Ana Sayfa Blog Sayfa 2868

İklim değişikliği Avustralya’yı vurdu: Kasırga ve yangın yüzlerce kişiyi evsiz bıraktı

Avustralya’da orman yangınları, yüzlerce insanı evinden etti.

Geçtiğimiz Pazar günü (18 Mart) Yeni Güney Galler eyaletinde, çalılık alanda başlayan yangın Victoria eyaletini de etkisi altına aldı.

40’a yakın kasaba için “acil durum” uyarısı yapıldı.

Yüzlerce kişi acil durum çağrısıyla tahliye edildi.

Bir buçuk ayı aşkın süredir hiçbir yağışın görülmediği bölgede kuraklık alevlerin kontrol altına alınmasını engelledi.

Yangında en az 87 ev kül oldu

Victoria eyaletinin güneyindeki Terang, Garvoc ve Camperdown kasabalarının yakınlarında 40 bin hektarlık alan zarar gördü.

Yeni Güney Galler’de en az 69’un, Victoria da ise 18 evin yandığı bildirildi.

Yangınlarda çok sayıda çiftlik hayvanı hayatını kaybetti.

Rüzgarın hızını kaybetmesiyle bölgedeki yangınlar kontrol altına alınmaya çalışılıyor.

Yetkililer yangında ölüm, ağır yaralanma ve kayıp kişilerin olmadığını belirtirken bir kadın solunum yolları yetersizliği ve yanıklar için tedavi altına alındı.

Dün afet bölgesini  ziyaret eden Başbakan Malcolm Turnbull ulusal afet acil yarım programını devreye soktu.

Avustralya Yeşilleri: Sebep iklim değişikliği

Avustralya Yeşiller Partisi’nden Güney Avustralya Senatörü Sarah Hanson-Young, Sky News televizyonuna yaptığı açıklamada orman yangınlarının iklim değişikliği sonucunda daha sık ve daha şiddetli hale geldiğini söyledi. Canberra’da hava sıcaklığının 39 derece civarında seyrettiğini ve orman yangınlarına neden olan bu durumun sıradışı olduğunu söyleyen Hanson-Young, iklim değişikliği sonucunda aşırı hava olaylarının şiddetlendiğini anlattı.

Son 30 yılın en güçlü kasırgası

Öte yandan Kuzey Bölgesi’nin başkenti Darwin’i vuran ve saatte 130 kilometre hızlı ilerleyen tropikal Marcus kasırgası 15 bin 530 evi elektriksiz bıraktı.

Yerinden sökülen yüzlerce ağaç çok sayıda araca zarar verdi.

Kasırga bölgedeki 26 bin kişiyi elektriksiz bıraktı.

14 bin eve yeniden elektrik verildi. Eğitime ara verildi.

Federal Kuzey Bölgesi Bakanı Michael Gunner, son 30 yılın en güçlü kasırgası olan Marcus’un can kaybı olmadan atlatılmasından mutlu olduğunu söyledi.

Bakan Gunner, “Gösterilen çaba olağanüstüydü, kimse yaralanmadı. Bu da benim için inanılmaz bir şey” dedi.

Bölgedeki mağazaların ihtiyaçları karşılamak için erken açılıp geç kapanacağını söyleyen Gunner, okulların ne zaman açılacağına ise yıkılan ağaçların temizlenmesinden sonra karar vereceklerini anlattı.

Ülke tarihinin en büyük yangın felaketi 2009’da Victoria eyaletinde meydana gelmişti.

“Kara Cumartesi” olarak bilinen yangında 173 kişi yaşamını yitirmiş, 414 kişi de yaralanmıştı.

Kasırga ve diğer tropikal fırtınaların sıklığı ve şiddeti de fosil yakıtların yakılmasına bağlı olarak ortaya çıkan insan kaynaklı iklim değişikliği sonucunda okyanus sularının ısınması, aşırı enerji çıkışı ve buharlaşma nedeniyle artıyor.

(New York Times, Aljazeera, ABC, AA, Yeşil Gazete)

Deniz ve okyanuslardaki büyük tehlike: Plastik kirlilik 10 yıl içinde 3 katına çıkabilir

İngiltere’de yayınlanan bir araştırma, deniz ve okyanuslarda bulunan plastik miktarının 10 yıl içinde 3 katına çıkabileceğini ortaya koydu.

Araştırma, iklim değişikliği sonucu deniz seviyeleri yükselirken su sıcaklığının giderek arttığını da gösterdi.

Hükümetin inisiyatifiyle hazırlanan araştırma raporunda, bakanlıklara deniz ve okyanuslara atılan çöp miktarının önüne geçmek için yapılması gereken düzenlemelerle ilgili fikir verildi.

İngiliz hükümeti, “okyanus ekonomisi” politikaları kapsamında 2030’a kadar bu alandaki kaynaklarını iki katına, yani 3 trilyon dolara çıkarmayı planlıyor.

9 milyar insanın karnını doyuruyor

İngiltere Ulusal Okyanus Bilimi Merkezi’nden Prof Edward Hill, raporun yazarlarından biri.

BBC’ye konuşan Edward Hill, deniz ve okyanuslardan 9 milyar insanın gıda kaynağı olarak yararlandığını vurguladı ve ekledi:

“Uzay görevlerine büyük paralar ayırıyor ve büyük ilgi gösteriyoruz. Ama orada yaşayan bir şey yok. Denizlerse yaşamla dolu. Bizim gerçekten de bir ‘okyanus gezegeni’ görevine ihtiyacımız var.” 

Çevre Bakanlığı’ndan Ian Boyd da bu görüşe destek vererek, konunun daha fazla araştırılması gerektiğini söyledi.

Offshore petrol ve maden şirketlerinin henüz keşfedilmemiş alanlara gözünü diktiğini vurgulayan Boyd, bilim insanlarının hızla deniz ve okyanuslar için gerekli düzenlemeleri tartışmaları gerektiğini de sözlerine ekledi.

Araştırma raporundaki bulgular, su kirliliğine neden olan birçok farklı etmene işaret etti.

Bunlardan başlıcaları çiftliklerde kullanılan böcek kimyasalları ile suni gübreler, tıbbi ürünler ve Poliklorlu bifeniller (PCB’ler) gibi endüstride kullanılan zehirli kimyasallar.

 

(BBC Türkçe)

Türkiye’de orman denklemi: Rant artar orman azalır – Pelin Cengiz

Bu yazı artigercek.com sitesinden alındı

Birleşmiş Milletler (BM) tarafından Kuzey Yarımküre’de Dünya Ormancılık Günü olarak ilan edilen 21 Mart, 1975 yılından beri kutlanıyor. Kutlama dediğimiz de, resmi kurumlardaki takım elbiseli, kravatlı adamların samimiyetsiz, adet yerini bulsun şeklindeki ağaç dikme bayramı. Yoksa, ortada kutlanacak bir durum mevcut değil.

Tüm toplumsal duyarlılık ve tepkiler göz ardı edilerek sistematik şekilde ağaç kesilmesi, ormanların yağmalanması, suyun ticarileştirilmesi, tarım ve hayvancılığın ithalata teslim edilmesi, orman sahalarının başta termik santraller olmak üzere her türlü enerji projesine, sanayi kuruluşlarına, maden ocaklarına peşkeş çekilmesi, her türlü endüstriyel kirliliğe maruz bırakılması, kentsel dönüşüm, kentleşme ve nüfus baskısıyla ormanların talan edilmesi Türkiye ekosistemlerinin karşı karşıya olduğu belli başlı tehlikeler…

Tüm bunlar gözümüzün önünde olup biterken, hükümet tarafından sürekli bir gurur vesilesi ve siyasi propaganda malzemesi haline getirilen ağaçlandırma hamlesi var. Türkiye’nin orman varlığı artıyor mu? Artıyorsa nerede ve nasıl?

Bu soruların cevaplarını çok fazla istatistiksel veriye boğmadan anlatmaya çalışalım…

Bartın Üniversitesi’nden Prof. Dr. Erdoğan Atmiş ile Yard. Doç. Hikmet Batuhan Günşen tarafından hazırlanan ve ISFOR (International Symposium on New Horizons in Forestry) 2017 Kongresi’nde sunulan “Analysis of Change and Deforestation in Forests in Turkey” (Türkiye’de Ormanlarda Değişim ve Ormansızlaşma Analizi) Türkiye’deki orman varlığındaki değişimle ilgili çarpıcı bulgulara işaret ediyor.

Resmi verilere göre, Türkiye’de 2006 yılında yüzde 27,2 olan orman alanı oranı 2015 yılı itibariyle yüzde 28,7’ye yükseldi. Türkiye’de enerji, inşaat ve mega projeler kaynaklı olarak orman varlığı üzerinde sürekli bir tehdit varken, ister istemez bu artışın gerçeği ne kadar yansıttığı farklı kesimler tarafından tartışma konusu edildi.

Yukarıda bahsettiğim çalışma, tam da buna cevap veriyor aslında. Bu çalışmada, ülkenin 81 ilinde ve bölgesel düzeyde orman alanlarında bir artış olup olmadığı, artış veya azalışların oranlarındaki farklılıklarla, bu artış veya azalışlarda hangi sosyoekonomik göstergelerin etkili olduğu incelenmiş. Tamamen Kalkınma Bakanlığı, Orman Genel Müdürlüğü ve Türkiye İstatistik Kurumu’nun resmi verilerinden yararlanarak 15 değişken oluşturulmuş.

Elde edilen bulgulara göre, çalışmanın en önemli ve en temel tespitlerinden biri şu:

Türkiye’de genel orman alanı artış göstermesine karşın il düzeyinde ve bölgesel düzeyde bu durum farklılaşıyor. 2005-2015 yılları arasında 60 ilin orman alanlarında artış olurken, 19’unda azalma var, iki kentte ise herhangi bir değişiklik olmamış.

Orman alanlarında azalmanın Marmara (Sakarya, Yalova ve Bilecik illeri hariç), Ege, Batı Karadeniz bölgelerindeki kentleşmenin ve sanayileşmenin en yoğun olduğu illerde yoğunlaştığı tespit edilmiş.

Türkiye’de orman alanı artışının ormancılık örgütünün yapmış olduğu ağaçlandırma çalışmalarından değil de ülke nüfusunun sosyoekonomik yapısındaki değişimden kaynaklandığıdır. Yani, Türkiye’de orman alanının artış gösterdiği kentler, kırsal nüfusun göç verdiği iller, aynı şekilde orman varlığının azaldığı kentler de nüfusun ve sanayileşmenin arttığı kentler.

Aslında denklem çok basit. Türkiye’de nerede rant azalıyorsa, orada orman artıyor, nerede rant iştah kabartıyorsa orada orman azalıyor.

Bu çalışma; yaygın kanının aksine orman azalmasının tarım, kırsal fakirlik gibi kırsal nedenlerle değil, son yıllardaki gelişmeler sonucu sanayileşme ve çarpık kentleşme gibi kentsel nedenlerden, artışın ise yapılan ağaçlandırmalardan değil, kırsal alanlardan kentlere doğru olan göçler nedeniyle kırsal alanlardaki orman alanları üzerindeki baskıların azalmasından kaynaklandığı tezine dayanıyor.

Devletin, ülkede orman varlığı artıyor gibi gösterdiği durumun açık ve net izahı bu. Zaten bu çalışma resmi verilerle de bu durumun sağlamasını yapmış.

Resmi istatistiklere göre, 1973’de 20 milyon hektar civarı olan orman alanı 2015 itibariyle 22.3 milyon hektara çıkmış. Çalışmaya konu olan dönemde (2005-2015) ise orman alanları 1.1 milyon hektar yani yüzde 45 artmış.

Normal şartlarda bir yerde orman alanını arttırmanın yolu, orman sınırları dışında kalan yerlerde ağaçlandırma yapılması şeklinde oluyor. Orman Genel Müdürlüğü tarafından 2005-2015 yılları arasında toplam 395 bin 793 hektar alanda ağaçlandırma yapılmış. Bu değer 2005-2015 yılları arasındaki orman alanı artışı rakamının (1.1 milyon hektar) oldukça gerisinde…

Ağaçlandırılan bir yerin orman ekosistemine dönüşmesi için 10 yıl çok kısa bir süre. Yine de 10 yıllık dönemde yapılan bu ağaçlandırmaların hepsinin orman ekosistemine dönüştüğü kabul edilse bile; geriye bu ağaçlandırmaların dışında artmış olan 758 bin 395 hektarlık büyük bir miktar kalıyor. Bu miktarda bir alanın nasıl orman alanına dönüştüğünün sorgulanması bu işe kafa yoran herkesin düşünmesi gereken bir konu.

Bu konuda çeşitli araştırmacıların ortak görüşü; orman içi veya çevresindeki köylerde yaşayanların göç vermesi sonucu ormana bitişik olan arazilerin zamanla ormana dönüşmesi ve yapılan yeni orman kadastrosu çalışmaları neticesinde bu yerlerin orman alanına dahil edilmiş olmasıdır.

Bir diğer rakam oyunu da, orman arazileri üzerinde verilen tahsisler üzerinden yapılıyor.

İstanbul Üniversitesi’nden Prof. Dr. Doğanay Tolunay’ın yaptığı bir çalışma da, 6831 sayılı Orman Kanunu’nun 16., 17. ve 18. Maddeleri ile orman alanlarında ormancılık dışında madencilik, turizm, enerji üretim tesisleri gibi başka kullanımlara izin verilmesinin, yine aynı kanunun 2B maddesi ile bazı alanların orman dışına çıkarılmasının Türkiye’de ormansızlaşmanın yaşandığının en belirgin göstergeleri olduğunu gösteriyor.

Türkiye’de 2016 yılı sonu itibariyle ormancılık dışı amaçlar için 91 bin adet orman izni (tahsisi) verilmiş. Bu tahsisler yaklaşık 700 bin hektarlık orman alanını kapsıyor.

Ancak, orman dışına çıkarılmış alanlar halen kayıtlarda orman varlığı olarak gösterildiği için bunlar orman olmamasına rağmen orman vasfı görüyor, veriler ormanı “doğal, yerli ve milli” bir servet yerine meta olarak görenlere yarıyor, ağlanacak haline kutlama yapıyor….

Pelin Cengiz – Artı Gerçek

Nordik Muhalefet: Siyasal tepki olarak bağış yapmak – Tayfun Akçığ

0

9 Mart 2018 tarihinde yapılan bir Facebook paylaşımı, Norveç’te sağ koalisyon hükümetini epey zora düşürdü. Koalisyonun küçük ortağı  Gelişim Partisi (Frp) başkan yardımcısı ve aynı zamanda Adalet, Kamu Güvenliği ve Göçmenlik Bakanı Sylvi Listhaug skandal bir paylaşıma imza attı. Önceki hükümette de aynı görevi üstlenen politikacı göçmenliğin kısıtlanması ve zorlaştırılması konusundaki şahin görüşleri ile ön plana çıkmıştı.

Paylaşımında Al – Shabab militanlarının fotoğrafına yer veren Sylvi Listhaug İşçi Partisi’ni (AP) teröre destek olmakla eleştirdi.

Paylaşım: Yabancı savaşçılara ve teröristlere hızlı ve verimli şekilde pasaportlarını ve vatandaşlıklarını vermek istiyoruz. İşçi Partisi’nin isteği bu yönde. Terörle mücadelede, sorumluluktan kaçamayız.

Resim Üstü: AP, teröristlerin haklarının ülkenin güvenliğinden daha önemli olduğuna inanıyor.

Bu paylaşım ülkede ve Ap üyeleri arasında şiddetli bir tepkiye sebep oldu çünkü AP İkinci Dünya Savaşı’ndan beri Norveç topraklarında yapılan en büyük saldırının hedefi olmuştu. 22 Temmuz 2011 yılında bir zamanlar Frp’nin de bir üyesi olan aşırı sağcı Anders Behring Breivik ikiz saldırılarda 77 kişiyi öldürmüştü. İlk saldırı bugünün NATO Genel Sekreteri olan Jens Stoltenberg’in ofisine, ikinci saldırı ise Utøya Adası’nda düzenlenen AP Gençlik Kampı’na karşı gerçekleşmişti.

Ap başkanı Jonas Gahr ise saldırıların konu edildiği Utøya filminin vizyona girmesiyle aynı hafta yapılan bu paylaşımın teröre maruz kalan, terörle savaşan ve teröre karşı önlemler alma konusunda parlementoda birlikte çalışan partiler için büyük bir hayal kırıklığına yol açtığını belirterek şiddetle eleştirdi.

Sylvi Listhaug’un paylaşımının arkasında başında bulunduğu bakanlığa, ulusal çıkarlara tehdit oluşturduğundan şüphelenilen kişilerin vatandaşlığını almasına izin veren koalisyon önerisi yatıyordu. Bu öneriye göre bakanlık mahkemeye gitmeden yabancı savaşçıların vatandaşlıklarını ellerinden alacaktı. Muhalefet ise önerinin kanunlara uygun olmadığını belirtti. AP sözcüsü mahkeme kararlarına Sylvi Listhaug’un kararlarından daha fazla güvendiklerini dile getirdi.

Paylaşımının ardından gerçekleşen 15 Mart 2018 tarihli meclis oturumunda Sylvi Listhaug Norveç Parlamentosu’nun alışık olmadığı biçimde güvensizlik açıklamadan en ağır eleştirilerin hedefi haline geldi. Dört kez geldiği kürsüde bu konu hakkında incinmiş olanlardan özür dilemesi ve bu özrünü 8 kez tekrar etmesi kendisini hükümetin istenmeyen kişisi haline getirmekten alıkoyamadı.  Kızıl Parti (R) lideri Bjørnar Moxnes, 20 Mart 2018 oturumunda bakan hakkında güvensizlik oylaması teklifi vereceklerini söyledi ve AP lideri Jonas Gahr Støre güvensizlik oylamasını destekleyeceklerini belirtti. Hükümetin büyük ortağı Muhafazkar Parti (H) lideri ve başbakan Erna Solberg durum karşısında sessizliğini ve hükümetini korumaya çalışsa da, bu güvensizlik oylamasının hükümetinin sürdürülebilirliği açısından tehlikeli olduğunun farkında.

Bu kadar sert eleştirilerin ardından ise Sylvi Listhaug kendisine destek olmak isteyen seçmenlerinin gönderdiği çiçeklerle dolu odasının fotoğraflarını bir gövde gösterisi şeklinde basına servis etti.

FOTO: HEIKO JUNGE / NTB SCANPIX

Bu fotoğraf kendisine yönelik tepkileri daha da arttırdı. Olayların patlak verdiği mecra olan Facebook’ta ise tepkileri dile getirmek için “Soldiers of Are og Odin – fundraiser for Leger Uten Grenser “ * isimli bir kampanya başladı. Bergen şehrinden Camilla Ahamath yönetiminde başlayan kampanyada güvensizlik oylamasının yapılacağı 20 Mart 2018 saat 10:00’a kadar “Sınır Tanımayan Doktorlar” örgütüne bağış yaparak vatandaşların Sylvi Listhaug’a tepkilerini göstermeleri amaçlanıyor.  Camilla Ahamath onun çiçek denizine karşı daha anlamlı ve daha sembolik bir hareketle cevap vermek istediklerini belirtiyor. Hedefi 10 milyon kron tutarına ulaşmak olan kampanyanın sloganı her şeyi açıklıyor: DAHA SICAK BİR TOPLUM İÇİN! Tüm katkılar sayılır! Hepimiz toplumu nefret ve tehlikeli söylemlerden korumak için katkıda bulunalım! #benim halkım **

Güvensizlik oylaması öncesi kampanyadaki bağışların 16.500.000 Kron’u ( 1 750 000 Euro)  aştığı öğrenilirken Adalet, Kamu Güvenliği ve Göçmenlik Bakanı Sylvi Listhaug’un istifası genelde hareketli olmayan durağan ve sıkıcı Norveç gündemine geçici bir heyecan katmış gibi görünüyor.

Tayfun Akçığ

* Hoşgörü ve farklılığı ön planda tutan, insani değerler konusunda ünlü radyo programı. Are&Odin’in Askerleri

**#mittfolk

https://www.facebook.com/donate/241150446429792/242251826319654/

 

 

 

İstanbul’da hava kirliliğini daha da artıracak yüzer termik santral projesi için ÇED başvurusu

Nüfusla beraber artan enerji ihtiyacı yeni sorunları da beraberinde getiriyor.

Enerji ihtiyacını karşılamak gerekçesiyle yapılması planlanan yüzer termik santral projesi İstanbul ve çevresini tehdit ediyor.

15 milyonluk nüfusa sahip İstanbul’da yaşanacak çevre sorununu, Yeşil Gazete olarak geçtiğimiz yıl, “Marmaray için Yenikapı’ya getirilen yüzer termik santrala çevre örgütlerinden tepki: “İstanbul’da hava kirliliği artar” haberi ile gündeme getirmiştik.

Karadeniz Holding’e ait olan ve powership olarak da bilinen “yüzer termik santral” Doğan Bey gemisi, geçen yıl mayıs aylarında Marmaray’a elektrik sağlamak için Marmara’ya getirilmişti.

Daha önce Irak gibi savaş bölgelerinde ve enerji altyapısı çöken ülkelere elektrik sağlamak amacıyla gönderilen gemi, edinilen bilgilere göre Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı tarafından kiralanmıştı.

Karadeniz Holdinge ait Doğan bey gemisi geçtiğimiz yıl Yenikapı açıklarında görüntülenmişti. 

İstanbul’da havayı kirletecek proje için ÇED başvurusu

Sözcü gazetesinde çıkan habere göre, kış aylarındaki doğalgaz tüketiminin artmasına bağlı olarak meydana gelen elektrik kesintilerini engellemek için Yenikapı açıklarında kamu tarafından yüzer elektrik santrali yapılmasına karar verildi.

249 milyon TL’ye mal olacak, Elektrik Üretim A.Ş (EÜAŞ) tarafından kurulacak 240 megawattlık mobil/yüzer elektrik santrali projesi için Çevre ve Şehircilik Başkanlığı’na Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) başvurusu yapıldı.

Başvuru dosyasında yüksek enerji ihtiyacı gerekçe gösterildi.

Yüzer termik santral İstanbul-Yenikapı mevkiinde deniz üzerinde konumlanacak

Kentte meydana gelen kesintiler nedeniyle Yenikapı açıklarında demirlemesi öngörülen santral sadece bu bölgenin enerji ihtiyacı için konumlandırılacak.

Dosyadaki bilgilere göre proje kapsamında kullanılacak yüzer santral gemi Yenikapı mevkiinde, deniz üzerinde yer alacak.

Santralde üretilecek enerji ise TEİAŞ 1. Bölge Müdürlüğü Yenikapı Trafo Merkezi aracılığıyla ulusal şebekeye verilecek.

Yüzer termik santralin çevreye etkisi ne olacak?

Türk Toraks Derneği Çevre ve Sağlık Çalışma Grubu Eşbaşkanı Doç. Dr. Haluk Çalışır, Yeşil Gazete’ye termik santral projesinin hayata geçmesi halinde kentte yaşanacak hava kirliliği artışının risklerini anlattı.

“İstanbul, maalesef havası kirli metropoller arasında yer alıyor. Çevre Mühendisleri Odası tarafından yayımlanan raporda, İstanbul’da 2017 yılında ölçüm yapılan 28 hava kalitesi istasyonunun 22’sinde PM10 kirliliği bakımından Avrupa Birliği limiti olan maksimum 35 kerenin defalarca üzerine çıkıldığı gösterildi. Yine Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından yapılan ölçümlerde PM2.5 kirleticisi için maksimum izin verilen 10 mikrogram/metreküp limitinin 3,4 katı düzeyinde sürekli bir kirlilik olduğu bildiriliyor. Bu gösterge hava kirliliğine bağlı ölümlerde ekstradan yüzde 15 civarında bir artışa neden olacağını bilimsel verilerle bize söylüyor.

“Hava kirliliğinin kanser, kalp krizi, felç, KOAH gibi hastalıklara olumsuz etkileri var”

Hava kirliliğinde risk grubunun en tepesinde çocuklar, hamileler ve yaşlılar var. Çalışır, termik santrallerin kullandıkları fosil yakıtların havaya çeşitli kirleticiler saldıklarını söylüyor.

“Hali hazırda İstanbul’un havasının temiz hale getirilmesi, İstanbul’da yaşayan insanların gereksiz ölümlerden, kanserden, kalp krizinden, felçlerden ve KOAH gibi akciğer hastalıklarından korunması, özellikle bebek ve çocukların gelişme halindeki akciğerleri üzerine olumsuz etkileri olduğunu bildiğimiz hava kirliliğinden korumak için çok ciddi önlemler alınmasını beklerken, kentin ortasına, denize bir termik santral kurulması bütün bu riskleri daha da artıracaktır.

Termik santraller kullandıkları fosil yakıtlar sayesinde havaya çok çeşitli kirleticiler salmaktadırlar. Bunlar arasında nitrik oksit, hem kendisi hem de oluşumuna neden olduğu ozon açısından da önemli bir kaynak. Nitrik oksitler, özellikle İstanbul gibi güneşi de bol bir kentte, güneşli günlerde UV ışınımı sayesinde nitrik oksitlerden ozon oluşturuyorlar. NASA ve Hollanda Kraliyet Meteoroloji Enstitüsü Enstitüsü tarafından uydulardan yapılan sürekli ölçümlerde İstanbul üzerinde var olan nitrik oksit kirliliği oldukça belirgin olarak izleniyor. İstanbul’da kurulması planlanan termik santralin var olan bu nitrik oksit ve ozon kirliliğini daha da artırması kaçınılmaz.”

Gemiye monte edilecek

Başvuru dosyasında ısınmak amaçlı doğalgaz kullanımının yaygınlaşması ve soğuk geçen kış aylarında tüketimin had safhaya ulaşması nedeniyle elektrik üretimine ayrılan doğalgaz arzının kesintiye uğrayabildiğine şu açıklamayla dikkat çekiliyor.

“Bu durumun elektrik arz güvenliğini tehlikeye sokmaması için zaman zaman EÜAŞ’a ait çift yakıtlı kombine çevrim santralleri motorin ile çalıştırılmaktadır.

Buna rağmen Marmara Bölgesi ve özellikle İstanbul iletim ve dağıtım sisteminin mevcut durumu itibarıyla bu riskle daha fazla karşı karşıya kalmaktadır. Arz güvenliğinin önemine binaen EÜAŞ tarafından Yüzer Elektrik Santrali’nin yapımı söz konusu olmuştur”

Bu amaçla 4 adet gaz türbini-generatör seti ve yardımcı sistemleri uygun büyüklükteki ambarlı kuru yük gemisine veya kargo gemisine monte edilerek 240 megawatt mobil/yüzer elektrik santrali kurulmasına karar verildi.

Yılda 1500 saat

Gaz türbinleri kullanılarak projelendirilecek yüzer santralin, yılda 1500 saat çalıştırılarak özellikle kış aylarında doğalgaz arzında sıkıntı yaşanması durumunda bölgesel yük ihtiyacının karşılanmasına ve sistem kısıtlarının kaldırılmasına katkı sağlayacağı ifade edildi.

Bu şekilde ulusal sisteme 360 milyon kilowatt saat katkı sağlanmasının planlandığı belirtildi.

En yakın tersanede yapılacak

Projenin demontaj ve montaj aşamaları Türkiye sınırları içerisinde ve kullanılacak türbinlerin konumları itibariyle en yakın tersanede gerçekleştirilecek.

Dosyada yer alan bilgileri göre yüzer santral, doğalgaz temininde sıkıntı yaşanması durumunda motorin ile işletilecek.

Gemi tankeri veya karadan bağlantı yoluyla motorin ikmali yapılacak.

Doğalgaz bulunan noktalarda ise karadan doğalgaz boru bağlantısı gerçekleştirilecek.

Projenin ekonomik işletim süresi 20 yıl olarak belirlendi.

Alternatif  çözüm: Termik santral yerine yenilenebilir enerji

Elektrik talebinin karşılanabilmesi ve kesintisiz elektrik sağlayabilme gerekçesiyle yapılması planlanan yüzer termik santrallere çevre örgütleri, yerel hareketler ve sivil toplum kuruluşları karşı çıkıyor.

Zira yaşanan gelişmeler dünyayı tehdit eden iklim değişikliğinin etkilerinin bu tür santrallerin kurulması ve işletilmesi sürecinde daha fazla dikkate alınması gerektiğini gösteriyor.

WWF-Türkiye (Doğal Hayatı Koruma Vakfı) İklim ve Enerji Programı Danışmanı Mustafa Özgür Berk, çevresel sürdürülebilirlik açısından yenilenebilir enerjiye yapılan yatırımların artırılması gerektiğini hatırlatıyor.

“Ulusal ölçekte çevresel sürdürülebilirlik açısından yatırımlarımızı rüzgara ve güneşe kaydırmalıyız. Bu günümüzde ekonomik açıdan da daha mantıklı. Türkiye’de 10-15 yıl içerisinde rüzgar ve güneş enerjisi fosil yakıtlara kıyasla daha ucuz maliyetlere geldi. İleride bunlar daha da düşebilir. Yerli ve milli enerji politikası söylemi ile dışa bağımlılığın azaltılacağı söyleniyor. İthal edilen kaynaklara bağımlılığı azaltmak yenilenebilir enerjiyle de sağlanabilir.”

 

[Özel Haber] Marmaray için Yenikapı’ya getirilen yüzer termik santrala çevre örgütlerinden tepki: “İstanbul’da hava kirliliği artar”

Bakanlık’tan 10 maddelik yüzer termik santral soru önergesine ” dört satırlık cümle” ile yanıt

İstanbul, Bursa ve Kırklareli’nde sağlığımızı tehdit eden hava kirliliği oranlarını inceledik

‘Türkiye’de hava kirliliği nedeniyle her yıl 32 bin kişi ölüyor’

 

(Yeşil Gazete)

Mahkeme tarım arazisinin üzerine kurulan JES’in ÇED kararını bozdu

Aydın’da mahkeme Jeotermal Enerji Santrali (JES) için verilen ÇED kararını tarım arazisinin üzerine kurulu olduğu ve çevrenin ekolojik dengesine olumsuz etkisi olacağı için bozdu.

Aydın merkeze bağlı Ilıcıbaşı bölgesinde, Ken Kipaş Elektrik Üretim AŞ tarafından kurulan ‘Ken-2 Jeotermal Enerji Santrali (JES) için Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından, 5 Ekim 2015 tarihinde verilen çevresel etki değerlendirme (ÇED) raporu mahkeme tarafından iptal edildi.

JES’in etrafında yaşayan 32 aile tarafından açılan ve Aydın 1. İdare Mahkemesinde görülen davada  mahkeme  heyeti, bilirkişi heyetinin yazdığı rapor doğrultusunda verilen ÇED kararının hukuka uygun olmadığına karar verdi.  Mahkeme kararında, JES’in kurulu bulunduğu alanla ilgili yoğun olarak  tarımsal faaliyet sürdüğü ve niteliğinin yüksek ‘mutlak tarım arazisi’ bilgisi verildi.

Kararda “üzerinde zeytin bulunan arazilerin “dikili tarım arazileri” sınıfında bulunduğu, bölgede mevcut başka tesisler ile birlikte tarımsal etkileri yüksek olan bir kümülatif etki oluşturulduğu, 3573 sayılı Zeytincilik Yasası’na göre dava konusu tesisin üzerinde bulunduğu sahanın projenin gerçekleştirilmesi için uygun olarak değerlendirilemeyeceği, oluşacak ısıl enerjinin çevrenin ekolojik dengesine olumsuz etkisi olacağı, jeotermal suda ergimiş kayalardan ötürü içerisindeki kimyasalların toksik etkisi sebebi ile insan sağlığına olumsuz etkileri bulunduğu” denildi.

ÇED’in jeolojik ve hidrojeolojik yönden  önemli eksiklikler olduğunun ifade edildiği karar şöyle sürdürüldü “ÇED raporunun jeofizik açısından da eksik olduğu yönündeki tespitler dikkate alındığında, dava konusu ÇED rtaporunun bilimsel ve teknik açıdan yeterli olmadığı anlaşıldığından, dava konusu çevresel etki değerlendirmesi olumlu kararında hukuka uyarlık bulunmadığı sonucuna varılmıştır.”  Kararın, şirkete ulaşmasının ardından çalışmanın durdurulması gerekiyor. ”

 

(Cumhuriyet, Evrensel)

İnsan bedeni kas, kemik ve mikroplastikten oluşur – Bülent Şık

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

Geçtiğimiz günlerde çeşitli ülkelerden toplanan 265 plastik ambalajlı şişe suyu markasının yüzde 90’ında plastik parçacıkları tespit edildiği açıklanmıştı. Yapılan laboratuvar testlerinde bir litre sudaki plastik parçacığı sayısının ortalama 325 olduğu belirlenmişti.

Sorun sadece plastik ambalajlı sularda değil. Bir araştırma ekibi geçen yıl dünya genelinde çeşitli ülkelerden toplanan çeşme suyu örneklerinde benzeri bir çalışma yapmış ve örneklerin yüzde 83’ünün plastik parçacıkları içerdiğini tespit etmişti.

Plastik ambalajlı şişe sularının çeşme sularına kıyasla iki katı daha çok plastik parçacığı içerdiği de belirlendi.

“Plastik parçacıkları sadece sularda mı var”, “Suların plastik parçacıkları ile kirlenmesi ne gibi sorunlara yol açabilir”, “Bünyemize giren plastik parçaları sağlık sorununa yol açar mı” sorularına yanıtlar aramadan önce dünya genelinde ne kadar plastik kullanıldığına bir bakalım.

Plastikler ham petrolün işlenmesi ile elde edilen organik polimerler. Yan yana dizilmiş birimlerden oluşan yapıya Yunanca “çok parçalı” anlamına gelen polimer adı verilir.

Plastik malzemelerin kullanımı günümüzde ne kadar yaygın olsa da plastiklerin gündelik hayatımıza girişi 1940’lı yıllardan sonra olmuştur. Otomotiv, inşaat ve elektronik sektöründe kullanılan pek çok ürünün bileşiminde plastik var. Plastikler kozmetik sektöründe de kullanılıyor. Çeşitli kozmetik ürünlerin bileşiminde çok küçük, gözle görülmesi zor plastik parçacıkları var. Örneğin sürtünmeyi artırsın ve böylece dişlerimiz daha beyaz görünsün diye diş macunlarına mikroplastik parçaları katılıyor.

Plastik malzeme üretimi dünya genelinde son 60 yıl içinde 560 kat arttı.

Her yıl en az 300 milyon ton plastik malzeme üretiliyor. Bu miktarın yüzde 2’sinin (8 milyon ton) deniz ve okyanuslara karıştığı tahmin ediliyor.

Karıştıktan sonra ne oluyor sorusunu evde yapılabilecek basit bir kimya deneyi ile görünür kılmak mümkün.

Evde kimya deneyi

Plastik güneş ışığı ve oksijenin varlığında ya da denizdeki dalgaların oluşturduğu çalkantılı ortamda parçalanan, yani polimerik yapısı daha küçük birimlere ayrılan bir malzeme. Ne kadar kırılgan ve dağılabilir bir malzeme olduğunu evde yapılacak basit bir testle görmek mümkün.

Bir naylon poşet evin iyi güneş alan bir köşesine koyularak birkaç ay bekletilmeli. Bu süre içinde poşetin giderek yumuşaklığını ve esnekliğini kaybederek gevrekleştiği görülebilir. Bir süre sonra ele alındığında ise un ufak olup dağılacaktır. Evde basit bir deneyle gözlemleyebileceğimiz bu parçalanma süreci sularda da gerçekleşiyor ve ortaya mikroplastikler çıkıyor.

Mikroplastikler

Çapı 5 milimetreden küçük plastik parçacıklarına mikroplastik adı veriliyor.

Sularda bulunan mikroplastikler doğrudan kozmetik ürünlerden ya da sulara karışan plastik malzemelerin zamanla parçalanması sonucu açığa çıkıyor.

Parçalanma süreci sürekli daha küçük boyuttaki parçacıklar üretiyor; öyle ki parçalanmanın gözle görülmesi güç mikroskobik büyüklükteki parçacıklara hatta atomik boyutlara kadar süreceği de belirtiliyor. Örneğin Polistiren esaslı mikroplastikler 50-100 nanometre (nanometre bir milimetrenin milyonda biridir) gibi atomik boyutlara kadar parçalanabiliyor.

Bu parçacıklar atık sular ya da nehirler vasıtasıyla deniz ve okyanuslara karışıyor. Okyanus akıntıları ile de yavaş yavaş her yere taşınıyor. Öyle ki, insan nüfusunun çok az olduğu kutuplarda bile kalıntıları var

Gıdalarda mikroplastik var mı?

“İçme sularında mikroplastik parçacıkları varsa yediğimiz gıdalarda da mikroplastik parçacıkları var mı”, “Sağlık açısından bir sorun yaratıyor mu” gibi sorular akla gelecek doğal olarak.

Yediğimiz gıdalarda da mikroplastik parçacıkları var.

Denizler ve okyanuslarda yaşayan canlılar sudaki mikroplastik parçacıklarını soludukları suyla ya da yedikleri besinlerle birlikte bünyelerine alıyor. Dolayısıyla bu mikroskobik parçacıklar besin zincirine dâhil oluyor. Mikroplastiklerin sağlık açısından oluşturduğu önemli sorun da burada başlıyor.

“Hangi sağlık sorunlarına yol açıyor”, sorusunun yanıtına geçmeden önce mikroplastiklerin can sıkıcı kimyasal özelliklerinden birine dikkat çekmeliyiz.

Toksik kimyasal süngeri

Mikroplastik parçacıkları deniz ve okyanuslarda bulunan çeşitli toksik kimyasalları bir sünger gibi bünyelerine çekiyor. Kimya diline bu olaya “absorbe etme” adı verilir.

Toksik kimyasallar da nereden çıktı diye düşünmeyelim. Dünya genelinde açığa çıkardığımız toksik atıkların bir kısmını yine deniz ve okyanuslara boşaltıyoruz. Deniz ve okyanuslarda yaşayan canlılar bu toksik kimyasal maddeleri bünyelerine alıyor ve besin zincirinin üst katmanlarına doğru çıktıkça toksik kimyasal maddelerin canlılardaki birikim miktarı da artıyor. Yani planktonlardan başlayan ve besin zincirinin en tepesinde yer alan bir avcı balığa uzanan süreç içinde toksik kimyasal maddelerin canlılardaki miktarı sürekli artıyor.

Planktonlarda daha az miktarda toksik kimyasal madde bulunurken, avcı balıkların ve deniz suyunu sürekli filtreleyerek besinlerini temin eden kabuklu deniz canlılarının bünyelerinde daha çok toksik kimyasal madde bulunuyor.

Mikroplastiklere bağlanan toksik kimyasalların başında DDT, poliklorlu bifeniller, organik klorlu bazı pestisitler, alevlenmeyi geciktirici bromlu bileşikler, fitalatlar, alkil fenol bileşikleri ve bazı ağır metaller geliyor. Yapılan bazı çalışmalar mikroplastiklerdeki toksik kimyasal madde miktarının deniz suyundaki miktarın milyon katına kadar ulaşabileceğini gösteriyor.

Pek çok tehlikeli kimyasalı absorbe eden plastik parçacıkları onları solunum ya da beslenme yolu ile bünyelerine alan deniz canlılarına ve onları yemek suretiyle de biz insanların bedenine girmiş oluyor.

Bünyemize ne kadar mikroplastik alıyoruz?

Başta martılar olmak üzere deniz kuşları, balıklar ve kabuklu canlıların sindirim sistemlerinde mikroplastik parçacıkları tespit edildi. İnsanlar da mikroplastik içeren gıda ürünlerini yemek suretiyle bünyelerine mikroplastik alıyorlar.

2017 yılında yapılan bir çalışmaya göre Avrupalılar her yıl yedikleri gıdalar vasıtasıyla bünyelerine 11 bin mikroplastik parçası alıyor. Alınan parçaların yüzde 99’u sindirim sisteminden geçtikten sonra dışarı atılıyor; ancak yüzde 1’inin vücut tarafından absorbe edildiği tahmin ediliyor. Üstelik bu rakamlara sular vasıtasıyla alınan mikroplastikler dahil değil.

Mikroplastiklerin ne gibi sağlık sorunlarına yol açtıklarını henüz bilmiyoruz. Ama bazı tahminlerimiz var.

Her yıl deniz ve okyanuslara atılan plastik materyaller nedeniyle deniz suyundaki mikroplastik miktarı da sürekli artıyor. Bu, hem deniz canlıları ve hem de insanlar için zaman içinde açığa çıkan sağlık sorunları da artacak anlamına gelir.

İki olgunun yan yana gelmesi ise meseleyi zamanla çok ciddi bir halk sağlığı sorunu haline getirecek. Bunlardan ilki mikroplastik parçacıkları tarafından absorbe edilen toksik kimyasalların bebek ve çocuklarda hormonal sistem bozuklularına yol açan en önemli kimyasal maddeler olması. İkincisi ise mikroplastik kirliliğinin dünya genelinde gözleniyor olması.

Dolayısıyla önümüzdeki yıllarda bu sorunun daha çok gündeme geleceği kesindir.

Gidişat nereye doğru?

Her yıl doğaya milyonlarca ton plastik atık saçmak ve bu atıklar denizlere ya da okyanuslara taşınarak gözümüzün önünden kalktığında atık sorununu çözdüğümüzü, bu maddelerin bütünüyle yok olduklarını düşünmek hiç de akıllıca değil. Mikroplastik parçacıklarını sudan ayrıştıracak ya da temizleyecek bir teknolojiye sahip değiliz. Böyle bir teknoloji geliştirilebilse bile küçük ölçekli olacaktır; dolayısıyla dünya denizlerini nasıl temizleyebileceğimiz konusunda en küçük bir fikrimiz yok. Muhtemelen hiçbir zaman da olmayacak. Neden diye merak edenlere şunu söyleyebilirim: Mikserden geçirilmiş mercimek çorbasını tekrar taneli haline dönüştürmek olanaklı değildir.

Bir tarafta ciddi sağlık sorunları açığa çıkaracak böyle bir süreç yaşanırken diğer taraftan önümüzdeki 30 yıl içinde plastik üretiminin 125 kat artacağı ve 33 milyar tona çıkacağı tahmin ediliyor.

Bu artışın bütün canlı türleri için bir facia doğuracağını söylemeye bile gerek yok sanırım. Doğadaki bütün canlıların yaşamı birbirine bağlı; diğer canlılar için zararlı olan insan için de zararlı.

Ne yapabiliriz?

Plastik kullanımını azaltacak önlemler almak gerekli.

Kozmetik ürünlerde mikroplastik kullanımı derhal yasaklanmalı. Mikroplastik içeren ürünler satın alınmamalı.

Mikroplastik kalıntılarının sulardaki varlığının dikkatle izlenmesi gerekiyor. Sağlık Bakanlığı bu konudaki çalışmaları yapmakla sorumlu kurumdur.

Plastik kullanımı bireysel olarak azaltılabilir ya da bütünüyle ortadan kaldırılabilir. Ancak temel mesele endüstriyel olarak üretilen binlerce üründe plastik kullanımını nasıl azaltabileceğimiz ve açığa çıkan atıkların sulara karışmasını nasıl önleyebileceğimiz noktasında yatıyor. Bu meseleye işe yarar bir yanıt üretebilmekse bir yurttaş olarak içinde yaşadığımız siyasal süreçlere müdahil olmayı zorunlu kılıyor.

Meselelerin çözümü uzmanlara bırakılmamalı.

Akademik jargonla anlaşılmaz kılınmış, uzmanlık alanlarına hapsolmuş meseleleri kamusal dile tercüme ederek anlaşılır kılmak, görünürlüğünü artırarak tartışılabilir kılınmasını sağlamaksa uzmanların asli görevlerinden biri.

En azından bunlar yapılabilir ve bu kısa yazıda da ancak bu kadarı söylenebilir.

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

 

Bülent Şık

‘İklim değişikliği nedeniyle 30 yıl içinde 140 milyon insan göç etmek zorunda kalacak’

Dünya Bankası Grubu 19 Mart 2018’de iklim değişikliğinin göç üzerindeki etkilerini inceleyen çok önemli bir rapor yayınladı. İklim değişikliğinin insanların nasıl göç etmesine sebep olduğu hakkında yapılan ilk ve en kapsamlı çalışma olan Dip Dalgası – İç İklim Göçüne Hazırlık (Groundswell: Preparing for Internal Climate Migration) başlıklı rapor, 2050 yılına kadar 140 milyon insanın iklim değişikliği yüzünden ülke içi göçe zorlanabileceğini ortaya koyuyor. Raporda üzerinde odaklanılan bölgeler ise Latin Amerika, Güney Asya ve Sahra Altı Afrika.

Rapora göre 30 yıl içerisinde iklim değişikliğine bağlı sorunlar nedeniyle Sahra Afrikası’ndan 86, Güney Asya’dan 40 ve Güney Amerika’dan da 17 milyon insan yaşadıkları topraklardan göç etmek zorunda kalacak

Raporda yer alan bulgulara göre, eğer iklim değişikliğine karşı somut adımlar atılmaz ise, iklim değişikliğinin etkileri sadece bu bölgelerde milyonlarca insanın zorunlu olarak göç etmesine ve insani krizlerin ortaya çıkmasına neden olabilir.

Dünya Bankası Grubu’nun yayınladığı son rapora göre, iklim değişikliğinin ağırlaşan etkileri yoğun nüfuslu üç bölgede 2050 yılına kadar 140 milyon kişinin kendi ülke sınırları içinde göç etmesine neden olarak bir insani krize yol açıp, kalkınma sürecini tehdit edebilir.

Sera gazı azaltımı bu sayıyı düşürebilir

Ancak, sera gazı emisyon azaltımına dair küresel çabalar ve ülke bazında sağlam kalkınma planları dahil olmak üzere, birlikte hareket geçildiği takdirde 140 milyonun üzerinden kişiyi iç göçe zorlayan bu en kötü senaryo hafifletilebilir, etkilenen kişi sayısı yüzde 80, yani 100 milyon kişi kadar azaltılabilir.

Dip Dalgası – İç İklim Göçüne Hazırlık isimli rapor yavaş başlangıçlı iklim değişikliği etkileri ile, Sahra Altı Afrika, Güney Asya ve Latin Amerika olmak üzere, üç gelişmekte olan bölgenin iç göç hareketleri arasındaki bağlantıya odaklanan ilk ve en kapsamlı rapor olma özelliğini taşıyor.

Rapora göre, küresel ve ulusal ölçekte acil iklim ve kalkınma eylemlerine başlanmadığı takdirde, bu üç bölgede 2050 yılına kadar onlarca milyon kişi iç göçe zorlanabilir. Bunlar su kıtlığı, mahsul kıtlığı, deniz seviyelerinin yükselmesi ve fırtınalar gibi artan sorunlar yüzünden giderek yaşanamaz hale gelen bölgeleri terk etmek zorunda kalan topluluklardan oluşacak.

Rapor, bu “iklim göçmenlerinin” ülke içinde ekonomik, sosyal, siyasi ya da diğer nedenlerden dolayı zaten hareket halinde olan milyonlara ekleneceği konusunda uyarıda bulunuyor.

“Zamanımız daralıyor”

Bu yeni raporun ülkeler ve kalkınma kurumları açısından bir uyarı niteliğinde olduğunu belirten Dünya Bankası CEO’su Kristalina Georgiva sözlerine şöyle devam etti: “İklim değişikliğinin etkileri derinleşmeden, bu yeni gerçeğe hazırlanmak için az zamanımız var. Şehirlerin kırsal bölgelerde artan göçle başa çıkmak ve eğitim, öğretim ve istihdam fırsatlarını iyileştirmek için attıkları adımların uzun vadeli getirileri olacak. Öte yandan, kişilerin oldukları yerde kalmaları ya da daha az kırılgan yeni bir yere taşınmaları konusunda doğru karar almalarına yardımcı olmak da önem taşıyor.”

Dünya Bankası Çevre Baş Uzmanı Kanta Kumari Rigaud

Aralarında CIESIN Columbia Üniversitesi, CUNY Demografik Araştırma Ensititüsü ve Potsdam İklim Etkileri Araştırması Ensititüsü’nden araştırmacı ve modelleme uzmanlarının da bulunduğu ve Dünya Bankası Çevre Baş Uzmanı Kanta Kumari Rigaud liderliğindeki araştırma ekibi, üç bölgede iç iklim göçünün olası boyutunu tahmin etmek için modellemeler yapıldı.

Uzmanlar üç olası iklim değişikliği ve kalkınma senaryosuna bakarak, en “kötümser” (yüksek sera gazı emisyonları ve eşitsiz kalkınma patikaları) senaryo ile iklim ve ulusal kalkınma eyleminin arttığı “iklim dostu” ve “daha kapsayıcı kalkınma” senaryolarını karşılaştırdılar. Ülke içinde nüfus hareketleri modellemesi için her bir senaryoda demografik, sosyoekonomik ve iklim etkileri verileri 14 kilometrekarelik bir alana uygulandı.

Bu modellemeler kullanılarak iklim göçünün giriş ve çıkış sıcak noktaları, diğer bir deyişle, kişilerin geride bırakacakları yerleri ve yeni bir hayat kurmak için taşınmaya çalışacakları kentsel, kent çevresi ve kırsal bölgeler tanımlandı.

Rapor ekibinin liderliğini üstlenen Kanta Kumari Rigaud’a göre: “Doğru planlama ve destek olmadan kırsal bölgelerden şehirlere göç eden kişiler yeni ve daha da tehlikeli riskler ile karşı karşıya kalabilir. Kıt kaynakların oluşturduğu baskı yüzünden artan gerginlik ve çatışmalar yaşanabilir. Ama gelecek bu şekilde yaşanmak zorunda değil. İç iklim göçü gerçeğini kabul edip, ancak bugünden planladığımız takdirde bir krize dönüşmesini engelleyebiliriz.”

Dünya Bankası’nın hazırladığı “Dip Dalgası – İç İklim Göçüne Hazırlık” raporunun tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

 

(Yeşil Gazete)

AİHM’den Türkiye’ye Altan ve Alpay ile ilgili ‘özgürlük ve güvenlik hakkı’ ihlalinden tazminat cezası

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) gazeteci Şahin Alpay ve tutuklu akademisyen Mehmet Altan hakkındaki kararını açıkladı. AİHM, ‘özgürlük ve güvenlik hakkı’ ile ‘İfade özgürlüğü hakkı’nın ihlal edildiğine karar verdi. AİHM kararına göre iki isme 21.500 euro tazminat ödenecek.

Mehmet Altan’ın 12 Ocak 2017, Şahin Alpay’ın ise 28 Şubat 2017’de yaptıkları başvurular, AİHM 2. Dairesi’nce 20 Şubat’ta karara bağlandı.

Gerekçenin yazımı tamamlanan karar, bugün mahkemenin internet sitesinde İngilizce ve Fransızca olarak yayımlandı. Davalardan çekilen AİHM’in Türk yargıcı Işıl Karakaş yerine Türkiye’nin ilettiği isim listesinden seçilerek, heyette yer alan Doç. Dr. Ergin Ergül, karara muhalif kaldı.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), kapatılan Zaman gazetesi eski yazarlarından Şahin Alpay ve gazeteci-yazar Mehmet Altan’ın başvurularında sekiz şikayetten ikisinde ihlal tespit etti.

AİHM, Altan ve Alpay’ın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde (AİHS) güvenceye alınan haklara ilişkin sekiz şikayetinden, Anayasa Mahkemesi’nin de ihlal yönünde karar verdiği ‘Özgürlük ve güvenlik hakkı’ ile ‘İfade özgürlüğü hakkı’nın ihlal edildiğine hükmetti.

Strazburg mahkemesi ayrıca Şahin Alpay’ın davalı devletin tutukluluğuna son vermek için gerekli tüm tedbirleri almasına da karar vererek, başvuruculara 21.500’er avro tazminat ödenmesini kararlaştırdı.

Anayasa Mahkemesi (AYM) Genel Kurulu, 11 Ocak’ta Altan ve Alpay hakkında ‘hak ihlali’ kararı vermiş, ancak yerel mahkemeler bu kararı uygulamamıştı. AYM’nin ikinci kez aynı kararı Şahin Alpay için vermesi sonrası gazeteci tahliye edilmişti. Alpay hakkında ‘yurt dışına çıkış yasağı’ ile ‘konutunu terk etmeme’den oluşan adli kontrol hükümleri uygulanıyor. Altan’ın tutukluluğu ise devam ediyor.

‘Anayasa Mahkemesi halen etkili hukuk yolu’

Anayasa Mahkemesi’ne başvuru yolunu halen etkili bir iç hukuk yolu olarak değerlendiren AİHM, AİHS’in 5/4. maddesinde yer alan ‘tutukluluğun yasallığı ve serbest bırakılmak için mahkemeye başvuru hakkı’nın ihlal edildiğine yönelik şikayetleri de Anayasa Mahkemesi’nin iş yükünü göz önünde bulundurarak kabul etmedi.

AİHM 2. Dairesi’nin başvurucuların özgürlük ve güvenlik ile ifade özgürlüğü hakkının ihlal edildiğine ilişkin kararı bire karşı altı oyla alındı.

Karara muhalif kalan Türk yargıç Ergül’ün, AİHM’in yerleşik içtihatları uyarınca iç hukuk yollarının tüketilmemiş olması ve başvuranların mağdur sıfatlarının kalmaması, ayrıca Türkiye’nin olağanüstü hali ilanının akabinde Avrupa Konseyi Genel Sekreterine yaptığı derogasyon (askıya alma beyanı) gerekçeleriyle şikayetlerin reddi gerektiğine ilişkin karşı oyu da mahkeme kararı ekinde yer aldı.

 

(Sputnik)

Dünyanın son erkek kuzey beyaz gergedanı öldü

Dünyanın son erkek kuzey beyaz gergedanı ‘Sudan’ yaşlılık kaynaklı hastalıklar nedeniyle yaşamını yitirdi.

Kenya’daki Ol Pejeta Koruma Bölgesi’nden yapılan açıklamada Sudan’ın asaleti ve gücü nedeniyle çok sayıda kişinin kalbini fethettiği” söylendi.

Açıklamada 45 yaşındaki Sudan’a sağlık durumunun kötüleşmesi nedeniyle dün ötenazi uygulandığı açıklandı.

Sudan’ın son anlarında ayağa kalkamadığı, kasları ve kemiklerinin zarar gördüğü, derisinde büyük yaralar olduğu ve arka sağ ayağında derin bir enfeksiyon olduğu belirtildi.

Ol Pejeta Koruma Bölgesi’nin CEO’su Richard Vigne ” Kendi türünün mükemmel bir temsilcisiydi. O, sadece gergedanların küresel çapta karşı karşıya olduğu kötü durum hakkında değil, sürdürülemez insan faaliyetleri nedeniyle soylarının tükenmesi ile karşı karşıya kalan binlerce diğer tür için de farkındalık yaratma amacıyla yapılan işlerdeki katkısıyla hatırlanacak” dedi

Böylece teorik olarak kuzey beyaz gergedanlarının soyları tükenmiş oldu.

Dünyadaki son kuzey beyaz gergedanlar iki dişi

‘Sudan’ on yıllardır süren kaçak avcılık sonucu bu alt türün soyunu devam ettirme çabalarının önemli bir parçasıydı.

Teorik olarak Sudan’ın ölümüyle birlikte kuzey beyaz gergedanlarının soyları tükenmiş oldu ancak Sudan’ın hayatta olan 27 yaşında ‘Najin’ adlı dişi yavrusu ve Najin’in 17 yaşındaki dişi yavrusu ‘Fatu’ hayatta.

Tinder’da eş aranıyordu

Son kuzey beyaz erkek gergedanı Sudan için geçen sene çöpçatanlık uygulaması Tinder’da da bir yardım kampanyası çerçevesinde ‘Dünyanın Evliliğe En Uygun Bekarı’ şeklinde bir profil sayfası da açılmıştı.

Vahşi doğada doğan Sudan adını dünyaya geldiği Afrika ülkesinden alıyor.

Önce çok küçük yaşta Çekya’daki bir hayvanat bahçesine konulan Sudan 2009’da üreme yeteneğini kaybetmemiş 2 dişi ve 1 erkek kuzey beyaz gergedanıyla birlikte Kenya’ya götürümüştü.

Gergedanlar 24 saat süren silahlı koruma ve özel bir beslenme programına rağmen üreyememişti.

Koruma Bölgesi’nden yapılan açıklamada da “Çiftleştikleri görülse de başarılı bir hamilelelik gerçekleşmedi” dendi. Diğer erkek kuzey beyaz gergedanı ‘Suni’ doğal sebeplerle 2014’te ölmüştü.

Kuzey beyaz gergedanlarının soyu için umut hücre teknolojisinde

Sudan’ın ‘ kendi türünün hayatta kalmasına önemli şekilde katkı yaptığını’ belirten Koruma Bölgesi “Ek olarak dün onun genetik materyalleri toplandı. Bunlar gelecekte kuzey beyaz gergedanlarının gelişmiş hücresel teknolojilerle yeniden üretimi için umut veriyor” dendi.

Açıklamda “Bu alt türü koruma konusundaki son umut hayattaki 2 dişi kuzey beyaz gergedanının yumurtalarını ve erkek beyaz kuzey gergedanlarının saklanan spermlerini kullanarak labarotuvar ortamında döllenme teknikleri geliştirmeye bağlı. Güney beyaz dişi gergedanları taşıyıcı anne olabilir” ifadeleri kullanıldı.

Afrika’da sadece 20 bin beyaz gergedan kaldı

Kuzey beyaz gergedanları bir zamanlar Çad, Sudan, Uganda, Kongo ve Orta Afrika Cumhuriyeti’nde özgürce dolaşıyordu.Ancak özellikle 1970’li ve 1980’li yıllardaki avcılık soylarını büyük oranda yok etti.

Yakın kuzenleri güney beyaz gergedanları ve siyah gergedanlar da boynuzları için kaçak kavcıların tehdidi altında.

Afrika kıtasında yaşayan yaklaşık 20.000 beyaz gergedanın kaldığı sanılıyor.

Bu sayı bir yüzyıl önce 100’ün altındaydı ancak 20. yüzyılın ortalarında Güney Afrikalı çevreci Ian Player’ın çabaları beyaz gergedanların sayılarının artması ile sonuçlandı.

 

(Sputnik News)