Ana Sayfa Blog Sayfa 2832

İnsanlığı hatırlatan tarifler: “Suriye için Çorba” kitabıyla ısınan yüzbinlerce yürek!

Yemeğin insan hayatı için en önemli öğelerden biri olduğunu biliyoruz. Yemek için buluştuğumuz sofralar da bu sürecin en kıymetlilerinden. Muhabbetin, birliğin, beraberliğin, umudun ve paylaşımın mekânı…

Dünyanın neresinde gidersek gidelim her ülkenin kendine özgü bir mutfak ve yemek kültürü var. Kültürler ne kadar farklı olursa olsun bazı yiyecekler var ki hissettirdikleri evrensel nitelikte. Mesela bir kâse çorba.

Lübnanlı yemek kitabı yazarı ve Suriye için Çorba (Soup for Syria) kampanyasının yaratıcısı Barbara Abdeni Massaad da çorbanın gücünü keşfedenlerden…

2011 yılında başlayan savaş nedeniyle yurdunu terk etmek zorunda kalan Suriyelilerin sığındıkları komşularından biri 4,3 milyon nüfuslu Lübnan olmuştu.

Ülkede yaşayan Suriyeliler bugün 1,5 milyonu geçti.

Bombalardan kaçarak kendilerine güvenli bir yaşam alanı yaratmaya çalışan mülteciler için ‘ne yapabilirim’ sorusunu soran Barbara, çareyi elindeki imkânları değerlendirmekte buldu.

Fotoğraf makinesiyle kamplarda yaşayanların mutlu anlarını görüntülerken, onlar için bir “çorba” projesi başlattı.

Bekaa Vadisi’ndeki mülteci kampı

Sayısız gönüllünün desteğiyle dünyanın dört bir yanından toplanan tariflerle yapılan çorbalar sevginin, iyiliğin ve merhametin gücünün nasıl bir değişim yaratabildiğinin bir kanıtı…

Kampanya sürecini Slow Olive’in davetlisi olarak Türkiye’ye gelen Barbara ile konuştuk.

“Suriye için Çorba” projesi nasıl doğdu?

Mültecilerin Lübnan’a gelişiyle doğdu. Şimdiye kadar Lübnan nüfusunun üçte biri mültecilerinden oluşuyor. Çocukların çadırlarda yaşadıkları görüntüleri televizyonda izledim. Hava çok soğuktu. Soğuktan hayatını kaybeden bir kız çocuğuyla ilgili röportaj vardı. İçime çok dokundu. Kampa gitmeye karar verip orada yaşayanları ziyaret ettim. Bekaa Vadisi evime çok uzakta değildi. Ulaşmam 45 dakika sürdü. Fotoğraf çekmeye başladım ve evime döndüm. Sonra fotoğrafları inceledim. Bunlarla ne yapabilirim diye düşünmeye başladım.

Onların acı çektiklerini ve yardıma ihtiyaçları olduğunu tüm dünyadaki insanlara duyurmak zorundaydım. Böylece Slow Food ve Beyrut’taki Başkanı ile irtibata geçtim. Burada çiftçiler pazarımız var. Yakın bir arkadaşım “Neden çorba yapmıyoruz?” dedi. Bir yıl boyunca mülteciler için çorba yapıp dağıttık. Bu proje de çorba tariflerinin bulunduğu bir kitaptan aklıma geldi. Sonuçta çorba herkes için. Hem bedenimize hem de ruhumuza iyi gelen bir şey. İçerken insanı rahatlatıyor.

Facebook’ta Suriye için Çorba (Soup for Syria) adıyla bir hesap açtım. Dünyanın dört bir yanındaki insanlara çorba tariflerini bağışlayıp bağışlamayacaklarını sordum. Aralarında dünyaca ünlü şefler de vardı. Bu sayede 200’ü aşkın tarif topladım. İnsanları evime workshop için davet ettim. Tüm tarifleri yapıp denedik ve içlerinden en iyilerini seçtik. Bu kitapta seçtiğimiz tariflerin hepsini görebilirsiniz. Gelen tariflerin hepsi o kadar lezzetli ve güzeldi ki. Her birinin tadına baktım. Bu kitap benimle ilgili bir çalışma değil. Bu insanlarla ilgili. Tariflerini bağışlayanlar, kitabın oluşmasına bana yardım eden herkes… Ben çektiğim fotoğrafları koydum, onlar da çorbaları yaptı. Çok güzel bir atmosferdi.

Ocak 2018 itibariyle kitap ülkemizde de HayyKitap etiketiyle raflarda yerini aldı. Diğer ülkelerdeki satışlar nasıl?

Çok iyi gidiyor. Şimdiye kadar 7 ülkede, farklı dillerde baskı yaptı. Almanca, İtalyanca, Birleşik Devletler, Birleşik Krallık, Hollanda, Portekiz ve şimdi de Türkiye. Diliyorum bu sürece başka ülkeler de dahil olur. Kitaplardan elde edilen tüm gelir destek amacıyla farklı ülkelerdeki Suriyeli mültecilere gidiyor.

Suriye için Çorba: İnsanlık İçin Merhametli Tarifler, Orijinal Adı: Soup for Syria, Çeviri: Esra Sevin,  Türü: Yemek Kültürü / Yerel Lezzetler, Sayfa Sayısı: 208

Kitabı tamamladıktan sonra Bekaa Vadisi’ndeki kampa geri döndüğünde beraber çalıştığınız insanların sana yaklaşımı nasıldı?

Suriyeli mülteciler ve onlar gibi dünyadaki diğer tüm mültecilerin onuru var. Fotoğraflarda kendilerinin aciz, kötü görülmelerini istemiyorlardı. Kitaptaki fotoğrafları gördüklerinde çok mutlu oldular. Çünkü hepsinin yüzleri gülüyordu, mutsuz görünmüyorlardı. Özellikle çocuklarla beraber fotoğraf çekmek bir oyun gibiydi. Bunun bir parçası oldukları için çok sevinmişlerdi. Bu yüzden orada yaşayan insanlardan olumsuz hiçbir tepki almadım. Çok sevindiler ve yaptığımız iş için minnettar olduklarını söylediler.

Lübnan hükümetinin Suriyeli mültecilere yönelik politikasını nasıl değerlendiriyorsun?

Çok zor bir durum. Lübnan’ın ekonomisini zorluyor. Ülkemizin sınırları içinde pek çok mülteciye ev sahipliği yapıyoruz. Bu hiç kolay değil.

T.C. İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’nün 26 Nisan 2018’de yaptığı açıklamaya göre Türkiye’deki kayıtlı Suriyeli sayısı 3 milyon 588 bin 877’ye yükseldi 

Projeyle ilgili bilgi almak ya da destek olmak isteyenler ne yapabilir?

www.soupforsyria.com adlı bir internet sitemiz var. Burada basında çıkan haberler, fotoğraflar ve yaptığımız dünyanın dört bir yanında düzenlediğimiz tüm etkinliklere ulaşabilmek mümkün. Facebook üzerinden de “Soup for Syria” hesabından ulaşılabilir. ABD’de Kuzey Carolina’da bir etkinlikteydim. 15 şefle beraber düzenledik. Birlikte çorba yaptık. Unutulmaz bir deneyimdi. Orada yardıma ihtiyacı olan mülteciler için 26 bin doları aşkın para topladık.

Onlara destek olmak isterseniz kitabı satın alabilir ya da para toplama kampanyası düzenleyebilirsiniz. Evinizde ya da restoranınızda çorba partileri organize edebilirsiniz. Küçük bir ücret karşılığında yaptığınız çorbaları satabilir ve geliri ihtiyaç sahiplerine iletebilirsiniz. Türkiye’de çok fazla Suriyeli mülteci olduğunu biliyorum. Türkiye’de yaşayanlar için böyle bir fon oluşturulabilir.

Bu yıl ikincisi düzenlenen Slow Olive (Yavaş Zeytin) 2018 nasıl geçti?

Avyalık’ta ikinci kez bulunuyorum. Çok gelmek istemiştim. Burası benim için çok özel. İlk geldiğimde de, ikincide de harikaydı. Yanımda eşimi de getirdim çünkü onun da bu deneyimi benimle birlikte yaşamasını istedim. İnsanlar çok cömert ve misafirperver. Bölge cennet gibi. Yemekler çok lezzetli. Çoğunlukla vejetaryen ağırlıklıydı. Bundan dolayı da çok mutlu oldum.

Merve M. Damcı, Barbara Abdeni Massaad (Soldan sağa)

Barbara Abdeni Massaad hakkında:

Man’oushe: Inside the Lebanese Street Corner Bakery, Massaad, Mouneh: Preserving Foods for the Lebanese Pantry gibi ödüllü yemek kitapları var. Beyrut, Lübnan’da doğdu. Genç yaşta Florida’ya taşındı. İlk mutfak deneyimini aile restoranları Kebabs and Things’de babasına yardım ederek kazandı. 1988’de Lübnan’a geri taşındı ve üniversite eğitimini orada tamamladı. Yemek pişirmeye olan tutkusunun izinden gitmeye karar verince, Lübnan, İtalyan ve Fransız restoranlarında, ünlü şeflerle beraber çalıştı. Massaad, Slow Food Beyrut’un kurucu üyesi ve enternasyonal Slow Food hareketinin aktif bir üyesi. Beyrut’ta eşi ve üç çocuğuyla beraber yaşıyor.

Röportaj: Merve M. Damcı

(Yeşil Gazete)

[Hayvan Deneyleri] ‘Neden?’ ‘Çünkü bizimle aynılar’; ‘Etik?’ ‘Ama bizden farklılar’

 “Bilimsel seviyede deney, hayvanlarla insanlar arasındaki benzerlik üzerine kuruludur; ahlaki zeminde de, aralarındaki farklara dayanarak haklı gösterilir.”  –Prof.R.Ryder

İnsan hastalıklarına dair bilgi edinmek ya da tedavi geliştirmek için, aynı türün bireylerinin dahi birbirlerinden farklı olması ve kalıtım gibi etkenler nedeniyle insan bile yüzde yüz güvenilir bir model sayılamaz iken, dünya üzerindeki milyonlarca hayvan türünden laboratuvarlarda en çok tercih edilen dokuz hayvan türü güvenilir birer deneysel model olabilir mi? Yıllardır bu konuyu sadece viviseksiyon karşıtları değil, hekimler de sıklıkla sorgulamaktadır.

Tıp tarihi sayfaları, yeni cerrahi ve tedavi teknikleri ve özellikle viral hastalıklarla ilgili başarılı buluş ve ilerlemelerle doludur ancak bir o kadar sayfada da ilaçların insanlarda yarattığı olumsuz etkiler ya da hırslı bilim insanlarının yanlış eylemleri nedeniyle ölümler ve hayal kırıklıklarıyla biten milyon dolarlık hayvan araştırması öyküleri okuruz.

Savaş esiri, engelli ya da yoksul insanlarda yapılan deneyler ve elde edilen “bilimsel kazanımlar”dan da daha önceki haftalarda bahsetmiştik. Tüm bunları bir süzgeçten geçirdiğimizde, tehlikeli olanın bilgi edinmek değil, onu nasıl elde ettiğimiz ve ne için kullanacağımız olduğu sonucuna kolaylıkla varabiliyoruz. Onyıllardır deney karşıtlığı=ilerleme karşıtlığı gibi bir algı yaratılmaya çalışıldı ve kısmen de olsa başarılı olundu. Bu karşıtlık hayvan hakları savunucularından geldiğinde insan düşmanlığı, bilim çevrelerinden geldiğinde mesleki yetersizlik olarak adlandırıldı. Felsefe dünyasından karşı ses çıktığında da duymazlıktan gelindi; örneğin, “türcülük” teriminin ortaya atıldığı, Singer’ın Hayvan Özgürleşmesi kitabının yayınlandığı ve doğa-çevre ve hayvan hakları aktivizminin doruğa çıktığı 1980’lerde her türlü kanserin tedavi edilebilir olacağının açıklanması, etik tartışmaları sonlandırmaya yetmişti.

Tüm bu çabalara karşın “iyi amaçlar için kötü araçlar”a karşıtlığın, tüm çevrelerden daha yüksek sesle büyümeye başladığı gerçeğini görmezden gelemeyiz. Ancak bu karşıtlık toplumda her tür için eşit düzeyde gelişmedi -ki hayvan hakları savunusunun kendi problemlerinden biri de budur. Toplumda deneylerde hayvan kullanımıyla ilgili yapılan anketlerde genetik benzerliğimizin bilimsel olarak kabul edildiği insandışı primatlar ya da evlerimizi paylaştığımız kedi ve köpeklerle ilgili çok net bir karşıtlığa dair sonuçlar alınmış olsa da, laboratuvarda yaşamını sürdüren ve deney sonunda boynu kırılarak öldürülen bir sıçan ya da kobay için durum farklıdır. Jerry, Lassie karşısında daima daha değersiz  durumdadır. Jerry’nin evin kedisi Tom’dan kaçışını eğlenerek izleriz, Lassie ile de evimizi paylaşırız.

İngiliz veteriner hekim ve biyoetik uzmanı Michael W. Fox şöyle diyor: “Hayvanların hakları, insanlarla aralarındaki ilişkiye göre değişir. Örneğin, bir ev hayvanının özgürlük hakkı, bir yaban hayvanın özgürlük hakkına göre daha sınırlıdır”. Bu tespit hayli doğru olmakla birlikte, aynı zamanda hayvanlar üzerinde yapılan deneylere muhalefeti azaltmaya yönelik çabanın da ilham kaynaklarından biridir. Bilimsel yayınlarda “deneylerde kullanılan hayvanlar” terimi kullanılmaz iken, “deney hayvanları” ve “hayvan refahı”, deneyle ilgili yasal metinler de dahil olmak üzere birçok alanda kullanılan standart terimler haline gelmiştir. Deney hayvanı diye ayrı bir tür olmamasına rağmen, bu hayvanlar sanki acıyı deneyimlemekten yoksun, bu amaç için üretilmiş, yaşaması ya da yaşamaması konusunda pek kafa yormamıza değmeyecek ve ahlaki hiçbir sorumluluğumuzun bulunmadığı robotumsu varlıklardır ve “deney hayvanı” dendiğinde, kediler-köpekler-tavşanlar-kuşlar vb. gibi gözümüzde net bir hayvan imajı canlanamaz. Bu bilinçli yönlendirme, hayvan refahı tanımlamasında da geçerlidir.

Hayvan deneyleriyle ilgili dünyadaki tüm yasal metinlerde geçen bu terimin hedefi hayvanların haklarını savunmak değil, insandaki ahlaki şüphe ve kaygıları azaltmaktır. Basitçe anlatmak gerekirse hayvan hakları; insandışı hayvanların her ne sebeple olursa olsun yaşam haklarına müdahale edilemeyeceğini, acı ve eziyet çektirilemeyeceğini savunur. Oysa ki hayvan refahı, insan yararına kullanıldığında hayvanların az acı ve eziyet çekmesini sağlayacak öneriler bütünüdür. Hayvan haklarında, hayvanların daha az acı çekmelerini öneren yöntemlere yer yoktur çünkü az acı/çok acı çektirme kavramlarının hayvan haklarında farklı bir karşılığı yoktur.

Hayvan refahı, bilim adamı tamamen özgür olmalıdır diyen deneyin yanındaki ve hayvanlar üzerinde her türlü deney yasaklanmalıdır diyen tam karşısındaki iki farklı kutbun arasında kalan, hayvan hakları savunusunun reddettiği, bilimin de sıkı sıkıya sarıldığı bir gri alandır. Ancak bilimin yanısıra milyar dolarlık birçok sektörü de arkasına almış bir dev ile iki yüzyılı aşkın süredir mücadelesini sürdüren anti-viviseksiyonist hareket gerçekçi davranarak, 3R prensipleri gibi yaklaşımları ya da etik kurulları reddetmek yerine bilimsel çalışmaların kontrolden çıkmasını engelleyecek fren mekanizmaları olarak kabul etmiştir.

Ağrı çalışmalarında kullanılan kemirgenlerin ağrının klinik seyrini anlamakta yetersiz olduğunu, şempanzeler üzerinde yapılan 95 deneyin yarısının bilimsel yayınlarda dahi alıntılanmadığını, MS araştırmalarında tür farklılıklarından kaynaklanan insana uyarlanamayan sonuçların zaman kaybı sayılabileceğini, sistematik incelemelerde 20 klinik incelemenin sadece 2’sinin hayvan modellerin önemli ölçüde kullanılabilir olduğunu gösterdiğini, hayvan kullanımının bilimsel geçerlilikten çok tarihsel ve kültürel sebeplere dayandığını ve bunlara benzer şekilde hayvan deneylerinin insana uyarlanmasındaki hataları anlatan bilim insanlarının yazdığı yüzlerce makaleden örnekler verilebilir. Ancak bilimsel verilere dayanacak tüm bu örneklerden ziyade Ryder’ın bahsettiği çelişkili durum bile tek başına hayvan deneylerinin oturtulmaya çalışıldığı zeminin ne kadar kaygan olduğunu göstermeye yeterlidir.

Önümüzdeki ay, hayvanlar üzerinde yapılan çalışmaların insana uyarlanmasındaki yanılgı ve problemleri ele alacağız.

KAYNAKLAR:

Prof.Pietro Croce: Vivisection or Science: A Choice to Make, 1991, Hans Ruesch Foundation

M.W.Fox: Humane Ethics and Animal Rights, 1983, International Journal for the Study of Animal Problems, 4(4)

 

Yağmur Özgür Güven

 

 

Mücadelenin yeşeren rengi: Ekofeminizm – Gökçe Aydoğan

Ekofeminizm kelimesi ilk kez Françoise d’Eaubonne tarafından, 1974’te yayınlanan ‘Feminizm ya da Ölüm’ adlı kitabında kullanılmıştır. Françoise d’Eaubonne ekofeminizm terimi ile kadınlar ve çevre arasında kuramsal bir bağ kurmuştur.

Ekofeminizm, çevrenin ve kadının yok sayılmasının ve ortak bir biçimde sömürülmelerinin nedeninin kapitalist ataerkil sistem olduğunu kabul eder. Buna göre doğa ve kadının ezilme oranı eş değerdir. Ekofeministler sömürülen ve çürütülen doğanın kadın sorununun en ön koşullarında, sağlıksız bir hayat süren kadınlar, bu olumsuz şartlara erkeklerden daha fazla maruz kalırlar. Nitekim hastalık, açlık, ölüm gibi vurucu etkiler kadınlara daha fazla isabet eder. Buna rağmen kadınlar hala pek çok alanda toplum tarafından dayatılan görevleri yapmaya zorlanmakta ve ezilmeye devam etmektedir.

Çevre ve kadın ataerkil sistemin ortak istismar alanına girmiş ve üretken yapıları sürekli tahribata uğratılmıştır. Bu ikili sömürü ekofeminizmin temelini oluşturmuştur. Aynı zamanda kadının üretken yapısıyla, doğanın sonsuz kaynak verebilen yapısı arasında da paradigmasal bir bağ kurulabilir. Çünkü kadının çocuk doğurma ve büyütme yetisine sahip olması ile, doğanın kendini yenileyebilen bağımsız yapısı onların birbirine denk kılar. Sömürü ve tüketim temelli ataerkil sistem ise üretileni ve yetiştirileni gasp ederek varlığını sürdürür. Ekofemizm de kadın ve doğa istismarını aynı anda sorgular.

Bu sorgulamalar doğrultusunda 60’lar ve 70’lerde Amerika, Almanya ve İngiltere’de ekolojiye ve ekofeminizme destek veren gruplar ortaya çıkmıştır. Rachel Carson, Lois Gibbs, Donetella Meadows gibi isimler çevreciliğin önemli simgeleri haline gelmişlerdir. Rachel Carson’un 1962 yılında yayınlanan ‘Sessiz Bahar’ adlı kitabı çıkarması ile birlikte çevrenin kirletilmesini yasaklayan ve doğal yaşamın olmazsa olmazları olan hava, su ve toprağın korunmasını amaçlayan yasalar çıkarılmıştır.

İlk ekofeminist hareket Hintli kadınların kırsal yaşamlarını korumak, ağaçların kesilmesini engellemek ve bozulmamışlığı korumak amacıyla yaptıkları ‘Chipko Hareketi’dir. Bu hareket Hintli kadınların ağaçlara  sarılmasıyla gerçekleşmiştir. Geniş çevrelere yayılan bu akım sayesinde GDO şirketlerine büyük darbeler vurulmuştur. Sadece başka ülkelerde değil; Türkiye’de de Sinop, Soma ve Rize’de kadınlar ağaçların korunmasına, termik santral kurulumlarının engellenmesine ve HES’lere karşı duruş sergileyerek tıpkı Chipko Hareketi’nde olduğu gibi doğaya karşı koruyucu rollerini göstermişlerdir.

Nüfus artışının kontrolden çıkması, çevre kirliliğinin artması, bilinçsiz tüketimin çoğalması, doğal kaynakların yok edilmesi ve bu olumsuzlukları besleyen sistemin insanlar üzerindeki etkileri ekofeminizmin güncel konularıdır. Ekofeminizm yeşilin yeşil olarak kalması için mücadele etmektedir. Bu doğrultuda çevreciler ve ekofeministler aynı safhada yer almaktadır. Yeşil mücadelenin beslenmesi ve doğanın özünün korunması için destek ve mücadele gruplarına ihtiyaç vardır. İnsanların asıl görmek istediklerinin ne olduğuna karar verip, bu doğrultuda seçimler yapması gerekmektedir.

Bol bol yeşil görmek içi, doğanın ruhunu ve kadının bilincini özgür bırakmak için bir umut olan bu yeşil hareketin gelişmesi dileğiyle…

 

 

Gökçe Aydoğan

[Babil’den Sonra] Horacio Chango Spasiuk

Akordeonun tarihi çok eski zamanlara kadar gidiyor. Türünün ilk örneklerine M.Ö. 1100’ lerde Çin’de rastlanıyor. Çok sonraları, 1829’da Avusturyalı bir mucit olan Cyrill Demian ona neredeyse son halini veriyor. 19. Yüzyılın eğlencelerinde kullanılabilecek güçlü bir çalgıya duyulan ihtiyaca cevap veren bu çalgıyı üretiyor.

Bugün 190 yaşına yaklaşan bu çalgının doğum günü olan 6 Mayıs, Dünya Akordeon Konfederasyonu tarafından 2009’da “Dünya Akordeon Günü” olarak kabul ediliyor. Her yıl 6 Mayıs bütün dünyada çeşitli etkinliklerle kutlanıyor.

Dünya Akordeon Günü ülkemizde de bir süreden beri kutlanıyor. Bu yıl da 7 Mayıs Pazartesi akşamı 19.00’da, İ.T.Ü. Maçka Türk Müziği Devlet Konservatuvarı, BİSED Salonu’nunda düzenlenen bir konserle kutlanacak. Konserde Aydın Çıracıoğlu, Aziz Ali Elyağutu, Burak Alkan, Burak Günay, Halil İbrahim Onay, İberya Özkan Akordeon Atölyesi Grubu, Kaan Sancaktar, Kıvanç Güçkıran, Mamed Cafarov ve Sevim Dalan sahne alacaklar.

Ben de akordeon tutkunu bir müziksever olarak Açık Radyo (94.9) Babil’den Sonra’da sık sık bu müzik türünün ustalarına yer vermeye çalışıyorum. Geçen yıl bugünlerde bir akordeon seçkisine yer vermiştim. Ki bu program benim Açık Radyo’daki 2. Programımdı. Daha sonra geçen yıl temmuz ayında ülkemizde akordeonun sevilmesine katkısını es geçemeyeceğim sevgili dostum Muammer Ketencoğlu’nun Sevdalı Kıyılar albümünden bugüne kadar yaptığı çalışmalarına yer vermiştim. En son bu yılın başında Balkanlardan bir ustayı Boris Karlov’u dinletmiştim.

Tıpkı akordeona olan tutkum gibi Latin Amerika müziklerini de büyük bir beğeniyle dinliyorum ve programda kıtanın birçok müzisyenini programıma taşımaya çalışıyorum. Bugün de programda Arjantinli akordeon ustası Horacio Chango Spasiuk’ dan seçtiğim ezgileri dinleteceğim.

Spasiuk 1968’de Arjantin’de dünyaya gelmiş. Babası geçen yüzyılda Avrupa’dan Arjantin’e göçen Ukranyalı bir göçmen işçiymiş. Marangozmuş ve aynı zamanda da keman çalarmış. 12 yaşında babası ve amcası ile birlikte düğünlerde, toplantılarda müzik yapmaya başlamış. Doğu Avrupa, özellikle Polka müziği Spasiuk’un müziğinde en başlarda etkisi olsa da bugün Spasiuk için çağdaş bir Chamame müzisyeni demek daha doğru bir tanım olur. Bu müzik Arjantin’in kuzeydoğusunda ve Brezilya’nın güneyinde yaşayan bir müzik türü. İspanyol gitarı, keman ve akordeon bu müziğin temel çalgılarıdır. Başlangıçta Corrientes Polka olarak adlandırılan bu müzik 1931’de bu isimle anılmaya başlanmış ve bugün bu tarz UNESCO’nun kültür mirası listesinde yer alıyor. Spasiuk bu tarzı zorlayan çalışmalarıyla bugün Chamame müziğinin en önemli çağdaş temsilcilerinden birisi olarak kabul ediliyor.

Spasiuk ilk kez, yerel müzisyenlere yer veren popüler bir televizyon kanalında adını duyurma şansını yakalamış. Ardından Arjantin’de düzenlenen festivallerde sahne almaya başlamış. Liseyi bitirince Posada’da antropoloji eğitimi almaya başlamış. Burada diğer müzikleriyle tanışma şansını da yakalamış. Burada tanıştığı piyanist Norberto Ramos müziğini de derinden etkilemiş. Arjantin’de birçok yerde sahne alan Spasiuk bir süre sonra Hollanda Büyükelçiliği’nin davetiyle Eurolatina Festivali’ne katılmış.  1989’da, Cordoba’da düzenlenen ve birçok halk müziği sanatçısının Kabe’si olan Prospero Molina de Cosquin Festivali’nde sahne almış. 1997’de Montreal Caz Festivali’nde Pat Metheny ve John McLaughlin ile aynı sahneyi paylaşmış. Brezilya, ABD, Uruguay, Almanya, Fransa, Ukrayna ve İngiltere’de birçok kez konserler yapmış.

1989’da Cordoba’da düzenlenen Prospero Molina de Cosquin Festivali Concecration Ödülü’nü almış. 1999’da Polcas de mi tierra albümü yılın albümü seçilmiş. 2000 yılında bu albümüyle Carlos Gardel Ödülü‘ne layık görülmüş. 2000’de Raw Chamame albümü Rolling Stones Dergisi tarafından yılın en iyi folklor albümü seçilmiş. 2005’de BBC Dünya Müzik Ödülünü ve KONEX ödülünü almış. 2006’da Tarefero de mis Pagos albümü ile bir kez daha bu ödülle ödüllendirilmiş. Bu albümüyle aynı yıl Latin Grammy Ödülü’ne aday gösterilmiş. 2010 yılında En İyi Enstrümantalist Sanatçı kategorisinde Atahualpa 2010 ödülünü almış. Aynı yıl En İyi Erkek Halk Sanatçısı Albümü kategorisinde Carlos Gardel ödülüne değer bulunmuş.

Chango Spasiuk 1989-2016 yılları arasında 10 albüm yayımladı.

Bugün Açık Radyo (94,9) Babil’den Sonra’da Chango Spasiuk’dan seçtiğim şarkıları dinleteceğim.

Kaynak: www.changospasiuk.com.ar

 

Ercüment Gürçay

 

 

 

 

[Yaşadım Diyebilmek] Bakmıyor çeşm-i siyah… – Şahin Tekgündüz

Hayatımın ikinci durağı Bor… Nevşehir’de küçük bir mâliye memuru olan babam 1942 yılında Niğde’nin ilçesi Nevşehir’den bir başka ilçesi olan Bor’a atanıyor. Yağmurlu bir sonbahar gecesinde, Austin bir kamyonun şoför mahallinde gidiyoruz Bor’a. Evimizin penceresi Halil Nuri Yurdakul Kütüphanesi denen iki katlı taş bir binaya bakıyor. Biraz daha uzakta da polis karakolu var. İki katlı. Önündeki toprak damda borulu bir gramofon, kalın sesli bir adam hep Anadolu Ajansı diye başlayıp, savaştan, Almanlardan, Fransızlardan, Hitler diye birinden, İsmet Paşa’dan söz ediyor. Hiçbir şey anlamıyorum ama annemler Hitlerden çok korkuyorlar. Biraz sonra da ince ve yanık sesli bir kadın, “bakmıyor çeşm-i siyah” diye şarkılar söylüyor; annem Hamiyet Yüceses diyor.

Anneannem, mısır ekmeği yapıyor? Tepsideki sapsarı mısır unu hamurunu küçük teyzemle çarşıdaki fırına götürüyoruz. Samiye teyzem benden biraz büyük ama arkadaş gibiyiz. Fırında ekmeğimizin pişmesini beklerken başka bir sokağa gidiyoruz. Sokak kalabalık. Duvarları yıkılmış kerpiç bir evin içi görünüyor. Tavanda asılı bir adam sallanıyor. Evin önünde yere oturmuş fakir bir kadın dizlerine vura vura ağlıyor, yanında oturan iki küçük çocuk da ona bakıyor. İçim bulanıyor. Teyzem, “Yazık, açlıktan kendini asmış” diyor. Sonra polisler gelip bizi kovalıyor. Kaçıp fırına geliyoruz. Fırının önü fakir insanlar ve çocuklarla dolu. Onlardan korkuyorum. Bazı amcalar teyzeler onlara ekmek veriyor. Biz, sıcak tepsideki mısır ekmeğini ellerimiz yana yana eve getiriyoruz. Onlar arkamızdan bakıyor. Eve gelince anneannem ekmeği dilimliyor, önce Şânur’a, sonra da teyzemle bana veriyor. İçi sapsarı göz göz olan mısır ekmeğini çok seviyorum ama annemler sevmiyor. Annem içini çekip,

“Davut Ağa’nın somunu olacaktı ki…” diyor. Davut Ağa’yı biliyorum. Nevşehir’de fırını var. Dedem bana, mührünü bastığı yuvarlak kartonları verir, “Hadi bu bilatlarla (bilet) Davut’tan Ramazan pidesi al benim aslan torunum” derdi. Davut Ağa da, sıcacık pideleri kollarımın üzerine koyar, kafamı okşardı. Fırının karşısındaki evimize gelirken dedem pencereden beni izler, eve gelince de kucağına alıp “Aslan torunum bana pide aldı” diye yanaklarımdan öperdi. Dedem öldü.

Babam Bor’da da her sabah işe gidiyor. Bazen de birkaç gün eve gelmiyor. Sonra bir gün beni de ata bindirip Bor’un köylerine götürüyor. Âşar Memuru diyorlar ona. Köylüler ondan kaçıyor. Babamın tabancası var ama saklıyor. Kimi köylüler de beni harman yerinde düvene bindiriyorlar. Çok seviyorum düveni. Önümdeki öküz ağır ağır yürürken, düven sapsarı ekinlerin üzerinden hışırtılarla kayıyor. Önce boynum, sırtım, sonra her yerim kaşınıyor. Ertesi gün hastalanıyorum, Bor’a dönüyoruz. Ateşler içinde yatıyorum. Anneannem geceleri dualar okuyup yüzüme üflüyor. Serin serin üflemesinden hoşlanıyorum. Bir de gece karanlığında gelen keman sesinden. Keman sesi her gece geliyor bitişiğimizdeki evden, ama gündüzleri kesiliyor. Annemler konuşuyor. Adam eskiden çok zenginmiş. Kaza geçirince kör olmuş, fakirleşip memleketi olan Bor’a gelmiş. Yalnız yaşıyormuş. Kör olduğu için de çok iyi keman çalıyormuş. O adam bazen bir elinde keman kutusu bir elinde baston Evrenlerin evine gidiyor. Onu görünce hemen kenara çekilip, bastonuyla yerleri yoklayarak yürüyüşünü izliyoruz. Evren benim arkadaşım. Babası subay. Kemancı’nın akşamları evlerinde keman çaldığını, onu çok sevdiklerini, babasının ona para verdiğini söylüyor. Sonra Evren’in babası başka bir yere tayin ediliyor ve Bor’dan gidiyorlar. Çok üzülüyorum.

Bir gün Şânur’la sokaktan eve döndüğümde annemle teyzemin ağladığını görüyorum. Annem, Kör Kemancı’nın açlıktan kendini astığını söylüyor. Sonra hıçkırarak “Yarbaylar ona yardım ediyordu. Onlar gidince kimsesiz kalıp açlıktan öldü. Biz niye hiçbir şey yapamadık?” diyor. Akşam babam geldiğinde annem hâlâ ağlıyor. Babam da üzülüyor. Annemin ağlaması devam edince ona kızıyor,

“Hanım, sen ne diyorsun? Ağlamayı kes de hâlimize şükret; bugün iki kişi daha kendini asmış açlıktan. Birinin üç tane de çocuğu varmış” diyor. Sonra bir daha hiç keman sesi gelmiyor geceleri. Babam her akşam radyodan ajans haberlerini dinliyor. Radyodaki adam, “Almanlar Majino Hattı’na dayandı” diyor. Ne olduğunu bilmiyorum ama, Majino sözcüğü çok hoşuma gidiyor. Ertesi gün önüme gelene majino majino demeye başlıyorum. Annem kızıyor, beni hükümet konağına babamın yanına gönderiyor. Orada sıkılıyorum. Akşam babamla çıkıyoruz. Babamın elinde bir paket var. Bizim sokağın girişindeki Kasap Cemal’in dükkânına giriyoruz. İlk kez bu kadar eti bir arada görüyorum. Kasap Cemal şişman, göbekli, kıpkırmızı yanaklı, siyah kalın kaşları ve kocaman bıyıkları var. Ceketi göbeğini örtemiyor, içinde yeleği de var. Yeleğinin cebinden de sapsarı bir zincir sarkıyor. Babam onun altın olduğunu söylüyor. Kasap Cemal, simsiyah kıllı, tombul ellerinin baş parmaklarıyla işaret parmakları yeleğinin ceplerinde, göbeği önde babama yaklaşıyor.

“Ooo Mustâbey hoş geldin. Sen bizim dükkânı bilir miydin? Uğramıyordun pek. Maşallah maşallah mahdum da yanında” diyor ve çiğ et kokan tombul parmaklarıyla yanaklarımı okşuyor. Biraz kıyma alıp çıkıyoruz. Eve geldiğimizde babam elindeki paketleri anneme veriyor, “Bak hanım, bu Sümerbank kumaşı, vesikayla verdiler. Paramız olunca Kasap Cemal’inki gibi yelekli bir takım diktireceğim. Al bak bu da kıyma, yarın börek yap, canım çekti, bıktım mısır ekmeğiyle bulgur pilavından” diyor. Sonra da eliyle şişirdiği göbeğine şaplaklar vurarak anneanneme dönüyor,

“Vâlidânım, Kasap Cemal’inki gibi göbeğim olacak benim de, yakışır değil mi?” diyor. Babamın dükkândayken Kasap Cemal’e nasıl imrenerek baktığı gözlerimin önüne geliyor. Anneannem “Allah can sağlığı versin yavrum, her şeyin başı sağlık” diyor. Babamın iki tane altın dişi var. Yalnız gülerken görünüyor. Nevşehir’de ona herkesin Altındiş Mustâbey dediğini anımsıyorum. Babam öyle demelerinden çok hoşlanıyor. Bir de yürürken ayakkabılarının gırç gırç diye ses çıkarmasından… Zaten babam evde hep ayakkabılarını gıcırdatarak yürüyor. Ben de onun gibi yapmak istiyorum, benim ayakkabılarım hiç gıcırdamıyor.

Babam taşındığımız gün koltuğunun altında radyo denen bir kutuyla geliyor eve. Annem kızıyor, “Mustafa bu darlık içinde sırası mıydı öyle bilmediğin bir şeyi almanın?” diyor. Babam o kutuyu duvardaki rafa yerleştirirken, “Hanım giden memur Kasap Cemal’e bırakmış satsın diye, çok ucuza geldi” diyor. Artık odamızın duvarında küçük bir radyo var. Babam “Siera bunun markası, çok iyi bir radyoymuş” diyor. Radyodan arada bir kuş cıvıltıları geliyor, sonra da adamın biri, “Şşşşşt Siera çalıyor!” diye kuşları azarlıyor. Ben de herkese “Şşşşşt Siera çalıyor” demeye başlıyorum. Annemler gülüp başımı okşuyorlar. Birkaç gün sonra Nevşehir’den Hayriye teyzem de geliyor. Çok seviniyor babamın radyo aldığına. Hayriye teyzeme hep radyonun içinden seslerin nasıl geldiğini soruyorum. O da içindeki parmak insanların konuştuğunu ve şarkı türkü söylediğini anlatıyor. Birkaç gün sonra babamlar Münevver teyzelere gidince, o parmak insanları görmek için sandalyeye çıkıp bakıyoruz ama radyo kutusunun her yeri kapalı olduğu için hiçbir şey göremiyoruz.

Günler geçiyor. Annemle teyzem hep roman okuyup ağlıyorlar. Çok ağladıklarında başlarının ağrıdığını söylüyorlar. Gözleri kıpkırmızı oluyor. Alınlarına ıslak tülbentler, yemeniler koyuyorlar. Beni evimizin karşısındaki kütüphanenin müdürü Ragıp Bey’e gönderiyorlar. O da benim geri getirdiğim kitapları alıp yenilerini veriyor. Okuma yazma bilmiyorum ama kitapların adını da, kimlerin yazdığını da ezberliyorum. Annemlerin en sevdiği romanlar, Hıçkırık ve Çalıkuşu… Muazzez Tahsin, Esat Mahmut, Hâlide Edip, Hâlit Ziyâ Uşaklıgil, Kerime Nadir, Perîde Celal aklımda kalanlar.

Yazın babam Nakşiye öğretmenlerle birlikte, Kemerhisar köyünde bahçeli bir ev kiralıyor. Nakşiye öğretmenle annesi Zehra Teyze ve kardeşi Şâdan abla bizim yanımızdaki evde kalıyorlar. Babam ata binip köylere gidiyor, biz onlarla birlikte kalıyoruz. Nakşiye öğretmen de köylere gidiyor. Ama o ata binmekten korkuyor. At arabasıyla, bazen de eşekle gidiyor. Küçük teyzem, Şânur ve ben köydeki çocuklarla oynuyoruz. Çember çeviriyoruz. Zerdâli çekirdekleriyle oyun oynuyoruz. Çekirdek oyununda teyzem beni hep yeniyor ama çemberi ben ondan daha iyi çeviriyorum. Şânur’u oynatmadığımız zaman ağlaya ağlaya eve gidip anneme şikâyet ediyor bizi. Akşam olunca da babamla Nakşiye öğretmenin dönmesini bekliyoruz. Onlar gelince gene savaştan, kıtlıktan, açlıktan, insanların kendilerini astığından söz ediyorlar. İsmet Paşa’yı çok seviyorlar. Babam hep “Paşa olmasa biz de çoktan harbe girmiştik. Şimdi kıtlıktan kırılıyoruz, o zaman bir de harpten kırılırdık” diyor. İsmet Paşa’yı çok merak ediyorum. Köyde elektrik yok, radyomuz da yok.

Şânur da ben de sıtma oluyoruz. Bir de gözlerimiz hastalanıyor. Gözlerimizi hiç açamıyoruz. Annem, “Bunlar hep derenin pis suyundan” diyor. Geceleri de Şânur’la benim başucumda hiç uyumadan oturup, sivrisinekleri kovuyor. Bir gece annem başucumuzda beklerken gürültüler oluyor. Birileri bağırıyor. Annemler dışarı fırlıyorlar. Çok korkup ağlıyorum. Şânur da ağlıyor. Biraz sonra babam soluk soluğa içeri giriyor. Gözlerimi açamadığım için onu göremiyorum. Daha çok ağlıyorum. Zehra Teyzeler de geliyor. Babam, jandarmayla köylüler arasında kavga çıktığını, köylüleri koruduğu için jandarmaların kendisini de kovaladığını söylüyor. Sonra, “Çocuklar iyileşsin de hemen dönelim, ben âşarcı olmak istemiyorum” diyor.

Bor’a dönünce Kütüphane Müdürü Râgıp Bey’in kızı Nimet ablanın öldüğünü öğreniyoruz. Râgıp Bey bize geliyor. Başını önüne eğerek ağlıyor. Eczacının yanlışlıkla, ona ilaç yerine Striknin diye bir zehir hapı verdiğini, kızının gözlerinin önünde kıvrana kıvrana öldüğünü anlatıyor. Artık polislerin damından Hamiyet Yüceses’ten “Bakmıyor çeşm-i siyah” şarkısı gelmiyor. Yalnız harple ilgili Anadolu Ajansı haberlerini açıyorlar. Annemler bir süre Râgıp Bey’den kitap istemiyorlar. Bu defa da karşılıklı geçip örgü örüyorlar. Radyoda hep alafranga müzik çalıyor. Bazen de şarkılar…

Babam âşar memurluğunu bıraktığı için kaymakamın kendisine kızdığını söylüyor, “Tayinimi istedim” diyor. Annem Nevşehir’e gitmemizi istiyor, babam da Niğde’ye… Artık Bor’u hiç sevmiyoruz. Teyzelerimle anneannem bağbozumu için Nevşehir’e gidiyorlar. Annem beni yine Râgıp Bey’den roman istemeye gönderiyor. Râgıp Bey küçülmüş saçları da bembeyaz olmuş. Anneme söylüyorum, “Kolay mı, evladını kaybetti, adamcağızın hayatı söndü” diyor, gözlerinden yaşlar süzülüyor.

Okullar açılıyor. Annem Sümerbank’tan grizet (Bir adı da kumlu olan, gri, kırçıl, pamuklu dokuma) alıp bana önlük dikiyor. Bir de Şânur’la ikimize rugan ayakkabılar alıyor. Lacivert, kısa, ütülü pantolon, siyah rugan ayakkabılar, beyaz kısa çoraplar, grizet önlük ve beyaz yaka ile aynada kendimi çok beğeniyorum. Cumhuriyet İlkokulu’na kaydım yapılıyor. Okulu çok seviyorum. Esin diye bir kız arkadaşım var onu da çok seviyorum. Ama birkaç ay sonra babamın Niğde’ye tayini çıkıyor ve hem Bor’dan, hem de Esin’den ayrılmak zorunda kalıyorum.

 

Şahin Tekgündüz

[email protected]

Gıdanın güvenliğinden biz sorumluyuz – Oya Ayman

Bu yazı gidatopluluklari.org/ dan alınmıştır

Gıda güvenliğinin sağlanması için yeterli miktarda besleyici gıdanın, herkes için ve her yerde, fiziksel ve ekonomik olarak erişilebilir olmasını sağlamak gerekiyor. Gıda üretimine dair bilgiler bize, ekosisteme ve sağlığa dair maliyetleri de hesaba katarak, gıdanın gerçek maliyetleri hakkında daha fazla şey öğrenmemiz gerektiğini hatırlatıyor.

Bu maliyetlerin farkında olan kişi, kuruluş ve topluluklar gıda üretimi, dağıtımı ve tüketiminde ekolojik, adil, yerel ve katılımcı sistemler oluşturarak, söz konusu çevresel ve sosyal maliyetleri azaltabilecek örnekler oluşturuyor.

Asit yağmurlarından, zirai ilaçlardan, kuraklıktan, selden, hastalıklardan, zamansız esen rüzgârdan, ağır metallerden, kirlenmiş toprak ve sudan, moleküllerini ayırıp yeniden birleştiren makinalardan, bir sürü katkı maddesi arasından sıyrılıp kilometrelerce uzaklardan taşınarak sofralarımıza gelen yiyecekler, gerçekten “gıda” mıdır? Gıdanın önündeki “gerçek” tanımına neden ihtiyaç duyuyoruz? Bazı gıdalar gerçek olmadığı için mi? O zaman gıda nedir? Gıda, TDK sözlüğünde, “Besin; yenilebilir, beslenmeye elverişli her tür madde; yaşamak, varlığını sürdürmek için gerekli şey” olarak tanımlanıyor. Bu tanıma göre, yiyebildiğimiz her şeyin gıda olduğunu iddia etmek pek mümkün görünmüyor. Çünkü bu tanım; zirai ilaçlarla, ağır metal içeren sulama sularıyla yetiştirilmiş bir bitkinin veya hormonlarla büyütülmüş bir tavuğun ne kadar besleyici olabileceğini, fabrikalarda yüksek sıcaklıklara maruz bırakılarak homojenize edilmiş bir karışımın, varlığımızı sürdürmemiz için gerekli olup olmadığını sorgulamamızı gerektiriyor. Bitkisel ya da hayvansal bir ürün, bütün bu maceralardan yara almadan, sakatlanmadan hatta ölmeden soframıza geldiğinde gerçek anlamıyla “gıda” oluyor.

Artık pek çoğumuz gıdamızı yetiştiremediğimize göre, tarladan ya da meradan sofraya kadar geçen uzun mesafede gıdanın güvenliği nasıl sağlanacak? Gıdanın kirlenmeden, bozulmadan, besleyici değerini kaybetmeden bize ulaşması nasıl mümkün olabilir?

Bu ve bunun gibi soruların yanıtları gıda güvenliğinin alanına giriyor. Gıda güvenliği, amaçları doğrultusunda üretildiğinde veya tüketildiğinde gıdanın tüketiciye zarar vermeyeceği durumu/süreci ifade ediyor. Beslenmeye elverişli bitkilerin ya da hayvansal ürünlerin bozulmadan sofraya gelişi güvence altına alındığında gıda güvenliği sağlanmış oluyor. Bu açıdan baktığımızda tezgâhlarda bize sunulan ürünlerin ne kadarının gıda olup olmadığını bilmek, tarladan sofraya bütün üretim süreçlerinin izlenmesiyle mümkün. Çiftçiden aracıya, gıda işleyen fabrikanın yönetici ve çalışanlarından gıda ambalajı üreticisine ve son alıcıya kadar, bu süreçte yer alan her kişi ve kurum gıdanın güvenliğinden sorumlu. Gıda güvenliğinin sağlanması için, gıdalarda olabilecek fiziksel, kimyasal, biyolojik her türlü zararın bertaraf edilmesi gerekiyor. Ancak, gıdanın kilometrelerce mesafe kat ederek tabağımıza ulaştığı günümüzde bu tedbirlerin alınması yeterli değil. Gıda güvenliğinin sağlanmasının yanı sıra istikrarlı erişiminin de garanti altına alınması gerekiyor. Küresel Gıda Güvenliği Endeksi’ne göre, gıda güvenliğinin sağlanması için dört unsurun yerine gelmesi gerek: Bulunabilirlik, erişebilirlik, kalite/güvenilirlik ve istikrar. Endeks’e göre, gıda güvenliğini en iyi sağlayan ülke ABD. Onu İrlanda ve Singapur izliyor. Türkiye ise 113 ülke arasında 45’nci sırada yer alıyor.

9 kişiden biri açlık çekiyor, 3 kişiden biri sağlıklı beslenemiyor

Yeterli ve güvenli gıdaya erişim en temel insan haklarından biri. Ancak Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü FAO’nun verileri, günümüzde yaklaşık 800 milyon insanın aç olduğunu, yani gıdaya erişemediğini ortaya koyuyor. Dünyada her 9 kişiden biri açlık çekerken, yetersiz beslenen her 5 kişiden biri iyi yönetilemeyen, ölüm ve hastalıklara her an açık, kriz ortamlarında yaşıyor.

Ancak söz konusu araştırma sadece gıdaya erişim değil, “güvenliği sağlanmış gıdaya erişim” dikkate alınarak yapılsaydı yetersiz beslenenlerin sayısı çok daha artardı. 2016 Küresel Beslenme Raporu’na göre, dünyada her üç kişiden biri yeterli ve sağlıklı beslenemiyor. Yani yedikleri beslenmeye elverişli değil.

Örneğin ABD, günümüzde gıdaya erişimin en yüksek düzeyde olduğu ülkeler arasında yer alıyor ama yetersiz beslenmeyi tetikleyen obezite ülkenin en önemli sorunları arasında… Bunun en önemli nedenlerinden biri, katkı maddeleri ile şeker, yağ ve karbonhidrat yüklü işlenmiş ürünler. Raflardaki ürünlerin tam anlamıyla “gıda” olup olmadığı nedense pek sorgulanmıyor. Küresel Beslenme Raporu da aynı soruna dikkat çekiyor: “Yüz milyonlarca kişi yetersiz beslendikleri için aşırı kilolu; kanlarında da çok fazla şeker, tuz ve kolestrol var.” Söz konusu yetersiz beslenme sorunları ise tamamen gıda güvenliğinin sağlanamamasından kaynaklanıyor.

Gıda güvenliğine yönelik tehditler

Yeditepe Üniversitesi Gıda Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Artemis Karaali’nin “Gıda Sektöründe Sürdürülebilirlik” konulu araştırmasına göre gıdanın sürdürülebilirliğini engelleyen unsurlar, aynı zamanda gıda güvenliğini de tehdit ediyor:

“Tarımda aşırı kimyasal kullanılıyor, doğa sadece insan ihtiyaçları için sömürülüyor, uzun süre dayanması için gıda katkı maddeleri kullanılıyor, yiyecek ambalajları çöpe dönüşüyor, kıtalarararası gıda ulaşımı için petrol harcanıyor, gıdalar yolda telef oluyor, aracılar ve uzaklıklar nedeniyle ürün maliyetinin kat be kat üzerinde satılan ürünler tüketicinin ekonomik gücü yeterse alınıyor, sağlıksız gıdalar uzun süre bekletme ve hatalı pişirme yöntemleri nedeniyle israf edilerek tüketiliyor.”

Bu sorunlara ayrıca aracılar nedeniyle tüketicinin ödediği paranın çiftçiye gelir olarak yansımıyor oluşu, GDO’lar, gıda ulaşımı kaynaklı sera gazı salımı, iklim değişikliği kaynaklı kuraklık ve sellerin yol açtığı zararı da eklersek gıda güvenliği üzerindeki tehditler tablosunun ne denli kalabalık olduğu ortaya çıkar. Dünya genelinde yılda yaklaşık 2,5 milyon ton bitki koruma ürünü kullanılıyor. Öyle ki, masum ve sağlıklı bilinen elma bile, soframıza gelene kadar 1 ila 8 pestisit ile ilaçlanabiliyor. Bu kimyasallar arttıkça ortaya çıkardıkları sağlık ve çevre riskleri de artıyor. Örneğin, 2012 yılında pestisit kalıntısı nedeniyle AB ülkeleri tarafından uygun bulunmayan bitkisel ürün parti sayısı 67 idi.

Hacettepe Üniversitesi Gıda Mühendisliği Bölümü öğretim üyeleri Prof. Dr. Ümran Uygun ile Prof. Dr. Hamit Köksel, “Gıda Güvenliğini Tehdit Eden Kimyasallar” başlıklı çalışmada, bu kimyasallardan bazılarını şöyle sıralıyorlar: Bitki koruma ürünlerinin kalıntıları, doğal toksik maddeler (mikotoksinler, bitki toksinleri vb.), işleme sırasında oluşan toksinler (akrilamid, heterosiklik aromatik aminler, furanlar vb.), gıda alerjenleri, ağır metaller (kurşun, arsenik, cıva, kadmiyum vb.), endüstriyel kimyasallar (dioksinler, benzen, perklorat vb.), ambalaj materyallerinden geçen maddeler ve hile amaçlı katılan maddeler (melamin vb.).

Bütün bu kimyasal bombardımanında gıda güvenliğini sağlamak oldukça zor… Örneğin tarımda kullanılan pestisitler ile suni gübreler, toprağın fakirleşmesine ve su varlığının kirlenmesine yol açabildiği gibi, soluduğumuz havayı da kirletiyor; dolayısıyla sadece gıdalardan değil, havadan da zehirlenme riski yaratıyor. Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi emekli öğretim üyesi Prof. Dr. Nafiz Delen, yüksek buharlaşabilme yeteneğine sahip pestisitlerin, uygulandıktan sonra yüzde 80-90 oranında buharlaşarak havaya karışabildiğini söylüyor ve ekliyor: “Bu durum, soluduğumuz havanın yoğun biçimde kirlenmesine yol açabildiği gibi, hastalıklarla, zararlılarla ya da yabancı otlarla kimyasal savaşımda etki düşüklüğüne neden olabilir. Örneğin, herbisit karakterdeki trifluralin, toprağın 7,5 cm derinliğine karıştırılmış olsa bile, 90 gün süreyle, uygulanan miktarın  yüzde 3,4’lük bölümü havaya karışmaya devam eder. Havaya karışan pestisitler yağmurla yeryüzüne dönerek toprağı, suyu hatta tarım ürünlerini kirletebilir.” Delen, havanın pestisitler de dahil olmak üzere, kimyasal maddelerle kirlenmesinin insanlarda, özellikle de çocuklarda solunum, kalp-damar, kan, sinir, üreme ve immünolojik hastalıklar ve endokrin sistemi bozuklukları, hatta akciğer kanserleri gibi sağlık sorunlarına yol açabileceğini söylüyor.

Pestisitler aynı zamanda bitkilerin tozlaşabilmesi için ihtiyaç duyduğumuz arı, böcek ve kuşların azalmasına da neden oluyor ve gıdanın sürdürülebilirliğini tehdit ediyor.

Doğadan uzaklaştıkça katkı maddeleri artıyor

Gıda güvenliği konusunda en önemli sorunlardan biri de gıdaların işlenmesi sırasında uygulanan yöntemler ve katkı maddeleri.

Katkı maddeleri hayatımıza o kadar hızlı girdi ki, bunların gerçek mi yoksa suni mi olduğunu sorgulama ihtiyacı bile duymadık. Eskiden ne sütteki antibiyotik sorgulanırdı, ne de tavuktaki hormon. Sebzeler, meyvelerde kalıntı diye bir şey yoktu. Kimse yediği öğünlerin besleyici değerini sorgulamazdı, çünkü onlar gerçekten gıdaydı.

Gıdadan ve onu yetiştiren çiftçiden, üreticiden o kadar uzaklaştık ki, tabağımıza gelene kadar geçen sürede bozulmasını önlemek için mühendislerin laboratuvarlarda ürettiği katkı maddelerine ihtiyaç duyuyoruz. Turşu kurmadan kurutmaya, tarhanadan konserveye kadar geleneksel saklama ve koruma yöntemlerini ise çoğumuz ya bilmiyoruz ya da koca bir endüstriye teslim etmiş durumdayız.

Gıda adı altında rafları kaplayan ürünlerin içinde raf ömrü uzasın, kıvamı yerinde olsun ya da güzel görünsün diye, tanımadığımız pek çok kimyasal ve katkı maddesi var: Tatlandırıcılar, lezzet artıcılar, kıvam artırıcılar, renklendiriciler, koruyucular, asit oranı düzenleyenler, topaklanmayı önleyenler ve daha pek çok laboratuvar ürünü… Örneğin, işlenmiş veya yüksek glisemik indeksli gıdalarda bulunan nişastalı karbonhidratlar, yüksek şeker içerikleri nedeniyle aşırı insülin salgılanmasını uyarıyor ve bu da hipoglisemi dediğimiz kan şekeri düşüklüğüne neden oluyor. Blue 1, Red 40, Yellow 6 gıda boyalarının bazı bireylerde alerjiye neden olduğu bildiriliyor. Sosis, salam, sucuk ürünlerinde kullanılan sodyum nitrit ile tavuk çorba bazlarında ve sakızlarda bulunan propil galatın ise kanserle ilişkisi olduğu belirtiliyor. Journal of Toxicology’de yayımlanan bir araştırmaya göre, taranan 1500 gıda katkı maddesinden 31’i potansiyel olarak östrojeni taklit ediyor. Bu zenoöstrojenler, sperm sayısını azaltıyor, kadınlarda meme kanseri riskini artırıyor ve hormon düzensizliklerine neden olarak gösteriliyor.

Gıdadan geriye kalan…

Gıda işlemede kullanılan yöntemler son derece karmaşık; pastörizasyon, sterilizasyon, homojenizasyon, dondurma, UHT vb… Bu yöntemlerden sonra geride kalan şey gerçek anlamıyla gıda mı, sorgulamak gerekiyor.

National Geographic Türkiye’nin 2012 yılında bilim insanlarının katkısıyla yayımladığı Gerçek Gıda rehberine göre, rafinasyon gibi bazı işleme yöntemleri gıdaların besin değerini azaltıyor. Örneğin, öğütme ve kabuk soyma, lif oranını azaltıyor, yüksek ve uzun süreli ısıl işlemler ise protein kalitesini etkiliyor. Kepeğinden ve özünden ayrılmış tahıllar da besleyici değerinden kaybediyor. Araştırmalar zeytinyağı rafinasyonundan sonra zeytinyağının demir ve fosfor, E vitamini ve diğer yağda çözünen vitamin oranlarında azalma olduğunu, dolayısıyla besin değerlerinin azaldığını ortaya koyuyor.

Değiştirilen genler, iklimler ve tohumlar

Verimlilik ve daha fazla ürün yetiştirme iddiasıyla geliştirlen genetiği değiştirilmiş ürünler de hem gıda güvenliği hem de gıda güvencesi açısından ciddi bir tehdit oluşturuyor. Hibrit ve laboratuvar ortamında üretilen GDO’lar doğadaki gen kaynağımız olan yerli/yabani ırklarla tozlanarak biyolojik çeşitliliği ve ekosistemi tehdit ediyor. İnsan sağlığı ve ekosistem/doğa üzerindeki olası etkileri, uzun yıllara dayanan araştırmalar yapılmadan kullanıma sunulan GDO’lu tohumlarla dünyamız ve insanlık, rızası olmadan denek olarak kullanılıyor.

Tarımsal üretimde yüzde 16’lık bir azalmaya yol açacağı öngörülen iklim değişiklikleri; dayanıklı yerel tohumlar yerine verimlilik adına kullanılan, ancak sadece tarım ilaçları ve suni gübrelerin desteğiyle meyve verebilen hibrid tohumlar; doğanın işleyişini gözlemleyerek hareket eden küçük ölçekli, geleneksel çiftlik modellerinin giderek yok olması da gıda güvenliğinin önündeki tehditler arasında…

Gıda tüketimi nüfustan hızlı artıyor

İnsanın iflah olmaz iştahı sonucu, gıdaymış gibi gösterilen ürünler rafları doldururken, gerçek gıdaya ulaşım giderek zorlaşıyor. Araştırmalar daha fazla gıdaya gereksinim duymamızın tek nedeninin nüfus artışı olmadığını gösteriyor. Dünya genelinde -özellikle de Çin ve Hindistan’da yaşanan refah artışıyla- et, süt ve yumurtaya yönelik artan talep paralelinde, daha fazla büyükbaş hayvan, domuz ve tavuğu beslemek üzere, daha fazla mısır ve soya fasulyesi yetiştirme baskısı da artıyor.

Türkiye’de de hayvansal protein talebi nüfusa oranla daha hızlı artıyor. Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre, 2002’de 420 bin ton kırmızı et üretilirken, 2013’te bu sayı 996 bin tona yükseldi. Türkiye nüfusunun 2002’de 65 milyonken, 2013’te 77 milyona ulaştığı göz önüne alındığında, et üretiminin nüfusa göre ciddi bir artış gösterdiği ortaya çıkıyor. 11 yılda et üretimi yüzde 100’den fazla artış gösterirken, nüfus sadece yüzde 18 arttı.

Bir yanda daha fazla kimyasal, hibrid tohumlar, GDO’lar ve katkı maddeleri ile daha fazla gıda üretimi destekleniyor, diğer yanda her yıl 1,3 milyar ton gıda israf ediliyor. Bu israf nedeniyle ekili tarım arazilerinin yüzde 28’inde yapılan tarım boşa gidiyor. Türkiye’de de durum farklı değil. Ülkemizde tüketilen sebze ve meyvenin yaklaşık dörtte biri, tüketim merkezlerine ulaşamadan zayi oluyor.

National Geographic dergisinde yayımlanan bir araştırmaya göre, bu tüketim alışkanlıklarıyla devam edersek, nüfus artışı ve daha zengin beslenme tarzlarının oluşturduğu çifte darbe sonucu, 2050 yılına kadar, yetiştirdiğimiz ekin miktarını yaklaşık iki katına çıkarmamız gerekecek.

Sorunun daha fazla yiyecek üretmek olmadığı aşikâr. FAO’nun da belirttiği gibi, açlık ya da yetersiz beslenmenin nedeni, gıda üretiminin miktarıyla ilgili değil. Sorun, tüketim alışkanlıklarımız, gıdanın dağıtımı ve üretilenlerin çok ama gerçek gıda olmamasından kaynaklanıyor. Rafların besleyicilikten uzak yiyeceklerle dolu olması, ne gıda güvenliğini ne de yetersiz beslenme sorununu hafifletiyor. Üstelik daha fazla yiyecek üretme telaşı daha fazla kimyasal, daha fazla kirli toprak ve su anlamına geliyor –ki bu da gıda üretiminin devamlılığı açısından büyük bir sorun teşkil ediyor.

Gerçek gıdaya erişmek lüks değil hak!

Sorunun çözümü, beslenme alışkanlıklarımızı ve ihtiyaçlarımızı gözden geçirerek gıda üretim ve erişim stratejilerini değiştirmemizde saklı. İbreyi daha fazla gıda üretiminden, güvenli gıda üretimine döndürmek gerekiyor.

Bu dönüşümü sağlamak elbette kolay değil. Yine de artık bir sanayi ve mühendislik alanı olan gıdanın, zararlı kimyasallar, katkı maddeleri ve işlemlerden arındırılıp, güvenliği sağlanarak sofralarımıza ulaşması mümkün…

Üstelik sanıldığının aksine doğal ürünlerin maliyeti konvansiyonel ürünlerden daha düşük ve gerçek gıdaya erişmek bir lüks değil bir hak…

“Ekolojik gıda daha pahalı” söylemleri gerçeği yansıtmıyor. Evet, doğa dostu yöntemlerle üretilen gıdaların parasal maliyeti (üretim azlığı, emek yoğun üretim, depolama, lojistik maliyetler vs nedeniyle) yüksek olabilir. Ancak parasal olarak ölçülebilen maliyetler büyük bir yanılgıyı da beraberinde getiriyor. Çünkü çevresel maliyetler, etiketlere yansımıyor.

Konvansiyonel olarak yetiştirilen ürünlerde gerek yetiştirme, gerek depolama, gerekse işleme süreçlerinde kullanılan kimyasalların toprakta, suda ve canlılarda neden olduğu tahribatın maliyetini kimse ödemiyor. Yıllarca yüksek verim almak için yoğun tarım yapılan bir toprağın fakirleşerek, tarım arazisi olarak kullanılamayacak duruma gelmesinin hesabını çiftçiden başka kimse ödemiyor. Suni gübrelerin yol açtığı su kirliliği, pestisitlerin neden olduğu biyolojik katliam ve sağlık sorunlarının maliyetleri hesaplanamayacak denli yüksek.

Ülkemizde sadece hayvan yemi olarak kullanımına izin verilmiş olsa da, GDO’ların tozlaşma yoluyla biyolojik çeşitliliğe verdiği zarar ve taşıdıkları sağlık risklerinin maliyetlerini hesaplayabilmek neredeyse imkânsız. Çünkü geri dönüşü olmayan zararlar söz konusu.

Gıda sistemleri yeryüzündeki toplam sera gazı salımlarının yüzde 19-29’undan sorumlu. O zaman sera gazı salımları sonucu ortaya çıkan iklim değişikliğinin yol açtığı kuraklık ve seller nedeniyle ziyan olan tonlarca gıdanın ve ortaya çıkan zararın sorumlusu da bu yaygın gıda sistemleri…

Gıdamız için gerekli toprak ve suyun giderek kirlenmesi; suni gübreler, yoğun hayvancılık ve gıda taşımacılığı gibi nedenlerle iklimlerde yaşanan değişikliklerin neden olduğu zararlar da gıda fiyatlarına yansımıyor.

Dünyada tüketilen suyun yüzde 75’i tarımda kullanılıyor. Heinrich Böll Vakfı’nın Et Atlası Raporu’na göre, bir kilo kırmızı et üretimi için 15 bin 455 litre su gerekiyor. Bu miktarda su; yem, ilaç, kimyasal üretimi, kesim, saklama, soğutma ve ulaştırma için kullanılıyor. Bitkisel üretim için harcanan su ile ilgili veriler de şaşırtıcı rakamlar içeriyor; waterfootprint.org verilerine göre, bir kilo pirinç için 3 bin 400 litre, bir kilo pamuk için 2 bin 700 litre, bir kilo makarna için 1900 litre su gerekiyor.

Dünyada da durum farklı değil. Brezilya’nın Amazon bölgesinde 1,2 milyon hektardan daha büyük bir alan hayvan beslenmesinde kullanılan soya üretimi için yok edilmiş durumda. Hayvan beslenmesinde kullanılan soya ve mısır tarımı için yakılan ormanların yol açtığı çevresel yıkımın maliyeti ise hesaplanamasa da iklim değişikliklerinin yol açtığı maliyetlere eklenebilir.

Bütün bu verileri dikkate aldığımızda ortaya çıkan gerçek şu: Beslenme konusunda yaptığımız tercihlerde, sadece damak keyfimiz ve sağlığımız için değil, gezegenin ve gıdanın geleceği için de karar veriyoruz.

Verimlilik yerine onarıcı tarım ve çeşitlilik

Nüfus artsa da dünyada var olan tarım arazilerinde doğa, iklim ve çiftçi hakları gözetilerek, aynı zamanda gıda güvenliği sağlanarak gıda yetiştirmek ve üretmek mümkün. Kimyasalların tarımsal verimliliği artırdığı ve bunun için vazgeçilmez olduklarına dair iddialar gerçeği yansıtmıyor. Örneğin, World Watch Magazine’de yayınlanan bir araştırma, ABD’de 1950’li yıllarda böceklerin neden olduğu yıllık ürün kaybı yüzde 7-8 civarında iken, bu oranın günümüzde yüzde 12-13’ler düzeyine ulaştığını belirtiyor. 1950’li yıllara kıyasla, kullanılan pestisit miktarı 10 misli artmasına rağmen böcekler yüzünden kaybedilen ürün miktarının iki katına çıkmış olması, pestisitlerin etkisini ya da daha doğru tabirle, etkisizliğini gözler önüne seriyor.

Her ne kadar bugün yaygın olan konvansiyonel üretim sistemleri tersini iddia etse de, araştırmalar ve uygulanan ekolojik yöntemler, toprağı beslemeyi ve zenginleştirmeyi temel alan onarıcı tarım ile birlikte yerel üretim ve kullanımla gerçek gıdaya erişimin mümkün olabileceğini gösteriyor. Üstelik herhangi bir çevresel maliyete yol açmadan…

Türkiye Ziraat Odaları Birliği’ne göre, sadece tarım arazilerinden her yıl kaybedilen toprak miktarı 500 milyon ton. Oysa konvansiyonel tarımda yabani ot öldücürüler yüzünden yok edilen yer örtücüler, doğa dostu tarımda toprağı erozyondan korumak için kullanılıyor. Yer örtücüler, suyun toprağın verimli tabakasını alıp götürmesini engellediği gibi, toprağı besleyerek iyileştiriyor. Ayrıca ekolojik tarımda zirai ilaç ve sentetik gübrelerin kullanılmaması da, toprağın kirlenerek fakirleşmesini engelliyor. Bunlar, doğanın sürdürülebilirliğini gözeten yöntemlerden sadece bir kaçı.

Doğa dostu yöntemlerin desteklediği, çeşitliliğin yoğun olduğu tarım alanlarında verimlilik, konvansiyonel üretimin desteklediği monokültür ekim yapılan tarım alanlarındaki verimlilikten yüzde 100 daha fazla. Rodale Enstitüsü’nün 30 yıl süresince yaptığı denemeler, toprak sürülmeden yapılan üretimde ekolojik tarım ile konvansiyonel tarım arasında bir verim farkı olmadığını gösteriyor. Üstelik doğa dostu yöntemlerle üretilen gıdalar konvansiyonele göre daha besleyici. Food Standarts Agency verilerine göre ekolojik gıdalarda protein yüzde 12,7; beta-karoten yüzde 53,6; çinko yüzde 11,3 daha fazla. AB verilerine göre, ekolojik yeşil sebze ve meyvelerdeki C vitamini yüzde 90 daha yüksek.

Konvansiyonel üretimde verimliliğin ve nüfusun beslenmesi için tarım arazilerinin artması gerektiği iddia edilirken, Türkiye’de verimli bazı tarım arazilerinin tarım dışı amaçlarla kullanılmasına izin verilebiliyor. TÜİK verileri, Türkiye’nin 18 yılda, işlenen tarım alanının 3 milyon hektarını kaybettiğini gösteriyor. Hayvanlara GDO’lu yem yedirmek yerine, otlayabileceği yüzbinlerce hektar mera arazisinde ise işlemeli tarım yapılıyor.

Doğa dostu üreticiyi destekleyen türeticiler

Tarım politikalarının, çevresel maliyetlerin gözetildiği ve doğanın sürdürülebilirliğinin esas alındığı doğa dostu yöntemlere doğru evrilmesinde, üreticiler kadar tüketicilere de sorumluluk düşüyor.

Gıda güvenliği üzerindeki tehditler arttıkça gerçek gıdaya ulaşma yolundaki çabalar da artıyor. Üretiminde doğanın işleyişini gözlemleyerek hareket eden, küçük ölçekli, geleneksel çiftlik modellerini desteklemek gıda güvenliğinin sağlanmasında önemli rol oynuyor. Örneğin, Türkiye’de 1999 yılında ekolojik gıdalar sadece birkaç doğal ürün dükkânında bulunabiliyordu. Aradan geçen 17 yılda doğal ürün dükkânlarının sayısı onlarla ifade edilirken, bu ürünler marketlerden, internetten veya sayısı giderek artan ekolojik pazarlardan edinilebiliyor.

Yanı sıra toprakla daha yakın olmak ve gıdasının bir bölümünü de olsa kendi yetiştirmek isteyenler, balkon ya da hobi bahçelerinde küçük bostanlar kuruyor. Büyük kentlerin yakınlarında halen küçük çapta çiftçilik yapanlarla anlaşan kentliler, çiftçileri destekleyen organizasyonlar kurarak gıdasının bir bölümünü bu çiftliklerden temin ediyor.

Ya da doğa dostu üretim yapan çiftliklerin yayımladığı sipariş listelerinden gerçek gıdaya ulaşmaya çalışıyor.

Doğa dostu yerel ürün üreticilerini doğrudan destekleyen modelleri hayata geçirerek tüketicilikten türeticiliğe geçiş mümkün. Ancak mutfağımıza giren her ürünü bu çiftlik ya da üreticilerden edinmek herkes için mümkün olmayabilir. Ürünlerin etiketini doğru okumak, içinde ne olduğunu anlamadığımız yiyeceklerden uzak durmak ve olabildiğince evde üretmek de gıdamızın güvenliği açısından önemli.

Ne yediğini bilme hakkı

Gıda güvenliğinin sağlanması için yeterli miktarda besleyici gıdanın, herkes için ve her yerde, fiziksel ve ekonomik olarak erişilebilir olmasını sağlamak gerekiyor. Gıda üretimine dair bilgiler bize, ekosisteme ve sağlığa dair maliyetleri de hesaba katarak, gıdanın gerçek maliyetleri hakkında daha fazla şey öğrenmemiz gerektiğini hatırlatıyor.

Bu maliyetlerin farkında olan kişi, kuruluş ve topluluklar gıda üretimi, dağıtımı ve tüketiminde ekolojik, adil, yerel ve katılımcı sistemler oluşturarak, söz konusu çevresel ve sosyal maliyetleri azaltabilecek örnekler oluşturuyor. Tohumdan hasada, hasattan son kullanıcıya ulaşıncaya kadar canlı ve çevre sağlığına zararlı kimyasalların kullanılmadığı doğa dostu yöntemler, gıda güvenliğinin sağlanmasında ve sağlıklı beslenme yolunda fırsatlar sunarken, küçük çiftçinin geçim standartlarının yükseltilmesini de sağlıyor.

Ne yediğimizi bilmeye hakkımız var!

Eğer gıdayı kendimiz üretmiyorsak, uzun süre dayanabilenler yerine taze olanları, kaynağını ve doğa dostu yöntemlerle üretildiğini bildiklerimizi seçmek, bizi gerçek gıdaya götüren en güvenli yollar.

Hâlâ seçme şansımız var ve seçimlerimiz geleceğimizi belirliyor…

Bu yazı gidatopluluklari.org/ dan alınmıştır

 

Oya Ayman

Diyarbakır’da HDP yetkilileri ile ittifak görüşmesi

“Kürdistani Seçim İttifakı”nı oluşturan beş parti ile HDP yetkilileri arasında Diyarbakır’da yapılan görüşme sonrasında bir açıklama yapan HDP Eş Genel Başkanı Buldan, “Bu ittifakın daha da büyümesi Kürtlerin geleceği açısından anlamlıdır” dedi.

HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan, 2 Mayıs’ta ittifak açıklaması yapanbeş Kürt partisinin temsilcileriyle HDP Diyarbakır İl binasında bir araya geldi.

Kürdistan Demokratlar Platformu (KDP), Azadi Hareketi, Kürdistan Özgürlük Partisi (PAK), Kürdistan Sosyalist Partisi (PSK) ve Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi (PDK-T) yetkilileriyle yapılan görüşme sonrası düzenlenen ortak basın açıklamasında konuşan Buldan, beş partiden gelen ortak taleplerin, Kürt halkının geleceğini ilgilendiren talepler olduğunu belirtti.

İttifakın daha da büyümesinin Kürt halkının geleceği açısından anlam taşıdığını vurgulayan Buldan şunları söyledi:

“24 Haziran seçimleri öncesi oluşacak Kürt ittifakı, Kürtlerin yarınları açısından oldukça anlamlıdır, önemlidir. Heyetin bize ilettiği talepler bizim de kabul ettiğimiz taleplerdir. Bu talepler, Kürt halkının geleceğini ilgilendiren taleplerdir. Bu talepleri önemsediğimizi, en kısa zamanda da bir cevap vereceğimizi söylemek istiyorum. Bu ittifakın daha da büyümesi Kürtlerin geleceği açısından anlamlıdır. Dolayısıyla bu tür görüşmeleri önümüzdeki dönemde de sürdüreceğiz. Bu ittifakın daha da büyümesi için elimizden gelen tüm çabayı göstereceğiz.”

 

(Bianet)

Hindistan’da kum fırtınaları: 125 kişi öldü

Hindistan’ın kuzeyindeki Uttar Pradesh ve Rajasthan eyaletlerinde yaşanan kum fırtınasında en az 125 kişi ölürken, çok sayıda kişi de yaralandı. Kum fırtanası elektrik dağıtım hatlarını tahrip etti, ağaçları yerlerinden söktü ve evleri yıktı. Ölenlerin çoğunun evleri yıkıldığı sırada uyuyanlar ve yıldırım çarpanlar olduğu belirtildi.

Hindistan’ın bu kesiminde, yaz aylarında sık sık kum fırtınaları görülüyor ancak bu kadar çok sayıda can kaybı pek yaşanmamıştı. Yetkililer ölü sayısının artabileceğini söylüyor.

Kum fırtınaları Rajashtan eyaletindeki, Alwar, Bharaptur ve Dholpur bölgelerini de etkilerden bu bölgelerde en az 31 kişi hayatını kaybetti. Yetkililer en kötü etkilenen Alwar bölgesinde okulların kapatıldığını açıkladı. Eyalet yönetimi, fırtınadan etkilenenlere 6’şar bin dolar yardım yapılacağını belirtti.

Rajasthan eyaleti yönetiminden Hamant Gera “20 yıldır görevdeyim ve böyle kötüsünü görmedim. Fırtanın gece yaşanması nedenyile insanlar uykularından yakalandı ve kerpiç evlerin duvarları yıkılınca kaçamadılar” dedi.

Kum fırtınaları 100 kilometreden daha fazla uzaklıktaki başkent Yeni Delhi’de de etkili oldu. Yetkililer, fırtınaların birkaç gün daha etkili olacağını belirtti.

 

(Yeşil Gazete)

Bitkilerin birbiriyle ‘konuştuğu’ bilimsel olarak kanıtlandı

İsveç’te yapılan bir araştırma, yan yana diktiğimiz bitkilerin birbiriyle iletişim kurduğunu ortaya koydu. Araştırmaya göre, bitkiler toprak altı sinyallerle anlaşıyor.

Bitkilerin birbirleriyle iletişim kurduğu tezi bilimsel bir araştırmayla kanıtlandı.

Mısır tohumlarını inceleyen bilim insanları, bitkilerin birbirlerine toprak altından sinyaller gönderdiğini, diğerleriyle aralarındaki mesafeyi bu şekilde ayarladıklarını tespit etti.

Gazete Duvar’da yer alan habere göre, İsveç’teki Uppsala Üniversitesi’nde yapılan araştırmaya göre, kalabalık veya sıkışık bir ortamda bulunan bitkiler toprağa gönderdikleri sinyallerle, komşularının gölgede kalmaması için daha hızlı büyümelerini sağlıyor.

Toprak altındaki kimyasallar da bitkiler arası iletişimi sağlıyor

Araştırma ekibinin başındaki Velemir Ninkovic bu durumu, “Bizler komşularımızla sorun yaşadığımızda taşınabiliriz. Bitkiler bunu yapamıyor. Bunu kabule etmişler ve rekabetöi durumlardan kaçınmak için sinyalleri kullanıyorlar” sözleriyle anlattı.

Geçmişte yapılan bir araştırma, bitkilerin komşularına dokunduklarında büyüme stratejilerini değiştirdiklerini ortaya koymuştu.

Olgun bitkilerin kalabalık ortamlarda ‘çekingen’ davranıp büyümelerini dizginlediği, diğerlerinin ise daha savaşçı bir yaklaşım sergileyerek kök büyütmek yerine toprak üstünde genişlediği görülmüştü.

Son araştırma, bu durumun sadece yaprakların dokunmayla yönlendirilmediğini, toprak altındaki kimyasalların da bitkiler arası iletişim sağladığını ortaya koydu.

 

(Gazete Duvar)

Kamuoyu baskısı işe yaradı: Yeterli sayı bulunamadı, üniversiteleri bölen tasarı 8 Mayıs’a ertelendi

Aralarında İstanbul, Gazi ve Anadolu üniversitelerinin de bulunduğu bazı üniversiteleri bölerek yeni üniversiteler kurulmasını öngören tasarının Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki (TBMM) görüşmeleri dün tamamlandı.

2 Mayıs’ta 17 maddelik tasarının ilk 6 maddesi Meclis Genel Kurulu’nda kabul edilmiş, üniversitelerin bölünmesini içeren 7’nci maddenin görüşülmesi 3 Mayıs’a bırakılmıştı.

Dünkü oturumda karar yeter sayısı bulunamadığı için üniversitelerin bölünmesinin de aralarında olduğu diğer maddelerin görüşülmesine 8 Mayıs’ta devam edilecek.

İşte 17 maddelik “Yükseköğretim Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı”

Haberi sosyal medyadan duyuran CHP Milletvekili Mustafa Balbay, “Karar yeter sayısı istedik, iktidar bulamadı. Üniversitelerin bölünmesi yasası 8 Mayıs’a ertelendi. Direnirsek kazanacağız.” ifadelerini kullandı.

İstanbul Üniversitesi öğrencileri günlerdir gerçekleştirdikleri eylemlerle üniversitelerini bölen yasa tasarısını kabul etmeyeceklerini ifade etmişlerdi.

Cerrahpaşa Tıp Fakültesi öğrencileri, dün gece yasa tasarısının Meclis Genel Kurulu’nda görüşüldüğü sıralarda nöbet tutmak üzere Cerrahpaşa Tıp Fakültesi bahçesinde buluşmuştu.

Sosyal medya üzerinden yürütülen kampanya kapsamında #TasarıyıGeriÇek #ÜniversitelerBölünmesin hasgtagleri kullanılarak tasarının geri çekilmesi talep ediliyor.

Tasarı 25 Nisan 2018’de Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonuʼndan geçmişti.

Kabul edilen 6 maddede neler var?

* Özel okullar ile özel öğrenci yurt ve benzeri kurumların taşınır ve taşınmaz mallarının haczi, yürütülen takipler hariç olmak üzere içinde bulunulan eğitim ve öğretim yılı sonunda yapılacak.

* Kamu kurum ve kuruluşlarının merkez teşkilatlarına ait kadrolarındaki müfettiş, denetçi ve uzman personel, YÖK’ün talebi üzerine Yükseköğretim Denetleme Kurulu’nda, 2 yıla kadar görevlendirilebilecek.

* YÖK, gözetim ve denetim görevi kapsamında, vakıf yükseköğretim kurumlarının ilişkili kişiler ile yaptıkları mal veya hizmet alım ya da satımlarına veya parasal hareketlere ilişkin olarak bu kişilerden bilgi ve belge isteyebilecek ya da inceleme talep edebilecek.

* İlişkili kişi, kurucu vakıf ve vakıf yükseköğretim kurumlarının mütevelli heyet üyeleri ve yöneticilerinin ilgili bulunduğu gerçek kişi veya kurum ile idaresi, denetimi veya sermayesi bakımından doğrudan veya dolaylı olarak bağlı olduğu ya da nüfuzu altında bulundurduğu gerçek kişi veya kurumları ifade edecek.

* Mütevelli heyet üyeleri ve yöneticilerin eşleri, mütevelli heyet üyeleri ve yöneticilerin veya eşlerinin üstsoy ve altsoyu ile üçüncü derece dahil yansoy hısımları ve kayın hısımları da ilişkili kişi sayılacak.

* YÖK, vakıf üniversitelerinin yurt dışı mali ve finansal ilişkilerinin denetimini, ilgili kamu kurum ve kuruluşlarından talep edebilecek.

* Vakıf üniversitelerinin satım, kiralama, mal ve hizmet alımları ile yapım işlerinde uyacakları usul ve esaslar, YÖK tarafından çıkarılan yönetmelikle belirlenecek.

* YÖK’te ihtiyaç duyulan uzman personel, 3 yıllık süre zarfında diğer kurumlardan Yükseköğretim Kurulu uzmanı olarak atanabilecek. Atanacakların sayısı, Yükseköğretim Kurulu uzmanı kadro sayısının yüzde 20’sini geçemeyecek.

* İlahiyat önlisans programından mezun olanlara ilahiyat fakültesi ve aynı programı uygulayan fakültelerde eşdeğer alanlarda lisans tamamlama eğitimi yaptırılacak. Bu eğitimin usul ve esasları ile her yıl tahsis edilecek kontenjanlar YÖK tarafından belirlenecek.

* Uludağ Üniversitesinin adı “Bursa Uludağ Üniversitesi”, Cumhuriyet Üniversitesinin adı “Sivas Cumhuriyet Üniversitesi”, Adnan Menderes Üniversitesinin adı “Aydın Adnan Menderes Üniversitesi”, Abant İzzet Baysal Üniversitesinin adı “Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi”, Mustafa Kemal Üniversitesi’nin adı “Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi”, Dumlupınar Üniversitesinin adı “Kütahya Dumlupınar Üniversitesi”, Gaziosmanpaşa Üniversitesinin adı “Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi”, Okan Üniversitesinin adı “İstanbul Okan Üniversitesi”, Namık Kemal Üniversitesinin adı “Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi”, Ahi Evran Üniversitesinin adı “Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi”, Mehmet Akif Üniversitesinin adı “Burdur Mehmet Akif Üniversitesi”, Erzincan Üniversitesinin adı “Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi” ve Bozok Üniversitesinin adı “Yozgat Bozok Üniversitesi” olarak değiştirilecek.

 

(Bianet, Gazete Sol)