Ana Sayfa Blog Sayfa 2798

Demirtaş: AYM ölü taklidi yapıyor, tahliye talebimi görüşmedi

HDP’nin cumhurbaşkanı adayı Selahattin Demirtaş sosyal medyadan yeni paylaşımlarda bulundu.

Demirtaş avukatları aracılığıyla resmi Twitter üzerinden paylaştığı mesajında, AYM’nin tahliye talebini reddettiği haberlerinin doğru olmadığını belirterek, “AYM dosyamı ele almaya korkar hale getirildi” dedi.

Selahattin Demirtaş konuyla ilgili şu açıklamada bulundu:

“Anayasa Mahkemesi’nin tahliye talebimi reddettiği şeklindeki haberler doğru değildir. AYM, avukatlarımın tahliye başvurusunu henüz görüşmedi bile. Halen ölü taklidi yapıyorlar. AYM, dosyamı ele almaya korkar hale getirildi. Gerçekten çok yazık.”

 

(Yeşil Gazete)

Nesilleri tükeniyor: Dünyanın en yaşlı Sumatra orangutanı Puan öldü

Avustralya’nın Perth kentindeki bir hayvanat bahçesinde yaşayan, dünyanın bilinen en yaşlı Sumatra orangutanı öldü.

Bir süredir yaşlılığa bağlı sağlık sorunları yaşayan Puan adlı 62 yaşındaki dişi orangutan dün uyutuldu.

1968’den beri hayvanat bahçesinde tutulan ve 2016’da türünün en yaşlı üyesi olarak Guinness Rekorlar Kitabı’na geçen Puan arkasında 11 çocuk ve 43 torun bıraktı.

Nesilleri tükenme tehlikesi altında olan Sumatra orangutanları, doğal ortamlarında nadiren 50 yaşını görüyor.

1956’da Endonezya’nın Sumatra ormanlarında doğduğu tahmin edilen Puan’ın torunlarının çoğu, Avrupa, Amerika Birleşik Devletleri ve diğer ülkelerdeki hayvanat bahçeleri ve doğal yaşam parklarına dağılmış durumda.

Puan’ın bazı torunları da doğaya salındı.

Dünya Doğayı Koruma Vakfı’na göre (WWF) dünyada yaklaşık 14,600 Sumatra orangutanı yaşıyor.

 

(BBC Türkçe)

Gazeteci Çiğdem Toker’in davasında hâkim iş yükünden dert yandı

Gazeteci Çiğdem Toker hakkında Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan iki köşe yazısı nedeniyle Bayburt Grubu bünyesine yer alan iki ayrı şirket tarafından toplam 3 milyon liralık manevi tazminat davası açılmıştı.

Fotoğraf: Burcu Karakaş

“Ticari itibarlarının sarsıldığı” gerekçesiyle Bayburt Grubu’na ait Agrobay Seracılık ve Şenbay Madencilik firmalarının açtığı 1.5 milyon liralık iki ayrı manevi tazminat davasının ilk duruşması Ankara 1’inci Asliye Hukuk Mahkemesi’nde bugün görüldü.

Agrobay Seracılık’ın Rusya’ya yaptığı domates ihracatını konu alan yazısı nedeniyle açılan davanın ilk duruşmasında Toker, hâkimin sorusu üzerine, “Davaya konu edilen yazım, ifade özgürlüğü sınırları içindedir” dedi.

Duruşmaya hakimin ‘iş yükü’ serzenişi damga vurdu

Duruşmayı 6 Aralık 2018 tarihine ertelediğini açıklayan Mahkeme Başkanı Mustafa Kara gazetecilere, asliye hukuk mahkemelerinin iş yükü nedeniyle serzenişte bulundu.

Hâkim Mustafa Kara, “Burada 25 mahkeme var. Elimizdeki binlerce dosya için 75 mahkeme olması lazım. Yani 50 mahkemeye daha ihtiyaç var. Haberinizi yazarken bunu da belirtirseniz sevinirim” dedi.

Meslek örgütlerinden destek

Çok sayıda meslektaşının yanı sıra meslek örgütlerinin temsilcileri de Toker’e destek için adliyedeydi.

Türkiye Gazeteciler Sendikası Genel Başkanı Gökhan Durmuş, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Ankara Temsilcisi Taylan Erten, Çağdaş Gazeteciler Derneği Ankara Şube Başkanı Çınar Livane Özer, Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün Türkiye Temsilcisi Erol Önderoğlu, Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Sinan Adıyaman, Eğitim Sen Genel Başkanı Feray Aytekin Aydoğan, Mimarlar Odası Ankara Şubesi Başkanı Tezcan Karakuş Candan, Çiğdem Toker’e destek için duruşmayı izleyen isimler arasındaydı.

 

(Duvar)

Kılıçdaroğlu animasyonla genç seçmenlere seslendi: Gelin ‘bug’sız bir dünya tasarlayalım

24 Haziran’daki seçimler için son haftaya girildi.

Cumhuriyet Halk Partisi, Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun animasyon olarak yer aldığı bir video paylaştı.

Videoda genç seçmenlere seslenildi.

Gençlerin sorunlarına değinilen videoda Kılıçdaroğlu şunları söyledi:

“Ya arkadaşlar, ben istemez miyim download hızları artsın, adil kullanım kotası kalksın, memlekette daha çok bağımsız film yapılsın, kültür sanat çiçek açsın, televizyonda her filme sabah akşam yerli yersiz sansür gelmesin, pasaportumuzun itibarı artsın, gençlerimiz dünyayı doya doya gezsin, Instagram’da filtreler artsın, Snapchat’te efektler çoğalsın… Curling (buz üzerinde yapılan taş kaydırma sporu) artık hak ettiği ilgiyi görsün, milli gururumuz olabilsin. Oyunda cheat (hile) yapılmasın, herkes hak ettiği frag’e (FPS -birinci şahıs nişancı- oyunlarda puan alma) kendi emeğiyle ulaşsın istiyorum. İstiyorum ama önce bu seçimi çözmemiz lazım. Gelin geleceğimize sahip çıkalım, hep birlikte bug’sız (yazılım hatası) yeni bir dünya tasarlayalım.”

Animasyon film kısa sürede sosyal medyada yayıldı. Twitter’ın da gündemine oturdu.

 

(Yeşil Gazete)

İngiltere belediyelerinden fosil yakıtlı araç yasağını 10 yıl erkene alın talebi

2040 yılında dizel ve benzinli araç satışını yasaklama planları yapılan İngiltere’de belediye başkanları yasağın on yıl erkene alınmasını talep etti.

İngiltere’de Londra Belediye Başkanı Sadık Han ve başka şehirlerin liderleri, İngiliz hükümetinin hava kalitesini artırmak için yeni dizel ve benzinli araç satışını yasaklama planlarını 10 yıl öne çekmesini istiyorlar.

Başbakan May, geçen yıl yaptığı açıklamada yeni dizel ve benzinli araç satışını 2040’ta yasaklayacaklarını söylemişti.

Londra, Liverpool, Oxford ve Bristol gibi büyük kentlerin yöneticileri bu yasağın 2030’a çekilmesini talep ediyorlar.

 

(Enerji Günlüğü)

Tutuklu yargılanan ünlü rapçı Ezhel beraat etti

Sosyal medya hesapları ve söylediği bazı şarkılarında uyuşturucu kullanımını özendirdiği gerekçesiyle tutuklanan “Ezhel” lakaplı fenomen rapçi Sercan İpekçioğlu hakkında, ‘Uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanılmasını kolaylaştırma’ suçundan 10 yıla kadar hapis cezası istemiyle açılan davanın ilk duruşması bugün görüldü.

Ezhel’in hayranları davanın görüleceği Anadolu Adalet Sarayı’na akın etti. Adliyenin dışı ve koridorlar Ezhel hayranlarıyla doldu.

Mahkeme Ezhel’in ilk duruşmasında beraatine karar verdi.

Geçen ay gözaltına alınan Sercan İpekoğlu, ‘adli kontrol’ şartıyla serbest bırakıldıktan sonra yapılan itiraz üzerine 23 Mayıs tarihinde yeniden gözaltına alınmış ve çıkartıldığı Anadolu Adliyesi’nde tutuklanarak cezaevine gönderilmişti.

‘Ezhel’in tutuklanması yaşam tarzını cezalandırma niyeti’

 

(Hürriyet)

Türkiye’nin bir geleceği var mı? – Bülent Şık

Bu yazı m.bianet.org/ dan alınmıştır

Türkiye’nin bir geleceği var mı sorusuna çeşitli açılardan yanıtlar aranabilir. Ben çerçevesi oldukça daraltılmış bir mesele üzerinden bu soruya bir yanıt arayacağım: Su varlıklarımızdaki kimyasal kirlenme meselesi ve bu meseleye mevcut siyasal iktidarın yaklaşımı.

Yeryüzündeki su miktarı sabittir. Su yer değiştirebilir ama asla yok olmaz. Gezegenimizdeki su sürekli akış halindedir ve bu akış esnasında katı, sıvı ve gaz formlara dönüşerek biçim ve yer değiştirir. Su döngüsü adı verilen bu akış en önemli ekolojik döngülerden biri.

Su döngüsü, suyun okyanus ve denizlerden buharlaşarak atmosfere, atmosferden yağışlar halinde yeryüzüne ve sonra yerüstü ve yeraltından akışlar halinde yeniden deniz ve okyanuslara ulaşması şeklindeki genel dolaşımına verilen isim. Su bu dolaşım esnasında bitkisel veya hayvansal bütün canlı türleri tarafından kullanılır.

Dünyanın toplam yüzölçümünün üçte ikisini sular, üçte birini ise karalar kaplıyor. Suların yüzde 97,4 tuzlu, yüzde 2,6’sı ise tatlı sulardan oluşuyor. Tatlı suların tamamı da kullanılabilir durumda değil; bir kısmı buzullarda (yüzde 68,7) ve bir kısmı da yer altı havzalarında (yüzde 30,1) bulunuyor. Dolayısıyla yeryüzündeki kullanılabilir su miktarı oldukça küçük bir hacim kaplıyor. Belki basit bir benzetme yeryüzündeki tatlı suların ne kadar az olduğunu kavramamıza yardımcı olabilir.

Basket topu üzerindeki tuz tanesi

Dünya bir basket topu kadar küçültülebilseydi tatlı ve tuzlu bütün sular bir küçük ceviz tanesi kadar, nehir ve göllerde ulaşılabilir durumda olan tatlı sular ise sadece bir küçük tuz tanesi kadar yer kaplayacaktı.

Sadece insanlar değil diğer canlıların da kullanabildiği bütün su bir basket topunun üzerindeki tuz tanesi büyüklüğünde bir yer tutacaktı. (Yaklaşık bir fikir vermek için yapılan bu kıyaslamanın neye benzediği yazının başında yer alan kapak görselinde yer alıyor. Hemen bakmayın. Yazıyı okumakta olduğumuz yeri kaybettiren açıklamaların okuru sinirlendirdiği söylenir; o nedenle bu yazıyı okumayı bitirdikten sonra görsele bakmanızı öneriyorum.)

Tarımsal ve endüstriyel faaliyetlerde kullandığımız; içmek, temizlik, yemek yapmak, yıkanmak, havuzlara doldurmak, bahçe ve çim sulamak vs gibi çeşitli işler için kullandığımız bütün su basket topu üzerindeki tuz tanesi kadar yer tutuyor.

İklim krizi, aşırı ve gereksiz kullanım, kimyasal kirlenme, ormanların tahribi, kuraklık ve çoraklaşma gibi çeşitli nedenlerle o tuz tanesi kadar tatlı suyun da coğrafi dağılımı değişiyor ve kullanılabilir miktarı da sürekli azaltılıyor. Bölgeden bölgeye, ülkeden ülkeye sahip olunan su varlıkları açısından da büyük farklılıklar var.

Türkiye’deki durum

Türkiye su varlıkları açısından zengin bir ülke değil. Türkiye’deki arazilerin yüzde 37,3’ünün kurak ve yarı kurak alan olduğu belirtiliyor. Önümüzdeki yıllarda iklim krizinin yol açacağı olumsuz değişiklikler kurak alanların daha da artışına yol açacak. Uluslararası İklim Değişikliği Paneli`nin (IPCC) 3. tahmin raporunda Türkiye’nin güney bölgelerinin önümüzdeki yıllarda ciddi kuraklık tehdidiyle karşı karşıya kalacağı belirtilmiş ve Ege, Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu’yu kapsayan bölgelerde kış mevsimindeki yağışların yüzde 20-50 arasında azalacağı tahmin edilmişti.

Türkiye’de kişi başına 1652 metreküp olan yıllık su potansiyelinin 2030 yılında 100 milyona ulaşacak nüfus ve iklim değişikliğinin olumsuz etkileri hesaba katıldığında 700 metreküpe kadar gerileyebileceği tahmin ediliyor.

Kişi başına su potansiyeli 2 bin metreküpün altındaki ülkeler “su azlığı”, bin metreküpün altındaki ülkeler ise “su fakirliği” çeken ülke olarak tanımlanıyor. Dolayısıyla Türkiye’nin yakın gelecekte su temini ile ilgili ciddi sorunlarla yüz yüze kalacağını söylemek yanlış olmaz. Ancak su kıtlığı tahminlerinde yer almayan ama mutlaka dikkate alınması gereken bir sorun var: Sulardaki kimyasal kirlilik sorunu.

Sularda kimyasal kirlilik

Kimyasal kirlilik bir su varlığını kullanılamaz veya içilemez kılabilir. Örneğin Almanya su açısından bolluk içinde olan ülkelerden biri olmasına rağmen su varlıklarının yüzde 90’dan fazlasında gözlenen kimyasal kirlenme nedeniyle Avrupa’da su kalitesinin en bozuk olduğu bir numaralı ülkelerden biridir.

Suyun elde edildiği coğrafi bölgenin jeolojik yapısı, kentsel kanalizasyon atıkları, tarım ve sanayi faaliyetleri sonucu açığa çıkan çeşitli atıklar sularda kimyasal kirlenmeye yol açan en önemli kaynaklardır.

Orman ve Su İşleri Bakanlığı bünyesinde faaliyet gösteren Su İşleri Genel Müdürlüğü 2014 yılı sonunda tamamladığı bir çalışma ile Türkiye genelinde yeraltı ve yerüstü sularına bulaşması muhtemel bütün noktasal ve yayılı kaynaklı kirlilik etmenlerini belirledi.

Kirletici kaynakların niteliğine göre su kirliliği noktasal kirlilik ve yayılı kirlilik olmak üzere iki farklı sınıfta inceleniyor. Noktasal kirlilik bir arıtım tesisi veya fabrika gibi belirli bir noktadan kaynaklanan kirliliği; yayılı kirlilik ise bir tarım havzası gibi belirli ve tek bir kaynağı olmayan, geniş bir sahadan ya da çeşitli noktalardan açığa çıkan kirlilik etmenlerinin zamanla belli bir yerde birikmesi sonucu açığa çıkan kirliliği ifade ediyor. Tarımsal ve endüstriyel faaliyetlerin düzeyi, kentleşme oranı, atıkların nasıl depolandığı ve arıtıldığına gibi çeşitli faktörlere bağlı olarak kimyasal kirleticilerin sayısı ve sulardaki miktarı ülkeden ülkeye farklılık gösteriyor.

Türkiye’ye özgü kimyasal kirleticiler

Su İşleri Genel Müdürlüğü’nce sularda kimyasal kirlenmeye neden olan 116 noktasal kaynaklı ve 133 adet yayılı kaynaklı olmak üzere Türkiye’ye özgü toplam 249 adet kimyasal kirletici tespit edildi.

Uluslararası alandaki uygulamaların taranması ile bu kirletici etkenlerden 85 tanesi için uluslararası içme suyu standartlarında bir hüküm olduğu belirlendi.

Bir etken madde içme suyu standardında yer alıyorsa o etken maddenin sularda bulunacağı maksimum miktar için bir değer var demektir. Yani o etken maddenin 1 litre içme suyunda aşmaması gereken miktarın (Maksimum Kalıntı Limiti) ne olduğu belirlenmiştir. Bir kimyasalın belirli bir eşik değeri aşması durumunda sağlık sorunlarına neden olduğu kabul edilir. Örneğin içme sularında bulunması muhtemel zehirli maddelerden biri olan arsenik için bu sınır değer 1 litre suda 10 mikrogram (bir gramın milyonda biri) olarak belirlenmiştir. İçinde 10 mikrogramdan fazla arsenik bulunduran sular içme suyu olarak kullanılamaz. Maksimum kalıntı limitine dayalı koruyucu sağlık anlayışının da yetersiz olduğu noktalar var ama buna başka bir yazıda değineceğim.

Bu bilgiler ışığında ülkemizdeki Su Yönetimi Genel Müdürlüğü’nün noktasal ve yayılı kirlilik etkenleri olarak tespit ettiği 249 kirleticinin yüzde 34’üne denk gelen 85 tanesi için uluslararası mevzuatta bir hüküm olduğunu, dolayısıyla hüküm bulunan standartların doğrudan alınıp kullanılabileceğini; yani ulusal mevzuata entegre edilebileceğini söyleyebiliriz. Geriye kalan yüzde 66’lık kısımda yer alan 164 adet kirletici için mevzuatta bir hüküm yer almıyor. Bir başka deyişle bu kirleticilerin sularda aşmaması gereken sınır değerlerin ne olduğunu bilmiyoruz. Bu değerlerin bir an önce belirlenmesi gerekiyor. Bunu yapmak için de bu kirleticilere yönelik çevresel kalite standartların çıkarılması gerekli.

Bu standartları hangi kurum çıkaracak

Türkiye’de mevcut su yönetimine genel yaklaşım kirliliği önleme odaklı; ancak önleme faaliyetinden söz edebilmek için kapsamlı, iyi planlanmış, periyodik yani düzenli aralıklarla ve uygun bir analitik donanıma sahip kurumlar eliyle yürütülecek bir kirlilik kontrolü ve izleme çalışmalarının yapılması gerekli. Ülkemizde 29 Haziran 2011 tarihli ve 645 sayılı “Orman ve Su İşleri Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname” ile Orman ve Su İşleri Bakanlığı altında kurulan Su Yönetimi Genel Müdürlüğü’nün görevlerinden biri ülke genelinde su kalitesini izlemek veya izletmek olarak tanımlanmıştır.

Çevresel kalite standartlarını çıkaracak olan, kirlilik izleme ve değerlendirme çalışmalarını yapacak olan kamu kurumu da Su Yönetimi Genel Müdürlüğü’dür.

Çevresel kalite standartların çıkarılıp çıkarılmadığına, sularda kimyasal kirlenmeye yol açacak 249 etkenden kaç tanesinin tespit edilebildiğine, ne gibi izleme ve kontrol çalışmaları yapıldığına dair hiçbir bilgi yok. Bu kirleticilerin sularda bulunup bulunmadığını tespit etmeye yönelik bir çalışmanın yapılmadığını, sulardaki kimyasal kirlilik etmenlerini belirlemeye yönelik çalışmalarda büyük bir yetersizlik ve eksiklik olduğunu düşünüyorum. Bu konuda ne gibi çalışmalar yapıldığı, sularda hangi kimyasal kirlilik etmenlerinin kontrol edildiği ve ne gibi önlemler alındığı da çok belirsiz. İşin aslı mevcut mevzuatta yer alan 85 adet kirleticinin kaçının kontrol edilebildiği bile şüpheli. Oysa su varlıklarındaki kimyasal kirlenmenin ne düzeyde olduğunu araştırmak bir durum tespiti yapmak yakın bir gelecekte karşımıza çıkacak su kıtlığı sorununu hafifletmek için ne gibi önlemler alınacağını belirlemek için şarttır. Bu işlerin şimdiye kadar yapılmamış olması işbaşındaki AKP iktidarı açısından büyük bir zafiyet olarak görülmeli.

Ama dile getirilmesi gereken başka sorunlar da var.

Ülke genelinde orman ekosistemlerinin tahribi, suları en çok kirleten endüstri ve madencilik faaliyetlerinin abuk subuk bir kalkınma anlayışıyla önünün açılması, kontrolsüzce doğaya salınan kimyasal atıklara göz yumulması işbaşındaki siyasal iktidarın su varlıklarını tahrip eden çeşitli icraatlarından bazıları. Bu icraatlar bile bu ülkenin yakın geleceğini şimdiden karartma potansiyeline sahipken siyasal iktidarın Marmara bölgesine yapmayı düşündüğü Kanal İstanbul projesinin sadece Marmara bölgesine değil tüm Türkiye Cumhuriyeti’ne rahmet okutacak bir proje olacağını söyleyebilirim.

Ülkemizdeki siyasal atmosfer, medya ve üniversitelerin hali öylesine berbat bir seviyedeki hayati olan, geleceğimizi ilgilendiren kritik sorunların hiçbiri ülke gündemine giremiyor, tartışılamıyor ne yazık ki.

Su gibi hayatın devamlılığında kritik önem taşıyan bir fiziki varlığın eksikliğinin, yokluğunun bir toplumun, bir ülkenin yokluğu anlamına geleceğini fark edemiyoruz.

AKP iktidarının baskısı, her türlü gerçekliği çarpıtan politik dili öylesine kuşattı ki her yanımızı politikanın en temelde bir arada yaşamayı olanaksız kılan sorunlara çözümler oluşturmakla ilgili bir şey olduğunu birbirimize hatırlatmak gerekiyor.

Bu yazıda dile getirdiğim sorunların tamamına çözüm bulmak olanaklı; yeter ki çözümleri devreye sokacak bir siyasal irade işbaşında olsun ya da sorun yaratan, çözümlerin önünü tıkayan siyasal irade işbaşından gitsin.

Bu yazı m.bianet.org/ dan alınmıştır

 

Bülent Şık

Dikkat! Uçurumdan önceki son çıkış – Oya Baydar

Bu yazı t24.com.tr/ den alınmıştır

Ülkenin yarısından fazlası, 24 Haziran seçimlerine giderken uçurumdan önceki son çıkışa yaklaştığımızın bilincinde. Yol işaret levhasının üzerindeki uyarı yazısını okuyabiliyoruz: “Uçurumdan önceki son çıkış.” Altında daha küçük harflerle yazılmış bir başka yazı daha var: “HDP’ye gider”

Erdoğan iktidarının ülkeyi sürüklediği uçuruma yuvarlanmak istemesek de; kimilerimiz bilinçaltımıza yerleşmiş Türk milliyetçiliği aymazlığıyla, kimilerimiz iktidar koalisyonunun yıllardır sürdürdüğü Kürt hareketini şeytanlaştırma ve halkı terör umacısıyla korkutma siyasetinin etkisiyle, levhanın altındaki yazıyı okumuyor, okusak da görmezden geliyor, gösterdiği yöne kuşkuyla yaklaşıyoruz.

HDP barajı aşıp Meclis’e giremezse…

Hesap son derece basit. İttifaklara dahil partiler, yüzde 0,5 oy alsalar dahi, yüzde 10 barajını aşmış sayılıp Meclis’te temsil hakkını kazanırlarken, ittifak dışı kalan ya da bırakılan partiler (24 Haziran seçimlerinde HDP, Hüda-Par, Vatan Partisi) yüzde 9,9 oy alsalar, 60-70 milletvekili çıkarabilecek güce ulaşsalar bile Meclis dışı kalıyor, tek bir milletvekilliği bile alamıyorlar. Dahası var: kazandıkları milletvekillikleri o ilde HDP’den sonra en çok oy alan partiye gidiyor.

HDP’nin adeta rakipsiz olduğu Güneydoğu bölgesinde, parti barajı geçtiğinde alacağı 60’dan fazla milletvekili, barajı geçemezse bölgedeki ikinci parti konumundaki AKP’ye gidecek. AKP-MHP iktidar koalisyonunun  HDP’nin yolunu her türlü baskı, engel, saldırı, seçim katakullisi ile kesmeye çalışmasının nedeni de bu. HDP’nin 60-70 kadar milletvekili AKP’ye aktarılırsa iktidar Meclis çoğunluğunu alacak, rejimin otoriterlikten diktatörlüğe evrilmesi kolaylaşacak.

Hesap böylesine haksız, adaletsiz, ahlâksız ama bir o kadar da gerçek. Bunun farkında olan bir kısım seçmen, Millet İttifakı’na dahil başka partileri destekleseler de, Parlamento seçimlerinde oylarını HDP’ye verecekler. Çevremde (ki hiç de dar ve homojen değildir) böyle yapacağını ifade edenlerin sayısı günden güne artıyor. Son derece akıllı bir hesapla, bağcı dövmek yerine üzüm yemeği tercih ederek, desteklediğim parti bir iki milletvekili kaybedebilir ama 60-70 milletvekilliği AKP’ye hediye edilmemiş olur, diye düşünüyorlar.

Mesele sadece HDP’nin barajı geçmesi değil

Bu son derece önemli, ama benim açımdan mesele sadece HDP’nin barajı geçmesini sağlamak değil. Türkiye’nin en önemli birkaç sorunundan biri, hatta belki diğer sorunları tetikleyen birincisi olan Kürt sorununun çözümü, bugün için HDP’nin güçlenmesinden, Parlamento’da yerini almasından, konunun muhatabı, çözümün itici gücü olmasından geçiyor.

Kürt sorununun; kendi Kürtlerimize eşit ve özgür yurttaşlık güveni vermeden, onların kendilerini bu toprakların sahibi, eşit yurttaşları olarak görebilecekleri ortamı yaratmadan, bunun anayasal güvencelerini sağlamadan çözülemeyeceğini; bu sorun barışçı şekilde çözülmedikçe de Türkiye’nin gerçekten demokratikleşemeyeceğini anlamadıkça çözümsüzlük bataklığında debelenip duracağız ve son çıkışı kaçırıp uçuruma yuvarlanacağız.

Millet İttifakı partileri tek adam rejimine ve o tek adama “hayır”da birleşirken, yarın iktidarda veya muhalefette temel “evet”lerde birleşemezlerse Erdoğan’ın Cumhur İttifakı’nın tuzağına ve kucağına düşerler. En temel evet’lerin başında, ifade ettikleri gibi demokrasi varsa eğer, demokrasinin olmazsa olmazı öncelikle Türkiye Kürtlerinin, Güneydoğu’nun huzura, eşitliğe, anayasal haklarına kavuşması; sınırlarımız dışında sürdürülen savaşın, operasyonların sona erdirilmesi, barışçı çözüm için harekete geçilmesidir.

HDP’yi karalama kampanyası yalanlar üzerine kuruldu

HDP’nin 80 milletvekiliyle Meclis’e girdiği (Tayyip bey’in sonuçları beğenmeyip iptal ettirdiği) 7 Haziran seçimlerinden beri Türkiye halkının önüne HDP=PKK= terör denklemi konuldu. İlhamını ve yöntemini Nazilerin propagandasından alan, her türlü aracı kullanan, misli görülmemiş bir (yandaş) medya atağıyla, düzmece haberlerle, provokatif eylemlerle, komplolarla, savaşla, büyük baskılarla korku yaratarak sürdürülen HDP’yi şeytanlaştırma, meşruiyetini tartışılır hale getirme kampanyası sağlı sollu milliyetçilerin/ulusalcıların desteğiyle büyük ölçüde başarıya da ulaştı.

HDP çözüm sürecinin partisi olarak, Kürt siyasal hareketi ağırlığında Batılı demokrat, sol, sosyalist bileşenlerle bir Türkiye partisi olarak kurulmuştu. O zamanlar çözüm sürecinin baş aktörü: devletin ve AKP’nin muhatabı olan İmralı’ydı, Kandil’di, yani PKK’ydı. HDP, devletle silahlı hareket arasında bağ kuran konumdaydı, ana muhatap bile değildi. PKK’den ne kadar bağımsızdı, ne kadar bağımlıydı? Demirtaş’ın o günlerde kendisine yöneltilen bir soruya verdiği cevap açıklayıcıdır: PKK güdümünde değiliz, ancak sosyolojik tabanımız aynıdır, demişti. Sosyolojik taban derken Kürt halkını kastediyordu ve o tabanın taleplerinin takipçileri olduklarını ifade ediyordu.

Gerçeği söylemek gerekirse, o günlerde PKK, HDP’de belli bir ağırlığa sahipti ve ağırlığını koyarak örgütü kendi siyasetine uygun yönlendirmeye çalışıyor, zaman zaman da başarıyordu. Ancak HDP barış ve çözüm söylemini terk etmedi, bizzat Demirtaş silahlarla, savaşla bir yere varılamayacağını defalarca söyledi. Partinin seçim bildirgesi Batı demokratik kamuoyundan da büyük onay aldı, HDP Türkiye partisi olma yolundaydı. 7 Haziran seçim başarısında Selahattin Demirtaş’ın kişiliğinin de payı büyüktü. Çözüm masasının devrilmesi ve çatışmaların başlamasıyla birlikte HDP güç bir döneme girdi. Bu süreç boyunca HDP’nin şiddete karşı, barışçı söylemi asla duyulmadı duyurulmadı. PKK’ye terörist diyor musun demiyor musun,  türünden provokatif sorularla HDP köşeye sıkıştırılmaya çalışıldı. Kürt illeri yakılıp, yıkılıp, bombalanıp yerle bir edilirken, insanlar büyük acılar çekerken,  sosyolojik tabanına ihanet eder görünmesi istendi.

“HDP=PKK=Terör” denklemi, bir dehşet atmosferinde 80 milyonun bilincine, algısına kazındı. 7 Haziran seçimleri öncesinde TV kanallarının bayıldıkları, ekrana çıkarmak için yarıştıkları HDP Eş Başkanı Demirtaş, medya tarafından baş düşman ve hain ilan edildi. Oysa o hep aynıydı ve barışı, çözümü, demokratik hakları savunuyordu.

Türkiye bugün bambaşka olabilirdi

HDP’nin düşman ve terörist ilan edilmediği, Meclis’te güçlü şekilde yer aldığı, ana muhalefet partisi CHP’nin demokratik Kürt hareketine vebalı muamelesi yapmadığı bir toplumsal-siyasal atmosferde bugün yaşadıklarımızı bu kadar ağır yaşamazdık. Öte yandan Kürtler de kendilerini itilmiş, Türkiye siyasetinden dışlanmış hissetmezlerdi. HDP de Türkiye siyasetine daha fazla entegre olarak, gerçek bir Türkiye partisi olma yolunda daha kolay ve hızlı ilerlerdi. Eğer varsa şahinlerin, silahlı mücadeleyi barışçı yöntemlerin önüne koyanların partideki etkisi de geriletilirdi böylece.

Olmadı, yapamadık, Erdoğan’ın ve şoven Türk milliyetçiliğinin savaş politikalarına teslim olduk. Şimdi önümüzde bir fırsat var ve gerçekten son fırsat, uçurumdan önceki son çıkış. Oylarımızın rotasını HDP’ye çevirerek, barajı geçmelerini sağlayarak, kurulan tuzaklara, engellere, baskılara karşı birlikte mücadele ederek oyunu bozabiliriz.

HDP için değil, Türkiye’nin geleceği için.

Bu yazı t24.com.tr/ den alınmıştır

 

Oya Baydar

Avrupa Yeşiller Partisi 28. konsey toplantısından izlenimler III – Sema Alpan Atamer

Avrupa Yeşiller Partisinin 18-20 Mayıs 2018 tarihlerinde Antwerp’te yapılan 28. Konsey Toplantısından notlarımı özetle sizlerle paylaşmaya devam ediyorum.

Avrupa’nın Yeşil Belediyeleri

Akşam yapılan ” Avrupa’nın her tarafında Yeşil Belediye Başkanları Şehirleri Dönüştürüyor” başlıklı ortak oturumun çerçevesi, iklim değişikliği ve toplumsal konular temel başlığı altında şöyle çizilmişti:

 

“Şu andaki ihtiyaçlarımıza sürdürülebilir çözümler oluştururken, bunların gelecek nesillere olabilecek etkilerine de dikkat etmek seçilmiş temsilcilerin görevi. Şehirlerimizin ve kasabalarımızın sadece iş hayatı açısından iyi olmalarını sağlamakla kalmayıp; yurttaşların refahına da önem vermeliyiz. Herşeyden önce, bir “yeşil şehir” daha mutlu ve içinde yaşanılası bir şehirdir. Avrupa’nın her tarafındaki yeşil liderler, ulaşım, enerji,  çevre ve kent planlama alanlarındaki yenilikçi ve yaratıcı çözümlerin, verimliliği arttırdığı kadar, o şehirde yaşayan yurttaşların refahını da arttırdığını gösterdiler. Ayrıca yeşil meselelerin önemi konusunda bilincin artmasına da yardım ettiler. Yeni nesil yeşil liderlerle bu başarının üzerine yenilerini inşa etmeliyiz. Sürdürülebilir sosyal ve çevresel çözümlere odaklanmanın, özümüzdeki  en dezavantajlı yurttaşlarımızın haklarının korunmasına yardım edecek. En iyi çözümleri bulunmanın anahtarının, tabandan yukarı, katılımcı biçimdeki politikalar olduğuna inanıyoruz. Konuşmacılar, geleceğe yakışan yeşil şehirleri inşa etmede kaşılaştıkları zorlukları ve bunları nasıl aştıklarını paylaşacaklar”.

Oturumun moderatörlüğünü, Evelyne Huytebroeck (Brüksel Parlamentosu üyesi, Avrupa Yeşiller Partisi Komite üyesi) üstlenmişti.

Konuşmacılar özetle kentlerini nasıl daha “yeşil” yaptıklarını/yapacaklarını anlattılar:

Wouter Van Besien, Antwerp(Belçika) Belediye başkan adayı:  Antwerp Belediyesi için önümüzdeki Ekim ayında yapılacak seçimlere hazırlanırken, Yeşiller olarak bir anket uyguladık. Bu ankette “çevrenizdeki/mahllenizdeki sorunlar neler; neye ihtiyacınız var?” diye sormak yerine “Mahallenizde sizi en çok mutlu eden şey nedir?” diye sorduk. Daha sonra da “iyileştirilmesini istediğiniz şey nedir?” sorusunu yönelttik. Gelen yanıtlardan, insanları en çok mutlu eden şeylerin neler olduğunu; bunlar hangi mahallelerde eksikse tamamlanması gerektiğini anladık. Birinci sorunun yanıtlarından, iyi bir mahalle kavramına gelindiğinde, yeşil yaklaşımların insanları mutlu ettiği sonucu çıktı. İkinci soruya gelen yanıtların çoğu da “yerel dükkanlara önemli bir rol verilmesi gerektiği ve mahallelerle Belediye Meclisi arasındaki mesafeyi ortadan kaldırmak üzere köprü görevi görecek kamu görevlilerinin sayısının arttırılması etrafında toplanmıştı. Belediye başkanı adayı olarak, yapabildikleri ölçüde insanların hayallerinin  gerçekleşmesini sağlamanın  halinde görevleri olduğunu düşünüyorum. Antwerp’te yaşayanların %49,1’i ya başka bir ülkede doğmuş; ya da anne veya babası başka bir ülkede doğmuş. Süregelen sorunlardan bazıları:

  • 18-24 yaş arası gençler arasında 6000 kişi işsiz
  • Çocuklar fakir
  • Kötü bir konut piyasası var
  • Trafik sıkışıklığı had safhada
  • Hava kalitesi kötü
  • Enerji verimliliği bakımından durum kötü

Siyasi açıdan, halen milliyetçi bir parti liderliğinde sağ koalisyon belediyede; Yeşiller anketlerde 2. sırada çıkıyor.

Yeşiller (Groen) Belediye başkan adayı olarak, “Antwerp yapabilir” sloganıyla seçim kampanyasına çıktık. Mahallelerin blok (ada) bazında yenilenmesi, her bir evden en fazla 300 m uzaklıkta bir park olacak şekilde mahallelerin yeşillendirilmesi; daha fazla bisiklet ve toplu taşımayı özendiren yeni bir kent-içi ulaşım düzenlemesi; kenti kuşaklayan çevre yolunu ağaçlandırarak “yeşil çatı” yaratılması; etnik ve kültürel çeşitliği göz önünde bulundurarak, “Antwerp’li olma” ruhunu geliştiren bir entegrasyon programı uygulanması vaadlerimiz arasında. Bu son vaad için yapmayı planladıklarının ayrıntıları ise 2 başlık altında toplanıyor:

  1. Saygı
  • Sıfır ayrımcılık
  • Herkes için iş
  • Gençleri, açık iş olanakları ile buluşturma (city matchmaking)
  • Dini mekanlar
  • Polis gücünün doğru kullanımı
  1. İlişkilendirme
  • Kültür
  • Dernekler ve organizasyonlar
  • Kent demokrasisi
  • Sosyal yapılar ve sosyal hizmetliler
  • Dil

Maria Vassilakou, Viyana (Avusturya) Belediye Başkan Yardımcısı: Viyana %50 si yeşil alan olan bir şehir. 2013 yılından beri Dünya’nın en yaşanabilir şehirleri arasında en başlarda geliyor. Jaime Lerner’in “kent sorun değil, çözümdür” sözünden hareket etmeyi şiar edindik. “Bir şehir, bir çocuk için iyiyse, herkes için iyidir” ana kriterimiz.  Viyana için önceliklerimiz ve yaptıklarımız şöyle:

-maliyetler ile başedilebilir şehir

-sürdürülebilir kent-içi ulaşım (2017’de ulaşımın %73’ü yeşil ulaşım halinde. Araba paylaşımı, toplu taşıma, bisiklet gibi seçenekler sunduk. Yürünebilir şehir yarattık. Çoğu kişi yürüyerek ulaşımını sağlıyor.  Karbobdioksit salımlarında 7000 ton azaltım sağlandı.

-Sokakları yeniden düşün (ana caddelerle yeşil alanlar ve dinlenme olanakları sağlandı)

-kentte yeni yeşil semtler oluşturuldu (“Evin dışı, kentin içi demektir” şiarından hareketle mevcut binaların yüzeylerini, çatılarını yeşillendirdik; daha iyi havalandırma, gölgeleme, iklime duyarlı binalar oluşturduk)

-Birlikte-yaratım kenti (sadece 2018 yılında yurttaşlarla 25 katılımcı süreç yürüttük).

Lot van Hooijdonk, Utrecht (Hollanda) Belediye Başkan Yardımcısı: Hollanda’nın Utrecht şehri belediyesi  şu 3 ilkeyle hareket etti:

  • Sürdürülebilir şehir
  • Herkesi dahil eden şehir
  • Yaşanabilir şehir

1960’lardan kalma binaların bulunduğu ve genelde az gelirli, göçmen ailelerin yaşadığı şehrin kıyısındaki bir mahalleyi kentsel yenilemeye tabi tuttuk. Semti doğalgaz’dan arındırdık. Tamamen yenilenebilir enerjiye geçtik. Bu yenileme işinde semtte yaşayanları istihdam ettik; böylece onlara yeni iş olanakları sağladık.

Yeşil kent içi ulaşım için ise, araba paylaşımı, akıllı ücretlendirme, güneş enerjisine dayalı elektrikli araçlar, elektrikli otobüsler, bisiklet gibi yeşil çözümleri uygulamaya koyduk.

Belçika’nın Yeşilleri

Bir başka oturumun teması “Yeşillerle Tanışın” idi. Bu oturumda Yeşil vekiller, Belçika’daki siyasal ortamda Partilerinin tarihi ve mevcut durumu hakkında kısa sunumlar yaptılar; Belçika siyasetinde eşi görülmemiş, Valon kesimin yeşil partisi Ecolo ile Flaman kesimin yeşil partisi Groen’in,  Brüksel parlamentosu için ortaklaşa oluşturdukları hedeflerini anlattılar.

Sunum yapanlar:

  • Elke Decruynaere, Ghent Kent Meclisi üyesi
  • Jonas Dutordoir, Belçika Groen Partisi sözcüsü ve iletişim birimi başkanı
  • Saraswati Matthieu, Ghent Şehri Meclis üyesi, Brüksel Parlamentosu  Groen-Ecolo grubunun sekreteri
  • Bart Staes, Avrupa Parlamentosu Milletvekili  , Yeşiller/EFA grubu üyesi
  • Arnaud Verstraete, Brüksel Parlamentosu üyesi

Konuşmalardan özetle aldığım notlar aşağıda:

Belçika Groen Partisi 1979 yılında kurulmuş. Belçika’da 7 farklı düzeyde parlamento var:

  • Ulusal Parlamento
  • Senato
  • Brüksel Meclisi
  • Flamanca konuşulan bölgelerin meclisleri
  • Fransızca konuşulan bölgelerin meclisleri
  • Almanca konuşulan bölgelerin meclisleri
  • Yerel Kent Meclisleri

1999 yılında ulusal parlamentoya girmişler. 2003’te kötü bir dönem başlamış ve sosyal demokratlar partiden ayrılmış.

“İyi politikacılara ve iyi iletişime yatırım yapın” sloganıyla yeniden harekete geçmişler ve 2014’te ulusal parlamentodaki oylarını %8,4’e çıkarmışlar. Halen oyları yükselişte.

Bireylerle yerel politika konuşmak kolay ama Avrupa düzeyindeki politikaları konuşmak zor. Bunun için groen içinde fikirleri ve tutumları beslemek üzere bir Avrupa Ağı (European Network) oluşturulmuş ve çalışmaları 140 kişi izliyor. Avrupa Ağı olarak atelye çalışmaları düzenleniyorlar. Politikaları, tabandan yukarı oluşturmak istiyorlar. Bu amaçla yaz üniversitesi var. Avrupa politikaları üzerine tartışmalar yürütüyorlar. Ayrıca herkesin anlayabileceği bazı dokümanlar oluşturmuşlar. Örneğin “toolbox for from policy learning to policy learning by doing”.

Ghent’te 250.000 kişi yaşıyor. Bunun 75.000’i öğrenci. 2012 yılında sosyal demokratlarla yerel seçime girmişler. %45 oy almışlar. Son zamanlarda Ghent’te özellikle şehir içi dolaşım planı ve okullardaki çeşitlilik konusunda pek çok çalışmaları var. Bu kapsamda

-eğitsel şehir

-yeşil oyun alanları

-iklim ittifakları

-gıda tasarrufu projesi

gibi çalışmalar yapıyorlar.

Ghent’te bisiklet kullanımını %30 seviyesine çıkarmışlar. Ghent, Avrupa Yeşil Başkentleri ödülünü almış.

Belçika Yeşilleri (Flaman Bölgesinde Groen Parti, Valon Bölgesinde Ecolo) ilerici, “çeşitlilik zenginliktir” şiarı ile baktığı için Belçika’nın Flaman ve Valon bölgeleri olarak bölünmesine karşı. Bu nedenle “Zamen Ansamble (Birliktelik Ansamblesi)” oluşturturmuşlar. Ecolo ile birlikte bu yönde çalışmalar yürütüyorlar. Etkinliklerinde kullandıkları yenilikçi ve katılımcı formatlarla, yenilenen iletişim kanallarıyla ve tarihinde ilk kez uygulayacağı dijital kampanya ile son bir kaç yılda iletişim konusunda dönüşüm yaratmışlar. Bu çerçevede 2003 yılındaki başarısız dönemden sonra, nerede yanlış yaptıklarını araştırmak üzere bir ekip oluşturmuşlar. Yaptıkları araştırmalar onlara bambaşka gerçekleri göstermiş. Sosyalist parti tarafından evsizlere yardım amacıyla kurulan bir kuruluş için toplanan paraların, parti üyelerinin ceplerine gittiğini ortaya çıkarmışlar. Sosyalist Parti tarafından yeni stadyum için kamu bütçesinden hiç bir para harcanmayacağı vaadinde bulunulmuşken, işin iç yüzünün böyle olmadığı; bu sözün tutulmadığı anlaşılmış. Bütün bunlar hem Groen-Ecolo ortaklığına güç kazandırıyor hem de seçimlerdeki başarılarını arttırıyor. Groen ve Ecolo’nun Parlamentodaki grubu ortak. Hatta bu iki partinin “evliliğinden” bile bahsedilmeye başlanmış.

Seçmenler nasıl düşünür? Tepkilerin genelde %80’i duygusal; akılcı değil. Onun için önce değerlerden bahsetmek gerekiyor kampanyalarda. Sonra bunları ve bunlara ilişkin politikalarınızı defalarca tekrarlamanız, her fırsatta söylemeniz gerekiyor ki seçmenlerin akıllarına kazınsın. Öte yandan bunların da olumlu ifadeler olması gerekiyor.

Tüm seçmenleri ikna etmek imkansız. Size oy vermesi ihtimali olmayan seçmenler için para ve zaman harcamaya gerek yok. Yeşillere yakın olabilecek, oy verebilecek kesim genelde gençler. Doğru mesajlarla onlara ulaşmaya çalışmak;  olumlu ve umut verici mesajlara ağırlık vermek gerek. Belçika Yeşilleri kampanyalarının ana sloganını “daha insani, daha dürüst ve daha sağlıklı” şeklinde belirlemiş.

Yeşiller genelde uzun vadeli politikaları benimsiyorlar. Çocuklarının, torunlarının geleceği onları ilgilendiriyor. Dünyanın ve insanın sınırlarını dikkate alan politikalara önem veriyorlar.

Seçmenler ise, “Bu parti, benimle aynı değerleri mi paylaşıyor? Benim değerlerimi uygun şekilde temsil edebiliyor mu?” diye bakıyor. O nedenle seçimlerde oy isterken, kampanya yaparken  buna göre hareket etmek gerekiyor.

Kampanya Atelyesi

Bu oturumların tamamlayıcısı olarak sizlere katıldığım “Dijital ve Halka Yönelik Kampanya Atelyesi”nden notlarımı aktarmak istiyorum.

Sunumu, Avrupa Yeşiller Partisi kampanya yöneticisi Sybren Kooistra yaptı.

Seçmenlere hitap eden bir kampanyaya giderken hangi sorularla ilerlenmesi gerektiğinin yol haritasını şöyle sıralayabiliriz:

Klişeler:                            Bir seçmen olarak sizi ciddiye almayı düşünmeli miyim?

Değerler:                         Bir seçmen olarak sizlerle aynı idealleri paylaşıyor muyum?

Duygular:                        Bir seçmen olarak söyledikleriniz umurumda mı?

İçerik:                               Bir seçmen olarak çözümleri anlıyor muyum?

Parti manifestosu:         Daha spesifik konulara girmek isteyenler için

Değerler konusunda:

Pozitif olun: Çılgına dönmüş, öfkelenmiş olabilirsiniz; ama bir çözüm, bir umut önermeye çalışın ve mümkün olduğunca, negatif olduğunuzdan daha fazla pozitif olduğunuzdan emin olun.

İnsani olun: Politikacılara güvenin çok az olduğu günümüzde, espri, karakter ve duygularınızla sadece başkaları gibi herhangi bir kişi olduğunuzu gösterin. Hatta parti olarak bile bunu yapmaya çalışın.

Sonuçta her şey değerlere dayanır. O nedenle daima değerler hakkında konuşun. Örneğin dürüstlük, eşitlik, özgürlük, barış, refah, adalet, güven, hukukun üstünlüğü, vb.

  1. Kampanya öyküsü

 

Bir kampanya öyküsü yazın. Şunu bilmek gerekir ki “tarihteki her büyük hareketin arkasında gerçekten sıkıcı ve sinir bozucu işler yapan kahraman insanlar vardır”. Hikayeden kasıt, hareketimizin hikayesi, vizyonumuz, düşmanımız, çözmeye çalıştığımız sorun, katılan birey ve onun somut eylemi ve şu anda neden önemli olduğunun bilinmesidir.

  1. Değişim teorisi

 

İnsanlara, onlardan istediğimiz eylemin, görmek istediğimiz değişikliği nasıl yaratacağını anlatın.

Örneğin:

Amaç                                               : İklim değişikliğinin durdurulması

Uzun dönemli kampanya            : Fosil yakıtlara son verilmesi

Mevcut kampanyanın hedefi:    : Kömür enerjisinin subvansiyonunun durdurulması

Proje düzeyinde amaç                 : Kömürlü termik santrallerin durdurulması

Proje düzeyinde alt hedef           : Bu kömür santralinin durdurulması

  1. Daima isteyin: facebookta yayınladıklarınızla; videolarla; emaillerle; telefonla; yüz yüze; tweetlerle
  2. Zor bir rica: İnsanları arayın, onlarla konuşun, bunun neden önemli olduğunu anlamalarına çalışın ve gerçekten yardımlarını isteyin
  3. İyi bir örnek verin: Onlara kendinizin de aynı şeyi yaptığınızı, bunun için çok çalıştığınızı gösterin. Onların, gerçekten etki yaratan çalışmalarını takdir ettiğinizi belirtin.

FACEBOOK:

Facebookta benim, senin, onun ve kampanya firmalarının yaptıkları paylaşımlar, beğeniler, yorumlar gerçek bir rekabet içinde. Hala en etkili sosyal medya alanlarından birisi facebook.

Herhangi bir kampanya posterindeki imajın ve ilgili notun, değerleri, durumun aciliyetini, ana mesajı, markanızı içerdiğinden emin olun. Ayrıca dikkat çekici olmasına ve yaygınlaşmasına çalışın.

Yaptığınız video veya posteri/broşürü, vb seyreder miydiniz; beğenir miydiniz; paylaşır mıydınız? diye kendinize sorun. Eğer yanıtınız evetse, bu kez “Konu nedeniyle mi; gönderen nedeniyle mi; yoksa önemli olduğunu düşündüğünüz için mi olurdu?” diye sorun kendinize.

Sağcı bir gazetede mi; solcu bir gazetede mi yayınlayacaksınız? Ya da sağcıların mı solcuların mı çaıkarlarına yönelik yayınlayacaksınız? Hangi yaş, eğitim; bölge vb.ne yönelik olacak?

Ya da angaje olma durumuna göre mi?: Daha önce beğenmiş mi? Paylaşmış mı? Sıkça mı? Onu değil de bunu mu? Bu soruların yanıtlarına göre, “işte al sana yeni bir tane daha…” demek gerek.

  1. TWEETER:

Bir anlamda sınır tanımayan bağırma hali. Daha çok aktüalite ve karşılaştırma ile ilgili. Populistler için harika bir ortam. Tweeterda en öfkeli , en komik, en akıllı ve en umutlu olabilirsiniz.

  1. KAPILARI ÇALARAK:

C.1.       NEREDE İŞE YARAYACAKSA ORADA YAPIN.

Hangi kapıları çalacağınıza dair karar verirken, eğer elinizde veriler varsa kullanın. Yoksa gerekirse bazı ipuçlarına başvurun:

  • Toplu taşımaya yakın oturan insanlar?
  • Belirli bir dönemde yapılmış eski yapılar?
  • Haritada işaretlediğiniz tanıdıklar
  • Seçim sonuçlarına göre haritada işaretlediğiniz noktalar

gibi.

C.2. ÇALDIĞINIZ KAPILARIN KAYDINI TUTUN.

Asla aynı kapıya 2 kez gitmeyin. Tabii yeşile dönüşebilecekleri konusunda şüpheleriniz olanlar hariç. Bunun için

-Smartphone veya tablet üzerinden basit bir google formunda

-Kalem ve kağıtla, paylaşılmış google sayılarıyla hepsini saklayarak

bir kayıt tutun.

C.3. YAZILI BİR METNE DAYALI OLARAK AMA DAHA ÇOK KISA BİR KONUŞMAYLA

İnsanlar politikacılara güvenmedikleri için yapabileceğiniz en fazla şey, senin-benim gibi herhangi bir insan olduğunuzu ve güvenilir bir kişi olduğunuzu göstermeye çalışmak.

Kilitleri çözücü sorularla başlayabilirsiniz. Bir broşür verebilirsiniz ve alçakgönüllü görünmeye çalışabilirsiniz.

Eğer insanları size yardım etmeye ikna etmekte zorlanıyorsanız, şunu bilmelisiniz ki,  onlar, başkalarını size oy vermeleri için ikna etmekte daha da zorlanacaklardır.

Size yardım etmek isteyen insanlara 4 önemli yol önerebilirsiniz:

  1. Kapıları çalmak
  2. Sosyal medyada paylaşmak
  3. Fonlarınıza katkıda bulunmak
  4. Örgütünüzde gönüllü çalışmak

İki seçenek var:

Seçenek A

  • Wi-fi olan bir smart telefon alın
  • Simkart alın
  • Bir yayın listesi hazırlayın
  • Web.whatsapp.com sitesini kullanın

Seçenek B

  • Yerel bir WhatsApp Grubu kurun
  • Kendi adınızı ve telefonunuzu kullanın

Değerlerden konuşurken, nerede durduğunuzu; ne için mücadele verdiğinizi anlatın. Duygulardan başlayarak, rasyonele doğru götürün. Sonuçta, bunun kişiye ne yapacağını; hayatında neyi değiştirebileceğini anlatabilmek gerek.

Hollanda’da yapılan bir araştırmaya göre, akıllı telefonlarda kaydırma için ortalama bir başparmağın bir yılda katettiği yol 50 km imiş.

Ülkenin gündemine düşen bir olay olduğunda, siyasiler genelde anında bunu öfkeye tahvil edebiliyorlar ya da tam tersine çevirerek işlerine gelecek bir söyleme dönüştürebiliyorlar. Ama bu genelde popülistlerin işi. Yeşiller böyle yapmaz. Böyle bir durumu anında olumlu bir yorumla ve espriyle, duygulara hitap edebilecek şekilde ifade edebilirsen başarılı olursun. (Belki T A M A M kampanyası buna bir örnek olabilir).

Ev ziyaretleri için 10.000 gönüllü ile çalışmışlar. 100.000 evin kapısını çalmışlar. Yüz yüze görüşmelerle sonuçların çok fark ettiğini görmüşler.

Viraller için 5000 “apptivist grubu” kurmuşlar. Facebook ve tweeter üzerinden yayın yapmışlar. Virallerde pandomim önemli; çünkü bazı şeyleri mimiklerle anlatmak duygulara daha fazla hitap edebiliyor.

Kampanyalarına finansman sağlamak içinse, aşağıdaki yöntemleri kullanmışlar:

  • Mobil ödeme linkleri
  • Bağış yapmaya davet eden emailler
  • Kaynak yaratmak üzere ikinci el eşya satışları
  • Kaynak yaratmak üzere mangal partileri

Ekibin kendi arasındaki yazışmalar için ise, bedava bir uygulama olan “slack”i kullanmışlar.

Tilt!

19 Mayıs’ta katıldığım ilk oturumda 2019’da yapılacak Avrupa Parlamentosu seçimleri için Avrupa Yeşiller Partisi (EGP)’nin hazırladığı ve Tilt! (Meylet!)  ismini verdiği kampanyasının tanıtımı vardı. İlgilenenler için kampanyanın linki aşağıda:

https://www.tilt.green/

Kampanyaya üye olabiliyorsunuz ve size kampanya ile ilgili bilgiler akıyor.

 

 

Sema Alpan Atamer

Kalanlara selam olsun – Bülent Şık

İskender Savaşır vefat etmiş. Ailesinin, dostlarının, öğrencilerinin başı sağolsun. Kelimelerin Anayurdu ve Tarihi kitabını çok severek okumuştum. Sanırım ilk kitabıydı. Aşağıdaki bölüm o kitaptan. Kalanlara selam olsun der gibi…

“Selamlar”

“Birine selam vermekle ona selamet mi dilemiş oluyoruz? Peki, selamet dilemekle ne yapmış oluyoruz?

“Selamet” kelimesini kimi zaman “kurtuluş”la karşılıyoruz, kimi zaman “güvenlik”le, kimi zaman “esenlik”le… Ama hepsi de yetersiz. Hem eksik kalıyorlar (“selamet” kelimesinin kuşattığı anlam alanının tümünü kapsamıyorlar), hem de fazla geliyorlar (“selamet”in kuşattığından daha çoğunu ima ediyor, içermediklerini de içeriyorlar). Bu yüzden selamlaşırken ne yaptığımızı, yine “selam”ın biçimsel akrabalarından hareketle sorgulamak daha yerinde olacak gibi görünüyor.

Birine selam vermekle ona teslim mi oluyor, kendimizi onun ellerine, insafına mı bırakmış oluyoruz? Olabilir, bu ilişkiyi de anlayabilir, selamlaşmanın “selamet”le ilişkisini kurduğumuz gibi, “teslimiyet”le de ilişkisini kurabiliriz. Ama “selamet”le “teslimiyet”in ilişkisi ne o zaman? Bu akrabalığı nasıl açıklayacağız?

Bu kelimeler zincirinin kaçınamayacağımız bir başka öbeğine başvuralım: İslam, İslamiyet, Müslüman, ama selam, selamet, teslimiyet ilişkisini İslam’a dair derin bir hakikatten açıklamakta fazla acele etmemek gerekiyor. Çünkü bu ilişkiye –ya da bir benzerine– Batı dillerinde de rastlamak mümkün:

İstanbul’da hâlâ görebilirsiniz; kimi apartmanların girişinde –bazen yere döşenmiş, bazen kapının üzerinde ama hep girişte– “Salve” yazar. “Selam” anlamına gelen bu kelime Batı dillerinde “selamet” anlamına gelen kelimelerle (salvation) akrabadır.

Dolayısıyla selam vermenin kutsal olanla bir ilişkisi olduğu elbette doğrudur ama bu ilişki İslamiyet’ten de, diğer tek tanrılı dinlerden de eski çağlara aittir. Dinlerin yaptığı hazır buldukları bu ilişkiyi kullanmaktan, üstelik de ona kısıtlayıcı bir yorum getirmekten ibarettir.

O halde bir an için kelimeleri bir yana bırakıp fiilin, edimin kendisinden hareketle soralım: Kime selam verilir? Ya da kimle selamlaşılır?

Bir yabancıyla… Mutlak olarak olmasa da hiç değilse o an için, o an içinde bulunduğumuz durum açısından yabancı olan biriyle selamlaşılır. Yabancılıksa her zaman bir yenilik demektir; içinde hem çarelerinizin çare olamayabileceği bir tehlikeyi, hem de kendi gücünüzle, imkânlarınızla çözemediğiniz bütün sorunları bir çırpıda çözecek bir “Mehdi”yi barındırabilen bir yenilik. Bu yüzden yabancının tekinsizliği kutsalınkiyle özdeştir: Korkutur ve kurtarır, öldürdüğü gibi diriltebilir de; tahrip ve takdir eder.

Yeniden selamlamaya dönebiliriz: Selam verme, kendisini nasıl ifade edeceğini henüz bilmediğiniz yabancı bir güçle barışma çabasıdır. Kendinizi onun şiddetine ve insafına terk edersiniz, gücünü sizden yana kullanacağı, sizin için bir şiddet değil esenlik kaynağı olacağı umuduyla. Selam verilen herkes korku ve umut kaynağı olan bir yabancıdır.

Bu kitabımın ilk yazısı. Biz birbirimize yabancıyız. ”

“Selamlar” “Kelimelerin Anayurdu ve Tarihi”, sayfa 7-11

Bu yazı, yazarının da onayı ile sosyal medya hesabından alınmıştır

 

 

Bülent Şık