Ana Sayfa Blog Sayfa 2797

Kapıdaki Gıda Krizi: Türkiye’nin yumuşak karnı -1

Türkiye’de bir süredir işler yolunda gitmiyor, mâlum. Hakkında iddianame dahi olmayan insanlar aylarını hapiste geçirdi, muhalefet sindirildi, yüz binlerce insan haklarında somut bir delil olmadan işini ve sosyal haklarını kaybetti. Türkiye, bir başka ülkenin iç savaşa sürüklenmesinde rol oynadı; sonra da oradaki savaşa bizzat dahil oldu.

Yaşananların hızı ve yakıcılığı, başka meseleler hakkında konuşmayı neredeyse imkânsız kılıyor. Ancak ben bu yazıda yine de bütün bu gündemin ötesine geçerek muhtemel sonuçları son derece yıkıcı olabilecek bir başka meseleyi, kuraklığın ve gıda fiyatlarının son yıllardaki seyrini ele alacağım. En sonda diyeceğimi de şimdiden söyleyeyim: Aşağıda anlatacağım gidişat karşısında ciddi önlemler alınmazsa yakın bir zamanda demokrasi mücadelesine rahmet okutabilecek yaşamsal bir mücadeleye savrulma ihtimali var. Hükümet de durumun farkında. Kısa vadeli (muhtemelen seçimlere endeksli) birtakım çözümler üretmeye çalışıyorlar. Ancak dert şu ki ürettikleri çözümler krizi derinleştiriyor.

Yazıyı, oldukça kapsamlı bir meseleyi biraz basitleştirmek pahasına iki bölüme ayırdım. İlk bölümde Türkiye’deki kuraklık verilerinden yola çıkarak toprak kullanımındaki değişimleri anlatacağım. Ardından gıda fiyatları ve izlenen politikaları ele alacağım. İkinci bölümde ise neler yapılabileceğini tartışacağım. Hamasetle geçen bu dönemin mirası, kendini besleyemeyen, kritik kalemlerde yurt dışındaki üreticilere bağımlı, iklim değişikliğinin olası sonuçlarına karşı hazırlığı olmayan bir coğrafya oldu. Anlatacaklarım, Türkiye’deki gıda üretim şeklinin en kısa zamanda değişmesi gerektiğine işaret ediyor.

1-Kuraklık

İklim değişiyor. Bunun en temel göstergesi, karla kaplı gün sayısının hızla azalması. Bu önemli, zira tohumların çimlenmesi için kar gerekiyor. 1970-2015 arasında toprağın karla örtülü olduğu günler %20.6 azaldı. Bu ortalama düşüş. Yıldan yıla değişimler daha sert olabiliyor. Örneğin Türkiye ortalaması 28.7 gün, ama 2014 yılında kar toprağı sadece 11.2 gün örtebildi (Meteoroloji Genel Müdürlüğü 2016). Yıllar arasındaki salınımlar haricinde, bir de coğrafî farklar var. Kimi yerler kuraklıktan ve sıcaklık anomalilerinden (ortalamanın aşırı altı yahut üstü olan değerlerden) daha fazla etkileniyor.

Aşağıdaki haritanın kırmızı ve siyah kısımları, son iki senedir ciddi kuraklık yaşayan bölgeleri gösteriyor. Altını çizmek için yineliyorum: Sadece az yağış almalarından değil, önceki yıllara kıyasla yağışların azalmasından, yani anomalilerden bahsediyoruz. Güneydoğu Anadolu’da son 35 yılın 10’u, son 10 yılın ise 6’sı aşırı kurak geçti (Meteoroloji Genel Müdürlüğü 2018). İstanbul Politikalar Merkezi tarafından yürütülen bir araştırmanın sonuçlarına göre, çiftçilerin %74.21’i kuraklıkların daha sık olmaya başladığını ifade ediyor (Erdil 2018). Özetle görünen o ki Türkiye, yeni bir iklim rejimine kayıyor.

Türkiye’de sulama çoğu yerde yağmur suyuyla değil, yer altı ve nehir sularıyla yapılıyor. O yüzden yağışın azalması, tarımı ilk anda etkileyemeyebilir; yani etkiler geriden gelebilir. Ama bazı değişiklikleri bugün bile çıplak gözle görmek mümkün. Örneğin Yeşilırmak gibi büyük nehirler artık tam olarak “nehir” statüsünde değil (Yerel Gazete- Amasya 2014). Türkiye’nin bir zamanlar ikinci büyük gölü olan Tuz Gölü tamamen kurudu, artık yok (Hürriyet 2008). Elbette ki kalkınma adına yapılan barajların da kuruyan göller-nehirlerde payı var. Hangisinin ağırlığının ne kadar olduğunu bilmek zor; ancak her durumda suyla ilgili bir sıkıntı olduğu aşikâr. Üreticiler sulama yapmak için her sene daha derini kazmak durumundalar; çünkü kullanılan su ile havzaların kendini yenileyebilme oranı denk değil. (Bu, üstüne düşünülmüş bir mevzu da değil.) Mardin çevresindeki topraklarda 20 sene önce 125 metreden çıkan su, artık 470 metreden çıkıyor (Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’ndan alıntı, Karakaş 2018; Diyarbakır yöresi için ayrıca bkz. Çelik 2016).

Rize- Güneysu- 2017

Peki, bu değişimler sonucunda ne oluyor? Çiftçi Kayıt Sistemi’ndeki sayılara göre son on beş senede 620 bin çiftçi toprağını terk etti (Bursa Milletvekili Orhan Sarıbal’ın Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığına verdiği soru önergesi, Sarıbal 2017). Aile mensupları hesaba katıldığında sayı iki milyonu geçiyor. (Kayıt Sistemi tam anlamıyla gerçek sayıları yansıtmayabilir. Toprağını ekmeyi çoktan bırakmış pek çok insan, teşviklerden faydalanabilmek için sistemde gözüküyor. Fakat yine de sert bir düşüş yaşandığı tespitini yapabiliriz). 90’ların köy boşaltmaları yahut önceki on yılların köyden-kente göçü kadar büyük ölçekli bir demografik dönüşüm ile karşı karşıyayız. “Tek sebep iklim değişikliğidir” demek, iddialı olur. Köydeki sosyal hayatın rağbet görmemesi yahut ikinci bölümde değineceğim tarımın (ekonomik) tasfiyesi, hesaba katılması gereken diğer faktörler.

Fakat yine de Suriye’de 2006-2011 arasında, yani rejimin çökmesinden hemen önce, büyük bir kuraklık yaşandığını hatırlamakta fayda var. Bu kuraklığın sonucunda belli bölgelerdeki hayvanların %80’i telef olmuş, pek çok arazi ekilemez duruma gelmişti. Yaklaşık bir milyon insan bu sebeple göç etmiş, sonradan ayaklanmaların başlayacağı Daraa gibi şehirlerde birikmişti (Femia and Werrell 2013; Polk 2013). Denebilir ki “Suriye’de zaten bir baskı rejimi hüküm sürüyordu” yahut “Türkiye dahil bilindik dış güçler Suriye’de savaşı körüklediği için ülke bu duruma geldi”. Bunlar doğru. Benim dediğim daha ziyade şu: Analizlerimiz eksik veriye dayalı olabilir. Yani uzun soluklu ve karmaşık dönüşümleri ıskalıyor olma ihtimalimiz var. Belki 50 yıl sonra çok daha net gözükebilecek birtakım bağlantıları (iklim, savaş ve tek “adam” rejimlerinin güçlenmesi gibi) bugün görmüyor olabiliriz. Faktörlerin toplu etkileri, kırılma noktaları ve çok kapsamlı dönüşümlerin nasıl seyredebileceği ile ilgili şu noktada ancak tahmin yürütebiliriz. Fakat en azından şunu söylemek mümkün: Türkiye ve uluslararası kurumlar, yaklaşmakta olan iklim krizine hazır değil. Bunun belki en çarpıcı örneklerinden biri, Dünya Bankası Sürdürülebilir Kalkınma Ajansı tarafından kaleme alınmış 2008 tarihli Suriye Raporu. Rapor, tarımsal teşvikler hakkında ve yazıldığı zaman Suriye’de kuraklık başlayalı iki sene olmuş. Yazanlar durumun farkında. Şöyle demişler:

Bu yüzyıl içinde iklim değişikliği sebebiyle [Suriye’de] yağışlar azalacak, kurak mevsimler sıklaşacak ve sıcaklıklar 2 ila 3 derece arasında artacak. Türkiye’deki kar mevsiminin kısalmasıyla beraber Fırat’ın akış düzeni değişecek.

(World Bank Sustainable Development Department 2008 s. 5)

Bu gözlemlere rağmen raporu yazanlar, yine bilindik piyasa içi formüllerle durumu idare etmeye çalışmışlar: “Teşvikleri azaltın, ihracata dayalı büyüme modeline geçin, ithalatı serbest bırakın, kredileri daha kârlı hâle getirecek düzenlemeler yapın” vs. Kuraklığa dirençli bitkiler ekin diyememişler, onun yerine (bekleneceği üzere) “endüstriyel ürünlere (cash crop) yönelin” diye buyurmuşlar. Belli ki krizin mahiyeti ne olursa olsun, bu birkaç bilindik tavsiye ile sorunu çözebileceklerine inanmışlar. (Eğer inanmadan yazdılarsa durum daha fena). Kurumlar gelmekte olana hazır değil, derken bunu kastediyorum.

Dünya Bankası tarafından önerilen bu tavsiyeler Türkiye’de de aynen uygulandı. İkinci kısımda bu politikaların temel eksenlerini anlatıp çözümün değil sorunun parçası hâline geldiklerini göstereceğim. En sondaysa bu iki temel eksenin (iklim değişikliği ve neoliberalizm) üst üste binen etkilerine karşılık neler yapılabileceği üzerine kafa yoracağım.

2-Türkiye’deki Tarımsal Dönüşümün Kısa Geçmişi

Türkiye, OECD grubu arasında, %11.92’lik Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) ile en yüksek enflasyona sahip ülke. Yakın geçmişteki astronomik enflasyon dönemlerini hatırlayanlar, 11.92’nin o kadar da yüksek olmadığını düşünebilir. Ama geçmişle bugünü kıyaslamak çok doğru değil; çünkü bilhassa Arjantin’in iflasından sonra (1998-2002) dünyada standartlar değişti. Bankacılık mevzuatından paranın idaresine kadar yeni bir oyun sahası tesis edildi. %11.92’lik enflasyon, bu yeni oyun sahası için bir hayli yüksek. İllâ bir kıyas yapılacaksa şu daha iyi bir gösterge: OECD ülkeleri arasında ikinci yüksek enflasyon rakamına sahip ülke, %6 ile Meksika; enflasyonu Türkiye’nin yaklaşık yarısı (OECD-Report 2018).

Enflasyonun sebeplerinden biri, hızla değer kaybeden Türk Lirası. Türkiye sadece bitmiş mamûl tüketiminde değil, üretimdeki ara girdiler için de dışa, yani dövize bağımlı bir ülke. Çılgın-mega projeler de enflasyonu körükleyen bir diğer etken (Çolak 2017). Merkez Bankası’nın bu şartlar altında enflasyonu kontrol edebilecek siyasî bir ağırlığı yok. Gıda fiyatlarındaki artış ise enflasyondan daha yüksek, %12.7 (OECD-Report 2018). (Bu sayının gerçekte daha da yüksek olduğunu tahmin ediyorum; çünkü TÜFE’ye dahil edilen bazı temel gıda ürünleri, pazarlarda rastlanmayan düşük fiyatlarla hesaplanıyor). Bu önemli bir gösterge; zira nüfusun en yoksul %20’si kazancının üçte birini gıdaya harcıyor. (tütün-alkol hariç, TÜİK 2017). Dolayısıyla gıda fiyatlarındaki artış, nüfusun en kırılgan kesimlerine doğrudan etki ediyor. Fakat şunu da akılda tutmakta fayda var: 2003 yılında bu oran, yine aynı gelir grubu için %40 idi (Yükseler 2004 s.18). AKP’nin seçim başarılarının en önemli ayaklarından biri, bu sayıyı düşürebilmesi oldu. İnsanların, özellikle alt kesimlerin ülke iyiye gidiyor-kötüye gidiyor değerlendirmeleri, mutfak masraflarıyla ister istemez yakından alâkalı.

O yüzden bugün hâlâ gıda fiyatları çok sıkı takip ediliyor, artışı engellemek için aşağıda daha detaylı anlatacağım çeşitli önlemler alınıyor. Fakat uygulanan politikalar, dövizin ucuz olmadığı bu ortamda ancak günü (seçimi) kurtarmaya yetebilecek kısa vadeli hesaplara dayanıyor. Fiyatları ne pahasına olursa olsun düşürmek için, önümüzdeki on yıllar boyunca Türkiye’nin kaderini değiştirecek acele kararlar veriliyor. Üstelik gündemdeki diğer konuların ağırlığından ötürü bunlar tartışma konusu dahi olamıyor. Bu mevzuyu biraz daha iyi anlatabilmek için, önce tarımda yakın dönemdeki yapısal değişimleri kısaca toparlayıp ardından hükümetin nasıl cevaplar ürettiğine değineyim.

Bilhassa 20. yüzyılın ikinci yarısında, endüstrileşme ve Yeşil Devrim tabir edilen kimyasallı-mekanize tarım, Türkiye ve dünyanın geri kalanını köklü şekilde değiştirdi. Detaylarını uzun uzun anlatmaya gerek yok; ama sonuçlardan biri, insanlık tarihinde ilk kez kent nüfusunun kırsal nüfusu geçmesi oldu. Tarım, ekonomideki ağırlığını yitirdi. 1970 gibi yakın bir tarihe kadar Türkiye’nin yaptığı ihracatın %70’i tarımsal ürünlerdi. Bugün bu oran %4’ü geçmiyor (TÜİK 2015). Bunun üstüne IMF’nin tavsiyesiyle ihracata dayalı büyüme modeli benimseyen Türkiye (ve diğer pek çok Üçüncü Dünya ülkesi) 1980’lerden itibaren iç piyasalarını rekabete açarak endüstriyel tarım ürünlerine (cash crop) ağırlık vermeye başladı. Sonuçta tarımdaki ihracat 1980-1990 arasında  %24 arttı, buna mukabil ithalatın artışı %1440 oldu. 1994’ten itibaren Türkiye tarımsal ürün ticaretinde açık veren, bazı temel kalemleri dışardan alan bir ülkeye dönüştü (Aydoğuş 2017 s.8).

Ortaya şaşırtıcı olmayan ve belki de istenen bir sonuç çıktı. 15 yıllık bir dilimde teşviklerin önce azaltılması ve sonra da dışardan, üreticinin rekabet edemeyeceği fiyatlarda mamûl girmesiyle 3 ila 4 milyon hektarlık toprak ekilmez oldu (Sarıbal 2017; Ali Ekber Yıldırım’dan aktaran Karadeniz 2015). Boş toprakların gelecekteki akıbeti henüz belirsiz. (Ziyaret ettiğim pek çok yerde, köylüler yaban domuzlarının arttığını söyledi. Kimileri çevrecileri suçluyor, kimileri bu domuzları bu usûlle çoğaltıp satmak isteyen kişiler olduğunu iddia ediyor.) Bankalar ve büyük şirketlerse toprak satın alıyor (Döner 2016). Ancak miras yüzünden arazilerin bölünmüş olması, büyük satışların önünde hâlâ bir engel olarak duruyor (Keyder and Yenal 2013).

Bu dönemde mercimek, nohut, fasulye, patates gibi bazı temel kalemlerde üretim düşmüş durumda (Çapa 2017). Saman dahi artık ithal ediliyor (CNN Turk 2017; ithal edilen gıda maddeleri için ayrıca bkz. Bahadır Özgür 2018. Özgür, tümüyle yerli üretim olan sadece dört gıda maddesi tespit edebilmiş.). Fakat asıl büyük kırılma hayvancılıkta yaşanıyor. Medyaya artık sıkça düştüğü üzere, AKP hükümeti et fiyatlarını düşürmek için büyük çaba sarf ediyor; zira kıymanın kilosunun kaça olduğu, seçimler öncesinde hâlâ sıkça dile gelen bir husus. 2010’a kadar kesilmiş et ve kesilmek üzere canlı hayvan ithal etmek yasaktı. O tarihten bugüne, fiyatları düşürmek adına Türkiye toplam 26 ülkeden canlı hayvan ve karkas et ithal etmeye başladı (Ahval News 2018). Bu ülkeler içinde Rusya, Bosna, Bulgaristan, Macaristan gibi yakın ülkeler de var; Uruguay-Brezilya gibi dünyanın diğer ucundaki memleketler de… Ân itibariyle, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan diplomatik gezilerinin neredeyse tümünde et ticareti konuşmak durumunda kalıyor. İthal hayvanlar birkaç ay (yine çoğunlukla dövizle alınan) yemlerle besiye çekilip satışa sunuluyor. Bunun sonucunda son dönemde hayvancılık (daha doğrusu hayvan getirip satmak), bazı insanların büyük vurgunlar yapabildiği yeni bir sektöre dönüştü. Çiftlik Bank ve ona benzeyen Anadolu Farm, Çılgıninekler, Sütbank, Galeri Bank, Yeşil Bank, Çiftlik Shop, Bizimtavuklar, Gerçekçiftçi, İmece Bank gibi kolay para kazanma hayali satan çeşitli girişimlerin bu sektörden gelmesi muhtemelen tesadüf değil. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı, verdiği demeçlerde bu ithalat dalgasını durdurmaya çalışacaklarını söylüyor. Örneğin Gaziantep’te yaptığı bir konuşmada şöyle diyor (Bakan Fakıbaba’nın kurduğu fikir zincirini göstermek maksadıyla uzun alıntılıyorum):

Et ithal etmek, hakikaten her şeyde beni çok üzüyor. Et ithalat etmek, bizi gerçekten yaralıyor. İmkanlarımız yok mu? Var ve diyorum ki biz, artık et ithal eden bir ülke olmayacağız ve inanmak da çok önemli. İhraç eden bir ülke olacağız. Nasıl olacağız? İnşallah. Yani 20 sene önce, Antep böyle miydi? Bir bakalım; 15 sene önce, AK Parti hizmetlerinden önce, AK Parti öncesi Gaziantep’e bakın yollarına, bakın şehirciliğine bakın, sanayisine bakın, kültürüne bakın, turizmine bakın. Ne kadar değişti değil mi? Yani bu et ithalatının da böyle devam edeceğini lütfen düşünmeyin.

(Fakıbaba 2018)

Beyanat bu olmasına rağmen, canlı hayvan ithalatındaki gümrük vergileri 2017 ortasında %135’ten %26’ya, karkas etteyse %225’ten %40’a düşürüldü (Çırpıcı 2017 s. 39). Ekonomi Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada amacın enflasyonu düşürmek olduğunu söylendi (Hürriyet 2017); ancak pahalı dövizle et satın almak uzun vadeli bir enflasyon stratejisi olamaz. Amaç belli ki günü kurtarmak. 2018 başında ise besilik hayvanlardaki gümrük vergisi (belli sayının üstünde hayvan getirildiği takdirde, yani büyük girişimcinin lehine olacak şekilde) tamamen kaldırıldı. Söylendiğine göre amaç, ithal hayvanları hemen kesmeyip yurt içinde çoğaltılmasını teşvik etmek. Bu maksatla hayvan yemlerindeki gümrük vergisi de (et fiyatlarını %20 aşağı çekeceği beklentisiyle) sıfırlandı (Akşam 2017). Yerli üreticinin böyle bir piyasada rekabet etmesi elbette ki mümkün değil. Hayvanı açık havada, merada beslemek; sağlıklı bir ortamda yeni nesiller üretmek giderek zorlaşıyor. Dolayısıyla uzun soluklu hayvan yetiştirmeye soyunan ehil insanlar tasfiye edilmiş oluyor. Yurt dışından kesilmek üzere getirilen ve birkaç ay şeker katkılı gıdalarla şişirilen hayvanlar, yaz-kış kapalı alanlarda (ve dip dibe olmalarından ötürü mecburen) antibiyotikle hayatta tutuluyor; bir an evvel elden çıkarılıp yenileri sipariş ediliyor. Yani taşıma suyla değirmen döndürülmeye çalışılıyor.

İklimin hızla değiştiği, üretiminse izlenen yanlış politikalarla çıkmaza girdiği bir ortamda, bir gıda krizinin patlaması gayet olası. Hızlı karar vermek adına bürokratik kademeler ve tartışma mecraları devre dışı bırakıldığı için, sürekli değişen ve birbiriyle çelişen kararlar alınıyor. Hayvancılıkta uygulanan bu kısa vadeli politikalar, bu sektörün neredeyse tamamıyla çökmesine neden oldu (bkz. Zeybek 2016b). Şahsî endişem şu: Eğer şehirlerde birkaç aylığına bile olsa gıda veya su krizi yaşanırsa zaten travma üstüne travma yaşamış bir toplum kitlesel şiddete savrulabilir. Bütün bunlar uzak ve tatsız bir hayal gibi gözüküyor belki; ancak toplumsal barışın pamuk ipliğine bağlı olduğu bir ortamda, böyle bir şiddet sarmalı ne yazık ki gayet mümkün.

Peki ne yapılabilir? Yazının ikinci bölümünde önce tarıma ve hayvancılığa dair birtakım temel prensipler ileri süreceğim. Ardından bu prensipler çerçevesinde birkaç somut önerim olacak.

Kaynaklar

Ahval News
2018   ’Et diplomasisi’nde son gelişme: Fransa’dan 5 bin 700 ton et ithal edilecek. Ahval. https://ahvalnews.com/tr/et-ithalati/et-diplomasisinde-son-gelisme-fransadan-5-bin-700-ton-et-ithal-edilecek.

Akşam
2017   Hayvan Yemlerinde Gümrük Vergisi Sıfırlandı, Kasım 23. http://www.aksam.com.tr/video/player2.asp.

Aydoğuş, Osman
2017   Türkiye Tarımının Son Kırk Yılı. İktisat ve Toplum(82): 7–10.

Çapa, Emin
2017   Dünyanın 1001 Hâli. Gıda Dosyası. CNN Türk, Ekim 22. https://www.youtube.com/watch?v=-cVpVlVnEBc.

Çelik, Recep
2016   Diyarbakır Çınar Tarımsal Alanlarının Yıllara Göre Yeraltı Suyu Seviye Haritalarının Coğrafik Bilgi Sistemi (CBS) İle Tespiti. Mühendislik Dergisi 7(2): 217–224.

Çırpıcı, Yasemin Asu
2017   Tarımda Senaryolar Hep Aynı. İktisat ve Toplum(82): 34–40.

CNN Türk
2017   Bulgaristan’dan saman ithalatı başladı! İlk gemi yanaştı. CNN Türk. https://www.cnnturk.com/ekonomi/bulgaristandan-saman-ithalati-basladi.

Çolak, Ömer Faruk
2017   Enflasyonun Dinamikleri ve Tarım Sektörü. İktisat ve Toplum(82): 12–16.

Diamond, Jared
1994   Ecological Collapses of Past Civilizations. Proceedings of the American Philosophical Society 138(3): 363–370.

Döner, Fatma Nil
2016   Tarımdan Mega Projelere El Değiştiren Topraklar. Toplum ve Bilim(138–139): 67–83.

Erdil, Merve
2018   Çiftçilerin Derdi İklim. Hürriyet, Eylül 2. http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/ciftcilerin-derdi-iklim-40735999.

Fakıbaba, Ahmet Eşref
2018   Et İthalatı Yapılmaması İçin Uğraşıyoruz. 14. Gıda Ürünleri Fuarındaki konuşmasından, Gaziantep, Ocak 16. http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/ekonomi/906336/Bakan_Fakibaba__Et_ithalati_yapilmamasi_icin_calisiyoruz.html.

Femia, Francesco ve Caitlin Werrell
2013   Drought Helped Cause Syria’s War. Will Climate Change Bring More like It? Brad Plumer’ın yaptığı mülakat. The Washington Post. Eylül 10. https://www.washingtonpost.com/news/wonk/wp/2013/09/10/drought-helped-caused-syrias-war-will-climate-change-bring-more-like-it/, accessed March 6, 2018.

Foer, Jonathan Safran
2010   Eating Animals. Back Bay Books.

Hazine Müsteşarlığı
2000   Enflasyonla Mücadele Programı Politika Metinleri Cilt I: Niyet Mektubu, Para Politikası, Ekonomik Kararlara İlişkin Mevzuat. Ankara: Hazine Müsteşarlığı.

Hürriyet
2008   Tuz Gölü için risk yok çünkü artık Tuz Gölü yok. Hürriyet. http://www.hurriyet.com.tr/tuz-golu-icin-risk-yok-cunku-artik-tuz-golu-yok-9953685.

Habertürk

2017    Bazı Tarım ve Hayvancılık Ürünlerinde Gümrük Vergileri Düşürüldü. www.haberturk.com, Haziran 28. http://www.haberturk.com/ekonomi/is-yasam/haber/1544490-bazi-tarim-ve-hayvancilik-urunlerinde-gumruk-vergileri-dusuruldu.

Karadeniz, Fırat
2015   İyi Durumdaysak İnsanlar Neden Tarımdan Çekiliyor? Radikal, Mayıs 17.

Karakaş, Gökhan
2018   ‘Yer Altı Suları Korunmalı.’ Milliyet Haber. http://www.milliyet.com.tr/yer-alti-sulari-korunmali–gundem-2583383/.

Keyder, Çağlar, and Zafer Yenal
2013   Tarımsal Dönüşüm ve Proleterleşme Süreçleri: Tarihsel Bir Bakış. Bildiğimiz Tarımının Sonu: Küresel İktidar ve Köylülük. İstanbul: İletişim Yayınları.

Yerel Gazete- Amasya
2014   Yeşilırmak Kuruyor. http://www.amasya.org/yesilirmak-kuruyor/121/.

Meteoroloji Genel Müdürlüğü
2016   Türkiye’de Ortalama Kar Örtülü Günler Sayısı. Ankara: Meteoroloji Genel Müdürlüğü. http://www.mgm.gov.tr/FILES/resmi-istatistikler/turkiye-ort-kar-ortulu-gunler-sayisi-6.pdf.

2018   Kuraklık İzleme Sistemi 3.0. http://kuraklikizle.mgm.gov.tr/.

OECD-Raporu
2018   Prices – Inflation (CPI) – OECD Data. TheOECD. http://data.oecd.org/price/inflation-cpi.htm.

Oyan, Oğuz
2013   Tarımda IMF-DB Gözetiminde 2000’li Yıllar. Türkiye’de Tarımın Ekonomi Politiği. Ankara: NotaBene Yayınları & TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Bursa Şubesi.

Özgür, Bahadır
2018   “Yerli ve Milli” Diyet: Sadece Dört Ürün Kaldı! Gazeteduvar. https://www.gazeteduvar.com.tr/ekonomi/2018/02/22/yerli-ve-milli-diyet-listesi-sadece-dort-urun-kaldi/.

Polk, William R.
2013   Understanding Syria: From Pre-Civil War to Post-Assad. The Atlantic, Aralık 10. https://www.theatlantic.com/international/archive/2013/12/understanding-syria-from-pre-civil-war-to-post-assad/281989/.

Pollan, Michael
2000   The Botany of Desire. New York: Random House.

Radkau, Joachim
2008   Nature and Power: A Global History of the Environment. Cambridge University Press.

Sarıbal, Orhan
2017   Türkiye’de Son 15 Yılda Çiftçi Sayısı 624 Bin Kişi Azaldı. Gazete Karınca. http://gazetekarinca.com/2017/07/turkiyede-son-15-yilda-ciftci-sayisi-624-bin-kisi-azaldi/.

TÜİK
2015   ISIC Rev3 Sınıflamasına Göre Dış Ticaret.

2017   Türkiye İstatistik Kurumu, Hanehalkı Tüketim Harcaması, 2016. http://www.tuik.gov.tr/HbPrint.do?id=24576.

World Bank Sustainable Development Department
2008   Agriculture in Syria: Towards the Social Market. 47546. The World Bank.

Yükseler, Zafer
2004   1994, 2002 ve 2003 Yılları Hanehalkı Gelir ve Tüketim Harcamaları Anketleri: Anket Sonuçlarına Farklı Bir Bakış. 2004/23. Ankara: Turkish Economic Association. https://www.econstor.eu/bitstream/10419/83267/1/dp_2004-23.pdf.

Zeybek, Sezai Ozan
2015   Akademisyenler Ne İş Yapar? Bir Üniversitenin Sertifikalandırılma Süreci. Oyunbozan. http://ozanoyunbozan.blogspot.com/.

2016a Fennî Ormancılığın Keçiler ve Köylülerle İmtihanı: Sömürge İmparatorluklarından Ulus Devletlere Orman Koruma. Toplum ve Bilim(137): 129–154.

2016b Biyo-Politika, Güvenlik ve Anti-Piyasalar: Türkiye’de Endüstriyet Hayvancılığın Seyri. Toplum ve Bilim 138/139: 106–125.

 

Bu yazı, yazarının da onayı ile, beyond.istanbul/ dan alınmıştır

 

Dr. Sezai Ozan Zeybek

Stiftung Wissenschaft und Politik (SWP)

Berlin

2018 İstanbul LGBTİ+ Onur Yürüyüşü 1 Temmuz’da Taksim’de

2018 İstanbul LGBTİ+ Onur Yürüyüşü; 1 Temmuz Pazar günü, saat 17.00’da Taksim’de düzenleniyor.

Onur Haftası’nda 20. yıl “Bellek”, 21. yıl “Direniş”, 22. yıl “Temas”, 23. yıl “Normal”, 24. yıl “Örgütleniyoruz”, 25.yYıl “Aramızda Ne Var” temalarıyla gerçekleşmişti.

Bu seneki Onur Haftası’nın teması “Sınır” olarak belirlendi.

“Kimliklerimizin, yönelimlerimizin, varoluşlarımızın, çeşitli bahanelerle sınırlandırılmasını kabul etmiyoruz” diyen Onur Haftası gönüllüleri, Onur Haftası etkinliklerini gerçekleştirmek için herkesi dayanışmaya çağırdı.

26. İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası boyunca LGBTİ hareketinin gündemini oluşturan konular hakkında yapılan forumlar, paneller, gösterimlerle daha güçlü bir dayanışma örmenin ve farklı direniş biçimleri örgütlemenin yolları aranacak.

Hafta boyunca herkese açık ve ücretsiz gerçekleşen etkinlikler kapsamında temaya uygun paneller, atölyeler, film gösterimleri, tiyatro oyunları, piknik gibi etkinler düzenlenecek.

Farklı şehirlerden LGBTİ örgütlerinin bir araya geldiği bir buluşma da gerçekleşecek.

Twitter’da #OnurYürüyüşüm etiketi (hashtag) üzerinden etkinlikleri takip edebilirsiniz.

Onur Haftası nedir?

28 Haziran 1969’da, New York’taki Stonewall Inn adlı barda baskıya ve şiddete dayanamayan LGBTİ’ler ayaklanmış, kendileri üzerinde baskı kuran polisi bara hapsetmiş ve dört gün boyunca sokaklarda çatışılmış, eylemler yapmıştı. LGBTİ mücadelenin dönüm noktalarından biri olan bugün dünyanın her yerinde Onur Haftası olarak kutlanıyor.

İlk İstanbul Onur Yürüyüşü 2003’te, Onur Haftası gerçekleştirilmeye başlandıktan tam on yıl sonra yapılmıştı.

2015, 2016, 2017 yıllarında Onur Yürüyüşleri yasaklanmıştı.

 

(Yeşil Gazete)

Dünya kupasına seyirci olmak

Biz ulusça topyekun hafta sonu yapılacak kader seçimlerine odaklanmışken bizim dışımızdaki dünyada başka şeyler oluyor. Meraklılarının dört yıldır beklediği  dünya kupası maçları geçen hafta resmen başladı ve tüm hızıyla devam ediyor.

Bu sene Rusya’da yapılan şampiyonaya elemeleri geçerek gelen 32 ülkenin ulusal futbol takımı katılıyor.

Takımlar aylar süren hazırlıklardan sonra en iyi performanslarını göstermeye çalışırken statların dışında bambaşka bir şenlik sürüyor.

Takımlarını desteklemek için dünyanın dört bir yanından gelip Rusya’nın dört bir yanındaki 12 şehrine dağılan on binlerce taraftar en klişe deyimle futbolun sadece futbol olmadığını yaşayarak gösteriyorlar. Turnuvada maçlara çıkan futbolcuların tabii ki kazanmak gibi bir hedefleri var, bu amaçla canla başla mücadele ediyorlar. Taraftarlar ise bambaşka bir havada, maçları ve sonuçlarını fazla dert etmeden farklı ülkelerden gelen insanlarla bir arada olmanın keyfini çıkarıyorlar.

Ülkeler arasında mesafeler kısalıyor, halklar arasında önyargılar yok oluyor,  yepyeni dostluk köprüleri kuruluyor.

Meksikalılarla tekila shot kadehleri kaldırıyor, Mısırlılardan nargile çekmeyi öğreniyor, Japonlarla sush yiyerek Kolombiyalılarla mate de coca çayı yudumluyorlar. Ev sahibi Ruslar da ilk bir kaç günün şaşkınlığını ve ürkekliğini üzerlerinden attıktan sonra votkalarıyla partiye dahil oldular.

Sokaklar, barlar, parklar, otel lobileri, metro istasyonları adeta bir maskeli balodaymışçasına rengarenk formalarıyla  ve ulusal kıyafetlerine bürünmüş taraftarlarla dolu. Ellerinde bayraklar var ama bu bayraklar alışıldığı tarzda saldırgan bir edayla birbirlerine sallanmıyor,  burada, bu karnavalda var olduklarını göstermek istercesine taşınıyor.

Daha önce haritada yerini bulamayacakları ülkelerin bayraklarıyla, formalarıyla sarmaş dolaş bir araya gelerek fotoğraf çektiriyorlar. Zaten amaç da bu: Büyük aile fotoğrafında yer almanın coşkusunu paylaşmak.

Bu büyük aile fotoğrafının dışında kalan Türkiyeliler nereden geldiklerini soranlara karşı suskun ve mahcup. Güzel ve yalnızlaştırılmış ülkemizin insanları turnuvanın ve dolayısıyla büyük aile fotoğrafının dışında olmanın ezikliği içindeler. Ne ülkece gelişmişlik düzeyimizi, ne insan hakları karnesindeki olumsuzlukları, ne sebepsiz yere hapiste tutulan gazetecileri ve hatta ne paramızın itibar kaybetmesini dert eden yurdum insanı Rusya’da sadece dışarıdan pasif futbol seyircisi. Bu nedenle dertli, bu nedenle başı öne eğik. Son senelerde AKP yönetimince dünyadan koparılıp iyice içe dönerek yalnızlaşan Türkiye insanının durumunu en sembolik haliyle anlatan durum belki de dünya kupasındaki büyük aile fotoğrafının dışında olmak.

Rusya’nın 12 kentinde maçlar yoğun bir tempoda devam ediyor. Günde ortalama 3 maç oynanıyor. Maç saatleri dışında sokakları dolduran taraftar grupları maç başlar başlamaz en yakındaki ekran başında buluşup Rusya’nın kim bilir hangi kentinde oynanan maçı yan yana izliyorlar.

Şimdilik ilk tur eleme maçları oynanıyor. 32 takımdan 16’sı buradan sonraki maçlarda olmayacak. Bu aşamada takımlar olabildiğince rahat, dolayısıyla sonuçlar sürprizlere açık. Kaybeden takımların telafi imkanları bulunduğundan iddialı takımların maçlara tam anlamıyla asıldıkları söylenemez.

Ulusal maçları olmayan taraftarlar adlarını ezbere bildikleri futbol starlarının takımlarını daha özel bir ilgiyle izliyorlar ama genel temayül futbolun süper güçlerine karşı ezilen takımların tarafını tutmak. Söz gelimi  Almanya ilk maçında yenildiğinde, Messi penaltı kaçırdığında, Brezilya gol yediğinde beynelmilel dayanışma ruhunun canlandığını görüyorsunuz. İşte orada hangi takımın formasını veya bayrağını taşıdıkları fark etmiyor, kendi takımları kazanmış gibi coşkuyu paylaşıyorlar.

Çoğu iddiasız ülke taraftarı mucize beklentisi içinde başladıkları maçları tahmin edildiği gibi güçlü takımları kazanmasını bile dert etmiyor. Çünkü bu büyük şenliğe katılmanın keyfi yetiyor.

İlk tur maçları geçilip sona yaklaşıldıkça bu dostluk ve dayanışma havası daha ne kadar sürer bilinmez. Belki futbolun alışık olduğumuz maço azgınlığı tekrar yüzünü gösterir. Olsun, fanatikler dışındaki bu şenliğe katılanların ağzında sadece eleme turları esnasında statlarda ve sokaklarda yaşanan heyecanın o fevkalade  tadı kalır, bir de o büyük aile fotoğrafın içinde bulunmanın hazzı.

Aile fotoğrafları iyidir, insanı güvende hissettirir. Geriye dönüp bakıldığında sevdiklerinizle paylaştıklarınızın sıcaklığını hatırlatır.

Türkiye’nin dünya futbol kupası fotoğrafında yer almıyor oluşunu futbol dünyasının Hollanda gibi, İtalya gibi devlerinin de turnuva dışı kalmasını düşünerek geçici bir durum olarak görüp avunabiliriz. Hatta bir sonraki şampiyonaya daha iyi hazırlanır, şansımız da yaver giderse katıla da biliriz. Oysa esas  dert etmemiz gereken konu insan hakları, demokrasi standartları, ifade özgürlüğü karnemizdeki notların düşüklüğü nedeniyle medeni ülkeler aile fotoğraflarından dışlanmaktan ne zaman kurtulacağımız.

 

 

Mahmut Boynudelik

Hukuk mücadelesi sonuç verdi: AİHM’den Bursa’daki Cargill fabrikası için kritik karar

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Bursa Barosu’nun Bursa Orhangazi’de “1. sınıf tarım arazisi” üzerine kurulan nişasta bazlı şeker fabrikası Cargill ile ilgili başvurusunu kabul etti.

Bursa Barosu’nun eski başkanı Av. Ali Arabacı’nın kızı Elçin Arabacı kararı Twitter hesabından duyurdu.

“Bugün AIHM babam ve Bursa Barosu’ndan arkadaşlarının Bursa İznik Gölü kıyısında, tarım arazisi üzerinde kurulan #Cargill fabrikasının kuruluşu ve çalıştırılmasıyla ilgili hukuksuzluğu bildiren başvurusunu (başvuru no: 25680/05) haklı bularak, İznik Cargill fabrikasının halen çalıştırılmasının yasadışılığına hükmetti.

Karar 98’den beri verilen bir hukuk mücadelesinin sonucudur ve Türkiye’de yargı kurumlarının iflas ettiğinin beyanıdır aynı zamanda.”

Elçin Arabacı, Twitter hesabında merak edenler için AİHM kararının İngilizce özetini ve Fransızca aslını da paylaştı.

Cargill’in faaliyetlerinin durdurulmasına ilişkin daha önce verilen 10’u aşkın karar uygulanmamış, fabrikaya karşı geçmişte defalarca ‘ruhsat iptali’ kararları verilmişti.

 

(Yeşil Gazete)

Foça’dan Dünya Mülteciler Günü mesajı: Bu gördükleriniz çöp değil, savaş artığı

Bugün 20 Haziran Dünya Mülteciler Günü.

Dünyada zorunlu göç veren ülkelerden biri de Suriye.

2011 yılında başlayan savaş nedeniyle yurdunu terk etmek zorunda kalan Suriyeliler kendilerini daha güvende hissedecekleri bir yuvanın hayalini kurarak halen göç halindeler.

Uluslararası çapta yaşanan ekonomik, sosyal ve siyasal sorunlar arasında da göç ve göçmenlik önemli bir yer tutuyor.

Türkiye komşu Suriye’den gelen göçmenlere ev sahipliği yapan ülkelerin başında geliyor.

Suriyeli göçmenlerin sayısı T.C. İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü Nisan 2018 verilerine göre 3 milyon 588 bin 877’ye yükselmişken, göçmenlerin sorunlarına eğilen bir çalışma dikkat çekiyor.

Suriyeli göçmenlerin sorunlarına değinilen bu sosyal sorumluluk çalışmasının kim/kimlere ait olduğu bilinmiyor

“Nefreti bırak anlamaya çalış”

Foça’da duyarlı yurttaşlar 20 Haziran Dünya Mülteciler Günü kapsamında savaştan kaçarak Türkiye’ye sığınan mültecilerin hikâyelerini gündeme taşıdı.

Seyri Sokak adlı Youtube hesabından paylaşılan video İzmir’in Foça ilçesindeki Yelken Kayalıkları’nda çekilmiş.

Burasının Suriyelilerin Türkiye’de sık kullandıkları geçiş noktalarından biri olduğu belirtiliyor.

Sanatsal bir kaygının taşınmadığı video, Türkiye’de bazıları tarafından yaşarken aşağılanan ve yok sayılan bir halkın ölümü göze alarak kaçış yolculuğuna ışık tutuyor.

Göçmenlere yönelik nefrete ve ayrımcılığa karşı çıkılması ve empati kurmaya çalışılması gerektiğine dikkat çekilen videodaki eşyaların tamamının batan teknelerden kıyıya vurduğu ve Suriyeliler tarafından bırakıldığı anlatılıyor.

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin (UNHCR), 2017 yılı sonu itibariyle göç konusunda küresel eğilimleri ortaya koyan raporuna göre dünya genelinde 68,5 milyonu aşkın insan yaşanan savaş ve şiddet olayları nedeniyle kendi isteği dışında yaşadığı yeri terk etmek zorunda kaldı.

Suriyeli mültecilerle ilgili doğru bilinen 7 yanlış

İnsanlığı hatırlatan tarifler: “Suriye için Çorba” kitabıyla ısınan yüzbinlerce yürek! – Merve Damcı

 

Haber: Merve Damcı

Yeşil Gazete

Demirtaş’tan ‘yenilenebilir’ önerisi: Fosil yakıt tüketimini en aza indirmenin ilk adımı güneş enerjisi

Kasım 2016’dan bu yana Edirne F Tipi Cezaevinde tutuklu bulunan Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) Cumhurbaşkanı adayı Selahattin Demirtaş, resmi Twitter hesabından yurttaşlara seslendi.

Ekonomideki dengesizliğin ve cari açığın en büyük sebeplerinden birinin Türkiye’nin enerjide dışa bağımlılığı olduğuna dikkat çeken Demirtaş, fosil yakıt tüketimini en aza indirmenin formülünün güneş enerjisinden elektrik sağlayan panellerin Türkiye’de üretilmesi olduğunu ifade etti.

Demirtaş’ın paylaşımları şu şekilde:

“Ekonomide dengesizliğin ve cari açığın en büyük nedenlerinden biri de enerjide dışa bağımlılıktır. Petrol ve doğal gazın neredeyse tamamı dışarıdan dövizle satın alınıyor. Hem cebimize hem de çevremize büyük zararlar veren fosil yakıt tüketimini en aza indirmemiz gerekir.

Bunun ilk adımı, güneş enerjisinden elektrik üreten panellerin Türkiye’de üretilmeye başlanması olacak. 5 yıl içerisinde, her konutun kendi elektrik ihtiyacını güneşten karşılayacağı düzeye geleceğiz.

Nükleer santral projeleri ile tarihi ve kültürel dokuya, doğaya zarar veren HES projelerini iptal edeceğiz. Güneşten bunca yararlanan bir ülkede, bu imkanın heba edilerek trilyonların nükleer santrallere yatırılmasına, geleceğimizin tehlikeye atılmasına izin vermeyeceğiz.

İsraf, lüks ve şatafat için yapılan devasa harcamaların tamamına son vereceğiz. Mesela Marmaris’te yapılan ve yüz binlerce ağacın da kıyımına neden olan yazlık saray projesini iptal edip bölgeyi eski haline getireceğiz. Bu konuda, sizden bir ricam olacak.

Yazlık saray için 400 bin ağacın kesildiği söyleniyor. Marmaris’te olmasa bile, herkesin Türkiye’nin herhangi bir yerine en az bir fidan dikmesini ve yazlık saray inşaatının yol açtığı ağaç katliamını bu şekilde telafi etmeye destek olmasını rica ediyorum.

Seçim kampanyama maddi destek için bugüne dek sizden özel bir ricada bulunmadım. Farz edin ki kampanya hesabıma bağış yapıyorsunuz. Her biriniz bir fidan dikin ve fotoğrafını sosyal medyadan bana gönderin. İsterseniz evinizin önündeki bir yere dikin, ama o fidanı dikin lütfen.

Diktiğiniz fidan büyüdükçe kardeşliğimiz, demokrasimiz, umutlarımız, hayallerimiz büyüsün. Fidana can suyu vermeyi de unutmayın, toprağa tutunamaz sonra. Umutlarımız solar yoksa. Bir can suyu da geleceğimiz için verin. 1 oy HDP’ye 1 oy Demirtaş’a deyin, umutlar solmasın diye.”

 

(Yeşil Gazete)

Tema Vakfı’ndan siyasi partilere doğayı koruma çağrısı

TEMA Vakfı, 24 Haziran seçimleri öncesinde hazırladığı Eko Siyaset belgesi ile, siyasi partilere doğayı korumak için çağrıda bulundu.

TEMA Vakfı, Eko Siyaset 2018 Belgesi’ni hazırlayarak seçimlere girecek tüm siyasi partilere iletti.

Eko Siyaset 2018 Belgesi; toprak, tarım, gıda güvencesi, ormanlar, doğa koruma alanları, biyolojik çeşitlilik, su, iklim değişikliği, enerji politikaları, madencilik, mekansal planlama ve çevresel etki değerlendirmesi gibi konuları kapsıyor ve bu kapsamda yapılması gerekenlerle ilgili hem siyasi partilere hem de seçmenlere yönelik önemli mesajlar içeriyor.

TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Deniz Ataç, “TEMA Vakfı bugüne kadar beş genel ve üç yerel seçim öncesi siyasetçilere ekosistem odaklı mesajlar hazırladı ve çevre sorunlarına ilişkin çözüm önerilerini sundu. Eko Siyasetin temel amacı, doğanın ve çevrenin korunması, öncelikli odağı ise sürdürülebilir yaşamdır. Bu kapsamda TEMA Vakfı yöneticileri, TEMA Vakfı 2018 Eko Siyaset Belgesi’ni seçimlere girecek siyasi partilere ve Cumhurbaşkanı adaylarına sunarak çözüm önerileri hakkında bilgi paylaşımında bulundu” dedi.

İçeriğinde doğa ile ilgili yapılması gerekenler için öneriler bulunuyor

TEMA Vakfı 2018 Eko Siyaset Belgesi ile toprak başta olmak üzere tüm doğal varlıklar, iklim, enerji, madencilik ve çevre politikaları kapsamında mevcut durum incelendikten sonra, başlıca sorunlara dikkat çekilerek çözüm önerileri özetleniyor. Tarım topraklarının azaldığına dikkat çekilen belgede toprakların amaç dışı kullanımının önlenmesi ve sürdürülebilir toprak ve mera yönetiminin hayata geçirilmesi öneriliyor.

Dikkat çekilen diğer bir konu ise 2B uygulamalarıyla yaşanan orman tahribatı. 2B uygulamalarının sona erdirilmesi çözüm olarak sunulurken Orman Kanunu’na istinaden verilen izinlerde ise “kesin zorunluluk ve üstün kamu yararı” koşulu aranması gerektiğine vurgu yapılıyor.

İmar planlarının su, toprak varlıkları ve biyolojik çeşitliliği etkilediğine yer verilen TEMA Vakfı 2018 Eko Siyaset Belgesi’nde, bugüne kadar 20 kez değiştirilen Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) Yönetmeliği’nde ve uygulamalarda iyileştirilmeye ihtiyaç duyulduğu ifade edilirken Stratejik Çevresel Değerlendirmenin (SÇD) tüm sektörlere etkin bir şekilde uygulanması için ise 2017 yılında yürürlüğe giren SÇD Yönetmeliği’nin Geçici 2. maddesi kaldırılması gerektiğine dikkat çekiliyor.

Ayrıca geleceğin çağdaş Türkiye’sinde sürdürülebilir yaşam için ön koşulun “toprağın, suyun, iklimin, ormanın, biyolojik çeşitliliğin” korunarak, doğru yönetilmesi olduğuna vurgu yapılıyor.

Hangi partinin iklimi daha güzel? – Önder Algedik

 

(Hürriyet)

Dünya Sağlık Örgütü trans kimlikleri ‘ruhsal bozukluk’ kategorisinden çıkardı

Dünya Sağlık Örgütü Uluslararası Hastalık Sınıflaması ICD-11’i (International Statistical Classification of Diseases and Related Health Problems) yeniledi ve translarla ilgili tüm kategoriler ICD’nin “Akıl ve Davranış Bozuklukları” bölümünden silindi.

Bununla birlikte, translıkla ilgili yeni kategoriler eklendi: Ergenlik ve yetişkinlik dönemi cinsiyet kimliği uyumsuzluğu ile çocukluk dönemi cinsiyet kimliği uyumsuzluğu.

Bu kategoriler ICD’ye yeni giren “Cinsel Sağlıkla ilgili Durumlar” adlı bölüme yerleştirildi.

Bu karar aynı zamanda, translara yönelik patolojizasyon, “onarım” tedavisi ve zorunlu kısırlaştırma gibi zulüm içeren uygulamaların sona ermesinde büyük bir önem taşıyor.

ICD’nin yeni versiyonu Mayıs 2019’daki Dünya Sağlık Meclisi’nde sunulacak.

 

(Kaos GL)

ABD, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi’nden ayrılma kararı aldı

ABD, Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Konseyi’nden ayrılma kararı aldığını açıkladı.

Kararı, ABD’nin BM Daimi Temsilcisi Nikki Haley Dışişleri Bakanlığı’nda Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’yla birlikte düzenlediği basın toplantısında açıkladı.

Haley, İnsan Hakları Konseyi’nin “adına layık bir kuruluş olmadığını” savundu.

ABD’nin “gerekli reformlar yapıldığı” takdirde konseyde kalacağını bir yıl önce net biçimde söylediğini hatırlatan Haley, değişim çağrılarına kulak verilmediğinin açık olduğunu belirtti.

Haley, insan hakları ihlalleriyle suçlanan Çin, Küba ve Venezuela gibi ülkelerin konseye üyeliklerini eleştirdi. Haley ayrıca, konseyin İsrail’e karşı “kronik bir taraflılık” beslediğini kaydetti.

Haley, “ABD’nin yapmış olduğu taahhütler insan haklarını alay konusu yapan iki yüzlü ve kendi kendine hizmet eden bir organizasyonun parçası olmamıza izin vermiyor” diye konuştu.

Nikki Haley, reformdan geçmesi halinde ABD’nin konseye yeniden katılmaktan mutluluk duyacağını sözlerine ekledi.​

BM: “Genel Sekreter ABD’nin İnsan Hakları Konseyi’nde kalmasını tercih ederdi”

Birleşmiş Milletler Sözcüsü Stephane Dujarric, ABD’nin BM İnsan Hakları Konseyi’nden çekildiğini açıklamasının sonrasında kısa bir yazılı açıklama yaptı.

Sözcü Dujarric, yazılı açıklamasında, “Genel Sekreter, ABD’nin İnsan Hakları Konseyi’nde kalmasını fazlaca tercih ederdi. Birleşmiş Milletler’in insan hakları mimarisi, dünya çapında insan haklarının teşviki ve korunmasında çok önemli bir rol oynamaktadır” dedi.

BM İnsan Hakları Konseyi 2006 yılında kuruldu

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi, BM İnsan Hakları Komisyonu’nun yerine 2006 yılında kuruldu.

BM çerçevesinde yeni kurulan konsey, insan hakları ihlallerinin sıkça yaşandığı ülkeleri de üyeliğe almasıyla eleştirildi.

2003 yılında yapılan seçimlerde Çin, Rusya, Suudi Arabistan, Cezayir ve Yemen gibi ülkelerin üç yıllığına konsey üyeliğine seçilmesi küresel insan hakları organizasyonlarının şiddetli tepkisine yol açtı.

47 ülkenin üye olduğu konsey seçimleri her üç yılda bir yapılıyor. ABD 2009 yılında yapılan seçimlerde konsey üyeliğine seçilmişti.

Geçtiğimiz hafta Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Konseyi’nde (ECOSOC) yapılan İnsan Hakları Konseyi üyelik seçimlerinde, Arnavutluk, Tunus, Fransa, Guyana, Japonya, Uganda, Yunanistan, Slovenya ve Şili yeni üyeliğe seçilmişti.

 

(VOA)

Lüksemburg 30 yıl sonra ilk kez hayvan hakları yasasını genişletti

Lüksemburg, 6 Haziran’da onaylanan yasa ile 30 yıl sonra bir ilki gerçekleştirerek hayvan hakları yasasını genişleterek “bütün hayvanlar” ibaresini ekledi.

Lüksemburg vatandaşları hayvanlara zarar verip öldürürlerse 3 yıla kadar hapis cezası veya 200 bin euro para cezasına çarptırılacak.

Ayrıca vatandaşlar eğer bir yaralı bir hayvan veya tehlikede bir hayvan görürse, hayvanın bakım ve tedavisini üstlenmek ve kurtarmakla yükümlü.

Ek olarak, hayvan sahiplenmek ile ilgili madde de genişletilerek bundan sonra hayvan sahiplenecek kişilerin barınma, beslenme gibi ihtiyaçlarının tamamından sorumlu olacaklar.

Aksi takdirde sorumluluk üstlenilmediği takdirde hapis ve para cezasına çarptırılacaklar.

Her ne kadar, genişletilmiş yasa mezbahaları veya et ve süt endüstrisini yasaklamıyor olsa da, yasanın “tüm hayvanlar” kısmında genişlemesine istinaden hayvanların “ekonomik nedenlerle” öldürülmesine de yasak getiriyor.

Buna örnek olarak da, erkek civciv ve horozların yumurta endüstrisi tarafından öldürülmesi ve erkek buzağıların süt endüstrisi tarafından öldürülmesi gösteriliyor.

Artık Lüksemburg’da cinsiyetinden dolayı et ve süt endüstrisi hayvanları öldürülemeyecek.

Ayrıca Avrupa’da bu konuda getirilen ilk yasak olarak da önem teşkil ediyor.

 

(Dağ Medya)