Ana Sayfa Blog Sayfa 2541

Nicola Sturgeon SNP Konferansı’nda ‘İklim Aciliyeti’ çağrısında bulundu

‘İskoçya başbakanı olarak bir iklim aciliyeti ilan ediyorum. Ve İskoçya da bu sorunla mücadele etme sorumluluğunu yerine getirecektir.”

İskoçya başbakanı Nicola Sturgeon, İskoç Ulusal Partisi (SNP) Konferansı’nda gerçekleştirdiği konuşmada ‘İklim Aciliyeti’ çağrısında bulundu.

SNP lideri Edinburgh’taki delegelere okul grevi yapan genç iklim eylemcilerinden ilham aldığını söyledi. Sturgeon, o gençlerin haklı olduklarını söyledi ve “iklim değişikliğini durdurmak adına sorumluluklarımızı yerine getirme” sözü verdi. Ayrıca, “SNP’nin şimdiye kadarki en büyük bağımsızlığın ekonomisi kampanyası” olarak nitelendirdiği kampanyayı açıkladı. 

İşçi Partisi lideri Jeremy Colby, geçtiğimiz hafta Birleşik Krallık çapında hidrolik kırmanın yasaklanması talebinin yanı sıra, karbon emisyonunda ciddi bir kesinti için çağrıda bulunmuştu. İskoçya’da ise hidrolik kırma çoktan durduruldu. 

Birleşik Krallık ve İskoçya parlamentolarını hedef alan öğrenci grevleri ve Extinction Rebellion (yokoluş isyanı) protestoları başlayalı haftalar oldu. Konferans sırasında Sturgeon İskoçya’nın iklim değişikliği konusunda bir “dünya lideri” olduğunu ve daha şimdiden 2050’ye kadar karbonsuz bir ülke hedeflediğini söyledi. Yeni jenerasyona karşı yükümlülüklerimizin önem arz ettiğini söyleyen Sturgeon, ülkenin örnek olmaya devam edeceğine dair söz verdi.

Sturgeon, artan bağımsızlık desteği için partisiyle yüzleşti. Fotoğraf: Getty Images

Başbakan, “Birkaç hafta önce amaçlarına dikkat çekmek adına okul grevi yapan genç iklim kampanyacılarıyla tanıştım” dedi: İstedikleri şey dünya genelinde hükümetlerin iklim aciliyeti çağrısında bulunmaları. Bilimin buna işaret ettiğini söylüyorlar. Ve yanılmıyorlar. Bu yüzden, İskoçya başbakanı olarak bir iklim aciliyeti ilan ediyorum. Ve İskoçya da bu sorunla mücadele etme sorumluluğunu yerine getirecektir.”

İklim Değişikliği Komitesi’nin İskoçya’nın salım hedefleri için yeni bilimsel tavsiyeleri bu hafta yayınlaması bekleniyor. Sturgeon açık bir şekilde şunları söylüyor: “Eğer tavsiyeleri daha ileri gidebileceğimizi ya da daha hızlanabileceğimizi söylerse, bunu yaparız.”

Yeşiller tarafından “iklim aciliyeti” nedeniyle öne sürülen ve 27 Mart’ta açıklanması beklenen İskoçya Parlamentosu önergesi, bazı Birleşik Krallık Muhafazakar Parti, İşçi Partisi ve Liberal Demokratlar Partisinin üyelerinin yanı sıra, SNP meclis üyeleri tarafından da petrol ve gaz sanayisi üzerinde olumsuz etki yaratacağı nedeniyle reddedilmişti. Enerji bakanı Paul Wheelhouse ise iklim değişikliğinin “acil” bir konu olduğunu, fakat hükümetin konuya daha “sorumlu” yaklaşması gerektiğini ve İskoçya’nın ışıklarını “açık” tutması gerektiğini söylemişti.

İklim aciliyeti nedir?

Geçen ay binlerce İskoç okul öğrencisi iklim protestolarına katılmıştı. Fotoğraf: Getty Images.

Birleşik Krallık çapında onlarca kasaba ve şehir “iklim aciliyeti” ilan etti. Bunun tek bir açıklaması mevcut değil ancak birçok yerel alan 2030’a gelindiğinde ‘karbon nötr’ hale gelmek istediklerini ifade ediyor. Bazı kent meclisleri, bu hedefe ulaşmak için elektrikli araba istasyonları ya da sürdürülebilir evler inşa etme sözü verdi. Bu, 2050 yılına gelindiğinde 1990’a kıyasla karbon salımını %80 azaltma hedefi olan Birleşik Krallık hükümetinin hedefinden çok daha hırslı.

İskoçya 2050 yılında karbon nötr olma sözü verdi.

Sturgeon’un konferans konuşması, eğer Birleşik Krallık AB’den ayrılırsa 2021 yılında İskoçya bağımsızlığı için yeni bir referandum talep edeceklerini duyurmasının birkaç gün ardından geldi. Birleşik Krallık’ın ifade ettiğine göre Sturgeon’un bahsettiği şekliyle bir referanduma izin vermeleri, bu referandum gerçekleşene kadar mümkün değil. Fakat parti üyelerine söylediği üzere İskoç bağımsızlık desteğindeki artış Westminster’ı iknaya zorlayabilir. Sturgeon  “Hiçbir Westminster hükümeti İskoçların seçim hakkı önünde duramaz” dedi. 

BBC‘de 28.04.2018 tarihinde yayınlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Karya Ayyıldız çevirdi. 

Makalenin İngilizce Orijinali

“Nâzım’a Yolculuk” sergisi İş Sanat’ta

İş Sanat Kibele Galerisi, 2 Mayıs – 22 Haziran 2019 tarihlerinde Türk şiirinin büyük ismi Nâzım Hikmet’in 63 yıllık yaşamında bilinmeyen yönlerinin izlerini süren “Nâzım’a Yolculuk” başlıklı sergiye ev sahipliği yapıyor. Serginin küratörlüğünü Prof. Haluk Oral, tasarımını Emre Senan ve proje koordinatörlüğünü Rûken Kızıler üstleniyor.

Şairin büyük ailesi Celile, Samiye, Yahya Kemal, Piraye, Memet, İpekçi, Serteller, Naci Sadullah, Kemal Tahir, Orhan Kemal, Sedat Simavi, Ahmet Emin, Münevver, Mehmet, Ekber, Vera gibi birçok isimden ve daha pek çok başka duraktan geriye kalan değerli mektup, fotoğraf, belge, yayın Nâzım’a Yolculuk sergisi için bir araya getirildi.

Nâzım’ın yolculuğu

Nâzım Hikmet’in büyük dedeleri Müşir Mehmet Ali Paşa ve Mustafa Celâleddin, Polonyalı ve Alman isimleriyle dünyaya gelseler de kendilerine vatan seçtikleri Osmanlı için yaşamlarını feda ederler. Hayat hikâyesi 1902’de Selanik’te başlayan, çocukluğunda Diyarbakır, İstanbul, Halep’i dolaşan Bahriyeli Nâzım, İstanbul’da derin bir soluk alır. Yoldaşı Vâlâ Nureddin ile Kurtuluş Savaşı’na katılmak üzere Anadolu’ya giden şair, Vâlâ Nureddin ile birlikte Mustafa Kemal tarafından kabul edilir.

Sevda denizine ilk atılışı olan Nüzhet’in Moskova’da beklediği Nâzım Hikmet, her daim âşıktır.  Moskova’da yeni bir dünya görüşünü tanıyan şair, hapsi göze alarak ülkesine döner ve ilk kez Hopa’da hapse girer, ardından Sultanahmet ve Ankara cezaevlerinde yatar, takunyalı fotoğraflar devri başlar. Özünü, biçimini, söyleyişini, şiirini arar durur.(Yeşil Gazete)

 

 

Hratch Tchilingirian’ın Ermeni Kilisesi kitabı Aras’ta çıktı

Hratch Tchilingirian’ın “Ermeni Kilisesi” kitabı Lora Sarı’nın çevirisiyle Aras Yayıncılık tarafından yayımlandı.

Ermeni Kilisesi’nin tarihi ve inanç sistemi üzerine Türkçedeki ilk kaynak olan bu çalışma, farklı ilgi alanlarına sahip okurların, dünyada Hıristiyanlığı devlet dini olarak kabul eden bu kadim kiliseyle ilgili doyurucu ve güvenilir bilgilere kolaylıkla ulaşabilmesi amacıyla yazıldı.

İngilizcede ilk kez 1993’te yayımlanan ve sonraki yıllarda pek çok yeni baskısı yapılan kitap, Ermeni Kilisesi’nin doğduğu koşullar, gelişimi, halk arasında yayılması, geçirdiği dönüşümler gibi temaların yanı sıra, Kilise’nin farklı makamları, hiyerarşisi, inancının içeriği, diğer kiliselerden farkları ve benzerlikleri gibi konulara ışık tutuyor. Ermeni Kilisesi’nin modern zamanlardaki macerasına da eğilen ve 21. yüzyılda karşı karşıya kaldığı zorluklar ve imkânlar üzerine tespitlerde bulunan kitap, sadece Kilise’nin değil, Ermeni halkının tarihine dair ufuk açıcı bir analiz sunuyor.

Konunun dünyadaki önde gelen uzmanlarından olan Hratch Tchilingirian’ın Türkçe baskı için gözden geçirdiği ve geliştirdiği, görsel malzeme ile de zenginleştirdiğimiz kitap, gerek akademi dışı, gerek akademik okur için son derece akıcı, anlaşılır ve doyurucu bir anlatı oluşturmayı başarıyor.

Kitaptan:

Ermenistan’ın Hıristiyanlığı resmen kabul etmesi, Roma dünyasıyla kurulacak olan daha güçlü kültürel ve siyasi bağların yanı sıra Ermeni tarihi ve kültürünün gelecekteki yönünün tayini de demekti. Hıristiyanlık bu ulusun yaşamına iyice kök salarken, ayinlerin, duaların ve kutsal metinlerin halka daha kolay ulaşabilmesi için bunların Süryanice ve Yunancadan Ermeniceye çevrilmesi ve bunun için de Ermenice alfabenin icadı gerekiyordu. Mesrob Maşdots (Մեսրոպ Մաշտոց) (355-439) 406 yılında, Katolikos Sahak’ın (348-438) da desteğiyle Ermenice alfabeyi oluşturdu ve kısa bir süre sonra, Kutsal Çevirmenler olarak bilinen bir öğrenciler grubuyla beraber Kutsal Kitap’ı Ermeniceye çevirdi. Kutsal Kitap’ın çevirisini, o dönemin başta gelen Kilise Babaları’nın teolojik, litürjik ve Kitap’a dair yazılarının çevirileri takip etti. Son derece önemli olan bu çağ, Ermeni tarihinin Altın Çağı olarak bilinir. Yukarıda bahsi geçen iki önemli şahsiyetin doğum yerleri ise günümüz Türkiye Cumhuriyeti sınırları içindedir.

Hratch Tchilingirian

Ortadoğu Çalışmaları ve Ermeni Çalışmaları alanlarında uzmanlaşmış olan sosyolog, akademisyen Dr. Hratch Tchilingirian Oxford Üniversitesi Doğu Çalışmaları Fakültesi’nde öğretim görevlisidir. Ermeni Kilisesi, din sosyolojisi, diaspora kimliği ve Ortadoğu’daki azınlık toplulukları üzerine çok sayıda araştırma ve yayını bulunmaktadır.

(Yeşil Gazete)

Gravga’dan Gazaros adında bir adam geçti- Hasan Gezer

Geçen ay 20 Nisan’da, İstanbul’da bir buluşma gerçekleşti. Mersin- Mut kökenli insanlar her yıl olduğu gibi bu yıl da İstanbul’da bir araya geldiler. Balmumcu Jandarma Ordu Evi salonunda kalabalık bir katılımla gerçekleşen toplantıda Mutlular Kültür ve Dayanışma Derneği’ne katkıda bulunanlara onur belgeleri verildi. Mut Belediyesi Halk Oyunları ekibinin yöresel oyunlardan örnekler sergilediği buluşmada müzik de vardı, muhabbet te. Sarkis ustanın çocukları Gazaros ve Ohannes de gecenin davetlileri arasındaydılar. Buluşmaya onları temsilen katıldım.

Gazaros Çerkezyan’ın 1920’lerde Gravga Köyüne yaptırdığı ve bugün hala kullanılan bir ocağın çerçevelenmiş fotoğrafını da Gazaros ve Ohannes’e vermek üzere Hasan Gezer’den teslim aldım.

Bu buluşma öncesinde derneğin yayın organı Mutlu Azınlık’ta Sarkis ustanın babası Gazaros Çerkezyan’ın, 1920’li yıllarda Mersin- Mut’tan arkadaşı olan Abdullah beyin çocuklarının tanıklığından yola çıkarak dernek başkanı Hasan Gezer’in kaleme aldığı bir yazı yayımlandı. Yaklaşık 100 yıl sonra iki Anadolu insanının, anılarda bugün de tazeliğini koruyan dostluklarının kısa bir hikâyesi, daha doğrusu bir karşılaşmanın hikâyesini anlatan bir yazıydı.

Sarkis usta ve Ohannes 2003’te Sartavul’da Abdullah Beğ’in yakınlarıyla 

Ustanın Ağustos 2009’daki cenazesine de Mut’tan, Gravga’dan da gelenler olmuştu, hatırlıyorum. Gazaros Çerkezyan da, Abdullah beğ de, Sarkis Usta da bugün hayatta değiller ama ne güzel ki geride kalanlar 100 yıl sonra hala onların anılarını yaşatıyorlar.

Sizleri Hasan Gezer’in yazısıyla baş başa bırakıyorum.

Ercüment Gürçay

***

Tren Ereğli’ye vardığında Mersin’den gelecek trenden katarlarını alıp devam edecekti. Ha beni sorarsanız, ben de bedelli olarak askere müracaat ettim, alındım, şans yok ki bende bir yazı gelir derki, “Bedelli askerlik kalktı herkes tam yapacak” Karaman’a teslim oldum, ordonata; ben o civarlı olunca ve yeni alfabeyle Türkçe olarak okuma yazmayı (ilk öğrenenlerdendim) bilince karargâhın ihtiyaçlarını görürdüm. Trenden indim, gardan bir soruşturdum, Mersin’den gelecek tren ancak yarın gelir dediler. Ne yapayım diye düşünürken aklıma Gazaros Efendi geldi; yavaşça Ereğli istasyonundan şehrin içine doğru yürümeye başladım, karşıdan gelen birine sordum:

“Selamünaleyküm hemşerim”

“Aleykümselam selam asker ağa”

“Ya burada Gazaroslar otururdu, onları ararım”

“Ha şu ilerde dere boyuna çıkarsın orada kime sorarsan gösterir”

Yavaşça aşağıya doğru yürümeye başladım; sora sora ilerledim, nihayet evi gösterdiler; penceresinden ışık huzmesi süzülen evin kapısını çaldım.

“Kim o?”

“Ben Gravga’dan Abdullah.”

“Kimmiş?” diye içeriden boğuk bir ses geldi.

“Gravga’dan Abdullah’mış”  dedi.

“Çabuk içeri al, gelsin” dedi. Ben de içeri girdim, kapıya geldi.

      Gazaros Çerkezyan (1873-1942) 

“Abdullah hoş geldin” dedi, sarıldı boynuma, sesi sanki hiç çıkmaz olmuştu, muhakkak ki ağlıyordu. Gazaros Efendi ile içeri geçtik. Gerçekten bir şeyin farkına vardım: gözleri sanki ışıl ışıl yanmaya başladı.

“Abdullah nerden böyle” diyebildi.

                Abdullah Beğ 

“Karaman’daki ordonat birliğinin Bursa’ya, Çekirge’ye nakli çıktı; Askeri sevkiyat yapıyorduk. Mersinden gelecek katarları beklerken seni bi arayayım hal hatır edeyim dedim; Gazaros Efendi nasılsın, iyi misin?

“Sağ olasın Abdullah, nasıl olalım işte, ölmedik sürünüyoruz buralarda; sen nasılsın Gravga’dan, köyden ne haber, köydekiler nasıllar?”

“Çok şükür iyiler; geçen Sertavul’da karargâh için Ardıç ağacı kestirirdim, köyden gelenler oldu sordum, yaramaz bir durum yokmuş.”

“Ya Abdullah sen gerçekten büyüksün, bizi sevindirdin”

Bu arada benim geldiğimi duyan akrabaları komşuları eve akın akın gelmeye başladı, Gravga’dan Abdullah Efendi gelmiş diye.

Sanki herkes beni tanıyordu;  herkesin yüzünde dostça bir gülüş vardı, sevgi vardı, sebebini anladım: Sevdaları Gravga’ydı.

                     Sunullah (Hacı) Beğ

“Abdullah biliyor musun bende Gravga’ya mektup yazardım, bak şu tesadüfe” dedi bana mektubu uzattı.

Başladım okumaya:

“Değerli dostum Hacıbey Efendiye, selam bakidir” diye başladığı mektubunda hal hatır ettikten sonra köydekileri sormaya başlamış. Abid’in Abdullah demiş kapıyı çalmışım, sabaha kadar bana Gravga’yı sordu.

“Yahya Beğ (Deli Beğ) nasıl? Gözünüz gibi bakın ona, özel biri O.  Abdullah, Gravga gözümde tütüyor; sağlığım elvermiyor nasıl gideyim ki! Ama seni gördüm hasretim biraz dindi, sanki Gravga’yı gördüm. O seyilin sıcağında Gravga da olsam da kana kana suyundan içsem; en güzeli Cibi’den Dorla’ya hızlı varırdık; Dorla’dan dönüşte de zor geçerdik… Cibi’nin poyrazını dahi özledim, insanoğlu anlıyor ama iş işten geçince.” diye hayıflandı.

“Gazaros Efendi, dur bakalım yaa! Daha ne geçti sen iyileşmeye bak yine gider gezersin”

            Arusyak Çerkezyan 

Laf lafı kovaladı Gazaros Efendi dedi ki bana:

“Bir tek şeye üzülüyorum; ben pişman değilim, çünkü ben istedim Arusyak Hanım istemedi. Gel Gravga’da şu güzel insanların içinde kalalım. Nerdeeee… Beni pişman etti dediğime, olmaz dedi ve bir daha da lafını ettirmedi. Bana ne koyuyor esas biliyon mu Abdullah bu kadar iyi arkadaşlarım var, en önemlilerinden biri de sizler, Gravga’daki dostlarım; Allah bin kere hepinizden razı olsun,  bak ne oldu anlatayım; Aziz Beğ ile yukarı Sakızalanı, Dorla, Bozdoğan tarafından mal almaya gittik” dedi anlattı…

***

Gravga’dan iki at Esen Köy tarafına hızla uzaklaşmaya başladı, Cönger Tarlası tarafından kayboldular… Cibi’ye nefes nefese çıkmıştı atlar; atlardan inip atlara torbalarını taktılar. Atlılar Aziz Beğ ve Gazaros idi. Gazaros’un, En çok sevdiği yerlerden biride Cibi’ydi, oranın rüzgârına hastaydı; ılgıt ılgıt eser, sanki seyilden çıkanları serinletmek için eserdi; İnsan hiç üşümezdi Cibi’nin rüzgârında, Topgediği’ne çıktınca sanki çölde fırtınada yol almak gibiydi.

                                    Aziz Beğ 

Gazaros Efendi ve Aziz Beğ bir taşın dibine güneşe oturdular, püfür püfür yel esiyordu

“Aziz Beğ, inan cennetteyiz sanki şu havaya bak, esen yele bak insan burada yaşadığını anlıyor” dedi Gazaros Efendi.

“Öyle be Gazaros, insanı dinlendiriyor”

“Bu dağlarda iki yeri çok özlüyorum;  biri Sulucain, biride Cibi’nin yeli. Ah ah, Arusyak Hanım’a, gel, şu tertemiz insanlara bak, beni kendilerinden biri gibi karşılıyorlar, evlerinde kardeşleri gibi misafir ediyorlar” deyip iç çekti.

“Gazaros, sen yine de bizim gardaşımızsın, arkadaşımızsın. Hadi hava kararmadan Dorla’ya Köse’nin eve inelim”

Yavaşça atlara binip Topgediği’ne doğru sürdüler atları,

Hava kararırken, Dorla’ya iki atlı hış mış indi; caminin yanından geçip aşağı Köse’nin evine doğru sürdüler atları.

“Köse Efendi, Köse Efendi…” diye seslendi Aziz Beğ ve aşağıdan ses geldi.

“Kimdir o?”

“Biziz Köse, ben Aziz; Misafir kabul eden mi?”

“Ooo beğim buyurun; ”

“Başımın üstünde yeriniz var Beğim; ooo Gazaros Efendi sen de buradasın, hoş geldin”

“Hoş bulduk köse efendi” dedi Gazaros Efendi.

Sabahleyin Köse Efendinin karısı Ayşe Hanım’ın yaptığı bazlamalardan yedikten sonra

“Köse Efendi biz davar alacağız” dedi Gazaros.

“Beğim, Bozdoğan’da Yörük Amet satacakmış dediler, 300 gadar varmış, Sakız’a Tosunulu’ya da bakın” dedi Köse Efendi.

***

İki at Cönger Tarlası’ndan akşamüstü hışa hış geçti Gravga’ya doğru, sanki rüzgârları otları hışırdatıyordu…  Gravga’da güneş batmış, güz solgunu bir hava vardı. Saybaşı’nın güney yamacından yukarı köye doğru yokuşa sardılar. Ve atlılar köy odasının önünde durdu.

Biri Aziz Beğ biri Gazaros Efendi’ydi; atlarından indiler. Zaten köy halkı at seslerine toplanmıştı gelenler kimdir diye.

“Selamınaleyküm!” diye selamladılar ahaliyi.

Bu esnada Aziz Beğ’in babası Yahya Beğ (Deli Beğ) atın etrafında dönerken, arada bir de atın sağrısını okşuyordu, Kiliseli Yahya (eski kilise yıkığının olduğu mahalleye derler):

“Gazaros Efendi hoş geldin, hadi kiliseye gidelim de akşamlayalım” O arada atın etrafında dönen Yahya Beğ (Deli Beğ): “Gazaros!” diye seslendi.

“Beğim söyle!” derken, atın sağrısını okşayarak Deli Beğ:

“Bu atı gaflet basmış, sen durma doğru Karaman’a git, buralarda eğlenme”

Tamam beğim; demeye kalmadan, Kiliseli Yahya Beğ:

“Ya sen dayıma bakma, hadi eve gidelim” dediyse de Gazaros’u durduramadı:

“Ben gideyim Yahya Beğ, benim durmam olmaz şimdi, Yahya Beğ amcanın bir bildiği olmasa bana demezdi” dedikten sonra Aziz beğe dönüp:

“Davarlar sana emanet; bir iki güne gelirler, sen baktırırken ben gelir götürürüm; Hadi galın sağlıcakla” dedikten sonra atına atlayıp Gravga köprüsüne doğru sürdü atını.

Hasan Gezer

Kaynak:  Gravga’dan Abdullah Beğ’in oğlu Bülent Üstündağ.

 

(Babil’den Sonra) Meral Akçay, İKSV Salon İstanbul’da…

Meral Akçay, 6 Mayıs Pazartesi, saat 20.30’da çok dilli, çok kültürlü bir repertuvarla İKSV Salon İstanbul’da sahne alacak. Konserin öncesinde Açık Radyo (94.9)’da Babil’den Sonra programıma konuk olan Meral Akçay şarkılarıyla bu topraklardaki çok kültürlülüğün hepimiz için büyük bir zenginlik olduğunu vurgulamaya çalışıyor ve anaların yüreklerinin artık yanmaması için şarkılarıyla bir barış çağrısı yapıyor.

Meral Akçay geçen yıl 15 Ocak’ta İKSV Salon’da verdiği konserine davet çağrısında Şarkılardır anlamasak da ortak bir dilde yüksek sesle haykırdığımız; şarkılardır hiç bir cümlesini anlamadan, bir dilden, hep bir ağızdan şakıdığımız; şarkılardır yan yana gelmemizi, farklı düşünüp ortak ağlamamızı sağlayan; şarkılardır derinlerdeki lal duyguları dillendiren, barışı çoğaltan, aşk ateşini tutuşturan; kavgayı azaltan da yine şarkılardır…” diyordu ve sözlerine “Ne acının rengi ne de şarkıların ulusu var. Öylesine sınır tanımaz ki şarkılar, öylesine dokunur ki yüreklere, gün olur bir İngiliz, Azeri ananın sulh için yakarışını dinlerken tutamaz gözyaşlarını; gün olur hiç anlamadığı Kürtçe bir şarkı ile aşka düşer bir Hintli, Anadolu’da bulur kendini… İşte bu yüzden ki insani ortaklıklarımızı dünyaya haykırmanın en etkin elçisidir şarkılar…” diye devam ediyordu.

Meral Akçay, Kigı’da dünyaya gelmiş. Çocuk ruhu, Peri Suyu’nun muhteşem doğasında dinlediği kuşlar korosunun sesleri ile beslenmiş. Radyo tutkusu da yaşadığı dağ köyünde başlamış. Radyodan dinlediği ve sevdiği şarkıları ezberleyerek, kurda-kuşa-dağlara söyleyerek başlamış müziğe. Flüt çalmayı öğrenmiş. Sonra Kırşehir’de ortaokula devam etiği yıllarda öğretmeni İsmail Sövüş’ün teşvikiyle müzik bir tutku haline gelmiş. Önce okulun flüt korosuna ve sonra okulda kurulan çok sesli koroya katılmış. Sadece şarkı söylemek değil, aslında bir çalgıyı da çalmak istemiş ama Anadolu’da çok çeşitli olanaksızlıklar içerisinde yaşayan birçok genç gibi, ailesinin ekonomik durumu hep özlemlerini ötelemesini gerektirmiş.

Konservatuvara devam etmeyi de düşünmüş ama bir “meslek edinme” kaygısıyla müziğin dışında bir kulvarda yola devam etmiş; buna rağmen küçük yaşlardan başlayarak her an ruhunu güzelleştiren müzik tutkusunu hiç yitirmemiş. Ankara Üniversitesi’nde okuduğu yıllarda Ankara Radyosu THM Gençlik Korosu sınavlarına girmiş ve 1986-1991 yılları arasında dört yıl boyunca bu koroya devam etmiş. TRT1’de her hafta yayımlanan Bizim Eller programında solist ve korist olarak yer almış. Üniversiteyi bitirince 1991 yılında ABD’ye gitmek zorunda kalması radyo serüveninin de sonu olmuş. ABD’de de boş durmamış. Türkiye’den lisanüstü eğitim için gelen arkadaşlarıyla gruplar kurmuşlar ve Georgia Tech ve Emory üniversitelerinin kültür festivallerinde halk ezgileri söylemeye devam etmişler.

Meral Akçay, ilk albümü SETERO ile yaşadığı ve tutkuyla bağlı olduğu Anadolu coğrafyasının olağanüstü zenginlikteki kültürünü, bu toprakların kadim halklarının seslerini-sözlerini bir kez daha hatırlatmak istemiş. Tek tip dayatmasıyla kurgulanmak istenen “kültürel fakirliğe” giden yola bir set oluşturmaya çalışmış. Akçay, bu coğrafyada asırlar boyunca birlikte yaşayan kültürlerin bu albümle birlikte, birbirleri için ne kadar vazgeçilmez olduklarını bir kez daha anımsamalarını istiyor.

Albümün yapım hikâyesi Akçay’ın ABD’de geçen 14 yıldan sonra İstanbul’a döndüğü günlerde başlıyor. Önce bir projede yollarının kesiştiği Vedat Yıldırım’la yola çıkıyorlar ve sonra Cansun Küçüktürk de albüm projesine katılıyor. Vedat Yıldırım ve Cansun Küçüktürk’ün dokunuşuyla tanıdık ama yepyeni birer ezgiye dönüşmüş olan Türkçe, Azerice, Kürtçe, Zazaca, Ermenice ve Farsça gibi Anadolu’nun kadim dillerinin şarkıları, Meral Akçay’ın sesinde ruh buluyor.

Albüm için Meral Akçay’ın aksanına uygun dillerde şarkılar seçilmeye çalışılıyor. Çerkezce ve Lazca şarkı söylemeyi arzu etse de dilin hakkını veremeyeceğini hissettiği için bu dillerde şarkı alamıyorlar albüme. Albümün “BARIŞ” temalı olmasını istediği için Navrus Genceli’nin şiirinden Ali Ekber Tagiyev’in bestelediği, olağanüstü güzel duygularla yazılmış “barışa yakarış” şiiri olan Sulh Mahnısı albümde yer alıyor. Mümkün olduğunca halkların hem acılarını hem de sevinçlerini anlatan şarkıları seçmeye çabalıyorlar. Albümde yer alan Ermenice bir düğün karşılaması olan Mokats’ın Gelinleri bu sevinçli şarkılardan bir tanesi. Usta Kerim adlı Farsça şarkı ise hiç hesapta yokken albüme alınan bir şarkı oluyor. Meral Akçay, Şivan Perver’in okuduğu Ez Keçikek Gundi Me adlı şarkıyı okumayı çok istiyor ancak şarkıyı telif hakları gibi bir takım sorunlar nedeniyle okuyamadığı için üzülürken ses hocası Cavit Mürtezaoğlu bu şarkının ezgisinin çok eski bir İran aşk filminin müziği olduğunu ve şarkının adının da “Usta Kerim” olduğunu söylüyor. Cavit Mürtezaoğlu’nun yardımıyla şarkıyı Farsça olarak öğreniyor ve albümde bu şarkı da yer buluyor. Havada Kar Sesi Var türküsünü öğretmen olan babasıyla evlendikten sonra anadilinde (Kürtçe) hiç şarkı söyleyememiş olan annesinin sesinden duyduğu tek şarkı olduğu için okumak istiyor.  Neşet Ertaş şarkısı okumanın kendisi için ateşle oynamak gibi bir şey olduğunu düşünse de Vedat Yıldırım’ın yüreklendirmesi ile okumayı deniyor. Rındo adlı eser Adıyaman yöresine ait, Ali Sizer’den alınan Alevi/Kürt kültürünü temsil eden bir semah.

Bugün mesleği olan doktorluğa devam eden Meral Akçay müziğe de amatör bir ruhla devam ediyor ve bundan sonra da etmeye niyetli. İlk albümüne adını veren Setero Zazaca bir ağıt. Tam da Dersim bölgesinin çığlığı, Meral Akçay’ın çığlığı demek daha doğru belki de. Meral Akçay albümünde bu topraklardaki çok kültürlülüğün hepimiz için büyük bir zenginlik olduğunu vurguluyor ve anaların yüreklerinin artık yanmaması için şarkılarıyla bir barış çağrısı yapıyor. Akçay’ın çağrısına destek olmak ve barış çığlığına kulak vermek istiyorsanız 6 Mayıs Pazartesi, saat 20.30’da, Şişhane,  İKSV Salon İstanbul’da gerçekleştireceği konserine gidebilirsiniz. Akçay’ın geçen yıl yayımlanan ilk albümü SETENO’yu da müzik marketlerde bulmanız mümkün.

Bu hafta açık Radyo (94.9) Babil’den Sonra programımda Meral Akçay konuğum oldu. İstanbul konserleri öncesinde 2017’de yayımladığı albümü SETERO’yu, türküleri, iklim yıkımını ve insanlığın-gezegenin hal-i pür melalini konuşmaya çalıştık. Şarkılar, türküler dinlettik. Program kaydını buradan dinleyebilirsiniz.

Ercüment Gürçay

Aileler yargıyla çarpışa çarpışa

Ne yazık ki çevre ve yaşam alanlarını, hayatları tarumar eden bu toplu ölümlerin failleri, yine aynı sistemin yargısı tarafından koruyup kollanıyor.

Şehrin bir hayli uzağında “Adalet Sarayı” önünde toplanmış bir grup kadınlı erkekli kalabalık, yanlarında cübbeli avukatları, ellerinde fotoğraflarla bezeli dövizleri ve gözlerinden süzülen yaşlarıyla omuz omuza vermişlerdi. Aileler adına basın açıklamasını okuyan genç adamın sesi kararlı, tonu bir hayli öfkeliydi. İlk bakışta bu tür açıklamalara alışkın izlenimi veriyordu. Oysa açıklamanın ardından yanımıza gelerek bunu hayatında ilk kez yaptığını, bu olaydan önce hayatında bu tür protestolar olmadığını, bu tür eylemlere aktif olarak katılmadığını söyledi. Ama Çorlu tren katliamında sevdiklerini kaybettikten sonra artık benzer dayanışmalara katılmayı ister olmuştu.

Aklıma Validebağ Parkı’na göz diken Üsküdar Belediyesi’nin kararına karşı çıktıkları için kolluğun ağır şiddetine maruz kalarak 1 gece içerisinde aktiviste dönüşen site sakinleri geldi. Evlerinde sakin bir hayat süren aileler parklarını korumak için sokağa inmiş, onlara desteğe gelen demokratik toplum kişi ve kurumlarıyla dayanışma içerisine girmiş ve her gece tutulan nöbette çaylar-kahveler, börekler hazır edilmişti. Validebağlılar o gün bugündür toplumsal muhalefette bir isim oldular.

Çorlu Aileleri

Çorlu Aileleri daha acıları dün gibi tazeyken, sevdiklerinin ölümünün en büyük sorumlusu olarak gördükleri siyasetçiler ve üst düzey ulaştırma bürokratlarının yargılanmasını istiyorlardı. Oysa bu görevliler için takipsizlik kararı çıkması ile kederleri artarak öfkeye dönüştü. Çorlu Aileleri artık her gün Çorlu Adalet Sarayı önünde kaybettikleri için Adalet Nöbetindeler. Henüz dava başlamadı, 3 Temmuz’da başlayacak. Sonrası ise adliye buluşmaları. Daha uzun ve zorlu bir dönem bekliyor onları ama artık Çorlu Aileleri onlar. Bir evladını, kız kardeşini ve iki yeğenini kaybeden Zeliha Bilgin’in ezberinden 25 canın isimlerini tek tek sayması gibi bütünler.  WhatsApp grupları, sosyal medya adresleri var. Başka ailelerle dayanışacaklar mutlaka. Zorunluluk değil onlara öyle hissettiriyor yaşananlar. Mesela Oğuz Arda’nın annesi Mısra Öz’ün Berkin Elvan’ın ölüm yıldönümü anmasına gelip Gülsüm Elvanı’ı kucaklaması gibi; ölümünün sorumlusu hala sır gibi saklanan Rabia Naz’ın babasını araması gibi.

Soma’dan Şirvan’a

Tıpkı evlatlarını maden katliamında kaybeden Soma ailelerinin, Şirvan’da yaşanan maden katliamında evlatlarını kaybeden ailelerle buluşmak için kilometrelerce yolu kat etmesi gibi. “Batıya doğunun gözyaşı aynıdır” diyordu İsmal Çolak, acılı babanın omuzuna dokunurken. Gülsüm Çolak’ın annelerle kurduğu ilişki, göz ve duygu teması benim kurabildiğime asla benzemezdi, aynı acıyı yaşayanlarla.

Ama bu ailelerin avukatlarıyla kurdukları bağ da bir aile bağına dönüşüyor. Avukatlarına zarar gelmesin istiyorlar. Soma’da faciadan sonra dava gününe kadar avukatlarla yapılan toplantılarda hiç konuşmayan bir kadının, ilk duruşma günü çıkan arbedede kolluğun avukatlarına gösterdiği şiddet karşısında “avukatı bırak” diye ilk çığlığına şahit olunmuştu. O gün bugündür duruşmaya gelirken bahçesinden dut toplayıp avukatına getiren mi ararsınız, börek yapanlar mı?

Orda bir Aladağ var uzakta

Kozan’da yapılan duruşmalarda bir araya gelen Aladağlı Köprücük ve Kışlak Köyü aileleri var bir de. Köylerinden gelip her duruşma öncesi buluşulan benzin istasyonundaki o küçük, serin çardak altında avukatlarına sımsıkı sarılan anneler, babalar var. Her duruşmada avukatları konuşurken savunma müdahale ettiğinde “bırakın avukatlarımızı konuşsunlar” diye feryat ederler. Beraber Ankara’yı, TBMM’yi ve Adalet Bakanlığı’nı ziyaret etmiştik. Bakan yardımcısına “Avukatlarımızı konuşturmuyorlar” diye şikayet bile etmişlerdi.

30 Nisan günü Aladağ Yurt Yangınının duruşması vardı. Yine buluşuldu, yine acılar, anılar doluştu. Avukat Evren İşler sanıklara istedikleri cezaları ve gerekçeleri anlatırken yangının detayına giriyor ve birden ses tonu düşüyor, sanki oradaki aileler duymasın acılar tekrarlanmasın diye; “onların önünde konuşmak zor ancak” diyerek açıklama gereği hissediyordu. Aladağlı aileler için karar 4 Temmuz günü verilecek. Yani Çorlu’nun ilk duruşmasından 1 gün sonra. Savcı mütalaasını verirken sorumluluğun büyüklüğünün farkındaydı, ama en son edilen “eğitim faaliyetinin para kazanma amaçlı olmadığı” vurgusu verilecek cezayı düşürebilir.

Kar amacı yok mu gerçekten?

Yani açıklamak gerekirse, hani Soma’da işçileri daha çok çalıştırıp, daha çok para kazanmak, daha az önlem alıp daha fazla tasarruf etmek, insanları ölüme göz göre göre göndermek gibi bir “olası kasıt” durumu vardı ya; işte burada cemaat yurdunun ailelerden para almaması ve bunu “kar amacı gütmeyen” bir şekilde yapması nedeniyle bir hafifletici durum çıkıyor ortaya.

Peki gerçekten cemaat yurtları, okulları kar amacı gütmüyorlar mı? Ya da vakıfları, dernekleri nereden kazanıyorlar? Mesela iktidarın arzuladığı çocuk ve genç yetiştirme davasına hizmet ederek, bütün vatandaşların ödedikleri vergilerden ya da kamu kaynaklarından fazla fazla ödeniyor olabilir mi bu paralar? Yalnızca 30 günde Türkiye’de iktidardan muhalefete geçen yerel yönetimlerin açıkladığı, iktidar STK’larına aktardıkları paralar değil mi bu sözü edilen?

Bu konu bambaşka ve önümüzdeki haftalar için ayrı bir yazı konusu olur. Biz varsayalım öyle deyip yeniden Soma’ya dönelim:

Soma’da 1 can kaç para?

Soma ailelerinin yıllarca verdikleri mücadelenin ardından hiç bir sorumlu kamu görevlisi ya da siyasetçi yargılanmazken, 301 kişinin ölümüne taksir, yani basit bir kaza kararı verildi. Patron beraat etti, oğlu ise “yeteri kadar yatıp çıktı”. Ama çok önemli bir kazanım vardı mahkeme kararında. Şirket patronlarına 3 yıl boyunca maden işletmeme cezası getirilmişti. Yani işte o sözü edilen “para”dan ötürü bir ekonomik yaptırım çıkmıştı. Ama ne yazık ki istinaf mahkemesi 301 canın ölümüne yol açan sermayeye hizmet edecek bir karar vererek bu yasağı kaldırdı. Yani son mahkeme kararıyla ailelerin elinden, hiç olmazsa torunlarının güvenli bir işte çalışabilmesi ihtimali alındı.

Ve daha niceleri…

Vahşi kapitalizm iş süreçlerini hiçe sayarak öyle uygulamalar dayatıyor ki toplu ölümler, toplu cinayetler yaşanıyor. Ve her felaketin ardında ülkenin bir yerinde aileler birbirleriyle acılarını paylaşıyor ve ortak mücadele ediyor. Bu ortaklaşmada yargıyla da mücadele başlıyor. Çünkü ne yazık ki çevre ve yaşam alanlarını, hayatları tarumar eden bu toplu ölümlerin failleri, yine aynı sistemin yargısı tarafından koruyup kollanıyor.

Toplu anmalar, toplu davalar, yargıyla çarpışa çarpışa adalete ulaşmaya çalışan “Aileler” büyüyor.

Yıllarca verdikleri mücadelenin ardından hiç olmazsa 301 kişinin ölümünden sorumlu olan şirket yetkililerinin bir kez daha böyle bir işletmecilik yapamayacak olmaları en önemli kazanımlarıydı. Ancak son mahkeme kararı onu da ellerinden aldı. Beraat ve tahliyelere ilaveten ödül olarak ekonomik faaliyetlerini yeniden kazanan şirket yetkililerine karşı Somalı aileler yıldönümü olan 13 Mayıs’ta sözlerini söylemeye hazırlanıyorlar.

(Yeşil Gazete)

Hayvanlar, insanlar ve savaş: Geçmişi fillerle temize çekmek

‘O zamanlar insanlar hâlâ] savaşın kazanılacağına inanıyordu. Fakat [Tokyo Valisi Ōdachi Shigeo],… durumun vahametinin farkındaydı. İnsanların gözünü açmak ve savaşın kaybedilebileceğini anlatmak için kelimeler yerine hayvanların itlafını kullandı.’

Savaşlarda sadece insanlar değil, hayvanlar da tarifsiz acılar çekmek zorunda kalıyor. Bunlardan çoğunun, özellikle yaban hayvanlarının akıbeti hakkında pek bilgimiz yok; arşivlere girmiyorlar. Ama örneğin hayvanat bahçelerinde yaşayan hayvanların başına gelenleri anlatmak bile, savaşın gerçekte ne olduğunu göstermesi açısından önemli olabilir. Japon çocuk yazarı Yukio Tsuchiya’nın (1904-1999) “Vefakâr Filler: Hayvanlar, İnsanlar ve Savaş Hakkında Gerçek bir Hikâye” olarak çevrilebilecek kitabı tam olarak bu işi yapıyor. 1951 yılında yazılmış olan kitap, Tokyo’daki Ueno Hayvanat Bahçesinde 1943 yılında öldürülen hayvanların hikâyesini konu ediyor. Vefakâr Filler, bilhassa Japonya’da çocuklara savaşın kötülüklerini anlatan bir kült esere dönüşmüş; her neslin okuduğu bir kitap olmuş.

John’un düşüşü

Kitabın konusu (ve olay) ana hatlarıyla şöyle: İnsanların sevgilisi hâline gelmiş John, Tonki ve Wanli isimli üç fil var. Fakat bu fillerin yaşadığı ve her sene yaklaşık 2.5-3 milyon insanın ziyaret ettiği hayvanat bahçesi, savaşın sonlarına doğru kaynak sıkıntısı çekmeye başlıyor. Daha önemlisi, yetkililer olası bir bombalama sırasında yırtıcı hayvanların kaçabileceğinden ve insanlara zarar verebileceğinden endişe ediyor. Bu sebeple tehlike arz edebilecek olanların öldürülmesini emrediyorlar. Hayvanlarla içli dışlı bir hayat süren çalışanlar, bu karara bir süre direniyor, hattâ bazı hayvanları şehir dışındaki hayvanat bahçelerine göndermeyi deniyor. Ancak bu gerçekleşmiyor. Önce John’u zehirleyerek öldürmeye çalışıyorlar; ama hayvan zehirli patatesleri yememeyi, suları içmemeyi başarıyor. Zehirli iğneler, fillerin derisi kalın olduğundan işe yaramıyor. Silah kullanmak halkı huzursuz edebileceğinden istenmiyor. En sonunda John’u aç ve susuz bırakmak zorunda kalıyorlar. Hayvanın ölmesi yaklaşık iki hafta sürüyor. Ardından diğer iki fil de aynı usûlle, çalışanların gözyaşları arasında öldürülüyor.

Kitabın sonunda bakıcılar öfke ve kederle tepelerinde uçan düşman uçaklarına dönerek, “savaşı durdurun, tüm savaşları durdurun” diye bağırıyorlar. Savaştan sonra hayvanat bahçesinde bir köşeye filler için abide yapılıyor.

Ufak not: Bu süreçte sadece bahsi geçen üç fil değil; kaplanlar, leoparlar, onların yavruları, su aygırları, kutup ayıları, yılanlar, bizonlar ve daha pek çok hayvan zehirlenerek, çekiçle kafalarına vurularak, tellerle boğularak yahut aç bırakılarak öldürülüyor. Japonya’da bu hayvanlar, bugün bile, ülkeleri için canlarını vermiş şehitler olarak anılıyor. Ülkenin savaşta ödediği büyük bedelin simgesi hâline geliyor.

Buraya kadar okuduğunuz kısım, Japonların anlatmayı tercih ettikleri versiyon. Filler etrafında savaşın kötülükleri dile getiriliyor; “bir daha olmasın” deniyor. Savaş sonrası Japon kimliği, bu fillerle özdeşleştiriliyor.

Fakat bu versiyonda anlatılmayan yahut az vurgulanan kısımlar var. Mesela bu hayvanların Tokyo’ya geliş hikâyeleri ile savaş birbirine doğrudan bağlı. Japonya o dönem istilacı, yayılmacı hevesleri olan bir ülke. Birinci Dünya Savaşı sonrası Almanya’nın Pasifik’teki kolonileri Japonya’ya geçiyor. Bunu 1931’de Mançurya’nın işgâli izliyor. 1937’de Japon İmparatorluk Ordusu, Çin’in tamamına saldırıyor. Dehşet saçmak ve Çinlilerin direnişini kırmak için Nanjing’de 300 bin sivil öldürülüyor. Savaş sırasında istila edilen Hindi-Çin yarımadasından toplu tecavüz ve katliam haberleri arka arkaya geliyor. Kadınlar, seks kölesi olarak kullanılıyor. 1930’ların sonunda Sibirya’dan Mikronezya’ya uzanan geniş bir coğrafya Japonya’nın kontrolüne geçiyor. Fakat bugün bile bu konularda Japonya’da ciddi bir sessizlik hâkim (Chang ve Barker 2009; Li 2009; Lau 2015). Şunun da altını çizmek istiyorum: Savaşta Japonlar da çok büyük bedeller ödüyor, topraklarına iki atom bombası atılıyor.

Hayvanat bahçesine geri dönelim: Burası tüm bu süre boyunca hayvanlar üzerinden yapılan bir propaganda sahnesine dönüşüyor. Bir yandan Japonya’nın hem her tarafa uzanabilme ve “numune” getirebilme gücüne (1920’lerin sonundan itibaren yerli hayvanların yerine kolonilerden getirilen “egzotik hayvanlar” geçiyor), diğer yandan askeriyede görev alan köpek, at gibi hayvanların fedakârlıklarına methiyeler düzülüyor. Hayvanat bahçesine düzenlenen okul gezileriyle yeni imparatorluk toprakları çocuklara tanıtılıyor, askerlere göndermek için kaplanlı kartpostallar/pullar satılıyor, cephede ölen “kahraman” hayvanlar için anma günleri düzenleniyor, onların ölümlerinin insanlara örnek teşkil etmesi gerektiği telkin ediliyor. Bu sırada da vahşi doğayı kontrol altına alan devletin gücü tasdik edilmiş oluyor (Miller 2013, bilhassa 3. bölüm).

Fakat savaşın ikinci yarısında işler ters gitmeye başlayınca yine hayvanlar üzerinden ikinci bir propaganda kampanyası başlatılıyor. Bu defa onları öldürerek başka türlü bir mesaj verilmek isteniyor. Bahçenin müdürünün anılarından aktarıyorum:

[O zamanlar insanlar hâlâ] savaşın kazanılacağına inanıyordu. Fakat [Tokyo Valisi Ōdachi Shigeo],… durumun vahametinin farkındaydı. İnsanların gözünü açmak ve savaşın kaybedilebileceğini anlatmak için kelimeler yerine hayvanların itlafını kullandı. (akt. Litten 2009 s. 5)

Önde Vali Odachi Shigeo yürüyor. Arkada siyah beyaz perdeli kısım fillerin olduğu yer.

Fillerin başka bir hayvanat bahçesine gönderilmelerini de yine vali engelliyor; zira ölümden çıkarılması gereken bir ders var. 1943 yılının yaz ayları, kapalı kapılar ardında gerçekleşen hayvan katliamlarıyla geçiyor. Ardından 4 Eylül 1943’te, “şehit” olan hayvanlar için anma töreni düzenleniyor. Ancak işin tuhafı, kendilerine yemek verilmeyen Tonki ve Wanli o sırada hâlâ hayatta. Belli ki tören aceleye geliyor. Buna rağmen kafeslerinin önü örtüyle kapatılıyor, ölmüşler gibi yürüyüşe devam ediliyor. Öfke bu sayede düşmanlara yöneltilmiş oluyor; hayvanların intikamının alınacağına ant içiliyor (Miller 2013, 4. bölüm). Hayvanat bahçesinin müdürüne ülkenin dört yanından gönderilen mektuplar arasından, henüz askerlik çağına gelmemiş bir çocuğun mektubunu aktarıyorum:

Dün gece akşam gazetesinde çıkan haberi gördüm ve gözlerime inanamadım. Küçüklüğümden beri resimli kitaplardaki … aslanlar, kaplanlar ve filler beni çağırırdı. Bir gün annem beni alıp hayvanat bahçesine götürdüğünde …[gözlerime inanamamıştım]. Dün gazeteye bakamadım bile. Çok üzgünüm. … Savaş için yapılmış [bir fedakârlık] da olsa, yine de çok acı. Hayvanları öldüren [böyle yazmış] İngiliz ve Amerikalıları yok etmeliyiz. Askere yazılmak için sabırsızlanıyorum, böylelikle şehit olmuş hayvanların öcünü almak istiyorum. Belki bu yolla bana mutluluk vermiş bu hayvanların ruhu bir nebze huzura erer. (Miller 2013 s. 137)

Savaştan önce gücün ve kahramanlığın, savaşın kaybedilme aşamasında ise fedakârlığın ve ödenen bedelin simgesi hâline gelen hayvanlar, savaş sonrasında da barışı ve masumların gördüğü zararı anlatmak için kullanılıyor. Fakat bu şekilde hatırlamak, aynı zamanda belli kısımları unutturmaya, olanı görmemeye yarıyor.

Günümüzdeki hayvanat bahçelerinin propaganda işlevinin bittiğini düşünmeyin. Bu mekânlar insanları tüketime yöneltmeye, korumak ve sevmek gibi duygulara hitap eder gözükse de vahşi hayatın bileğini büken insanın gücünü ispat etmeye devam ediyor. Bir de bakarken görmemeye…

KAYNAKLAR:

Chang, Maria Hsia ve Robert P. Barker. 2009. ‘Victor’s Justice and Japan’s Amnesia: The Tokyo War Crimes Trial Reconsidered’. Japanese War Crimes: The Search for Justice kitabının içinde, (Ed.) Peter Li, 5. baskı., 33–58. Transaction Publishers. 
Litten, Frederick S. 2009. “Starving the Elephants: The Slaughter of Animals in Wartime Tokyo’s Ueno Zoo.” The Asia-Pacific Journal 7 (38). https://apjjf.org/-Frederick-S–Litten/3225/article.pdf.
Lau, Lawrence J. 2015. ‘Enough Apologies. We Need More Truth From Japan About WWII.’ Huffington Post. 2 Eylül. http://www.huffingtonpost.com/lawrence-j-lau/japan-apologies-wwii_b_8072408.html. 
Li, Peter. 2009. ‘Hirohito’s War Crimes Responsibility: The Unrepentant Emperor’. Japanese War Crimes: The Search for Justice kitabının içinde, (Ed.) Peter Li, 5. baskı., 59–68. Transaction Publishers. 
Miller, Ian Jared. 2013. The Nature of the Beasts: Empire and Exhibition at the Tokyo Imperial Zoo. First edition. Berkeley: University of California Press.

(Yeşil Gazete)

 

Datça Yarımadası Karia günlükleri…

‘Sürgünler yukarı, kökler aşağı doğru büyür.  Orman canlıdır; sese, kokuya, temasa tepki gösterir. Hatırlarlar! Işığa eğilir tüm bitkiler ve bazıları bir dala, çite sarılıp daha hızlı büyürler.’

Ege ve Akdeniz’e sırtımı yasladım, Karia medeniyetinin mesken tuttuğu Datça’nın Güney ucu Knidos’tayım. Takvimlerden 23 Mart, bahar geleli iki gün oldu. Toprak ana hamile! Hayvanlar da kış uykularından az sonra uyanırlar. Duygusal davalarımdan, işsizlik sıkıntılarından, uykusuzluğumdan kurtlanan düşüncelerimi toprağa salıp boşaltmanın tam zamanı… Öyle bir yerdeyim ki, yaşadığım aşkın en büyük tanığı burası. Boğazımı sıkan bir yumrukla;  Datça’nın fırtınada iki ton maviye kesen dalgalı denizlerine dalıp,  ayaklarıma kara sular indiren taşlık patikalarını yürüyorum. Dahası da var, karşılaştığım manzaraların hepsi fiyakalı değil; ansızın yürek acıtanı da var, güzelliğinden nefes keseni de…

1.gün

Felsefeci Burak, Palamutbükü’nden Knidos’a doğru yürürken bizi eski köy aracının arkasına aldı. “İstanbul’da harcayarak yazık ettim” dediği yirmili yaşlarının acısının da muhabbetiyle kendi yolunu uzatıp, bizimkini kısaltarak gönlümde unutulmaz bir taht kurdu. Onu Datça’nın giderek daha da kıvrımlaşan yollarına uğurladık. Sırtımda on kiloluk çantam ve yükü çantamdan da ağır çeken düşüncelerim ile kendi dalgama yolcuyum ben de, günlerce sürecek bu yürüyüşte.

Beyaz uzun elbiseler ve saçlarında zeytin dallarından taçlarla, Yunan büstleri gibi düşlediğim Karyalıların liman kenti Knidos’ta; taşlara oyulmuş tanrısal insan yüzleri, yıkılmış tapınaklar var. Yüzyıllar önce, dünyanın bu yuvarlak sırtı üzerinde yaşamış insanlardan kalan tiyatronun, hilal biçimindeki taşlarının üzerine oturup Anadolu’dan şarkılar, türküler dinleyebilmek çok güzel…

Değirmenbükü tepesine tırmanıp, ufuktaki deniz fenerini arkamıza aldıktan sonra, dümenimizi ormanlara kırıyoruz.

İki sene önce Bozburun Karia yürüyüşünde, Mart’ta yaşanan kocakarı (Berdül Acüz) soğukları bizi söğüşleyince, bu sene yürüyüşü Nevruz’a zamanladık.  On dokuz kilometre ve sekiz, on saat yürüdüğümüz Datça patikalarından, Mersincik koyuna varana kadar baharın gelişini orman vatandaşlarıyla kutladık ilk gün.

Karanlık, nemli ve sarmaşık tünellerin olduğu yerler domuzların ağzına göre ve orman bu yuvalarla dolu. Kokumuzu alıp, sesimizi duydukları için çoktan arazi olmuşlardır derken büyük, yaralı bir domuzla karşılaştık. Topallayarak koşmaya başladı tepeye, sol arka ayağına basamıyordu kaçarken. Abim önde, ben arkada hızlanırken, merakımdan durup döndüm domuzun olduğu yere. O da çıktığı tepeden izliyormuş bizi. Sekerek arkasını dönüp uzaklaştı. Avcıların işi ayağının sakatlanması…  Marmaris’teki zengin tabaklara dana süsü olmaktan kurtarmış kendisini. Yoksa bir domuz kendi evinde neden topallasın? Avcıların halt yemesi.

2.gün

Gittikçe yükselen orman yollarında on kiloluk sırt çantam ile yürürken bacak kaslarımda yanma hissediyorum. İnişlerde ise dizlerime binen yük daha fazla. Kaslarım kibrit çaksam alev alacak. Karia yolu zaman zaman düz toprak yollara götürüyor bizi. Saatlerce engebeli arazide yürüdükten sonra, düz zeminde adım attığımda kırık cam parçaları üzerindeymişim gibi canım acıyor. Kendimi hemen patikalara atmak istiyorum.Hareket ettikçe ısınıyorum. Bir yağmurluk, Arjantin Patagonya’sında giydiğim hediye, uzun kollu bir içlik, siyah polar ve askılı bir atlet var üzerimde. Gün doğumu vakitleri yola çıkmadan önce hepsini üst üste giyip, yolun sonunda atlete düşmüş oluyorum. Tişört giymeyi sevmiyorum, bu yüzden gün sonunda omuzlarım hep yara bere içinde kalıyor. Ama bedenimi düzene sokuyor bu yollar. Uyumluyum bu yolda çünkü böyle olmak zorunda. Zaten bir anlamda evimdeyim.

Ormanın içindeki ikinci gün… Dalgaların kabaran sesi ile kayalıkların dar patikalarından geçiyorum. Çok sert ve soğuk esiyor rüzgar.

Sürgünler yukarı, kökler aşağı doğru büyür. Orman canlıdır; sese, kokuya, temasa tepki gösterir. Hatırlarlar! Işığa eğilir tüm bitkiler ve bazıları bir dala, çite sarılıp daha hızlı büyürler. İçinden geçtiğim bu orman beni duymuyor ama farkında. İnsan bilinci ile değil, doğa bilinci ile farkında. Kendi gürültümü kesip sakince durduğumda, toprağı sertçe titreten domuzların kaçışını hissettim. Çok değil az önce geçtiğim bu yerde onlar vardı. Hem orman hem de ben duyumsadık domuzların titrettiği toprağı.

‘’Kafamın içi orman, orman’’ (My head is a jungle, jungle) diye bir şarkı vardı. Bu ormanda yaşıyorum, bazen de unutuyorum şarkıyı kalabalık tramvaylarda. Rotamız Bodrum’u görüyor. Dağın tepesine doğru bir yoldayız. Deniz patlamış, açıkta hiç tekne yok.  Düzlük arıyor gözlerim, tepelerde yeşil yeşil çayırlar vardır şimdi. Ah! Kaslarımdaki bu yanma!

Bir anda etrafımı saran her şey değişti. Siyah, acı çikolatamı yiyip suyumu içmek için durduğum düzlükte çalılara atılmış can yelekleri, çocuk pantolonları, kırmızı, simli kadın kıyafetleri ile yüz yüze kaldım. Yaşamlarını kurtarmak için insan tüccarlarının eline düşenlerden geriye kalanlar…

Mülteci sayılmıyorlar Türkiye’de. Sadece geçici koruma altındalar. İç savaştan payıma düşen Japon gülleri haberimde tanık olduklarımı yazmıştım Adanalıoğlu kampına gittiğimde. Yasalardan bağımsız, sadece insan oldukları için sahip olmaları gereken doğal haklardan dahi yoksundular. Bodrum’dan Yunan adası Kos’a gitmek için benim keyfe keder yürüdüğüm bu orman yollarında saklanmışlar. Kan ter içinde tırmandığım bu patikalarda, Aylan kadar çocuklar yürümek zorunda kalmışlar.

Sekiz saat sonra, akşam olmadan, Körmen kampına vardık. Rüzgar iyice kudurttu denizi, Bodrum feribotları geri dönüyor. Çadır kurmadık. Yorgunluğumuzu görüp halden anlayan İbrahim abi küçük prefabrik bir ev açtı bize. İçerisi leş. Pencere ve kapı aralıklardan rüzgar uğulduyor. Uyumak için geçtiğim odanın tavanından tıkır tıkır sesler geliyor. Birkaç kez yokladım sandal ağacı dalımla tavanı. Sesler kesildi, sonra yeniden mik mik devam etti. Gece fareler kemirir korkusuyla başka bir odaya topukladım. Karasinek mezarlığına dönmüş yatağa matımı serdim. Odanın içindeki tek güzel şey bir cibinlik ve şu an tek lüksüm bu. Uyku tulumuma girdim ama rahat uyumak rahatsız ediyor. Tabiatın içinde olmayı, büyük bir cesaretle hayatta kalmaya çalışmakmış gibi anlamak aldanmadan ibaret…  Gerçek yaşam mücadelesi dolaplarında katlı ve özenli olarak durması gereken yerde çalıların üzerine atılıp saçılmış halde olan çocuk kıyafetlerinin hikâyesinde saklı. Gerçeği orman gördü, biz gördük, dünya sis perdesi içinde gördüklerini romantikleştiriyor işe yaramayan politikasıyla. Hayatları ile ilgili varsayımlarımdan acılar duyuyorum düşündükçe.

3.gün

Karaköy’den Kızlan’a kadar yaklaşık beş saat, rüzgar gülleri manzarasında yürüdük. Bata çıka taşlı koylardan geçip bol poyraz yedik. Mart’ın yirmi beşi…  Kızlan, Datça’ya iki km. Buradan otostopla yarın ki başlangıç noktamız Emecik’e gittik ve kalacak bir yer bulamadık. İki kilometre ötedeki Karaincir’e geçtik otostopla. Yaz sezonu olmayınca pansiyonlar ya tadilatta ya da kapalı. Çadır kuracak bir yer yok. Ben yolun kenarında yorgun argın oturup duş hayalleri kurarken önümde beyaz bir doblo durdu. Abim yan koltuğundan kahramanca sırıtarak “atla” dedi arabaya, yanında yeni tanıştığı Ertuğrul abi ile. Dut, ceviz, siyah kuru üzüm, tarçın ve fıstığı katıp ince ince kıyıp hazırladığım müsli ile her sabah karıştırıp yediğimiz sıcak yulaf lapasından sonra serin köy kahvesinde Ertuğrul abinin ısmarladığı sıcak tostlar ve çaylar damağımda Roman havası gibi esti.

Kara incir bir yaşam öyküsüne sahip. Avrupa’da salgınlaşan cüzzam hastalığının tedavisi yapılamadığı için bu hastalığa sahip insanlar şehrin dışlarına ve uzaktaki adalara sürgüne gönderilip ölüme terk ediliyormuş. Rivayete göre yıllar sonra gelip baktıklarında Kara incir sürgünündeki cüzzamlı insanların şifa bulduklarını görmüşler. Ertuğrul abi de artık memleketi Ankara’da üç günden fazla duramayıp Karaimce’de kendi şifasını bulan biri. Bu hikayeyi bize anlattıktan sonra, rüzgarlı bir koya gittik. Dolunay var bu gece, akşam üzerine doğru güzel silueti belirginleşiyor.

Uyumak için Metin Apart’a gittik. Yan odamızda Ertuğrul abinin bugün tanıştırdığı üç işçi kalıyor. Ben yorgunluktan bayılacakken onlar mesailerini bitirip geldiler ve oltalarını kapıp boyalı ayakkabılarını kapının önünden çıkarıp keyifle balığa çıktılar.

Rastgele!

4.gün

Ben kendi gürültümden ve soluk soluğa aldığım nefeslerden ormanı duyamazken; rüzgar, ağaçların arasından geçiyor yaprakları titreterek, asalak ağaç kurtları bir çamın gövdesine saldırıyordur ve iri gövdeli çam yakınındaki arkadaşlarına saldırıya maruz kaldığını haber edip onlara “savunmaya geçin” diyordur belki. Savunma silahlarını hazırlayan bu çamlarda olup kurtların hasta ettiğinde olmayan bir silah hazırlıyorlardır şimdi. Ve ben orman kanunlarının içinde olmayan; sadece geçip gitmekte olan ve sessiz kalmayı beceremeyen bir insanım.  Kendi içimdeki kurtlara karşı bir savunmam bile yok henüz. Emecik’ten yürüyüşe başlayalı beş saat oldu. Çakal’a varmak üzereyiz. Deniz daha sakin bugün ve yarım ay şeklindeki koyların bitişinde başlayan ağaçların rengini alıyor. Dağ yollarından serin ve gerçek manzaralardan geçiyoruz. Karia yolu hem zor hem nefes kesici…

Saatlerce, günlerce hatta aylarca devam edecek bir yürüyüş için hiçbir sözcük yardım edemez bazen cesaretlendirmek için. Kimi zaman sadece gözü kapalı atlamak gerekir. Yol, yürüyüşü öğretir.

Kutsal arazisini son metre karesine kadar tellerle örten ve bizim gibi aylaklarla paylaşmak istemeyen birinin, denize sıfır evinin arka bahçesinden dolanıp uzunca toprak yollarda yürüdükten sonra, Hüseyin abinin fiyakalı yelkenlisine vardık. On iki saattir yürüyoruz…  Tatsız tuzsuz makarnamızı pişirip birazını da tavuklarla paylaşıp yedik vardığımızda. Onlar ağaç dallarına uçup horozlarla kendi eğlencelerine baktılar, biz de yelkenli yapımıyla uğraşan Hüseyin abinin işi bitince küçük yelkenli misafirhanesine geçtik. Ayakkabılarım ve üstüm başım çamura bulandı. Beş senedir bana eşlik eden ayakkabılarımı emekli etmeyi düşünüyorum burada. Daha güzel emeklilik yeri olamaz onun için; bey abilerin tekne gıcırdattığı, balıkçı teknelerinde Bob Marley dinlendiği doğal, keyfe keder bir balıkçı koyu… Hey gidi…

Son gecemizde ‘’Haaa! O mu? İzabelllaaaa…’’ şarabının kırmızı üzüm likörüne yakın tadını paylaştı bizimle Hüseyin kaptan. Kızıl denizde batık gemi çıkaran, arabesk sevmeyen kaptan bir dalgıç o.

Evim dediğim Datça’nın son sabahından yazıyorum. Güney’den, Kuzey’e tüm kıyılarını gördüğüm bu güzellikler kraliçesi yarımadaya evim diyorsam, günlerdir evimin bahçesini geziyordum yani. Sert rüzgarına boyun eğdim ağaçlar gibi, eski komşularım Karia’lılara misafirliğe gittim 11.yüzyıla dönüp. Çıplak ayaklarımla yürüyüp; zeytin dedim, toprak dedim, şarap dedim, aşk dedim, özgürlük dedim…

Abim, dünyanın en iyi insanıdır! Sabah asıldı karada yatan mavi sandalın küreklerine, açık denizde gözüne kestirdiği bir koya doğru akıntıya kaptırmadan çevirdi rotayı. Kumsala vurmuş bir denizyıldızı, kardeşim ve ben varız. Denizin maviliği kadar, soğuğu da buz gibi. Sandalın kıçına dalgalar vurdukça kapı gıcırtısı gibi sesler geliyor. Açıkta küreklere daha fazla yüklendik, yönümüzü koruyup yol aldık ine çıka. Küçük ama tehlikeli kayalıklara yanaşmadan, çatı limanının arkasındaki koylardan birine girdik.

Deniz soğuk, sakin…

Çok düşünmeden çok beklemeden atlamalı insan bu anlarda. Ayağım denize değdiği an daldım dibe… Soğuk ustura gibi kesti vücudumu. Çizik ellerim, bacaklarım bu yolda güzellikler kadar yaşanabilecek sıkıntıları da çektiler. Deniz suyu, iyileştirecek yaralarımı acıtarak. Gözlerimi açtım en dibinde denizin, önümde sonsuz bir mavilik… Daldığım zaman dibe, gülümserim. Balıklar şahit…

Patlamışsa yaşam kalbimizin uykusundan,  büsbütün yollar devam eder. İyi yolculuklar!

(Yeşil Gazete)

Belki veganlar…

68 ve 78 kuşağının bir vakitler akıntıya karşı görülen ancak bir haysiyet mücadelesi olarak tarihe geçmesi gereken gayretleri neticesinde Türkiye, yerel çeşitlerine, atalık tohumlarına dair büyük uyanışını gerçekleştirme yolunda.

Geçen yılın sonuna doğru, Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde bir konuşmaya davet edildim.

Yıllar önce gittiydim Erzurum’a, üç ya da dört kere. Birinde yerli ırk dana peşinde, diğerlerinde ise Nazmi Ilıcalı’nın öncülük ettiği ve daha sonra İstanbul Halk Ekmek’in (İHE) organik tam buğday ekmeğine sebep olan bir gayret münasebetiyle. O dönemde İstanbul’un, şimdi kimin hatırındadır bilmiyorum, ilk “rafta satılan” ekşi maya ekmeğini imal eden bir unlu mamuller firmasına danışmanlık veriyordum. Unu, hem de iyi kalite unu menşeinden almayı denemekti, derdimiz. Erzurum’a öyle vardık. Uçaktan gördüğümde Erzurum ovasını, nefesim kesilmişti. Çavdarın ve buğdayın peşinden gezmiştik köy köy. İlk tandır ekmeğimi de orada yemiştim, eve her gün yedi ekmek götüren bir şoför götürmüştü.

Saydım baktım da, galiba 15 yılı var, bu dediğimin.

Soğuk, karlı bir akşam indim, bu kez. Hatırımda kaldığı gibi mi, değil mi bakamadan sokaklarına…

Yemekte gördüm konferansın akışını,Türkiye ve Gürcistan’dan gelen arkeologların fevkalade akademik bir düzende sunacağı onlarca bildirinin önünde, açılışta yer vermişler diyeceklerime. Biraz ürpermedim değil.

Erzurum arefesinde yazımı hazırlarken, tarımın başlangıcından bu yana fauna ve floranın ne kadarını kaybettiğimizi hesaplamaya çalışmıştım; bir dolu metin, bildiri, raporu eleyerek, seyrelterek. Asıl niyetim kendi ziyaretlerimin izinde ve kısa tarihim çerçevesinde peşine düştüğümüz canlılığa, çeşitliliğe referansla bir ‘tarımın maliyeti’ okuması yapmaktı. Konuyu takip edenleri çoktur Yeşil Gazete’nin, yine de kısa bir hatırlatma niyetine özetleyeyim:

‘Islah kibri’

12-15 bin yıl önce Bereketli Hilal Bölgesi’nde başladığı düşünülen tarım faaliyetleri tohumları, insan eliyle seçim kadar, doğal evrim ve doğal melezleme sonucu coğrafyasının özel koşullarına göre dönüştürdü ve 20. yüzyıla kadar ulaştırdı. Biz bunlara yerel çeşitler diyoruz. Buğday güzel bir örnektir. Bugün hemen herkesin adını gururla sayacağı siyez, kavılca gibi yerel buğday çeşitlerinin kökeni hep yabani buğday akrabalardır ve binlerce yılın coğrafyaya özgü datasını taşırlar. Bu sayede geniş adaptasyon yeteneğine sahiptirler.

Bir geri gidip yerel çeşit ne demek, tanımı açmayı deneyeyim: Tohumla çoğalan bir ürünün yerel çeşit olması demek; yöresel bir adı olması, resmi bir ıslah çalışmasına tabi tutulmamış olması, coğrafyanın koşullarına (iklim, toprak, topografya, hastalık, zararlı) uyumlu olması, kültüre (görenek ve adetlere, törenlere, kutlamalara) dahil olmuş olması demektir.

Altını çizelim, tohumun resmi ıslah çalışmasına tabi tutulmamış olması, en önemli parametre.

Buraya kadar harika.

Bildiğimiz şeyler artık bunlar, şükür.

68 ve 78 kuşağının bir vakitler akıntıya karşı görülen ancak bir haysiyet mücadelesi olarak tarihe geçmesi gereken gayretleri neticesinde Türkiye, yerel çeşitlerine, atalık tohumlarına dair büyük uyanışını gerçekleştirme yolunda. Rahmetli Muhtar Katırcıoğlu’nun bizlere hatırlattığı siyez, bugün benim diyen tüm yeme içme kanaat önderinin dilinde; Nazmi Ilıcalı’nın kavılcası, Ebru Baybara Demir’in tutup çıkarttığı sorgul, Çankırı’da, Bayramiç’de, Kars’ta, Diyarbakır’da, Mardin’de yetişen daha nice niceleri… Yerel buğday çeşitlerinin varlığı hepimizi heyecanlandırıyor. Ve fakat, 21. yüzyıldayız. Yerel tohumların 20. yüzyılın başına, yani özel coğrafi koşulları göz ardı edebilecek teknolojinin heyecanı ile verimliliğe odaklandığımız ve herşeyi ıslah etme kibrine düştüğümüz bir yüzyıl geçti aradan. Neleri kaybettik acaba?

Önce “kaç tür vardı ki?” diye soracaksınız.

Haklısınız.

Adı bitki genetik kaynaklarının toplanması ve değerlendirilmesi konusunda çalışmalarıyla tarihe malolmuş Nikolai Vavilov ve Constantin Andreevich Flaksberger’le birlikte anılan Dr. Mirza Gökgöl’ün, Türkiye topraklarında ekilip biçilen yerel buğday çeşitleri üzerine 1930’larda yaptığı ayrıntılı araştırma, bize, 18 bin tip ve 256 varyetenin varlığından bahseder. Ne muazzam bir çeşitlilik!

Peki, kaçı ekilip üretiliyor hala?

Dr. Alptekin Karagöz’e göre bundan 70 yıl kadar önce Türkiye’de yerel çeşitlerden başka bir çeşit kullanılmıyordu. Terminolojiye dönelim, tercüme edelim: Yani, ıslah edilmiş tohum yoktu. Uluslararası Mısır ve Buğday Geliştirme Merkezi (CIMMYT) raporuna göre ise, Türkiye’de 1990 yılında ekilen buğdayın sadece %31’i geliştirilmiş çeşitlerden oluşuyordu, yani %69’u hala yerel (ıslah edilmemiş) çeşitti. Dr. Karagöz’ün hesaplamalarına göre 2014 yılında 11.713.223 hektar olan tüm tahıl ekim alanlarının % 7.11’ine karşılık gelen 801.849 hektar genişliğindeki alanda yerel çeşitlerin yetiştirildiği söylenebilir. FAO’nun 2016 tarihli raporunda ise, Türkiye’de ekilen buğdayın sadece %1’lik kısmını yerel türlerin oluşturduğu ifade ediliyor.

Dr. Gökgöl’ün envanterini çıkarttığı 18 bin tip ve 256 varyete bu %7 ila %1’le tarif edilen alanda dağınık ve fakat varlığını devam ettiriyor mudur?

‘Bunun unu pahalı’

Aklıma bana ilk kez, tandırdan sıcacık çıkan lavaşı tattıran Erzurumlu şoför geldi. Hani şu evine her gün yedi ekmek götüren…

Lavaşları nasıl şekillendirdiklerini, ellerindeki vatka irisi aparatla tandırın çeperine açılan hamuru nasıl yapıştırdıklarını, çıkar çıkmaz – ki kokusunu ve o lavaşın muazzam çiğneme keyfi veren dokusunu kaydederken notlarım arasına- neden bu ekmeği değil de fırından çıkan somunları tercih ettiğini sormuşum o şöföre. Tandırın başında gülüşme olmuş, not etmişim hep. Şöför “bu ucuz değil” demiş önce, tandırın başındaki adam “bunun unu pahalı” diye eklemiş. Meğer bu lavaş dükkanı Erzurum ve civarın buğdayından alır, kendi çektirirmiş ununu. “Bizim buraların buğdayı sekiz-dokuz ay karın altında bekler o yüzden unu özlü olur, lavaşa lezzet veren bu. Ama pahalıdır,” demiş usta. Şöföre sordum mu, yok notlarımda. Yedi ekmekle doymayan hane halkının ekmeğinin unu o tarihte kim bilir nerelerden geliyor, iki buçuk saatte mayalanırken kim bilir ne katkılarla destekleniyordu. Kıyaslanır gibi değil, soramamışımdır, kesin..
Hesap da ama yatmamış olmalı kafama. Not defterimde sayfalar öyle akıyor zira. “Erzurum’a mal yollamak için ya Trabzon ya da Gaziantep’ten aktarma yapacaksın,” demişler. Şimdi nasıl bilmem ama o vakit öyleymiş; “ya da bir başka yere Erzurum’dan yollayacaksan, İran’dan dönen ve boş olup iş arayan tır bulmak gerek” diye anlatılmış.

Sözün özü Erzurum’un kendi ektiğini, ürettiğini tüketmesi en makul geliyor insana, bu hesapla. Bir il ki, 2000 metrelerdeki ovaları dillere destan: Erzurum (520 km2), Pasinler(420 km2), Hınıs (170 km2) ovaları. Ek ek bitmez. Erzurum’un o tarihteki nüfusu ise 300 bin diye kalmış notlarımda. Yiyerek bitiremez.

Ona rağmen Erzurum’un buğdayı Erzurumlunun alamayacağı kadar pahalı, paçal buğdaydan un, onca yolu tepip gelip yine de daha ucuz oluyorsa…

Nasıl iş bu, diye sorduğumda Nazmi Ilıcalı “seçim zamanı oy karşılığı verilen sözler, un, şeker, yağ destekleri, yatırım yapılmayan doğu illeri, gençlerin göçü…. üzerine, ödenmemiş, batırılmış Ziraat Bankası kredileri” demiş. Madde madde listelemişim.

Tarım, sermaye birikimi, siyasi erk ve alt üst olmuş bir dünya, o tarihte Erzurum’da böyle şekillenmiş önüme, küçücük bir defterin üzerinde.

18 bin tip, 256 varyete Üzerinden 15 yıl geçmiş. O günden çok daha açık şuurumuz, üretici/tüketici ayırmaksızın. Nazmi Ilıcalı’nın başlattığı gayret, İstanbul’a organik tam buğday ekmeği oldu geldi, bu ekmeği en demokratik şekilde İHE kiosklarında bulmak mümkün oldu, İHE’in Ar-Ge’sinde tanıdığım güler yüzü kadar çalışkanlığı ile gönlümde yer eden Emine Şahin’in yazdığı ekmek kitabı hala pek çoklarımızın fırın ucu rehberi. Siyez ya da kavılca, kızıl ya da sarı; üretenini, tohumunu bildiğimiz unun peşine düşen sayısı her gün biraz daha artıyor. Ekşi mayadan ekmek yapan zanaatkarlarımız sayıca çoğaldı. Bir somun ekmeğe verdiğimiz parayı buğdayı, mayası ve zanaatkarı ile ölçer olduk. Hala eve yedi ekmek götürüp karnını doyuramayanların çokluğunu aşamadıysak ve ithal ettiğimiz buğdayla ihraç ettiğimiz unun hesabından bir türlü makul mana bulamıyorsak da, 15 yıl öncesinden farklı bugün.

Yine de soru cevaplanmayı bekliyor, “18 bin tip ve 256 varyete bu %1’in içerisinde dağınık ve fakat varlığını devam ettiriyor mudur ki?”

Ben, yazımı hazırlarken, daha Ayvalık’ta, hem de Ebru Baybara Demir’in sorgul buğdayının ucunu yakalayıp, yerelinden, kültüründen, coğrafyasından anekdotlarla sosyal medyaya taşıdığı güzel bir sabah, bıraktım bu hesabı ve yapacağım sunumu başka bir alandan kurguladım. Sonraki hafta da Erzurum’a doğru keyfiyle yola çıktım. Eski dostlar ve yeni muhabbetlerle geçen iki gün ve türümüzün iklim değişikliği ile sınanacağı bir zamana yönelik öngörülerimi, umutlarımı ve endişelerimi tarım serüvenimizle paralel paylaştığım bir sunum ertesi, gecenin bir saati, üniversite öğrencileriyle dolu bir gece kulübünde, ancak bağıra bağıra anlaşabilirken hem de; bir doktorun tecrübesini dinledim.

Oğul dölleyemeyince…

Kadın, kayınvalidesi ile kadın doğum uzmanı bir doktora, o da kadın, muayeneye gelir. Gelin geridedir. Meseleyi kayınvalide anlatır doktora; bu kız doğurgan değildir. Doktor kadın, haliyle kayınvalideyi muhatap almaz, geline “kocanla gel,” der. Kayınvalide girer yine de araya ve sorunun oğlunda olmadığını söyler; kendi kocası da denemiştir, gelini.

Sorun bu kadındadır, çözüm sorar.

Aklıma ilk koyunları danaları eşekleri döllemeye yeltenen erkekler geldi.

Oğul dölleyemeyince babanın döllemeyi denediği bir gelini, hep süt versin diye danayı yapay yöntemlerle, paslanmaz çelik penisleriyle dölleyen süt/peynir endüstrisinden de okuyabilirdim elbette. Orada duramadım. Gezegeni, üreten herkesi, kadını, mültecileri, çocukları… erk uğruna göz yumulan gaspları paraleline oturttum tarımın ve iklim değişikliğinin.

Tarımı kesin erkekler icat etti. Ona zaten emindim. Aklıma haftalardır peşine düştüğüm soru geldi, “18 bin tip ve 256 varyete varlıklarını öyle ya da böyle, devam ettiriyorlar mıdır?” Kaybolan türlerin tümünün hesabını bir gün kim yapar acaba diye düşünürken… dedim belki kadınlar, belki belki veganlar.

Çit çekmeden, ıslah etmeden, tapu oluşturmadan bir hukuk tohumunki. Haysiyet de burada sanki.

**

Kutlama niyetine kek yapmakla Tanrılara adak sunmak arasında bir fark olsa gerek, İngilizler’in iki savaş arası Büyük Buhran sırasında geliştirdikleri bir kek tarifi paylaşıyorum:

 

  • 200 gr şeker (dilediğiniz şekeri kullanın, pekmez bile olur)
  • 400 mlt su
  • 2 çimdik tuz
  • 40 mlt sıvı yağ
  • 100 gr kuru üzüm
  • 1 çay kaşığı, tepeleme, toz tarçın
  • 1 çay kaşığı, silme, toz karanfil
  • 400 gr un
  • 1 çay kaşığı, tepeleme, karbonat

Fırınınızı 180 dereceye ayarlayın. Bir tencereye suyu, şekeri, yağı ve üzümleri koyun ve bir taşım kaynatın. Ağzı dar bir tencere tavsiye ederim, bir de suyun peşinen sıcak olmasını ki kaynarken su buharlaşıp gerekenden aza düşmesin. Diğer yanda, bir başka kapta, unu, tuzu, baharatları ve kabonatı bir araya getirip iyice karıştırın ve kaynar kaynamaz sıvı karışımı, bu un karışımının üzerine ekleyin. Yağlanmış bir kek kalıbı işinizi görür, ben muffin kaplarına da döküyorum bazen. Her koşulda kazasız çıkıyorlar.

Ne yumurta var, ne süt, ne de tereyağı ve yokluğunu fark edebilmenin imkanı yok. İster istemez düşünüyorum, içerisinde üç yumurta, 250 mlt süt ve 300 gr da tereyağ olması, nasıl bir fark yaratıyor da ekliyoruz diye. Belki de hala tanrılar vardır, adak adadığımız, kurban niyetine keklerimizi sunduğumuz.

(Yeşil Gazete)

Doğa dostu poşet efsanesi

‘Hayatımızdan büyük oranla çıkması gereken plastiğin, biyobozunur olduğu iddiası ve propagandası, plastiğin, tekrar tekrar farklı yollarla hayatımıza sokulmasını amaçlıyor.’

Plastik kirliliğinin boyutu, etkisi ve çözüm önerilerinin mahiyeti araştırıldıkça bazı efsanelerin gerçeği de birer birer ortaya çıkıyor. Bu efsanelerden birinin gerçeği de kısa süre önce İngiltere’nin Plymouth Üniversitesinde gerçekleştirilen bir çalışma ile ortaya konuldu. Bu çalışma ile plastik kirliliğine alternatif olması umulan ve ismi de biyobozunur(doğa dostu) olan poşetlerin aslında bozunmayabildiği belirtiliyor.

İngiltere’nin Plymouth Üniversitesi’nden Imogen E. Napper ve Richard C. Thompson tarafından gerçekleştirilen ve Environmental Science and Technology dergisinde yayımlanan çalışmaya göre, biyobozunur olarak etiketlenmiş plastik poşetlerin 3 yıllık bir deneme sonunda hiçbir şey olmamış bir şekilde kaldığı ve hala kullanılabilir olduğu ortaya çıktı. Araştırıcılar dört farklı poşet tipini (kompostlanabilir, biyobozunur, oxo-biyobozunur ve konvansiyonel polietilen poşet) deniz, hava ve toprak ortamında 3 yıl süreyle beklettikten sonra torbaların hiçbirinin, tüm ortamlarda tamamen bozunmadığını tespit ettiler. Peki, 3 yıl boyunca özelliklerinden hiçbir şey kaybetmeyen bu plastikler neden “doğada kendiliğinden yok olur” etiketiyle satılıyordu? Cevap basit! Pazarlama. Belki de kandırmaca. Her ne olursa olsun bir efsanenin daha çökertilmiş olması gerçeği ile karşı karşıya olduğumuzu söyleyebilirim. Bunun ayrıntılarına girmeden önce biyobozunur plastiğin ne demek olduğuna kısaca değinmekte yarar var.

Biyobozunur plastikler temel olarak 3 ana türdeki plastikler için kullanılan bir isimlendirmedir. Bunlar; kompostlanabilir plastikler, biyobozunur plastikler ve okso-biyobozunur plastikler. Burada bazı terimleri açıklamak gerekirse;

Kompostlanabilme: Belirli zaman içerisinde ve belirli şartlar altında, doğada biyolojik olarak parçalanabilme,

Biyobozunma: Mikroorganizmalar (bakteri ve mantarlar) tarafından tamamen veya kısmen su, CO2/metan, enerji ve biyokütleye dönüştürülebilme,

Oxo-Biyobozunma: Oksitlenmeye yardımcı olan bir ajanın bulunduğu ortamlarda meydana gelen bozunma şeklinde belirtilebilir. Bu özelliklere sahip plastikler de kompostlanabilir plastikler, biyobozunur plastikler ve okso-biyobozunur plastikler olarak isimlendirilirler. Kitabi olarak bu şekilde olsa da, her 3 plastik türü de hava, deniz ve toprak ortamında belli bir süre sonra kendiliğinden kaybolmayabiliyor. Napper ve Thompson’un çalışmasında da belirtildiği gibi, bu plastikler iddia edildiğinin aksine, hiçbir şey olmadanen az 3 yıl doğada kalabiliyor. Her ne kadar kompostlanabilir plastik torba, yapılan çalışmada, deniz ortamında 1-3 ay içerisinde tamamen kaybolabiliyorsa da toprağa gömüldüklerinden 27 ay sonra bile sadece dayanımı azalmış bir şekilde, ancak bütünlüğünü kaybetmeden kalabiliyor. Yani “doğada kayboluyor” iddiası hala gerçeği yansıtmıyor çünkü doğa sadece denizel ortamdan ibaret değil. Kaldı ki kompostlanabilir olduğu belirtilen bu plastiklerin doğada kaybolurken tam olarak neye dönüştüğü konusunda yeterli bilgimiz yok. Bu konuda daha ileri çalışmalar yapılması konun aydınlığa kavuşturulmasına yardımcı olacaktır.

‘Doğa dostu, doğal ortama uymuyor’

Diğer biyobozunur plastiklerde ise durum daha vahim. Çünkü bu plastik poşetler neredeyse standart polietilen naylon poşetler gibi, konuldukları ortamda en az 3 yıl hiçbir şey olmadan ve hiçbir özelliklerini kaybetmeden kalabiliyorlar. Yani bize doğa dostu olarak satılan plastik poşetler, doğal ortama girdiğinde, klasik konvansiyonel plastik poşetlerden farklı davranmıyor. Buradan şunu anlıyoruz, plastik vb. doğal olmayan materyaller ne yapılırsa yapılsın bir şekilde doğal ortama karışabilecek potansiyele sahip olamıyor. Kaldı ki bu etiketle kullanıma sunulan plastiklerin gelişi güzel olarak doğal ortamlara terk edilme riski de söz konusu. Zaten çöp sorunu konusunda farkındalığı düşük olanlar “ne de olsa çözünüyor” diyerek bu plastikleri doğaya terk edebilirler. Bu risk bile tek başına bu tarz etiketlerin tehlikesini ortaya koymaya yetiyor.

Tüketim varsa propaganda da var

Peki, plastiğin bozunur diye pazarlananı bile doğada bozunmuyorsa ne yapılması gerekiyor? Öncelikle, biyobozunur ya da bozunmaz tüm bu plastiklerin tek amacının insan tüketimi olduğunu bilmemiz gerekiyor. Bir şey tüketiliyorsa, üreticisi onu satmak için propagandasını da gerçekleştirecektir. İşte hayatımızdan büyük oranla çıkması gereken plastiğin, biyobozunur olduğu iddiası ve propagandası, plastiğin, tekrar tekrar farklı yollarla hayatımıza sokulmasını amaçlamaktadır. Üstelik bu, insanların çevre koruma hassasiyetlerine hitap eden bir yanılsama yaratılarak gerçekleştiriliyor. Bana fena halde kandırılıyormuşuz gibi geliyor. Neyse ki bilim var. Gerçeklerin de er ya da geç ortaya çıkma gibi bir huyu olduğunu düşünürsek, bir efsanenin daha çökertildiğini görebiliriz.

Hep söylediğim ve savunduğum gibi, plastik üretimi sınırlandırılmalı ve hatta minimize edilmelidir. Aksi takdirde diğer tüm çözüm önerileri havada kalacak ve sorunun daha da karmaşıklaşmasına neden olacaktır.

Sözün özü: Daha az plastik daha çok doğa.

(Yeşil Gazete – Sedat Gündoğdu)