Ana Sayfa Blog Sayfa 2769

Meral Akşener’den olağanüstü kongre açıklaması: Aday olmayacağım

İYİ Parti’nin Afyonkarahisar Sandıklı’daki kampında yaşanan parti içi tartışmaların ardından olağanüstü kongreye gitme kararı çıktı.

Genel Başkan Meral Akşener Twitter hesabından aday olmayacağını açıkladı.

Akşener mesajında, “Parti tüzüğümüzün şahsıma tanıdığı yetki çerçevesinde seçimli kurultay kararı almış bulunuyorum. Kurultayda aday olmayacağım, aday olacak arkadaşlarıma başarılar diliyorum” dedi.

İYİ Parti TBMM Grup Başkan Vekili Lütfü Türkkan da Akşener’in mesajından önce Twitter hesabından, “İYİ Parti’nin Afyonkarahisar Sandıklı’daki kampında sert tartışmalar yaşandı. Eleştiriler sonrası toplantıyı terk eden Akşener’i istifa etmemesi için kurmayları ikna etmeye çalıştı. Krizin ardından İYİ Parti olağanüstü kongreye gitme kararı aldı” mesajı attı.

İYİ Parti TBMM Grup Başkanı Ahat Andican da, Twitter hesabından “Seçim sonuçlarını değerlendirdiğimiz Afyon çalıştayımız sona erdi. Sn. Genel Başkanımız Meral Akşener Parti kadrolarının yenilenmesi ve güven tazelemesi amacıyla başkanlık yetkisini kullanarak seçimli genel kongre kararı aldı. Hayırlı olsun” mesajı paylaştı.

DHA’nın haberine göre kongre bir ay içinde yapılacak ve Genel Başkan Meral Akşener yeniden aday olacak. Basına kapalı düzenlenen değerlendirme toplantısının gergin geçtiği ve sonuç bildirgesinde Akşener’e yönelik eleştirilerin artması üzerine partililer arasında sert tartışmalar yaşandığı iddiası aktarıldı.

İYİ Parti Genel Başkan Yardımcısı Koray Aydın da “Cuma gününden beri yapılan toplantının içerisindeyim. 3 temel konuda masalarda 14-15 kişilik gruplar görüşlerini ifade etti. Her masa kendi seçtiklerini bülten haline getirdi. Sunucu eşliğinde hangi konudan ne kadar çok bahsedildiği yüzeysel olarak anlatıldı” dedi.

Aydın, “Eleştiriler de oldu. Seçimden yeni çıkan partini yüzde 10 ile çıktığını ve devlete karşı, güçlü partiye karşı başarılı olduğunu beyan eden de oldu. Olağanüstü kongre açıklamalarında bulundular. Aday olmayı düşünecek kimse yok. Cesaret edecek, aday olacak başka kişinin olabileceğini düşünmüyorum” diye konuştu.

Genel başkanlığa aday olmayacağını açıklayan Meral Akşener için dün İYİ Parti İstanbul ilçe örgütleri evinin önünde oturma eylemi yaptı. Partililer, Akşener’in tekrar aday olması için çağrıda bulundu.

 

(BBC Türkçe)

Saz çavdarının peşinde – Mustafa Alper Ülgen

Gıda Toplululukları sitesinde Mayıs ayında yayınlanmaya başlanan ve her hafta farklı bir yazarın konuya dair makalesinin yer aldığı [Gıda Güvenliği ve Bağımsızlığı] yazı dizisine Yeşil Gazete Haftasonu ve Kitap eki‘nde ilk yazıdan başlayarak yer veriyoruz.

Yazılara bugday.org/ adresi üzerinden de ulaşabilirsiniz.

***

Bu yazı gidatopluluklari.org/ dan alınmıştır

Çanakkale, Bayramiç’teki Yeniköy yerleşiminde, atalık tohumlara gözü gibi bakan, onları emanet sayan Mustafa Alper Ülgen, bizler gibi gelecek kuşakların da güvenli gıdaya ulaşabilmesi için onlarca çeşidi ekerek yaşatıyor.

Ekerek devamlılığını sağladığı 120 yerel çeşitten, 30’u buğday, 60’ı biber, 11’i domates ve geri kalanı da çeşitli tahıl ve sebzeler…

Ülgen, “500’e yakın çeşit var ama hepsini ekebilme gücüm yok. Bazılarını sadece yaşatıyorum. İklim değişikliğinden dolayı verim az olabiliyor ama ben verimlilikten çok sürdürülebilir olmasına önem veriyorum. Elimdekileri emanet kabul edip bunların devamlılığını sağlayacak kurum ve kişilere verebilirim” diyor.

Bugüne kadar çoğalttığı yerel tohumlardan bazılarını çok sayıda köylüyle, İstanbul’daki bostanlarla ve takas organizasyonlarında meraklılarıyla paylaşıyor Ülgen. Kaz ve tavuklarını da yetiştirdiği yerel tahıllarla besliyor.

Mustafa Alper Ülgen, bir yandan atalık tohumları yaşatmaya çalışırken diğer yandan fırsat buldukça gittiği köylerden yerel tohumların peşine düşüyor. Bu yolcukların her biri ayrı bir hikâye barındırıyor. Onlardan biri de 2011’de saz çavdarının peşinde yaşadıkları…

***

5 – Saz çavdarının peşinde

Çavdar ekmek istedik bu sene, bölgemizde eskiden çok ekilirmiş, kalın olduğu için sapları, bir çeşit saz kulübe yapımında kullanılırmış.

Birbirine çatılan meşe direklerle konstrüksiyonu tamamlanan bu yapılar, keçi ve koyun ahırı olarak kullanılmış yıllarca.

Üstü tamamen çavdar sapı ile kaplanır, hem sıcak hem de yağmur geçirmeyen bir barınak elde edilirmiş.

Fakat gelin görün ki geçen sene elindeki az miktardaki tohumu ektirdiğimiz Ramazan Abi, hasadı geciktirince tarlada çürüdü mahsül ya da hayvanlarına yedirdi uğraşmamak için. Her ne olduysa oldu ve tohum yoktu artık.

Ekim yapmak için düştük tohumun peşine, köy köy izini sürdük çavdarın ama yoktu, kimse bulamadı bir teneke bile.

Bir akşam Muratlar Köyü kahvesinde dediler ki karşı dağdaki yörük köylerine bir gidin, yüz yüze görüşün.

Biz de kalktık Çanakkale’ye bağlı Kocalar Köyü’ne vardık, sorduk ki son çavdarları da deveciler almış götürmüş, oradan Çamyayla köylerine gittik, sorduk yine bulamadık…

Kahvenin birinde adamın bir dedi ki; Dedeler Köyü’nde Mehmet Efendi’yi görün, o ektiydi geçen sene…

Yine düştük yollara, geldik Dedeler Köyü’ne, gecenin bir vakti sorduk ve bulduk Mehmet Efendi’nin evini.

Gelin görün ki yatmışlar o vakitte, zira biz köy köy dolaşmaktan fark etmemişiz ve geç olmuş.

Ama bu kadar dolanmışız ve gelmişiz, şansımızı denemeliyiz.

Evin etrafında dolanıp bağırdık ‘Mehmet Efendi’ diye…

Nihayetinde kapının ışığı yandı ve şaşkın bakışlarıyla ev sahipleri dışarı çıktılar.

Bize dediler ki “hayrola bu saatte bağırıp duruyorsunuz, ne oldu?”

Seksenlerinde bir çift Mehmet Dede ve Hatice Nene. Tüm koyun ve keçi damları çavdar sapı ile kaplı, belli oluyor ki adetler devam ettiriliyor.

Neden geldiğimizi sorduklarında; bir teneke çavdar tohumu için dağları dolaştığımızı anlattık ve bir teneke çavdar istedik..

Dede “yok ki, ancak ben kendime ekecek kadar ayırdım, olmaz veremem” dedi.

Biz üzüldük… O sırada Hatice Nene, bizim niyetimizi, Muratlar’dan sırf tohum için geldiğimizi, yerel tohumlara verdiğimiz önemi ve yaptığımız çalışmaları duyunca kocasına dedi ki “Hacı bir teneke vereceksin bu çocuklara, onlarda eksin, seneye tohum istersen bize verirler, hem tohum vermek sevaptır, tohum kutsaldır, geri çevirmek ayıptır.” 

Mehmet Dede, bu sözlerin üstüne bir şey diyemedi, bekleyin diyerek eve girdi, üstünü değiştirip elinde bir fener ile yanımıza geldi.

O içerideyken biz de nenemizle sohbet ettik ve öğrendik ki aslında Muratlar’dan buraya gelin gelmiş ve çok uzun zamandır da köyüne gelememiş.

Sonra dede ile geleneksel ahşap tohum ambarına girdik ve bir teneke çavdarımızı aldık.

Ayrılmadan önce biraz daha sohbet ettik ve borcumuz nedir dedik, demez olaydık.

Tohum hiç para ile satılır mıymış, ayıpmış, günahmış, olur muymuş hiç.

Gülerek her ikisi de para istemeyiz sizden, siz de bize sarı buğday verirsiniz ödeşiriz dediler.

Bizi her eylül, köylerinde yaptıkları koşu hayırına sarı buğdayımızla beraber davet ettiler.

Yüzyıllardır süre gelen koşu hayırının hikâyesini de bir başka zaman paylaşırım…

Ertesi akşam kendi köyümüzde kahvede size anlattığım bu hikâyeyi anlatınca, arka masalardan Ali Dede ses verdi “ey oğul, sen bu kadar uğraşıyorsun madem ki; gel bende de iki teneke çavdar  var sana vereyim ek, biz artık uğraşamayacağız çavdarla falan” dedi.

Bizim bu kadar inatla tohum peşinden koşmamızdan duygulanan Ali dede de verince, üç teneke çavdar tohumumuz oldu.

Ve bir sonraki gün tüm tohumlar, kurda kuşa aşa diyerek toprak ile buluştu.

Yaşadığım bu Saz Çavdarı tohumu bulma maceramızın devamında, eylül ayı gelince, o yılki hasattan sarı buğdayımızı götürdük Mehmet amcalara, çok sevindiler ve güzel bir keşkek yaptılar.

Her yıl ektiğimiz ve çoğalttığımız çavdarlardan biz de çok güzel ekmekler yapıyoruz ve tohumlar her sene çoğalarak yaşamaya devam ediyor.

Bu yazı gidatopluluklari.org/ dan alınmıştır

 

Mustafa Alper Ülgen

ODTÜ’den mikroplastiklerin tatlı su kaynaklarına ekolojik etkisi deneyi

ODTÜ, “AB UFUK 2020” tarafından desteklenen AQUACOSM Projesi kapsamında Türkiye’de mikroplastiklerin tatlı su kaynaklarına ve gezegenin ekolojik dengesine zararlarını araştıran, dünyanın bu alandaki en kapsamlı deneyini yürütüyor.

ODTÜ Biyoloji Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Meryem Beklioğlu’nun yürütücülüğünde, ODTÜ DSİ 50. Yıl Göleti’nde, sığ tatlı su göllerinde mikroplastiğin olumsuz etkilerini değerlendirmek üzere kurulan deney sisteminin benzeri 37 deney; 21 proje ortağı ülkede kuruldu. Dünyada ilk defa bu ölçekte yapılan deney projesi, 320 bin Avro bütçeyle üç yıl sürecek.

21 ülkenin ortaklığında yürütülen projede denizler ve tatlı sularda sabun, duş jeli, deterjan, dekorasyon malzemeleri gibi petrokimya ürünlerinin ufalanması yoluyla biriken mikroplastiklerin sularda yaşayan canlılar ve su kalitesi üzerine etkisi doğada ilk kez, gerçek zamanlı takip ediliyor.

Uzun yıllardır ele alınan okyanuslarda mikroplastik etkisi araştırmaları ile bilim dünyasınca hiç bilinmeyen tatlı sulara yönelik deneysel araştırma alt yapılarını birleştiren AQUACOSM projesi kapsamında Türkiye’de yürütülen deneye ABD, İngiltere, Sırbistan ve Çekya’dan 10 bilim insanı katılıyor.

 

(Odtu.edu.tr)

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Böcekler için İlkyardım Merkezi – Ömür Kurt

Amerikalı doğabilimci John Burroughs, “Sevgi olmadan bilgi kalıcı olmaz. Fakat sevgi önce gelirse bilgi kesinlikle arkasından gelecektir,” diyor. Çocuklarımızı üzerinde yaşadığımız gezegene saygı duyan bireyler olarak yetiştirebilmek için biz ebeveynlerin öncelikli görevi, erken dönemde doğa sevgisi verebilmek. Onların minik omuzlarına taşıyabileceklerinden fazla yük ve korku bindirmeden, doğayla oyun arkadaşı olmalarını sağlamak, bu yolda atacağımız ilk adım. İkinci adım ise doğayla ve yaşadığımız çevreyle uyumlu, sürdürülebilir yaşam tarzı benimsemeleri için doğru rol modelleri sunan çocuk kitapları seçmek.

Yeşil Gazete, “Çocuklar için Yeşil Kitaplar” yazı dizisi illüstrasyonu için Gonca Mine Çelik’e teşekkür ederiz

Bu amaçla biz [Çocuklar için Yeşil Kitaplar] adını verdiğimiz bir diziye başladık. Çocuklara çevre bilinci aşılayan, farklılıklarımızla bir arada yaşamanın mümkün olduğunu gösteren kitapları derlemeye karar verdik. Bildiğimiz kitapları anımsamaya, bilmediklerimizle tanışmaya, tanıtmaya niyet ettik.

***

Böcekler için İlkyardım Merkezi

Böcekler için İlkyardım Merkezi’ni bir çocuğun böceklere karşı duyduğu olağanüstü tutkuyu anlatıyor. Ama bana bu kitabı sevdiren sadece hayvanlara karşı duyulan tutku değil.

Bu kitabın benim için başka bir anlamı daha var. Bu kitabı keşfetmemi bir çocuk sağlamıştı. Şimdi 12 yaşında olan sevgili Nehir geçen seneki bir çocuk kitapları fuarında bir yandan ben, bir yandan annesi durmadan ona kitaplar önerip başını şişirirken o tüm diğer kitapların arasından çekip almıştı Böcekler için İlkyardım Merkezi’ni. Ve arkasından tabii ben de kendime bir tane almıştım. Kitabı iki kere okudum. Her okuduğumda sevgili Nehir’in ne kadar yerinde bir seçim yaptığını bir kere daha gördüm.

Kitabın arka kapağındaki Herkesin, Bütün Canlıların Yaşamaya Hakkı Var! cümlesinin kitabın düsturu olduğunu söyleyebiliriz. Doğadaki türler arasında ortadan kalkması gereken ama maalesef bir türlü kurtulamadığımız tür hiyerarşisinin en altında kabul edilen böcekler için (de) bir yaşam hakkı savunusu bu kitap.

Bu anlamda bir türler arası eşitlik çağrısı. Bu çağrıyı da kitaptaki veteriner baba karakteri, Dairo Pistolazzi’nin de algıladığı şekliyle, insandan aşağı sayılmak şöyle dursun, hayvandan bile sayılmayan böcekler üzerinden yapıyor. Çağrının asıl sahibi Bay Pistolazzi’nin on yaşındaki kızı Camilla. Camilla kendisini kaybettiği annesinin yerine koyarak böceklere ve tüm yardıma muhtaç, sahipsiz, toplumca görünmez olan hayvanlara annelik yapıyor. Ve Camilla’nın yönlendirmesiyle, Bay Pistolazzi, Camilla ve onun arkadaşı Giulia, çılgınca bir fikre girişip Camilla’ların evinde bir böcek hastanesi kuruyorlar! Tabii bu hiç de kolay olmuyor. Camilla’nın, babasının ve arkadaşı Giulia’nın yaşadıklarını öğrenmek için bu olağanüstü samimi ve akıcı kitabı okuyun ve böceklere bir başka gözle, bir daha bakın derim!

İşin güzel tarafı bu kitabı okuyunca böcekleri severken insandan nefret etmeye başlamıyorsunuz. Türler arası eşitlik teması denilince insanın canavar gibi gösterilmesi gibi bir klişeye saplanmıyor bu kitap. Kitaptaki tüm karakterler, hatta en antipatik karakterler bile hem iyi hem kötü taraflarıyla tasvir ediliyor. Yani diğer bir deyişle, eşitlik derken kendisi de bir hayvan olan insan karşıtlığı yapılmıyor. Üstelik doğanın ormanı katledip yerine birkaç ağaç dikerek, yapay havuzlar yaparak inşa edilen günümüz site hayatının pompaladığı gibi yalnızca görmek istediklerimizden oluşan, muazzam bir düzen içindeki yalıtık bir sistem olmadığı, aksine tüm çeşitliliği ve karmaşasıyla kendine özgü, bütüncül bir sistem olduğunu gösteriyor. Kısacası kitaptaki çiçek sevgisinden böcek öldüren Bay Ugo gibi “doğa sevgisinden” doğaya yabancılaşmak yerine bir ihtimal daha var diyor. Mesela börtü böceğiyle, kuşuyla, insanıyla doğayla kucaklaşmak gibi… ?

Yazan: Guido Sgardoli  

Resimleyen: Andrea Rivola

Çeviren: Yelda Gürlek

Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları

Yayın yılı: 2014

Yaş Grubu: 9 – 11 yaş

 

 

Ömür Kurt

[Arada Bir] İnsanın anayurdu çocukluğudur – Yaşar Özürküt

İnsanın anayurdu çocukluğudur “demişler.

Ben de anayurdumdan uzak kaldığım mültecilik günlerimde hep çocukluğumun geçtiği yerleri aradım. Köyümün tozlu yolları, ırmakta çimdiğimiz yaz günleri, 40 derece güneşin altında tarlamızda ırgatlarla kazma vurduğum günler, sık sık gelip boş böğrüme oturuyordu. Oysa batının en uygar sayılan ülkelerinden birindeydim. Çoluk-çocuğu da, gecikmeli de olsa, uluslararası dayanışmanın desteğiyle aldırmıştım yanıma. Ufaktan çevre edinmeye de başlamıştık. İsveçli dostlarımız olmuştu. İsveç’teki diğer ülke mültecileriyle de sık sık SERGEYSTORİ denilen Stockholm’ün Taksim Meydanı’nda buluşup, mitingler yapıyorduk. İsveç siyasetine el atıp, oturduğumuz semt Belediye Meclisine, sonraki yıllarda da İsveç Parlamentosuna aileden temsilci sokmuştuk. Bulunduğumuz semtte bir yerel radyo kurmuş, Türkiye’deki TRT’ci arkadaşlarımızdan destek alarak haftada bir sesimizi duyurmuştuk Stockholm’deki hemşehrilerimize. Dernek kurup kültürel etkinlikler yapmıştık. İsveç’te kurulu Türk Federasyonu yönetimine girip, onur kurulu başkanlığı yapmıştık. Federasyon dergisi” YENİ BİRLİK”in genel yayın yönetmenliğini yapmıştık. Ama hiç bir çalışma doğup büyüdüğümüz yerlerin özlemini gidermeye yetmiyordu.

Türkiye’de kalmış olan politik dostlarımızı, eski TRT’ci arkadaşlarımızı, çeşitli etkinlikler nedeniyle İsveç’e davet etmiş, kültür günleri, konferanslar, konserler düzenlemiştik. Hale Soygazi, Türkan Şoray, Tolga Çandar, Mahmut Tali Öngören, Nevzat Helvacı, Arslan Alp, Yusuf Kurçenli, Hasan Özgen, Turgut Kazan, Koray Düzgören, Varlık Özmenek, Füsun Özbilgen ve daha adını anımsayamadığım bir dolu dostu çağırmış, etkinliğe katmıştık. İlginç anılarımız da oluşmuştu o günlerde. Örneğin Belgeselci-Yönetmen Hasan Özgen’in çektiği “KİLİT TAŞI” filmini göstereceğiz. Yıl 1988. Hasan’ın biletini sağlayıp göndermişiz Türkiye’ye. İsveç için geniş sayılacak bir katılımcı çağrılımız var. Bürokratlar, politikacılar katılacak günümüze. Semtimizde oturan Kululu dostlarımız geleneksel yemeklerimizi hazırlamış. Eksiğimiz güzel bir Türkiye haritası ve Türk bayrağı. Bunun için Türkiye’nin Stockholm’deki turizm bürosuna gidiyoruz. Kültürel etkinliğimiz için bayrak ve büyük bir harita istiyoruz. Turizm bürosunun biraz şişmanca görevlisi telaşla içeri koşup istediklerimi getiriyor. Yanına bolca da broşür katarak bir paket yapıyor. Ve de soruyor:

-Sizi ilk kez görüyorum. Ne zamandan beri buradasınız?

-1984’de geldim, dört yıldır buradayım.
Ne iş yapıyorsunuz

-Politik göçmenim” …

Ve can alıcı soruyu patlatıyor iri kıyım bayan görevli:

-Aaa siz de bayrak, Türkiye haritası asıyor musunuz?

Bir kazan sıcak su kafamdan aşağı dökülüyor. Ellerim titriyor. Gözlerim kararıyor. Bağırıyorum:

-Sizde hiç utanma yok mu? Siz bizi ne sanıyorsunuz? Sizin yapmanız gereken tanıtım etkinliğini biz yapıyoruz. Sizin para için hizmet verdiğiniz o vatanın bir karış toprağı için biz yaşamamızı veririz. Politik göçmeniz ama, vatan haini değiliz. Senin gibi paragözler nedeniyle buralardayız.

Aklıma ne gelirse sıralıyorum. Sonra da koltuğuma aldığım paketle, etkinliği yapacağımız salonun yolunu tutuyorum.  Filmi gösterip, üstüne soruları yanıtlamak üzere Hasan Özgen’i sahneye alıyoruz. İlk soru bir Kürt üyemizden geliyor.

-Türkiye haritası asmışsınız ama, Kürdistan görünmüyor orada?

Hasan’ın yerine ben yanıtlıyorum soruyu.

Bu harita Türkiye’de yaşayan tüm halkların vatan diye kabul ettiği topraklara aittir. Sınırlarımız içinde bağımsız bir Kürdistan yok. O nedenle ortak haritamızı astık.

İsveçli konukların çeşitli sorularını Hasan yanıtladı, eşim Sermin İsveççe’ye çevirdi. Saz ve türküler eşliğinde yenen geleneksel yemeklerimiz bize özlem giderici bir gün olarak Türkiye’yi yaşattı.

Şimdi buralara niye girdim. Yaşamayan bilmez… Aslında kimsenin yaşamasını da istemem… Ama, ülkenin sosyal koşulları, siyasi çalkantılar, ekonomik nedenler, uluslararası konjonktür nedeniyle, iradesi dışında böyle bir yaşama zorlanabilir insan. Nazım’ın:

Memleketim, memleketim, memleketim,

Ne kasketim kaldı senin ora işi,

Ne yollarını taşımış ayakkabım.

Son mintanın da sırtımda paralandı çoktan,

                          Şile bezindendi.

Sen şimdi yalnız saçımın akında,

                          Enfarktında yüreğimin,

                          Alnımın çizgilerindesin memleketim.

Memleketim;

Memleketim… deyişi, anlatmak istediğimin en güzel örneğidir. Belli ki, yurt özlemi gelip Nazım’ın boş böğrüne oturmuştur.  Ve de büyük ozanın bu şiiri, “İnsanın anayurdu çocukluğudur.” deyişinin en somut örneklerinden biridir. Ama, dünyada sömürü var oldukça; savaşlar sürdükçe, benzer birçok öykü yaşanacaktır.

***

En canlı örneği olarak da İRİNİ’nin yaşamı geldi aklıma. “İrini de kim?” diyeceksiniz. İrini’nin eski bir Büyükadalı olduğunu ve malum siyasal nedenlerle, 17 yaşındayken anayurdunu terk etmek zorunda kaldığını, şimdi Atina’da avukatlık yaptığını söyleyelim. Yurt özlemi ile zorunlu göçmenlik yaşayan İrini, yıllar sonra, hem kendisi gibi ‘Türk tohumu” aşağılamasıyla Yunanistan’da yaşamak zorunda kalan eski adalıları örgütleyip adalara taşıması; hem de vasiyeti üzerine babasının kemiklerini yıllar sonra Büyükada Rum mezarlığına getirmesiyle gündem konumuz oldu. İrini’yle de yollarımız bu etkinlikler çevresinde kesişti.

Ama ilkin beni Büyükada’ya getiren ve İrini’yle tanıştıran süreci aktarmalıyım.

Ülkemin görece demokratikleştiği, 141-142’ inci ceza yasası maddelerinin değiştiği,1991 ortalarında, yıllar sonra döndüğüm ülkemde ilk üç ayım, yani doksan günüm, Ankara, İstanbul, Adana, İzmir gibi kentlerde tam seksen ayrı kişi veya aileyle görüşerek geçmişti. Başta can dostlarım Nevzat Şenol, Hasan Özgen, Savaş Güvezne, Nail Ekici olmak üzere, İstanbul Mülkiyeliler Birliği’ndeki yemek, Arslan Alp’in örgütlediği Ankara yemeği, Adana’daki, İzmir’deki dost sofraları, beni yeniden çocukluk günlerime, yani vatanıma bağlamıştı. Ve bu ilk geliş gösterdi ki, ben artık yurdumdan uzakta yaşayamam. İlk beş yılım, Kuşadası’ndaki yazlıkta geçti.

Sonra, Ankara’daki evi satarak, 1996’da Büyükada’ya taşındım. Çocukluğuna özlem duyanların bir tek bizler olmadığımızı tanıklıklarla yaşadım. Ada’da kalmış olan bir avuç Rum kökenli arkadaşla konuşurken, içim cız etti. 6/7 Eylül 1955 olayları nedeniyle gidenleri, 1964 Kıbrıs sorunu ve de 1974 Kıbrıs çıkartması izlemiş, Yüzlerce adalı Rum; evini, dostlarını, ülkesini terk ederek, Yunanistan’a göçmek zorunda kalmıştı.

Mültecilik günlerimin duygusal ağırlığı gelip, boş böğrüme oturdu yeniden. Genel Sekreteri olduğum Adalar Vakfı’nın 1998 genel kuruluna bir önerge sundum. Zorunlu nedenlerle, adalarımızı terk eden dostlarımızı yeniden aramıza çağıralım istedim. Devlet katındaki sorunlarını çözmek üzere onlara omuz verelim dedim. Önerge alkışlarla ve de oy birliği ile kabul gördü. Üstüne konuşmalar yapıldı. Ne ki, kongre sonrası aynı zamanda Adalar Kaymakamı olan, Vakıf Başkanımız kararı uygulamaya koymak için aceleci olmadı. Her önerimde: Hele şimdi dursun dedi. Ta ki 1999 depremine kadar. Ne zaman ki, depreme ilk koşan ülke Yunanistan olunca, aradaki Kardak krizi ve çeşitli sorunlar unutuldu. Ve de bizim önergenin günü geldi. Başkandan onay çıktı.

Bir komite kurduk. 26 Nisan 2000’i  hedefledik. Bir çağrı yaptık Yunanistan’daki derneklere.. Buradan göçmek zorunda kalan adalılar orada kendi adalarının adıyla dernekler kurmuşlardı. Örneğin Büyükada’dan göçenler “Atina Prinkipo Derneği’ni”, Heybeli’den göçenler ”Atina Halki Derneği’ni oluşturmuşlardı. Aynı şekilde Burgaz ve Kınalı göçerlerinin de dernekleri vardı. Biz genel bir çağrı yaptık. Tezden yanıt aldık. 86 kişi olarak geliyorlardı.

Koço Kalfa, Büyükada

Koço Kalfa ile birlikteyiz, 1999

Stefo Baba

Ben, yeni adalı olduğum için ne rum kültürü, ne de eski adalılarla tanışıklığım yoktu. Adada kalan Lefter, Koço Kalfa, Dimitri, Stefo baba ile görüşüp konuşuyordum, ama yüzeysel bir ilişkiydi bu.

Sonra o gün geldi çattı. Ön hazırlığımızı yaptık. İstiyorduk ki, bu geliş toplumda geniş yankı bulsun. Gerçi bir kaç yıl önce, 50 kadar eski adalı yıllar sonra ziyaret için adaya gelmişlerdi. Ama sessizce gelip, gitmişlerdi. Oysa biz ses getiren, yapılmış bir haksızlığı kamuoyuyla yıllar sonra paylaşan bir etkinlik olsun istiyorduk. İçimdeki mültecilik birikimiyle aşağıdaki basın bildirisi kaleme aldım:

ESKİ  ADALILAR VE YUNANLI  DOSTLARIMIZ GELİYOR 

Andon, tam 35 yıldır doğduğu yerlerden uzakta yaşıyor. Yorgo da… Onlar bizden biriydi. Bir gün bir rüzgar esti. doğdukları, büyüdükleri evlerini, çevrelerini terk etmek zorunda kaldılar. Dilleri, dinleri aynı olan çevrelere uçtular. Ama orada hep birer yabancı gibi yaşadılar. Doğan çocuklarına, torunlarına doğup büyüdükleri yerleri bir masal anlatır gibi anlattılar. 

Geride kalanlar hep onları konuştu. Ne iyi komşuluk etmişlerdi. Ne güzel bir dayanışma vardı aralarında. Doktor Çırapulus değil miydi, gecenin her saatinde, karşılık beklemeksizin hastalarına koşan. 

Hem kalanlar, hem göçenler birer birer yok oluyordu. İşte şimdi yıllar sonra, son kalanlar Adalar’da yeniden buluşuyorlar. Kınalı, Burgaz, Heybeli ve Büyükada’da doğmuş olan göçmen kuşlardan 86 kişisi,Adalar Kaymakamlığı, Adalar Belediyesi, Adalar Vakfı ve Büyükada Su Sporları Kulübünün konuğu oluyorlar. 

Bu buluşmaya, son aylarda iki ülke arasında esen dostluk, sevgi,barış ortamından etkilenen Yunanlı dostlarımız da eşlik ediyor. 

Bu tarihsel kesitin tanığı olmak isterseniz, sizi de 26 Nisan 2000 Çarşamba günü saat 14.30’da Bostancı’da Büyükada Deniz Otobüsü İskelesine bekliyoruz. Saygılamızla.

Adalar Karşılama- Ağırlama Komitesi

Yaşar Özürküt (Adalar Vakfı Gn. Sek.), Müslüm ŞAHİN-(Adalar Bel. Bşk.Y.), Nuri AYDIN, (Halk Eği. Md.) 

Şimdi yıllar sonra, geriye dönüp baktığımda  yaşamda rastlantıların ne kadar yeri olduğuna  şaşıp kalıyorum. Salt bir Rum adı olsun diye yazdığım ”Andon”, Yunanistan’daki Büyükadalılar Derneği Başkanı olarak geliyordu.

Yunanistan’dan  Adalılardan adını duyduğum, herkesin saygıyla andığı Doktor Çırapulus’un oğlu Taki de 86 kişilik konuklarımızı Yunanistan’dan getiren turizm şirketinin temsilcisi, rehberi olarak karşımıza çıkıyordu. Bu kadar rastlantı olurdu. Hava alanındaki karşılamada elimizdeki mimozaları uzattığımız İrini ise hem Büyükadalılar Derneği Genel Sekreteri, hem de 1997’de ilk toplu ”Anayurt”a dönüşü örgütleyen kişiydi.

O günü anımsadıkça içim kıpır kıpır oluyor. Ne güzel bir gündü. Hava alanında karşıladığımız konuklarla otobüse binmiş, Bostancı iskelesine varmıştık. Vapurdan Büyükada iskelesine çıkış, bir ana-baba günüydü. Yıllardır birbirini görmeyen, çocuklukları beraber geçmiş eski dostlar, evinin harap halini görüp göz yaşı dökenler, 85 yaşındaki Koço Kalfa’nın, 65 yaşındaki çırağı Pepo’yla iskelede sarmaşması… Daha ne manzaralar. Davullu zurnalı, sirtakili, halaylı bir karşılama. Ve de dolu dolu geçen beş gün, uykusuz geçen beş gece. Aya Yorgi’de kuzu çevirmeler, evlerde özel davetler. Ve de basında, TV’lerde geniş yer bulan bir haber fırtınası. 17 Ağustos 1999 depremini yaşamış olan Adalılar için büyük bir moral oluyordu.

Şimdi söz  İrini’de:

-Sevgili İrini, ben 2000 yılındaki ikinci gelişi özetledim. Asıl zorluk ilk gelişti. İnsanları nasıl ikna ettiniz? Nasıl güven verdiniz? Korku yok muydu? İki ülke arasındaki buzların erimediği bir ortamda nasıl gerçekleştirdiniz bu gelişi?

-Biz biletlerimizi alacağız ve adaya gideceğiz.Çok korkuyorlardı nasıl gideceğiz. Oraya gittiğimizde belki bizi kötü karşılarlar. Bir şeyler olur.

-1997’de oluyor değil mi?

-Evet. 1997’de oluyor. Konuşuyorum, konuşuyorum. Ve martın sonunda 52 kişi toplanıyoruz ve karar veriyoruz. Biz Büyükada’ya geleceğiz. Adadan Taylan’la konuşuyoruz. O yardımcı oluyor. Adada o zaman bu kadar otel yoktu. Bir tek Splendid var. O da kışın kapalıydı. Ben yirmi gün önce geldim. Taylan’la beraber gittik, Splendid’in yöneticisiyle konuştuk… Tamam dedi açacağız. Küçük bir fiyata verdi bize. Özel bir fiyat yaptı. Sonra Lunapark’a çıktım Müslüm’le beraber. Onlarla da yemek işini hallettik. Ama kapalı yerleri yoktu. Açık havada yüz kişilik yemek yapacaklar. Bir de kuzu çevirecekler. Tamam her şeyi yapacağız ama, hava korkutuyor bizi diyor. O zaman papaz yoktu adada, despot yoktu, okuyucu yoktu. Patrikhaneye gittim. Patrikle görüştüm. Dedim biz 50 kişi geliyoruz paskalya için… Papaz yok, despot yok.Kimse yok…Nasıl kutlayacağız…Tamam diyor ben size her gün papaz göndereceğim, despot göndereceğim. Ben Yunanistan’a döndüm. 50 kişi hava alanına gidiyoruz, 150 kişi de bizi yolcu ediyor. Heyecanlı herkes.

-Adalı onlar da?

-Hepsi eski adalı… Onlar da bizden bir şeyler bekliyor. Bizden bir şeyler faydalanacaklarmış gibi bir his vardı onlarda. Hava alanına gittik. Hepsi çok heyecanlı. Çünkü 35 yıldır Türkiye’ye gelmemişler. Neyse hava alanına indik. Taylan’ı aradım. “Kaç vapuruyla geleceksiniz?” dedi. “Sirkeci’den 16 vapurunu alacağız” dedim. Vapura bindik. Ada iskelesine yanaştık, felaket bir soğuk vardı. Türk İlkokulun çocukları ellerinde karanfil sepetleri karşıladılar bizi. “Hoş geldiniz, biz sizi karşılamaya geldik” diyorlar. Çocuklar halk oyunları oynamaya başladı. Biz hepimiz ağlıyoruz ağlıyoruz. Çünkü böyle bir şey beklemiyoruz. İskeleden çıktık, çoğu Splendit’de kalacaklardı. Adayı dolaşmaya başladık. Her şey çok güzel gidiyordu. Oradan gelenler anladı ki kötü bir şey olmayacak. Boşuna korkuyorlardı. Öyle korkulacak bir şey yoktu. Mezarlığa gittik, evlerimizi ziyaret ettik. Komşuları, ahbapları gördük. Herkes sevinçliydi. O kadar mutluydu. Beş gün kaldık,  günde beş saat uyumadım heyecanımdan. Uçuyordum sevinçten. Sanki ayak yoktu, kanat vardı. Ne bileyim ben… Hayatımda iki şey için gurur duyuyorum. Birisi oğlum için, ikincisi de bu seyahati örgütlediğim için. Ben gelip gidiyordum ama, Rumları ikna edip buraya getirmek benim için büyük bir ödül gibiydi.

Aramızdan birisi vardı eski adalı… Ben tanımıyordum o güne kadar, üstüme geldi “Ben senden nefret ediyorum” dedi. Ben hayret ettim, neden benden nefret etsin, tanımıyorum onu. Bakıyorum ona iyice. “Neden?” diyorum “Ben sana bir kötülük yapmadım.” Yaptın!” diyor “Ben 60 yaşımdayım, bugüne dek hiç ağlamadım. Şimdi senin sayende geldiğim günden beri hep ağlıyorum ağlıyorum” Sotiri adında bir Rum’du.

Paskalya gününde Adnan su sporlarında bir toplantı yaptı. Biz masanın etrafında  oturduk. Yunanistan’dan gelen elli Rum, elli adalı Türk vardı. Birbirimizi tanıtıyorduk. Kimse kimseyi tanımıyordu. Ama konuşunca,”A sen benim komşumsun, beraber büyüdük” deyip birbirine sarılmaya başladılar. Aradan 35 yıl geçmiş. Kolay değil. O zaman Belediye Başkanı Can’dı. Kaymakam Farsakoğlu’ydu. Gördüler ki bir hareketlilik var adada. Soruyorlar “Bunlar kim, ne oluyor adada?” Dediler ki ” Eski Rumlar adayı ziyarete geldi.” Hemen Farsakoğlu bir resepsiyon verdi. Ali Baba’da son gece bir resepsiyon verdiler. Tanıştık aramızda. Ben çok sevinçliydim. Hiç bir olumsuzluk olmadan geldik döneceğiz diye seviniyorum. Dönüş yoluna hazırlanıyoruz. Lokantadan çıkarken beni çağırıyorlar. “Gel !”diyorlar ” İçeride kavga var.” Aramızda bir ihtiyar adam vardı. İçeri girdim ben…Manzara şu? İhtiyar Rum Dimitri Usta’nın  ayağını biri yakalamış, ısrarla kendine çekiyor. Öteki de direniyor. Ne oluyor, nedir bu diye yanaştım. Mesele şu, vaktiyle Dimitri Usta’nın yanında çalışan bir ahçı, Yunanistan’dan Rumların adaya geldiğini duymuş. Vapura binip adaya gelmiş. Belki benim ustam da gelmiştir diye. Dimitri Ustayı da görünce, yığılmış ayaklarının önüne..Başlamış ağlamaya..”Ben  senin sayende adam oldum, sana minnettarım” diye ayağını öpmek istiyor. Dimitri Usta da ayağını vermiyor. Ama adam sarhoş. ”Senin sayende çocuklarım ekmek yiyor, senin sayende meslek edindim ”diyor. İhtiyar da onu kaldırmaya çalışıyor. Bağırıp çağırıyorlar karşılıklı. Millet de kavga var sanıyor. Durumu anlayınca hep beraber ağlamaya başladık.

Böyle anıların tekrarlanmamasını diliyorum.  Bu bizim ilk gelişimizdi. Sonra deprem oldu. Biz orada, Yunanistan’dan buraya yardım gönderdik. 1999’da bir daha geldik. Çok büyük bir ilgiyle karşılandık.Bu kez 85 kişi geldik. Siz gelmiştiniz hava alanına. Müslüm vardı. Nuri vardı. Çok büyük bir ilgiyle karşılandık. Yine böyle bir karşılama beklemiyorduk. Aklımızın ucundan geçmiyordu. Sürpriz oldu. Adaya geldiğimizde ağzımız açık kaldı. Sonra üçüncü kez 110 kişi geldik. Ben daha sonra başkanlığı bıraktım. Artık herkes kendi iradesiyle gelip gidiyor.

-Babanın kemiklerini getirişin var bir de. Kaç yılında yitirdin babanı? Kemikleri ne zaman getirdin?

-Babam Büyükada hayaliyle yaşadı, buraların özlemiyle öldü. ”Ölürsem beni doğduğum topraklara, Büyükada’ya gömün. Mezarımın orada olmasını istiyorum” diye vasiyet etti. 1982 yılında öldü. O günkü koşullarda cenazeyi buraya getirmemiz mümkün değildi. Atina’da gömdük.Yıllar sonra 1992’de, mezarını açıp kemiklerini bir çuvala doldurdum. Buraya getirip Büyükada Rum Mezarlığı’na gömdüm. Babacığımı doğduğu topraklarına kavuşturduğum için içim rahatladı. Burada babamın huzur dolu olduğunu bilmek beni mutlu ediyor. İnsanlar çiçek gibidir. Doğduğu topraktan koparılırsa solar. Babam son anına kadar adaya döneceğini hayal etti. Öleceği gün Atina’daki tüm eski Büyükadalılara telefon etti. ”İçinizde Büyükada’ya gidecek olan var mı? Beni götürün burada ölmek istemiyorum” dedi. Ancak o gece ruhunu teslim etti. Oraya gömmek zorunda kaldık. Ama benim içim rahat olmadı. 1992’de kemiklerini getirdim. Burada sade bir törenle Aya Nikola Rum mezarlığında kendi toprağına gömdük.

-İrini , seni hoş olmayan eski günlere götürdük. Ama bu acıları herkesin bire bire yaşaması mümkün değil. Hiç değilse yaşayanlardan dinleyerek paylaşsınlar istedik. Söyleşi için teşekkür ederim.

 

Yaşar Özürküt

 

[Babil’den Sonra] “Çıplak Ayaklı Madonna” Joan Baez’den veda şarkıları

Joan Chandos Baez veya bilinen adıyla Joan Baez dünyanın birçok kentinde vereceği bir dizi konserle sevenlerine veda edecek. Turne kapsamında bu hafta sonu İstanbullu sevenleriyle de son kez buluşacak. Konser 22 Temmuz Pazar akşamı 21.00’de Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda başlayacak.

Birçoğumuzun hayatında bir Joan Baez şarkısı, ona dair söyleyecek bir sözü mutlaka vardır. Bu hafta cumartesi 15.00’de Açık Radyo’da Babil’den Sonra’da bendeki Joan Baez’i anlatmaya çalışıp, sevdiğim şarkılarından seçtiklerimi dinleteceğim.

Yaşam öyküsü

Babası Albert Baez 1914’de henüz iki yaşındayken ailesiyle birlikte Meksika- Puebla’dan New York’a gelir. 1950’lerin başında Stanford Üniversitesi’nde iyi bir matematikçi ve fizikçi olarak ünlenir. Annesi Joan Senior (Big Joan) de 1913’de Edinburg’da aristokrat bir ailede dünyaya gelir. Babası Chandos ailesine üye bir İngiliz Anglikan papazıdır.

Joan Baez 1941’de, New York- Staten Adası’nda dünyaya gelir.

Müziğe olan tutkusu babasının bir arkadaşının ona hediye ettiği “ukulele” ile başlar. Ailesi başlangıçta müzikle hem hal olmasına karşı çıkar. 1954’de henüz 13 yaşında teyzesiyle birlikte gittiği Pete Seeger konseri kararını vermesinde etkili olur.

Müzik kariyerinin başlarında Meksika kökenli olmanın getirdiği ırkçı sapkınlıklara maruz kalır ve öteki olmak duygusunu daha o yaşlarda yaşar. İnsan hakları ve diğer toplumsal sorunlarda tarafını belirlemesinde bu dönem belirleyici olur.

1955’ten itibaren halk şarkıları repertuvarını geliştirmeye ve halka açık mini konserler vermeye başlar. Bugün de zaman zaman konserlerinde hala kullandığı ilk Gibson gitarını 1957’de edinir.

1958’de babası MIT’den gelen teklifi kabul eder ve ailesini Massachusetts’e taşır. Joan Baez ilk konserini o yıl Cambridge’deki Club 47‘de verir. 17 yaşındadır. Konser öncesi İspanyol kökenli adını değiştirip bir başka sahne adı alması önerilse de buna karşı çıkar. Haftada iki kez Club 47’de sahne almaya devam eder.

İlk plak kaydını da Bill Wood ve Ted Alevizos ile aynı yıl bir arkadaşlarının evinin bodrumunda gerçekleştirirler. Kayıt 1959’da  “Folk Singers- Round Harvard Square” adıyla yayımlanır. Albümün kapak tasarımını bir arkadaşı hazırlar.

Newport Halk Şarkıları Festivali, 1959

Folk ve gospel şarkıları söyleyen Bob Gibson ve Odetta’yla tanışması Baez’in müzik kariyerinde, 1954’te teyzesiyle gittiği Pete Seeger konserinden sonra en önemli köşe taşlarından birisi olur. Bob Gibson onu 1959’da Rhode Island’a ilk kez yapılacak olan Newport Halk Şarkıları Festivali’ne davet eder. Üç oktavlık tanrısal sesi, siyah uzun saçları, doğal güzelliği ve çıplak ayaklarıyla sahnedeki görüntüsü onu ilk kez izleyenlerin, Dünya Anası- Meryem Ana veya Çıplak Ayaklı Madonna benzetmesini de beraberinde getirir. Newport konseri profesyonel anlamda müzik kariyerinin başlangıcını oluşturur. Newport Halk Şarkıları Festivali hala devam ediyor ve bu yıl da 28 Temmuz’da yapılacak.

Bir sivil haklar aktivistiydi

1956’da Martin Luther King ile tanışır ve onun “şiddetsizlik, medeni haklar ve sosyal değişim” temelli Sivil Haklar Hareketi’ne katılır.

                                                Martin Luther King ile birlikte, 1970

1958’de henüz 17 yaşındayken okuduğu Palo Alto Lisesi’nde yapılan hava saldırısı tatbikatında sınıfı terk etmeyi reddedip ilk sivil itaatsizlik eylemini gerçekleştirir. Aynı yıl liseden mezun olur.

Vietnam Savaşını protesto mitingi, 1965.

Joan Baez’i 1960’lardan günümüze dünyanın neresinde olursa olsun yaşanan her türlü adaletsizliğe, hak ihlallerine karşı şarkı söylerken veya eylemlerde aktif katılımcı olarak görürüz. Vietnam Savaşına karşı mücadele edenlerin yanında yer alır. İran’da muhaliflerin barışçıl gösterilerini destekler. Latin Amerika ülkelerindeki anti-demokratik uygulamalara karşı mücadele edenlerle dayanışma içerisinde olur. ABD’nin Irak işgaline karşı eylemlerde yer alır. ABD’deki idam karşıtı eylemlerde, LGBT hakları için gerçekleştirilen destek eylemlerinde yer alır.  Afrika’daki yoksulluk ve açlıkla mücadelede, Kamboçya’daki gıda ve ilaç krizlerinde çözümün aktif bir parçası olur. Bosna- Hersek ve Filistin-İsrail meselelerinde barıştan yana sesini yükseltir. Çin’de Tiananmen Katliamı sonrası eylemlerde, Trump karşıtı eylemlerde, Occupy Wall Street eylemlerinde, mültecilere destek eylemlerinde, çiftçi hakları mücadelelerinde ve daha birçok eylemde düzenleyici veya katılımcı olarak sorumluluklar üstlenir.

Uluslararası Af Örgütü’nün ABD seksiyonunun kurulmasında etkin bir rol üstlenir. 1976’da politik aktivizminden dolayı Thomas Merton Ödülü’ne; 1999’da ekoloji mücadelelerine katkısı nedeniyle Arthur M. Sohcot Ödülü’ne; 2006’da Şiddete Karşı Yasal Toplum Seçkin Liderlik Ödülü’ne; 2011’de Uluslararası Af Örgütü Küresel Mücadelede Üstün Hizmet Ödülü’ne, 2015 yılında Vicdan Elçisi Ödülü’ne layık görülür.

Sevdi ve sevildi

İnsan hakları mücadelesi verdiği yıllarda bir keresinde 11 gün ve bir diğerinde 30 gün hapis yatar. 1967’de bir savaş karşıtı eylemde tutuklanıp kapatıldıkları Santa Rita hapishanesinde barış aktivisti David Harris ile tanışırlar. Hapishane günleri sonrası Baez, Kaliforniya tepelerindeki bir komünde yaşamaya başlar. 1968’de David Harris ile New York’ta evlenirler. Nikahı kıyması için pasifist bir vaiz bulunur, barış sembolleriyle donatılmış kilisede, Episcopalian ve Qauker düğün yeminlerini ederler. Time Dergisi bunu “Yüzyılın Düğünü” olarak okuyucularına duyurur. Düğünden sonra Altos Tepeleri’nde 10 hektarlık bahçelerle kaplı bir alanda yerleşik, sıkı bir vejetaryen komünde yaşamaya başlarlar.

David Harris ile, 1970

David askere gitmeyi reddettiği için 1969’da bir kez daha tutuklanır. Teksas Hapishanesi’nde 15 ay hapis yatar. Bu arada oğulları Gabriel dünyaya gelir. Bu günlerde David’in Albümü’nü yapar. Hapishane Üçlemesi, On Beş Ay şarkılarını yazar. Hapishaneden sonra ilişkilerinde de bir çözülme başlar ve 1973’de dostane bir şekilde ayrılırlar. Oğulları Gabriel’in velayetini paylaşırlar. Baez, davulcu olan oğlu Gabriel ile zaman zaman birlikte sahne alır.

Joan Baez’in ilk gerçek ilişkisini David Harris’ten çok daha önce, kolej yıllarında yaşar. Trinidatlı Michael New ile uzun zamanlarını birlikte geçirirler. Bir çiçek çocuğu olan Michael ile ilişkisini dengelemekte zorlanır. Baez’in giderek artan yerel şöhreti Michael’i içten içe kızdırmaktadır. Baez onu bir gece bir sokak başında başka bir kadınla öpüşürken görür. Buna rağmen bu ilişkisini 1960’da Kaliforniya’ya taşınana kadar korumaya çalışır.

Joan Baez en büyük aşkı Bob Dylan ile yaşar. 1961’de New York- Greenwich Village folk şarkıcılarının da uğrak yeridir. İlk albümünü piyasaya süren Baez’in popülaritesi giderek artmaya başlamıştır. Baez, Dylan’a “Song to Wood” şarkısını yorumlamak istediğini söyler. Başlangıçta John Baez’in kendisi gibi şarkıcı olan küçük kız kardeşi Margarita Mimi Farina’ya ilgi duyan Bob Dylan’ın ilgisi zaman içerisinde Joan Baez’e yönelir. Dylan ona 1963 Newport Folk Festivali’nde birlikte sahne almayı teklif eder. Yaşadıkları ilişkiyi müzikle harmanlayıp, uzun süre birlikte turneye çıkıp, zaman zaman aynı sahneyi paylaşırlar. İlişkileri süresince belki de müzik hayatlarının en güzel eserlerini ortaya çıkarırlar. Ancak ilişkileri çok uzun sürmez. 1965 yılında ayrılırlar. Yıllar sonra Joan Baez, 1975 tarihli “Diamonds and Rust” şarkısıyla ortaya çıktığında, şarkının Bob Dylan’ı anlattığı söylenir. Çünkü Baez şarkısında 10 yıl önce ayrıldığı sevgilisine seslenir ki, Dylan ile ayrılmalarının üzerinden de yaklaşık o kadar zaman geçmiştir.

Margarita Mimi Farina, 1986

Bu arada bunu da atlamadan geçmek istemiyorum: Joan Baez’in ablası Pauline Taden Bryan ve kız kardeşi Margarita Mimi Farina da birer siyasi aktivist ve şarkıcıydılar. Mimi 2011’de, Pauline de 2016’da hayata veda ettiler.

Baes’in 1980’lerin başında Apple’ın kurucularından Steve Jobs ile beraberlikleri başlar. Sonra o da biter. Jobs’un ölümüne kadar dostlukları sürer.

Otobiyografisinin bir yerinde Baez “…Yalnız yaşamak için yaratılmışım.” diyordu.

Annesi Joan Senior’u, 100. doğum gününden bir gün sonra, 20 Nisan 2013’de kaybedene kadar Kaliforniya- Woodside’daki evinde onunla birlikte yaşar. John Baez bugün de aynı evde yaşamaya devam ediyor.

Albümler yaptı

1959’da bir arkadaşlarının evinin bodrumunda Bill Wood ve Ted Alevizos ile birlikte kaydettikleri ilk albümü Helpers Records’da “Folk Singers- Round Harvard Square” adıyla yayınlanır.

1960’da halk baladları, blues ve İspanyolca şarkılardan oluşan ilk çalışması iki albüm halinde Vangard etiketiyle ve “Joan Baez” başlığıyla yayınlanır.

60 yıla yayılan müzik kariyerinde 30’dan fazla albüme imza atan Joan Baez’in son albümü Whistle Down The Wind 2018’de yayınlandı.

İngilizce ve İspanyolca bilen Joan Baez sonraki yıllarda daha birçok dilde şarkılar söyler.

Müzik kariyeri boyunca Pete Seeger, Woody Guthrie, The Beatles, Leonard Cohen, Violette Para, Paul Simon, Donovan, Bob Dylan gibi birçok şarkıcının bestelerini yorumladı.

Federico Garcia Lorca, James Joyce, Walt Whitman gibi şairlerin-yazarların sözlerinin yanı sıra sözlerini kendisinin yazdığı çok sayıda şarkı besteledi.

Konserler verdi

1961’de ilk büyük konserini New York Belediye Salonu’nda gerçekleştirdi.

1963’den itibaren protest nitelikleriyle öne çıkan Newport Halk Şarkıları Festivali’nin ve 1969’dan itibaren Woodstack Festivali’nin müdavimi oldu. Hemen hemen dünyanın beş kıtasında, onlarca kentinde, yüzlerce kez sahne aldı, yüz binlerce insana şarkılarıyla  seslendi.

Joan Baez solo konserleri dışında Bob Dylan, Carlos Santana, Mercedes Sosa, Pete Seeger, Bruce Sprengsteen ve daha çok sayıda şarkıcı ve müzisyenle birlikte konserler verdi.

Türkiye’de de konserler verdi

Türkiye’ye ilk kez 1988’de geldi. Aynı yıl Ruhi Su Dostlar Korosu’nda korist olarak yer almaya başlamıştım. Joan Baez’i bir yıl sonra 1989 yılında ilk kez Ankara’da sahnede izleme şansını bulmuştum. Tıpkı 1959 Newport Halk Şarkıları Festivali’nde olduğu gibi sahneye çıplak ayaklarıyla çıkmıştı.

Ruhi Su Dostlar Korosu ile, Kuruçeşme, 1993

1993 yılında tanışma fırsatımız da oldu. Nazım İçin 24 Saat Şiir Nöbeti etkinliği kapsamında yaptığı konser için İstanbul’a geldiği bir hafta sonu gazeteci-yazar Zeynep Oral bizi aradı ve John Baez’in Ruhi Su’nun izini süren koroyla da tanışmak istediğini söyledi. Heyecanlanmıştık. Yıllardır sesini kasetlerden, plaklardan tanıyan, bir kez de sahnede izleyen bizler onunla ilk kez yüz yüze gelecektik. Konserden sonraki günlerde Kuruçeşme Mülkiyeliler Lokali’nde buluştuk. Zeynep Oral’ın çevirmenliğiyle söyleştik. Ona koro repertuvarından türküler söyledik. Mırıldanarak bize katılmaya çalıştı. Unutulmaz bir gündü bizler için.

Sonra 2004 yılında ve 2015’de bir kez daha İstanbul’a geldi. 2016 konserini ülkede tırmanan terör olayları nedeniyle ertelemişti.

68 hareketinin simge isimlerindendi

Onat Kutlar, 68 gençliğini “anarşi, aşk ve ateş günlerinden altın çıkaran insanlar” olarak tanımlıyordu. O kuşağın hikayesine, 2009’da hayata veda eden rahmetli ağabeyim Bülent’in hayat hikayesiyle tanık oldum. Ben bir sonraki kuşağa aitim. Politik bir aile içerisinde büyüdüm ama çocukluğum, siyasetten çok doğduğum ve bugün de yaşadığım Altınşehir Köyü’nü çevreleyen yeşilin ve börtü böceğin hikayelerini anlamaya, onların hayatlarına dahil olmaya çalışmakla geçti. 1976’da okumak için köyden şehre indiğimde (!) siyaset geldi beni buldu.

Joan Baez’in cisminden çok daha önce sesini tanıdım. Liseye devam ederken yaz aylarında da Beyazıt’ta çalışıyordum. Her hafta sonu iş çıkışı önce Sahaflar Çarşısı’nın kitapçılarını ve oradan da İstanbul Üniversitesi’nin önündeki meydana kurulu plak ve fotoğraf makinesi tezgahlarını tavaf etmek en büyük keyfimdi. Başlangıçta doğayla ve edebiyatla sınırlı olan ilgi alanım siyasetle birlikte, müzik, sinema ve fotoğrafla gelişmeye başlıyordu. Beyazıt’tan Aksaray’a inerken Laleli yokuşunun sonuna doğru, sondan ikinci sokakta, sol tarafta küçük bir müzik dükkânı vardı. Bülent Ortaçgil’i de ilk kez o dükkânın tezgahında bulduğum bir kasetle tanımıştım. Başka birçok yeni müzisyenle de o tezgâhta karşılaşmıştım. Joan Baes’in bir-iki kasetini de orada bulmuştum. Bugün artık çalışmasalar da o kasetleri hala saklarım.

Şimdilerde internet kaynaklarıyla herhangi bir müziğe, müzisyene ulaşmak için özel bir çabaya- beklemeye gerek yok. Ne aradığını bilmek onlara ulaşmak için çoğu zaman yetebiliyor. Joan Baes geleneksel baladlar, kovboy şarkıları, blues klasikleri ve etnik halk şarkılarını içeren 30 küsur albüm yaptı ama bugün arşivimde, derlemelerden, korsan albümlerden, konser kayıtlarından, tekrar basımlardan oluşan 135 Joan Baez albümü var. Bugün her türlü işitsel- görsel kaynağa ulaşmanın kolaylığına rağmen, artık çalışmayan o kasetlere-plaklara o günlerde zorlukla ulaşabiliyor olmanın hazzını bilmem anlatmaya gerek var mı?

Bu yıl, şiddet içermeyen eylemler yoluyla da toplumsal değişimin mümkün olduğunu göstermeye çalışan, özgürlükçü 68 hareketinin 50. Yılı. 1960’lı yılların başında özellikle Bob Dylan ile tanışmasıyla öne çıkan aktivist kimliğiyle ve ilerici şarkılarıyla Joan Baes’i 68 hareketinin en önemli figürü, en etkileyici ismi olarak değerlendirmek sanıyorum ki yerinde bir değerlendirme olacaktır.

Joan Baez, 1983.

Bugün de dünyada ve ülkemizde insanlık zor günlerden geçiyor. Doğanın ve insan emeğinin sömürüsü, iklim yıkımı, ekonomik ve siyasi problemler, savaşlar, yoksulluk, mültecilik meselesi… zaman zaman bir karabasan gibi gelip üzerimize çöküveriyor. Baez bu yıl yayınlanan son albümü “Whistle Down The Wind” de yer alan “I Love The Were All Over” şarkısında: “Daha iyi bir dünya gelecek mi? Bilmiyorum. Ama işimizi yarın gelip gelmeyeceğini düşünmeden adil ve sevgi dolu bir toplum için severek yapmalıyız…” diyor.

Newport Halk Şarkıları Festivali, Freedom Singers, 1963

1963 Newport Halk Şarkıları Festivali’nde Freedom Singers grubu üyeleri (Pete Seeger, Bob Dylan, Joan Baez, Peter, Paul & Mary…) yorumladıkları, Pete Seeger ve Guy Carawan tarafından yazılan-bestelenen ve Medeni Haklar Marşı olarak kabul edilen We Shall Over Come’da “…Üstesinden gelmeliyiz bir gün/ Kalbimin derinliklerinde inanıyorum buna/ El ele yürüyeceğiz bir gün/ Barış içerisinde yaşamalıyız/ Hepimiz özgür olmalıyız/ Korkmuyoruz/ Üstesinden gelmeliyiz bir gün…” diyorlardı.

Joan Baez, 22 Temmuz Pazar akşamı altıncı ve son kez İstanbul’da sahne alacak. Tam 29 yıl sonra bir kez daha sahnede onu izlemenin heyecanını duyuyorum. Ama nedense her zaman genç haliyle hafızamda yer eden John Baez’i yaşlanmış olarak görecek olmanın hüznü de var bir tarafta.

Yaklaşık 60 seneden bugüne, daha güzel bir geleceğe dair şarkılar söylediği; bununla yetinmeyip her zaman sokakta da barış-şiddetsizlik, medeni haklar, insan hakları ve doğa hakları için mücadele ettiği ve her şeye rağmen bugün de yarına dair umudumuzu diri tutma cesaretini bizlere de bulaştırdığı için ona binlerce kez teşekkür ediyorum.

Kaynak: www.joanbaez.com

 

Ercüment Gürçay

[Yaşadım Diyebilmek] Konya’da salyangoz satmak… – Şahin Tekgündüz

1959 yılı, ufak tefek takıntılar dışında kendimi alabildiğine özgür ve mutlu hissettiğim bir yıl. Bir yandan Sinema-Tiyatro Dergisi’ni sürdürebilmek için çabalarken, bir yandan da dernek bünyesinde amatör tiyatro çalışmalarının içindeyim. Kavaklıdere’deki dernek lokalimiz arı kovanı gibi işliyor. Haftanın belli günlerinde Özdemir Nutku, Turgut Erim ve Turgut Özakman’ın üyelerimize verdiği tiyatro kuramı dersleri bir akademi ciddiyetiyle ve hararetli tartışmalarla sürüyor. Sahneleyeceğimiz ilk oyunları belirliyoruz ve arkadaşların bir bölümü ön çalışmalara doludizgin yürüyor. Bir evin salon salamanjesi (O yıllarda aynı zamanda yemek masasının da bulunduğu büyükçe salonlara Fransızca özentisiyle böyle deniliyor) büyüklüğündeki lokalimizde metin ve ezber çalışmaları kulaklarımızda uğulduyor. Romen yazar Eugene Ionesco’nun “Yeni Kiracı”, Amerikalı yazar Edna St. Vincent Millay’nin “Aria da Capo”, Nobel ödüllü Amerikalı yazar Eugene O’Neill’in  “Kahvaltıdan Önce” adlı oyunları ilk seçtiklerimiz. Ionesco, İstanbul’daki amatör tiyatro topluluğu Genç Oyuncular tarafından sahneye konulan Kel Şarkıcı oyunuyla tanınmış ve kısa sürede avangard, kimilerine göre ise absürd tiyatronun, en önemli adı olarak ünlenmişti.

Özkan Taner’in yönettiği Aria da Capo iki kişilik bir oyundu ve Nihat Özer (Sonradan Asyalı soyadını alıyor; bir süre Zonguldak’ın Efrani ilçesinde yargıçlıktan sonra Danıştay raportörlüğü yapıyor, önemli tiyatro oyunları yazıyor) ve Bingöl Yener (Devlet Tiyatrosu oyuncusu Turgut Sarıgöl’le evlenip onun soyadını alıyor) oynuyor. İngilizceden çevirdiği Yeni Kiracı’yı ise Ülkü Başsoy (Yıllarca, Almanya ağırlıklı olmak üzere diplomat olarak görev yaptı) sahneye koyuyor, roller Nihat Özer, Ülkü Ongan (O da Devlet Tiyatrosu oyuncularından Işık Toprak’la evlenip onun soyadını alıyor), Konyalı arkadaşımız Yavuz Canevi (Hazine müsteşarlığı, Merkez Bankası başkanlığı ve çeşitli bankalarda üst düzey yöneticilik yaptı ve yapmakta), Avarkan Atasoy (Zamanla ünlü bir avukat oldu) paylaşıyor. Kahvaltıdan Önce oyununun kadrosunu ne yazık ki anımsamıyorum. Oyunların okuma provaları dışındaki sahne çalışmalarını, genellikle SBF’nin sahnesinde yapıyoruz.

Oyun seçme ve sahneleme konusunda öylesine iddialıyız ki ilk temsilimizi tiyatronun akademisi olan Devlet Konservatuarı’nda veriyoruz. Aklımız sıra, ‘siz devlet bütçesiyle devletin tiyatrosuna hizmet veriyor ve sanatçı yetiştiriyorsunuz, biz ise kıt olanaklarımızla en ileri tiyatro anlayışını temsil ediyoruz, işte örnekleri’ demek istiyoruz. O ilk temsilde gösterilen ilgiyle moralimiz tavan yapıyor. Daha sonra Gâzi Eğitim Enstitüsü’nde de (O zaman henüz üniversite değil ve öğrencisi olan Özdemir İnce’den büyük destek görüyoruz) aynı başarıyı sağlayınca biraz şımarıp ilginç bir kararla, Ramazan ortasında Konya’ya turneye çıkıyoruz.

14-15-16 Mart 1959 tarihlerine rastlayan o turneye bağrıma taş basarak katılamıyorum. Çünkü yüze yüze kuyruğuna getirdiğimiz Sinema-Tiyatro Dergisi o günlerde matbaadan alınacak ve onun erişilmez heyecanını yaşıyorum. Günlerce gece gündüz çalışarak hazırladığımız dekorlar, giysiler, aksesuarlarla dolu kamyonu dernek lokali önünden âdetâ özel bir törenle yola çıkarıyor, akşam da arkadaşlarımızı yolcu etmek için tren garında toplanıyoruz. Tren hareket edip de arkadaşlar pencereden el sallamaya başlayınca, yıllar önce ortaokulda yaşadığım Talas Koleji seyahati aklıma geliyor ve içim burkuluyor. (Bir başka yazımda hâlâ anımsadıkça içimi burkan o anımdan söz edeceğim)

Ramazanın ortasına rastlayan Konya turnesi de galiba bilinçaltımızdaki bir meydan okuma dürtüsünün ürünü olarak başlıyor. Tam anlamıyla Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya kalkışıyoruz. Tiyatroya ve bu tür etkinliklere yabancı olan Konya’da olumlu olumsuz tepkiler birbirini izliyor. Başlangıçta oyunun tanıtımı amacıyla kimi mağazaların vitrinlerine konulan küçük afişler olumsuz tepkilere yol açıyor, gerekçe olarak da, Mevlana Hazretleri hoşlanmaz böyle şeylerden deniyor. Konya’da yayımlanan yerel gazetelerin kimi nalına kimi mıhına vuruyor, ama Ramazan’da bu tür gösterilerin hiç de hoş karşılanmadığı yorumları ağırlık taşıyor.

Ne var ki, bu arada moralimizi yükselten bir gelişmeye de tanık oluyoruz. Konya’nın önemli aydınlarından şair ve yazar Feyzi Halıcı’nın, başkanı olduğu bir kültür ve sanat derneği ve bir dergi var. Halıcı dergisinde, Yeni Kiracı’yı, daha önce Paris’te izlediğini, Konya’daki temsilin ise ondan çok daha başarılı olduğunu Konyalıların oyunlara kayıtsız kalarak büyük bir fırsat kaçırdığını yazıyor. Bu yazı, sorunlarla dolu ve pek parlak geçmeyen Konya turnesinin olumsuz etkilerinin silinmesine yardımcı oluyor.

Derneğin kurucularından ve temel direklerinden Ayhan Gökalp Konya turnesini ve izlenimlerini şöyle anlatıyor:

“Turnede oyunlardan başka şu gösteriler de vardı. Üç belgesel ve iki konulu film, ‘Türk tiyatro tarihi’ konulu bir konferans, tiyatro oyunu okuma matinesi, Devlet Tiyatroları afiş ve fotoğraf sergisi, sinema ve tiyatro yayınları sergisi… Ben önceden gidip Konya’da Alaattin Tepesi denilen yerde, büyük salonu olan bir gazinoyu bu iş için ayarladım. Gazino’nun sahnesi yoktu. Gazino sahiplerinin ağzından girip burnundan çıktım ve birkaç gün içinde bizim arkadaşların da desteğiyle bir sahne yapıldı. Ramazan olduğu için bütün lokantalar kapalıydı; yakanımızdaki bir pastaneden karnımızı doyuruyorduk. Akşamları da orduevinde yemek yiyip içtik. İlk gösteriye sadece yedi seyirci geldi. Sonra okullara gittik ve salonları öğrencilerle doldurmayı başardık. Valiyi ve belediye başkanını ziyaret etmeyi de”

***

    Konya turnesinin ardından aynı oyunları üniversitelerin sahnelerinde sergiliyor,  o dönemde yaygın olan amatör tiyatro festivallerine katılıyoruz. Fransa’nın Nancy kentinde düzenlenen uluslararası festivalde aldığımız ödül göğsümüzü kabartıyor. Haberin gazetelerde küçük de olsa yer alması adımızın yaygınlaşmasına katkı sağlıyor. Çalışmalarımız bütün hızıyla sürüyor ama bunları gerçekleştirebilmek için kaynak oluşturmakta zorlanıyoruz. Üniversite salonlarda verdiğimiz temsillere ve konferanslara bağış karşılığında izleyici almaya başlıyoruz. Anımsadığım kadarıyla konferanslar için bir, tiyatro oyunları için iki liralık makbuz kesiyoruz. Birkaç istisna dışında pek fazla itiraz eden de olmuyor.

Hukuk Fakültesi’ndeki gösterimizde başlangıçta beni sarsan tatsız bir sorun yaşıyorum. Etkinliğimiz, fakültenin yaklaşık beş yüzü kişi alacak büyüklükteki salonunda. Bu etkinlikten büyük beklenti içindeyiz. Dekorlar kurulmuş, provalar yapılmış, öğretim üyelerine ve dekanlık sekreterliğine davetiyeleri dağıtılmış, heyecan içinde temsil gecesini bekliyoruz. Salona giriş düzenini koruma ve bağış makbuzu kesme işini de ben üstleniyorum. Bütün endişem, salona davetiyesiz ve bağış ödemeden girenlerle baş edebilmek. Oyun başlamış ve başarıyla sürüyor, kural gereği salonun kapısını kapatıyor ve sızmaları önlemek için önünde bekliyorum. O sırada tam korktuğum başıma geliyor. Fakültenin belalısı bir doksan boyunda, takım elbiseli ama yakası bağrı açık, eli tespihli, kemerinde bıçak hattâ tabanca taşıdığı söylenen Kürt Abdullah yanında kendisi gibi iri kıyım bir arkadaşıyla sallana sallana yaklaşıyor kapıya. Belli ki küp gibi sarhoş ve beni görmezden geliyor. Elini kapının koluna atınca önüne geçiyorum, oyunun başladığını içeri girilemeyeceğini söylüyorum. Önce, sen kim oluyorsun dercesine şaşkın şaşkın bakıyor, sonra da bir omuz darbesiyle yana itiyor beni. Kararlıyım ve onu içeri almayacağım. Ama nasıl? Biraz yanımda fakültenin hademesiyle göz göze geliyoruz ama onunda yapabileceği bir şey yok. Başıma gelecekleri kestirmeme rağmen bütün cesaretimi toplayıp önüne geçiyorum. Biraz şaşkın, biraz tehditkâr bir ifadeyle “Gardaş sen bela mısın, çekil hele!” diyor ve yeniden itiyor beni. Durum berbatlaşıyor ama aşağıdan almaya hiç niyetim yok. “Peki sen bela mısın, oyun başladı dedik…” diyerek dikleniyorum. Belli ki beni küçümsüyor ve dalaşmaya değmez duluyor. Pis pis gülümseyerek “Bak Nihat içerde beni bekliyordu, şikâyet eder dernekten attırırım seni!..” diyor. O sırada yanındaki arkadaşı kolundan çekerek “Vazgeç Apo, tiyatronun sırası mı dedik sana, Gülhan evde bizi bekler…” deyip onu vazgeçirmeye çalışıyor. Neyse ki fazla uzatmıyor ve “Delikanlı seninle sonra görüşeceğiz!..” diye bir tehdit savurup sallana sallana uzaklaşıyor. Afallayıp kalıyorum, hangi Nihat’tan, yoksa oyunda rolü olan Nihat Özer’den mi söz ediyor?..

Aradan birkaç gün geçiyor, Nihat dernekte gülümseyerek “Ne o yav, Apo’ya posta atmışsın, salona almamışsın, onu ben davet etmiştim” demiyor mu, şaşkınlığım bir kat daha artıyor. Kürt Abdullah ve Nihat?.. Sonra anlıyorum ki aynı fakültede okudukları için yakın dost olmuşlar. Bir gün Nihat “Seni sürpriz biriyle tanıştıracağım” diye Sakarya Caddesi’ndeki Missouri Meyhanesi’ne davet ediyor ve Kürt Abdullah’la dost oluyoruz. (Bir gün o yıllarda Ankara’nın en ilginç ve önemli lokanta ve meyhanesi olan Missouri’yi anlatacağım) Sonra o dostluk yıllarca sürüyor, zaman içinde o da benim gibi İstanbul’a yerleşiyor. Midyatlı ünlü Arnas Aşireti’nin sayılı temsilcilerinden biri ve çok varlıklı olduğunu öğreniyorum. Birkaç defa zarif eşiyle birlikte beni ve karımı Kadıköy’deki Osmanlı mabeyinleri gibi şatafatlı evine davet ediyor, rakı sofralarında eski günleri anıyoruz. Yakından tanıyınca dünya güzeli ve kaliteli bir insan olduğunu görüyorum.

Tiyatro ve film gösterilerinin yanı sıra Sanatsevenler Kulübü lokalindeki etkinliklerimiz aralıksız sürüyor. Devlet Tiyatrolarında sahnelenen oyunlar acımasız eleştiri merceğimizin altında. Her yeni oyunun “premier”inden sonra Sanatsevenler’de bir açık oturum düzenliyor, bu oturuma oyunun yazarı ya da çevirmenini, yönetmenini, bazen de baş oyuncusu ile tiyatro eleştirmenlerini davet ediyoruz. Başkent’teki sanat çevrelerinden ve üniversitelerden o kadar çok katılımcı oluyordu ki, Sanatsevenler’in, bir iş merkezinin alt katını kapsayan, çok özenle döşenmiş geniş salonunda iğne atacak yer kalmıyor. Bu toplantılarda çok ilginç olaylarla da karşılaşıyoruz. Bazen oyunun yazarı ya da yönetmeninin, eleştirilerin altından kalkamayıp salonu terk ettiği oluyor, bazen dinleyicilerle konuşmacılar arasında sert atışmalar yaşanıyor ve olayın büyümesini engellemek durumunda kalıyoruz.

Hangi oyunla ilgili olduğunu anımsayamadığım bir tartışmada panel yöneticisi olan Ayhan Gökalp, eleştirmenleri hayvan pisliğindeki böceklere benzetmeye kalkışan Devlet Tiyatroları Baş Rejisörü Mahir Canova’yı, toplantıda bulunmayan bir eleştirmene haksız saldırılarda bulunduğu için “Sayın Canova, başkanlık otoritemi kullanarak sözünüzü kesiyorum ve salonu terk etmenizi bekliyorum” deyip susturuyor, salondakilerin yoğun alkışı ve kahkahasıyla karşılanıyor. Hiç unutmam, bir başka tartışmada da Can Yücel, tartışılan oyunu, üzerinde konuşmaya değmez bulunduğunu, oysa konuşan herkesin o oyunda sanki konuşmaya değer bir şeyler varmış gibi ciddî ciddî tartıştığını söyleyerek öfkeli ve alaycı bir tavırla “Bir saattir neyi konuştuğunuzu sanıyorsunuz, boktankerelos bir oyun işte… İki saattir boşa zaman harcadım, kendimi cezalandırmak için meyhaneye gidiyorum” diyor ve salonu terk ediyor. O “boktankerelos” sözü argo sözlüklerine girdi mi bilmem ama, o günlerde çok tutmuştu; kimi çevrelerde hâlâ kullanıldığından da eminim.

Sonuçta bütün çabalarımıza rağmen Konya’da tiyatro satamadık ama Nancy’de ödül almayı başardık…

 

Şahin Tekgündüz

[email protected]

Anadolu Sanat Jam 2018 için son başvuru tarihi 25 Temmuz

Anadolu Sanat Jam, Anadolu’da yaşayan sanatçılar arasında dostluklar ve iş birlikleri kurmak, birlikte derin dinlemeyi ve kalpten konuşmayı deneyimlemek, bu deneyimlerden doğan gerçek ilişkilerin doğmasını birlikte görmek için bir davet açıyor.

Bu yıl üçüncüsü (28 Ağustos-2 Eylül 2018), bu defa Anadolu Jam’in bu topraklardaki ilk evinde, Bayramiç-Yeniköy’de gerçekleşecek.

Anadolu Sanat Jam bir sanat kampı değil. Katılımcıların bohçalarında getirdikleri ile şekillenecek olan, her biri kendisine has bir topluluk deneyimi. Bu anlamda da müzisyenlerin bir araya gelip doğaçlama müzik yapmasına benziyor, adını da buradan alıyor. Sanat Jam, birlikteliklerimizin ve işbirliklerimizin temelini gerçek iletişimden doğan ilişkiler ile kurmayı amaçlıyor.

Anadolu Sanat Jam’i düzenleyennlerin bir de daveti var;

“Davetimiz, farklı sanat dalları ile ilişkisi olan, başka bir dünyanın hayalini kuran, sanatını değişim aracı olarak kullanan veya kullanmak isteyen, toplumsal dönüşüm için çabalayan herkese açık. Davetimiz seni de heyecanlandırıyorsa başvurunu bekliyoruz. Hadi, gelin :) ”

Anadolu Sanat Jam’e katılım için son başvuru tarihi ise 25 Temmuz 2018.

Başvuru için bilgi ve form: anadolusanatjam.com/

Facebook: facebook.com/anadolusanatjam

 

Haber: Burak Dindaroğlu

(Yeşil Gazete)

Gezegenin kurtuluşu için bir yol daha var: Bitkisel beslenmeye geçiş!

The Ecologist‘de Louise Davies imzası ile yayınlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü  Cem Sabuncu’nun çevirisi ile paylaşıyoruz.

***

 Et tüketmek gezegeni mangal yerine çevirebilir. Oxford Üniversitesi araştırmacılarının mesajı bu yönde. Durum böyleyken, hepimizin bitkisel temelli bir beslenme biçimine geçme zamanı gelmiştir.

Kaynak: Pxhere @Creative Commons

Tek kullanımlık plastiklere karşı yürütülen kampanya ilham vericiydi, bütün Birleşik Krallığı etkiledi. Ancak plastik kullanımını azaltmaya yönelik kampanyanın yürütülen tek çevresel kampanya olduğunu düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz.

Veganizm bu sıralar kesinlikle rağbet görüyor. Ancak ana akım medyada jak Meyvesi (jackfruit) veya seitan (buğday glüteni) pişirme tarifleri vermek, vegan beslenmeye geçerek gezegenin sağlığı üzerinde yaratacağınız çarpıcı etkiyi konuşmaktan daha cazip geliyor.

Veganizmin dönemimizin çevresel kampanyası olduğuna inanıyorum. Oxford Üniversitesi araştırmacılarının bu ifadeye katıldıkları görülüyor. Yaptıkları açıklamada, et ve süt ürünlerini içermeyen bir beslenme rejimine geçmenin, Dünya üzerindeki ayak izimizi düşürmenin en etkili yolu olduğunu söylüyorlar.

 Sürdürülebilir gıda

Bu açıklamayı destekleyen kanıtlar ta 2003 yılında BM’nin Hayvancılığın Uzun Gölgesi (Livestock’s Long Shadow) raporuna dayanıyor. Bu raporda küresel sera gazı salımının %18’inin hayvancılık faaliyetleri tarafından üretildiği yazıyor.

O günden bugüne hayvancılığın karbon etkisi, türler üzerindeki tahribatı, arazi kullanımı ve verimsiz oluşu üzerine sayısız tarafsız araştırma yayınlandı. Ancak, hayvancılık lobileri ya da kendilerini sürdürülebilir tarım uzmanları olarak nitelendirenler bazı kişiler, hayvansal gıdaların diyetlerimizde olmasının elzem olduğu argümanına tutunmaya çalışıyorlar.

Vegan Derneği (The Vegan Society), kendisini hayvancılığın çevreye zarar verdiğini savunan bir yerde konumlandırmasının tabii ki de kendisi için bir çıkarı var, ama bu konumda bulunan tek dernek biziz. Bizimle aynı fikirde olan bütün araştırma kurumları, dernekler veya yazarlar, hiçbiri bu durumdan bir çıkar sağlamıyorlar.

Geçtiğimiz yıl Vegan Derneği “Gezegen için Tabağına Yemek Koy” (Plate Up for the Planet) kampanyasını başlatarak çevrecilerin vegan beslenmeyi pozitif bir yaşam tarzı tercihi olarak dikkate almalarını teşvik etmeye çalıştı. Bu yılki kampanyamızı, Dünya Çevre Günü’nde, yeni yemek tarifleri ve sürdürülebilir vegan hikayeleri anlatacağımız interaktif bir oyun eşliğinde başlatacağız.

Sürdürülebilir gıda üzerine konuşmaya başladığımızda, konu genellikle gıdamızı yerel kaynaklardan temin etmek, organik gıdalar ve paketlemede kullanılan plastik üzerinden şekilleniyor. Hâlbuki hayvansal gıdaların diyetimizde bulunması başlı başına gezegene olağanüstü bir şekilde zarar veriyor.

Hayvancılık sektörü

 Hayvancılık sektörünün küresel ormansızlaşmanın asıl sebebi olduğunu ve Amazon havzasındaki yıkımın %91’inden sorumlu olduğunu duyduğunuzda şaşırabilirsiniz. Ağaçlar ve ormanlar, hayvan otlatmak ve hayvan yemi üretmek üzere tarım yapmak için yerle bir ediliyor.

Küresel soya üretiminin çok küçük bir miktarı vegan ve vejetaryenlerinin tükettiği et yerine tüketilen ürünler için kullanılıyor. Bu üretimin çok büyük bir miktarı tavuk, domuz, sığır ve hatta balık çiftliklerinde hayvan yemi olarak kullanılıyor. Vegan beslenmeye geçerek kullandığımız mevcut tarım alanını yarıya indirebiliriz.

Burada, Birleşik Krallık’ta yaban hayatı koruyabilir ve Amazon havzasındaki kıymetli yaşam alanlarını kurtarabiliriz. Mevcut olarak hayvancılık yaptığımız alanları yabanıllaştırmak (ing: rewilding) doğal yaşam alanlarını korumak, biyoçeşitliliği artırmak ve sel olaylarına karşı daha dirençli hale gelmemize yardımcı olabilir.

Hayvancılık sektörü, yaban hayvanların mevcut kitlesel yok oluşunun önde gelen nedenidir. Bununla birlikte ormansızlaşma, ağaçların karbondioksiti absorbe edip depoladıkları bu önemli süreci ortadan kaldırarak iklim değişikliğine katkıda bulunuyor.

Ormansızlaşma hayvancılık sektörünün iklim değişikliğine yaptığı tek negatif katkı değil. Küresel hayvancılık endüstrisi, küresel ulaşım sektöründen daha fazla sera gazı üretiyor. Bütün otomobiller, gemileri ve uçakların toplam emisyonları, tabağımızdaki etin ürettiği salım kadar etmiyor.

Bitkisel temelli beslenme

Bu durum, hayvancılığın dünyanın en büyük metan gazı (metan karbondioksitten çok daha kuvvetli bir sera gazı) üreticisi olduğu gerçeğiyle daha da kötüleşiyor. Ortalama bir inek günde 700 litre metan gazı üretiyor. Bu sayı 4×4 bir otomobil ile günde 56 km yol yapmaya eşdeğer.

Vegan beslenmeye geçmek gıda kaynaklı salımı %50 civarında azaltır. Tabii ki de bazı ince ayrıntılar mevcut; eğer avokado ve badem sütü ağırlıklı besleniyorsanız yeniden bir hesaplama yapmanız gerekebilir, ama genellikle biliyoruz ki vegan beslenme raftan alışveriş (ing: off the shelf) sınıfındaki en düşük karbon ayak izine sahip diyettir.

Mera tabanlı üretilmiş et yiyerek yeşil bir tercih yaptığını düşünenler çevresel krizi çözmeye yönelik hareket etmiş olmuyorlar. Entansif (yoğun) endüstriyel tarım organik ve safimera hayvancılığa nazaran daha sorunlu olabilir, ancak Oxford’un raporuna göre et ve süt ürünlerinin en düşük ayak izli üretimleri bile en düşük sürdürülebilirliğe sahip sebze ve tahıl tarımından çok daha yüksek etkiye sahip.

En basit şeklinde düşündüğümüzde, et yemek olağanüstü derecede verimsiz bir gıda ve besin kaynağı. Hayvanlara verdiğimiz her 100 kalorinin karşılığında et ve süt ürünleri olarak geriye sadece 12 kalori alıyoruz. Bu ekinleri hayvanlar yerine insanları beslemek için kullandığımızda ise dünya çapında milyarlarca daha insanı beslememiz mümkündür.

Yukarıda sayılan nedenlerden dolayı, git gide daha fazla sayıda değerli insan bitkisel temelli bir beslenmeye doğru geçişin savunuculuğunu yapıyorlar.

Gerçek umut

Saygın politika merkezi Chatham House, yaptığı açıklamada: “Küresel et tüketimini azaltmak küresel ısınmayı tehlikeli seviye olan iki derecenin altında tutmak için çok kritik bir konumdadır.” diyor.

Dünya Doğayı Koruma Vakfı (WWF)’nın yeni yayınlanan ve çok yerinde bir şekilde isimlendirilen Yıkım İştahı (Appetite for Destruction) adlı raporu şöyle diyor: “Et tüketimi, hayvan yemi üretmek için gerekli olan geniş tarım alanları yüzünden dünyanın en değerli ve savunmasız bölgelerinden bazılarını tahrip ediyor.”

Aynı şekilde, Al Gore ve George Monbiot gibi saygın çevrecilerin de kabul ettikleri gibi hayvansal gıdalarla beslenmek yeşil yaşam ile tamamen çelişkili bir durum. Monbiot’un dediği gibi: “Hayvancılık endüstrisi doğası bakımından fosil yakıt endüstrisinden daha sürdürülebilir değildir.” Mevcut beslenme şekillerimizin gezegene verdiği zararı göz önünde bulundurduğumuzda veganizm, tuhaf bir yaşam tarzı tercihi olmaktan çok etik bir zorunluluk gibi görünmeye başlıyor.

Tam şu anda vereceğiniz bir karar ile çevreye çabucak bir pozitif katkı sağlayabilirsiniz. Plate Up For The Planet meydan okumasını deneyin ve yedi gün boyunca vegan beslenin, ve günümüzün çevresel kampanyasına dahil olun. Size yemek tarifi fikirleri, ipucu, öneriler ve bu süre boyunca hayvansal gıdaları tüketmeyerek ne kadar karbondioksit tasarrufunda bulunduğunuzu gösteren bir hesap göndereceğiz. Bu ilk adım kolay ve eğlenceli, ve halihazırda 10,000 kişi bu meydan okumayı kabul etmiş durumda. Bu insanların şu ana kadar tasarruf ettikleri karbondioksit ile bir kez aya kadar gidilip gelinebilirdi.

Biz çevreciler olarak, Dünya’yı ve üzerinde yaşayanları korumak için “bir araya gelme” yaklaşımına ihtiyacımız var. Veganlar olarak inanıyoruz ki, hayvansal gıdalardan vazgeçmek basit ve mantıklı bir adım ve gezegenin geleceğini için gerçek umutlar bağlıyorsak bu adım çok önemli.

 

Haberin İngilizce orijinali

Muhabir: Louise Davies

Yeşil Gazete için çeviren: Cem Sabuncu

 

(Yeşil Gazete, The Ecologist)

Büyük et ve süt ürünleri şirketleri küresel iklim değişikliği ile mücadeleyi zayıflatıyor

Yeni yayımlanan bir rapor dünyanın en büyük 35 et ve süt ürünleri şirketinin emisyonlarını arttıracak ve küresel iklim değişikliğiyle mücadele çabalarını aksatacak büyüme stratejileri uyguladığını ortaya koydu.

Tarım ve Ticaret Politikaları Enstitüsü IATP ve GRAIN tarafından hazırlanan ve türünün ilk örneği olan rapora göre, dünyanın en büyük et ve süt ürünleri şirketleri önümüzdeki birkaç on yıl içinde gezegenin en büyük iklim kirleticileri olabilir.

Gezegenin sera gazı emisyonlarını sert bir biçimde azaltması gereken bir dönemde ve aralarından bazılarının iklim değişikliğiyle mücadele taahhüttü vermiş olmasına rağmen, bu et ve süt ürünleri devleri üretim ve ithalatı arttırarak aşırı tüketime sebep oluyor.

Yeni araştırmaya göre;

1-) Dünyanın en büyük beş et ve süt ürünleri şirketinin (JBS, Tyson, Cargill, Dairy Farmers of America ve Fonterra) toplam yıllık seragazı emisyonu ExxonMobil, Shell veya BP’den daha yüksek.

2-) Dünyanın en büyük 20 et ve süt ürünleri şirketinin toplam emisyonları Almanya, Kanada, Avustralya ve Birleşik Krallık gibi ülkelerin emisyonlarından yüksek.

3-) Dünyanın en büyük 35 et ve süt ürünleri şirketinin çoğu ya emisyonlarını bildirmiyor ya da emisyonlarının %80-%90’ını oluşturan tedarik zinciri emisyonlarını dahil etmiyor. Bu şirketlerden sadece dördü kapsamlı emisyon tahminleri açıklıyor.

4-) Dünyanın en büyük 35 et ve süt ürünleri şirketinin sadece yarısı bir tür emisyon azaltım hedefi açıkladı. Bunlardan sadece altısı tedarik zinciri emisyonlarını dahil ediyor.

5-) Küresel et ve süt ürünleri sektörü öngörülen hızda büyüdüğü takdirde, hayvancılık sektörü 2050 itibarıyla gezegenin yıllık sera gazı bütçesinin %80’ini tüketebilir.

Rapor, en büyük 35 şirketin faaliyetlerinin küresel et ve süt ürünleri üretim ve tüketiminde orantısız paya sahip az sayıda ülkede yoğunlaştığını ortaya koyuyor. Bu ülkelerden Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği Ülkeleri, Kanada, Brezilya, Arjantin, Avustralya, Yeni Zelanda ve Çin küresel et ve süt ürünleri üretiminden kaynaklanan toplam emisyonların %60’ından sorumlu. Bu oran kişi başı emisyonlara bakıldığında diğer ülkelerin yaklaşık iki katına tekabül ediyor.

Dünya sığır eti üretiminin %67’sinden fazlası sadece altı ülke, dünya domuz eti üretimin %80’i sadece üç ülke (ABD, AB ve Çin), dünya kanatlı üretiminin %61’i sadece dört ülke, ve dünya süt ürünleri üretiminin neredeyse yarısı üç ülke (AB, ABD ve Yeni Zelanda) tarafından yapılıyor.

GRAIN’den Devlin Kuyek, “Başka bir seçenek kalmadı. En büyük 35 şirketin hüküm sürdüğü ülkeler et ve süt ürünleri üretimi önemli oranda azaltılmalıdır. Bu şirketler, ithalat ve emisyonları arttıracak ticaret anlaşmalarını ısrarla talep ediyor ve ekolojik tarım gibi çiftçiye, işçiye ve tüketicilere fayda sağlayacak gerçek iklim çözümlerine zarar veriyor” diyor.

IATP’den Shefali Sharma ise açıklaması aşırı tüketimin halk sağlığını da tehdit ettiğini söylüyor:

“Ucuz et diye bir şey yok. On yıllardır, et ve süt ürünlerinin seri üretimi çiftçilerin üretim maliyetlerinin altında kazanması, işçilerin sömürülmesi ve vergi mükelleflerinin büyük et ve süt ürünleri şirketlerinin sebep olduğu hava, toprak ve su kirliliğinin yükünü çekmesiyle mümkün olmuştur. Artık aşırı tüketimin sektöre ormanları yok etmeye ve doğal kaynaklarımızı tüketmeye devam etmesi ve aşırı antibiyotik kullanımıyla çok büyük bir halk sağlığı tehlikesi yaratması için sağladığımız teşviklerle doğrudan ilişkili olduğunu idrak etmemizin zamanı gelmiştir. Bu rapor bu şirketlerin iklim değişikliğindeki kilit rollerini ortaya koymaktadır.”

Eski Birleşmiş Milletler Gıda Hakkı Özel raportörü (2008-2014), Sürdürülebilir Gıda Sistemleri Uluslararası Uzmanlar Paneli (IPES-FOOD) Eşbaşkanı Olivier De Schutter ise, “Endüstriyel hayvancılık ve süt sektörleri iklim değişikliğinin başlıca müsebbipleridir ama yarattıkları etki hakkında bilgi toplamadıkları ya da sahip oldukları bilgiye dayanarak güvenilir uygulamalarda bulunmadıkları için genellikle detaylı incelenmemiştir. Bu rapor, hükümetleri bu sektörlerin daha da fazla büyümesini durdurmak için cesaretlendirecektir” diyor.

Rapor çiftçilerin insanlara, hayvanlara ve gezegene saygılı bir biçimde üretilen, makul miktarda yüksek kaliteli et ve süt ürünleri tedarik edebileceği bir gıda sistemi çağrısında bulunuyor.

 

(Yeşil Gazete)