntüleri internette paylamıştı. Sosyal medyada büyük ilgi gören video, gençlerin kırbaç ve ertelenmiş hapis cezası almasına neden olmuştu.

 

(Artı Gerçek)

HES inşaatı sahasında tonlarca atık bulundu

Sakarya’nın Pamukova’da, hidroelektrik santrali inşaatı sahasında açılan kuyuların içerisine gömülen, araziye ve nehrin kenarına dökülmüş tonlarca atık bulundu.

Sakarya İl Afet ve Acil Durum Müdürlüğü atık maddeler üzerinde ölçüm yaparken, tehlikeli atık olduğu şüphesi üzerine numuneler alındı. Jandarma, firma yetkilisinin ifadesini aldı.

Pamukova İlçe Jandarma Komutanlığı’na, Pamukova Cihadiye Mahallesi’nde Sakarya Nehri üzerinde yapımı devam eden HES inşaatı sahası içerisinde üstü açık, araziye gömülmüş ve nehre atılmış tehlikeli atık olduğu ihbar edildi. Jandarma ekipleri ihbar üzerine bölgeye giderken, HES sahası içerisinde üzeri kapatılmış yaklaşık 500 metrekarelik alanda ve Sakarya Nehri kenarına yaklaşık bir ay içinde dökülmüş olduğu değerlendirilen atıklar tespit etti.

AFAD ekipleri üstü açık vaziyette bulunan atık maddeler üzerinde ölçüm yaptı. Üstü kapatılan alanda ve nehre atılan bölgelerde gerçekleştirilen ölçümlerde atıkların tehlikeli atık olduğu şüphesi üzerinde duruldu. Sakarya İl Çevre Müdürlüğü ekipleri incelenmek üzere jandarmanın iş makinesi ile açtırdığı bölgeden, üstü açık olan bölge ve Sakarya Nehri’ne dökülen bölgelerden numune aldı. Tehlikeli atıkların kimyasal madde içerip içermediği yapılacak laboratuvar tetkikleri sonrasında anlaşılacağı bildirildi. Yetkililer bölgeye atılan atıkların tehlikeli atık olduğunu tahmin ettiklerini açıkladı.

Pamukova İlçesi’nde 2015 yılı Ekim ayında bir taş ocağına gömülü yaklaşık 200 ton kimyasal atık bulunmuştu.

 

(Karar)

Doğa Derneği, göç yolundaki leyleklerin sayımı için Büyükçekmece’ye çağırıyor!

Doğa Derneği, her yıl Avrupa’dan yola çıkan yüz binlerce leyleğin İstanbul’dan geçişini izlemeye çağırıyor.

Göç etmek için toplanıp İstanbul üzerinden Anadolu’ya ve oradan Afrika’ya giden leyleklerin sürüleri o kadar kalabalık ki bazen gökyüzünü tamamen kaplayabiliyorlar.

Doğa Derneği’nin leylek göçü ile ilgili daha fazla veriye ulaşmak isteyenlere dair çağrısı şöyle:

Biz, Anadolu insanları, binlerce yıldır leyleklerin göç mucizesinin tanığıyız. Leyleklere yardım elini uzatan cemiyetlerden ilk leylek hastanesine, onları hep gördük ve uğur olarak kabul ettik. Yine de leylek göçü hakkında çok az şey biliyoruz.

Fikret Can ve LEylekEL ile leyleklerin diyarında yakın zamanda tanıştık. Yıllardır leyleklerin göçünü izleyen Fikret Can bu muhteşem olaya onlarca kez tanık olmuş. Leyleklerin gelişlerini, soluklanmalarını, gökyüzündeki danslarını izlemiş. Hikayelerini ve karşı karşıya oldukları tehditleri araştırmış.

Bu yıl, LEylekEL’le birlikte sonbahar göçüne tanık olmak, sürülerin en yoğun geçtiği yerde leyleklerin sayılarını öğrenebilmek, karşılaştıkları tehditleri anlamak için 22-30 Ağustos’ta İstanbul Büyükçekmece’deyiz.

Bizimle birlikte olur musunuz?

Detaylı bilgi ve başvuru içi tıklayın.

Tarih: 22 – 30 Ağustos 2017
Mekan: Büyükçekmece
Son başvuru tarihi: 16 Ağustos 2017

 

(Sivil Sayfalar)

Caretta Caretta yavruları Çıralı sahilinden denize ulaştı

Antalya’da Çıralı sahilinde iki yuva açıldı ve 116 iribaş deniz kaplumbağası (Caretta Caretta) yavrusu denize ulaştı.

Antalya Kemer’de bulunan Çıralı sahilinde yuvadan çıkan iribaş deniz kaplumbağası (Caretta Caretta) yavruları denize ulaştı. Ulupınar Çevre Koruma Geliştirme ve İşletme Kooperatifi üyeleriyle Ulupınar muhtarı Habip Altınkaya, Çıralı sahilindeki iki yuvayı açtı.

Açılan 26 numaralı yuvada bulunan 99 yumurtadan 80 canlı, 77 yumurta bulunan 20 numaralı yuvadan ise, 36 canlı yavru çıkarak denize ulaştı.

Muhtar Altınkaya, Çıralı sahilinde 74 Caretta Caretta yuvası olduğunu, bunlardan 16’sının açıldığını söyledi ve bu yıl yuva sayısının az olmasına rağmen yuvalardaki yumurta sayısının geçen yıla oranla fazla olduğunu vurguladı.

Altınkaya, “Caretta Caretta haberleri basında çıktığı zaman insanlar daha fazla bilinçleniyor. Burada tatil yapan insanlar artık sabah erken saatlerde kalkıp yavruların yuvadan çıkışını izliyor. Bu da turizme katkı sağlıyor.” diye konuştu.

 

(Bianet)

Kuzey Kore ABD’ye saldırı planını açıkladı

Kuzey Kore ile ABD arasındaki gerginlik büyüyor. Pyongyang ABD’nin Guam Adası’na yapılacak saldırının hazırlıklarının ay ortasında tamamlanacağını duyurdu.

ABD’nin Pasifik Okyanusu’ndaki Guam Adası’na  nükleer saldırı planlarını somutlaştıran Kuzey Kore ABD Başkanı Donald Trump’ı sert bir dille eleştirdi. Kuzey Kore resmi haber ajansı KCNA Hwasong-12 tipi orta menzilli dört füzeyi Japonya üzerinden Guam’a fırlatma planlarının ay ortasına kadar hazır olacağını duyurdu. Devlet Başkanı Kim Jong Un’un vereceği karara göre füzelerin adanın 30 ile 40 kilometre açığında denize düşeceğine de haberde yer verildi. Amerikan askeri üssünün bulunduğu Guam’da 163 bin kişi yaşıyor.

KCNA’nın haberinde ABD Başkanı Donald Trump’ın son açıklamaları ‘saçmalık’ olarak nitelendirildi. Trump ile esaslı diyaloğun mümkün olmadığı ve izandan uzak olan ABD başkanının sadece ‘mutlak kuvvet’ dilinden anladığı da haberde yer aldı. Salı günü Pyongyang yönetimi her zamankinden daha sert bir dille uyaran Donald Trump “Kuzey Kore ABD’yi artık tehdit etmese, iyi olur. Dünyanın şimdiye kadar tanık olmadığı şekilde ‘ateş ve öfkeye’ hedef olurlar” demişti. Trump bu sözleri, Kuzey Kore’nin nükleer silahlanma yolunda önemli ilerleme kaydettiğinin ve nükleer başlık geliştirmiş olabileceğinin belirtildiği Japon askeri raporunun açıklanmasının ardından yapmıştı.

ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson daha sonra gerginliği azaltmaya gayret etmiş ve Kuzey Kore’nin doğrudan tehdit oluşturduğu kanaatini taşımadığını söylemişti. Devlet Başkanı Kim Jong Un diplomatik dilden anlamadığını belirten Tillerson bu nedenle Başkan Trump’ın onun anlayacağı dili kullandığını ifade etmişti.

Çin: ‘Müzakerelere yeniden başlansın’

Başkan Trump’tan sonra ABD Savunma Bakanı James Mattis de Kuzey Kore’yi sert bir dille uyararak, ‘komünist Kore’nin ABD ve müttefiklerinin askeri gücüyle boy ölçüşemeyeceğini’ belirtti. Mattis, ‘rejimin ve halkın imhasına yol açabilecek faaliyetlerden sakınılması’ uyarısında bulundu.

Kuzey Kore’nin en sıkı müttefiki olan Çin tarafları itidale davet etti ve anlaşmazlığa siyasi çözüm bulunabilmesi için görüşmelere yeniden başlanmasını önerdi. Kuzey Kore’nin füze ve nükleer silahlanma programına tepki gösteren Pekin yönetimi taraflara kışkırtıcı ifade ve davranışlardan kaçınma çağrısında bulundu.

Kuzey Kore’nin nükleer silah ve ABD’yi menzili içine alan balistik füze geliştirme çalışmalarında kısa zamanda ilerleme kaydetmesi ABD ile arasındaki gerginliği tırmandırmış ve iki lider arasındaki söz düellosu bütün dünyada silahlı çatışma endişesinin artmasına neden olmuştu.

 

(DW Türkçe)

35 gazeteci hakkında ByLock gerekçesiyle gözaltı kararı

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca Fethullah Gülen Cemaati’nin medya yapılanmasına yönelik yürütülen soruşturma kapsamında 35 gazeteci hakkında gözaltı kararı verildi. ByLock kullandıkları iddia edilen bu gazetecilerden 9’u gözaltına alındı. Gözaltına alınanlar arasında Birgün gazetesinin editörlerinden Burak Ekici de var.

Anadolu Ajansı’nın haberine göre bu gazetecilerin, “FETÖ’nün şifreli mesajlaşma programı olarak adlandırılan ByLock’u kullandıkları” tespit edildi. Gazeteciler, ”silahlı terör örgütüne üye olmak” ile suçlanıyor.

Savcılığın ayrıca şüpheliler hakkında ikametlerinde arama kararı talep etmesi üzerine nöbetçi hakimlikçe, arama ve yakalama kararı da verildi.

Polis ekipleri 35 şüphelinin adreslerine operasyon düzenledi.

26 kişinin yakalanması için çalışmalar sürüyor.

Birgün gazetesinin editörlerinden Burak Ekici gözaltına alındığını Twitter üzerinden duyurdu.

Şu ana kadar gözaltına alınan diğer isimler ise şöyle:

  • Muhsin Pilgir (Eski Zaman gazetesi ve Cihan Haber Ajansı muhabiri)
  • Ömer Faruk Aydemir (İHA istihbarat şefi)
  • Sait Gürkan Tuzlu
  • Cüneyt Seza Özkan (Eski Samanyolu Televizyonu Haber Yönetmeni)
  • Yusuf Duran
  • Ahmet Feyzullah Özyurt
  • Ahmet Sağırlı (Eski Türkiye gazetesi yazarı)
  • Mutlu Özay

Türkiye gazetesi, Ahmet Sağırlı’nın işine geçen hafta son vermişti.

 

(BBC Türkçe)

İstanbul şantiyesinde hafriyat bilançosu: Bir yılda 25 ölüm, alan büyüklüğü 7 ilçeden geniş

Kuzey Ormanları Savunması ve İBB CHP Grup Meclis Üyeleri, İstanbul’daki hafriyat alanları ve hafriyat kamyonlarına ilişkin bir rapor yayımladı. Rapora göre, hafriyat alanlarının toplam alanı İstanbul’un 7 ilçesinden daha büyük bir alanı kaplıyor.

Gazete Duvar’dan Hacı Bişkin’in haberine göre Kuzey Ormanları Savunması’ndan Ayşe Yıkıcı, hafriyat kamyonları ve hafriyat alanları için, “İstanbul için daha fazla ölüm” yorumunda bulunurken, İBB CHP Meclis Üyesi Tarık Balyalı ise, “Bütün bunlar ölümleri, kazaları artırırken özellikle İstanbul’un kuzeyinde yaşayan insanların rahatsızlığında çok ciddi ölçüde artış gösterecek” dedi.

Kuzey Ormanları Savunması ve İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi’nin CHP Grubu İstanbul’daki hafriyat kamyonları ve hafriyat alanlarına ilişkin bir araştırma yaptı. Araştırmaya göre, 2013 – 2017 yılları arasında İstanbul’da ilan edilen hafriyat alanı 15,8 kilometre. Bu alan ise İstanbul’daki Güngören, Beyoğlu, Bayrampaşa gibi ilçelerin yüz ölçümünden daha büyük. İstanbul’daki en yoğun hafriyat alanı ise Eyüp.

Kuzey Ormanları Savunması’ndan Ayşe Yıkıcı, “İstanbul’da hafriyat alanları ve hafriyat kamyonları bu şekilde devam ederse İstanbul’u ölüm bekliyor” derken İstanbul Büyükşehir Belediyesi CHP Meclis Üyesi ve Basın Sözcüsü Tarık Balyalı ise, CHP olarak İBB’ye 2016 – 2017 yılları arasında verdikleri hiçbir soru önergesine yanıt alamadıklarını söylüyor: “Hafriyat alanları İstanbul’u cehenneme çevirmiş durumda. Bir an önce bu konunun İBB tarafından çözüme kavuşturulması gerekiyor” dedi.

1 yılda 25 ölüm

Kuzey Ormanları Savunması ve İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi’nin paylaştığı bilgilere göre, İstanbul içindeki projelerde, on bine yakın hafriyat kamyonu ve beton mikseri çalıştırılıyor. Yine araştırmaya göre, hafriyat kamyonlarının son 1 yıl içerisinde yaşları 5 ile 85 arasında değişen 25 insanın hayatını kaybetmesine neden oldu. Ayrıca İBB CHP Grubu tarafından paylaşılan bilgiler de İstanbul’daki 2013 ve 2017 yıllarındaki hafriyat alanı 15,8 km. Bu alan İstanbul’un 7 ilçesinin yüz ölçümünden daha büyük.

İlçelere göre hafriyat alanı dağılımı

İBB Meclisinden kabul edilen hafriyat alanlarının ilçeler bazında dağılımı ise şöyle:

Hazırlanan raporda hafriyat alanlarının yüz ölçümlerinin İstanbul’un 7 ilçesinden daha büyük olduğu belirtilirken şöyle devam edildi: “Başka bir bakış açısıyla konuyu değerlendirecek olursak, oluşturulan hafriyat alanları yüz ölçümü olarak, İstanbul’un 7 ilçesinden yani Güngören, Beyoğlu, Bayrampaşa, Adalar, Zeytinburnu, Gazi Osman Paşa, Kağıthane ilçelerinden daha büyüktür. Hatta 2013 yılından bu yana İBB Meclisinde tahsisi yapılan hafriyat alanları Güngören ilçemizin 2 katı büyüklüğündedir. İstanbul’da en yoğun hafriyat alanı bulunan ilçemiz Eyüp’tür. Eyüp ilçemizde İBB Meclisinden 6 milyon 262 bin metrekare hafriyat alanı tahsisi yapılmıştır. Elimizde ki verilere göre Eyüp’den sonra, Şile ve Arnavutköy hafriyat alanlarının en yoğun olduğu ilçeler olarak ortaya çıkıyor.”

 

(Gazete Duvar)