Ana Sayfa Blog Sayfa 2879

Şeker İttifakı’ndan satılacak fabrikaların vekillerine telefon trafiği kampanyası

Şeker fabrikalarının özelleştirilmesine karşı açılan kampanyalara bir yenisi daha eklendi.

Satılacak fabrikaların vekillerine telefon trafiği kampanyası başlatan Şeker İttifakı ilk sıraya Çorum ilini koydu.

Kampanya 350Ankara ve Anıtpark Forum tarafından başlatıldı.

Kampanya kapsamında, şeker fabrikalarının özelleştirilerek arazilerinin betona dönüşmesini önleyecek, şeker pazarının Nişasta Bazlı Şeker (NBŞ) üreticilerine ve ithalatçılara gitmesini önlemek için çalışacak, gıdasını ve emeği savunacak, yöre vekillerini arayıp “Şekerine, Pancarına Sahip Çık “ diyebilecek yurttaşlar aranıyor.

Aranacak vekiller il il “Şeker İttifakı (Şeker için Kampanya)” Facebook sayfasından paylaşılacak.

 

Şeker fabrikalarının özelleştirilmesi: Torba Yasa’ya şeker kotalarının belirlenmesi için 3 ek madde

Ziraat Mühendisleri Odası: Şeker fabrikaları zarar değil kâr ediyor!

Şeker fabrikaları özelleştiriliyor: Cargill’e uymak! – Ayşe Çavdar

Şeker fabrikalarının özelleştirilmesine neden karşı çıkmalıyız? – Bülent Şık

 

(Yeşil Gazete)

Mersin’de kadınlar yasak tanımadı: Geceleri de, sokakları da, meydanları da terk etmiyoruz!

8 Mart’ta Mersin Kadın Platformu yasaklara rağmen Gazi Mustafa Kemal Bulvarı’nda Gece Yürüyüşü’nü gerçekleştirdi.

Mersin Kadın Platformu’nun çağrısıyla her 8 Mart ‘ta olduğu gibi gece yürüyüşü gerçekleştirmek isteyen kadınlar polislerin “Yürümeyin, size gösterdiğimiz alanda kutlamanızı yapın” çağrısına uymadı. Gazi Mustafa Kemal Bulvarı’nda toplanan kadınlar “Kadın, yaşam, özgürlük” “ Jin, jiyan, azadi”,“ Gelsin baba, gelsin koca, gelsin devlet, gelsin jop, inadına isyan , inadına özgürlük”, “erkek adalet değil gerçek adalet”  sloganlarını atarak Barış Meydanı’na doğru yürüyüşe geçti. Polisler tarafından birçok kez yol kenarına alınmak istenen kadınlar trafiği kapatarak Barış Meydanı’na kadar yürüdü.

Barış Meydanı’na gelen kadınlar içerisinden Mersin Kadın Platformu’nu temsilen Aze Su Dalmızrak basın açıklamasını okudu.

Mersin Kadın Platformu’nu temsilen Aze Su Dalmızrak basın açıklamasını okudu

“Kadınlar Vardır! Kadınlar Her Yerde! OHAL’de, bu halde Kadınlar Olacak Her Halde!Bu Eril Düzeni Değiştirmek İçin!  Geceleri De Sokakları Da Meydanları Da Bırakmıyoruz!” sözleriyle Basın açıklamasına başlayan Dalmızrak 8 Mart’ta şehirlerde Gece Yürüyüş’lerinin yasaklanmasına değinerek

“Varlığımızı iktidarlarının geleceği için tehdit olarak görenlerin her türlü baskı ve sindirme çabasına rağmen alanlarda olmaktan ve sözümüzü söylemekten geri durmadık, duramayacağız.

Eşit, adil, özgür, laik ve barış içinde yaşayacağımız bir dünyayı yaratmak için kurtuluşumuzun kendi ellerimizde olduğunu biliyoruz. Bunun için evde, işte, sokakta, bizleri yok sayanlara karşı direnmeye devam edeceğiz. Bize dayatılan yoksulluğu, şiddeti, ayrımcılığı, gericiliği ve savaşı kabul etmiyoruz.” şeklinde konuştu.

Kadının yeniden üretim sürecinde sömürülüşüne değinerek, “Sokakta, işyerinde, mecliste heryerde göğsünü gere gere erkekleme yapan erkeklerin ütülü gömleklerinin arkasındaki sömürüyü, çifte mesaiyi bizler görebiliyoruz. Bizlerden her yeni güne tekrar hazırlanmak için karşılıksız emek bekleyenlere diyoruz ki, Mutfakta zıkkımın kökü, sokakta hayat var!dedi.

Dalmızrak OHAL süreci bahane edilerek muhaliflere yapılan işten çıkarmalara, yeni savaş politikalarına değinerek “Bu savaş bizim savaşımız değil, ölümü değil yaşamı savunuyoruz! Kadın Yaşam Özgürlük! Jin Jiyan Azadi!” şeklinde konuştu.

Çocuk evliliklerinin önünü açan yasalarla birlikte Zina tartışması gerçekleştirilmesinin  kadının heteroseksist sistemin ailesine hapsedileceğini savunan Dalmızrak “OHAL bahanesi ile 8 Martta sokaklarda olması engellenen tüm kız kardeşlerimize buradan selamlarımızı yollayarak diyoruz ki, Çorabının teki çıkardığın yerde, 8 Mart’ta tüm kadınlar yasakladığın yerde!” sözleriyle basın açıklamasını sonlandırdı.

“Yaşasın Kadın Dayanışması”, “Kadın Yaşam Özgürlük” “Geceleri de ,sokakları da, meydanları da terk etmiyoruz” sloganları atan kadınlar zılgıtların ardından halaylar ve müzikle gece boyunca Barış Meydanı’nı terk etmedi.

 

Haber: Özgecan Aşlamacı

(Yeşil Gazete)

İstiklal’de 16. Feminist Gece Yürüyüşü

Beyoğlu’nda toplanan binlerce kadın, 8 Mart Kadınlar Günü’nde bu yıl 16’ncısı yapılan Feminist Gece Yürüyüşü’nde sloganlar, zılgıtlar, düdükler ve halaylar eşliğinde taleplerini dile getirdi. Basın açıklamasında “Kadınlar hayatlarına sahip çıktılar. Binlerce kadın burada, milyonlarca kadın dünyanın her yerinde duruyoruz” denildi.

İstanbul’da her yıl geleneksel olarak olarak 8 Mart’ta yapılan Feminist Gece Yürüyüşü için kadınlar, bu akşam Fransız Konsolosluğu önünde toplandı. Kadınlar “Gündüzleri de geceleri de istiyoruz” diyerek Tünel’e kadar yürüyüş yaptı. Kadınlar, kadına yönelik şiddeti, cinsel istismarı, çocuk istismarını protesto etti.

Mor bayraklar, dövizler ve pankartlar taşıyan hemen her kesim ve yaştan binlerce kadın, sıklıkla “Yaşasın feminist mücadelemiz”, “Jin, jiyan, azadi,”, “Sokakları da, meydanları da terk etmiyoruz”, “İtaat etmiyoruz” ve “İsyan” sloganlarını attı.

Yaklaşık 7 bin kadının yer aldığı yürüyüşe, HDP İstanbul Milletvekili Filiz Kerestecioğlu, CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu ve şarkıcı Kalben’in de olduğu siyasetçiler ve sanatçılar da katıldı.

Yürüyüşe destek veren Kalben, “Bütün kadınların erkeklerle eşit olduğu, siyasal, kültürel, sosyal ve ekonomik bağlamda özgürlüklerini ellerine alabildikleri, kanatlarıyla kanatlanıp, uçabildikleri ve artık tecavüze, ırzlarına geçilmesine ve hayatlarına tecavüz edilmesine ‘hayır’ diyebildikleri bir dünya, ülke düşündeyim. Bunca kadın da onun düşünde. Onun için buradayız” dedi.

Yürüyüşün sona erdiği Tünel Meydanı’nda Türkçe, Kürtçe ve Arapça basın açıklaması okundu. Açıklamada, şu ifadelere yer verildi:

“Kadın mücadelesi tarihi, yüz yılı aştı. Baskı varsa direniş baki. Adları tarihe sığmasa da kadınlar hep direndiler. Hayatlarına sahip çıktılar. Binlerce kadın burada, milyonlarca kadın dünyanın her yerinde duruyoruz. Kadınları karar alma mekanizmalarından dışlayan, bizlere istemediğimiz bir hayatı dayatan erkek egemen bir düzen var. Burada bu düzene seslenmek için değil, bu düzene karşı bir yol önerdiğimiz için toplandık.”

Basın açıklamasının ardından bir süre meydanda bekleyen kadınlar, halay çekti. Kadınlar, daha sonra gruplar halinde dağıldı.

 

(Gazete Duvar)

 

Michael Rubens Bloomberg İklim Eylemi Özel Elçisi olarak atandı

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri António Guterres, geçtiğimiz pazartesi günü yaptığı açıklamada Michael Rubens Bloomberg’in İklim Eylemi Özel Elçisi olarak atandığını ifade etti.

Özel elçi olarak atanan Bloomberg, BM Genel Merkezi’nde gerçekleştirilmesi planlanan 2019 İklim Zirvesi kapsamında Genel Sekreterliğin iklim stratejisini ve çabalarını destekleyecek.

2019 İklim Zirvesi’nin, 2020 iklim hedeflerine yönelik daha güçlü ve daha iddialı bir eylemi harekete geçirmesi bekleniyor.

İklim Eylemi Özel Elçisi Michael Rubens Bloomberg ve Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri António Guterres (Soldan Sağa)

Özel Elçi, aynı zamanda, Paris Anlaşması’nın sürdürülebilir kalkınma bağlamında hızla ve daha etkin şekilde uygulanmasını teşvik etmek için İklim Zirvesi’nin kilit alanlarındaki çabalarını güçlendirecek.

Genel Sekreter, karbon emisyonları eğrisini 2020 yılına kadar bükmek ve Paris Anlaşması’nın uygulanmasını hızlandırmak amacıyla hükümetler, işletmeler, finans ve sivil toplum örgütlerinden liderleri davet edecek.

Genel Sekreter ve Özel Elçi Bloomberg, küresel sıcaklık artışını 2 derecenin altında tutmak için emisyon boşluğunun en kısa sürede kapatılması gerektiği görüşünü paylaşıyor.

İklim Eylemi, şehirler ve alt ulusal aktörler tarafından yapılanlar da dahil olmak üzere, iklim değişikliği konusundaki isteğin yürütülmesinde önemli bir rol oynuyor.

2002 ve 2013 yılları arasında New York şehrinin belediye başkanlığını üstlenen Michael R. Bloomberg daha önce, Kaliforniya Valisi Jerry Brown ile birlikte, Paris Anlaşması hedefleri ile tutarlı olarak, ABD’deki eyaletlerin, şehirlerin, işletmelerin ve ulusal olmayan aktörlerin eylemlerini bir araya getirmek adına Amerika’nın Taahhütleri (America’s Pledge) inisiyatifini de başlatmıştı.

 

(İklim Haber)

Almanya’nın yeni dışişleri bakanı belli oldu

Alman basınına yansıyan haberlere göre şimdiki Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel’in yeni hükümette yer almayacağını açıklamasının ardından koalisyon ortağı Sosyal Demokrat Parti’nin (SPD) dışişleri bakanlığı görevi için Adalet Bakanı Heiko Maas’ı planladığı bildirildi.

Bosna Hersek ziyareti sırasında (8 Mart) Alman basınındaki haberleri doğrulayan Gabriel, Maas’ın dışişleri bakanlığı görevini mükemmel şekilde yapacağını ifade etti.

 Adalet Bakanı Heiko Maas 

Gabriel, Twitter hesabından yaptığı açıklamada SPD’nin müstakbel genel başkanı Andrea Nahles ile geçici Genel Başkan Olaf Scholz’un kendisine yeni hükümette yer almayacağını bildirdiklerini belirterek “SPD için siyasi liderlik görevlerini üstlendiğim dönem böylelikle sona eriyor.

Yaklaşık 30 yıllık siyasi kariyerimde 18 yıl boyunca ülkem ve SPD için idari konumda bulunma imkanım oldu. Bu benim için, müteşekkir olduğum büyük bir onurdu” demişti.

24 Eylül’deki genel seçimde başbakanlık için Bşabakan Angela Merkel’le yarışan Avrupa Parlamentosu’nun eski bakanı SPD’li Martin Schulz’un dışişleri bakanı olması bekleniyordu.

Ancak Schulz sürpriz bir kararla bu görevi üstlenmeyeceğini ve yeni hükümette bakan olarak yer almayacağını açıklamıştı.  

Resmi liste bugün sunulacak 

Maas’ın yanı sıra koalisyon hükümetinde yer alacak diğer Sosyal Demokrat bakanların isimleri de belli olmaya başladı. Yeni hükümette Çevre Bakanlığı görevine devam etmeyeceğini açıklayan Barbara Hendricks’in yerine Sosyal Demokrat Parti Genel Sekreteri Svenja Schulze’nin geleceği bildirildi. Berlinli siyasetçi Franziska Giffey’in de Aile Bakanlığı görevini üstlenmesi bekleniyor.

Ancak SPD henüz kabinede yer alacak altı bakanın hangi isimler olduğu hakkında resmi bir açıklama yapmadı. Listenin cuma günü kamuoyuna açıklanması bekleniyor.

Almanya’da Başbakan Angela Merkel liderliğindeki Hristiyan Birlik partileri (CDU/CSU) ve Sosyal Demokrat Parti’den (SPD) oluşan koalisyon hükümetinin gelecek hafta görevine başlaması bekleniyor.

 

(Deutsche Welle)

Akkuyu temel atmaya hazır! – Çiğdem Toker

Bu yazı cumhuriyet.com.tr sitesinden alındı

Önümüzdeki ayın başında Akkuyu Nükleer Güç Santralı’nın (NGS) temelini atmak üzere, Rusya Devlet Başkanı Putin ile Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın bir araya gelmesi bekleniyor.

Bu konudaki -geçen ay Rıdvan Tezel imzasıyla Habertürk gazetesinde çıkan habere göre- iki lider,aynı program içinde Türk-Rus Üst Düzeyİşbirliği Konseyi (ÜDİK) toplantısına başkanlık edecek.

Hatırlatalım: 20 milyar dolar yatırım bedeliyle Türkiye’nin en yüksek tutarlı yatırımı olan Akkuyu NGS, iki ülke arasında imzalanmış milletlerarası anlaşmaya dayanıyor.

Meclis’te kabul edildiği için kanun hükmünde olan bu anlaşmanın varlığı, her iki ülkenin de yerine getirmesi gereken yükümlülükleri olduğu anlamına geliyor.

Dolayısıyla Akkuyu NGS ile ilgili her türlü gelişmeye bu pencereden bakmakta yarar var. Bu veriyi, iki ülke arasındaki Suriye bağlamındaki mevcut konjonktüre göre değerlendirmenizde de hiçbir sakınca yok.

(Akkuyu NGS’de milletlerarası anlaşmadan kaynaklanan yükümlülüklerin, iç hukuk sistemindeki kurallar seti, yürürlükteki diğer yasalarla olan tutarlılığı ise aslında büyük bir sorun potansiyeli taşıyor. Ama böyle bir sorun yokmuş gibi davranılıyor.)

Yazının girişinde değindiğim temel atma töreni için artık bir tarih veriliyor olması, iki ülke arasında ön planda görünen “Suriye savaşı” dışında da ciddi bir diplomasi yürüdüğünü gösteriyor. Putin’in -iyice geciken- temel atma töreninde yer alacak olması, 2010’da imzalanan milletlerarası anlaşmadan doğan yükümlülüklerin, Türkiye açısından yerine getirildiğinin bir karinesi olarak yorumlanmalı.

İşletilen bir takvim var

Son haftalardaki gelişmelere bu gözle baktığımızda, adeta Akkuyu için işleyen, daha doğrusu işletilen bir “yapılacaklar takvimi” olduğunu görmek mümkün.

TBMM gündemindeki bir torba yasa ile NGS’ler için getirilen yeni yatırım teşvikleri, vergi muafiyetleri temel atma sürecini hazırlayan basamaklardan bağımsız olamaz.

Dahası son Danıştay kararı. Akkuyu NGS’de kapıları sonuna dek açan, “can sıkıcı” hukuk manilerini kaldıran esas adım, idari yargı cephesinden geldi. Danıştay 14. Dairesi, Akkuyu NGS için meslek örgütlerince Çevre ve Şehircilik Bakanlığı aleyhine açtığı davaları reddetti.

Hem de oybirliği ile.

Türk Tabipleri Birliği (TTB), TMMOB, TBB gibi meslek örgütlerinin açtığı davada, bakanlığın “ÇED olumlu” raporunun iptali istenmişti. İlginç olan şu: Hazırlanmış raporda (insan yaşamı, doğa ve toplum açısından tabii ki) eksiklikler bulunduğunu kabul eden ama deyim yerindeyse topu Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’na (TAEK) oybirliğiyle atan bir Danıştay kararıyla karşı karşıyayız. 14. Daire ilkesel olarak eksiklikler olduğunu kabul ettiği kararında, eksiklerin TAEK’e sunulacak olan ÖGAR’da (Ön Güvenlik Analizi Raporu) giderilmesinin uygun olacağını belirtiyor.

Eksikler ile ilgili karardaki bölüm şöyle:

“ÇED raporunda yukarıda özetine yer verildiği üzere bazı eksiklikler tespit edilmiş ise de, bu eksikliklerin raporu sakatlamayacağı ve projenin uygulanmasına engel teşkil etmediği, söz konusu raporda, dava konusu projenin çevreye olabilecek olumsuz etkilerinin kapsamlı bir şekilde incelendiği, çevreye olabilecek olumsuz etkilerin giderilmesi için gerekli ve yeterli önlemlerin alındığı ve raporun alınması öngörülen önlemlerle birlikte ilgili mevzuata ve bilimsel esaslara göre kabul edilebilir düzeylerde olduğu, görüşüne yer verilmiştir.”

Önceki aylarda, Akkuyu A.Ş’de yapılan olağanüstü genel kurul ile Rusya’nın devlet olarak denetim yetkisini tamamen eline aldığını işlemiştik. Bu hamlenin ardından son torba kanuna atılan yatırım teşvikleri ve nihayet oybirliğiyle alınan Danıştay 14. Daire’nin taze ret kararıyla, Akkuyu NGS temel atmaya hazır hale gelmiştir. 12.35 cent’ten onyıllarca elektrik satın almaya hazır mısın Türkiye ekonomisi?

Çiğdem Toker – Cumhuriyet

Kuzey Kore – ABD arasında nükleer yumuşama

Güney Kore’de geçtiğimiz ay yapılan kış olimpiyatları vesilesiyle başlayan diplomasi hamlesi dün sürpriz açıklama ile ilk meyvesini verdi.

BBC’nin haberine göre Kuzey Kore lideri Kim Jong-un, ABD Başkanı Donald Trump’ı görüşmek üzere davet etti. Trump da bu daveti kabul ettiğini açıkladı.

Bu beklenmedik gelişmeyi, Güney Kore Ulusal Güvenlik Danışmanı Chung Eui-yong, Washington’da düzenlediği basın toplantısıyla duyurdu.

ABD ile Kuzey Kore arasında kısa bir süre önce karşılıklı nükleer tehditlere kadar uzanan gerilimli bir dönem geçirmişken Olimpiyatlara Kuzey’in de katılımıyla uzun bir aradan sonra iki Kore arasında doğrudan temas kurulması sonuç vermeye başladı.

Kuzey Kore liderinden getirdiği mektubu Trump’a verdiğini söyleyen Chung, “Yaptığımız görüşmede Kuzey Kore lideri Kim Jong-un nükleer silahsızlanma taahhüdünde bulunduğunu Başkan Trump’a ilettim” dedi.

Chung ayrıca, Kuzey Kore’nin nükleer ve diğer füze testlerine ara vereceğini ve “nükleer silahsızlandırmaya taahhüdüne” bağlı olduğunu bildirdi.

Trump, bu gelişmeyi “büyük bir ilerleme” olarak nitelendirdi ancak nihai bir anlaşmaya varılana kadar yaptırımların kaldırılmayacağını söyledi.

Kuzey Kore, insan hakları ihlalleri ve uluslararası hukuku ihlal ederek yürüttüğü nükleer silah programı nedeniyle uluslararası kamuoyunda tecrit edilen bir ülke konumunda bulunuyor.

Kuzey Kore, şu ana kadar altı nükleer füze denemesi gerçekleştirdi ancak uzun menzilli bir nükleer saldırı düzenleme kapasitesine sahip olup olmadığı bilinmiyor. Kuzey Kore, varlığı tehdit altında olduğu için nükleer silahlara ve füzelere ihtiyaç duyduğunu söylüyordu.

Bu hafta içerisinde Güney Kore’den bir heyet tarihi öneme sahip bir ziyaretle Pyongyang’a giderek, Kim  ile bir araya geldi.

Heyet dönüşünde yaptığı açıklamada, Kuzey Kore’nin “nükleer füze sahibi olması için ortada bir neden kalmaması” halinde nükleer silahsızlanmaya gitme niyeti olduğunu söyledi.

Trump ile görüşmeye hazır olduğunu belirten Kuzey Kore lideri Kim Jong-un nükleer silahsızlanma taahhüdünde” bulundu ve tüm nükleer ve diğer füze testlerini durdurmayı kabul ederek ABD ile Güney Kore’nin askeri tatbikatlarının “devam etmek zorunda” olduğunu anladığını bildirdi.

(BBC – Yeşil Gazete)

İtalya Seçimleri: Popülist sağ haritayı tamamlıyor

Geçtiğimiz hafta sonu İtalya’da bir seçim gerçekleşti ve neredeyse Avrupa’nın her ülkesinde gerçekleşen seçimler sonrasında atılan manşetler bu seçimden sonra da atıldı:

  • Popülist sağ kazandı.
  • Merkez sağ erimesine rağmen hala oyunun içinde.
  • Merkez sol tamamen silindi.
  • En ama en önemlisi de radikal sağ partiler artık dalga geçilen minik partiler değil; iktidar ortağı olabilecek kadar güçlü partiler.

Artık siyasi denklemin değiştiği çok net. İki dönem merkez sağ, iki dönem merkez sol; sonra üç dönem merkez sağ, bir dönem merkez sol şeklinde merkezde dönüp duran iktidarlar yok. Patronlara ve kiliseye sırtını dayamış bir merkez sağ ile sendikalara ve üniversite öğrencilerine sırtını dayamış bir merkez sol kalmadı. Birileri geldi ve “Bu oyunu bozdu”. Artık yeni ve öngörülemez bir denklemle karşı karşıyayız. Ve bu neredeyse tüm Avrupa’da böyle.

Sorunun bu tarafı çok net. Merkez çökmüş durumda. Almanya ve İngiltere’de biraz direniyorlar. (İngiltere’de Brexit’i unutmamak lazım tabi.) Fransa’da ise son Cumhurbaşkanlığı seçiminde ikinci tura ne sağ ne de sol merkez partiler kalabildi. Amerika Birleşik Devletleri’nin başında zaten popülist sağın kitabını yazmış biri oturuyor.

Merkez, ekonomik çöküntüye çözüm bulamadı. Üzerine yükseldiği temsili demokrasinin küreselleşme ile girdiği krize çözüm bulamadı. Küreselleşmenin avantajlarından sıradan halk yararlanamazken ya da yararlandığı avantajlara hızla alışmışken; dezavantajlarını her gün sokakta birebir yaşayarak gördü. Kararların ulusötesi merkezlerde alındığı fakat sorunların gayet yerel olduğu bir dönemde temsili demokrasiye olan inancını kaybetti ve temsili demokrasinin bu güçsüzlüğünü fırsat bilip ona doğrudan saldıran partilere oy verdi. Onları iktidara taşıdı, ana muhalefet yaptı.

Riegert Bernd’in Deutsche Welle Türkçe’de çıkan değerlendirmesinde altını çizdiği bir nokta var. Trump’ın sloganı: Önce Amerika! Avusturya’da hükümete giren ırkçı parti’nin sloganı: Önce Avusturya! İtalya’da seçimlerin galibi olan Matteo Salvini’nin sloganı: Önce İtalya! Bu örnekler çoğalacaktır. Birlik ve dayanışma arayışları araya ekonomik krizleri, mülteci krizleri girdiği anda “Önce ben!” diyen partilerin yükselmesi ile kesiliyor. Temsili demokrasinin zayıflaması ile rengini yitiren merkez sol da bundan ilk etkilenen siyasi yapı oluyor.

Yine Bernd’in üzerinde düşünmemiz gereken bir sorusu ile tamamlayabiliriz: Yeni partiler, düzen karşıtı hareketler ve popülistler internet ve sosyal medya aracılığıyla yeni iletişim kanalları açtı. Avrupa’daki ana akım partiler bu trendi yakalayamadı. Yakında parlamenter demokrasilerin online görüş diktatörlüklerine dönüşmesine tanık olabiliriz. Peki kim tarafından yönetilecek? Twitter mı, Amerikan şirketleri mi, Rus trol çiftlikleri mi yoksa Kuzey Koreli bilgisayar korsanları mı?

Bu yazı medium.com/ dan alınmıştır

 

Koray Doğan Urbarlı

Termik santral mücadelesi veren Trakyalı kadınlardan dayanışma çağrısı

Tekirdağlıların, kömürlü termik santrale karşı verdikleri mücadelenin en ön sırasında Çerkezköy’ün Pınarça köyü kadınları var.

ÇED toplantısında en önde olan kadınlar, santralin kurulmak istendiği ormanda mantar topluyor, gün toplantılarında “bu santrale nasıl engel oluruz” diye tartışıyor.

Pınarçalı kadınların dilinde son aylarda “termik santral”den başka bir şey yok.

Şubat ayında düzenlenen ÇED toplantısına gitmek için tabak çanakları ile yola çıktıklarında eşlerine, “Pınarça’yı kurtarmaya gidiyoruz, kahvaltıyı kur” talimatı verip en ön sırada yerlerini aldılar.

Kadınların salonda yerini almasına karşın “halkın bilgi almak istemediği” gerekçesiyle toplantı iptal edildiğinde kadınların mücadelesi yeni başlıyordu.

O günden beri ne zaman bir araya gelseler tek konuları termik santralin inşa edilmesine nasıl engel olabilecekleri…

Pınarçalı kadınlar, santralin kurulmak istendiği Trakya’nın son kalan ormanında nefes alıyor, bu ormanın mantarıyla geçiniyor.

Dedelerinden ve ninelerinden miras kalan köylerini, torunlarına temiz bir şekilde bırakmak istiyorlar.

Greenpeace’in misafir olduğu kadınlar, Tekirdağ’da verdikleri mücadeleyi şöyle anlatıyorlar:

“Sürekli bu termik santral muhabbeti, başka bir muhabbetimiz yok yani… Rüzgar gülü, güneş enerjisi yapsınlar. Neden bizim halkımızı zehirlesinler? Bizim ormanımız o kadar bereketli ki , mantarımızı oradan toplayıp satıyoruz. Ormanda onca yabani hayvan var; yılanı var, çiyanı var. Onlar da can taşıyor. Çoluk çocuğumuz nereye gidecek, bunlara emek verdik kaç seneden beri.”

Mücadelelerine devam eden Pınarçalı kadınlar 8 Mart Emekçi Kadınlar Günü’nde tüm kadınları dayanışmaya çağırdı.

Ne olmuştu?

2017 yılı Şubat ayında Resmi Gazete’de yayımlanan acele kamulaştırma kararı ile birlikte Tekirdağ’da tarım arazilerini de kapsayan 5450 dönümlük bir alan hakkında kömürlü termik santral kurulması için “acil kamulaştırma” kararı çıkarıldı.

Tekirdağ ve Silivri halkı tarım arazilerine, doğalarına ve sağlıklarına bir tehdit olarak gördükleri kömürlü termik santrale karşı harekete geçerek, Yeşil Barış Hukuk Derneği ile birlikte acele kamulaştırma kararına karşı dava açtı.

İlk beklenen karar Eylül ayında, Danıştay’dan geldi.

Danıştay, Çerkezköy Belediyesi’nin “acele kamulaştırmanın durdurulması” gerekçesiyle açtığı davada, yürütmenin durdurulması kararı verdi.

Kararın ardından projede yer değişikliğine gidildi.

Proje, bölgede son kalan ormanlık arazilerden birine taşındı.

Bir başka deyişle binlerce meşe ağacı tehlike altında.

Kömürlü termik santral projesi için 2 Şubat 2018’de Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) halkın katılımı toplantısına Trakyalılar, salonda yer olmadığı gerekçesiyle alınmadı.

Halk dışarıda toplantıya katılmak için mücadele ederken toplantı, “halkın bilgi almak istemediği” gerekçesiyle iptal edildi.

 

(Yeşil Gazete)

Kadınların oyları: Dünyanın dört bir yanından altı şaşırtıcı gerçek

The Conversation‘da Rebecca Wright imzası ile yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete ekibinden Özde Çakmak‘ın çevirisi ile paylaşıyoruz

***

6 Şubat 1918’de İngiliz kadınlara (30 yaşın üzerindeki zengin olanlara yani) oy kullanma hakkı verildi. 1960’lardan bu yana da kadınlar İngiltere milli seçimlerinde erkeklerle aynı oranda oy kullanıyorlar. Peki, dünyanın geri kalanı ne durumda? İşte bir genel bakış.

 

Ekvator: transgender dostu (oy kabinlerinde)

Ekvator’da kadınlar ve erkekler ayrı ayrı oy kullanıyor. Ülke geçen yıl transgender bireylere kendilerini tanımladıkları toplumsal cinsiyete göre erkek ya da kadın sırasını seçmelerine izin verme kararı aldığında manşetlere çıkmıştı. Transgender bir kadın olan Diane Rodriguez erkek sırasında karşılaşacağı tacizleri ve şimdi ayrımcılık olmadan oy verebilmekten duyduğu rahatlamayı anlattı.

Vatikan: kadınların oy kullanamadığı tek yer

Vatikan’da yapılan tek seçim kardinaller yeni bir papa için oy kullandıklarında gerçekleşir. Kadınlar kardinal olamazlar (birkaç yıl önce Papa Francis’in kadın kardinal atayabileceği ümidine rağmen) ve bu yüzden bu yalnızca erkek seçmenler içindir. Bununla birlikte, Vatikan’ın yaklaşık 800 sakininin büyük çoğunluğu – erkekler dahil olmak üzere – bu oyun dışında bırakılır.

Suudi Arabistan: kadınlara oy hakkı tanıyan son yer

Suudi Arabistan kadınlara oy kullanma hakkı tanıyan en son ülkedir. 2015 yılında kadınlara belediye seçimlerine katılma hakkı verildi. Bu, Suudi kadınlar için önemli bir gelişmenin işareti olsa da erkek muhafızlık sistemi kadınların oy kullanmasını pratikte güçleştiriyor. Suudi kadınlar arabalarına atlayıp oy kabinlerine gidemiyorlar (Haziran 2018’den itibaren kadınlara araba kullanma izni verilecek olsa da.) Dolayısıyla 2015 yılında Suudi seçmenlerin yüzde 10’unundan daha azının kadın olması şaşırtıcı değil.

Pakistan: en büyük cinsiyet ayrımlarından biri

Pakistan seçimlerindeki kadın katılımı, dünyadaki en düşük katılımlar arasında. Pakistan’ın 2013 seçimlerinin istatistiği, yaklaşık 800 oy merkezinde kadın seçmenler için katılım oranının %10’dan daha az olduğunu gösterdi. Bazı bölgelerde kadın seçmen katılımcı oranı %3’e kadar düştü. Pakistanlı kadınlara oy kullanma hakkı 1956’da verilmiş olmasına rağmen ülkenin en muhafazakar bölgelerinin bazılarında toplum önderleri ve dini liderler kadınların oy kullanmasını engelliyor.

2013 seçimlerinde “İslam dışı” olduğu gerekçesiyle kadın aile üyelerine izin vermemeleri konusunda erkeklere uyarıda bulunan broşürler dağıtıldı. Bu uygulamalar 2015 yerel seçimlerinde de devam etti.

Yükselişe geçen kadınlara cinsel şiddet

İnsan Hakları İzleme Komitesi 2017’de Kenya’nın 2017 seçimlerinde kadınlara karşı cinsel şiddeti belgeleyen bir rapor yayımladı. Bu vakalar, ne yazık ki, seçimlerde kadınlara yönelik şiddetin giderek artmasının bir göstergesiydi. Yakın zamanlı bir Birleşmiş Milletler raporu, kadınların nasıl da giderek politik olarak azmettirilen tecavüz ve diğer cinsel şiddet biçimlerinin kurbanı olduklarını ve özgürce seçimlere katılmalarının nasıl engellendiğini gözler önüne sermekte.

Çin: kadın seçmenler sayıca erkeklerin çok gerisinde kaldı

2017’de, 2000’i aşkın delege beş yıllık bir stratejiyi planlamak için Çin Komünist Partisi’nin 19. Kongresi’ne katıldı. Bu güçlü delegeler seçilmişti ancak yalnızca parti üyeleri oy kullanabildi – üstelik bu üyelerin %74’ü de erkektir.

***

Cinsiyet eşitsizliğine karşın bu yaklaşık 23 milyon kadın seçmenin katılımda bulunduğu anlamına gelir. Parti üyeleri arasında seçmen katılımcı oranı afallatıcı bir %99.2 idi. Buna kıyasla, İngiltere 2017 Genel Seçimi için katılım oranı erkeklerden nispeten daha fazla oy veren kadınlarla birlikte yalnızca %68.7’ydi.

İngiliz kadınların oy kullanmalarından bu yana geçen yüzyılda dünya genelinde ilerleme kaydedildiği açıktır. Kadınların oy kullanmasını engelleyen cinsiyetçi yasalar yürürlükten kaldırıldı. Fakat kadın seçmenin katılımını önleyen pratik ya da kültürel bariyerler hala mevcut. Birleşmiş Milletler’in kadınların siyasete katılımı hakkındaki programı dahil olmak üzere çok sayıda uluslararası girişim kadınların oy kullanabilmesi için engellerin kaldırılmasına odaklanmakta. Bu tür engeller karmaşık ve çok boyutludur ama kadınların evden ayrılmalarına engel olan okuma-yazma bilmeme (dünyadaki okuma yazma bilmeyen yetişkinlerin yaklaşık üçte ikisi kadındır) ve çocuk bakımı sorumluluklarını içerirler. Her kadının uluslarının yönetilme biçimi hakkında manidar şeyler söyleyebilmesi için daha çok şeyin yapılması gerekiyor.

 

Yazının İngilizce Orjinali

Yazar: Rebecca Wright

Yeşil Gazete için çeviren: Özde Çakmak

 

(Yeşil Gazete, The Conversation)