Ana Sayfa Blog Sayfa 3073

İnternetin karanlık koridorları: Dark Web – Seran Vreskala

Eğer bilgisayarınızda Hazreti Google’ı kullanarak internetteki tüm verilere erişebildiğinizi sanıyorsanız, bu yazıyı okuduğunuzda yanıldığınızı anlayacaksınız. Aklınıza dahi gelmeyecek her türlü illegal yollara ulaşabileceğiniz bu karanlık koridorlar gerçekten çok tehlikeli… Yani her gün kullandığınız internet düşündüğünüz kadar masum değil!

  • -Sahte pasaport, vize, diploma ve ehliyetler
  • -Özel yapım ve ağır silahların satışı
  • -Kara para aklama (Bitcoin)
  • -Her türlü hırsızlığı yapabilen ve çalıntı kart bilgileri satan siber hırsızlar
  • -İstediğiniz kişiyi ortadan kaldırabileceğini söyleyen kiralık katiller
  • -Sosyal medyadaki hesaplarınızı kolaylıkla ‘hack’leyen küçük esnaflar
  • -Çocuk pornografisi dahil her türlü sapkınlık ve ileri derece fetiş sitelerin adresleri
  • -Terör örgütleriyle bağlantılar
  • -İnsan ve uyuşturucu ticareti

Liste bayağı bir ürkütücü değil mi, üstelik bu listeye ekleyebileceğimiz maddeler daha bitmedi! Dark Web ya da Deep Web olarak bilinen bu ayın karanlık yüzü, hacker’ları, bilim adamlarını, uyuşturucu ve kadın tacirlerini, katilleri, fizikçileri, aktivistleri, hükümetleri, polisi, teröristleri, sapıkları, kaçakçıları, ajanları barındıran bir dünya… İddialara göre bu dünyada aynı zamanda alıcı, satıcı kılığına girmiş birçok bilişim polisi ve bu tip sistemleri kullananları araştıran ajanların olduğu da söyleniyor. Hatta kiralık katil ilanlarının ciddi bir kısmının arkasında ‘federaller’in olduğunu söyleyenlerin sayısı da az değil!

İnternet aslında bir bilgi depolama sistemi değil, bir iletişim ve veri aktarımı; dolayısıyla bu her amaçla kullanılabilir demek.. Bir bilgi okyanusu zannettiğiniz internette normal arama motorlarıyla sadece yüzeydeki bilgilere erişim sağlayabiliyorsunuz, ancak derinlerde ne olduğunu bilmeniz kesinlikle mümkün değil! ‘Deep Web’ dünyası da normal sunucularla içeriklerine herkes ulaşamasın diye geliştirdikleri kapalı ve özel ağlardan oluşuyor. Deep web’e öyle Google, Yahoo, Bing ya da diğer arama motorları ile giriş yapamazsınız. İnternetin tehlikeli arka sokağı ‘Deep Web’e girebilmek için özel tarayıcılar kullanmak gerekiyor. Bu dünyaya ait tüm siteler, arama motorlarında gösterilmediği için bu kapsamda yer alıyor. Gösterilmemelerinin sebebi ise kullanıcı güvenliğinin olmaması ve suç kapsamına giren içerikler şeklinde sıralanabilir.

Suç sayılmıyor

Sosyal medya mecraları, haber siteleri, bloglar, oyun, film – dizi siteleri ve aklınıza gelebilecek her türlü erişilebilir web içeriği, bütün internet dünyasının yalnızca % 4’ünü oluşturuyor. ‘Deep Web’in içerdiği unsurların % 95’i ise illegal. Tüm bu ürkütücü gerçeklere rağmen tarayıcılar kullanıp ‘Deep Web’ e girmek suç değil! Her ne kadar internetin arka sokaklarına girmek suç olmasa da, orada bir site kurarak suça teşvik etmek, yönlendirmek, suça ortak olmak kesinlikle yasa dışı sayılıyor ve bunun cezası da çok büyük.

Mesela 2014’te dijital dünyada en çok ses getiren olaylardan birisi ‘Bitcoin’ olmuştu. Mazisi Deep Web’e dayanan dijital para birimi Bitcoin, bir anda değerini 1000 dolardan yukarıya taşıyınca tüm dünyanın dikkatini çekmişti. Deep Web’in ticaret merkezi olan ve ‘şimdiye kadar görülmüş en karışık ve en illegal pazar yeri’ olarak ifade edilen Silk Road, Bitcoin üzerinden birçok uyuşturucu satıcısı ve kaçakçının yüzlerce kilogramlık satışlar yaptığı bir merkez haline gelmişti. Toplamda 1.2 milyar dolarlık bir satış gerçekleştirilen bu site, Ross Ulbricht tarafından kurulmuştu. Kendisi şimdi ömür boyu hapis cezası ile yargılanıyor. Ulbricht’in 18 milyon dolar değerindeki Bitcoin’i bu illegal siteler üzerinden elde ettiği tahmin ediliyor.

2015’de Dark Web’i manşetlere taşıyan diğer olay ise, evliliklerinden sıkılan insanların eşlerini rahatça aldatabilmesi için tasarımlanmış Ashley Madison web sitesinden çalınan 10GB’lık verinin yetkililere bildirilmesiydi. Hackerlar çaldıkları verileri sitenin kapatılmaması halinde internete yükleyeceklerini söyleyerek tehditte bulunmuşlardı. Site kullanıcıları bu tehditten sonra, Bitcoin kullanarak 2500 Dolar ödemedikleri halde sadakatsizliğin ortaya çıkarılacağını söyleyen şantaj mektupları almaya başladılar. Bu olaylardan sonra Birleşik Krallık hükümeti ‘Dark Web’de özellikle ciddi suç işleyen grupları ve çocuk pornografisini çökertmeye yönelik özel bir siber suç örgütü kurdu. Şimdi Ulusal Suç Ajansı (NCA) ve İngiliz istihbaratı bu konuda birlikte çalışıyorlar.

Dark Web’e nasıl giriliyor?

Günümüzde bunun en popüler yolu www.torproject.org. Tarayıcıyı bilgisayarınıza kurduktan sonra, ‘Deep Web’e giriş yapabiliyorsunuz. Tor, anlık olarak konumunuzu değiştiriyor, Brezilya’dan ya da İsviçre’den giriş yapmış gibi görünerek anonimliğinizi koruyabiliyorsunuz. Geçmişte Facebook ya da Twitter hesapları kapatıldığında ülkemizde en çok kullanılan VPN de tercih edilen bir yapı… Yalnızca yönlendirme ile giriş yapabileceğiniz sitelere ulaşmak için de ‘Deep Web’in görünen yüzünün giriş kapısı olan Hidden Wiki’ye de girebilirsiniz. Bu dünyayı merak edip de girmeye karar verenlerin uğradığı ilk yer genelde burasıdır. www.hiddenwiki.org adresinde derin internete ilişkin bilgiler yer alıyor.

SEVİYELER

Yüzeydeki ağlar

Özel bir tarayıcı kullanmadan erişilebilen sosyal ağlar, haber siteleri ve şu ana kadar Google motorunu kullanarak giriş yapmış olduğunuz tüm siteler.

Bergie Web

Klasik arama motorları ile erişemeyeceğiniz web içerikleri… İndekslenmeyen +18 içerikleri bu seviyede yer alıyor. Arama motorları ile bu içeriklere ulaşmanız neredeyse imkansız, çünkü ya arama engeli almışlar ya da sırada en sona atılmışlardır.

Deep web (Proxy seviyesi)

Bu seviye iki gruba ayrılıyor. İlk grupta yer alan proxy ile erişilebilen siteler, arama motorları tarafından engellenmiş, illegal içeriğe sahip her türlü sitenin bulunduğu kapsamdadır. İkinci grupta ise hacker gruplarına ait içerikler, suikast videoları, rahatsız edici yetişkin içerikler, VIP dedikodular, PC güvenliği ile ilgili konular yer alıyor.

Tor

Karanlık dünyanın sınırları burada başlıyor. Siteler kişisel sunuculardadır ve .onion uzantılarına sahiptir. Erişiminizi yalnızca dizinler üzerinden yönlendirme ile sağlayabileceğiniz sitelerin içerikleri aklınıza bile gelmeyecek düzeyde… Hacklenen sunucuların verileri, data tüccarları, gizli devlet belgeleri, casuslar tarafından satılan devlet sırları, terör örgütlerine ilişkin belgeler, bomba ve silah eğitimleri, federal bilgiler, istihbarat bilgileri, illegal bilimsel araştırmalar, microsoft gizli ağ bilgileri, güvenlik ve data analistleri vb… Bundan dolayı site sahipleri sunucularını korumak için her şeyi yapabilir.

Charter Web

Charter web olarak adlandırılan özel erişim seviyesine yalnızca belirli router cihazlar ile girebiliyorsunuz. Bu cihazlara ulaşmak da kolay değil! Bu seviye de iki gruba ayrılıyor ve standart dizin siteleri üzerinden kolaylıkla ulaşamayacağınız adresler yer alıyor. Şehir efsanesine ya da rivayetlere göre bu dünyada gizli şirket ve piyasa bilgileri, önceden belirlenmiş bahis sonuçları, dünyaca ünlü silah kaçakçıları, yasaklanmış filmler – kitaplar – müzikler, üst düzey casuslar, önemli ses kayıtları, paralı askerler ve ordular, paralı özel timler, kara kutular, aşırı illegal ve yasaklanmış içerikler, devlet görevlilerinin +18 kasetleri, insan ve uyuşturucu ticareti, ilaç kan ve organ ticareti, illegal deneyler için insan denek aranması bulunuyor.

Closed Shell

Sitelerin uzantısı .clos olarak biliniyor. Dünyayı sarsan Wikileaks belgeleri bu seviyeden çıktı. Süper bilgisayarlar, yapay zekalar, hava durumunu değiştirebilen cihazlar, Atlantis’in yeri ve hakkındaki gizli araştırmalar, Tanrı’nın olmadığını ispat edenler, illuminati, global terör ve cinayet ağı, global uyuşturucu ve insan ticareti ağı bu düzeyde yer alan içeriklerden sadece bazıları…

Marianas Web

Adını dünyanın en derin çukuru Marianas Çukuru’ndan alan Marianas Web, şu ana kadar bir şehir efsanesi olarak kalan, kimsenin içeri girdiğini ispatlayamadığı ama herkesin var olduğuna inandığı, internetin en karanlık seviyesi sayılıyor. İşin ilginç tarafı da son seviye olmadığını iddia edenler de var. Henüz ulaşılamamasının sebebi, günümüz bilgisayar teknolojisinin bunun için yetersiz olmasından kaynaklanıyor. Kuantum ile çalışan bilgisayarlar ile Marianas Web’e girilebileceği söyleniyor. Bu seviye için, ‘eğer bir gün ulaşılabilirse, internetteki savaş bitecektir’ deniyor.

Seviye 6 (İsmi bu)

Bu seviyenin ‘Deep Web’ dünyasındaki en tehlikeli seviye olduğu söyleniyor. Bu yüzden hakkında çok fazla bir bilgi yok!

The Fog / Virus Soup

Çok fazla kod içerdiği için bazılarının ‘The Fog’ (Sis) bazılarının da Virus Soup (Virüs çorbası) dediği bu seviye, herkesin birbirini durdurmaya çalıştığı büyük oyuncuların olduğu, seviye 6 gibi hakkında hiçbir şey bilinmeyen ancak teorilerde yaşayan bir düzey. Bir gün buraya ulaşan olursa, 8’inci seviyeye kimsenin çıkmaması için uğraşacağı söylendiği için bu bölgeye ‘Savaş Bölgesi’ deniyor. Söylentilere göre bu seviyeye çıktığınızda birilerinin dikkatini çekmeye başlarsınız ve bunu hayatınızla ödeyebilirsiniz. Genelde savaş lordlarının kullandığı bir seviye olduğu söyleniyor, bu yüzden buraya kafasını sokanın kurtulma ve yaşama şansı hemen hemen yok gibi!

The Primarch

Bu seviye ‘Deep Web’ dünyasında ulaşılabilecek ama ulaşılması imkansız olan en son nokta… Kısaca internet atm’sini kontrol eden bir güç ya da internetin tanrısı diyebiliriz; öyle ki bilen bir kişinin bile olmadığı ve hiçbir hükümetin bu sistemi kontrol edemediği söyleniyor. 2000’lerin başında ‘Süper Deep Web’ tarafından tesadüfen keşfedilen bu seviyede, günümüz bilgisayarlarının baş edemeyeceği sistem tüm internete değiştirilemeyen komutlar gönderiyor. Yine internet rivayetlerine göre bu seviyeye ulaşmaya çalışan herkes, 7’nci seviyedekiler tarafından kesinlikle durduruluyor. Bedeli ne olursa olsun!

Bizim önerimiz ne kadar ilginç ve çekici olsa da ‘Deep Web’ten uzak durmanız… çünkü uyuşturucu, silah ve insan ticareti yapanların sitelerinden sadece bir tık uzaklıkta olacağınız için, buraya girmek hiçbir şekilde güvenli değil! Bu karanlık koridorlara girenler, dışarıdaki gözlere karşı bilgisayarlarındaki kameraları bile folyo ile kapatıyorlar çünkü bu dünyaya adım attığınız anda, bu dünyaya da sizin hayatınıza girme izni veriyorsunuz. ‘Dark Web’ siteleri zaman zaman karanlık doğaları yüzünden çöküyorlar ve tabii ki sorun olduğunda danışabilecekleri bir müşteri ilişkileri bölümü yok! Eğer internette yaşadığınız sorunları çözebilecek iyi bir müşteri hizmeti istiyorsanız, karanlıktan uzak durun!

 

Seran Vreskala

Ekolojik domates darbe karşıtı mıdır? – Umut Kocagöz

Geçtiğimiz yıl bize göre yaz Brezilya’ya göre kış aylarıydı. Brezilya büyük ülke, aynı anda bize göre hem yaz hem de kış sayılabilecek mevsimleri yaşayan bölgeleri var. Bize göre yaz onlara göre kış sayılan bu dönemde, Brezilya’nın orta bölgesi sayılabilecek Minas Gerais eyaletinde, Topraksız Kır İşçileri Hareketi – MST tarafından düzenlenen “Sanat ve Kültür Festivali” için Belo Horizonte kentindeydik.

Bu büyük ülkenin farklı bir çok eyaletinden gelen topraksızlar işgal ettikleri topraklarda yetiştirdikleri ekolojik ürünleri satıyorlardı. Festival alanının bir bölümü “köylü pazarı” olarak çevrelenmişti. Festival “sanat ve kültür” festivaliydi, ve köylü pazarı festivalin en büyük parçasıydı. Çünkü topraksızlar için üretim, hem gıda, hem kültür, hem sanat üretimi idi. Hepsi iç içe geçmişti.

Köylü pazarının hemen yanında “gastronomi fuarı” yer alıyordu. Yine farklı Brezilya eyaletlerinden gelen topraksız köylüler burada yöresel yemekleri pişiriyordu. Aslında konsept olarak Türkiye’deki, örneğin “Rize İli Hemşin Yöresi Günleri” gibi bir etkinlikten çok da farklı değildi. Her coğrafyanın kendine haslığını içeren kültürel farklar vardı yalnızca. Bir de gitar çalan, şiir okuyan, gıdanın ve tarımın geleceğine dair paneller düzenleyen, yürüyüşler yapan bir topraksız köylüler hareketi.[1]

Festival kapsamında düzenlenen en coşkulu etkinliklerden bir tanesi, MST’nin en tanınmış lideri olan João Pedro Stedile’nin katıldığı paneldi. Stedile, sanırım katıldığı bir çok etkinlikte yaptığı gibi konuşmasına “konjonktür analizi” ile başladı.

Malum, Brezilya’da o zamanlar Türkiye gibi sıcak günler yaşıyordu. Nisan ayında başlayan parlamenter darbe girişimi sonrası Temer hükümeti iktidara el koymuştu.[2] Temer hükümeti tarım şirketlerinin temsilciliğini üstlenmiş bürokratlardan oluşuyordu. Brezilya, zaten yükselen bir şirket tarımcılığı (agrobusiness) ülkesiydi. Ancak bazı pürüzler öyle kolay giderilmiyor. Temer hükümeti, kırdaki pürüzlerin ortadan kaldırılması, tarımda şirketleşmenin, kırda maden ve baraj gibi mega projeler ile yıkımın, yani kırsal adaletsizliğin temsilcisi olacak bir hükümeti ifade ediyordu. İşe toplumsal hareketleri marjinalleştirerek başlamıştı.

Temmuz ayının ortasını geçmiştik. Festival 20-24 Temmuz tarihlerindeydi. Festivalin hemen öncesinde, Türkiye’de bir darbe girişimi yaşanmıştı. Yaşananlar son derece korkutucu, ama Brezilya tarihi ile paralellik de şaşırtıcıydı. Merakla Türkiye tarımının gidişatının ne olacağını beklemeye başlamıştım.

Stedile, konjonktür analizi sonrasında, topraksız köylülerin bir hareket olarak nasıl görevler üstlenmesi gerektiğine geçerdi. Sonra da bunu Brezilya’nın geneli ile ilişkilendirirdi. Yani hem topraksızlar için görevler ve misyon biçerdi, hem de bu misyonun Brezilya halkı ile ilişkisini tanımlardı.

Ne dedik, Brezilya hükümeti büyük toprak sahiplerinin (latifundo), tarım şirketlerinin temsilciliğini yapıyordu. Dolayısıyla, tarımda endüstriyelleşmenin, şirketleşmenin savunuculuğunu yapıyor, tarım şirketlerinin önünü açacak yasal düzenlemelere gidiyordu. Bu düzenlemelerin başında ise, şirket tarımcılığının temeli olan, kimyasal girdisi yüksek; tohumda, toprak bakımında, bitki bakımında şirketlere bağımlı; zehirli, sağlıksız, endüstriyel tarım modelinin ve buna bağlı olarak endüstriyel gıda sisteminin güçlendirilmesi ve yaygınlaştırılması yatıyordu.

Stedile çıktı, beni hala çok etkileyen, aradaki bağlantıyı çok iyi özetleyen bir kaç cümle söyledi:

  • “Topraksızlar, işgal ettikleri topraklarda yerel tohumlarla üretilmiş, kimyasal girdi kullanmadan, ekolojik tarım (agroekoloji) yöntemlerine dayalı bir tarımsal model uygulamaktadır.”
  • “Topraksızlar, yerli ırk hayvanlara, iklim ve toprak şartlarına uyumlu, bitkisel üretimle bütünleşik bir hayvancılık yapmaktadır.”
  • “Topraksızlar, üretimlerinin büyük bir kısmını yerel yönetimlerle anlaşmalar çerçevesinde okullara ve hastanelere satmaktadır. Böylece ekolojik tarım desteklenmekte, halk sağlıklı beslenmektedir.”
  • “Topraksızlar’ın bu ülkede ürettiği her bir ürün, yukarıdaki gerekçelerle, tarım şirketlerine, endüstriyel gıda kompleksine karşıdır. Topraksızların ürettikleri her bir ürün, yani ekolojik tarım ürünü, Temer darbe hükümetine karşıdır.”
  • “Her bir ekolojik ürün, darbe karşıtı üründür.”

Bu sözlerin ne anlama geldiği, Brezilya konjonktüründe ve o günlerde son derece berraktı. Peki durum Türkiye açısından nasıl görünüyordu. Bir benzerlik kurulabilir miydi? Türkiye’de ekolojik tarım yapan çiftçilerin mesela “darbe karşıtı” oldukları söylenebilir miydi?

Gerçi önemli olan belki de neye karşı olduğumuz değil. Nasıl olsa bu ülkede bir çok lobi var, ve tarımda da bu lobiler devrede: faiz lobisi, et ve süt lobisi, ithalat lobisi, tohum lobisi, gibi… Dolayısıyla hepsine birden karşı olmayı saymanın anlamı bir yerden sonra yitiyor. Sanıyorum ki ülkemizde bugün mevcut kutuplaşma handikabının ötesine gidecek, pozitif bir şeylere ihtiyaç var. Tarım ve gıda alanında, pozitif, alternatif, kurucu, yerel, özgün bir model geliştirmek, belki de bir çok şeyin ilacı olur, ne dersiniz?

Geçtiğimiz hafta “Siz yemek yemiyor musunuz?” diye sormuştuk.[3] Herkes ekmek parası için çalışıyor, kazandığı parayla gidip GDOlu ekmek satın alıyor. Bunu değiştirmek için Türkiye’nin tarım ve gıda modelini değiştirmek gerekiyor.

Bir yandan hala çiftçiyi gerçek anlamıyla desteklemeyen bir tarımsal modelimiz mevcut. Bir yandan ise Türkiye’de yaşayan büyük bir kesimin sağlıksız, niteliksiz beslendiğini söylemek mümkün. Dolayısıyla, ekolojik yöntemlerle üretilen ürünlerin, hangi lobilerin ekmeğine taş koyacağını bilemeyiz belki, ancak toplumun genelinin çıkarına hizmet edeceğini söylemek zor değil.

Gıda ve tarım modeline dair her bir sorun çıktığında o yüzden aklıma Stedile gelir. Çünkü biz de topraksızlar gibi, bir yandan sağlıklı, besleyici, nitelikli gıda temelli bir üretim-tüketim modeli talep etmek, hem de bir yandan bu modeli inşa etmekle yükümlüyüz. Bunun için, tıpkı MST’nin yaptığı gibi, halkın tarım ve gıda politikasını merkezine alan bir model üretmemiz gerekiyor. Bu ülkenin genç ve yaşlı, kadın ve erkek çiftçileri, kent sakinleri, memurları, öğrencileri ve çalışanları olarak bunu yapabilir miyiz?

[1] Festivale ilişkin daha kapsamlı bir anlatı ve değerlendirme için bknz: “Tarım Reformu Mücadelesi Yeni Bir Toplum Mücadelesidir” https://www.karasaban.net/tarim-reformu-mucadelesi-yeni-bir-toplum-mucadelesidir/

[2] Darbe sürecine ilişkin bknz: Brezilya, Darbe, Çiftçiler, ve MST. Peter Rossett ile röportaj. https://www.karasaban.net/brezilya-darbe-ciftciler-ve-mst/

[3] https://yesilgazete.org/blog/2017/08/05/yoksa-siz-yemek-yemiyor-musunuz-umut-kocagoz/

 

Umut Kocagöz

[Hayvan Deneyleri] Bilimsel ikilem, toplumsal muhalefet – Yağmur Özgür Güven

İnsanlık tarihi boyunca, insan menfaatine küçük ya da büyük her bilimsel gelişme için mutlaka bir bedel ödenmesi gerekti. Peki bu bedeli kim ödeyecek?

[Hayvan Deneyleri] yazı dizisinde bu sorunun cevabını hep birlikte bulmaya çalışacağız

***

Özellikle son 30 yılda hayvanların araştırmalarda kullanılmasıyla ilgili muhalefetin, tüm coğrafyalarda eşit oranda olmasa bile küresel olarak artmasıyla, hayvan deneylerine karşı insanların fikir ve tutumları da ayrı bir inceleme konusu oldu ve birçok ülkede konuyla ilgili anketler uygulanmaya başlandı. Bu hafta, yurtiçi ve dışında yapılmış bu araştırmalardan birkaçının sonuçlarına bakacağız.

Fırat Üniversitesi Veteriner Fakültesi Veteriner Hekimliği Tarihi ve Deontoloji Ana Bilim Dalı’ndan öğretim üyeleri Rahşan Özen ve Abdullah Özen -ki Türkiye’de yapılmış araştırmaların çoğunda bu iki değerli isim karşımıza çıkıyor, 2005-2006 öğretim yılında Erciyes Üniversitesi öğrencileri[1] ve Veteriner Fakültesi öğretim elemanlarına[2]  iki ayrı anket uygulamışlar. Her iki ankette, dünyadaki benzer örneklerde de sorulan şu tipik soru yer alıyor: “Hayvan deneyleriyle alternatif yöntemlerin karşılaştırılmasına ilişkin görüşler”. Bu sorulara verilen cevapları incelediğimizde; hem veteriner fakültesi öğrencileri hem de akademisyenlerin hayvanların araştırmalarda kullanılmasını vicdani bulmadığını, aynı zamanda da sadece her iki kişiden birinin hayvan çalışmalarını hayvan kullanılmayan alternatiflerden daha güvenilir ve daha bilimsel bulduğunu açıkça görebiliyoruz:

Evet (katılıyorum)-Hayır (katılmıyorum) yanıtları dışındaki geri kalan oran, “fikrim yok” yanıtını verenlere ait. Tablodaki veriler, anketi yanıtlayan veteriner fakültesi öğrencilerinin oranları. Diğer 3 bölümün öğrencileri de dahil edildiğinde anketin genel oranlarına göre; öğrencilerin sadece %14.5’i hayvan çalışmalarını vicdani (‘insanca’) bulurken %23.2’si bu konuda kararsız ve %62.3’ü hayvan çalışmalarının vicdani olduğu görüşüne katılmıyor. Anketteki “bilimsel araştırmalarda hayvan kullanıyor musunuz?” sorusuna %85.4 oranında evet cevabını veren -yani hayvanlar üzerinde deney yapan- akademisyenlerin sadece %45.7’sinin hayvan deneylerini güvenilir bulması da düşündürücü… (ya da hayvanları deneysel çalışmalarda kullanan bu kişilerin %60’ının yaşamını bir hayvanla paylaşması)

Ülkemizde yapılan bir diğer araştırma çalışmasında ise[3], aynı sorular üç ayrı üniversitenin veteriner fakültelerinin öğrenci ve akademisyenlerine soruluyor: Fırat-Selçuk-İstanbul Üniversitesi. Bu üç üniversiteden alınan bilgilere göre; hayvan çalışmaları alternatiflere göre daha bilimsel (%73.8) daha güvenilir (%70.6) ancak gene vicdani bulunmuyor (%17.3). Hayvan çalışmalarının daha bilimsel ve daha güvenilir olduğu konusunda oranlar Erciyes Üniversitesi’nin öğrenci&akademisyen ortalamasından (%50.5 ve %51.5) epey yüksek. Veteriner fakültelerinin oranları arasındaki bu farklılıkların, fakültelerin öğretim programı ve bulunduğu şehirlerdeki kültürel yapı farklılıklarından kaynaklanabileceği düşünülüyor.

Günümüze daha yakın bir tarihte yapılmış diğer bir araştırmada[4]; kişisel görüşme yoluyla anketin uygulandığı Fırat Üniversitesi öğrenci topluluklarından 120 kişinin çoğunluğunun (%17.5) Tıp Fakültesi öğrencisi olduğu, Tıp Fakültesi öğrencilerinin insan merkezli, Veteriner Fakültesi öğrencilerinin ise diğer fakültelere göre daha çok hayvan merkezli bir tutum içinde oldukları gözlemlenmiş. Yukarıdaki sorulara verilen cevaplar ise şöyle:

Biraz da yurt dışına bakacak olursak, İsveç Uppsala Üniversitesi Tıp Fakültesi lisans öğrencileri ve ülkedeki tek veteriner hekimi okulu olan İsveç Tarım Bilimleri Üniversitesi öğrencilerine yapılan araştırmada[5]; 654 öğrencinin %94’ü, hayvanların araştırmalarda kullanılmasını ahlaken kabul edilebilir buluyor ve %91’i de, hayvanlarla yapılan bu araştırmaların insan hastalıkları için tedavi geliştirilmesinde önemli bir rol oynadığını düşünüyor. Daha da ilginç olan, bu öğrencilerin neredeyse yarısının kendisini hayvan hakları savunucusu olarak tanımlıyor olması.

2013 yılında Kanada’da bir araştırma şirketinin rastgele seçilen 1000 Kanada vatandaşına yaptığı anket sonucuna göre, %54 şöyle düşünüyormuş: ‘hayvan refahı, neyin ahlaken kabul edilebilir neyin edilemez olduğunu belirlemede ya da hayvan kullanımına karşı çıkma konusunda önemli bir belirleyicidir’. Aynı yıl bir üniversitedeki pediatrist, pediatri yoğun bakım hemşireleri ve solunum terapistlerine e-posta yoluyla yapılan çalışmada ise[6]; pediatristlerin %42’si, hemşire ve terapistlerin %11’i geçmişte araştırmalarda hayvan kullanmış. Aynı çalışmada, bazı yargıların hayvanları bilimsel araştırmalarda kullanmak için yeterince iyi bir sebep olup olmadığı soruluyor. Sağlık çalışanlarının bu argümanları ikna edici bulma (yani katılma) oranları:

Bu sonuçlara bakıldığında, Kanada’daki pediatrist ve pediatri hemşire/terapistlerinin çoğunluğunun, hayvan merkezci yaklaşım içinde olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Şimdi de, aynı araştırmacıların yaptığı bir başka araştırma çalışmasına bakalım: biyomedikal eğitim almış kişilere ve konuyla ilgili eğitimi olmayan ve toplumdan rastgele seçilen kişilere uygulanan anket[7] çalışmasında, halktan katılımcıların %55’i ve bilim insanlarının %74’ü hayvan deneylerinin insan yararına olduğunu düşünüyorlar. Toplumdan kişiler ve bilim insanlarının yukarıdaki argümanları ikna edici bulma (yani katılma) oranları ise şöyle:

 

1980 yılında, farmakolog, toksikolog, biyokimyager, eczacı, veteriner hekimi ve diğer branşlardan toplam 1526 Alman bilim insanına yazılı olarak gönderilen bir anket çalışması[8] yapıldı. Bu kişilerin %40’ı hayvan deneyleriyle ilgili endüstri çalışanı, diğer %40’ı üniversite çalışanı ve geri kalan %10’luk kısım da devlet kurumları ya da diğer araştırma enstitüsü çalışanıydı. Çalışmadan elde edilen kullanılabilir sonuçlara göre; üniversitede çalışanlar, endüstride çalışanlara göre daha uzun periyotlu hayvan testlerini savunuyorlar -bir anlamda hayvandan elde edilen sonuçlarla ilgili şüpheci yaklaşıyorlar ve test sonrası gözlem süresinin daha uzun olması gerektiğini düşünüyorlar. Bu kişilerin %25’i alternatif yöntemlerin hayvanlarla yapılan çalışmaların yerini tutmayacağını düşünürken, %41’i kısmen tutacağını ve %7.7’si ise insan çalışmalarından elde edilen klinik verilerin kronik hayvan toksisite testlerinden elde edilenlerin yerine geçebileceğini düşünüyordu.

1999’da İngiltere’de 15 yaş üzerindeki kişilerle evlerde yüzyüze yapılan araştırmaya göre[9]; katılan 1,014 kişinin %78’i hayvanların deneylerde kullanılmasından rahatsız oluyor, %64’ü konu hakkında fikir sahibi olabilmek için daha çok bilgilendirilmeyi istiyor ve %26’sı da hükumetin her türlü hayvan deneyini yasaklamasını istiyor.

Her ne kadar Türk Tabipleri Birliği’nin hayvan merkezli yaklaşım içeren söylem ve girişimleriyle istisna bir örneğimiz olsa da, ülkemizde, hayvanlar üzerinde yapılan deneylerin vicdani ve güvenilir olmadığını düşünen bir bilim çevresi, hayvanların kullanımına karşı bilimsel muhalefet anlamında ortaya çık(a)mıyor ve hayvan hakları mücadelesinin bu ayağında yer al(a)mıyor. Ya da hayvan hakları savunucularıyla, ikilem yaşayan bilim insanlarının karşılıklı ve sağlıklı bir iletişim kuramaması nedeniyle -ki bu konuda hayvan hakları mücadelesinde yer alan kişiler olarak özeleştiri yapmamız gerektiğini düşünüyorum- ülkemizde deney konusunda profesyonel muhalefetten yararlanılamıyor. Hatta aynı problem, felsefe, hukuk ve sosyoloji  için de geçerli. Bu kişiler mücadeleye dahil edilmeyince, ilk refleksi “hayvanlar üzerinde yapmayalım da kendimizde mi deney yapalım?” olan kişilere karşı geliştirilen argümanların temeli merhametten öteye geçemiyor.

Hayvanların deneylerde kullanılmasına karşı yükselen ve tüm dünyaya yayılan anti-viviseksiyonist hareketin doğuş yeri olan Birleşik Krallık’taki %78 oranındaki deney karşıtı  sonuç, İngiltere’deki köklü hayvan hakları örgütlerinin hayvan deneyleri konusunda 1800’lerden beri sürdürdükleri istikrarlı ve sabırlı çalışmaların ve bilim dünyasından gelen desteğin (alternatif yöntemlerin bilinip geliştirilmesine dair çalışmalar ve bu çalışmaların yaygınlaştırılmasına yarayan her türlü yayın) bir ürünüdür…

————————–

[1]  Özen R., Özen A.: “Attitudes of Erciyes University Students to the Use of Animals in Research

Anket: Erciyes Üniversitesi’nde öğrenim gören Biyoloji, İnşaat Mühendisliği, Güzel Sanatlar ve Veteriner Fakültesi’nden 739 kişinin görüşlerini yansıtıyor.

[2]  Özen R, Özen A: “Erciyes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Öğretim Elemanlarının Bilimsel Araştırmalarda Hayvan Kullanımı Konusundaki Yaklaşımları

[3]  Yerlikaya H., Özen A., Yaşar A., Armutak A., Öztürk R., Bayrak S., Gezman A., Şeker İ.: “A survey of attitudes of Turkish veterinary students and educators about animal use in research

Anket: Fırat Üniversitesi, Selçuk Üniversitesi ve İstanbul Üniversitesi Veteriner Fakültelerinde 2002-2003 akademik yılında öğrenim gören 330 öğrenci ve bu üniversitelerdeki 204 akademisyenin görüşlerini yansıtıyor.

[4] Dedeoğlu Y., Özen R.: “Fırat Üniversitesi Öğrenci Toplulukları Üyelerinin Bilimsel Araştırmalarda Hayvan Kullanımı Konusundaki Yaklaşımlarının Belirlenmesi”

Anket: 2015-2016 öğretim yılında, Fırat Üniversitesi bilim-kültür-sağlık-sosyal başlıklarındaki öğrenci topluluklarından 3’er topluluk ve her topluluktan 10 öğrenciye uygulandı.

[5] Hagelin J., Hau J., Carlsson H.E.: “Attitude of Swedish Veterinary and Medical Students to Animal Experimentation”

[6] Joffe A.R., Bara M., Anton N., Nobis N.: “The Ethics of Animal Research: A Survey of Pediatric Healthcare Workers”

[7] Joffe A.R., Bara M., Anton N., Nobis N.: “The Ethics of Animal Research: A Survey of the Public and Scientists in North America”

[8] Lagoni N., Fiebelkorn J., Wormuth H.J.: “Protection of Animals and Animal Experimentation: A Survey of Scientific Experts”

[9] Mulkeen D.: “Animals in Medicine and Science: Animal Experiments-How Do People Form Their Opinions?”

 

 

Yağmur Özgür Güven

Alan Sonfist’in “Zaman Peyzajı” – Ahunur Özkarahan

Sanat ve bilimi birleştiren ekolojik eserler: Ecovention

1999’da bulunan “Ecovention” terimi (ekoloji + buluş), bir sanatçının estetik buluşu ve/veya bir eko-sistem bağlamında buluşu olarak tanımlanır. Estetik bileşenleri hem görünür hem de görünmez olabilir; belli bölgelerdeki hasar görmüş ve kirlenmiş alanların restorasyonu, canlandırılması ve yenilenmesi ile ilgili projelere ağırlık verilir. Sanatçılar, mimarlar, botanikçiler, zoologlar, mühendisler, peyzaj mimarları ve şehir planlamacıları gibi uzmanlarla birlikte çalışırlar. Bir sonraki adım ise bu eserin bilim, mühendislik, mimari ya da eko-aktivizm değil, sanat olarak nasıl ve neden tanımlandığını göstermektir. İzleyicinin algısını değiştirmenin temel anahtarı, bir sanat eserinin ne olabileceği ile ilgili hakim değerlere meydan okumaktır.

Çevreciler yıllardır büyük bir felaket beklemektedirler. Temiz su, hava ve toprak gibi temel yaşam destek sistemleri endişe verici oranda azalmaya devam etmektedir. Bu büyük küresel resim neden sanat dünyasında uluslararası düzeyde gözden kaçırıldı? Gezegenimizin çevre sorunları sanatçılar için çok mu büyüktü? İhtiyacımız olan şey, varlığımızın gezegenin hayatta kalmasına bağlı olduğunu kabul ederek, daha büyük, canlı eko-sistem ile olan ilişkimize odaklanan sanat eserlerini görmektir. Ekolojik buluşları, geçerli bir estetik uygulama olmak için çok politik veya ideolojik görme eğilimi vardır. Yıllardır ekolojik buluş üreten sanatçılar, çok farklı yaklaşımlar ve ilgi alanlarına sahiptirler, bu yüzden ekolojik buluşlara ideolojik, politik ve pratikler bütünü demek yanlış olur. Belirli bir alan göz önüne alındığında, her sanatçı genellikle farklı bir problem tespit eder, bu nedenle sanatçılar aynı çözümlere sahip olmazlar. Bazıları biyoçeşitlilik üzerine odaklanırken, bazıları ise test edilmemiş çözümler kullanarak araziyi veya suyu iyileştirecektir. Bilimin aksine, özgürlük ekolojik buluşların temel taşıdır.

Alan Sonfist’in “Zaman Peyzajı” adlı çalışması ilk başta insana ait olmayan bir tarihi tanıtmak için bir anıt olarak başlamış fakat sonrasında bir ekolojik buluşa dönüşmüştür. Sonfist’e göre peyzajın onarılması yeterli değildir; biyolojik ve ekolojik köklerimizin tüm izlerinin yok edildiği yer ve zamanın boşluğunu da onarmak zorundayız. Çalışma geçmişte orman olan Manhattan’da başlar. Şehir yavaş yavaş geliştikçe, akarsular ve ağaçlar yok edilmiş ve yerine dışarıdan getirtilen ağaçlar ve bitkiler ekilmiştir. Böylece şehir doğal bağları ile iletişimi kaybeder ve mevcut yeşil alanlar Manhattan’ın tarihi ekolojik gerçekleriyle tamamen alakasız hale gelir. “Zaman Peyzajı” projesi bu mirasa, geçmişten geleceğe estetik bir köprüdür. Bu çevresel kamusal anıt “Zaman Peyzajı” olarak adlandırılır, çünkü çağdaş çevre koşulları altında kendisini sürekli olarak dönüştürecek olan tarihi bir ormanın zamanındaki üç temel aşamasını aynı anda göstermektedir.

Alan Sonfist, “Zaman Peyzajı”, New York (Görsel sanatçının izni ile kullanılmıştır)

Alan Sonfist, çoğunlukla yeryüzü sanatı ile adı anılan, New York’lu bir sanatçıdır. 1965’te önerdiği “Zaman Peyzajı”, 1978 yılına kadar hayata geçememiştir, fakat sonunda kent için bir anıt haline gelmiştir. Alan Sonfist, insanlık ve doğa arasındaki uçurumu kapatmaya çalışan bir sanatçıdır. Çevresel konularla halkın farkındalığını arttırır, doğanın paralel ve çoğunlukla kayda geçmemiş tarihiyle modern yaşam, sanat ve ekoloji alanına katkılarda bulunmaktadır. Sonfist, bu projeyi hayata geçirmek için hiçbiri şehir fidanlığında bulunmayan yerli bitki türlerini keşfetmek için birçok araştırma yapmıştır.

Sonfist şöyle demiştir: “Askerlerin yaşamını ve ölümünü kaydeden savaş anıtlarında olduğu gibi nehir, kaynak vb. doğa parçalarının ömrü ve ölümleri de hatırlanmalıdır. Kamu sanatı, kentin bir zamanlar bir orman veya bataklık olduğunu hatırlatabilir.

Alan Sonfist, kentsel ve kırsal bölgelerdeki sanat eserlerinde, bir yerin tarihi jeolojisi ya da arazisi hakkındaki farkındalığımız arttırıcı projeler yapmaya devam etmektedir. Eserlerinde ayrıca insan ve doğa tarihinin katmanlı ve karmaşık ilişkisini vurgulamaktadır.

Alan Sonfist, “Zaman Peyzajı” Planı (Görsel sanatçının izni ile kullanılmıştır)

“Zaman Peyzajı” projesini geliştirme çabaları, yavaş da olsa sonunda Manhattan’ı Amerikan yerlileri ve erken 17.yy Hollandalı göçmenlerinin zamanındaki mevut olan haline dönüştürmüştür. “Zaman Peyzajı”, şehir mülkiyetinde olan bir arazi üzerindedir. 1986 yılında başlatılan ve 1994’de tekrar sunulan ve şehri yeşillendirme çalışmalarını hedefleyen “Greenstreets” (Yeşil Sokaklar) programı altında varlığını sürdürmektedir.

Bugün Sonfist sürdürülebilir enerjiyi teşvik etmekte ve uluslararası projeleriyle küresel iklim değişikliği konusunda farkındalık yaratmaya devam etmektedir. Sonfist, geçmişten gelen doğal manzaraları görselleştiren kamusal alanlar yaratmak için Pori (Finlandiya) ve Tampa’daki (Florida/ABD) şehir plancılarıyla da iş birliği yapmıştır.

Kaynaklar:

 

 

 

Ahunur Özkarahan

[Oğuz Gidiyor] Yol arkadaşım bisiklet 200 yaşında (2) – Oğuz Tan

Yeşil Gazete’de yayınlamaya başladığımız [Oğuz Gidiyor] yazı dizisinin ilk bölümünde, Göztepe-Tayland yolunda 2 yıl ve 16 bin kilometre boyunca beni yalnız ve yolda bırakmayan bisikletle yol arkadaşlığımdan bahsetmiş ve onun 200 yıl önce başlayan hikâyesine kısa bir giriş yapmıştım. Hikâyeye bu hafta kaldığı yerden devam ediyorum. İtiraf etmem gerekirse sizler için bu hikâyeye çalışmak, benim de yol arkadaşımı daha yakından tanımama neden oldu.

Velosipet

Drazyenin yaratıcısı Karl Drais onu başlangıçta bir koşu makinesi (laufmachine) olarak tasarlamıştı. Bu makine yaratıcısının adıyla ünlendi. Fransa’da da ilgi gören drazyeni Fransızlar, Latince velox (süratli) ve pes (ayak) kelimelerinden türetilen ‘vélocipède’ adıyla tanıdı.

Velosipet daha sonra insan gücüyle çalışan, bir veya daha fazla tekerleği olan araçlar için kullanılan genel bir terime dönüşecekti. Velosipet tanımı, drazyenin icadından neredeyse 40 sene sonra, kemik titretenin (bir bisiklet türü) tasarlanmasıyla yaygın olarak kullanılmaya başlandı. Velosipet; günümüzde ünisiklet, bisiklet, trisiklet ve kuadrisikletin 1817-1880 yılları arasında üretilen öncülerini refere eder ve en bilineni de bisiklettir.

3 ve 4 tekerlekliler dönemi (1820-1850)

Drazyenin icadını takiben 1820’li ve 1850’li yıllar arasında benzer teknolojilerle geliştirilen, insan gücüyle çalışan ve dengede kalma gereksinimini ortadan kaldıran üç tekerlekli trisikletler ve dört tekerlekli kuadrisikletler üretildi.

El pedalıyla çalışan bir trisiklet

Bu araçlarda farklı pedal mekanizmaları ve çekiş sistemleri kullanıldı, el pedalları bile denendi. Hangi model olursa olsun, fazla ağırlığın ve yüksek dönme direncinin önüne geçilemedi.

Willard Sawyer’ın ayak pedalıyla çalışan kuadrisikleti

1850’lerde İngiltere’nin Dover şehrinde yaşayan marangoz Willard Sawyer’ın ürettiği kuadrisiklet modelleri oldukça popüler olmuş, pek çok ülkeye ihraç edilmişti. Sawyer’ın kuadrisikletlerinde sağ ve sol ön tekerlekler için ayrı birer pedal ayaklarla yönetiliyor, güç önce döner kranklara sonra da tekerleklere iletiliyordu. Sawyer’ın 1858’de Galler Prensi için ürettiği kuadrisiklet 13 km/s hızda gidebiliyordu.

İskoç icatları (1830)

İskoçya’da insan gücüyle hareket eden iki tekerlekli ilk aracın demirci Kirkpatrick MacMillan tarafından 1839’da üretildiğini düşünülüyor. MacMillan’ın ürettiği araç arkadan çekişliydi; orta kısmındaki pedallar millerle arka kranklara bağlanıyor ve çekişi sağlıyordu, tıpkı buharlı lokomotifte olduğu gibi.

Kirkpatrick MacMillan’ın tasarladığı velosipet

Yandaşları, MacMillan isminin aynı zamanda resmi kayıtlara geçen ilk bisiklet kazasında da yer aldığını savunmuşlar. 1842 yılında bir Glasgow gazetesinde yer alan habere göre; Dumfriesshire’lı bir centilmenin sürdüğü, ustalıkla üretilmiş velosipet bir yayaya çarpmış ve onu devirmiş, kaza nedeniyle centilmene 5 İngiliz şilini ceza kesilmişti. Demir ustası MacMillan centilmene benzetilemeyeceği gibi, haberde velosipetin kaç tekerlekli olduğu da yer almamıştı. O dönemde bir centilmenin trisiklet veya kuadrisiklete biniyor olma ihtimali de oldukça fazlaydı. Bu durumda, haberde söz edilen şahıs büyük ihtimalle MacMillan değildi.

1845 yılında Lesmahagow’lu Gavin Dalzell da, MacMillan’ın velosipetine çok benzeyen bir taşıt üretti. Taşıtı Dalzell’in icat ettiğine dair kanıt olmadığı gibi, kendisinin de böyle bir iddiası bulunmamış. Ama kumaşçı ve tuhafiyeci olan Dalzell’in, ürettiği bu taşıtla ürünlerini yaşadığı bölgenin kırsalına taşıdığına ve pazarladığına dair kanıtların olduğu da bir gerçek.

Dünyanın en eski bisikleti olan velosipet Glasgow Ulaştırma Müzesi’nde sergileniyor

MacMillan velosipetinin bugün Glasgow Ulaştırma Müzesi’nde yer alan replikası, aynı zamanda dünya üzerinde fiziksel varlığını koruyan en eski bisiklet ünvanını da elinde tutuyor. Ayak pedalları, miller ve kranklarla çekiş sağlayan iki tekerlekli taşıdın belgelenmiş ilk üreticisi ise 1869 yılında Kilmarnock’lu Thomas McCall olmuştu. McCall, taşıtını Fransız üretimi önden çekişli Michaux tipi velosipetten esinlenerek tasarlamıştı.

Michaux veya ‘kemik titreten’ (1860)

Fransız üreticileri ‘velosipet’ ismini vermiş olsa da, pedallı gerçek bisikletin ilk türü için İngilizlerin yaygın olarak kullandığı isim ‘kemik titreten” olmuştu. Araca bu ismin verilme sebebi, demirle kaplanmış ahşap tekerlekleri ve dövme demirden yapılmış gövdesi nedeniyle sürüşün son derece rahatsız olmasıydı. Uzun, düz bir demirden yapılan ve seleyi destekleyen yay sayesinde, bozuk yollardan kaynaklanan şokların çoğu emiliyordu. Yine de sürüş oldukça rahatsızdı. Kemik titretenin bir de freni vardı; metal bir kolu yöneterek sürücü ahşap fren pedini arka tekerlek üzerine bastırabiliyordu. Ön tekerlek mili, yağlanmış bronz yataklarda dönüyordu. Bazı modellerde yatakların hemen üstünde küçük yağ depoları vardı. Yağ emdirilip depolara konan koyunyünü, sızıntı yaparak yatakları yağlıyor ve milin pürüzsüz dönmesini sağlıyordu. Kemik titreten önden çekişli, 1metre çapında tekerlekleri olan, oldukça ağır bir velosipetti. En hafif modelleri bile 14 kilo ağırlığındaydı. Kemik titretenin tasarımı Macmillan velosipetinden daha basitti; ön tekerlek göbeğine monte edilmiş döner kranklar ve pedallar bulunuyordu. Pedal çevirmek araçta çekiş gücü sağlamayı oldukça kolaylaştırsa da, dairesel dönüş hızının sınırlı kalması nedeniyle denge ve konfor problemleri yaşanıyordu. Bu daha sonra geniş ön tekerlekli(yaklaşık 1.5m)‘penny-farthing’ tasarımını doğuracaktı. Metal gövde kullanılması kemik titreteni hafifletmiş, daha şık ve zarif göstermiş, seri üretime imkân sağlamıştı. Bu modeli farklı üreticiler farklı fren mekanizmaları ile ürettiler.

Döner krankları tekerleğe ilk olarak kimin monte ettiği, bisiklet tarihçileri arasında halen açık bir soru. Ernest Michaux, Pierre Lallement veya Alexandre Lefebvre’den biriydi ama kimdi? En çok kabul gören isim Ernest Michaux. Bisiklet tarihçisi David V. Herlihy’nin elindeki resmi kayıtlara göre ise Lallement, 1862’de drazyene binen birini görmüş, bu araca pedal eklemeye karar vermiş ve 1863 yılında Paris’te pedallı ilk velosipeti ürettiğini duyurmuştu. Lallement Temmuz 1865’te Paris’ten ayrılarak Atlantik’i geçmiş, Connecticut’a yerleşmiş ve 1866’da pedallı velosipetin ilk ve tek patentini almıştı. Denis Johnson’ın drazyeniyle neredeyse aynı gözükmekle birlikte, Lallement’in patent çizimindeki araçta çekiş için ön tekerlek göbeğine döner kranklar ve pedallar monte edilmiş, sürüşü rahatlatmak içinse kadronun tepesine seleyi destekleyen esnek bir demir parçası eklemişti.

Bu sırada velosipetle ilişkili buluş ve patent sayısı ABD’de tavan yapmış, pedallı velosipet Atlantik’in her iki tarafında da popüler olmuştu. 1868-69 yıllarında yaşanan velosipet çılgınlığı kırsal alanlarda da oldukça güçlüydü. Kanada’nın nispeten küçük bir şehri olan Halifax’ta bile beş tane velosipet pisti vardı ve şehrin ana meydanlarında binicilik okulları açılmıştı. Velosipet aynı zamanda sürücüler için pazarın yaratılmasında ve daha verimli yeni araçların geliştirilmesinde bir atlama taşı olmuştu.

 

Velosipetin rönesansı 1860 sonlarında Paris’te, Fransız bir metal işçisinin ön tekerleğe pedal monte etmesiyle başladı. Demirci Pierre Michaux, at arabası ve vagon parçaları üretmenin dışında, 1863’te ‘vélocipède à pédales’ yani pedallı bisikleti tasarlamış, küçük ölçekte üretmeye başlamıştı.

Varlıklı, uyanık ve girişimci Aimé ve René Olivier kardeşler aynı yıllarda Paris’te okuyorlardı. Bu yeni aracı çok beğendiler. 1865 yılında pedallı velosipet ile Paris’ten Avignon’a sekiz günde gittiler. Aracı seri üretmenin ve satmanın ne kadar kârlı olacağını fark ettiler. Olivier kardeşler, arkadaşları Georges de la Bouglise ve tasarımcı Pierre Michaux hep birlikte 1868’de ortaklık kurdular. Girişimin başarılı olması için Olivier kardeşler perde arkasında kalmayı ve isimlerini kullanmamayı tercih ettiler. Kurulan şirketin ismi Michaux et Cie yani ‘Michaux ve Ortakları’ oldu. Seri olarak velosipet üreten ilk şirketi kurmuş, ticari başarı ve popülarite kazanmışlardı.

Kemik titreten; 1868-69 yıllarında bir kez daha yaşanan bisiklet çılgınlığını ateşlemiş, pek çok üretici tarafından da üretilmişti. Gövde olarak artık ahşap değil, birbirine birleştirilen iki parça döküm demir kullanılıyordu. Michaux’un ürettiği ilk modeller, gövde farklılığı haricinde Lallement’in patent çizimindekiyle neredeyse aynıydı.

Memleketi Lyon’da Aimé Olivier, motor tamircisi Gabert’le beraber dövme demirden, diyagonal, tek parça ve çok daha dayanıklı yeni bir gövde geliştirdi. Bisiklet çılgınlığının başlamasıyla birlikte, pek çok demirci şirket kurmuş ve bu yeni gövde tasarımıyla üretim yapmıştı. Michaux müşterileri, velosipetlerindeki döküm demirden üretilmiş kıvrımlı gövdelerin kırılmaları nedeniyle şikayetlerde bulundular. Bir yandan velosipet pahalı bir araçtı, diğer yandan yeni gövde tasarımını rakipleri kullanmaya başlamışlardı bile. Olivier kardeşler, satmış oldukları velosipetlerin gövdelerini yeni diyagonal gövdelerle değiştirdiler. Bu sayede müşteri memnuniyetini koruyan Michaux ve Ortakları endüstrinin ilk yıllarındaki en baskın üretici olmaya devam edebildiler.

Dönemin ana ulaşım aracı olarak at arabaları kullanılsa da, Paris’in taşla döşeli caddelerinde bu velosipete binmek kolaydı. Araca Fransa’da halen ‘velosipet’, ABD’de ise ‘kemik titreten’ deniyordu. Zaman içinde çeşitli geliştirmeler yapılmış, bilyalı yataklar ve dolma kauçuk lastikler kullanılmıştı.

1870 yılında yaşanan Fransa-Prusya savaşı, Fransa’daki velosipet pazarını yok etti. Kemik titretenin ABD’de devam eden popülaritesi de 1870’de son buldu. Bunun mantıklı iki sebebi vardı; Avrupa yollarına kıyasla çok daha kötü olan Amerikan yol koşullarında velosipete binmenin oldukça zor olması ve Calvin Witty’nin, Lallement’in patentini satın almasının ardından üreticilerden talep ettiği telif ücretlerinin endüstriyi zedelemesiydi. Velosipet modasının hiç bir zaman geçmediği tek yer İngiltere oldu. Kemik titreten 1870’de yerini ‘sıradan’, ‘yüksek tekerli’ veya ‘penny-farthing’ isimleri verilen velosipete bırakacaktı. Kemik titretenlerin büyük çoğunluğu 1. Dünya Savaşı döneminde hurda metal olarak eritildi. Bu nedenle günümüze ulaşan orijinal araç sayısı çok az. Zaman zaman ortaya çıkanlar ise 6000 dolar gibi yüksek fiyatlarla alıcı buluyor. Kanada’nın başkenti Ottowa’daki Bilim ve Teknoloji Müzesi’nde bu velosipetlerden birini görmek mümkün.

Bisikletin yol hikâyesi gelecek hafta 1870’li yıllarda ortaya çıkan yüksek tekerlekli bisikletle devam edecek.

 

Oğuz Tan

Bisiklet Gezgini

[Kedi-Siz] Elif Sofya: Hayvanlar insan yiyeceği değildir, yemiyorum diye niye ahlaklı sayılayım!

Bir İrlanda Atasözü diyor ki;

Kedilerden hoşlanmayan insanlardan uzak durun.

Oysa yazar da konukları da İrlandalı değil. Onlar sadece kedilere gönül vermişler. Tolga Öztorun her hafta kendi sevdiği kedicileri sizin için misafir ediyor.

[Kedi-Siz] kedisiz yaşayamayanların toplanma noktası. Her cumartesi sizinle…

***

Daha önce hiç yüz yüze gelmemiş olsak da çok enteresan bir bağ var bizim aramızda…

Biz onun ile aynı okuldan mezunuz. O sizin bildiğiniz okullardan değil.

Haklı hayvan hakları davasında aynı hocanın öğrencileriyiz. Bugün eğer hayvanlar ile ilgili bir arpa boyu yol alabildik ise tamamen ilk öğretmenimiz sayesinde oldu.

Bir derya deniz olan en kıymetlim Emel Hocam’ın kızı o. Siz onu Panter Emel diye tanıyorsunuz, ben onu Emel Abla diye…

Her ikimizin de bu konuda vicdanımızın gelişmesinde Panter Emel’in katkısı sonsuzdur. İşte bu sebep ile bu tuhaf bir röportaj olacak.

Çünkü o Elif Sofya

***

16 – Elif Sofya: Hayvanlar insan yiyeceği değildir, yemiyorum diye niye ahlaklı sayılayım!

Tolga Öztorun: Geçenlerde Twitter da bir mesaj paylaştınız tam olarak şöyle diyordunuz; “İnsanlar çok fazla şey yiyor… Aç olduklarından değil üstelik” ve ben okuduğum an dedim ki, “Evet biz aynı hocanın öğrencileriyiz”

Senelerdir hayvan hakları savunucularının hayvan yemesi konusunda rahatsızlığımı dile getiriyorum. Biraz et obur – ot obur sorunsalından konuşalım mı?

Elif Sofya: İnsanın, biyolojik yapısıyla ot obur bir canlı olduğu gerçeği ortada, ancak kültürel kodlar, damak zevki, bir canlıyı öldürüp onu yiyebilme kudretine sahip olmaktan dolayı sürekli şişirilen ego, insanların et obur bir beslenme biçimini sürdürmelerini sağlıyor.

Hayvan haklarını savunanların çok büyük bir bölümünde, hayvan özgürlüğüne gölge düşüren tutarsızlıklar elbette mevcut.  Bir eliyle köpeğin başını okşarken, diğer eliyle de döner dürüm yiyen pek çok hayvan sever tanıyorum.

Vegan – vejetaryen beslenme biçimini seçenlerin pek çoğu bunu etik nedenlerle seçtiklerini söylüyor. Bu ifade de son derece türcü ve insanı yücelten bir anlam taşıyor. Yani “biz o kadar ahlaklı insanlarız ki, istesek yeriz ama yemiyoruz” demek oluyor.

Ben ise sadece, biyolojik açıdan et obur bir canlı olmadığım için yemiyorum. Hayvanları yemiyorum diye niçin ahlaklı sayılayım. Zaten hayvanlar, insanların yiyeceği değildir.

Tolga Öztorun: Bazı simgeler var mesela hayvanların üzerine yapışıp kalmış, hep güldüğüne inanılan eğlence dünyasının kölesi yunuslar, sadece genlerinden dolayı siyah olan uğursuz kediler ve aptal siyasetçilerin özgürlük diye bağırırken ellerinde oyuncak ettiği beyaz güvercinler…

Bazen bu konuda avaz avaz bağırmak istiyorum. Nasıl olur da insanlar bunu anlayamıyor?

Elif Sofya: Hayvanların sömürülme çeşitliliği akıl almaz boyutlardadır aslında ve gündelik hayatın içinde o kadar fark edilmez ki bu. Bir kentin herhangi bir caddesinde yürürken karşımıza çıkacak hayvan sömürüsüne ve katliamına ilişkin manzaraları sıraladığımızda durumun ürkütücü boyutunu da anlayabiliriz kuşkusuz.

Hayvan bedenlerinin şişlere takılıp çevrildiği dükkân camekânları, hayvan derilerinden yapılmış ayakkabı, çizme, çanta, mont ve kürklerin sergilendiği ışıklı mağazalar, hayvanlar üzerinde yapılan deneylerle güvenilirliği kanıtlanmış ilaçların ve kozmetiklerin satıldığı eczaneler, bir köşede üzerinde bir tavşanın durduğu tablada niyet çektiren bir adam, küçücük kafeslerde işememeleri için susuz bırakılan pek çok hayvanın bulunduğu petshoplar, bir başka köşede çocukların eğlenmesi için mavi, yeşil, pembe, mor, kırmızı renklere boyanmış başka bir türün satılık çocukları olan civcivleri görürüz.

Bütün bu güzellikleri taçlandıran bir müzik sesi gelir bir başka köşeden; bir hayvanın derisinin içine nefesini üfleyerek tulum çalar biri, bir başkası yine bir hayvanın derisinin gerildiği darbukayla ritim tutar, biraz ileride balıkçı tezgâhında son nefeslerini verdikçe çırpınan balıklar vardır. Caddenin en büyük ilan panosunun üzerinde bir sirkin rengârenk afişi yer alır, balerin eteği giymekten mutlu olan ayılar, pedal çevirmekten zevk alan finolar, ateş çemberinden atlamaya meraklı aslanların keyifli dünyasına inanmaya davet eder bizi bu afiş, gösteriye hazırlanan hayvanların yaşadıkları işkence, dayak ve akıl almaz ceza metotları, sadece biz insanların iyice eğlenebilmesi ve şovun kusursuz olması içindir.

Caddenin çıkışındaki geniş alan hayvanat bahçesine ayrılmıştır, kafeslerde doğalarından kopartılmış pek çok hayvan bizim seyir nesnemiz olmak üzere beklemektedir, kentin göbeğinde kafese tıkılmış bir fil ya da kutup ayısının bulunması son derece olağan ve kabul gören bir uygulamadır. Bir başka uzak köşede belediyenin hayvan barınağı ile karşılaşırız, burada insanların evlerde ya da sokaklarda birlikte yaşamaya tahammül edemedikleri kediler ve köpekler vardır genellikle, tutuldukları ortamın şartları toplama kamplarından farksızdır. Kentin en uzak köşelerinden birinde ise mezbaha bulunur, pek çoğumuz mezbahayı görmemişizdir ama orada olduğunu biliriz, orada neler olduğunu da biliriz, marketin kasap reyonunda paketlenmiş olarak karşımıza çıkan pirzolaların, but ve kol parçalarının insan olmayan bir canlıya ait olması onları alıp tüketmemiz için yeterlidir.

Bütün bunlar gündelik hayatımızın en sıradan parçalarıdır. Sıradan faşizm tam da budur ve Theoro Adorno’nun söylediği gibi; “Auschwitz, bir insan bir mezbahaya bakıp da “ama onlar hayvan” diye düşündüğü zaman başlar.”

Tolga Öztorun: Türk edebiyatında kedilerin özel bir yeri var, şükür ki hayatımızda Lale Müdür, Bilge Karasu, Buket Uzuner, Enis Batur, Sait Faik, Peyami Safa, Mine Söğüt ve de siz gibileri var.

Peki, nedir bu kedicilerin ortak noktası? Neden bu kedi tutkusu? Neden ille de kedi?

Elif Sofya: Edebiyatçılardaki kedi tutkusunun sanırım şöyle bir açıklaması olabilir: Yazın uğraşı, sessiz, sakin, dingin ve alabildiğine özgür ilerler. Kediye ait pek çok özellik de böyledir.

Büyük ihtimalle yazma tutkusuna sahip olanlar kedilere de aynı tutkuyla bağlanıyorlar.  Ben kedili bir ortamın içine doğdum, hayatımda hep kediler vardı. Her biri farklı kişiliklere sahip o kadar çok kedi tanıma, onlarla birlikte yaşama şansım oldu ki, bunu hayatımın en büyük zenginliği sayarım.

Tolga Öztorun: Teşekkür ediyorum, iyi ki varsınız.

 

Röportaj: Tolga Öztorun

(Yeşil Gazete)

[Çocuklar İçin Yeşil Kitaplar] Kırmızı Sarı Siyah Beyaz

Amerikalı doğabilimci John Burroughs, “Sevgi olmadan bilgi kalıcı olmaz. Fakat sevgi önce gelirse bilgi kesinlikle arkasından gelecektir,” diyor. Çocuklarımızı üzerinde yaşadığımız gezegene saygı duyan bireyler olarak yetiştirebilmek için biz ebeveynlerin öncelikli görevi, erken dönemde doğa sevgisi verebilmek. Onların minik omuzlarına taşıyabileceklerinden fazla yük ve korku bindirmeden, doğayla oyun arkadaşı olmalarını sağlamak, bu yolda atacağımız ilk adım. İkinci adım ise doğayla ve yaşadığımız çevreyle uyumlu, sürdürülebilir yaşam tarzı benimsemeleri için doğru rol modelleri sunan çocuk kitapları seçmek.

Yeşil Gazete, “Çocuklar için Yeşil Kitaplar” yazı dizisi illüstrasyonu için Gonca Mine Çelik’e teşekkür ederiz

Bu amaçla biz [Çocuklar İçin Yeşil Kitaplar] adını verdiğimiz bir diziye başladık. Çocuklara çevre bilinci aşılayan, farklılıklarımızla bir arada yaşamanın mümkün olduğunu gösteren kitapları derlemeye karar verdik. Bildiğimiz kitapları anımsamaya, bilmediklerimizle tanışmaya, tanıtmaya niyet ettik.

***

Kırmızı Sarı Siyah Beyaz

Bir köy ve bu köyde yaşayan insanlar, hayatlarından oldukça memnundur. Aileler çocuklarının dışarıda oynamasını isterler. Bu yüzden Kırmızı, Sarı, Siyah ve Beyaz birlikte oynarlar ama ortada büyük bir sorun vardır. Her zaman Kırmızı’nın istediği olmaktadır. Ağaca tırmansalar en üst dalı Kırmızı ister. Ağaçta bir kulübeleri vardır ve rengi elbette kırmızıdır çünkü Kırmızı başka renklere de tahammül edemez. Orayı temiz tutmak ister ama temizliği hep Sarı, Siyah ve Beyaz yapar.

Oyunlar oynarlar ama hep Kırmızı’nın istediği olur. Bir gün ağaç kulübenin kendisinin olduğunu oyuncaklara da sahip olduğunu söyler Kırmızı. Siyah korkarak da olsa buna itiraz eder. Kırmızı ilk kez karşılık görünce daha da kabalaşır. Hakaret eder Siyah’a. Siyah orayı terk eder terk etmesine ama sonunda Kırmızı’ya söylenmesi gerekeni de söyler. Kırmızı ilk defa duyar “Zorba” kelimesini. Sonra sırasıyla Sarı ve Beyaz da Kırmızı’yı terk eder. Kırmızı yalnız kalmıştır ama yine de gururundan vazgeçmez öylece.

Bir gemi bulur Sarı, Siyah ve Beyaz. Gövdesini siyaha, dümenini sarıya, kaptan köşkünü de beyaza boyarlar. İçleri içlerine sığmaz. Hepsi için için kaptan olmak isterler. Oysa Kırmızı olsa sorun olmazdı çünkü kaptan o olurdu. Herkes kaptanlığa talip olduğunu söyleyince çıkmaza girerler. Neyse ki biri sırayla kaptan olmayı teklif eder de bu sorunu da aşarlar birlikte.

Siyah kaptan olur önce ama hayal ettiği gibi olmaz. Gemi diğer tekneler gibi ilerlemez.

Beyaz geçer dümene ama onun kaptanlığı da pek başarılı değildir.

Sarı’yı deniz tuttuğu için kaptanlık yapmak bile istemez.

Bu arada bizim Zorba Kırmızımız yalnız kaldıkça anlar hatasını ve bir yelken yapar ağlayarak. Size bir yelken yaptım, der onlara. Gerçekten de bir yelkene ihtiyaçları vardır. Kırmızı’yı kabul ederler. Kırmızı da kaptan olmak istiyordur. Ağacın yanına kadar kaptan olmasına izin verirler.

 

Kırmızı artık, oyunlarda nerede durması gerektiğini biliyordur. Takımın bir parçası olmayı öğrenmiştir.

Kırmızı Sarı Siyah Beyaz, çocuklara “Zorbalık” kavramını anlatan oldukça başarılı bir kitap. Zorbalığın yalnızlığa götüren zor bir yol olduğunu anlatması açısından güzel bir örnek diyebilirim. Yazar bunu yaparken gerçek hayattaki oyunları kullanıp pragmatik bir bakış açısıyla ele almış meseleyi. Aslında sadece Kırmızı ihtiyaç duymaz diğerlerine, Sarı, Siyah ve Beyaz da oyunun devamlılığı için Kırmızı’ya ihtiyaç duyar. Takımın parçası olmak, oyunda görev almak da çocukların sosyal dünyasında önemlidir. Yazarın bunu görmesi de kitabı değerli kılıyor.

Zorbalık, dışlanma, yalnızlık gibi konuları birbirinden güzel resimlerle anlatan oldukça güzel bir kitap Kırmızı Sarı Siyah Beyaz.

 

Yazan: Brigitte Minne

Resimleyen: Carll Cneut

Sarıgaga Yayınları

7+

 

Tunç Kurt

Alternatif Kharkiv gezi rehberi – Beste Bal

Bir süredir bana bunca fena gelen gündemin içinde soluk almanın ötesinde, devam edebilme motivasyonu bulabilmek için bana iyi gelecek şeyleri arayıp bulmaya çalışıyorum. Bana en iyi gelen şey, yeryüzünü, o dev coğrafyayı olabildiğince kucaklamak, bunu keşfettim. Bir kere farkına varınca da iyileşmek için harekete geçmemek olmazdı. Hal böyleyken ve haftasonu dışında izin günüm yokken Cuma işten çıkıp Pazartesi işe gelecek şekilde, makul ulaşım ve konaklama fiyatlarını yakaladığım an yola koyulmaya başladım. Özellikle vizesiz rotalardan gözlerimi alamazken Ukrayna’nın Kharkiv şehrine doğru yola koyuldum. Kharkiv’e dair birkaç küçük araştırmanın dışında zerre kadar bilgim ya da özel bir ilgim olmadığını da belirteyim bu arada. Benim için gördüğüm, dokunduğum her şey yanıma kâr. Yola böyle çıkınca karşılaşılan her şey aman ne tatlı oluyor, anlatamam!

Gorki Park

Tek başıma gittiğimde yatakhaneli hostellerde kalmayı tercih ediyorum, böyle olunca gerçekten kendimi yenileme ihtiyacımın dışında odada gereksiz zaman geçirmeme konusunda bir motivasyon edinmiş oluyorum ve pek tabi ki konaklama epey ucuza mal oluyor. Ukrayna grivnasının Türk lirasının sekizde biri olması elbette benim için şahaneydi. Para birimine dair bilgi edindikten sonra müze girişlerini araştırayım dedim gitmeden, epey yanlış bilgi edindim, onlara pek aldanmamak gerekiyor ama zaten 3-4 tl en fazla müze girişleri de, aklınızda olsun.

Ukrayna malum, Türk erkeklerinin seks turizmi için akın ettiği bir coğrafya. Havaalanında bekleyiş sürecinde yolcu profiliyle yüz yüze geldiğim anlar çok sevimli değildi ama dahası da varmış. İki saatlik uçuşun ardından ben gece 2 gibi orada olabildim, o saatte toplu taşıma yok ve taksi kullanmayan bir insan olarak en stresli anlarımı yaşamak üzere taksiye bindim. Taksici hangi ülkeden geldiğimi öğrendiği anda muhabbeti direkt Türk erkeklerine, onların kafileler halinde geldiklerine, turizm şekillerine vesaire getirdi tabi. Bu şahane nam sayesinde gece gece müthiş bir muhabbetin de ortasında bulmuş oldum kendimi. Taksici de Dubai’ye gitmeyi tercih etmiş mesela yurtdışı deneyimi olarak ki bu bana her anlamda epey ilginç geldi. Ve evet, tek kazığımı da taksiciden yedim, normalde alması gerekenin üç katını aldı, bir de bana ‘havaalanındaki döviz bürosu kapandı, ben şehirde bir yer biliyorum orası hep açık’ diyerek çok acayip bir yere götürüp bir posta da orada kayba uğramama neden oldu ama bir an önce kendisinden kurtulmak istediğim için sürekli kaybım olan parayı sekize bölerek kendimi rahatlatmaya çalışıp acayip deneyimlerime devam ettim.

Hostelim bir binanın ikinci katındaydı; yüksek tavanlı epey tarihi bir binayı azıcık yenileyip kullanıma açmışlar. Şehrin genelinde bu hava hakimdi aslında, yıkmak yok, yenilerken çığırından çıkarmak yok; güçlendirip aynı binayı farklı bir amaçla kullanmak var. Binalar aslında İstanbul’un da eski planlı mahallelerinde görülen avlulu planla birbirine bir anlamda bağlıydı. Caddeleri epey geniş, metro sistemi neredeyse İstanbul’un metro sistemine denk ama siz yürüyerek şehir merkezini rahatlıkla kat edebiliyorsunuz. İngilizce kullanımı aslında yaygındı, çoğunlukla konuşamasalar bile anlıyorlar ki bu epey iyi bir şey. Ben offline haritalar kullanıyorum yolumu bulma konusunda, çünkü şehirleri yürüyerek tanıyorum. Bana ısrarla metro ile tarif ettiler hep gideceğim yerleri, hava çok sıcak olmasına rağmen kendi tanıma şeklimde ısrar ettim.

Şehrin benim kaldığım yakası

Benim kaldığım bölge sosyalleşmeye pek uygun değilmiş, kahve içebileceğim tek bir yer bulamayınca idrak ettim. Elinde kahveyle karşıdan gelen kadını durdurup kahveyi nereden aldığını sorduğumda aldığım yanıt ‘epey uzaktan’ olunca da onların mesafe algısıyla benimkinin bir olmadığı konusunda telkinlerime devam edip haritama gözümü çevirdim.

İstanbul’da cehennem sıcakları yaşanırken gittim, orası da farksızdı; ya da nem yoktu diyeyim çünkü bu önemli bir fark, değil mi. ‘Mutlaka gidin görün’ yerlerinden bir kiliseye vardım, kapısı açıkla kapalı arasında bir yerdeydi ve ben yanından geçmeyi tercih ettim. Ne bileyim, benim turistliğim dayanılmaz bir hafiflik barındırmıyor, saygıyı önemsiyorum, bulduğum her deliğe ‘dur bakayım burada ne varmış’ diye girmek pek benlik değil.

Lviv Hanmade Chocolate

Neyse, yanından geçip gitmeye kalktığım anda şahane bir kafeyle karşılaştım: Lviv Hanmade Chocolate. Elbette eski, yüksek tavanlı ve tek katlı bir bina; masaların üstünde dantel örtüler, çeşit çeşit çikolatalar, mis gibi kahveler, kokteyller derken ben baya en mutlu anlarımı yaşadım orada. Ertesi gün de gittim tabi ki, yalnızca turistlerin değil aynı zamanda yerlisinin de uğrak noktalarından biri olduğunu o zaman anladım. Ellili yaşlarındaki kadınlar Pazar keyfi için buluşuyor, aileler gün ortası kahvesine geliyor, telaşsızca zaman geçiriyor ve bu ritim bana epey iyi geliyor. Başka bir şehre gittiğimde büyüklüğü fark etmiyor, direkt ritmim yavaşlıyor ve bu, tüm gidişlerimdeki en sevdiğim şey.

Çikolatacıdan sonra Doğa Tarihi Müzesi’ne gittim. Haftasonu normalde açık müzeleri ama genel bir tadilat nedeniyle kapalıymış. Yazarlar Evi’nden bahseden az sayıda insan görmüştüm gezi yazılarında, o binaya doğru yol aldım ama tabi ki bana onunla ilgili bilgi verebilecek birileri olmadığından binanın etrafında tur atmakla yetindim. Hala ikamete açık bir yer olduğu için insanların evinin etrafında dolanmamın da bir sınırı olmalı diye düşündüm. Binaların yanında birtakım notlar bulunuyor ama kiril alfabesi anlama imkanını daha da düşürüyor. Üzerine tezler yazılmış bir yer, ben biraz araştırmayı aklıma koydum.

Yazarlar Evi

Gorki Parkı, en popüler parkı şehrin. Epey güzel de bir kurgusu var, luınaparkı tüm parka dağıtmışlar gibi düşünün. Ayrıca parklar, bisiklet yolları, göletler, çardaklar, karaoke, ağaç evler.. pek çok şeyi tek bir parkta buluşturmuşlar; pek güzel olmuş. Şehir nüfusu epey az olduğundan en kalabalık yer bile İstanbul’da yaşayan biri için müthiş sakin. Parka girdiğimde sağ tarafımdaki sahnede, 75-80 yaşlarında bir kadının kırmızı eteği, bembeyaz saçları, şahane gülüşüyle dans edişi karşıladı beni. Parka vurulmam da böyle oldu sanırım, neredeyse üç saat kaldım oralarda.

Gorki Parkı

Haritada bu parkın komşusu gibi görünen Sharzin Yar parkına geçmek için en yakın noktaya doğru yürüdüm ve gördüm ki en yakın yol bol çamurlu, pek de o parka çıkıyormuş ya da insanlar buralara uğruyormuş gibi görünmeyen bir alan. Haritama güvenmeye devam ederek (!) yürüdüm ve bir noktada durdum; aniden bu yol bitiyor ve bikinili mayolu insanlar başlıyordu. Bir havuza çıktım dedim ki haritam(!) orada havuz olmadığını söylüyordu, devam ettim.

Shanzin Yar

Ve evet, ortada havuz falan yoktu, insanlar şekilli duş başlıklarının altına girip ıslanıp sonra çimlerde güneşleniyorlar. Bir de epey dar, uzun ve sığ suyu olan bir kanala çocuklar girip birbirini ıslatıyordu. Şehrin aslında ‘aktığı’ yeri de böylece bulmuş oldum. Kostümüm orada takılmaya çok elverişli olmasa da kendimi epey keyifli hissettiğimden biraz da orada kaldım. Ben giderken insanlar akşamı piknik yapmak, sahildeymiş  gibi geçirmek üzere oraya doğru geliyordu. Türk erkekleri keşfetmemiş gibiydi, ya da çok iyi kamufle olmuşlardı!

Şehirde sokak hayvanı var demek çok iddialı olur, iki tane kedi gördüm sadece, onlar da birbirinden haberdar mı ondan bile emin değilim. Bol bol kuş var, güvercin ve karga; garip bir şekilde onlar da uçmaktan çok yürüyerek hareket ediyorlar.

Kharkiv Sanat Müzesi, gitmişken illa ki görülesi bir yer. Öncesinde araştırma yapmanızı tavsiye ediyorum, İngilizce hiçbir şey bulamayacaksınız. Çoğunlukla kiril alfabesinde yazıldığı için notlar da, sonra araştırayım diye not etmeniz de çok zor. Çoğu orijinal, şahane tablolar var. Ben gidip gelip bir peyzaj resmine tutuldum, baktıkça kayboldum, Mikhail Andreevich Berkos eseriymiş.

Kharkiv Sanat Müzesi

Müzede fotoğraf çekmek yasak, çekmek için para ödemek gerekiyor imiş. Görevli kadın – tabi ki İngilizce bilmiyordu ama şahane anlaşıyorduk- ‘sen çek, ben görmezden geleceğim’ dedi, ben de bir tane çok merak ettiğim tabloyu çektim, sonra baktım kadın kolumdan tuttu ‘bu çok değerli, bunu da çek’ diye gezdiriyor beni, bu arada her yerde de kamera var, dedim eyvah, yeni bir skandalla karşılaşacağım galiba, çıkışta bana hadi bu fotoğrafların parasını öde mi diyecekler – teşekkürler taksici, güvenimi de aldın götürdün- demediler, her salonda görevli bir kadın vardı, ve evet tüm görevliler kadındı, hepsi de inanılmaz yardımcı oldu, müze faslı epey güzeldi. Müze diyorum ama epey harap halde bir binaydı, onun da bir kısmı tadilattaydı. Dilerim o koleksiyonu şehirde tutmaya devam ederler.

Yeme içme ve gece hayatı faslına girmiyorum. Öyle farklı ki zevkler, damak tatları; hem benimki klasik geziye bir alternatif tadındaydı, şehirde o kadar çok Türk vardı ki onlarla gündüz karşılaşmak kafiydi.

Havaalanına giderken bu defa minibüs kullandım ve hesap ediyorum da, havaalanından 42 liraya gelip, havaalanına 0,90 liraya dönmüşüm. E tabi şehir küçük, havaalanına bir gittim karşımda benim taksici. Uzun uzun sohbet ettik, aradan da bir gün geçmiş, belli ki o da unutmamış, baya bir şaşırdı. Bir süre ben de konuşayım mı konuşmayayım mı emin olamadım ama sonra dedim sakince çık bu ülkeden, hiç gerek yok.

Havaalanında 21.00’deydi son uçuş, benimki gece uçuşu olduğundan uzuuunca bir süre baya karanlıkta bekledim, havaalanının ışıklarını da kapattılar çünkü. Ama dolunay vardı, gayet güzeldi. Bir uyarı bulunmakta fayda var, dönüşte bir kadın önce bir süre benimle sohbet etti – Türkiye’ye çalışmakta olan annesinin yanına yine çalışmaya gelen bir Kazak- ve ardından el bagajı çok fazla olduğu için birini alıp ona yardım eder miyim, diye sordu. Kişisel bir garezden kaynaklanmadığını, içinde ne olduğunu bilmeden hiçbir şeyi sahiplenmeyeceğimi söyledim direkt kendisine ve uçağa binmemize birkaç saat kala yapılan anonstan da anladığım üzere bu epey ‘sorun’ yaratan bir konuymuş, ‘size ait olmayan bagajları iyilik olsun diye sahiplenmeyin’ anonsunu ilk defa duydum. İlginize, bilginize.

Sokaklar

Uçakta da Türk erkek kafilelerine yakalandım, yanımda oturanla sohbet etmiş bulundum. Bir kadının Ukrayna’ya sadece gezmek için gelmesine epey şaşırdı, ‘sadece Türk erkekleri mi gelecek’, dediğimde neyi kastettiğimi anlayıp afalladı ve kendisinin de ‘bunun için’ bu kadar uzağa(!) gelinmesini anlamadığını söyledi.

Konuşmanın bir yerinde aynen şöyle dedi: “Burada gençler de bir acayip, aileler hiç sahip çıkmıyorlar öyle Türkiye’deki gibi. 15-16 yaşında kızlar erkek arkadaşlarıyla eve çıkıyorlar, bazıları çalışmaya başlıyor, bir garip toplum.” İnanılmaz ama gerçek, bana bunu söyleyene kayıtsız kalamayıp “Bizde aileler sahip çıkıyor, 14-15 yaşındaki kız çocuklarına bakıyorsunuz büyük oranda ensest mağduru, tecavüzcüsüyle evlendirilen, tecavüz edilip öldürülen, erken yaşta hukuksuzca evlendirilen, evden dışarıya adım attırılmayan. Neticede Türkiye İstanbul’dan ibaret değil, bu dediklerim İstanbul’un dışında oluyor da demek değil. O yüzden ben en azından kendi iradeleriyle eve çıkmalarını, çalışmalarını falan çok daha doğru ve hayatın içinden buluyorum” demiş bulundum.

Hak vermek zorunda hissetti ama yetinmedi, üstüne “Eee diskoya gittin mi?” dedi. Cidden, nereye döndüğümü kafa vura vura hatırlatmış oldu. Ben içimden geçeni söyleyebilmiş olmanın biraz hafifliği ve şehrin şahaneliğiyle döndüm.

Yolunuzu kimsenin kapamasına izin vermeyin.

Yolumuz açık olsun!

 

Beste Bal

 

[Dört Günde Alaska] Dağdan dağa kızaklı köpek – Ebru Ulutuna

Yeşil Gazete’nin gönüllü muhabirleri gezegenin dört bir köşesinden yazıları ve haberleri ile sizlere ulaşıyor. Yurrtaş Gazeteciliği ilkemizden hareketle şimdi de sayfalarımızı Alaska’yı dört günde katedip bu macerayı Yeşil Gazete okurları ile paylaşmaya niyet eden Ebru Ulutuna‘ya açıyoruz.

3 bölüm halinde yayınlamayı planladığımız [Dört Günde Alaska] yazısının üçüncü ve son bölümü karşınızda

***

Seward kasabasına, buzullar üzerinden geleneksel ulaşım yöntemi olan köpekli kızak aktivitesini (Glacier Dog Sledding) deneyimlemeye gidiyoruz!

Ertesi sabah hava nasıl karanlık, nasıl yağmurlu! Ama rüzgar yok o nedenle uçuşta bir problem yok. Evet uçuşta! Helikopterle dağın üzerindeki buzula uçacağız köpeklerimiz bizi orada bekliyorlar. Kırmızı helikopterimize keyifle kuruluyoruz.

Sisler arasından görünen binlerce yıllık buzul tabakası muhtesem.

Kısa bir uçuştan sonra köpeklerimize kavuşuyoruz. Köpeklerin eğiticisi ile tanişiyor bilgi alıyoruz gerçekten köpeklerle ilişkisi çok güzel, çok sevdiğini hissediyorsunuz. Kızımın ağzı kulaklarında, koşup koşup köpeklere sarılıyor.

bdr

Üçümüz ve eğitmen kızağa biniyoruz ve köpekcikler koşmaya başliyor. Üzülüyorum köpeklere, eğitmen doğalari gereği koşmak istediklerini ve keyif aldiklarini söylese de. Bu arada köpekler 2’şer 2’şer yanyana dizililer. Biraz sonra iki yanyana köpek arasında kavga çıkıyor. Eğitmen kızağı durdurup anlaşamayan köpekleri ayırıp yerlerini değiştiriyor. Sonra da teker teker hepsini bize tanıtıp karakterlerini anlatiyor. Sadece insanlar değil yani hayvanlarda da bir dolu ego!

Biz kısa bir tur yapıp kasabaya geri dönüyoruz. Vaktiniz varsa, bu köpekli kızaklarla dağların üzerinden buzuldan buzula, günlerce başka hiç bir insan yüzü görmeden sadece doğa ile başbaşa kamplı bir aktivite yapmak mümkün.

Ertesi gün tren saatleri uymadığı için, sabahtan otobüsle Anchorage’a dönüp, biraz şehirde gezip, akşam uçağımızı yakalıyoruz.

Otobüsle Seward-Anchorage yolu:

 

Ebru Ulutuna

[Babil’den Sonra] Rashid Behbudov (1915-1989)

Bugün 16.00’da, Açık Radyo’da, Babil’den Sonra programında yıllardan beri bıkmadan, keyifle dinlediğim bir büyük şarkıcıya, Türkçe’nin (ve daha birçok dilin) en güzel seslerinden birisine, Rashid Behbudov’a yer vereceğim.

Güçlü tenor sesiyle yorumladığı melodik- lirik aşk şarkıları onun sesinden bütün âşıklara büyülü bir dünyanın kapılarını da açıyordu. Belki sizler de ilk gençlik yıllarınızda (ve belki bugün de) onun aşk şarkılarıyla sevdalandınız, ayrılık şarkılarıyla hüzünlendiniz. Sizleri bilemem ama benim o şarkılara dair birikmiş epey bir anım var!

Geçen gün bu yazı için kaynak araştırırken Azerbaycan’da yayımlanan bir yazıya rastladım. Yazıda Behbudov’un aşk şarkılarının ne kadar etkili olduğundan bahsediyordu ve bu şarkılar yazara göre dönemin devlet adamlarını bile etkilemişti ve Behbudov’a bir dokunulmazlık zırhı olmuştu adeta! Güldüm…

Ben onun SSCB ve dönemin önde gelen devlet adamlarına güzellemeler içeren şarkılar söylediğini hiç hatırlamıyorum. Ya da bu nedenle baskıya uğradığına dair her hangi bir kaynaktan her hangi bir yazı da okumadım. Her zaman Sovyet sistemi içerisinde el üstünde tutuldu. Sisteme güzellemeler söylemedi ama karşı da değildi. Sosyalist sistemin sanata verdiği desteği sonuna kadar kullandı. Bu sistem içerisinde yöneticilik de yaptı ve çağdaş bir sanatın SSCB’de kök salmasına katkıda bulundu.

Bugün de dünün Sovyet kentleri her şeye rağmen o dönemin sanatının izlerini taşıyor. Devasa opera binaları hala dolup taşıyor. En yoksul ailenin evinde bile bugün hala bir piyanoya, dolu bir kitaplığa veya bir plak koleksiyonuna rastlamak mümkün. Metrolarda hala kitap okuyan insanlara rastlayabiliyorsunuz. Evet, sanat birçok toplumsal meseleyi çözmekte tek başına yeterli olamadı ama sanatın derin izlerini hala yaşamın içerisinde, insanların öz güvenlerinde görmek bugün de mümkün.

Hatırlıyorum, 1990’lı yıllarda Kumkapı’ya her Perşembe günü Rus pazarı kurulurdu. Pazarda tezgâh açan insanlarla tanıştım. Yoksullukları giysilerinden belliydi ama öz güvenleri yüzlerinden okunabiliyordu. Bazıları birkaç dil biliyorlardı. Müşteri beklerken Tolstoy okuyan kadınlar hatırlıyorum. Sarkis usta Ermeni göçmenlerle beni tanıştırıyordu. Bir tanesi heykeltıraşmış. Sonra hayat hikâyesi onu Kumkapı’ya sürmüş, getirmiş. Kumkapı’nın rutubet kokan küçük odalarında yaşamaya çalışıyorlardı. Birkaç kez ustayla bazı evlere konuk olmuştuk. Masanın üzerinde biz geldiğimizde açık bir vaziyette hemen ters yüz edilmiş, okunduğu belli kitaplar duruyordu. Yerde duran kapaklı eski pikabın yanında 3-5 tane de olsa plak görmek mümkündü. Bazen camlarının önünden geçerken dinledikleri müzikleri de duyuyorduk. Beethoven ve benzeri klasik müzik insanlarını dinliyorlardı, biliyorlardı. Yüzlerinde bir hüzün vardı. Nasıl olup da buralara düştüklerine henüz bir anlam veremiyorlardı ama ustayla konuşurken sesleri- sohbetleri öz güvenin ve bilginin ışıltısıyla ansızın parlayıveriyordu.  Hele birer bardak da votka fondip yapılmışsa hüzün yerini buruk bir keyfe bırakıyordu. Dilleri bizim dile benzemese de, ne dediklerini tam olarak anlayamasam da o keyifli, insan sıcaklığını bana duyumsatan Kumkapı’nın soğuk-uzun gecelerini hiç unutamıyorum. Komünist Sarkis’i de. Onu da 5 Ağustos 2009’da Kumkapı’dan yüzlerce yoldaşının omuzlarında Yedikule’ye, son yolculuğuna doğru uğurlamıştık. 8 yıl olmuş gideli…

Sovyet sistemini bugünden geriye doğru bakarak eleştirmek elbette mümkün. Ben de o sistemin etkisi altında bir gençlik dönemi yaşadım. Ama bugün sürdürülebilir bir yaşamın-başka bir dünyanın nasıl olabileceğine farklı düşünce sistematikleri üzerinden kafa yoruyorum. Hangi sosyal – sınıfsal- siyasi- etnik-dinsel… kesimden olursak olalım, gezegenimizin bugün yeni bir yok oluşa doğru sürüklenmesinde hepimizin çok büyük katkısı olduğunu düşünüyorum. Bütün canlılar için sürdürülebilir, adil, barışçı ve eşit bir yaşamın nasıl olabileceğine bu kez Yeşil Düşünce üzerinden giderek kafa yoruyorum ve sanatın (özellikle müziğin) bugün de yaşanan her türlü sosyal ve tinsel kaosun biricik panzehiri olabileceğini düşünüyorum.

Aşk şarkılarının da söylenebildiği bir dünyanın; adil, eşit ve sürdürülebilir bir yaşamın, zaman zaman umutsuzluğa düşsem de, her şeye rağmen bugün de hala mümkün olduğunu düşünüyorum. Bunu ısrarla söyleyen şarkıların bugün de evde, sokakta, radyoda peşine düşüyorum, izini sürüyorum.

Rashid Behbudov, 1915’de Gürcistan’da, Tiflis’de dünyaya geldi. Annesi Turkuaz Hanım, Vekilovlar soyundan geliyordu. Babası Macit de şarkıcıydı ve onun da etkisiyle çok küçük yaşlarda müzikle ilgilenmeye başladı. Resmi bir müzik eğitimi almadı.

Henüz 18 yaşında, 1933’de Demiryolu Eğitim Okulu’na katıldı ve okul korosunda yer aldı. Okul orkestrasında solist olduğu günlerde güçlü- güzel tenor sesiyle tanınmaya başladı. Askerlik hizmetini yaptığı yıllarda da birliğinin solistiydi.

Sonraları klasik müzik eserlerini ve lirik halk şarkılarını seslendirecek olan Reşid Behbudov askerden sonra ilk olarak Tiflis pop gruplarında solistlik yaptı. Kısa sürede müzik otoritelerinin dikkatini çekti ve Ermenistan Devlet Opera ve Bale Tiyatrosu’nda klasik operaların koro sahnelerinde solo şarkılar seslendirdi.

1939’da aynı tiyatro grubuyla Moskova-Ermenistan Sanat Günleri’nde yer aldı. 1942’de topluluğuyla birlikte Kırım Cephesi’ne gönderildi.

Onu asıl üne kavuşturan 1943’de Bakü stüdyolarında, Üzeyir Hacıbeyov’un 1913 tarihli müzikli komedisi “Arşın Mal Alan” operasından esinlerek çekilen sinema filminde üstlendiği başrol oldu.

1945’de Bakü’ye yerleşti.

Film 1945 yılında gösterime girdi ve Reşid Behbudov filmdeki zengin tüccar Asgar rolüyle tüm SSCB halklarının artık çok yakından bildiği bir sanatçı oldu. Bu filmdeki rolü 1946 yılında ona Stalin Ödülü’nü kazandırdı. Bugün bu filmi Bakü’deki Hacıbeyov Müzesi’nde izlemek mümkünmüş.

1957 yılına kadar birçok önemli müzik gruplarının solistliğin yapan Reşid Behbudov 1957-1959 yıllarında Azerbaycan Devlet Konser Birliği’nin organizatörü ve başkanı oldu.

1959 yılında Reşit Behbudov’a SSCB Halk Sanatçısı unvanı verildi.

1966 yılında müzik ve pop sanatının caz, bale, pantomim gibi çeşitli tarzlarını bir arada kullanarak birleştiren ve bugün hala kendi adını taşıyan Azerbaycan Devlet Şarkı Tiyatrosunu kurdu ve ömrünün sonuna kadar onun solisti ve sanat yönetmeni oldu.

Reşid Behbudov, Sovyetler Birliği’nde sahneye çıkıp, güçlü sesiyle mikrofonsuz şarkı söylemesiyle bilinirdi. Bir de hangi dilden olursa olsun bir şarkıyı bir kez duysa hemen söyleyebilirdi diyorlar. Ama şarkıyı sahneye taşıması için uzun uzun provalar yaptığını da özellikle belirtiyorlar.

Reşid Behbudov Azerbaycan Türkçesi, Bengalce, Farsça, Hintçe, Bengalce, Ermenice, Rusça, Anadolu Türkçesi ve Urduca gibi birçok dilde şarkılar söyledi.

https://youtu.be/5i5sSBjB5sU

Tüm Sovyet cumhuriyetleri ile birlikte İngiltere, Arjantin, Bulgaristan, Arnavutluk, Belçika, Şili, Çin, Etiyopya, Finlandiya, Hindistan, İran, Irak, İtalya, Mısır, Türkiye gibi birçok ülkede sahne alan Reşit Behbudov, Azerbaycan halk türkülerinin ve Azerbaycan bestecilerinin vokal eserlerinin yabancı ülkelerde tanınmasında büyük rol oynadı.

Behbudov’un Hindistan’a ziyaret notlarının yer aldığı “Uzak Hindistan’da” adlı bir de kitabı var. Bugün Açık Radyo’da sanatçının Hintçe seslendirdiği bir şarkıya da yer vereceğim.

Behbudov Türkiye’ye de geldi. Türkiye’de ilk konserlerini 1961 yılında kemancı Azad Aliyev ile Ankara ve İstanbul’da gerçekleştiren Reşid Behbudov birçok dilde şarkılar söylediği gibi Anadolu Türkçesi ile şarkılar da seslendirdi. Türk Sanat Müziğinden ve hatta kantolardan seslendirdiği şarkılar da var. Bugün Açık Radyo’da o şarkılardan da örnekler dinleteceğim.

Behbudov, 1980 yılında Sosyalist Emeğin Kahramanı adıyla onurlandırıldı.

Reşit Behbudov,  1989 yılı Haziran ayında, 74 yaşında Moskova’da hayata veda etti. Uzun yıllar onunla birlikte çalışan müzik adamı, besteci Tevfik Guliyev onu anlattığı bir yazısında, onun sesinin ölümünden hemen önceki günlerde dahi tıpkı 45 yaşındaki sesi gibi olduğunu belirtiyor.

Ne mutlu ki Rashid Behbudov gibi bir ses bu dünyadan geçti ve ne mutlu ki televizyon programında sunucunun dediği gibi “O bu dünya durdukça yaşayacak.” Onun sesi kulaklarımızda sonsuza kadara aşkın, barışın ve adaletin sesi olarak yankılanacak.

 

Ercüment Gürçay