Ana Sayfa Blog Sayfa 2557

Doğadan aldığını, aldığın haliyle geri vermek ütopya değil

İçinde yaşadığımız sistemin doğanın döngüsünü bozmak için ne gerekiyorsa yaptığını söyleyen su mühendisi Şener, dikkatleri endüstriyel atıksulara çekiyor: Türkiye’de 2010 yılında endüstriyel su tüketimi yüzde 11 iken, günümüzde bu oran yüzde 18 ile içme suyu tüketimini geçmiş durumda. 2023’te oranların yüzde 20’ye 16 olması öngörülüyor.

Endüstriyel atıksuların yeterince arıtılmıyor olması Türkiye’nin önemli meselelerinden biri. Ne de olsa suyu en yoğun biçimde kirleten sektör endüstri. İklim değişikliğinin, iklim değişikliğiyle uyumsuz su, enerji ve gıda politikalarının ve artan nüfusun şiddetlendirdiği bir su krizine doğru hızla gittiğimiz şu günlerde bu mesele daha da önem kazanıyor. Akgün İlhan, bu önemli konuyu sanayide döngüsellik ve atıksu arıtımı konularında işin hem teorisini hem de pratiğini bilen, meslekte 20 senesini tamamlamış Şebnem Aybige Şener’le konuştu.

Geçtiğimiz Salı Açık Radyo’da yayınlanan Sudan Gelen adlı programa konuk olan Şener, Ökotek adlı Çevre Teknolojisi ve Kimya Sanayi Anonim Şirketi’nde çalışan ve aynı zamanda Bilig Döngüsel Hizmetler A.Ş.’nin de kurucusu olan bir isim. O sadece modern arıtma teknolojilerini geliştiren ve yayan yenilikçi bir mühendis değil, gerek mühendisleri gerekse politika yapıcılardan ve karar vericilerden sanayi işletmelerine kadar toplumun farklı kesimlerini atık kavramını yeniden düşünmeye davet eden öncü bir aktivist.

Şener ile İlhan 16 Nisan 2019 tarihinde Sudan Gelen için bir araya geldi.

-Sevgili Şebnem neden su bilimlerinde okumaya karar verdin? Sanayinin suyuyla ya da senin deyişinle endüstrinin damarlarından akan suyla maceran nasıl başladı?

Bugün geçmişe dönüp baktığımda aslında su beni seçti diyebilirim. Hayatımın en başında annemin çok severek koyduğu ismim Şebnem’in dahi su ile bir bağlantısı var. Şebnem, suyun en doğal hallerinden biri olan çiy damlası anlamına geliyor. Büyük dedelerimin kurucularından olduğu Kütahya Tavşanlı’da çiy damlaları ile yoğurt mayalama geleneği halen devam ediyor.

Okuduğum bölüm de alanında tek. Daha önceleri Su Ürünleri Mühendisliği olarak geçmesine rağmen okuduğum dönemlerde de özellikle su bilimleri konusunda su kimyası, deniz biyolojisi, iç sular, bitkiler ve canlılar üzerine detaylı dersler veriliyordu. En sonunda eğitim içeriğine çok uygun olarak adını Su Bilimleri Fakültesi olarak değiştirdiler. Bu bölümü seçmemdeki en büyük etken babam aracılığıyla ilk gençlik yıllarımdan itibaren içinde bulunduğum uluslar arası akademik çevre oldu diyebilirim. Babamın Almanya’da yaptığı doktora sebebiyle Almanya’ya taşınmıştık. Türkiye’ye geri dönene yani ilkokul 4. sınıfa gelinceye kadar Almanya’da yaşadık. Almanya’da içinde bulunduğumuz ortamda kendini doğa bilimlerine adayan aktivist çılgın bilim adamlarının arasında büyüdüm. Bu beni doğa ile özellikle de suyla ilgili bir bölümde okumaya itti. Çok şanslıydım çünkü hayatıma anlam katabileceğim ve su arıtımı alanında dünyadaki en yeni teknolojileri geliştiren bilim insanlarıyla iç içe çalışabileceğim bir aile şirketimiz vardı. 

1998’den bugüne şirketimizde yoğun olarak özellikle endüstriyel suların arıtımı konusunda çalışmalar yürütüyorum. Yaptığım işin içine doğmuş olmaktan büyük minnettarlık duyuyorum. Her doğan gün kendimizi gerçekleştirecek hayalleri ete kemiğe büründürecek projeler üreterek, topluma ve içine doğduğumuz bütünselliğe faydalı olmak amacıyla harika ekibimizle çalışmaya devam ediyoruz.

2011’de ayrıca Bilig Döngüsel Hizmetler adında kendi şirketimi de kurdum. Bu şirketi kurmamdaki en önemli sebep ise en iyi bildiğim konu olan su döngüsünden başlayarak, içinde yaşadığımız sistemin pozitif ayak izi oluşumuna katkıda bulunabilecek projeler üretmekti. 2011’den bu yana ağırlığımızı endüstriyel tesislerin damarlarında akan suyun atık su arıtma tesislerine ulaşmadan kaynağında arıtılması ile ilgili arıtılabilirlik çalışmaları ve insanların bakış açılarını değiştirmek, bu alanda kullanılabilecek yeni teknolojilerle ilgili bilgilendirmeler yapmak oluşturdu. Ayrıca Bilig Döngüsel Hizmetler Teknik Yayınevi olarak da konuyla ilgili teknik kitaplar yayınlamaya başladık.

Bundan sonraki hedeflerimiz arasında çıtayı biraz daha yükselterek,  uzun yıllardır Türkiye Ofisi olduğumuz EPEA’nın (Çevre Koruma Teşvik Ajansı) Cradle to Cradle (Beşikten Beşiğe) felsefesine uygun şekilde başta endüstriyel tasarımcı arkadaşlarımız olmak üzere bu alana samimi olarak gönül vermiş herkesle kenetlenerek, üretim zincirini bilim ve teknolojiyle sorgulayarak ve atık yerine faydalı çıktı üreterek üretimin her alanında pozitif bir ayak izine ulaşmak için gerçek bir döngüsel değişim yaratacak çalışmalar yapmak istiyoruz. Atık kavramını sorgulamamız gerekiyor. Böyle anlatınca içinde yaşadığımız dünya için çok zor gibi görünen bir hedef. Ancak imkânsız değil. Zaten başka çaremiz de yok. Bu yolda fark yaratabilmek için sanayicilerimizi harekete geçirmek gerekiyor.

Ancak her gün biraz daha rekabetçi olan bu sistemde ayakta kalmaya çalışan üreticiler somut bir fayda sağlamadan onların bu yola girmelerini beklemek pek mümkün değil. Bu amaçla onların rekabetçi ortamlarda farklılaşmalarını sağlayacak ürünler geliştirmeleri için yardımcı olmak, bu ürünleri geliştirirken doğru malzeme, doğru üretim şekli ve doğru kaynak kullanımı konusunda çoklu disiplinli bir ekip ve bütüncül bir bakış açısı ile farkındalık geliştirilmesi gerekiyor. Üretim sistematiği baştan sona yeniden inşa edilmeli.

En hayati kısım ise böylesi döngüsel bir üretim modelinde üreticinin kısa ve orta vadede artı kazanca geçebileceğini ortaya koyabilmek. Bunun için de çok çalışmamız gerekiyor. Ama bu işin yolunda olmak bile güzel. Böyle hedeflere sahip insanlarla beraber yürüyebilmek ve güç birliği yapma fikri ise muhteşem. Biz bu konuyla ilgili danışmanlıklarımıza, gizlilik anlaşmaları çerçevesinde, sanayisine bağlı olarak üretim zincirini ya teknik çevrim ya da biyolojik çevrime sokacak şekilde tam bir döngüselliğe ulaşmak için firmaların AR&GE bölümleriyle başladık. Elbette daha yapılacak çok iş var ve henüz emekleme dönemindeyiz.

-Peki, Şebnem şimdi esas sorunumuza dönelim. Endüstri suyu hangi şekillerde ve ne kadar kirletiyor?

Şener: Gelişmiş ülkelerde endüstriyel su tüketim oranı %59’un üzerine çıkıyor. Dolayısıyla su arıtma teknolojileri büyük bir hızla gelişiyor. Türkiye’ye baktığımızda 2010 yılında endüstriyel su tüketimi %11 iken, günümüzde bu oran %18 ile içme suyu tüketimini geçmiş durumda. 2023’e geldiğimizdeyse endüstriyel su tüketiminin en az %20, içme suyunun ise %16 olması öngörülmekte.

Ülkemizde tekstil, kâğıt, petrol türevi ve kimyasal ürünlerin imalatı sonucu oluşan atıksu, üretim esnasındaki işlemler sebebiyle ciddi oranda toksik kimyasallara, mikro kirleticilere, boyalara ve ağır metallere maruz kalıyor. Bu atıksuların doğru teknolojilerle arıtılarak deşarj edilmesi amacıyla yönetmeliklerimiz (2004’den beri su kirliliği yönetmeliği) mevcut olsa da, günün sonunda sanayicinin maliyetlerinin yüksek olması, denetimin ve cezaların yeterli derecede caydırıcı olmaması ve eğitim/ bilinçlendirme mekanizmalarındaki eksiklikler büyük riskler yaratıyor. Sulak alanlar ve havzalardaki doğal habitat tehdit altında kalıyor.

Ergene Nehri’nde artık sudan çok zehir akıyor.

Günümüz teknolojileri (özellikle membran teknolojileri) rahatlıkla endüstriyel atıksu oluşumunu tamamen ortadan kaldırıp, istenmesi durumunda atıksuyun tamamen geri kazanılmasını veya içilebilecek kalitede doğaya deşarj edilebilmesini mümkün kılıyor. Aslında bunu yapmak uzun bir süredir mümkün olsa da maliyetler yüksekti. Bununla beraber erişilebilir su kaynaklarının gittikçe azalması sonucu endüstriyel amaçla kullanılacak suyun ücretlendirilmesi, arıtım teknolojilerinin yaygınlaşması ve küresel rekabetin artması sebebiyle bu maliyetler düşüyor. Bu hepimiz için iyi bir haber.

Örneğin şu anda uluslararası birçok firma gibi, biz de yüzey sularından mikrokirleticiler ve nanoplastiklerin giderimi için çeşitli pilot çalışmalar yapıyoruz. Bu bizi çok heyecanlandırıyor ve çok güzel sonuçlar alacağımızı öngörüyoruz. Ancak endüstrinin maliyetleri açısından baktığımızda, yeterli caydırıcılığın olmaması veya su kullanım maliyetlerinin artması bu teknolojiler ne kadar yaygınlaşabilir kestiremiyoruz.

Bir de plastik konusu var. Plastik, makro ve mikroplastik (0.5-5 mm) olarak tüm dünya için çok büyük bir tehdit. Ancak daha da kötüsü güneşten gelen UV ışığıyla mikroplastiğin parçalanmasının devam edip nano partiküllere yani mm’nin 10-6sına kadar veya bir alg hücresinden 1000 kat daha küçük parçacıklara kadar parçalanabilmesi sorunuyla karşı karşıyayız. Nanoplastiklerle ilgili bilimsel araştırmalar henüz çok yeni. Bunlardan birinde tek kullanımlık plastik kahve bardaklarının stiren plastik hammadde bazlı tutacaklarının UV ışınımıyla nanoplastiğe kadar parçalanabildiği gözlenmiş. Nano boyuttaki parçacıkların bağırsak duvarlarımızdan geçmesi ve bağışıklık sistemimize verdiği zararlar üzerine ürkütücü bir araştırma gerçekleşmiş.

Bu yüzden beni en çok endişelendiren konuların başında plastiğin teknik çevrimi geliyor. Bu konuya kişisel olarak çok sıcak bakamıyorum. Plastiği geri toplayıp yeniden kullanmaya, bu geri kazanım oranlarını artırmaya çalışıyor tüm dünya. Sonra da teknik çevrime sokabileceklerini söylüyorlar. Peki, bu döngü esnasındaki aşınmalar sonucu oluşacak ve doğanın döngüsüne girecek mikroplastik ve nanoplastikler ne olacak? Onlarla nasıl başa çıkacağız? İşte bence bu hepimizin üzerinde düşünmesi ve ortak çözüm üretmesi gereken bir soru.

Endüstriyel kimya ve entegre tekstil fabrikalarında üretilen polar kıyafetlerimizden doğan mikro plastik ve benzeri kaynakları hesaba katmıyorum bile. Bu noktada nanofiltrasyon membran teknolojisine büyük iş düşecek gibi görünüyor. Bu konu ciddi bir baş ağrısı nedeni. Ayrıca mikro kirleticiler olarak tanımladığımız kimyasallar, pestisitler, antibiyotik ve benzeri ilaç artıkları da ayrı bir tehdit.

-Endüstriyel atıksuyun arıtılmasında hangi yöntemler kullanılıyor?

Su, endüstrinin damarlarında akan kan gibi. Az veya çok, su olmadan endüstriyel bir üretim düşünülemez. Günümüzde, üretim için suyun arıtılmadan doğrudan kullanılması mümkün olmadığı gibi, bu üretim sonucu oluşan atıksuyun da tekrar arıtılmadan doğaya verilmesi uygun değil. Ayrıca erişilebilir su kaynaklarının günümüzde özellikle iklim değişikliği sebebiyle gittikçe azalması ve bunun yanısıra endüstriyel su ihtiyacının ciddi oranda artması sonucu, oluşan atıksuyun tekrar geri kazanılarak kullanımı ve suların atıksu arıtma tesislerine ulaşmadan kaynağında geri kazanılması gibi amaçlarla geliştirilen çeşitli arıtım teknolojileri mevcut. Bunlardan bazıları iyon değiştirici reçineler, aktif karbon, membran teknolojileri ve sıfır atık noktasında evaporasyon teknolojileri. Bu teknolojilere her geçen gün yenileri katılıyor, hibrit teknolojiler deneniyor ve endüstrinin işletme maliyetlerini azaltıcı yöntemler geliştiriliyor.

Örneğin kot kumaş üreten bir fabrikada günümüzde kota mavi rengini veren indigo boya içeren atıksu, nanofiltrasyon dediğimiz bir teknolojiyle arıtılıp su boyadan ayrılabiliyor. Su doğrudan üretime geri döndürürken, boya da geri kullanılabiliyor. Kaynağında, yani atıksu arıtma tesisine gitmeden uygulanan arıtım teknolojileriyle hem üretim maliyetleri düşüyor hem de işletmelerin su tüketimi azalıyor.

-Sanayi şirketlerinin kendi atıksularını arıtma konusuyla ilgili tutumları nasıl? Bu tutumları değiştirmek için neler yapıyorsunuz?

İçinde bulundukları zor ve rekabetçi koşullar sebebiyle bir kaçı hariç pek çok sanayi şirketini, işletme maliyetlerine katkı sağlanmadığı müddetçe harekete geçirmek kolay değil. Elbette Avrupa Birliği ile uyumlu yönetmeliklerimiz var. Atıksular mümkün olduğunca kontrol edilmeye çalışılıyor ancak sistemin uygulama noktasında eksikleri var. Yeraltı su seviyesinin giderek düşmesi sebebiyle endüstriyel üretim için açılan su kuyuları gittikçe derinleşiyor ve su kalitesi düşüyor. Yüzey suları ise her geçen gün biraz daha kirleniyor. Günü kurtaracak nitelikte bir takım çözümler üretiliyor ama orta ve uzun vadeli bütüncül bir doğru planlama konusu tam bir kısırdöngü.

Biz su arıtımı konusundaki geliştirilen en yeni teknolojileri ve uygulama alanlarını yakından takip ederek, endüstriyel işletmelerde kullanılan suyu kaynağından itibaren ele alıp, atıksu oluşumunu en aza indirecek şekilde, suyu ve üretimde kullanılan hammaddeleri olabildiğince kaynağında geri kazanmaya çalışıyoruz. Böylece hem hammadde hem su geri kazanılmış oluyor. Ayrıca arıtılacak olan atıksu miktarı da azalıyor. Yani endüstriyel atıksuyun kendisini bir kaynak olarak düşünmemiz gerekiyor. Bu amaçla teknik ekibimizle beraber arıtılabilirlik çalışmaları yaptığımız iki laboratuvarımız var. Elbette bu laboratuvar çalışmaları olumlu olduğunda bunların saha pilot çalışmalarını da yapıyoruz.

Biraz önce örnek olarak verdiğim indigo boya geri kazanımına metal geri kazanımı ve kimyasal madde geri kazanımı gibi pek çok uygulamayı örnek verebiliriz. Sanayicilerin bu yöntemle işletme maliyetlerini azaltıyoruz. Zaten sonuç harika olsa bile işletme maliyetleri yüksekse bu çalışmalar pratiğe geçirilemiyor. Bu yüzden mevcut tesislerin öncelikle verimli şekilde işletiliyor olması çok önemli. Bu amaçla arıtım teknolojileri ve örnek uygulamalar ile ilgili teori ve pratiği bir araya getiren teknik eğitimler düzenliyoruz.  Bu, çok yoğun emek isteyen ama manevi tatmini yüksek olan bir alan. Ülkemizde görece çok yeni uygulamalar bunlar. Teknik eğitim ve bilinçlendirme aslında her konuda olduğu gibi bu işin bel kemiği.

Bu amaçla Bilig Akademi bünyesinde teknik eğitim verilirken bilinçlendirmek için de teknik yayıncılık faaliyetlerimiz gerçekleştiriliyor. 2019’un sonuna doğru Bodrum’da da akademimizin bir şubesini açacağız. Bu akademide Bilig Döngüsel Hizmetler çatısı altında sadece döngüsel su arıtımı değil, aynı zamanda üretimin her alanında pozitif bir ayak izine ulaşmak için gerçek bir döngüsel değişime katkı sağlamak amacıyla, ülkemizde ve dünyada bu işe gönül vermiş tüm harika insanlarla birlikte toplumumuzu bilinçlendirmek için seminerler organize etmeyi planlıyoruz.

-Endüstriyel atıksuyun arıtılmasında devlet, şirketleri bu konuda adım atmaya yeterince yönlendiriyor? Devlet bu konuda başka neler yapabilir?

Müthiş açgözlü, hep daha fazlasını isteyen, her alanda neresinden tutsan elinde kalan bir sistemin içindeyiz. Doğanın döngüsünü bozmak için ne gerekiyorsa yapıyoruz. Olması gereken, doğadan aldığımızı aldığımız haliyle doğaya geri vermekten ibaret aslında. Bu kadar basit bir yaklaşım dahi ütopik bir talepmiş gibi karşılanıyor. Hâlbuki bunu gerçekleştirmek için önümüzde bir engel yok. Suyu en saf ve temiz haline getirecek teknolojiler zaten mevcut. Biz en bilinçli canlı türü olarak, kiracı olduğumuz bu dünyada,  kim oluyoruz da bizden sonra gelecek nesillerin haklarına girebiliyoruz? Bunun altını gittiğim her yerde sürekli olarak çiziyorum. Gel gör ki yeterli teşvik yok hala.

Türkiye’de endüstri gittikçe daha yoğun biçimde organize sanayi bölgeleri (OSB) içinde toplanıyor. Endüstriyel atıksuyun büyük bir kısmı da bu OSB’ler aracılığıyla üretiliyor. Bu OSB’ler ortak bir atıksu arıtma tesisi kurduruyor ve işletiyorlar.Bu güzel bir uygulama. Biz birçoğuyla da yakın çalışıyoruz. Bu OSB’lerde üretim yapan sanayicinin en büyük endişelerinden birisi önümüzdeki 5 yıl içinde üretimleri için gerekli su kaynaklarının azalması sonucu üretimin sekteye uğraması riski ve suyun pahalanması. Bu amaçla atıksu geri kazanımı tesisleri için yatırım yapıyor bazıları. Ancak devlet atıksu arıtma geri kazanım tesislerine sadece %50’ye kadar enerji teşviki veriyor. Oysa atıksu geri kazanımı için yapılacak yatırımlara ve işletme masraflarına da teşvik verilmeli. Böyle bir teşvik verilmesi durumunda yeraltı ve yüzey sularımızı kullanmak yerine daha fazla atıksuyu geri kazanarak kullanabiliriz.

Atıksu geri kazanıldığında yeniden bir su kaynağına dönüşüyor. Böylece yeraltı ve yüzey suyu ihtiyacı azalıyor. Her işletmede böylesi bir döngüsellik olduğunu düşünsenize. Dolayısıyla acil olarak atıksu geri kazanımı için yatırım ve hatta işletme teşviklerinin çıkarılması gerekiyor. Bu hem çevrenin korunması için hayati,  hem de hızla su fakirliğine doğru ilerleyen ülkemizde sanayicinin üretiminin durması ve maliyetlerinin kontrol edilemez ölçüde artması gibi risklerin önüne geçmek için de çok önemli.

“Peki Şimdi Ne Yiyeceğiz” Sorusuna Bazı Yanıtlar – Bülent Şık

MGeçen hafta yazdığım baharatlarda kanserojen Sudan boyaları olup olmadığına dair yazı hakkında çok sayıda okurdan geri bildirim aldım.

En çok sorulan soru özetle “Artık baharat da mı yiyemeyeceğiz”di. Bu soruyu daha genel bir çerçeveden ele alarak “gıda ve beslenme ile ilgili konularda zaman zaman yapılan kaygı verici haber, yazı ya da yorumlar karşısında bir okur, izleyici ya da tüketici olarak nasıl bir tutum takınmalıyız? Hangi noktalara dikkat etmeliyiz” sorularına dönüştürmek mümkün.

Bu soruların basit bir yanıtı yok. Yani ilk anda akla gelen ve sıklıkla ifade edildiğini gözlediğim “Pul biberlerde de Sudan boyaları varmış onu da yememeliyiz!” gibi bir yanıt ne kadar sağduyuya uygun görünse de doğru değil. Bireysel tercihleri düzenlemeye dayanan bu yanıt, sorunların gerçek nedenlerinin görünürlüğünü azaltma ya da sorunlara neden olan failleri görünmez kılma gibi bir sonuca da yol açabiliyor.

Sudan boyaları ile ilgili sorun üzerinde etraflıca düşünmemizi mümkün kılacak bazı konulara değinerek hem ne söylemek istediğime açıklık getirmek ve hem de benzeri durumlarda nasıl davranacağımıza ya da bu tip konuları nasıl ele alacağımıza dair bazı önerilerde bulunmak mümkün.

Öncelikle medyada gıda ve beslenme sorunlarına dair haber, yazı ve yorumların genel olarak ele alınış şekline, bizlere nasıl sunulduğuna değinmeliyim.

Medya gıda ve beslenme sorunlarına bulunacak çözümlerin bireysel tercihlerimizin değiştirilmesinde ya da yeniden düzenlenmesinde yattığı fikrini işliyor sürekli. Haber, tartışma ve yorum programlarında dile getirilenler  “onu yeme bunu ye!”  ifadesi ile özetlenebilir. Oysa epeyce sorunlu bir tavsiye bu.

Sağlıklı beslenme diyetimizden falanca gıdayı çıkarıp yerine filanca gıdayı koymakla değil de siyasal iktidarın icraatları ile daha çok ilgili çünkü. Ve o icraata değinmeden bireysel tercihleri düzenlemeye yönelik önerilerde bulunmak meseleleri bilinçli ya da bilinçsiz çok eksik bir çerçeveden kavramak anlamına geliyor.

Ne yiyeceğiz ne yemeyeceğiz listesi değil çözüm

Bilmek bir konuyu ele alış ya da bakış şeklimizi etkiler ve bireysel tercihlerimizi de edindiğimiz bilgilere göre düzenleyebiliriz elbette. Bu konuda bir sorun görmüyorum. Sorun olarak gördüğün nokta meselelerin sadece bireysel tercihlerin düzenlenmesi çerçevesine indirgenmesi. Sağlıklı beslenme ile ilgili konuların aşırı bireysel bir çerçeveye sıkıştırılmış olması.

Elimizde neyi yiyip neyi yemememiz gerektiğini belirten ve sayfa sayısı sürekli artan bir koca liste ile dolaşır ve tercihlerimizi de o listeye göre düzenlersek her şey yolunda gidecek sanıyoruz. Oysa bu mümkün olmadığı gibi gerekli de değil.

Yazılarımda sıklıkla vurguluyorum ama bir kez daha vurgulama ihtiyacı hissediyorum: Gıdalarla ve beslenme ile ilgili olarak bizi kaygı içinde bırakan pek çok soruna kalıcı çözümler bulmak bireysel değil kamusal yaklaşımlarla olanaklı ancak.

Kamusal yaklaşımlar derken kamu kurumlarının işini yapmasını değil (o zaten zorunlu) gıda ve beslenme ile ilgili sorunlara yurttaşların da dâhil -ve müdahil- olabildiği bir durumdan söz ediyorum. Uzmanların ya da bazı kurumların bizim adımıza sorunları çözdüğü bir durum değil de sorunlar hakkında bilgi sahibi olarak önerilen çözümlerin de ne kadar doğru olduğunun yurttaşlar tarafından denetlenebildiği bir durumu kastediyorum. Bunu sağlamanın yollarından biri ise sorunlara dair bilgilerimizin çerçevesini genişletmekten geçiyor.

Bu çerçeveden baktığımızda ülkemizden ihraç edilen bazı baharat ürünlerinde kanserojen Sudan boyalarının tespit edilmiş olmasını kamuoyuna duyurmak bir gerekliliktir. İnsanları hem meseleden haberdar edebilmek ve hem de meseleye dâhil edebilmek için. Bunu yaparak kamuoyunda mevcut kanser paniğini büyütme amacı gütmüyorum ya da “Eyvah! artık baharat da mı yiyemeyeceğiz!” şeklinde bir algıyı beslemek istemem. Aksine bu tip sorunların çözülebilir sorunlar olduğunu meselenin büyük oranda işlemeyen, görevini layığıyla yapmayan bir kamu idaresinden kaynaklandığını ısrarla belirtmeye çalışıyorum.

Bu anımsatmadan sonra Sudan boyaları konusuna tekrar bakalım. Meselenin üretim ve gıda egemenliği gibi boyutlarına girmeden sadece piyasada yapılacak kontrol ve denetim kısmındaki aksaklıklara ve bu aksaklıkları aşmak için ne yapabiliriz kısmına odaklanacağım.

Sudan boyası sorununun çözümü basit

Sudan boyaları plastik ürünlerinin üretiminde ve tekstil endüstrisinde kullanılıyor. Tehlikeli madde kategorisinde sınıflandırılabilecek Sudan boyalarının gerek ülke içi üretimi ve gerekse ithalatı belli usullere ve kontrollere tabidir. Özetle aklına esen Sudan boyası üretip piyasaya sunamaz veya kolayca ithal edemez.

Piyasada kullanılan Sudan boyalarının hangi ürünlerin üretiminde, kimler tarafından ve ne miktarda kullanıldığını tespit etmek zor değildir. Dolayısıyla bu kanserojen boya baharatların boyanmasında kullanılmışsa tedarik zinciri boyunca geriye doğru iz sürerek kimlerin kullandığı ve bu boyanın nasıl temin edildiği bilgisine ulaşmak mümkündür. Ancak bütün bu sorgulamaları yapabilmek için öncelikle piyasada satılan baharatlarda Sudan boyalarının ne oranda olduğunu yani tüketime sunulan ürünlerin ne kadarının Sudan boyası içerdiğini tespit etmek gerekir. Bu tespiti ve geriye dönük sorgulamayı yapacak kurum Tarım ve Orman Bakanlığı’dır. Yapılacak bir dizi araştırma ile hem durum tespiti yapmak ve hem de insan sağlığını tehlikeye atan kişi veya kurumlardan adli çerçevede bir hesap sormak mümkündür. Yapılmalıdır.

Bu işlemlerin yapılıp yapılmadığı bilmiyoruz. Tarım ve Orman Bakanlığı’nın bu konularda sorulacak bir soruya doğru düzgün bir cevap vereceği bile şüphelidir.

Kamu idaresini işler kılmak

Geçmişte az buçuk var olan kamusal hayat kurumlarıyla birlikte tahrip edildi. Kanımca “eyvah baharat da mı yiyemeyeceğiz!” endişesinde ifadesini bulan kaygının en önemli nedeni de ortada kamu idaresi diye bir şey de kalmadığına dair içten içe hepimizi kemiren bu hissiyattır. Ama bu hissiyatın bizi felç eden bir karamsarlığa dönüşmesine mahal vermeden işleyen bir kamu idaresini ve kamusal hayatı mümkün kılan ilişkileri yeniden nasıl oluşturacağız sorusuna odaklanmak gerekiyor.

Bu sorunun olası ve şimdilik en mümkün yanıtlarından biri gıda, beslenme ve çevre ile ilgili meseleleri dert edinen yerel idarelerin gerekirse yasal mevzuatı esneterek gerçekleştireceği fiili durumlar ve oluşumlar yaratmasında yatıyor.

Bir yerel idarenin Tarım ve Orman Bakanlığı ya da Sağlık Bakanlığı bünyesinde yer alan bazı kamusal görevleri üstlenmesinden söz ediyorum.  Merkezi idare işlemiyorsa bu sorumluluğu yerel yönetimlerin üstlenmesinde bir sakınca görmüyorum. Gidişat böyle olduğu sürece kamusal hayatı dert edinen, kendini yurttaşlarına karşı sorumlu gören bir yerel idare için bunu yapmanın bir zorunluluk olarak belireceğini düşünüyorum.

Ancak kastettiğim şey yerel idarelerin sadece piyasadaki ürünleri denetlemesi değil. O konu işin çok küçük bir kısmı. İnsanların üretici becerilerini artıracak kent bahçeleri kurmaktan, üreticiler ile tüketicileri buluşturan, insanların beslenme sorunlarına çözüm bulabilmek için bir araya gelebilecekleri mekânlar oluşturabilmekten, çeşmeden akan suyun sağlıklı olduğuna dair bir dizi uygulamayı hayata geçirebilmekten söz ediyorum.

Yapılabilecek pek çok şey var bu konularda.

Meseleleri bireysel tercih çerçevesinden çıkararak daha geniş bir bağlama oturtmak, insanları birbirleri ile ilişki içine sokabilmek, bakıp feyz alabileceğimiz ve üzerinde düşünebileceğimiz modeller yaratmak gerekiyor. Dahası gıda ve beslenme sorunlarına dair yaygın kaygıyı da giderebilecek, iyi işleyen bir model oluşturabilmek yerel yönetimlerin yurttaşlarla ilişkisini olumlu ve bambaşka bir çerçeveye taşıyabilir.

Sudan boyaları gıda ve beslenme konusunda yaşanan çok sayıda sorundan sadece biri. Dolayısıyla baharatlarda kanserojen Sudan boyası tespit edildiğine dair haberlerin bizde yarattığı “peki şimdi ne yiyeceğiz ya da eyvah baharat da mı yiyemeyeceğiz?” sorularını bir başlangıç noktası gibi kabul edip bireysel çözüm gücümüzü aşan bu sorunlar karşısında ne yapacağımızı, politik müdahale araçlarını nasıl oluşturabileceğimizi düşünmek gerekiyor. Bir araya nasıl geleceğiz asıl mesele bu.

(bianet.org’dan alınmıştır. )

Tuz Gölü’nü yok ettik, sıra Van Gölü’nde mi? –Tayfun Özkaya

Tuz Gölü artık okulda öğrendiğiniz gibi değil. Çoğu yeri kurudu. Göle lağım akıyor ve bir taraftan da tuz elde ediliyor. Van Gölü ise şiddetli bir kirlenme sürecinde. Vanlılar göl değil deniz terimini kullanıyorlar. Geçen hafta Van’da bu sorunları izledik, inceledik. Van kentinin bulunduğu sahillerde denize girilemiyor. Kente daha uzak noktalarda Van Denizi şimdilik kendi kendini temizleyebiliyor. Ancak bunun da bir sınırı var. O sınır aşıldığında artık deniz kirliliğe teslim olacak. O noktadan itibaren balıklar kitlesel olarak ölecek. Muhtemelen denizden gelen kötü kokular nedeniyle kentte hava solunamaz hale gelecek.

Kentin kanalizasyonları için arıtma tesisleri kurulmuş, ancak elektrik masrafları nedeniyle yüzde 25 kapasite ile çalışıyormuş. Sadece Muradiye’de arıtma değil çökeltme yapılıyormuş. Arıtma çalıştırılmadığı zaman lağım Van Denizi’ne akıtılıyor. Bir an önce bu arıtma tesislerinin tam kapasite ile çalışarak tüm lağımın arıtılması gerektiği açık. Elektrik ise yok değil. Doğu’da üretilen elektriğin önemli bir kısmı batıya gönderiliyor.

Şimdi yeni arıtma tesisleri planlanıyormuş. Bunlar yapıldığında daha ileri düzeyde arıtma yapılacak, azot ile fosfor da tutulacakmış.

Ne yazık ki ahırlardaki gübreler de dereler ve akan sularla denize akıyor. Böylelikle tarım alanlarında kullanılacak gübreler denize giderek ek bir kirlenme kaynağı oluyor. Yoğun bir şekilde azot ve fosfor içeren lağım ve gübreler denizde alg denilen mikroskobik canlıların patlama yaparak çoğalmalarına yol açıyor. Bu ise sudaki oksijenin tükenmesine yol açarak suların ölmesine yol açıyor. Zaman zaman bütün deniz, bu olay sonucu yemyeşil oluyor ki bu sudaki oksijenin tam tükenmesinden önceki durum. Van Denizi kapalı bir havza oluşturduğundan aslında arıtma olayından daha da ileri önlemler alınması gerekiyor. Örneğin, kullanılan deterjanları kısıtlamak, daha az zararlı olanlarının kullanılmasını sağlamak öncelikle yapılması gerekenler.

Kanal İstanbul ve nükleer santraller gibi gereksiz, dayatılmış ve yeni çevre felaketlerine yol açacak pahalı projeler yerine bir an önce göllerimizi kurtaracak projelere paraları harcamak gerekiyor. Ne yazık ki ülkemizde kendilerine muhafazakârım diyenler yanlış şeyleri koruyor. Örneğin, göllerimizi korumak yerine, kadını eve hapseden, profesyonel olarak çalışmasını engelleyen eski gelenekleri koruyorlar.

Aral Denizi otuz-kırk yıl içinde neredeyse tamamen kurudu. Koskoca gemiler çöl haline gelmiş deniz yatağında paslanmaya terk edildi. Bugün henüz daha tam ölmemişken Van Denizi’ni kurtaralım. Bu bütün bir ülkenin sorumluluğundadır. Van Gölü için bir kanun hazırlandı. Bunun görüşülerek kabul edilmesi için çalışalım. Bugün geçim sıkıntısı çeken Vanlılar da, Van Denizi tamamen kirlenip öldüğünde hayatın onlar için daha da zor olacağını unutmamalılar. Önce dünyada tek olan inci kefali tamamen yok olacak, ama başka ne gibi kötülüklerle karşılaşacağımızı belki de şu anda tam olarak bilmiyoruz. Neler olabileceğini anlamak için örneğin Aral halkının başına neler geldiği incelenebilir. Bir gurup halkın Aral’ı görmesinin sağlanması çok yararlı olabilir.

[email protected]

(Yurt Gazetesi’nden alınmıştır)

AKP İstanbul için olağanüstü itirazını yaptı: Oyların hepsi sayılsaydı biz kazanmıştık

AKP Genel Başkan Yardımcısı Yavuz, İstanbul’da seçimin iptali ve yenilenmesi talepli olağanüstü itiraz dilekçesini YSK’ye sundu. AKP heyeti beraberinde 3 bavul dolusu belge getirdi.  

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Seçim İşlerinden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Ali İhsan Yavuz, İstanbul seçimlerinin iptali ve yenilenmesi için olağanüstü itiraz dilekçesini Yüksek Seçim Kurulu’na (YSK) sundu. AKP heyeti üç valiz dolusu belgeyle geldi. Başvuru sonrası açıklama yapan Yavuz, “İşin içinde tam bir organize usulsüzlük, seçim yolsuzluğu var” dedi. 16 bin 884 oyun AKP yerine başka yerlere yazıldığını iddia eden Yavuz’un açıklamaları şöyle:

Bizim kayıtlarımız farklı: Seçim akşamından beri tüm Türkiye İstanbul seçimlerine kilitlenmiş durumda. Sıcağı sıcağına partiler ve YSK açıklamada bulunmuşlardı. YSK 28 bin farkla CHP’nin lehine seçimin bittiğine dair açıklamada bulunmuştu. Rakamlar her bir yerden ayrı görününce bizim kendi kayıtlarımıza göre çelişki olduğunu görünce İstanbul’a gittik. Daha ilk akşamdan başlayarak maddi hataları düzeltmeye başladık. Gördük ki sadece maddi hata düzeltimi yoluyla başka yere kaydırılan oylar olduğunu gördük. Geçersiz oylarda da bizim olması gereken yaklaşık 16 bin oy başka yerlere kaydırılmış.

Seçmen iradesi iç edildi: Oyların tamamı sayılmadı sadece yüzde 10’u sayıldı. YSK da oyların 4 ilçe ve 2 ilçedeki birer kurul hariç kalan ilçelerde sayılmasına müsaade etmedi. Ortada bir şüphe var ve bu şüpheyi gideremedik. Bu fark 13 bin 900’lere indi. Eğer tamamı sayılsaydı, şüpheyi kaldıracak adımlar atılsaydı seçim lehimize sonuçlanacaktı. Geçersizlere gelince maddi hatalara gelince, yüzde 85,6 oranında oylar AK Parti lehine yazılmış. Olanlar seçmen iradesinin iç edildiğini gösteriyor.

5 bin döküm çizelgesi mühürsüz: Bu seçimlerin temeli dediğimiz sayım döküm çizelgelerinden 5 bin 388’inin mühürsüz, 694’ünün imzasız olduğunu gördük. Kısıtlılar var, seçimde yanına şerh düşülmemiş oy kullanılamaz diye. Ceza evinde olanlar var. Ceza evini adres olarak gösterip oy verenler var. Hükümlü olanlar var. Üçüncüsü kayıp oylar var. Eksik veya fazla olan sayı burada 25 bin kadar bir sayı. Sandık başkanları ve memur üyelerin durumu var. 62 bin 560 kişinin 19 bini kamu görevlileri arasından seçilmemiştir. Bunların arasında KHK ile ihraç edilmiş olanlar var. Biz tüm bunlara dayalı olarak olağanüstü itirazımızı yaptık. Seçimin iptali ve yeniden yapılması için itiraz dilekçemizi verdik. Bir kısım oyları düzelttiğimizde 16 bin 884 oy AK Parti lehine yazılması gerekirken başka yerlere yazılmış. Aradaki fark bugün itibariyle 13 bin 900’e kadar inmiş durumda. İşin içinde tam bir organize usulsüzlük var. Tam bir seçim yolsuzluğu var.

AKP seçimde usulsüzlük olduğu gerekçesiyle Büyükçekmece seçimlerinin iptali için de olağanüstü itiraz yoluna gitmiş, ancak YSK, İstanbul sonuçlarıyla birlikte değerlendirmek üzere Büyükçekmece kararını ertelemişti.

YSK’den emsal karar: Seçim yenilenen yerlerde mazbata iptal

YSK seçimlerin yenileneceği Kırıkkale’nin Keskin ilçesinde seçimi kazanan İYİ Parti adayı Necati Alsancak’ın mazbatasının iptaline karar verdi.

Yüksek Seçim Kurulu (YSK) seçimlerin yenilenmesi kararı verdiği Kırıkkale’nin Keskin ilçesinde 6 oyla seçim yarışını önde bitiren İYİ Parti adayının mazbatasının iptaline karar verdi. Bu karar seçimin yenilenmesine karar verilen tüm merkezler açısından emsal olacak. Olağanüstü itirazlar sürecinde YSK’nin seçimlerin yenilenmesine karar verdiği merkezlerde, seçim yarışını önde bitiren isimlerin mazbataları iptal edilecek. Bu isimler başkanlık görevine devam edemeyecek. YSK’nin İstanbul konusunda olası bir seçim iptali kararı vermesi halinde de aynı durum söz konusu olacak.

Keskin’de ne olmuştu?

Keskin’de resmi olmayan seçim sonuçlarına göre, İYİ Parti adayı Necati Alsancak bin 806 oy, AKP adayı Dede Yıldırım bin 799 oy almıştı. AKP adayı Yıldırım, oyların yeniden sayılması için İlçe Seçim Kurulu’na itirazda bulundu. İlçe Seçim Kurulu yeniden sayımı reddetti, ancak maddi hata iddiasını düzeltti. AKP adayının oyu 1 artarak bin 800 olurken, toplam oy farkı da 6’ya düştü. AKP bu sonuca yaptığı itiraz Kırıkkale İl Seçim Kurulu’nca reddedilince YSK’ye başvurdu. YSK bu itirazı kabul ederek, Keskin’de seçimlerin yenilenmesine karar verdi. Keskin’de seçmen 2 Haziran’da sandık başına gidecek.

Yusufeli ve Honaz da sırada

YSK’nın kararına göre, seçimlerin yenilenmesine karar verilen Artvin’in Yusufeli ve Denizli’nin Honaz ilçelerinde de kazanan belediye başkanlarının mazbataları iptal edilecek.

Suriyeli LGBTİ+ mülteciler İngiliz hükümetine dava açacak

15 Suriyeli LGBTİ+ mülteci, yerleştirme programına kabul edildikleri halde iki yıldır Türkiye’den İngiltere’ye getirilmedikleri için İngiliz hükümetine dava açacak. Mülteciler, Türkiye’de öldürülme korkusu içinde yaşadıklarını söylüyorlar.

Türkiye’de yaşayan 15 Suriyeli LGBTİ+ mülteci, İngiltere’de yeniden yerleştirme programına kabul edildikleri halde İngiltere’ye götürülmedikleri için İngiliz hükümetine dava açmaya hazırlanıyor. Mülteciler, Türkiye’de hayati tehlike altında bırakıldıklarını söyledi.

İngiltere İçişleri Bakanlığı, Türkiye’de yaşayan 15 Suriyeli LGBTİ+ bireyi, yeniden yerleştirme programına kabul etmişti. Ancak aradan iki yıldan uzun bir süre geçilmesine karşın bu kişiler halen bu ülkeye götürülmüş değil.

Guardian gazetesinde yer alan haberde, 15 mültecinin dava başvurularında aralarındaki erkek eşcinseller ve kadın trans bireylerin özellikle tehlike altında olduğunu belirttikleri kaydedildi.

‘Bu ülkede artık daha fazla yaşayamıyorum’

İstanbul’da kaldığı evde Guardian’a konuşan bir eşcinsel mülteci, “Bu ülkede artık daha fazla yaşayamıyorum. Her an ailem beni bulabilir ve öldürebilir korkusu içindeyim. Eşcinselim ve eşcinsel olduğumu söyleyemiyorum. Sokakta erkeklerle göz göze bile gelemiyorum. Çok tehlikeli” dedi. Aynı kişi yine LGBTİ+ birey olan Suriyeli bir arkadaşının iki yıldan uzun bir zamandır İngiltere’ye götürülmeyi beklediğini ve bu süre içerisinde eşcinsel olduğu için iki kez bıçaklı saldırıya maruz kaldığını söyledi.

İstanbul’da bulunan Suriyeli LGBTİ+  bireylere destek veren bir yardım görevlisi de, şunları söyledi: “Burada geçirdiğim süre boyunca Suriyeli LGBTQ bireylerin ne kadar ciddi tehlikelerle karşı karşı olduklarını gördüm. Homofobik bir ülkede, toplumdan dışlanmış bir şekilde yaşamaya zorlanıyorlar. Onlara yönelik ayrımcılık, taciz ve fiziksel şiddet uygulandığını gördüm.”

Yeniden yerleştirme programına daha az sayıda ve özel durumu olan mülteciler dahil ediliyor. Böylece bu kişiler, çok daha uzun süren sığınma başvurusu sürecine girmeden başka bir ülkeye yerleştiriliyor. Bu program kapsamında mülteci kabul edilen diğer ülkeler arasında Fransa, Almanya, Norveç ve İsveç de var. 

Müslüman vekile ölüm tehditleri

0

ABD Kongresi’ndeki ilk Müslüman kadın vekil Ilhan Omar, Başkan Trump’ın sosyal medyada kendisini hedef alan videoyu paylaşmasının ardından artan biçimde ölüm tehditleriyle karşı karşıya olduğunu söyledi.

ABD Kongresi’ne seçilen ilk Müslüman vekil olan İlhan Omar, ABD Başkanı Donald Trump’ın kendisini hedef alan bir videoyu sosyal medyaya yayınlamasının ardından çok sayıda ölüm tehdidi aldığını açıkladı. Omar şunları söyledi: “Sağcı aşırıcıların ve beyaz milliyetçilerin şiddet suçları ve diğer nefret eylemleri, bu ülkede ve dünya çapında artışta. Yurtta en yüksek kademede oturan kişi tarafından cesaretlendirildiklerini artık inkar edemeyiz.” Trump’ın aşırı sağcılığı kışkırtmaya son vermesi gerektiğini, bunun insanların hayatlarını tehlikeye attığını dile getiren Omar, “Hepimiz Amerikalıyız” ifadesini kullandı.     

Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi, Trump’ın Omar’ın güvenliğini tehlikeye atacak açıklamalar yaptığını ve Müslüman vekilin güvenliği konusunda Kongre polisini harekete geçirdiğini açıklamıştı. Pelosi, Trump’ın Omar’ı hedef almasının Müslüman vekilin can güvenliğini dahi tehlikeye atabilecek bir adım olduğuna işaret ederek, “Başkan’ın sözleri kurşun gibi ağır, nefret içeren ve hararetli retoriği gerçek bir tehlike yaratıyor. Başkan Trump bu saygısız ve tehlikeli videoyu kaldırmalıdır” demişti.      

‘Asla unutmayacağız’

Trump, Twitter’dan paylaştığı videoda, Omar’ı bir konuşmasında 11 Eylül’ü kastederek “Birileri bir şeyler yaptı” ifadesini kullanmakla suçlamıştı. ABD Başkanı, Omar’ın konuşmasındaki o ifadesini ve İkiz Kulelerin vurulma anının video kesitlerinin montajlandığı görüntüyü, “Asla unutmayacağız” ifadesi ile paylaştı.     

Aşırı sağcı çizgisiyle bilinen New York Post gazetesi de İkiz Kulelerin vurulma anının fotoğrafını “alın size birilerinin yaptığı bir şeyler” manşetiyle paylaşmış ve doğrudan Omar’ı hedef göstermişti. New York Post’un haberinin ardından çok sayıda aşırı sağcı çizgideki basın kuruluşu da Omar aleyhinde yayınlar yapmıştı.     

Soru sorarak hakaret etmek suretiyle…

Demirören ve Kalyon ailelerinin Çırağan Sarayı’ndaki düğünü sırasında, Çırağan Caddesi trafiğe kapatıldı. Polislere yolun neden kesildiğini soran avukat Sürenoğlu, Cumhurbaşkanlığı korumaları tarafından iki saat darp edildi. Sürenoğlu’na ayrıca Cumhurbaşkanı’na hakaret davası açıldı. Savcının tutuklama istediği avukat, ev hapsinde.  

Muğla Barosu’na kayıtlı olan Avukat Sertuğ Sürenoğlu’na saldırı Çırağan Sarayı’nın önünde başladı. Cumhuriyet’ten Alican Uludağ’ın haberine göre, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın da nikâh şahitliği yaptığı düğün için Çırağan Sarayı’nın önündeki caddenin bir bölümü trafiğe kapatıldı. Evine gitmek için otobüse binen Avukat Sertuğ Sürenoğlu, Çırağan önünde trafiğe takıldı. Yarım saat süren bekleyişe rağmen trafik akmayınca yolcular otobüsten indi.

20.30 sıralarında yaşanan olayda Sürenoğlu, otobüsten inerek orada bulunan polislere, yolun neden kapatıldığını sordu. Bu sırada çevrede bulunan Cumhurbaşkanlığı korumaları, Sürenoğlu’nu Cumhurbaşkanına hakaret iddiasıyla koruma aracına aldı. Burada ters kelepçe vurulan Sürenoğlu’nun gözleri de bağlandı ve darp edilmeye başlandı. Koruma aracı, daha sonra Çırağan Sarayı içerisine alındı. İşkence, araç içinde yaklaşık 2 saat sürdü. Korumalar, Sürenoğlu’na Cumhurbaşkanına hakaret ettiği iddiasını kabul eden bir tutanağı imzalamasını, aksi takdirde dayağın devam edeceği tehdidinde bulundu. Zor durumda kalıp tutanağı imzalayan Sürenoğlu’nu polise teslim edildi.

Ev hapsi aldı

Cumartesiyi pazara bağlayan gece gözaltında kalan Avukat Sertuğ Sürenoğlu, pazar günü Cumhurbaşkanına hakaret iddiasıyla adliyeye sevk edildi. Buradaki ifadesinde Cumhurbaşkanı’na hakaret etmediğini söyleyen Sürenoğlu, “O civarda Cumhurbaşkanı olduğunu dahi bilmiyordum” dedi. Savcının tutuklama talep ettiği Sürenoğlu, sulh ceza hâkimi tarafından ev hapsi şeklinde adli kontrol kararı ile serbest bırakıldı.

Feyzioğlu’ndan korumalara: Çapulcu, kabadayı, çete üyesi, sefil yaratık

Darp edilen avukatın fotoğrafını sosyal medya hesaplarından paylaşan Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu Facebook hesabından yaptığı canlı yayında koruma polisler için “ Bu Türk vatandaşını bu hale getirenler Türk polisi üniforması giyen üç beş kabadayı… Benim devletimin verdiği silahı, kimlik kartını taşıyan ama polis olmayı becerememiş çapulcu kabadayı çete üyesi” ifadelerini kullandı.

Sürenoğlu’nun Çırağan Sarayı’ndaki bir odada iki saat boyunca dövüldüğünü ifade eden Feyzioğlu şunları söyledi: “Bu çocuğa kafa travması geçirten Türk polisi üniforması giyen, insanlığa ve polisliğe layık olmayan sefil yaratık. Ben bu işin peşini bırakmam. Ant olsun ki bırakmam.”

Düğün için Çırağan Sarayı’nın ön cephesine, ‘kış bahçesi’ kondurulmuş, görüntü İstanbulluların büyük tepkisini çekmişti.

Koruma tutanağı: Şahsın direncini kıracak şekilde güç kullanarak..

Sertuğ Sürenoğlu’nun maruz kaldığı şiddete dair korumaların tuttuğu tutanak da ortaya çıktı. Sürenoğlu’nun ‘direncini kıracak şekilde güç kullanılarak etkisiz hale getirildiği’ kaydedilen tutanakta, avukatın “Şerefsiz köpek, bir düğün için yol mu kesilir lan” dediği iddia ediliyor. Tutanaktaki ifadeler şöyle: “Fiziksel olarak tarafımıza gelmiş şahsın direncini kıracak ölçüde bedeni güç kullanarak şahıs tarafımızdan etkisiz hale getirilmiş daha sonra şahıs tarafımızdan kelepçelenerek intikal noktası olan Çırağan Sarayı’nda görevli olan polislere teslim edildi.” 

Kuş cenneti kararacak

Çayırhan B Termik Santrali’nin kömür ihtiyacı için Beypazarı’ndaki maden arama sahasında bulunan taşınmazların ‘acele kamulaştırılmasına’ karar verildi. Bölgede Nallıhan Kuş Cenneti ve çok sayıda köy bulunuyor.

Nallıhan Kuş Cenneti, yapılması planlanan termik santrale sadece 5.9 km. uzaklıkta.

Ankara, Beypazarı’nda kurulacak Çayırhan B Termik Santrali’nin ihtiyacı olan linyit kömürünün çıkarılması için yöredeki maden arama sahasında bulunan taşınmazların ‘acele kamulaştırılmasına’ karar verildi. Kamulaştırılacak alanların bir kısmı için 8 Ağustos 2016 tarihli Bakanlar Kurulu’ndan karar çıkarılmıştı. 10 Nisan’da da kalan bölümü için Cumhurbaşkanlığı kararları yayımlandı. Kolin-Kalyon Enerji – Çelikler Ortak Girişim Grubu’nun kurduğu şirket, santral ve maden sahasının işletmesini 35 yıl yapacak. Çevreciler doğaya zarar vereceği gerekçesiyle santrale karşı çıkıyor.

Gazete Duvar’dan Tamer Arda Erşin’in haberine göre, santral, Nallıhan Kuş Cenneti’nin 5.9 kilometre uzağına kurulacak. Santralin enerji üretiminde Çayırhan II Linyit sahasından çıkarılacak kömür kullanılacak.

15 yıllık alım garantisi var

Özelleştirme İdaresi Başkanlığı tarafından santral ve linyit kömür rezerv alanlarının özelleştirme ihalesi, açık eksiltme usulü ile 6 Şubat 2017 tarihinde yapılmı; Kolin-Kalyon Enerji-Çelikler Ortak Girişim Grubu en düşük teklifi vererek, kWh (kilowatt- saat) 6,04 centle ihaleyi kazanmıştı. Grubun kurduğu Çayırhan Elektrik Üretim ve Madencilik Anonim Şirketi, santral ve maden sahasını 35 yıl işletecek. Devlet, şirketin üreteceği elektriğe 15 yıl alım garantisi verdi.

Hem pahalı hem iklimi değiştiriyor

Burada üretilen elektriğin devlete pahalıya mal olacağını ifade eden iklim ve enerji uzmanı Önder Algedik, “Krizin olduğu bir dönemde 6,04 centten elektrik almak, faturalarının artması anlamına geliyor. Hem iklimi değiştirecekler, hem de kriz döneminde pahalıya enerji alacaklar” diye konuştu.

Çevre örgütü 350 de santralde üretilecek enerjinin maliyetiyle ilgili şunları söyledi: “Şili’de güneşten üretilen her kWh elektrik için 2,91 cent verilecek. Çayırhan B termik santralindeki maliyet Şili’deki güneş elektriğinden 2 kat daha pahalı anlamına geliyor. Türkiye yerli dedikçe güneş, rüzgar ve enerji verimliliğinin önünü keserken kaynakları fosil yakıtlara aktarması sonucunda hem daha pahalı hem iklimi değiştiren bir faturayı halka ödetiyor.”

Elektrik Mühendisleri Odası ise şirkete 15 yılda yapılacak toplam ödemeyi şu şekilde açıkladı:  “15 yılda yıllık 4.2 milyar kWh üretim üzerinden 3.8 milyar dolarlık (14.3 milyar TL) ödeme yapılacak. Yatırım maliyetinin 1.1 milyar dolar olmasının öngörüldüğü dikkate alındığında alım garantisi yoluyla 4.5 yılda bu bedeli halkımız şirketlere ödeyecek.”

ÇED ‘olumlu’ raporu verilmişti

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Ankara İl Müdürlüğü, 2016 yılında santral için Çevre Etki Değerlendirmesi (ÇED) “olumlu” raporu vermiş; yani santralin çevreye vereceği zararın kabul edilebilir seviyede olduğunu ileri  sürmüştü.

Raporu inceleyen 350 Ankara ise aynı görüşte değil: “ÇED raporunda santralin baca yüksekliğinin 150 metre olacağı, uçucu külün 7.5 kilometrelik mesafeyi etkileyeceği belirtiliyor. Bu durumda küller, 5.9 kilometre uzaklıktaki Nallıhan Kuş Cenneti’ni, 110 metre mesafedeki Uluköy’ü, 1 kilometre mesafedeki Karaköy’ü, 3 kilometre mesafedeki Davutoğlu Köyü’nü etkileyecek.”

‘Küller çevreye yayılacak’

Kuş Cenneti ve bölgedeki bir dizi köyün santralin salımlarından etkileneceğine dikkat çeken Algedik’in verdiği rakamlar da korkutucu: “Karbondioksit dışında kömürün çıkartılması ve yakılması sırasında metan da atmosfere yayılacak. 1 milyon ton külün ortaya çıkacağı, 3 milyon 850 bin ton kömürün yakılacağı, 4 milyon ton karbondioksitin yayılacağı, 277 bin dekar tarım arazini ve komşusu olduğu kuş cennetine zarar vereceğini artık bütün Türkiye biliyor.” 

CHP Ankara Milletvekili Murat Emir 17 Şubat 2017 tarihinde Meclis Başkanlığına verdiği araştırma önergesinde bölgede ortaya çıkacak tablonun araştırılmasını istemiş; “Santralin baca filtreleri, en iyi ihtimalle yüzde 99 tutsa bile yılda 10 bin ton külün çevreye yayılması engellenemeyecektir” değerlendirmesini yapmıştı. Emir’in önergesine hâlen yanıt verilmedi.

Tarkan’da karşı çıkmıştı.

Şarkıcaı Tarkan, 6 Şubat 2017’de Instagram hesabından paylaştığı görsele “Sende itiraz et, Nallıhan kuş cennetini bu haksızlıktan koru!” notunu ekleyerek, santralin kurulmasına karşı çıkmıştı.

“Acele kamulaştırma” kararı yurt savunması, özel yasalarda belirtilen olağanüstü durumlar ve Cumhurbaşkanınca aceleliğine karar verilen hallerde alınıyor.

Kaosta 3. hafta: Maltepe’de oy sayımı tekrar başladı

Oy sayımı kaosu, yerel seçimlerden sonra üçüncü haftasına girdi. Maltepe’de tamamlanan sandıklar için yeniden sayım yapılmayacak, kalanlar sayılacak, Büyükçekmece’nin durumu beklemede. AKP’nin hazırlandığı ‘olağanüstü itiraz’ın yasal süresi de uzadı..   

Yüksek Seçim Kurulu (YSK), Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) Maltepe’de yeniden sayımla ilgili yaptığı itirazı kabul etti. İtirazı görüşmek üzere toplanan YSK, Maltepe ilçe seçim kurullarının tüm oy sayımlarının iptali yönündeki kararını kaldırdı.  Böylelikle, Maltepe’de tamamlanan sandıklar için yeniden sayım yapılmayacak. Ancak kalan sandıkların sayımı devam edecek. Toplamdaki 1089 sandıktan 900’den fazlasının sayıldığı, geriye yaklaşık 119 sandığın kaldığını hesaplayan CHP’liler, Maltepe’de sayımın en geç cumartesi günü bitmesini bekliyor.

Oy sayım kurulu sayısı 6’ya çıkarıldı

YSK kararında CHP’nin isteği doğrultusunda yeni seçim tasnif heyetleri oluşturulabileceği de öngörülmüştü. Buna göre, bu sabah ilçe seçim kurulu oy sayım kurul sayısını ikiden altıya çıkartma kararı aldı.

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) İstanbul’daki seçime itirazı üzerine, sandıkları tekrar açılarak sayılan Maltepe’de ilave kurullar ve yaptıkları sayım iptal edilmişti. CHP 400 sandığın tekrar sayılması anlamına gelecek kararı YSK’ya taşımıştı.

Maltepe kritik

31 Mart yerel seçimlerinin ardından YSK, AKP’nin itirazları sonucu İstanbul’un tüm ilçelerinde geçersiz oyların, bazılarında ise tüm oyların yeniden sayımına karar vermişti. İstanbul’daki yeniden sayım süreçlerinde sadece Maltepe’deki sayım tamamlanamamış durumda.

Sayımın tamamlanması seçim sürecinin işlemesi açısından kritik önem taşıyor. YSK’nın İstanbul’la ilgili  kararını vermesi için Maltepe’deki sayımın sona ermesi ve birleştirme tutanaklarının tamamlanması gerekiyor.

Olağanüstü itiraz süresi uzadı

YSK’nın “süreç aksamadan yürümesi” koşuluyla yaptığı planlamalara göre seçim sonuçlarına olağanüstü itirazların 14 Nisan pazar günü tamamlanması bekleniyordu. Ancak İstanbul’da oy sayımı henüz bitmediği için YSK’daki yargıçlar başvuru süresinin uzadığını belirtti. AKP Sözcüsü Ömer Çelik de “İstanbul için olağanüstü itirazı, birleştirme tutanakları ortaya çıktıktan sonra yapacağız” demişti.

Eski cumhuriyet savcılarından Ömer Faruk Eminağaoğlu da birleştirme tutanakları ortaya çıkmadıkça olağanüstü itiraz başvuru süresinin de uzayacağını söyledi. Bu başvurunun birleştirme tutanaklarından sonra bir haftalık süre içinde yapılabileceğini hatırlatan Eminağaoğlu, “AKP süreyi uzattıkça seçimi kazandığını zannediyor ama Türkiye’de hukuk kurallarının işletilmediği ortada. Bu seçim, hukukun aldığı darbeyi de göstermiştir” dedi.

Maltepe’de oy sayım süreci hızlanmış olsa da, AKP’nin “usulsüz seçmen kaydı” iddiasıyla Büyükçekmece’de seçimin yenilenmesi için YSK’ya yaptığı olağanüstü başvurudan henüz sonuç çıkmış değil. Bu konuda AKP’den gelen delilleri incelemeyi sürdüren YSK’nın Büyükçekmece için vereceği karar İstanbul genelini de etkileyecek.