Ana Sayfa Blog Sayfa 3004

Sıdıka Su gideli 11 yıl oldu

Sıdıka Su, 18 Ekim 2006’da bu hayata veda etmişti.

Kendisi ile yapılan bir söyleşide ”… Ruhi Su’yu tanımadan önce Âşık Veysel’i tanıyordum. O zaman Şarkışlalı Âşık Veysel Sivas’a geldiğinde bizim mahallemize gelirdi. Bulunduğumuz ortam itibariyle çocukluğumuz önemli bir kültürel zenginlik içerisinde geçmişti. O dönemde Alevi’ler, Kürt’ler, Ermenilerle iç içe bir çocukluk dönemi yaşamışlık. Onun için kendimi çok şanslı hissediyorum…” diyordu. Bizler de onu tanıdığımız için çok şanslıydık.Ruhi Su ile yolları 1940’lı yılların başlarında Ankara’da kesişmişti. Önce onu 15 günde bir Pazar günleri Ankara Radyosu’nda “Bas bariton Ruhi Su “ anonsuyla başlayan radyo programındaki sesiyle tanımıştı. Ziraat mühendisi olan ağabeyi Necmi Bulut aynı zamanda Ruhi Su’nun da arkadaşıydı ve ailece görüşmeye başladılar.

Sıdıka Su o günleri şöyle anlatıyordu:  .”… O yıllarda halk evlerinde şiir ve türkü matinelerine devam ediyordum. Ben Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’ne başladığım zamanlarda Ruhi Su’nun da bu fakültede bir korosu vardı. Ben de hemen o koroya korist olarak katıldım. İlk tanışmamız da şöyle oldu; Nezihe Aras, Ruhi Su ve ben bir gün okul çıkışı birlikte Ulus’a kadar yürüdük. Yürüyüş sırasında konuşmaya çalışmama, ona bir şeyler anlatmama rağmen Ruhi benimle hiç konuşmadı ve sürekli dinledi. Ancak gideceğimiz yere gelip ayrılırken bana “kusura bakma bu akşam operaya çıkacağım, havanın soğuk oluşundan dolayı seninle konuşamadım, nasıl olsa sonra görüşürüz” dedi. Böylece o gün ilk kez tanışmış olduk. Ondan sonra Ruhi Su’nun korosuna devam ettim. Ancak bu fazla sürmedi. Çünkü bu koroyu yasakladılar. Sonra bir ara tekrar bir koro kuruldu ve yine yasaklandı. Ancak arkadaşlığımız bu korolarda başlamış oldu. Bu arkadaşlık karşılıklı saygı çerçevesinde bir dostluktan ibaretti. 1949 senesinin sonlarına doğru ağabeyim Ankara’ya tayin oldu ve annemle birlikte Ankara’ya taşındılar. Ben de öğrenci yurdundan ayrılıp ailemle birlikte oturmaya başladım. Yine bu günlerde Ruhi Su hem ağabeyimin hem de benim arkadaşım olarak bize gelip gidiyordu. Annem de türküleri sevdiği için Ruhi’yi beğenerek dinliyordu. 1950 yılında benim rahatsız olduğum bir gün Ruhi bize geldi. O akşam ki sohbette ilk kez birbirimizi karşılıklı olarak tanıma imkânı bulduk. Türkülerden bahsettik, bizim ailece türkülere ne kadar bağlı olduğumuzu öğrendi. Âşık Veysel’den bahsettik, geç saatlere kadar beraber türküler söyledik. Hatta benim bu kadar çok türkü bilmeme şaşırdı. Böyle güzel bir geceden sonra Ruhi ayrıldı ve sabahleyin beni telefonla arayarak buluşmak istediğini söyledi. Zannediyorum aramızdaki ilk duygusal yakınlık o akşam başladı…”

Sıdıka Su, Ruhi Su ile ertesi gün buluşur. “ Böylece Ruhi Su’yla ertesi gün buluştuk. Arkadaşlığımızın artık bir sevgiye dönüştüğünü ve bunu kabul etmemiz gerektiğini söyledi. Bende buna hiç itiraz etmedim ve aramızdaki sevgi bu şekilde başladı. Yani arkadaşlığımız sevgiye dönüştü. Bu zaman zarfında ikimiz de ilerici insanlar olarak o zamanki siyasi mücadele içerisinde aynı paralelde olduğumuzu anladık.

Bu şekilde aramızdaki ilişki gittikçe gelişti, çok yönlü olmaya başladı. Daha önce aynı siyasal yapılanma içerisinde bulunduğumuzu bilmiyorduk. Yani demek istiyorum ki, Ruhi ile birbirimizi çok yönlü olarak anlamamız söz konusuydu. Tabi aramızda çok fırtınalar kopmuş olabilir, çok şeyler olmuş olabilir ama biz bir kere türkülerde anlaşmıştık.

Temel olgu türkülerdi. İkincisi ise, ideolojimiz, yanı siyasi düşünce bakımından birlikteliğimizdi. Bu dönem içerisinde birbirimize tam manasıyla âşık olmamız 1950 senesi baharı diyebiliriz. Ruhi Su ileri görüşlü bir insandı. Her ikimiz de verici insanlarız. Ruhi Su insancıl, sosyalist bir adamdı. Türküyü çok seviyordu. Ben de öyle. Ben hala türkü söylüyorum. Ailelerimiz de çok uyumluydu. Ailem annem, ağabeylerim ilerici insanlardı. Dolayısıyla çok iyi anlaştık. Bundan sonra Ruhi, bize sık sık geliyor, beraber konserlere, tiyatrolara, operaya gidiyorduk. İlk aşamada evlenmeyi düşünmedik.

İkimiz de belli bir siyasi örgütlenmenin içindeyiz ve 51 tevkifatı başlamıştı. İkimiz de TKP (Türkiye Komünist Partisi) üyesiydik. Bunu gizlediğimiz için ilk başlarda birbirimize bile söylememiştik. Sonra, partiye gittiğimizde birbirimizin TKP üyesi olduğunu orada karşılaşınca anladık. O zamanlar, TKP üyesi olmak yasaktı. Biz de bunu kimseye söylemiyor, herkesten saklıyorduk. Bu nedenle, hapse gireceğimizi de biliyorduk. Düşündüğümüz gibi oldu Tutuklanacağımızı biliyorduk. Bu tutuklanma aşamasında evlenelim mi yoksa biraz daha bekleyelim mi tam olarak karar veremedik ve böylece 1951 in sonunda biz tutuklandık, ilk olarak Ankara’da gözaltına alındık. .. 11 Kasım 1952 günü Ankara’da çok sayıda TKP üyesi birbirinden habersiz tutuklandı. Ben de ilk tutuklananlardan biriydim. Aynı akşam polisler, Ruhi’yi de tutuklamak üzere evine geliyorlar ama Ruhi ne yapıp edip polisleri atlatıyor. Benim de tutuklandığımı öğrenince, aynı akşam uçakla İstanbul’a gidiyor. Amacı film şirketinden parasını almak. Neyse, filmi yarıda bırakıyor. Alacağı miktarı film şirketinden aldıktan sonra ertesi gün 12 Kasım’da Ankara’ya geri dönüyor. Operaya gidip masasını topluyor. O sırada tiyatrodan ünlü bir kişi telefonla Ruhi Su’nun operaya geldiğini polise haber veriyor. Operadan çıkıp evine doğru giden Ruhi’nin yolunu motosikletli polisler kesiyorlar ve onu orada tutukluyorlar. Sonra evine polislerle beraber evine gidiyorlar. Almak istediği birkaç parça eşyayı ve benim kendisine hediye ettiğim yün eldivenleri de yanına alarak cezaevine giriyor.

Sansaryan Hanı’nda bulunan 1. Şubeye getirildik. Orada dört buçuk ay gibi bir süre kaldık. Ruhi benden biraz daha fazla kaldı. Çok kötü koşullarda sorgulanırken ve işkence görürken beni düşünerek ve türkü yazarak hayatta kalmayı başardı. Bu nasıl İstanbul zindan içinde, Sansaryan Hanında tabutluklarda, Kayboldu gündüzüm gecem türküsü işkence gördüğü o karanlık dönemde yazılmıştı. Sonra Harbiye Merkez Kumandanlığı Cezaevi’ne geldik. Cezaevine gelince hemen müracaat ettik nişanlı olduğumuzu söyledik ve orada hemen birer yüzük taktık acele. Çünkü belki bizi bir daha görüştürmeyeceklerdi. Böylece haftada bir görüşmemize izin verilecekti. Gerçi bu görüşmeler o zamanki cezaevi müdürlerinin keyfi kararlarına bağlıydı. Ama tutuklanmamızdan mahkûmiyet kararının verilmesine kadar birçok kez görüşme imkânı bulduk ve mahkememiz üç buçuk sene sürdü. Çok kez gizlice mektuplaştık. Sonunda 5 er seneye mahkûm olduk. Mahkûmiyet kararı kesinleşince erkekleri Adana ceza evine götürdüler. Ruhi Adana’ya nakledildi.

Sıdıka Su, Sultanahmet Cezaevi’nde mahpus kadınlarla birlikte, 1954-1958

Toplam on yedi kişi olan hanımlardan Mihri Belli ‘nin eşi Sevim Belli ve ben kaldık. Sevim Belli’ yi Ankara’ya beni de Sultanahmet Cezaevi’ne gönderdiler. Ondan sonraki cezamızı ben Sultanahmet’te, Ruhi ise Adana’da çekti.

 Mahkûmiyet kararımız kesinleşince evlenmeye karar verdik. O zaman benim Dil ve Tarih’ den hocam ve aynı davada yargılandığımız Behice Boran benim, eşi Nevzat bey de Ruhi’nin şahidi olarak Harbiye Cezaevi’nden iki jandarma ve bir astsubayın nezaretinde Nişantaşı’nda Rumeli caddesindeki Hükümet Tabipliği ‘ne gittik. 29 Eylül 1954 Cumartesi günü nikâhlandık. Nikâhtan sonra cezaevine yürüyerek döndük. Bu bizim için çok önemliydi. Çünkü Nişantaşı’ndan Harbiye’ye kadar Ruhi’yle beraber yürüyorduk. Gerçi iki jandarma bir de astsubay vardı yanımızda ama yine de o yolu beraber yürümek bizim için çok önemliydi. Yolda Ruhi askerlerden müsaade alarak dört yoldaki bir kitapçıdan Goya’nın bir albümünü satın aldı ve imzalayarak bana hediye etti. Sonra ikimiz de kendi koğuşlarımıza döndük.

 Bir müddet sonra da Ruhi Adana’ya ben de Sultanahmet Cezaevi’ne gönderildim. Bundan sonraki görüşmelerimiz ancak mektuplar aracılığıyla sürdü.

Cezaevindeyken sürekli mektuplaştık. Mektup göndermemize de izin yoktu ama biz bunu gizli yollardan aşmayı başardık. Çok büyük bir tesadüf eseri yıllar sonra emekli olduğumda maaşımı Hükümet Tabipliği ‘nde nikâhımızın kıyıldığı o binada ve aynı odada almaya başladım. İlk maaşımı almaya gittiğimde o odada daha önce yaşadıklarımı hatırlayarak duygulandım…”

Sıdıka Su’nun 1923 yılında Sivas’ta başlayan ve sonra Ruhi Su’nun 1985 yılında hayata veda etmesine kadar onunla birlikte geçen günler. Cezaevi günleri. Sürgün günleri. Sonra Ankara’da Etimesgut’ta bir tarlanın ortasında yer alan işçi mahallesinde yaşadıkları evde geçen sevgi-emekle yoğrulmuş günler. İstanbul günleri. Ruhi Su’nun mücadelesine verdiği güçlü destek. Sonra Ruhi Su’nun hastalığına birlikte karşı koymaları… Sıdıka Su’nun 11 yıl önce bugün sona eren yaşam hikâyesi uzun bir hikâye. İyilikleri- güzellikleri de, zorlukları-acıları da içerisinde barındıran ve bir gazete yazısına sığdırılamayacak kadar uzun bir hikâye. Umarım birileri bir gün bu hikâyeyi tüm ayrıntılarıyla kaleme alır ve bu mücadele ile geçen yaşam hikâyesi günümüzün insanlarına da ilham verir.

Sıdıka Su’nun uzun yıllar Beyoğlu’da yaşadığı ev onun ve Ruhi Su’nun anılarıyla dolu.

Yıllar sonra Sıdıka teyzeye evinde yer alan çok sayıdaki renkli Bohemya porselen lambayı sorduğumda cevabı “O günlerimizi aydınlatan oydu, gaz lambasında oturmayı da severdik. Bunu bilen dostlarımız da bize hediye olarak lamba getirirlerdi. Sonra biz de fırsat buldukça satın aldık ve hep lamba biriktirdik” olmuştu. O lambalar bugün de hala Sıdıka Su’nun Beyoğlu’da uzun yıllar yaşadığı evde çalışır vaziyette duruyorlar.

***

Sıdıka Su’yu 1989 yılından sonra Ruhi Su Dostlar Korosu’na girdiğim günlerde tanımıştım. İnançlı, çalışkan, dirençli, zorlukları da olan güzel bir insandı. Birçok genç gibi ben de onun hayatın zorlukları karşısındaki sıkı duruşundan, bilgi birikimlerinden, zengin deneyimlerinden ve diğer bütün güzel insani değerlerinden çok şey öğrendim.

Sıdıka Su, Zincirlikuyu’da Ruhi Su’nun anıt mezarı başında konuşuyor, 1999

Yaşamının son anına kadar Ruhi Su’nun yarım kalan işlerini tamamlamaya çalıştı. Başta Ruhi Su Dostlar Korosu olmak üzere Ruhi Su’dan geriye kalan bütün değerlere hayatının son anına kadar sahip çıktı. Mayıs 1996’da Ilgın Su ve dostlarıyla birlikte Ruhi Su Kültür ve Sanat Vakfı’nı kurmuştu. Çok sayıda konserler, sergiler düzenledi. Ruhi Su’nun yayımlanmamış kayıtlarını yeni albümlerle yayımladı. Kitaplar hazırladı. Gazetelere, dergilere söyleşiler verdi. Belgesel filmler yaptı. Radyo ve TV programlarına katıldı…

Sıdıka Su her zaman bizlerin en önündeydi. Onlar bugün de önümüzdeler ve yolumuzu ışıtıyorlar.

Sıdıka Su 18 Ekim 2006 ‘da hayata veda etti. 20 Ekim 2006 Cuma günü Ruhi Su Dostlar Korosu’ ndan öğrencileri, dostları ve sevenleri tarafından, Zincirlikuyu’ dan son yolculuğuna uğurlandı.

Ilgın Su ve Ruhi Su Dostlar Korosu’ndan gençlerle, dostlarıyla birlikte 2011 yılında kurduğumuz Ruhi Su Kültür ve Sanat Derneği aracılığıyla bugün de Ruhi Su’dan ve Sıdıka Su’dan bize kalanları yarına taşımaya gayret ediyoruz.

Sıdıka Su’ yu ve Ruhi Su’yu her zaman sevgiyle ve özlemle anıyoruz. Onların aziz anıları bu toplumun vicdanında sonsuza kadar yaşayacaktır.

Ercüment Gürçay  

Neon Yeşili – Tanıl Bora

Geçen futbol sezonunun sonunda İngiltere 4. Ligine yükselen Forest Green Rovers, “dünyanın ilk vegan takımı” olarak, “dünya basını” ile beraber Yeşil Gazete’de de haber olmuştu. Bu kulübe biraz yakından bakayım, dedim. Nereden çıkmış, ne iş?

Kulüp, daha doğrusu kulübün “yeşermesi”, doğrusu o kadar romantik bir hikâyeye dayanmıyor. Ekolojist bir işadamının projesi, bu. Kulübün başkanı olan, 56 yaşındaki Dale Vince, o işadamı.

Forest Green Rovers Başkanı Dale Vince

Vince’in, “ekolojist işadamı” demekle geçilmeyecek ilginç bir şahsiyet olduğu anlaşılıyor. 1980’li yılları, bir “new age seyyah” olarak geçirmiş. Yani hippi-punk karışımı bir kılık kıyafet ve ruh hali içinde, o festival senin bu buluşma benim, oradan oraya gezerek, takılarak… 1990’larla beraber, Nailsworth beldesi tepelerinde, “içini yaptırıp” eve dönüştürdüğü bir askerî kamyon kasasında yaşamaya başlamış. Tek “dışsal” ihtiyacı olan elektriği, kendi imal ettiği ufak bir rüzgâr türbiniyle üretiyormuş. “Fakirlikten” değil, tüketimciliğe yüz vermeyen “doğru yaşam tarzı” olduğuna inandığı için yapıyormuş bunu.

1994’te, Glastonbury festivaline katılırken yanında türbinini de götürüp orada kurmuş. Glastonbury festivali, 1970’te hippilerin başlattığı, gitgide bir özgürlük hareketleri buluşmasına dönüşmüş bir açık hava festivali. Vince, festivalde türbiniyle “ihtiyaç sahiplerine” ayaküstü elektrik “satışı” yapınca, ben bu işi ilerleteyim demiş… ve sahiden ilerletmiş. 1995’te kurduğu yenilenebilir enerji şirket, çok geçmeden, rüzgâr enerjisi alanında İngiltere’nin önde gelen markalarından biri haline gelmiş. Vince, basbayağı pound milyoneri olmuş!

İşte, 2010’da, Nailsworth’un Forest Green Rovers kulübünün yöneticileri, bu “eksantrik” hemşerilerine başvurmuşlar. Zira tâ 1890’da kurulan kulüp, hep alt kümelerde, amatör seviyede kendi yağında kavrulup giderken, batma noktasına gelmiş. Vince’ten beklenen, zengin bir hemşeri olarak beldesinin kulübüne sahip çıkmasıymış. Vince, bunu kendi “misyonu” için bir fırsat olarak değerlendirmiş. Bu sene verdiği muhtelif mülakatlarında şöyle diyor: “Yirmi yıldır şirketim aracılığıyla dünyayı daha iyi bir yer haline getirmeye çalışıyorum. Bu kulübün, farklı bir topluluğa hitap etmek, mesaj vermek için bir imkan sunabileceğini düşündüm.”

O yıl kulübün çoğunluk hisselerini alarak başkan olan Vince, zaten adıyla yeşil bir mesaj veren Forest Green Rovers’ı (Yeşil orman gezginleri veya serüvencileri, demek oluyor) “dünyanın en yeşil kulübü haline getirmek” için kolları sıvamış.

“Süt yerine bira içsin, daha az zararlı”

2011’de futbolculara verilen menülerden kırmızı et çıkartılmış. Bunu, statta satılan yiyecekler arasından et ürünlerinin, bir süre sonra da tavuk ürünlerinin çıkartılması izlemiş. 2015 sonbaharında her türlü hayvansal süt ürünü de yasaklı listesine girmiş. Stad büfesini çalıştıran adamın, müşterinin birisi kahvesine süt isterse ne yapacağını sorunca, kulüp yöneticilerinden birinin “Bira içsin, daha az zararlı!” cevabını verdiğini aktarıyorlar!

Kulübün ufak stadının elektriğini güneş ve rüzgâr enerjisiyle elde ediyorlar. Sahanın çiminde yapay gübre yerine yosun kullanıyorlar. Sulama için yağmur suyunu biriktiriyorlar. Şimdi, tamamen ahşap bir yeni stad projesi var.

Böylece, kuruluşunun 126. yılında, “dünyanın ilk vegan kulübü” pâyesini edindiler. Bu kimlikleriyle kendi çapında bir turistik ilgi konusu oldular. Olmadık yerlerden, -sadece İngiltere’den değil-, bu “ekolojik takıma” sembolik destek vermek üzere turist-seyirci geliyormuş.

Kulüp yönetimi, mesajın etkili olması bakımından, sportif başarıyı da önemsiyor. Hedef, Championship, yani Premier Ligin altındaki ikinci basamak. Geçen sezon sonunda yükseldikleri İngiltere 2. Ligi, 4. basamağa tekabül ediyor. Fena değil. Ne var ki bu kümedeki ilk sezonları iyi geçmiyor. 13. hafta sonunda, 24 takımlı ligde 23. Sıradalar, küme düşme tehlikesi var yani.

Hem sportif başarı hem kulübün mesajıyla edindiği “iddia”, yerelde de popülaritesini artırmış.  2011’de 950 olan seyirci ortalaması üç bini geçmiş. Muhit de elverişli. Nailsworth, Londra’nın 171 kilometre batısında yer alan, resim gibi, yemyeşil bir küçük belde. Nüfusu yaklaşık 8 bin. Kendi istasyonu yok, Stroud adlı küçük kasaba üzerinden, orman içinden geçen dar bir yoldan ulaşılabiliyor. Hali vakti yerinde olup büyük şehir hayatından bıkan Londralılardan ve özellikle sanatçılar arasından buraya yerleşen epey insan var. Komşu Stroud’da bir hippi cemaati bulunuyor. Bu tahsilli, orta sınıf “bohem” zümrenin desteği, kulübün bu ekolojik hamlesine atfedilen –genel olarak ekolojik “endüstriye” atfedilen- “sosyetik” imajı güçlendiriyor.

Ekolojik Devrim: Siyah Beyaz’dan Yeşil’e

Beri yandan kulübün “halk” tabanındaki geleneksel taraftarları da pekâlâ benimsemişler bu kimlik değişimini. “Ekolojik devrim” pek kimseyi rahatsız etmemiş ama buna karşılık kulübün yüz küsur yıllık siyah-beyaz renklerinin yeşile dönmesine bozulanlar az değil. Yeşil de, aynı zamanda Vince’in şirketinin rengi olan bir neon yeşili – başka deyişle elektrik yeşili! Genellikle yeşil-siyah (neon yeşili-siyah) giyiyorlar, siyah orada soluk alıyor. Gerçi ekolojik takım başka ne renk olacaktı diye sorabilirsiniz ama doğrusu renk değiştirme işi bana da sevimsiz geliyor. Bir futbol kulübü organik bir kültür varlığıdır ve rengi de o varlığın ayrılmaz bir parçasıdır bence.

Yaklaşık bir buçuk yıl önce, medyaya yayılan bir dizi fotoğraf, Forest Green Rovers’in bir grup futbolcusunu, iştahla salamlı pizza ve tavuklu sandviçleri mideye indirirken gösteriyormuş. Bu, BBC’ye kadar yansıyan bir skandala dönüşmüş. Mesela Fenerli bir futbolcunun “Aslan Cimbom” diye tweet atmasının yol açacağına benzer tepkiler gelmiş. Zaten medyada, bu projenin ipliğini pazara çıkarma veya onu alaya alma hevesinin yüksek olduğundan bahsediliyor.

Kulüp sahibi Dale Vince, fotoğrafların “kısmen hileli” olduğunu ileri sürerek başlangıçta tam bizim alışık olduğumuz türden bir “yönetici” tepkisi göstermiş. Ama sonrasında yaptığı açıklamalar, vakur ve basiretli. Futbolcularına ne yiyeceklerine, nasıl bir hayat tarzı benimseyeceklerine dair bir şey dayatmadıklarını, dayatamayacaklarını söylüyor. Kulübün vegan, ekolojist ve sürdürülebilir ekonomi yanlısı tutumunun da bir dogma olmayıp taraftarlara ve futbol âlemine dönük bir “teklif” olduğunu vurguluyor. “On beş günde bir iki saatliğine vegan beslenmeye tahammül edemeyene ne diyebiliriz?” diyor. Buna tahammülü olmayan taraftarlara “maç sırasında yiyecekleri şeyleri yanlarında getirmelerini önerdiklerini” söylüyor.

Sadece forma için söylemiyorum: Gönül neon/elektrik yeşili değil de daha dolgun bir şey isterdi – yonca yeşili veya koyu pastel. Ama bu kadarı da bir şeydir, değil mi!

 

 

Tanıl Bora

Akkuyu’ya lisans iptal davası: 2. Fukuşima Türkiye’de yaşanmasın!

Akkuyu Nükleer Santrali’ne karşı lisans iptal davası açıldı. Geçen yıl, EPDK’ye karşı açılan Akkuyu Nükleer Santrali ön lisans iptal davası Ankara 12. İdare Mahkemesi tarafından reddedilmişti.

Başvurucuların İstinaf Mahkemesine başvurması ile Türkiye Barolar Birliği, Adana Barosu, Ziraat Mühendisleri Odası, Adana Tabip Odası ve Doğu Akdeniz Çevre Dernekleri’nin şikayetçi olduğu dava, Ankara 18’inci İdare Mahkemesi’nde açıldı. Davada henüz duruşma tarihi verilmedi.

Konuyla ilgili açıklama yapan Türkiye Barolar Birliği Çevre ve Kent Hukuku Komisyonu Üyesi Avukat İsmail Hakkı Atal, Akkuyu Nükleer Santrali’nin Türkiye ve tüm Akdeniz havzası için büyük tehlike olduğunu ifade etti.

Akkuyu Nükleer Santral sahasının aktif bir fay hattı olan Kuzey Anadolu Ecemiş Fay hattının bitim noktasının 30 km batısında yer aldığını dile getiren Atal, “Her 10 bin yılda bir 7 şiddetinden büyük yıkıcı deprem geçiren Kuzey Anadolu Ecemiş Fay hattında son 17 bin yılda yıkıcı deprem olmamıştır ve bilim insanlarına göre bu hareketsiz dönem her an sona erebilir. Bölgede her an olabilecek 7 şiddetinden büyük yıkıcı bir deprem Fukuşima nükleer felaketinin sonuçlarını akla getirmektedir” dedi.

 

(Evrensel)

1. Kaz Dağları Yaban Mantarları Eğitim Festivali’ne davetlisiniz!

Balıkesir Büyükşehir Belediyesi Kırsal Hizmetler Daire Başkanlığı tarafından 1. Kaz Dağları Yaban Mantarı Eğitim Festivali 21-22 Ekim 2017 tarihleri arasında gerçekleştirilecek.

Balıkesir Çiftçi Eğitim Merkezi’nden gerçekleştirilecek olan festival kapsamında uzmanların da katılımıyla eğitim seminerleri düzenlenecek.

Festivalin açılışı 21 Ekim 2017 Cumartesi günü Burhaniye’de bulunan Balıkesir Çiftçi Eğitim Merkezi’nde yapılacak.

Festivale katılım ücretsizdir.

Detaylı program şu şekilde:

1.Gün: 21 Ekim 2017

09:00-12:00 Açılış etkinlikleri
1. Açılış ve Protokol Konuşmaları
2.Çiftçi Eğitim Merkezi (BAÇEM) Tanıtım Gezisi
3.Festival Konulu Resim Yarışması Ödül Töreni
4.İkram (İstiridye Mantarı Pidesi)

13:00-16:00 Eğitim seminerleri
1. Kaz Dağlarının Yenen Mantarları:
Prof. Dr. Hasan Hüseyin DOĞAN (Selçuk Üniversitesi)

2. Zehirli Mantarlar ve Mantar Zehirlenmeleri:
Yrd. Doç. Dr. Hakan ALLI (Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi)

3. BAÇEM’de Mantarcılık:
Selime Semra EROL (Balıkesir Büyükşehir Belediyesi)

4. Kuzugöbeği Mantarı
Doç. Dr. Hatıra TAŞKIN (Çukurova Üniversitesi)

5. Doğal Boyamacılıkta Mantarlar
Uzm. Emine TORGAN ( Türk Kültür Vakfı )

6. Kültür Mirası Olarak Mantarlar: Mitolojide ve Halk Geleneklerinde Mantarlar
Doç. Dr. Evrim ÖLÇER (Gazi Üniversitesi)

16:00-17:00 Mantar sohbetleri
Akademisyenler ve Mantar Severlerin Mantar Sohbetleri
20:30 Fungistanbul konseri
22:00 Okay Temiz konseri

2. Gün : 22 Ekim 2017
09:00-12:00 Kaz Dağları Mantar Avı
Prof. Dr. Hasan Hüseyin DOĞAN-Doç. Dr. Hatıra TAŞKIN
Yrd.Doç.Dr. Hakan ALLI – Selime Semra EROL
13:30-14:30 Dr. Ümit AKTAŞ (Sohbet – İmza)
14:30-16:00 Festival etkinlikleri
1.Sepetteki Mantarlar
Mantar Avında Bulunan Mantarların Bilimsel Açıklaması
Prof. Dr. Hasan Hüseyin DOĞAN -Doç. Dr. Hatıra TAŞKIN
Yrd.Doç.Dr. Hakan ALLI -Selime Semra EROL

2.Mantar Yemek Atölyesi ve Mantar Yemek Yarışması

3.Çocuklara Yönelik Etkinlikleri
-Çocuk Oyunları, Mini Yarışmalar…

4.Sergiler
-Doğal Mantar Sergisi
-Mantar Fotoğrafları ve Mantar Resimleri Sergisi
17:00-19:00 Balıkesir – Kuva-yi Milliye Müzesi – Ören Adramytteion Kazı Alanları – Şahinler Köyü Cami

(Yeşil Gazete)

Bisiklete binmenin mutlulukla bir ilgisi olmalı! Türkiye bir Kopenhag olabilir mi?

Ekonomik ve çevreci bir ulaşım aracı olan bisiklet kullanımının Türkiye’de daha da yaygınlaştırılması kapsamında “dünyanın en bisiklet dostu şehri” ünvanını kazanan Danimarka’nın başkenti Kopenhag’da uygulanan sistem hedefleniyor. “Bisiklet Yolu Projesi” kapsamında Sakarya ve Konya’nın pilot il seçildi.

Hedef dünyanın en bisiklet dostu şehri Kopenhag sistemini uygulamak

Trafikten kaynaklanan hava kirleticilerin azaltılmasına etkisi olduğu için bisikletin ulaşımda kullanılmasının yaygınlaştırılmasını amaçladıklarını söyleyen Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Müsteşarı Mustafa Öztürk, “”Buralarda yapılması gereken, yol haritalarını ortaya koyarak karbon yoğun ulaşımdan karbon az yoğun ulaşıma doğru geçmek. Batılılar da böyle başlamış. Karbon yoğun şehirleri, karbon az yoğun şehirlere doğru yönlendirmek temel hedefimiz. Bu konuda bizim diğer temel hedeflerimizden biri de ‘nefes alıcı şehirler’ oluşturmak. Bisiklet yolunu şehrin ulaşım sistemi ile entegre etmezseniz bu bisiklet yolu değildir.” açıklamasında bulundu.

Türkiye’de engebeli arazilerde de yapılması planlanan bisiklet yollarına ilişkin Norveç’in başkenti Oslo’yu örnek gösteren ve hedef olarak Kopenhag’ı aldıklarını söyleyen Öztürk, Türkiye’de bisiklet yollarının bazı illerde yüzde 4-5 oranında bulunduğunu, bazılarında ise hiç olmadığını dile getirdi.

Bisikletin yaygınlaştırılması üzerine bir çalışma yürütülüyor. Bu çalışma kapsamında üniversiteler, bisikletçiler derneği, federasyonlar ve belediyelerle müzakereler yapılıyor. 

Rakamlarla Kopenpag’daki bisikletli ulaşım

1970’deki araç sayısı: 351 bin 133

1970’deki bisiklet sayısı: 199 bin 71

2016’daki araç sayısı: 252 bin 600

2016’daki bisiklet sayısı 265 bin 700

*Kopenhag’da bir kişi günde ortalama 3 kilometre bisiklete biniyor.

*Danimarka’da 12 bin kilometreden fazla bisiklet ve şerit bulunuyor.

*Danimarka’da 11-15 yaş arası çocukların %49’u okula bisikletle gidiyor.

*Danimarka’da her 10 kişiden 9’u bir bisiklete sahip.

*Her 10 kişiden yalnızca 4’ü otomobil sahibi

Geçtiğimiz yıl Kopenhag’da ilk kez araba sayısı bisiklet sayısını geçmiş, Kopenhag Belediyesi 2025’e kadar ana arterlerdeki trafiğin yüzde 50’sini bisiklet geçişine uygun hâle getirmeyi planladığını açıklamıştı.

Bisiklete binmenin mutlulukla bir ilgisi olmalı!

Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Çözümleri Ağı (SDSN) bu yıl yayınladığı 5. Dünya Mutluluk Raporu’na göre Norveç’ten sonra Danimarka dünyanın en mutlu ülkesi olarak belirlendi. 155 ülkenin yer aldığı raporda Türkiye ise 69’uncu sırada bulunuyor.

 

(Yeşil Gazete)

 

Association of Photographers’da yılın en iyi çevre fotoğrafı ödülü Jason Hawkes’ın oldu

Dünyanın en prestijli fotoğrafçılık derneklerinden İngiltere merkezli Association of Photographers’ın (AOP) düzenlediği “Yılın En İyi Fotoğrafları” yarışmasında ödül kazananlar açıklandı. Her yıl 3 bin 500’ü aşkın fotoğrafçının başvurduğu yarışmada bu yıl 400’ün altında fotoğraf final için seçildi. AOP, 1968’de Moda ve Reklamcılık Fotoğrafçıları Derneği olarak kuruldu ve dünyanın en prestijli profesyonel fotoğrafçılar derneklerinden biri olarak kabul edilmektedir. Ödül kazanan fotoğraflardan küçük bir seçki:

Çevre kategorisi Jason Hawkes

“Nesne kategorisi” Tif Hunter

“Herkese Açık Ödüller kategorisi” Nicky Hamilton

“Moda ve Güzellik kategorisi” Seb Winter

“Yaşam kategorisi” Florian W. Mueller

“Reklam kategorisi” Alex Telfer

“Yaşam Kategorisi” Dan Burn-Forti

 

(Yeşil Gazete)

 

2017 Ruhi Su Şiir Ödülü, İsmail Mert Başat’ın “Külde Kor İzleri” kitabına verildi

Ruhi Su Şiir Ödülü, Ruhi Su’ nun kültür mirasını yeni insanlara ulaştırmak, sanatını yaşatmak amacıyla ilk kez 2016 yılında Asuman Susam’ın “Kemik İnadı” kitabına verilmişti.

Cevat Çapan başkanlığında, Ahmet Telli, Latife Tekin, Hüseyin Ferhad, Asuman Susam, Haydar Ergülen ve Mehmet Gözen’den oluşan Ruhi Su Şiir Ödülü Seçici Kurulu, 2016-2017 yıllarında ilk kez yayımlanan şiir kitaplarının, şairinin veya yayıncısının herhangi bir başvurusu olmaksızın, tamamının doğal aday kabul edildiği bir değerlendirme sonucunda;  şiirin dilini ve yapısını, insanlık tarihinin köklerinden itibaren yoklayıp, tarihsel ve mekânsal bir toplamdan süzerek kurduğu bir şiir dili ile yazması; şiirini, dünyanın tüm sömürülen ve ezilenlerinin özgürleşeceği kardeşçe bir varoluş coşkusuna adaması; kalemini, yarım yüzyıldır, her türlü zulme ve tahakküme karşı direnci yeniden üretmek için kullanması ve bu tutumunu hep şiir estetiğinin içinde kalarak, direnme estetiğinin zenginleşmesine katılarak sürdürmesi nedeniyle İsmail Mert Başat’ın “Külde Kor İzleri” kitabını oybirliğiyle 2017 Ruhi Su Şiir Ödülü’ne değer buldu.

BASIN AÇIKLAMASI:

Şair ve yazar İsmail Mert Başat 1945’de İstanbul’da doğdu. İlk yazısı Mayıs 1960’da yayımlandı. Oyuncu, yazar ve yönetmen kimliğiyle tiyatro ile de ilgilendi. Şiirleri, öyküleri, denemeleri ve politik yazılarıyla, başta Türkiye Yazıları olmak üzere pek çok dergi ve gazetede yer aldı. İsmail Mert Başat, 2014 Antalya Altın Portakal Şiir Ödülü etkinliğinin Onur Konuğu olmuştu.

Şiirlerini, Vira! (1984) ve Geyik ve Yolcu (1997); öykülerini Kanatlarını Yitirmiş Uçan atın Tutkusu (1991) ve Düşüş (2011) kitaplarında toplayan İsmail Mert Başat’ın, denemeleri Kendime, Sana, Toprağa ve Gökboşluğa (1999), İtiraz Yazıları (2002), Buyruk ve İtaat (2005) ve Gökyüzünden Başka Sınır Yok (2008) kitaplarında yer alıyor.

İsmail Mert Başar’ın yazdığı Sarhoş Orman, 1966’da Ankara’da sahnelendi.

Cevat Çapan’ın basına bilgi verdiği toplantıya aralarında Zeynep Oral, Turan Günay, Ilgın Su, Mehmet Gözen, Tarkan Ellergezen, Halil İbrahim Özcan, Mehmet Esatoğlu, Yalçın Ergündoğan, Ali Rıza Özkan ve Metin Boran’ın da olduğu çok sayıda gazeteci ve sanatçı katıldılar.

Ruhi Su Şiir Ödülü,  İsmail Mert Başat’a, 21 Ekim 2017, Cumartesi günü 14.00- 18.30 saatleri arasında Bakırköy, Leyla Gencer Opera ve Sanat Merkezi’nde düzenlenecek olan Ruhi Su Şiir Ödülü ve Anma Etkinliği 2017’de sunulacak.

Bilgi için: www.ruhisu.org.tr

 

(Yeşil Gazete)

Portekiz’de 35 kişinin öldüğü yangınlar istifa getirdi

Portekiz hükümetinden yapılan açıklamaya göre İçişleri Bakanı Constança Urbavo de Sousa, ülkedeki yangınlardan sonra istifa etti.

Portekiz’de ülkenin orta ve kuzey kesimlerde çıkan orman yangınlarında 35 kişi hayatını kaybetmiş, 16’sı ağır 56 kişinin de yaralanmıştı.

Yaşamını yitirenler arasında bir aylık bebeğin de bulunduğu öğrenilirken Portekiz Cumhurbaşkanı Marcelo Rebelo de Sousa, hafta içinde öngörülen programını iptal etmiş, yangın söndürme çalışmalarının hızlı ve etkin şekilde ilerlemesi gerektiğini söylemişti.

Başbakan Antonio Costa ise halka “İtfaiyeyi beklemeden alevlere karşı koyun.” çağrısında bulunmuştu.

 

(Birgün)

OHAL 5. kez uzatıldı!

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başkanlığında gerçekleşen Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısında OHAL’in uzatılması yönünde tavsiye kararı alınmıştı. Meclis’in dünkü onayıyla OHAL beşinci kez uzatıldı. Darbe girişiminin ardından ilan edilen ve bir yılı aşkın süredir devam eden OHAL en az 19 Ocak tarihine kadar sürecek.

3 ay içinde bunu sonlandırmayı beklediklerini ancak FETÖ’nün yapısı, takiyeyi esas alması ve çalışma yöntemlerinin örgütle mücadeleyi zorlaştırdığına işaret eden Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, şunları kaydetti:

“FETÖ/PDY, PKK, KCK, DEAŞ ve DHKP-C başta olmak üzere bütün terör örgütleriyle mücadelede hızlı kararlar alınması; kararların hızlı ve etkin uygulanması, karşı karşıya olduğumuz güvenlik tehdidi ve sorunun yapısı, büyüklüğü, çetrefilliği, demokrasimizin, hukuk devleti ilkesinin, vatandaşlarımızın hak ve özgürlüklerinin korunmasına yönelik karar ve tedbirlerin etkin şekilde uygulanmasının devamlılığı, Türkiye’de bir daha darbe teşebbüsünde bulunulmaması, bulunmaya kimsenin cesaret edemeyeceği demokratik bir ortamın ve büyük reformların yapılması, Irak ve Suriye’de yaşanan gelişmelerin ülkemize ve ulusal güvenliğimize yönelik içerdiği risk ve tehditlerin varlığı, ülke genelinde sağlanan huzur ve güven ortamının devamı, başlatılan çalışmaların tamamlanabilmesi maksadıyla OHAL’in uzatılması kararlaştırılmıştır. Ve her defasında da bu ihtiyaçlar nedeniyle OHAL uzatılmıştır.”

OHAL’in uzatılmasına tepki

CHP Grup Başkanvekili Engin Altay, OHAL’in uzatılmasına ilişkin “FETÖ’nün kucağına ittiği insanları mağdur etmeyi bir marifet haline getirdiler. Bu çerçevede 20 Temmuz’da 15 Temmuz’u fırsat bilerek ilan edilen OHAL’in 3 ay daha uzatılması vahim bir durumdur” dedi.

 

(Diken)

301 madencinin hayatını kaybettiği Soma davasında 2 kişiye tahliye

Manisa’da 301 madencinin can verdiği Soma katliamı davasında altısı tutuklu 51 sanık yargılanıyor. Dün Akhisar Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmada bir tutuklu ve bir sanık tahliye edildi. Mahkeme, soruşturmanın başından beri tutuklu olan vardiya amiri ve emniyet teknikeri Mehmet Ali Günay Çelik’in adli kontrol şartıyla serbest bırakılmasına karar verdi.

Karar okunurken Soma Kömür İşletmeleri A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Can Gürkan bayıldı. Madenci aileleri sanıklara ve mahkeme heyetine tahliye kararı sonrası tepki gösterdi. Polis aileleri, güçlükle salondan çıkardı. Bazı madenci yakınları da baygınlık geçirdi.

Madenci annesini salondan attılar!

Soma Kömür İşletmeleri A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Can Gürkan’ın avukatı Kadir Çekin konuşurken hayatını kaybeden bir madencinin annesi Elmas Kaya, avukata tepki gösterdi. Mahkeme başkanı Salih Pehlivanoğlu’nun salondan çıkarılmasını istediği Kaya,Benim yerimde sen olsan nasıl sabredersin? Annene sor. ‘Anne ben ölseydim, sen ne tepki gösterirdin?’ Sor bakayım sana ne diyecek!” dedi.

Sanıklar bilirkişi raporlarını eleştirip yeni bir rapor istedi

Tutuklu sanık Soma Kömür İşletmeleri A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Can Gürkan’ın avukatı Kadir Çekin, bilirkişi raporlarında tüm şirket sorumlularının kusurlu bulunduğunu söyledi.

Avukat, savcılık iddianamesinin de bu doğrultuda hazırlandığını ifade ederek şunları kaydetti: “Şüphelilere kusur bulmak için kendilerini delil bulmada zorunlu hissettiler. Dinamit atışlarından sonra yaşanan ani karbonmonoksit gazı yükselmelerini yangın olarak kabul ettiler. Sürekli yangın varmış gibi kabul ettiler. Bilirkişi raporuna göre ocağın çalışmadığı tatil günlerinde yangın yok ama çalışma günlerinde yangın var. Bu şekilde rapor hazırlandı.”

Duruşma 9 Ocak 2018’ ertelendi

Soma Kömür İşletmeleri A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Can Gürkan, Soma Kömür İşletmeleri A.Ş. Genel Müdürü Ramazan Doğru, maden mühendisi, işletme müdür yardımcısı İsmail Adalı, işletme müdürü Akın Çelik ve maden mühendisi Ertan Ersoy’un tutukluluk halinin devamına karar verildi. Duruşma 9 Ocak 2018’e ertelendi. Yeni bilirkişi taleplerini reddedildi.

 

(Diken)