Ana Sayfa Blog Sayfa 2529

İdlib’ten kaçanların sayısı 200 bine dayandı

Son haftalarda Suriye devlet güçlerinin saldırılarını artırdığı İdlib’den kaçanların sayısı 180 bini bulduğu, Türkiye sınırındaki zeytinliklere kaçan sivillerin yeterli gıda ve suyunun bulunmadığı bildirildi.

İdlib bölgesinde Suriye hükümetine bağlı güçlerin son zamanlardaki ilerleyişi nedeniyle binlerce sivilin Türkiye sınırındaki zeytin bahçelerine kaçtığı bildirildi. Reuters’in haberine göre son haftalarda kentten kaçanların sayısı 180 bini buldu ve bu sayının da artması bekleniyor.

Suriye’nin kuzeybatısında bulunan bölgenin Rusya ile Türkiye arasında varılan mutabakat uyarınca belli bir süre zarfında silahsızlandırılmasına karar verilmiş, ancak cihatçı Heyet Tahrir El Şam (HTŞ) bölgeden ağır silahlarını çekmediği gibi, Türkiye destekli Ulusal Kurtuluş Cephesi’ni yenilgiye uğratarak bölgenin kontrolünü ele geçirmişti. Kenti geri almak isteyen Suriye hükümetine bağlı güçler son iki haftadır İdlib’in güneyine yönelik saldırılarını artırdı. Bu da bölge halkının yaşam alanlarını terk etmesine neden oldu.

Reuters’ın haberinde, Suriye’deki Atme kasabasının Türkiye sınırına kaçan sivillerin yeterli gıda ve suyunun bulunmadığı, bu kişilerin gidecek başka yerlerinin olmadığı kaydedildi.

Bölge civarında Türkiye’nin 12 adet gözlem noktası bulunuyor

Kanadalı politikacıdan ‘mansplaining’ kaşkolu

Kanada’nın Montreal kentinde bir kadın belediye meclis üyesi, hem konuşulanlara daha fazla odaklanabilmek hem de erkeklerin kadınlardan daha çok konuştuğunu kanıtlamak için oturumlarda kırmızı ve yeşil renklerde kaşkol örmeye başladı.

Feminist literatürde, “bir şeyin, anlatımı dinleyen kişinin anlatan kişiden daha fazlasını bildiği gerçeğine aldırış edilmeden anlatılması, bunun genellikle bir erkek tarafından bir kadına yapılması” anlamında kullanılan mansplaining, kadınlara yönelik ayrımcılığın önemli göstergelerinden biri olarak değerlendiriliyor.

Sue Montgomery, erkekler konuşurken kırmızı, kadınlar konuşurken de yeşil ip kullanıyor. Montreal Gazette’yee göre ilk oturumda Montgomery 38 santim kaşkol ördü. Koşkolun yüzde 80’i kırmızı.

Açık artırmaya çıkaracak

Montgomery, Noel’e kadar kaşkolunu örmeye devam edecek. Her ay Twitter’da kaşkolun fotoğrafını paylaşacak olan Montgomery, örgüsünü daha sonra açık artırmayla satacağını ve gelirini kadınlara yardım kuruluşuna bağışlayacağını söyledi.

Aynı zamanda Côte-des-Neiges-Notre-Dame-de-Grace ilçesinin belediye başkanı olan Mongomery, örgü yapmayı Almanya’da öğrenciyken öğrendiğini, bir şeyler örmenin konsantrasyonunu artırdığını, konuşulanları daha iyi anlayabildiğini söylüyor.

 

Alman ırkçı partisi Greta Thunberg’e nefret kustu

İklim değişikliğini inkar eden aşırı sağcı ve ırkçı AfD (Alternative für Deutchland), iklim aktivisti Greta Thunberg’e ‘zihinsel engelli’ ve ‘sahtekar’ diyerek saldırdı. Greenpeace’ten Smid ‘İklim değişikliği hakkında sözde sempozyumlarına şarlatan uzmanları davet ederek içerik üretiyor; nefret ve öfkeyi körüklüyorlar’ dedi.

Almanya’da, Alternative für Deutchland (AfD-Almanya için Alternatif) Partisi, iklim değişikliğini gündeme getirenlere yönelik saldırı kampanyası başlattı. İklim krizine karşı ‘okul grevi’ni başlatan,  İsveçli aktivisit Greta Thunberg’i hedefe koyan parti Thunberg’i “zihinsel engelli” ve “sahtekar” olmakla itham ediyor; tedavi olması gerektiğini öne sürüyor.

Guardian’da yer alan habere göre, ülkedeki sağ kanat popülistler, bir süredir küresel iklim değişikliği tartışmasının “histeriyle” yürütüldüğünü iddia eden bilim insanlarıyla bir araya gelerek yeni politikalar üretmeye çalışıyor. Bu kapsamda AfD’nin,  ABD’deki önde gelen muhafazakâr gruplarıyla bağlantılı, öne çıkan iklim inkârcılarından oluşan bir yapının desteklediği bir sempozyumla, klim bilimine karşı en büyük saldırısını başlatması bekleniyor.

Thunberg’in eylemleri tetikledi

AfD’nin ikim değişikliğine karşı ilgisi, 2017’de Bundestag’a (Almanya Federal Cumhuriyeti Parlamentosu) girdiğinden beri arttı. Parlamentoda, konu üzerine giderek artan tartışmalara katılarak karşıtlığını, özellikle dizel araç emisyonlarındaki skandal ve linyitten çıkış planlarına odakladı. Partinin konuya olan ilgisi, Almanya’da dâhil Avrupa çapında iklim eylemlerinde yer alan iklim aktivisti Greta Thunberg’in geçen Ağustos’ta ortaya çıkmasıyla fark edilir şekilde arttı.

Greenpeace Unearthed ve aşırılık karşıtı bir örgüt olan Institute for Strategic Dialogue’un (ISD) (Stratejik Diyalog Enstitüsü) ortak bir araştırması, AfD’nin iklim değişikliği hakkındaki dijital iletişimlerinde de ani bir artış tespit etti. 2013’te kurulduğunda AfD’nin sosyal medya kanallarında zar zor bahsi geçen iklim değişikliği, 2017 – 2018’te 300 kez paylaşıldı ve geçen yıl, ana odağı Greta olacak şekilde üçe katlanarak 900’ü aştı.

Üyeleri  iklim değişikliği ve okul grevi karşıtı el ilanları dağıtan parti, AB seçimleri öncesi Thunberg karşıtı retoriğini arttırdı. Partinin adayları İsveçli genci bir Nazi gençlik örgütü üyesiyle kıyasladı ve AfD adaylarından Maximilian Krah, Thunberg’in “psikozu” için tedavi görmesi gerektiğini söyledi.

AfD’nin Facebook sayfasında da Thunberg’in bir iklim hareketi tarikatının lideri olduğu iddia ediliyor. Sayfadaki gönderilerde sürekli olarak “CO2Kult”, (CO2 Tarikatı), “Klimawandelpanik” (iklim değişikliği paniği) ve “Klimagehirnwäsch” (iklim beyin yıkaması) gibi ifadeler kullanılıyor.

‘Kötücül saldırı’

ISD araştırmacılarından Jakob Guhl’e göre, iklim değişikliği inkârı partinin politik zemini için kilit haline geldi: “AfD, insan kaynaklı iklim değişikliğini sosyal medya sayfalarında 2016 yılından beri reddediyor ve açıkça görülüyor ki, parti pozisyonunu değiştirmedi, sadece bunu daha sık dile getirmeye karar verdi.”

“Gerçek şu ki, Almanya’nın tüm siyasi hareketlerinden ana akım siyasetçilerin, sadece birkaç ay önce hiç tanınmayan 16 yaşındaki bu kadın aktivisti desteklemeleri AfD’nin iklim değişikliği hakkındaki irrasyonel, histerik, panik, tarikat gibi ve hatta yeni bir din görüşlerini ortaya dökmesine sebep oldu. Otizmiyle dalga geçmek de dâhil çoğu zaman kötücül şekilde Greta’ya saldırmak AfD’nin siyasi rakiplerini sergileme yöntemine dönüştü.”

Partinin Bundestag’daki sempozyumu, iklim değişikliğinin insan kaynaklı olduğuna dair bilimsel konsensüsü reddeden ve ABD’nin önde gelen muhafazakâr gruplarıyla ilişkisi olan European Institute of Climate and Energy (EIKE) (İklim ve Enerji Avrupa Enstitüsü) tarafından da destekleniyor.

ABD’li Heartland Institute fonluyor

EIKE’nin yıllık iklim konferansının eş sponsoru ise iklim bilimine karşı kamuoyu güvenini zayıflatmak için projelere destek veren, fosil yakıt endüstrisi tarafından fonlanan, ABD’li thinktank Heartland Institute. EIKE’ın başkanı Holger Thuss ise aynı zamanda ABD merkezli bir başka iklim değişikliği inkâr baskı grubu Committee for a Constructive Tomorrow’un (CFACT) (Yapıcı Yarınlar için Komite) Avrupa kolunun kurucusu.

Guardian’en elde ettiği belgelere göre CFACT Avrupa mali desteği ABD’li partnerinden alıyor. Greenpeace Unearthed’e konuşan Thuss, CPACT’nin feshedildiğini söyledi ancak zamanını belirtmedi. Thuss, EİKE’nin AfD’nin sempozyumunu desteklediğini de reddetti, ancak internet sitesinin ana sayfasında bu sempozyumu “CO2’nin histerisi ve iklim aktivizmine karşı gerçekleri ortaya koyması” açısından iyi bir fırsat olarak öne çıkarıyor.

AfD için aday olan EIKE başkan yardımcısı Michael Limburg da EIKE’in siyasi eğilimleri olmadığı konusunda ısrar etmesine rağmen EIKE, Heartlands ve CFACT arasındaki “zayıf bağları” kabul ediyor.

iklim değişikliği karşıtları arasında ve Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi adayı 3. Brenchley Vikontu Christopher Monckton da bulunuyor.

AfD’nin, sempozyum için belirlenmiş konuşmacıları arasında Tirollü buz bilimci Gernot Patzelt, Danimarkalı atmosferik fizikçi Henrik Svensmark ve iklim değişikliğini ölçmek için kullanılan modellerin hatalı olduğunu iddia eden, Margaret Thatcher’ın eski danışmanı ve Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi adayı 3. Brenchley Vikontu Christopher Monckton yer alıyor.

‘Nefret ve öfkeyi körüklüyorlar’

AfD Guardian’ın görüş taleplerine geri dönüş yapmadı. Greenpeace Almanya’nın iklim kampanyacısı olan Karsten Smid Guardian’a şunları söyledi: “AfD, Bundestag’ı iklim yalanlarını yaymak için bir sahne olarak kullanıyor. İklim değişikliği hakkında sözde sempozyumlarına şarlatan uzmanları davet ederek sosyal medya kanalları üzerinden kitlesel dağıtım için içerik üretiyor ve internette nefret ve öfkeyi körüklüyorlar.”

“Sosyal medya ve toplumda sağa kayış yaşıyoruz. Kısa bir süre içinde yeni sağ iklim konuları üzerinde kendi karşıt topluluğunu oluşturmayı başardı. Trol ordularıyla, kışkırtıcı yayınları ve EIKE gibi iklim şüphecilerinin desteğiyle çoğunlukla azımsanmış bir nüfuz alanı oluşturdu.”

Dışişleri Bakanı: Naziler

Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel’in ‘Naziler’ olarak nitelendirdiği aşırı sağcı AfD partisi, 2017 seçimlerinde yüzde 12,6 oy alarak Federal Meclis’e üçüncü parti olarak girmişti. AfD’nin sandalye sayısı ise 94. Seçimden önce SPD’li Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Sigmar Gabriel AfD’nin federal meclise girme olasılığına karşı “O zaman İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ilk kez parlamentoya yine gerçek Naziler girmiş olacak” ifadesini kullanmıştı.

Neyi savunuyorlar?

Almanya İçin Alternatif partisinin eyalet seçimlerinde elde ettiği başarılar, Angela Merkel’in özellikle Suriye ve diğer Arap ülkelerinden gelen mültecilere yönelik olarak yürüttüğü “Hoşgeldiniz” politikasının yarattığı tepkiye dayandırılıyor. 2013’te Euro karşıtı bir parti olarak kurulan AfD, Avrupa sınırlarının kapatılması, Almanya ulusal sınırındaki kontrollerin sıklaştırılması ve mülteci kamplarının Almanya dışında kurulmasını talep ediyor.

Parti ayrıca sığınma hakkı reddedilenlerin ülkeden derhal sınır dışı edilmesini istiyor.

AfD’ye göre Almanya’da kalmasına izin verilecek az sayıdaki mülteci Alman toplumuna tamamen entegre olmak zorunda. Parti Alman kültür ve dilinin önceliğini vurgularken, İslam’ın Alman toplumunun bir parçası olmasını reddediyor;  “Avrupa Birleşik Devletleri” fikrinin de karşısında yer alarak birliğe üye ülkelerin ulusal sınırlara çekilmesini ve Euro para biriminin kaldırılmasını istiyor.

AfD Türkiye’nin AB üyeliğine de karşı.

Guardian’daki haberin orijinali

Yeşil Gazete için çeviren: Ali Serdar Gültekin 

 

Diyarbakır Kent Ormanı imara açıldı, Hevsel’e Millet Bahçesi

Diyarbakır’ın UNESCO listesindeki ünlü Hevsel Bahçeleri Millet Bahçesi projesi tehdidiyle karşı karşıya. Kent Ormanı ise Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından imara açıldı.

Fiskaya’dan Mardin Kapı’ya kadar olan alanda, Hevsel Bahçeleri ile surların yamacında Millet Bahçesi’nin yapımına başlandı.

Diyarbakır’daki Kent Orman’ın imara açıldığı ve kentin UNESCO listesinde yer alan ünlü Hevsel Bahçeleri’nin bitişiğine Millet Bahçesi yapılmak istendiği ortaya çıktı. TMMOB Diyarbakır Şubesi Başkanı Şerefhan Aydın her iki girişim için de itiraz davaları açtıklarını; bu kararların mahkeme tarafından iptal edilebileceğini belirtti.

Gazete Duvar’dan Vecdi Erbay’ın sorularını yanıtlayan Aydın şunları anlattı: “Çevre ve Şehircilik Bakanlığı bu tür projelerde sadece devlet kurumlarıyla görüşüyor, sivil toplum örgütleri ve meslek kuruluşlarının fikrini almıyor. Mevcut korku ikliminden kaynaklı, Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu da ses çıkarmıyor, bakanlığın projelerini hemen imzalıyor. Sur savaşından hemen sonra biz bu kurulun toplantılarına katılıyorduk. Kayyımın gelişinden sonra bizi artık çağırmamaya başladılar. Son toplantılarına Emniyet Müdürü de katılmış ve Sur’un beton bloklarla kapatılmasını, birçok yerinde karakolların yapılmasını talep etmiş. Böyle bir durumda kurul üyesinin aykırı bir karar vermesi mümkün değildir. Mesela Diyarbakır Evi’nin temel özelliği bazalt taşıdır ama kurul bir karar almış, ‘bazalt taşı yapmayın’ diyor.“

Aydın açılan davanın ardından inşaatı durdurulan Dicle Vadi projesini ve Kent Orman’ın imara açılmasını şöyle değerlendirdi: “UNESCO listesinde yer aldığı için normalde buralara hiçbir müdahale olmamalı, hiçbir yapı yapılmamalı. Ama kayyım döneminde Çevre ve Şehircilik Bakanlığı hem Silvan Köprüsü civarına hem de Kırklar Dağı’na müdahale etti. Kültürel peyzaj konumundadır buralar. Planı değiştirdiler. Buna göre belli bir oranda beton dökülebilir, küçük de olsa yapı yapılabilir. Bunları Kırklar Dağı’nın yamacına yaptılar. Bunun üzerine Diyarbakır Şehir Plancıları Odası dava açtı. Mahkeme 2019 yılının başında bu projeyi iptal etti. Muhtemelen temyize gidecekler.”

‘Yapısal müdahale riski var’ 

İlde, Fiskaya’dan Mardin Kapı’ya kadar olan alanda, Hevsel Bahçeleri ile surların yamacında Millet Bahçesi’nin yapımına da başlandı. Bu projeyle ilgili kuşkuları olan Aydın,  “Bu projede de neredeyse aynı şeyler var. Ciddi yapısal müdahaleler olacak. Şu an projede herhangi bir yapı görünmüyor. Ama ciddi tehlikeler de barındırıyor. Mesela Dicle Vadisi projesinde de yapılar yoktu ama yaptılar”dedi.

Çalışma koşullarına ve yöntemine de değinen Aydın, şunları söyledi; “Surların hemen yanında büyük iş makinalarıyla kazı yapmışlar. Bu iş makinaları titreşimle surlara zarar veriyor. Surların hemen sıfırına beton dökülmez. Yasaktır. Normalde Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu’nda böyle bir şeye yer yoktur. Ama kurul Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile birlikte bu projeye onay vermiş. Kurulun bu tür kararlarına karşı suç duyurusunda bulunduk. Hiçbir sonuç alamadık. Şimdi TMOBB olarak dava açacağız. Elimiz güçlüdür. Bir emsal da var elimizde. Kırklar Vadisi projesinin iptali ciddi bir emsaldir. Dolayısıyla bu projenin durdurulması için umudumuz var.”

Diyarbakır Kent Ormanı’na daha önce de bir stadyum ve askeri garnizon yapılmak istenmişti.

Central Park gibi olabilir

Kent Ormanı projesi, Osman Baydemir’in belediye başkanı olduğu dönem hayata geçirilmişti. Projeyi destekleyen Şerefhan Aydın “Burası New York’taki Central Park gibi bir yer olabilecek nitelikte” dedi: “Belediye bu 3 bin dönümlük alanın bir bölümüne ağaçlar da dikti ancak bir süre sonra burada bir stadyum yapma projesi çıktı ortaya. Yine sivil toplum kurumlarının gayretiyle stadyum başka bir yerde yapıldı. Ardından askeri garnizon yapılmak istendi, o da bir şekilde engellendi. Şimdi de Çevre ve Şehircilik Bakanlığı bu alanı imara açtı”

Karşı dava açtıklarını ve kararın iptal edilebileceğini anlatan Aydın’a göre Kent Orman’ın imara açılmasının nedenleri şöyle: “Gerekçe olarak Bağlar’ın Şehitlik semti riskli bölge ilan edilmiş. O nüfusu tahliye edecekler. Bu riskli alan uygulamasını Sur’da denediler, şimdide Bağlar’da denemek istiyorlar. Diyarbakır Barosu ile birlikte dava açtık. 3 bin dönümlük bir yerden bahsediyoruz. Kentin diğer sivil toplum örgütleriyle de görüştük. Kent Ormanı Diyarbakır’ın soluk alabileceği yerdir. Burası da imara açılırsa şehir nefes alamaz.”

Dicle Vadisi 1. Uygulama Etabı’nın iptaline ilişkin, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı aleyhine açtığı davayı kazandı. Diyarbakır 3. İdare Mahkemesi, imar planı değişikliklerini hukuka ve mevzuata aykırı bularak, Dicle Vadisi 1. Etabı’nda süren çalışmaların durdurulması yönünde karar verdi.

 

 

Asya’da eşcinsel evliliğe ilk onay Tayvan’dan

Tayvan parlamentosu, eşcinsel evliliği onaylayan ilk Asya ülkesi oldu. Yağmur altında duyuruyu bekleyen LGBTİ aktivisti yüzlerce kişi kararı kutladı.

Tayvan’da parlamento eşcinsel evliliği onaydı. Böylece Asya kıtasında eşcinsel evliliği onaylayan ilk ülke oldu. Parlamentosunda yapılan oylamada üç farklı tasarı gündeme getirildi. Bunlardan bir tanesi LGBTİ örgütleri tarafından da kabul gören hükümete ait tasarı olurken, diğer ikisi muhafazakâr milletvekilleri tarafından sunuldu.

Muhafazakâr milletvekilleri tarafından sunulan ve ‘sulandırılmış’ olarak anılan tasarı, ‘evlilik’ yerine ‘eşcinsel aile ilişkisi’ veya ‘eşcinsel birliktelik’ tabirini kullanıyor.

Evlat edinme de mümkün olacak

Hükümetin tasarısı ise, her ne kadar karşı cins evliliklerinden farklı bir düzenleme sunsa da LGBTİ örgütleri tarafından kabul görüyor. Buna göre, bir Tayvan vatandaşı, eşcinsel evliliğin yasak olduğu bir ülkenin vatandaşı ile evlenemiyor. Yasa aynı zamanda belli sınırlandırmalar olsa da evlatlık edinme hakkını da tanıyor.

Demokratik İlerici Parti’nin (Democratic Progressive Party-DPP) çoğunlukta olduğu parlamentoda yapılan oylamada, hükümetin tasarısı 27’ye karşı 66 oyla kabul edildi.

Kadınlar Ayşe Düzkan için buluşuyor

108 gündür cezaevinde bulunan Düzkan’ın, açık cezaevine sevk edilmesi talebine yanıt verilmiyor

Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevinde bulunan ve açık cezaevine sevk edilmesi gereken gazeteci Ayşe Düzkan’ın cezaevi idaresine yaptığı başvurulara yanıt verilmiyor. Kadınlar, 18 Mayıs Cumartesi günü Yoğurtçu Parkı’nda, 108 gündür hapis tutulan Ayşe Düzkan için buluşacaklar. “Ayşe neden hâlâ içeride?” diye sormak, yargılanan, tutuklanan gazetecilere dikkati çekmek amacıyla bir araya gelecek kadınlar bugün sosyal medya eylemi de yapacak.

Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kapatılan Özgür Gündem gazetesinin Nöbetçi Genel Yönetmenliği kampanyasına katılan gazeteci Ayşe Düzkan, aldığı 1 yıl 6 aylık hapis cezasının onanması ardından cezaevine girdi. 29 Ocak tarihinden bu yana Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi’nde bulunan Düzkan’ın yasal prosedüre uygun olarak açık cezaevine gönderilmesi yönündeki başvurularına yanıt verilmedi.

İtirazlara da yanıt yok

Konuya ilişkin cezaevi idaresine iki dilekçeyle başvurmasına rağmen yanıt alamayan Düzkan, avukatı Özcan Kılıç aracılığıyla Bakırköy İnfaz Hakimliği’ne itirazda bulundu. Kılıç dilekçesinde, Düzkan’ın 29 Ocak’tan itibaren Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi’nde tutuklu bulunduğunu, açık cezaevine ayrılması için gerekli süreyi çoktan aştığına yer verdi; Düzkan’ın mahkumiyetine ilişkin suçlamanın “propaganda” olduğunu belirtti.

Yoğurtçu Parkı simgesel

32 Yıl önce, Çankırı Asliye Hukuk Mahkemesi hâkimi Mustafa Durmuş’un bir kadının boşanma talebini, “Kadının karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmeyeceksin!” diyerek reddettiğinin ortaya çıkmasının ardından, kadınlar önce protesto telgrafları çekmiş, ardından toplu olarak adliyelere gidip dava dilekçeleri vermiş, en sonunda da bu yürüyüşü örgütlemişlerdi.

Türkiye’de, kadınların ilk kitlesel yürüyüşü, 17 Mayıs 1987’de, Kadıköy Yoğurtçu Parkı’nda gerçekleşmişti. “Dayağın çıktığı cenneti istemiyoruz”, “Haklı dayak yoktur”, “Dayak aileden çıkmadır” sloganlarıyla İstanbul Kadıköy İskelesi’nde buluşan kadınlar, Yoğurtçu Parkı’nda bir miting düzenlemişlerdi.

18 Mayıs Cumartesi günü, Ayşe Düzkan için bir araya gelecek olan kadınların Yoğurtçu Parkı’nı seçmelerinin nedeni hem ‘Dayağa Karşı Yürüyüş’ün 32’inci yıldönümü olması hem de parkta kurulan feminist kürsüde konuşan kadınlardan birinin Ayşe Düzkan olması.

Yedi YSK üyesi için suç duyurusu

Eski CHP milletvekili Kart, İstanbul seçimlerinin yenilenmesi için oy veren yedi YSK üyesi hakkında görevini doğru ve tarafsız yapmadıkları gerekçesiyle suç duyurusunda bulundu; meslekten çıkarılmalarını istedi.

Eski CHP Konya milletvekili Atilla Kart, İstanbul seçimlerinin iptal edilmesine ‘Evet’ oyu veren yedi Yüksek Seçim Kurulu (YSK) üyesi hakkında Danıştay ve Yargıtay’a suç duyurusunda bulunduğunu açıkladı. TBMM Başkanı Mustafa Şentop ise YSK üyesi yargıçların ‘hakaret görmesini doğru bulmadığını’ açıkladı.

Kart, Twitter hesabından yaptığı açıklamada şöyle dedi: “YSK’nın yedi üyesi hakkında, mesleğin onurunu bozan, mesleğe olan genel saygı ve güveni yok eden, görevini doğru ve tarafsız yapmadığı kanısını yaratan işlem ve ilişkilerinden dolayı, tarafımızdan Yargıtay ve Danıştay’a suç duyurusu yapılmıştır.”

Kart ayrıca, bu YSK üyeleri için ‘meslekten çıkarma cezası’ talep ettiklerini de şu hukuki gerekçelerle aktardı: “Yedi üye hakkında, 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 68/a,b,c maddeleri uyarınca, meslekten çıkarma cezasının uygulanması ve adli sürecin başlatılması talebinde bulunulmuştur.”

Şentop: YSK hakimlerine hakaret doğru değil

Öte yandan TBMM Başkanı Mustafa Şentop, YSK üyelerine yönelik eleştirileri ‘hakaret‘ olarak değerlendirdiğini açıkladı. “YSK seçim sonrası sürecinde yargı görevi yapıyor. Yargıçların bu anlamda hakaret görmelerini doğru bulmuyorum” diyen Şentop şunları söyledi: “Eleştiri sınırı içerisinde kalmak kaydıyla her şeyin söylenmesi doğrudur. Ama bizim yargı kurumlarına hakaret ederek, tahkir ederek, itibarsızlaştırarak konuşmamız yanlış olur. Parlamento çatısı altında bunu yapmak da yanlış olur.”

Kürtaj Yasası kadınları ayağa kaldırdı

ABD’nin en muhafazakâr eyaletlerinden Alabama’da kürtajın neredeyse tamamen yasaklanmasına yönelik yasaya karşı siyasetçilerin ve kadın örgütlerinin tepkiler çığ gibi büyüyor. Sosyal medyada ünlü isimlerin yer aldığı bir de kampanya başlatıldı.

Alabama Eyalet Senatosu tarafından kabul edilen ve oldukça katı olan kürtaj yasasıyla ensest ve tecavüz gibi durumlarda bile ayrıcalık yapılması yasaklandı.  Cumhuriyetçilerin egemen olduğu Senota’da azınlıkta bulunan Demokrat senatörlerden Bobby Singleton, yasayı ‘korkunç’ olarak niteledi. Yasanın geçmesi için onay veren 25 Cumhuriyetçi senatöre seslenen Singleton, onlardan evlerine gidip eşlerinin, kız kardeşlerinin ve kızlarının gözlerinin içine bakmasını ve ne yaptıklarını anlatmasını istedi.

 ‘Kızıma, tecavüze uğrarsan sorun yok, diyorsunuz’

9 ve 10 yaşlarında iki kızı olduğunu belirten Senatör, “Bunu bir baba olarak kaldıramam o yüzden ülkedeki, Alabama eyaletindeki tüm kadınlar adına konuşmalıyım, çünkü bu çok yanlış” dedi. Singleton şöyle konuştu: “Siz küçük kızıma diyorsunuz ki, ‘Bir adamın sana tecavüz etmesinde sorun yok, eğer hamile kalırsan bebeği doğurmak zorundasın. Alabama eyaleti seni değil bebeği önemsiyor’. Ben de eve gidip ona ‘Amcalarından, kuzenlerinden biri ya da herhangi bir yabancı sana tecavüz edebilir, seni hamile bırakabilir ve Alabama kanunlarına göre bu bebeği doğurmak zorundasın. Çünkü eğer kürtaj olursan doktor 99 yıl ceza alacaksın’ demek zorundayım.”

Kalp Atışı Yasası

Oldukça katı olan kürtaj yasası, ensest ve tecavüz gibi durumlarda bile ayrıcalık yapılmasını yasaklıyor. ‘Kalp Atışı Yasası’ olarak anılan yasa, sadece annenin sağlığı tehdit altındaysa kürtaja izin veriyor. Ülkedeki benzer yasaların hepsinin önüne geçen tasarı, ceninin kalbinin atmaya başladığı andan itibaren, ki bu ortalama 6 haftaya denk geliyor, kürtajı yasaklıyor.

Yasa ile A tipi suç kapsamına alınan kürtajı gerçekleştiren doktorlar 10 ile 99 yıl hapis cezasıyla yargılanacak. Ancak kürtaj olan kadınlar ceza kapsamının dışında bırakılıyor.

Yasa tasarısını hazırlayan siyasetçiler ve kürtaj karşıtı örgütler, Alabama’da kabul edilen bu yasanın, kürtajı serbest bırakan 1973 tarihli ABD Yüksek Mahkemesi kararını da değiştirmesini istiyor.

Sosyal medyada kampanya: #youknowme

Kadın örgütleri ve sivil toplum kuruluşlarının yanı sıra pek çok ünlü isim yasaya sert tepki göstererken, oyuncu ve sunucu Busy Philipps 2017 yılındaki #metoo hareketini hatırlatan  #senbenitanıyorsun. (#youknowme)  başlığıyla bir kampanya başlattı.

Philipps, “Dört kadından biri kürtaj yaptırdı. Birçok kişi kürtaj yaptıran tanıdıkları olmadığını söylese de #senbenitanıyorsun. (#youknowme) O zaman başlayalım, Eğer sen de o dört kişiden biriysen, paylaş ve bu utanç algısını sonlandıralım ” diyerek sosyal medya kullanıcılarından, kürtaj hikâyelerini paylaşmalarını istedi. Geçen hafta kendi televizyon programında, kürtaj hikâyesini anlatan Philipps’in çağrısı sonrası yüzlerce kullanıcı, hem kürtaj hikâyelerini hem de yasaya tepkilerini etiket altında paylaşmaya başladı.

Jameela Jamil, Milla Jovocich ve Lady Gaga gibi yıldızlar da yasağa tepki gösterdi.

Cortes: Ataerkilliğe tehdit olarak görüyorlar

Demokrat kongre üyesi Alexandria Ocasio-Cortez de art arda gelen kürtaj yasaklarını ‘kadına sahip olma çabası’ olarak değerlendirdi.Ocasio-Cortez Twitter’dan paylaştığı mesajda, “ABD’de radikal dinciler doğum kontrolünü sınırlamaktan kapsamlı cinsellik eğitimini yasaklamaya kadar çeşitli yöntemlerle kendi teolojilerinin dışına çıkan her türlü cinsellik fikrini yasaklama çabasındalar. Kadınlar kendi cinselliğini kontrol edebildiğinde, bu durum sağ ideolojinin temelindeki unsuru tehdit ediyor: Ataerkilliği” ifadelerini kullandı.

Olmayacak teknolojileri bekleyip vakit kaybetmeyin, sistemi değiştirin

Son günlerde çıkan iki haber: Hürriyet gazetesinin arka sayfa manşeti, “Bilim insanlarından iklim değişikliği için radikal yöntemler”. Diğeri ise T24’te: “Kuzey Denizi’ne dünyanın en büyük karbondioksit atık tesisi yapılacak.” Bir de bu haberlerle aynı gün Hawai’deki Mauna Loa gözlemevinden gelen rekor haberi, bu tabii sadece Yeşil Gazete’de var: “Atmosferde insanlık tarihinin en yoğun karbondioksiti birikti: 415,5 ppm.” Bu haberler bize ne söylüyor?

Kendi tecrübemden yola çıkarak yorumlamaya çalışayım…

İklim krizinin ne kadar ciddi bir hal almaya başladığını anlattığınızda haklı olarak endişeye kapılan dinleyici (bazen konuşmanın sonunu bile beklemeden) sorar: “Peki biz bu felaketi önlemek için ne yapabiliriz?” Verilebilecek en sağlıklı tepki, sorulacak en doğru soru budur.

Ancak cevap çoğu zaman soruyu soran kişiyi ikna etmez, yeterince tatmin edici gelmez. Çünkü verilen cevabın mantıki sonucu mevcut toplumsal ve ekonomik sistemi kökünden değiştirmektir.

Formül basit: Fosil yakıtı kullanma, doğayı koru

Evet, iklim krizini insan uygarlığını bütün bütüne çöküşe sürüklemeden ve canlı yaşam daha büyük bir yokoluş yaşamadan durdurmak (hâlâ) mümkün. Bunun formülü Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli IPCC tarafından kabaca, “önümüzdeki 12 yılda küresel sera gazı salımını bugünkünün yarısına indirmek ve 2050’ye kadar net emisyonları sıfırlamak” olarak tarif ediliyor. Bu emisyon azaltımının toplumsal ve ekonomik hayattaki karşılığı ise aşağı yukarı şöyle özetlenebilir: “Önümüzdeki 30 yıl içinde fosil yakıtları tedavülden kaldırmak, ormanları, okyanusları ve doğal yaşam alanlarını korumak.” Hepsi bu kadar! (Bu kısa özetin ne anlama geldiğini, bildiğiniz şeyleri tekrarlamamak ve yazının eksenini bozmamak için buraya yazmıyorum, ama merak eden okur olursa diye yazının sonuna ekliyorum.)*

Bir de tabii sistemi nasıl bu yönde değiştirebileceğimize dair araçların tartışılması gerekiyor. Teknolojik, finansal, yönetimsel, sayısız tartışma alanı var. Vergi, uluslararası anlaşmalar, yasalar, moratoryum vb. Ama araçları tartışmayı, hedefleri bulandırmadan yapmak gerekiyor. Çünkü hedeflerin özü çok net…

Ancak bu hedefler çok radikal (ya da yapılamaz) geliyor. Hem de sadece hükümetlere ve bu işlerden para kazanan şirketlere değil. İnsanların büyük çoğunluğu için endüstriyel tüketim toplumunun “kazanımlarından” vazgeçmek “gerçekçi” değil. Vazgeçtiğiniz takdirde kazanacağınız şey çocuklarınızın yaşayacağı bir gezegen olsa bile. Bir başka deyişle bugünkü gibi yaşamaya devam ettiğimizde çocuklarımız bizim yaşımıza gelemeyecek olsalar bile!

Moral bozmak yerine ihtiyacı gidermek

İşte bu nedenle bütün bu sorunları çözecek teknolojilerin geliştirilebileceğine inanmak istiyoruz ve medya da asıl yapılması gerekeni söyleyip “moral bozmak” yerine bu ihtiyacı giderecek haberler vermeyi tercih ediyor. Hükümetler ve şirketler de yine bu ihtiyacı karşılayacak araştırma kuruluşlarına para akıtıp ve bunları haber yaptırıp kendi eylemsizliklerini görünmez hale getiriyorlar.

Oysa bilim insanlarının iklim değişikliğini çözmek için geliştirdikleri söylenen bütün bu “radikal” önlemler, durumun aciliyeti ve boyutu göz önüne alındığında büyük birer palavradan ibaret. Örneğin Hürriyet’in BBC’den alarak aktardığı Cambridge’de kurulduğu söylenen araştırma merkezinin üzerinde çalıştığı “havaya denizden çekilen tuz kristallerini püskürtüp kutupları yeniden dondurma” projesinin saçmalıktan başka bir şey olmadığını anlamak için buzul bilimci olmaya gerek yok, kutupların neden ve nasıl eridiğine dair biraz bilgi sahibi olmanız yetiyor. Aynı şekilde senelerdir tekrarlanan bayat “okyanusun asitliğini azaltma” projeleri sorunun (ve okyanusların) boyutu düşünüldüğünde ciddiye alınabilecek şeyler değil. Ama yine de Sir David King gibi prestijli bilim insanları bu işlerin başına geçirilip, İngiliz petrol ve gaz sektöründen gelip gelmediğini merak ettiğim paralarla kamuoyu, emisyonları azaltmaya ve sistemi değiştirmeye gerek kalmadan sorunun önümüzdeki yıllarda zaten çözüleceği yolunda ikna ediliyor.

İnsanlar tüketimden şirketler kardan vazgeçmedikçe…

İsviçreli Climeworks şirketi İzlanda’da kurduğu santralde karbondioksidi yakalayıp ayrıştırarak yer altında depolamayı hedefliyor.

Aynı şekilde teknik ve ekonomik olarak işe yarar ölçekte yapılabilir olmadığı defalarca kanıtlanan CCS (yani bacadan çıkan karbonu tutup yer altına gömme) teknolojisi hakkında yapılan araştırmalara büyük destekler aktarılıyor. En çok da İngiltere’de. Büyükçe bir termik santralın yıllık emisyonundan az olan 10 milyon ton karbondioksiti saklayabileceği söylenen eski petrol kuyularına karbon gömmek gibi işler için milyarlarca Euro para yatırılarak umut veren haberler pazarlanıyor. Bunun tek nedeni uçmaktan, araba kullanmaktan, et yemekten, her anımızı internete ve teknolojiye bağlı geçirmekten ve dilediğimiz kadar enerji tüketmekten vazgeçmek istemeyişimiz. Tabii hükümetlerin ve göbekten bağlı oldukları fosil yakıt ve gıda şirketlerinin de asla böyle bir gündemlerinin olmaması.

Bütün bu büyük ölçüde hayali teknolojilerin yapılamaz olmasının temel nedeni de aslında atmosferdeki karbondioksiti tutmak veya atmosfere vermeden önce yakalamak mantığı üzerine kurulu teknolojileri çalıştırmak için gereken enerjinin çok fazla ve astarının yüzünden pahalı olması. Yapılan bütün maliyet ve yapılabilirlik analizleri eninde sonunda aynı yere varıyor: Bu kadar karbondioksiti tutmak için para ve enerji harcamaya değmez, bu kadar masraf edeceksek hiç emisyon yapmayacak teknolojilere doğru bir dönüşüm için harcayalım daha iyi. Ama yine de bu boş umut pompalanmaya devam ediliyor, çünkü gereken “dönüşüm” dünyanın iliğini sömürenlerin işine gelmiyor. Sadece 2016’dan bu yana fosil yakıt şirketlerine yeni yatırımlar yapsınlar diye devlet bütçelerinden akıtılan teşvik amaçlı paranın 1,9 trilyon dolar olduğunu hatırlamak yeter. Tüketicinin doğrudan bu şirketlere ödediği paralar hariç.

Resim net: Durmazsak tükeneceğiz

Oysa resim oldukça net: Atmosferdeki karbondioksit düzeyi 2 gün önce 3 milyon yıllık rekorunu bir kez daha kırdı ve 415 ppm’i aştı. Son bir yılda bu düzeyin 3 ppm arttığını biliyoruz. Bu hızla gidersek 2030’da 450 ppm’i görebiliriz. Ve eğer durmazsak, 2050 gelmeden 500 ppm’i görmemiz işten değil. Bu da bu yazıyı okuyanların çoğunun, yani sadece çocuklarınızın değil, sizin bile 2 derece küresel sıcaklık artışını göreceğiniz anlamına geliyor. Sıcaklık artışının 2 dereceye çıkması ise Kuzey Kutup buzullarının tamamen erimesi, okyanuslardaki mercan yataklarının tamamen yok olması ve belli bölgelerde tatlı su kaynaklarının iyice tükenmesi anlamına geliyor. Kasırgaları, selleri, orman yangınlarını hiç saymıyorum. Ayrıca 2 derece sıcaklık artışının geri besleme mekanizmalarını ne kadar zorlayıp iki katı sıcaklık artışına kaç yıl içinde yol açacağı meçhul.

Bu durumda olmayan teknolojiler hakkında konuşup çözümü engellemeye kararlı olan şirketlere yardımcı olmayı mı tercih edersiniz, yoksa bir an önce sistemi, dünyayı ve yaşam biçiminizi değiştirmeyi mi?

 

* Fosil yakıtları tedavülden kaldırmak, ormanları, okyanusları ve doğal yaşam alanlarını korumak, hızlı başlayarak 30 yıl içinde tamamlanacak bir süreç dahilinde şunları yapmak anlamına geliyor:

  • Mevcut fosil yakıt rezervlerinin yüzde 85’ini yerin altında bırakmak,
  • Kömürden ve doğalgazdan elektrik üretimini tamamen durdurmak,
  • Ulaşımda, yük taşımada vb. petrolle çalışan (yani içten yanmalı) motorlu araçlardan tamamen vazgeçmek,
  • Havayolu taşımacılığından büyük ölçüde vazgeçmek,
  • Ulaşım, ısınma-pişirme ve sanayiyi tamamen elektriğe bağlamak,
  • Ulaşımda raylı ulaşıma ağırlık vermek, elektrikli arabaları zorunlu durumlar için kullanmak,
  • Elektriği tamamen yenilenebilir kaynaklardan, yani fosil yakıt kullanmadan üretmek,
  • Elektriği ve diğer enerji biçimlerini çok az, dikkatli ve verimli tüketmek,
  • İnşaat, devasa altyapılar ve büyük projeler çılgınlığından vazgeçmek,
  • Endüstriyel tarımdan vazgeçerek, ekolojik, doğayı koruyan ve onaran gıda üretim yöntemlerine yönelmek,
  • Doğal ormanlar, toprak, sulak alanlar ve okyanuslar gibi karbon yutaklarını korumak ve geliştirmek,
  • Doğayı korumak, karasal alanların yarısını, okyanusların daha da büyük bir kısmını tam koruma altına almak,
  • Geniş alanlarda yeniden ormanlaştırma yapmak,
  • İklimi korumayı amaçlayan tüm önlemleri ekosistem bütünlüğünü, doğa ve insan haklarını, küresel ve sosyal adaleti, şeffaflık, demokrasi ve katılım ilkelerini gözeterek almak.

Bütün bunları gerçekleştirebilmek için de,

  • Sınırsız tüketmeyi bırakmak, az tüketmek, doğaya saygılı ve sade yaşamak,
  • Uzun mesafeli seyahat ve tatillerden, uzun mesafelerde taşınan ya da endüstriyel tarım, hayvancılık ve ormancılık yoluyla üretilmiş gıdaları ve diğer ürünleri tüketmekten vazgeçmek,
  • Büyük ölçüde bitkisel beslenmeye geçmek gerek.

(Yeşil Gazete)

Ağaçların ‘mantar ağı’ haritası alarm veriyor: Karbon emen değil, püskürten mantarlar çoğalıyor

‘Toprakta dev miktarlarda karbon depolanmasına destek olan mantar türleri kayboluyor ve yerlerine atmosfere karbon püskürten mantarlar geliyor. Bu durum iklim değişikliğini hızlandırabilir’

Araştırmacılar, ağaçlar ve bitkileri birbirine bağlayan ‘mikorizal mantar ağı’nın küresel haritasını çıkardı.  Her orman veya korunun altında, ağaçlar ve bitkileri birbirine bağlayan kökler, mantarlar ve bakterilerden oluşan karmaşık bir ağ olduğu daha önce tespit edilmişti. Yaklaşık 500 milyon yıllık bu ağ, internet için kullanılan “world wide web – dünya çapında ağ” terimine atıfla “wood wide web” diye adlandırılıyordu. Şimdi de yapılan uluslararası bir çalışmayla, bu bilinmeyen dünyaya hakim olan “mikorizal mantar ağının” ilk küresel haritası çıkartıldı.

Nature dergisinde yayımlanan araştırma; İsviçre’nin Zürih kentindeki Crowther Laboratuvarı ve ABD’deki Stanford Üniversitesi’nde görev yapan araştırmacılar tarafından yapıldı. Çalışmada, Küresel Orman İnisiyatifi’nin 70’den fazla ülkedeki 1,2 milyon orman, 28 bin türü kapsayan veri tabanı kullanıldı.

Milyonlarca veri incelendi

Milyonlarca doğrudan orman gözlemi ve yerdeki simbiyotik bağlarını kullanan araştırmacılar, ilk kez bu mantar ağlarını aşağıdan yukarı görselleştirebilen modellemeler yaptı. Ekipten Prof. Thomas Crowther BBC’ye yaptığı açıklamada “İlk kez ayaklarımızın altındaki dünyaya dair küresel ölçekte bir bakış elde ettik” dedi.

Araştırma, mikorizal ağların iklim değişikliğinin etkilerini kısıtlamada ne kadar önemli olduğunu ve bu etkilerden dolayı ne kadar büyük tehdit altında olduklarını da gösterdi. Prof. Crowther “MR çekmenin bize beynin nasıl çalıştığını görmemize yardımcı olması gibi, toprağın altındaki bu mantarların küresel haritası, küresel ekosistemlerin nasıl çalıştığını gösteriyor.” dedi.

Ağın zarar görmesi, iklim değişikliğini hızlandırabilir

Crowther şöyle konuştu: “Belli tipteki mikroorganizmaların dünyanın belirli yerlerinde yaşadığını tespit ettik ve bunu anlayarak belli türdeki mikroorganizmaları nasıl yeniden inşa edebileceğimizi ve iklimin nasıl değiştiğini anlayabiliriz. Bu ağın büyük kısımlarını kaybediyor olmamız, sıcaklıların ve karbon salımının arttığı kısırdöngüyü büyütebilir, iklim değişikliğini artırabilir.”

Mikorizal mantar nedir?

Mikorizal mantarlar, bitkilerle simbiyotik (ortak yaşar) bir ilişki geliştiriyor. İki ana grup mikorizal mantar var: Ev sahibinin köklerine nüfuz eden arbüsküler mikorizal mantarlar (AM) ve nüfuz etmeden ağaç kökünü kaplayan ektomikorizal (EM) mantarlar.

Genelde kuzeydeki ılıman alanlarda bulunan EM mantar atmosferde daha çok karbon depolanmasına yardımcı oluyor ve bu tür mantarlar iklim değişikliğinin etkilerine karşı daha duyarlı. Genelde tropik bölgelerde bulunan AM mantar ise hızlı karbon geri dönüşümüne yardımcı oluyor.

Araştırmaya göre ağaçların yüzde 60’ında EM mantar var, ancak sıcaklıklar arttıkça bu mantarlar ve bağlı bulundukları ağa türleri azalacak ve yerini AM mantar alacak.

Crowther “Toprakta dev miktarlarda karbon depolanmasına destek olan bu mantar türleri kayboluyor ve yerlerine atmosfere karbon püskürten mantarlar geliyor.” dedi.

Bu durum, iklim değişikliğini hızlandırma potansiyeli taşıyor. 2100 yılına dek karbon salımında azalma olmazsa EM yüzde 10 azalabilir ve ağaçların yaşamı buna bağlı. Araştırmanın sonuçları, mikorizal ağlarına bağlı olarak dünyanın neresine ne tür ağaçlar dikilmesi gerektiğinin anlaşılmasına da yardımcı olabilir.