Hafta SonuManşet

[Yaşadım Diyebilmek] Bakmıyor çeşm-i siyah… – Şahin Tekgündüz

Hayatımın ikinci durağı Bor… Nevşehir’de küçük bir mâliye memuru olan babam 1942 yılında Niğde’nin ilçesi Nevşehir’den bir başka ilçesi olan Bor’a atanıyor. Yağmurlu bir sonbahar gecesinde, Austin bir kamyonun şoför mahallinde gidiyoruz Bor’a. Evimizin penceresi Halil Nuri Yurdakul Kütüphanesi denen iki katlı taş bir binaya bakıyor. Biraz daha uzakta da polis karakolu var. İki katlı. Önündeki toprak damda borulu bir gramofon, kalın sesli bir adam hep Anadolu Ajansı diye başlayıp, savaştan, Almanlardan, Fransızlardan, Hitler diye birinden, İsmet Paşa’dan söz ediyor. Hiçbir şey anlamıyorum ama annemler Hitlerden çok korkuyorlar. Biraz sonra da ince ve yanık sesli bir kadın, “bakmıyor çeşm-i siyah” diye şarkılar söylüyor; annem Hamiyet Yüceses diyor.

Anneannem, mısır ekmeği yapıyor? Tepsideki sapsarı mısır unu hamurunu küçük teyzemle çarşıdaki fırına götürüyoruz. Samiye teyzem benden biraz büyük ama arkadaş gibiyiz. Fırında ekmeğimizin pişmesini beklerken başka bir sokağa gidiyoruz. Sokak kalabalık. Duvarları yıkılmış kerpiç bir evin içi görünüyor. Tavanda asılı bir adam sallanıyor. Evin önünde yere oturmuş fakir bir kadın dizlerine vura vura ağlıyor, yanında oturan iki küçük çocuk da ona bakıyor. İçim bulanıyor. Teyzem, “Yazık, açlıktan kendini asmış” diyor. Sonra polisler gelip bizi kovalıyor. Kaçıp fırına geliyoruz. Fırının önü fakir insanlar ve çocuklarla dolu. Onlardan korkuyorum. Bazı amcalar teyzeler onlara ekmek veriyor. Biz, sıcak tepsideki mısır ekmeğini ellerimiz yana yana eve getiriyoruz. Onlar arkamızdan bakıyor. Eve gelince anneannem ekmeği dilimliyor, önce Şânur’a, sonra da teyzemle bana veriyor. İçi sapsarı göz göz olan mısır ekmeğini çok seviyorum ama annemler sevmiyor. Annem içini çekip,

“Davut Ağa’nın somunu olacaktı ki…” diyor. Davut Ağa’yı biliyorum. Nevşehir’de fırını var. Dedem bana, mührünü bastığı yuvarlak kartonları verir, “Hadi bu bilatlarla (bilet) Davut’tan Ramazan pidesi al benim aslan torunum” derdi. Davut Ağa da, sıcacık pideleri kollarımın üzerine koyar, kafamı okşardı. Fırının karşısındaki evimize gelirken dedem pencereden beni izler, eve gelince de kucağına alıp “Aslan torunum bana pide aldı” diye yanaklarımdan öperdi. Dedem öldü.

Babam Bor’da da her sabah işe gidiyor. Bazen de birkaç gün eve gelmiyor. Sonra bir gün beni de ata bindirip Bor’un köylerine götürüyor. Âşar Memuru diyorlar ona. Köylüler ondan kaçıyor. Babamın tabancası var ama saklıyor. Kimi köylüler de beni harman yerinde düvene bindiriyorlar. Çok seviyorum düveni. Önümdeki öküz ağır ağır yürürken, düven sapsarı ekinlerin üzerinden hışırtılarla kayıyor. Önce boynum, sırtım, sonra her yerim kaşınıyor. Ertesi gün hastalanıyorum, Bor’a dönüyoruz. Ateşler içinde yatıyorum. Anneannem geceleri dualar okuyup yüzüme üflüyor. Serin serin üflemesinden hoşlanıyorum. Bir de gece karanlığında gelen keman sesinden. Keman sesi her gece geliyor bitişiğimizdeki evden, ama gündüzleri kesiliyor. Annemler konuşuyor. Adam eskiden çok zenginmiş. Kaza geçirince kör olmuş, fakirleşip memleketi olan Bor’a gelmiş. Yalnız yaşıyormuş. Kör olduğu için de çok iyi keman çalıyormuş. O adam bazen bir elinde keman kutusu bir elinde baston Evrenlerin evine gidiyor. Onu görünce hemen kenara çekilip, bastonuyla yerleri yoklayarak yürüyüşünü izliyoruz. Evren benim arkadaşım. Babası subay. Kemancı’nın akşamları evlerinde keman çaldığını, onu çok sevdiklerini, babasının ona para verdiğini söylüyor. Sonra Evren’in babası başka bir yere tayin ediliyor ve Bor’dan gidiyorlar. Çok üzülüyorum.

Bir gün Şânur’la sokaktan eve döndüğümde annemle teyzemin ağladığını görüyorum. Annem, Kör Kemancı’nın açlıktan kendini astığını söylüyor. Sonra hıçkırarak “Yarbaylar ona yardım ediyordu. Onlar gidince kimsesiz kalıp açlıktan öldü. Biz niye hiçbir şey yapamadık?” diyor. Akşam babam geldiğinde annem hâlâ ağlıyor. Babam da üzülüyor. Annemin ağlaması devam edince ona kızıyor,

“Hanım, sen ne diyorsun? Ağlamayı kes de hâlimize şükret; bugün iki kişi daha kendini asmış açlıktan. Birinin üç tane de çocuğu varmış” diyor. Sonra bir daha hiç keman sesi gelmiyor geceleri. Babam her akşam radyodan ajans haberlerini dinliyor. Radyodaki adam, “Almanlar Majino Hattı’na dayandı” diyor. Ne olduğunu bilmiyorum ama, Majino sözcüğü çok hoşuma gidiyor. Ertesi gün önüme gelene majino majino demeye başlıyorum. Annem kızıyor, beni hükümet konağına babamın yanına gönderiyor. Orada sıkılıyorum. Akşam babamla çıkıyoruz. Babamın elinde bir paket var. Bizim sokağın girişindeki Kasap Cemal’in dükkânına giriyoruz. İlk kez bu kadar eti bir arada görüyorum. Kasap Cemal şişman, göbekli, kıpkırmızı yanaklı, siyah kalın kaşları ve kocaman bıyıkları var. Ceketi göbeğini örtemiyor, içinde yeleği de var. Yeleğinin cebinden de sapsarı bir zincir sarkıyor. Babam onun altın olduğunu söylüyor. Kasap Cemal, simsiyah kıllı, tombul ellerinin baş parmaklarıyla işaret parmakları yeleğinin ceplerinde, göbeği önde babama yaklaşıyor.

“Ooo Mustâbey hoş geldin. Sen bizim dükkânı bilir miydin? Uğramıyordun pek. Maşallah maşallah mahdum da yanında” diyor ve çiğ et kokan tombul parmaklarıyla yanaklarımı okşuyor. Biraz kıyma alıp çıkıyoruz. Eve geldiğimizde babam elindeki paketleri anneme veriyor, “Bak hanım, bu Sümerbank kumaşı, vesikayla verdiler. Paramız olunca Kasap Cemal’inki gibi yelekli bir takım diktireceğim. Al bak bu da kıyma, yarın börek yap, canım çekti, bıktım mısır ekmeğiyle bulgur pilavından” diyor. Sonra da eliyle şişirdiği göbeğine şaplaklar vurarak anneanneme dönüyor,

“Vâlidânım, Kasap Cemal’inki gibi göbeğim olacak benim de, yakışır değil mi?” diyor. Babamın dükkândayken Kasap Cemal’e nasıl imrenerek baktığı gözlerimin önüne geliyor. Anneannem “Allah can sağlığı versin yavrum, her şeyin başı sağlık” diyor. Babamın iki tane altın dişi var. Yalnız gülerken görünüyor. Nevşehir’de ona herkesin Altındiş Mustâbey dediğini anımsıyorum. Babam öyle demelerinden çok hoşlanıyor. Bir de yürürken ayakkabılarının gırç gırç diye ses çıkarmasından… Zaten babam evde hep ayakkabılarını gıcırdatarak yürüyor. Ben de onun gibi yapmak istiyorum, benim ayakkabılarım hiç gıcırdamıyor.

Babam taşındığımız gün koltuğunun altında radyo denen bir kutuyla geliyor eve. Annem kızıyor, “Mustafa bu darlık içinde sırası mıydı öyle bilmediğin bir şeyi almanın?” diyor. Babam o kutuyu duvardaki rafa yerleştirirken, “Hanım giden memur Kasap Cemal’e bırakmış satsın diye, çok ucuza geldi” diyor. Artık odamızın duvarında küçük bir radyo var. Babam “Siera bunun markası, çok iyi bir radyoymuş” diyor. Radyodan arada bir kuş cıvıltıları geliyor, sonra da adamın biri, “Şşşşşt Siera çalıyor!” diye kuşları azarlıyor. Ben de herkese “Şşşşşt Siera çalıyor” demeye başlıyorum. Annemler gülüp başımı okşuyorlar. Birkaç gün sonra Nevşehir’den Hayriye teyzem de geliyor. Çok seviniyor babamın radyo aldığına. Hayriye teyzeme hep radyonun içinden seslerin nasıl geldiğini soruyorum. O da içindeki parmak insanların konuştuğunu ve şarkı türkü söylediğini anlatıyor. Birkaç gün sonra babamlar Münevver teyzelere gidince, o parmak insanları görmek için sandalyeye çıkıp bakıyoruz ama radyo kutusunun her yeri kapalı olduğu için hiçbir şey göremiyoruz.

Günler geçiyor. Annemle teyzem hep roman okuyup ağlıyorlar. Çok ağladıklarında başlarının ağrıdığını söylüyorlar. Gözleri kıpkırmızı oluyor. Alınlarına ıslak tülbentler, yemeniler koyuyorlar. Beni evimizin karşısındaki kütüphanenin müdürü Ragıp Bey’e gönderiyorlar. O da benim geri getirdiğim kitapları alıp yenilerini veriyor. Okuma yazma bilmiyorum ama kitapların adını da, kimlerin yazdığını da ezberliyorum. Annemlerin en sevdiği romanlar, Hıçkırık ve Çalıkuşu… Muazzez Tahsin, Esat Mahmut, Hâlide Edip, Hâlit Ziyâ Uşaklıgil, Kerime Nadir, Perîde Celal aklımda kalanlar.

Yazın babam Nakşiye öğretmenlerle birlikte, Kemerhisar köyünde bahçeli bir ev kiralıyor. Nakşiye öğretmenle annesi Zehra Teyze ve kardeşi Şâdan abla bizim yanımızdaki evde kalıyorlar. Babam ata binip köylere gidiyor, biz onlarla birlikte kalıyoruz. Nakşiye öğretmen de köylere gidiyor. Ama o ata binmekten korkuyor. At arabasıyla, bazen de eşekle gidiyor. Küçük teyzem, Şânur ve ben köydeki çocuklarla oynuyoruz. Çember çeviriyoruz. Zerdâli çekirdekleriyle oyun oynuyoruz. Çekirdek oyununda teyzem beni hep yeniyor ama çemberi ben ondan daha iyi çeviriyorum. Şânur’u oynatmadığımız zaman ağlaya ağlaya eve gidip anneme şikâyet ediyor bizi. Akşam olunca da babamla Nakşiye öğretmenin dönmesini bekliyoruz. Onlar gelince gene savaştan, kıtlıktan, açlıktan, insanların kendilerini astığından söz ediyorlar. İsmet Paşa’yı çok seviyorlar. Babam hep “Paşa olmasa biz de çoktan harbe girmiştik. Şimdi kıtlıktan kırılıyoruz, o zaman bir de harpten kırılırdık” diyor. İsmet Paşa’yı çok merak ediyorum. Köyde elektrik yok, radyomuz da yok.

Şânur da ben de sıtma oluyoruz. Bir de gözlerimiz hastalanıyor. Gözlerimizi hiç açamıyoruz. Annem, “Bunlar hep derenin pis suyundan” diyor. Geceleri de Şânur’la benim başucumda hiç uyumadan oturup, sivrisinekleri kovuyor. Bir gece annem başucumuzda beklerken gürültüler oluyor. Birileri bağırıyor. Annemler dışarı fırlıyorlar. Çok korkup ağlıyorum. Şânur da ağlıyor. Biraz sonra babam soluk soluğa içeri giriyor. Gözlerimi açamadığım için onu göremiyorum. Daha çok ağlıyorum. Zehra Teyzeler de geliyor. Babam, jandarmayla köylüler arasında kavga çıktığını, köylüleri koruduğu için jandarmaların kendisini de kovaladığını söylüyor. Sonra, “Çocuklar iyileşsin de hemen dönelim, ben âşarcı olmak istemiyorum” diyor.

Bor’a dönünce Kütüphane Müdürü Râgıp Bey’in kızı Nimet ablanın öldüğünü öğreniyoruz. Râgıp Bey bize geliyor. Başını önüne eğerek ağlıyor. Eczacının yanlışlıkla, ona ilaç yerine Striknin diye bir zehir hapı verdiğini, kızının gözlerinin önünde kıvrana kıvrana öldüğünü anlatıyor. Artık polislerin damından Hamiyet Yüceses’ten “Bakmıyor çeşm-i siyah” şarkısı gelmiyor. Yalnız harple ilgili Anadolu Ajansı haberlerini açıyorlar. Annemler bir süre Râgıp Bey’den kitap istemiyorlar. Bu defa da karşılıklı geçip örgü örüyorlar. Radyoda hep alafranga müzik çalıyor. Bazen de şarkılar…

Babam âşar memurluğunu bıraktığı için kaymakamın kendisine kızdığını söylüyor, “Tayinimi istedim” diyor. Annem Nevşehir’e gitmemizi istiyor, babam da Niğde’ye… Artık Bor’u hiç sevmiyoruz. Teyzelerimle anneannem bağbozumu için Nevşehir’e gidiyorlar. Annem beni yine Râgıp Bey’den roman istemeye gönderiyor. Râgıp Bey küçülmüş saçları da bembeyaz olmuş. Anneme söylüyorum, “Kolay mı, evladını kaybetti, adamcağızın hayatı söndü” diyor, gözlerinden yaşlar süzülüyor.

Okullar açılıyor. Annem Sümerbank’tan grizet (Bir adı da kumlu olan, gri, kırçıl, pamuklu dokuma) alıp bana önlük dikiyor. Bir de Şânur’la ikimize rugan ayakkabılar alıyor. Lacivert, kısa, ütülü pantolon, siyah rugan ayakkabılar, beyaz kısa çoraplar, grizet önlük ve beyaz yaka ile aynada kendimi çok beğeniyorum. Cumhuriyet İlkokulu’na kaydım yapılıyor. Okulu çok seviyorum. Esin diye bir kız arkadaşım var onu da çok seviyorum. Ama birkaç ay sonra babamın Niğde’ye tayini çıkıyor ve hem Bor’dan, hem de Esin’den ayrılmak zorunda kalıyorum.

 

Şahin Tekgündüz

[email protected]

Kategori: Hafta Sonu