Ana Sayfa Blog Sayfa 2527

Guardian artık ‘iklim değişikliği’ yerine ‘iklim krizi’ diyecek

Britanya’nın saygın gazetelerinden The Guardian, bundan böyle haberlerinde “iklim değişikliği” yerine “iklim krizi” gibi daha “net” ifadeler kullanacağını açıkladı.

 

The Guardian’ın haber yazım standartlarını düzenleyen stil rehberinde değişiklik yapıldı. Muhabirlerden bundan böyle haberlerinde “iklim değişikliği” yerine; “iklim krizi,” “iklim acil durumu” ve “iklim bozulması” ifadelerini kullanması istendi.

“Küresel ısınma” (global warming) ifadesinin yerine “küresel ısıtma” (global heating), iklim değişikliğinin insan kaynaklı olmadığını düşünenler için kullanılan “iklim şüphecisi” ifadesinin yerine ise “iklim bilimi inkârcısı” ifadeleri geldi.

Çevre konusunda daha güçlü bir dil

The Guardian daha önce kullanılan ifadelere bir yasak getirmese de, muhabirlerden bundan böyle bu yeni ifadeleri kullanmaları bekleniyor. Gazete daha güçlü bir dil kullanarak hem çevre konusunda insanlığın karşı karşıya olduğu zorlukları daha açık biçimde anlatmayı, hem de daha duyarlı bir tavır takınmayı hedefliyor.

Gazetenin Genel Yayın Yönetmeni Katharine Viner yaptığı açıklamada, “Bilimsel açıdan net olurken bir yandan da okurlarımızla bu önemli konuda açık bir iletişim kurmak istiyoruz. ‘İklim değişikliği’ ifadesi kulağa edilgen ve nazik geliyordu. Oysa bilim insanları bunun insanlık için bir felaket olduğundan bahsediyor” dedi.

İklim aktivisti İsveçli Greta Thunberg de facebook hesabından Guardian’ın kararını ‘büyük haber’ olarak niteledi ve “İlk kim takip edecek?” diye sordu.

Uzmanlar da ‘ısınma’ değil ‘ısıtma’ diyor

The Guardian’ın haber dilinde yaptığı değişiklikler, uzmanların uyarılarıyla da örtüşüyor. İngiliz profesör Richard Betts geçen aralıkta BM iklim değişikliği zirvesinde yaptığı konuşmada, “küresel ısınma” yerine “küresel ısıtma” ifadesinin kullanılmasının “teknik olarak daha doğru olacağını” söylemişti. Çünkü ilk ifade dünyanın sanki kendiliğinden “ısındığını” imâ ederken, ikincisi bu durumun arkasında insanların eylemlerinin olduğunu belirtiyor.

The Guardian geçen ay gazetenin hava durumu sayfasına küresel karbondioksit seviyesini de eklemişti. Böylece okurlar, geçen yılın aynı gününe kıyasla o gün atmosferde ne kadar karbondioksit bulunduğunu görebiliyor. Gazete, sera gazları konusuna kamuoyunun dikkatini çekmek umuduyla böyle bir karar aldığını açıklamıştı.

 

ABD’de 2020 seçimlerinin gündemi, iklim değişikliği

Küresel ısınma Demokratlar için “en önemli” konulardan biri. Cumhuriyetçilerin ise sadece yüzde 12’si bunun ‘çok önemli’ olduğunu belirtiyor

ABD’de halkın 5’te 2’si iklim değişikliğinin 2020 başkanlık seçimlerinde oylarını belirlemede etkili olacağını söylüyor. George Mason Üniversitesi’nin Yale İklim Değişikliği İletişim Programı’yla birlikte gerçekleştirdiği kamuoyu araştırmasına binden fazla kişi katıldı.

Independent’in haberine göre, ankete katılanların yüzde 38’si adayların küresel ısınma konusundaki yaklaşımlarının 18 ay sonra yapılacak seçimlerde oy kullanırken kendileri için “çok önemli” olacağını kaydetti. 2016 seçimlerinde bu oran yüzde 33’tü.

Araştırmacılar, Demokratların önde gelen aday adaylarının çevre sorunlarına çözümler bulma noktasında baskı altında olduğunu belirtiyor. Yale İklim Değişikliği İletişim Programı Direktörü Anthony Leiserowitz, “Bu hakikaten Demokratların tabanı için en önemli konulardan biri” ifadesini kullandı.

Uzmanlar, şu ana kadar başkanlık için yarışan aday adaylarından, Beto O’Rourke ve Jay Inslee’nin detaylı iklim planı sunarken, Elizabeth Warren’ın bir dizi spesifik öneri getirdiğini belirtti. Demokrat aday adayları arasındaki yarışı önde götürdüğü görülen Joe Biden da iklim değişikliği konusunda baskı hissediyor.

‘Halk görmeye başladı’

Los Angeles’ta bulunan Kaliforniya Üniversitesi’nin Emmett İklim Değişikliği ve Çevre Enstitüsü’nden Sean Hecht, “Halk, ülkenin batısında dikkat çeken orman yangınları, Körfez Kıyısı ve Florida’da yükselen deniz seviyesi ve hava durumunun çiftçileri etkileme şekli sonucunda iklim değişikliğinin etkisini görmeye başladı” dedi.

Yapılan ankette, başkan aday adaylarının iklim değişikliği konusundaki görüşlerinin kendileri için “çok önemli” olduğunu söyleyen Demokratların oranı yüzde 64. Kayıtlı bağımsız seçmenlerde yüzde 34 olan bu oran, Cumhuriyetçilerdeyse yüzde 12’de kaldı.

Ortaya çıkan oranların iklim bilimine şüpheyle yaklaştığını açıkça dile getiren ABD Başkanı Donald Trump’ı sıkıntıya sokması beklenmiyor. Geçen yıl Kasımda Trump, iklim değişikliğinin feci ekonomik sonuçları olacağını öngören kendi yönetiminin raporuna “İnanmıyorum” diye karşılık vermişti. Fosil yakıtlardan yana politika yürüten Trump, özellikle “güzel, temiz kömür” kullanımını savunuyor.

 

Avrupalı gençler AP seçimlerine kendi partileriyle giriyor

Avrupa Birliği politikalarını belirleyen yaşlı siyasetçilere tepki gösteren Avrupalı gençler, yaklaşan AP seçimlerine kendi partileriyle girecek. Macar Momentum ve Alman Volt partileri seçimlerde iddialı.

Avrupa Parlamentosu (AP) Seçimleri’ne sayılı günler kaldı. Birliğe üye 28 ülkede oy verme hakkında sahip 370 milyonu aşkın kişi sandıklara gidecek. 23-26 Mayıs tarihleri arasında düzenlenecek seçimler, katılımın düşük olması nedeniyle her zaman eleştiri konusu olmuştu. Orta yaşlı nüfusun oy kullanma oranı yüzde 50’nin üstündeyken 2014 yılındaki AP seçimlerinde 18-24 yaş arası gençlerin sadece yüzde 28’i sandıklara gitti. Avrupa Parlamentosu’ndaki 750’yi aşkın milletvekilinin yaş ortalaması da 54’ün üzerinde.

Euronews’in haberine göre, Macaristan’da kurulan Momentum ve Almanya merkezli Volt Avrupa partileri bu durumu değiştirerek Avrupa Parlamentosu’na genç milletvekilleri sokmak, gençlerin sandıklara daha fazla katılımını sağlayarak yeni nesillerin sesini duyurmak istiyor.

Momentum, ülkesinde nisan ayında yapılan seçimlerde yüzde 3 oy alarak büyük başarı elde etti. Ancak yüzde 5 barajının altında kalarak milletvekili çıkaramadı. 30 yaşındaki Daniel Berg bu durumu değiştirerek partisi Momentum adına AP seçimlerine katılıp, gençlerin sesini duyurmaya çalışacak.

Özellikle gençler işsizlik ve yüksek emlak fiyatları gibi sorunlar üzerinde duran Momentum ayrıca Avrupa Birliği (AB) karşıtı, Rusya yanlısı tutumu ve aşırı milliyetçi çizgideki Macaristan Başbakanı Victor Orban ve partisi Fidesz’in politikalarını da sert bir dille eleştiriyor. Berg “Biz, insanlara hem AB yanlısı hem de Macar olmanın gurur verici olabileceğini göstermek istiyoruz. Bu iki kavram yan yana durabilir. Birbirine karşı olmamalı” diyor.

AB vatandaşları kendi ülkelerinde meclise girecek partileri belirliyor. Bu partiler de diğer ülkelerdeki milletvekilleri ve adaylarla siyasi duruşlarına göre ittifak kurarak Avrupa Parlamentosu’na girebiliyor. Macaristan’daki Momentum Partisi gibi Almanya’daki Volt Avrupa da gençlerden oluşan ve yeni neslin sesini Avrupa Parlamentosu’nda duyurmak isteyen bir başka siyasi oluşum.

Volt Avrupa’nın hedefi 25 milletvekili

Volt Avrupa, tıpkı Momentum gibi AB yanlısı ve aşırı milliyetçi partilere karşı bir duruşa sahip. Volt Avrupa’nın kurucusu 29 yaşındaki Paul von Loeper, aşırı sağ siyasilere seslenerek “Biz gençler parlamentoda aptalca şeyler yapan bir grup yaşlı insanın maaşı için vergi mi ödeyeceğiz? Hiç sanmıyorum.” diyor.

Volt Avrupa Almanya, Hollanda, İtalya ve Bulgaristan’da hatırı sayılır bir desteğe sahip ve AB genelinde 13 ülkede temsilcisi bulunuyor. Volt Avrupa’nın kurucuları AP seçimlerinde 7 farklı ülkeden en az 25 milletvekili çıkarmayı hedefliyor. Volt’un medya ve halkla ilişkiler sorumlusu 36 yaşındaki Cornelius Rahn “Şu andaki partiler sosyal adaletsizlik, göç ve iklim değişikliği gibi sorunlara çözüm bulamıyor. Bu sorunlar tek bir millet tarafından da çözülemez.” diyor.

Uluslararası Avrupa Hareketi de sahada 

Momentum ve Volt gibi gençlerden oluşan partiler AP seçimlerinde büyük potansiyele sahip gençleri oy kullanmaya ikna ederek siyasette yeni bir çığır açmaya kararlı. Bunun yanında merkezi Brüksel’de olan Uluslararası Avrupa Hareketi (European Movement International) adlı örgüt, kıtadaki göçmenlerin entegrasyonunu hızlandırmak, demokrasiyi güçlendirmek ve gençlerin siyasette daha fazla temsil edilebilmesi için müzik festivalleri düzenliyor, aktivistler, siyasiler, sendikalar ve ‘influencer’ları çeşitli etkinliklerle bir araya getirerek gençlerle buluşturuyor.

Glifosat içeren tarım ilaçları üreticisi Monsanto-Bayer’e karşı binler yürüdü

Dünya genelinde binlerce kişi, kansere neden olduğu iddia edilen glifosatı tarım ilaçlarında kullanan Monsanto-Bayer’e karşı yürüyüş düzenledi. 2013 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) başlatılan toplumsal eylemler, Fransa’nın başkenti Paris ve birçok kentte de yapıldı. Altı yıldır düzenlenen küresel pestisit karşıtı yürüyüşler, 2019’da farklı bir boyut kazanarak ilaçlarında glifosat kullanan Monsanto-Bayer şirketini hedef aldı.

Monsanto’yu satın alan Alman ilaç ve kimya şirketi Bayer, ABD’de şirketin Roundup tarım ilacı nedeniyle kansere yakalandığını söyleyen emekli çiftin açtığı davayı kaybederek 2 milyar dolarlık rekor tazminat ödemeye mahkum edilmişti.

‘Kolsuz, bacaksız bebekler’

Fransa’da bazı kırsal bölgelerde kolsuz ve bacaksız doğan bebeklerin sayısının artması da ülkedeki zararlı pestisit kullanımlarını gündeme getirmişti. Avrupa Parlamentosu üyesi Yannick Jadot, “Elimizdeki veriler bu sorunun pestisitten kaynaklandığını gösteriyor” diyerek Fransa devletini tarım ilacı pestisitin zararlarını görmezden gelmekle suçlamıştı.

Söz konusu tarım ilaçlarından Monsanto Roundup Türkiye’de de satılıyor.

Eğitim sistemi yine değiştirildi: Matematik seçmeli, Din Kültürü zorunlu

Liselere getirilen yeni eğitim sisteminde zorunlu derslerin sayısı azaltıldı, seçmeli dersler artırıldı. Matematik, felsefe ve tarih seçmeli oldu, Din kültürü ve Ahlak bilgisi yine zorunlu.

Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, liselere getirilen yeni sistemin detaylarını kamuoyu ile paylaştı. “2019-2023 Stratejik Planı” çerçevesinde hazırlanan yeni sistemde, zorunlu derslerin sayısı azaltılarak seçmeli derslerin sayısı artırıldı. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi zorunlu olurken, Matematik, Felsefe, Tarih dersleri seçmeli oldu

Yeni sisteme göre, ders sayısının 9’uncu sınıflarda sekize, 10 ve 11’inci sınıflarda dokuza, 12’nci sınıflarda ise yediye düşecek. Yeni ortaöğretim sistemiyle, lise eğitiminde bireyselleştirilmiş programların önü açıldı. Öğrencinin okulda bulunma süresi ve şeklinde değişiklik yapmayan MEB, ders sayısını azalttı. Ders içeriklerinde büyük değişiklik yapılmazken Türk Dili ve Edebiyatı, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi ile Bilgi Kuramı ve Uygulamaları dersleri zorunlu hale getirildi. Ders sayısı azaltılırken seçmeli derslerin sayısı artırıldı. Lise 11 ve 12’nci sınıflarda zorunlu ders sayısı üçe indirildi. Dersler, “Sosyal ve Beşeri Bilimler Grubu”, “Fen Bilimleri Grubu” adı altında birleştirildi. Yeni sistemin ilk sınavının 2024 yılında yapılacağını ifade Bakan Selçuk, üniversiteye giriş sınavının da sistem doğrultusunda değiştireceği belirtti.

‘Bilimsel eğitimi reddeden ideolojik hat’

Eğitim Sen Genel Başkanı Feray Aytekin Aydoğan, “80 darbesinin ürünü olan zorunlu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersleri her sınıfta zorunlu tutulmaya devam etmektedir. 12.sınıf sosyal bilimler zorunlu grup dersleri arasında temel sosyal bilim derslerine yer verilmezken Tasavvuf Edebiyatı ve İslam Felsefesi derslerinin yer alması bilimsel eğitimi reddeden ideolojik hattın devam ettiğini göstermektedir. Rehberlik ve danışmanlık çalışmalarının güçlendirilmesi, desteklenmesi yerine okullara Kariyer Ofisleri kurulması eğitimde özelleştirme politikalarının hızlandırılacağını bir kez daha deklare edilmektedir” dedi.

Yeni havalimanına rüzgar yüzünden uçaklar inemedi, TMMOB ‘uyarmıştık’ dedi

İstanbul havalimanı’na geçtiğimiz cuma akşamı aşırı rüzgar nedeniyle uçaklar iniş yapamadı. Uçaklar Çorlu ve kapatılan Atatürk Havalimanı’na yönlendirilirken, TMMOB, “Uyarmıştık ama bilimi değil, müteahhitleri dinlediler” dedi.

Rüzgar nedeniyle cuma günü yaklaşık 2 saat boyunca İstanbul Havalimanı’na uçaklar iniş yapamadı. TMMOB 2014 yılında hazırlanan raporu hatırlatarak, projenin risklerine dikkat çekti

Yeni açılan İstanbul Havalimanı’nda hava koşulları nedeniyle Cuma günü birçok uçak havada uzun süre tur atmak zorunda kaldı ve bazı uçaklar Tekirdağ Çorlu Havalimanı’na yönlendirildi. Airport haber, bazı uçakların şiddetli rüzgarın etkisinden dolayı havalimanını pas geçmek zorunda kaldığını, bazı uçakların yakın meydanlara yönlendirildiğini duyurdu. İstanbul Havalimanı’ndan kalkışların da bu süreçte kontrollü olarak gerçekleştirildiği belirtildi. Hava koşullarının düzelmesi ile inişler kısmen normale dönse de, çok sayıda uçak Tekirdağ-Çorlu Havalimanı’na yönlendirildi.

Uçuş takibi sitesi Flightradar’a göre, İstanbul Havalimanı’nın açılması sonrası taşınan ve ‘millet bahçesi’ yapılacağı açıklanan İstanbul Atatürk Havalimanı’na yönlendirilen uçaklar da oldu.

AA: Kümülonimbus bulutları yoğunlaştı

Anadolu Ajansı İstanbul Havalimanı’ndaki bazı seferlerde öğleden sonra etkisini artıran sağanak ve rüzgar nedeniyle aksamalar yaşandığını belirttiği haberde, “kümülonimbus (Cb) bulutlarının havalimanı çevresinde yoğunlaştığını’ belirtti.

Yaşanan kriz nedeniyle Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Twitter’dan açıklama yaptı. Açıklamada, “Biz bu tehlikeye dikkat çekmiştik ama onlar bilime değil müteahhitlere kulak verdiler” denildi.  Açıklamada, havalimanına yönelik 2014’te hazırlanan teknik rapordan ilgili bölüm de yer aldı. Raporda, proje alanının doğrudan deniz üzerinden gelen rüzgarlara açık olduğu, bunun da tehlike yaratacağı bilgisi dikkat çekti. CHP’li Barış Yarkadaş da twitter hesabından yetkililerin sıkıntının farkında oldukları için pilotlara suya iniş eğitimi verdiklerini söyledi; “şans eseri yaşıyoruz” dedi.

‘Yılın 107 günü rüzgarlı’

Havalimanıyla ilgili hazırlanan Çevre Etki Değerlendirmesi (ÇED) raporuna göre de, havalimanının inşa edildiği bölgede yılın 107 günü kuvvetli rüzgarlı, 65 günü ise yoğun bulutlu geçiyor. Meteoroloji Mühendisleri Odası Başkanı Sıtkı Erduran 2015 yılında yaptığı bir açıklamada, mevcut veriler itibariyle yerin havalimanı yapımına uygun görünmediğini söylemişti.

Ayrıca bölgede kış aylarında çiğ ve kırağı da sıklıkla görülen doğa olayları arasında yer alıyor.

Yeşiller solun neresinde?

Aral Gölü’nün sosyalist anavatan için yok edilmesinin, Sovyetler Birliği halklarının iyiliği için yapıldığı söylenebilir ancak sonuçta oluşan tahribat kapitalist batılı bir sermayenin de gerçekleştirebileceği doğaya karşı kayıtsızlık ve acımasızlık düzeyindedir.

Bir süredir yeşil ideolojinin kendini konumlandırmaya çalıştığı noktayı kendimce düşünüyorum. Yeşillerin kendilerini tarihsel olarak olmaları gereken yerde konumlandırmadıklarına ya da konumlandıramadıklarına karar verdim. “Sen de kim oluyorsun bu kararı veriyorsun” diye sorabilirsiniz. Bunlar benim naçizane görüşlerim zaten. Bu yazı ve sonrasında yazmaya devam edeceğimi umduğum bir grup yazı daha, aklımdaki fikirlerin mümkün mertebede derlenmiş hali olacaktır. Henüz çok net bir çerçevesi olmayan bu yazılara umarım yakında bir çerçeve çizmeyi başarabilirim.

Yeşiller solun neresinde?

Bu tartışmaya başlamak için bir temele ihtiyaç duyuyorum. Aşağıdaki basitleştirilmiş ilke ve ilişkileri bu temel olarak kabul edeceğim.

Yeşiller, en yaygın kullanımla kendilerini çevrecilik, şiddetin reddi, sosyal adalet ve tabandan demokrasi üzerine temellendiren ideolojik bir harekettir. Yeşillere destek veren kişiler çoğunlukla ekoloji, doğa korumacılık, çevrecilik, feminizm ve barış hareketlerine destek verenlerle ortak değerleri taşırlar. Yeşillerin ekososyalizm, ekofemizm ve ekoanarşizm ile bağlantıları vardır ancak bu hareketlerin ne derece yeşil politikanın parçası olduğu tartışmalıdır. Kendini sol politikalarla ilişkilendirmiş yeşillerin duruşuna zıt olarak da yeşil korumacılık ya da yeşil kapitalizm gibi sağ hareketler ortaya çıkmıştır.

Buraya kadarki, kendini yeşil hareketin bir parçası olarak görenlerin ya da Yeşilleri bir şekilde tanıyanların yeşil hareket konusunda hakaret içermeyen tanımları olabilir. Peki, Yeşilleri politik bir spektruma yerleştirirsek tam olarak nerede dururlar, ne dersiniz?

Şekil  1. 9 Eylül 2017’deki duruma göre Avrupa Birliği Parlamentosundaki grupların dağılımları

Şekil 1 bize Eylül 2017’deki AB parlamento dağılımını vermektedir. Frankfurt okulunun sınıflandırmasıyla en solda sosyalist sol ve en sağda aşırı sağ yer almaktadır. Peki, aralardaki diğer partiler ve siyasi gruplar bunların az ya da çok karışımı mıdır? Bunu anlamak için biraz geri çekilmek gerektiğini düşünüyorum.

Politik spektrum

Alışılagelmiş bir şekilde sol ve sağı tek eksenli bir düzleme yerleştirdiğimizde Eylül 2017’deki Avrupa Parlamentosu’nda Yeşiller ve Yeşil Sol hareketler Şekil 2’deki gibi bir konum elde ediyorlar. Şekil 2 ve sonraki şekilleri bir tür analoji için çizdiğimi, bir ölçüm sonucu çıkmadıklarını belirtmem gerekir.

Şekil 2 AB Parlamentosu 2017 Eylül dağılımı ve Yeşiller

Bu politik spektrum aslında bizlere Fransız devriminin bir mirası. Muhafazakârlar bir yere, yenilikçiler bir yere. Ancak bu dağılımı tarihsel olarak anlamak için bir noktayı atlamamak gerekir. Fransa Ulusal Meclisi ve ardından gelen diğer meclislerdeki bu oturma düzeninin politik şartlara (darbeler, imparatorlar, ikinci/üçüncü cumhuriyetler gibi) göre değişiklik göstermesi ve günümüzdeki kavramlara ulaşması zaman alsa da bu meclislerdeki temsilcilerin çoğunluğu Fransa’ya inanmıştır. Peki ya ortak paydalar azalıyor, farklılıklar artıyorsa?

1930’lu ve 1940’lı yılların dünyasının, sözümü getirmek istediğim durumu iyi temsil ettiğini düşünüyorum. Bir tarafta İngiltere, Fransa, sonrasında Amerika gibi bugün batı medeniyeti dediğimiz değerleri savunan Müttefikler, bir tarafta aşırı sağda duran Almanya, İtalya, Japonya ve onların uydu devletlerinden oluşan Mihver güçler ve diğer tarafta Sovyetler Birliği. 1940’lı yılların sonlarına rastlayan NATO ve Varşova Paktı’nı şimdi anlatacağım ilişkilerden ayrı tutuyorum.

Bu tarafların her birinin perspektifinden diğer ikisini aynı görmek aslında son derece mümkündür. Komintern açısından iki taraf da emek düşmanıdır, Müttefikler açısından iki taraf da otoriteryan ya da Almanya açısından Mihver güçler de dâhil olmak üzere herkes ari ırkın düşmanı olabilir. Dışarıdan bir gözlemci olarak bu tarafları biz tek eksenli bir sınıflandırmaya soksak, mesela emek açısından Müttefikleri ve Mihver güçleri aynı ya da en azından oldukça yakın bir yere koyabilirdik. Ancak bir tarafın ölüm fabrikaları inşa etmesi ve diğer tarafın kendi toplumu içindeki anti-semitizme rağmen bunu devlet politikası haline getirmemiş olması, küçük değil aslında büyük bir farktır. Bu durumda Şekil 3’te yer alan üretim araçlarına sahiplik ve sınıf çatışması açısından politik spektrumdaki konumlandırma Şekil 4’teki üretim araçlarına sahiplik ve faşizm açısından konumlandırmaya dönüştürülebilir. Bu şekli doğru okumak için bir not ekleyeyim. Köşeler bir ideolojinin en katıksız hali, çizgiler üzerinde hareket ise sadece bu iki ideolojinin karışımlarını ifade etmektedir. Üçgenin içindeki alan ise az ya da çok üçünün karışımıdır. Bu noktada tekrar etmek isterim ki şekiller analoji için çizildiğinden ölçeğin bir anlamı yoktur.

 

Şekil 3 Üretim araçlarının paylaşımı açısından Komintern, Müttefikler ve Mihver Güçler
Şekil 4 Üretim araçlarının paylaşımı ve faşizm açısından Komintern, Müttefikler ve Mihver Güçler

Son olarak Şekil 4’e Eylül 2017’deki AB Parlamentosundaki grupları yerleştirmeye kalksaydık sanırım Şekil 5’teki gibi bir sonuç elde etmiş olurduk. Yine bir ölçek söz konusu değildir.

Şekil 5 Eylül 2017’de AB Parlamentosundaki grupların tahmini dağılımı

Şekil 5’ten ötürü yapabileceğimiz yorum, Yeşillerin ve Sosyalist Solun farkının; üretim araçlarından daha çok pazara ekonomisine inançlarında yatıyor olmasıdır. Konuyu oldukça basite indirgeyerek bu yorumu yaptığımın farkındayım.

1980 sonrası siyasetin, sağda büyük bloklar ve solda parçalı yapılara dönüştüğünü söylemek yanlış olmaz. Küreselleşmeye başlayan dünya ve Sovyetlerin ideolojik yenilgileri sırası ve sonrasında solda yaşanan kopuşla sol, kendini küçük gruplarda mikro siyaset içinde buldu. Bu mikro siyaset her şekilde birbirinden farklılık gösterebiliyor ve konusu cinsiyet rolleri, kadın, çocuk, çevre, hayvan hakları ve bunun benzerleri ve hatta kombinasyonları olabiliyor. Tam da bu sıralarda ortaya çıkan Yeşillerin kendilerini temellendirdikleri çevrecilik, şiddetin reddi, sosyal adalet, tabandan demokrasi, 1980’lerden başlayarak öyle ya da böyle birçok siyasi grup ve harekete de nüfuz etti. Artık mesela çevre felaketi de devrimden sonra çözülebilecekti. Bu fikirlerin kaynağı Yeşiller olmasa da bunları reel sosyalizmden önce benimsemiş oldukları bir gerçek. Zaten Yeşiller’in ne olduğuna ve nasıl bir araya geldiklerine baktığımızda Bahro’nun ifade ettiği üzere sola yakın ancak sosyalist olmayan grupların bir bütünü oldukları ortaya çıkar. [1]

Yeşilleri oluşturan grupların ya da Yeşillerin de içinde bulundukları sol yelpaze içindeki yapıların, bu az ya da çok farklarını ifade etmek için Şekil 5’teki gibi bir başka eksene ihtiyaç duyulduğunu düşünüyorum. Bu noktada Landauer’e bir şekilde kulak vermek diğer ekseni bulma konusunda yardımcı olabilir. Landauer’e göre, Marx’ın savunduğu ekonomik sistemin temelindeki yapıların kapitalizmle olan benzerliğinden ötürü Marksizm bir devlet kapitalizmine dönüşecektir. Ona göre “Kapitalist sistem işçinin kendisini bir sayıya indirger. Teknoloji, kapitalizm ile ittifak halinde, işçiyi makinenin çarklarının bir dişlisi haline getirir. Nihayet devlet, kapitalistin işçinin ölümünün yasını tutması için bir neden olmadığı gibi ölüm ve kazalarda bile kapitalistin herhangi bir şekilde kişisel olarak buna dâhil olması için bir gereklilik olmadığını görür”. [2]

Landauer’in bu yaklaşımına verilebilecek iyi bir örnek Aral Gölü’nün sosyalist anavatan için yok edilmesi olabilir. Gölün başına gelenin, Sovyetler Birliği halklarının iyiliği için yapıldığı söylenebilir ancak sonuçta oluşan tahribat kapitalist batılı bir sermayenin de gerçekleştirebileceği doğaya karşı kayıtsızlık ve acımasızlık düzeyindedir. Buradaki en temel fark üretim araçlarına sahiplik ve elde edilenlerden fayda sağlayan taraflardır.

Yine Landauer’e göre “Yeryüzü bize geri verilmelidir. Yeryüzü kimsenin mülkü değildir. Ancak yeryüzünün efendisi olmadığında insanlar özgür olabilir.” [2] Bunu insan odaklılık ve doğa odaklılık olarak okumanın mümkün olduğu inancındayım.

Bu fikirden yola çıkarak Şekil  4’ü sosyalizm – pazar liberalizmi, ekosentrizm – egosantrizm grafiğine dönüştürmek mümkündür. Burada ekosentrizm azami doğa odaklılığı, egosantrizm azami insan odaklılığı temsil etmektedir. Azami insan odaklılık bu skalada kendine aşırı sağ olarak yer edinebilir. Şekil 6 bu yeni ekseni Eylül 2017’de AB Parlamentosundaki grupların dağılımı ile göstermeye çalışmaktadır. Grupların konumları bir ölçüme değil ancak benim gözlemlerime ve yorumuma dayanmaktadır ve analoji amacıyla yerleştirilmiştir.

Figür 6 Üretim araçları ve insan merkezlilik/doğa merkezlilik açısından politik spektrum ve Eylül 2017 yılındaki AB

Bu gösterimdeki ekosentrizm pekâlâ Malthusçu derin ekolojik bir perspektifi temsil edebilir. Bu durumda ekosentrizmin aksi ucuna yerleştirilen egosantrizm, aşırı sağ ve tamıyla doğadan kopuk insan merkezli yapıları temsil edecektir. Burada iki eksenli gösterimin amacı, bir yanda ideolojik üst yapı için bir ölçüt oluştururken diğer yanda sosyoekonomik taban için bağımsız başka bir ölçüt kullanmaktır.

Ayrıca, bu temsil içine insan ve doğa merkezlilik açısından sınırlar eklemenin anlamlı olduğunu düşünmekteyim. Üst sınır iklim değişikliğiyle mücadele için Jonathon Porrit’in ifade ettiği yeşil hareketin tarihsel rolünde sistemin evrilmesi gereken doğa merkezlilik ölçütüyse, alt sınır biri ya da birilerinin bulaştığı faşizm ve benmerkezcilik illetinden kurtulamayacakları nokta olacaktır.

Literatürde politik spektrumu birden çok eksenle göstermeye çalışan örnekler vardır. Ancak şimdiye kadar doğa ve insan ilişkileri üzerinden bu sınıflandırmayı yapan bir çalışmaya denk gelmedim. Bu konuda tavsiyelere de açığım.

Şimdilik burada bırakıyorum. Bitirmeden son bir şekille reel sosyalizm ve kapitalist batının Şekil 6’da nereye denk düşebileceğine dair fikrimi paylaşayım. Bu konuyu yazmaya devam edeceğim.

Şekil 7 Reel sosyalizm ve kapitalist batının üretim araçlarına sahiplik ve insan/doğa odaklılık açısından yerleşim analojisi

(1) Rudolf Bahro, Nasıl Sosyalizm? Hangi Yeşil? Niçin Tinsellik?, Çeviren: Tanıl Bora, Ayrıntı Yayınları, 1996.

(2) Ümit Şahin, Yeşiller ile Sosyalizmin Tarihsel Kesişme Noktası Anarşizm mi?, Üç Ekoloji, Sayı 8, 2010.

(3) Jonathon Porrit, Yeşil Politika, Çeviren: Alev Türker, Ayrıntı Yayınları, 1989.

(Yeşil Gazete) 

İt kavunu!

İtalya’nın güneyinde, tam da çizmenin topuğu olan bölgenin adı Puglia’dır. Epey kurak yapısı ve üç yanını saran denizlerin desteğiyle bölge, zeytincilik, bağcılık ve balıkçılığıyla ünlüdür. İtalya’nın zeytinyağının %50’sinin bu bölgeden geldiği söylenir. Puglia bölgesini zeytinlere dadanan, onları kurutması ile ünlenen xylella fastidiosa ile de duymuşsunuzdur belki.

Xylella, aslında zeytinden turunçgillere kadar epey geniş bir alanda etkili bir hastalık. Gazetelerde belki okumuştunuz. Zeytinlere asırlık ya da yeni/genç ayırmaksızın musallat olan bu hastalığa dair pek çok hikaye mevcut. Xylella’yı çok uluslu tarım şirketlerinin, tarım ilaçları ve hastalıklara dayanıklı zeytin çeşitlerini yetiştiricilere zorlamak amacıyla geliştirildiğini söyleyen de var, endemik olduğu Kosta Rika’dan bölgeye “ithal” bitkilerle taşındığını da… Kimileri 1950’lerden bu yana bölgede bu hastalığı gördüklerini anlatıyorlarsa da bir başka değerlendirme de turistik yatırımcıların zeytin arazilerini golf sahalarına ve turistik merkezlere dönüştürmek için Xylella’yı kullandığı yönünde. İklim değişikliği, toprak gaspı, küresel ekonomi… katman katman konuşulabilecek konu. Duymamıştıysanız da, kulağınızın bir kenarında dursun. Bademlere dadanan bir türünün Şanlıurfa’da görüldüğünü de ekleyeyim.

Bundan dört yıl kadar önce, bir erken yaz dönemi toplantı için bölgeyi ziyaret ettiğimde, Ugento’nun iki km dışında, haritaya bakıp işaretlemek istesek Gallipoli ve Santa Maria di Leuca Cape arasında bir yere düşen, üzerinde 16. yüzyıldan başlayarak 19. yüzyıla kadar inşa edilmiş binalarıyla 40 yıla yakın bir süredir ekoturizm kategorisinde hizmet veren bir çiftlikte kaldım. Devasa kaktüsleri, dizi dizi limon ağaçları, hemen her yerde yükselen zeytinlikleri ile muazzam bir araziydi.

Yemek meselesi, odama daha yerleşmeden sorduğum soru oldu, zira İtalya bir vegan için sonsuz ıstırap olabiliyor. Gülümsediler ve “bizim yemeklerimiz kuzeye benzemez” dediler. Bu hafta size orada yediğim bir makarnadan yola çıkarak Mardin’den gelen ekim dikim haberleri ile birleşen bir örgü eşliğinde bolca nohut hikayesi anlatmak istiyordum ve kaç gündür de notlar alıyordum bunun uğruna ama… sabah dışarı çıktığımda çiçeği üzerinde bir dikenli bitki ayağıma dolanıp bana Torre Casciani’deki ilk sabah kahvaltımı hatırlatmasaydı…

Bu tabak bizzat bana sunulan haliyle Puglia kahvaltım. Ekmeğine frisella diyorlar. Bizdeki adıyla, peksimet. Bodrum peksimetinden bilirsiniz. Bir de Girit paximede’i var, dakos dedikleri salata/mezenin ana malzemesi. Aşağıda solda fotoğrafını gördüğünüz Bodrum, sağda gördüğünüz ise benim imal ettiğim Girit peksimeti. Üçü de kuru, üçü de koyu renkli.

Puglialılar sıklıkla durum buğdayı (makarnalık sert buğday) unuyla ya da gelenek olduğu üzere arpa unuyla ama illa ki iki kez pişirerek imal ediyorlar bu dayanıklı ekmek türünü. İki kere pişiriliyor olması evrensel; Giritliler ve Bodrumlular da vaktiyle arpa kullanırlarmış. Şimdilerde fırınına bağlı sanırım. Arpa, hani Fransız devrimindeki ekmeğin kara malzemesi, içerdiği muazzam proteine rağmen uzun yıllardır atlara ve eşeklere layık görünen bir tahıl. Biz, malumunuz, buğday yiyoruz medeniyetimiz gereği. Bu dönemin ekmeğinin karası da olsun olsun tam buğdayın beyazlatılmamışlığıyla hafif esmer bir ton oluyor.

Her neyse.

Peksimet tarifini ya da unların değerini konuşmayı bir başka sefere bırakalım zira Ugento, Bodrum ve Girit’i birbirine bağlayan peksimetse de, bu peksimetin üzerine konulanlar benim konum! Her biri bu iki kere pişmiş, kara ve kuru ekmeklerin temeli aynı; denizci tayınları. Bir çıktı mı haftalarca dönmeyen balıkçı için yapılıyorlar ve adları en çok kakavya gibi balık yahnileriyle anılıyor. Karada yiyenleri de var peksimetlerin, elbette; Giritliler domates ve feta, Bodrumlular gambilya favası ve Puglilalılar da mesela domates, kırmızı soğan ve kapari ile tüketiyorlar..

Nihayet konuya geldik!

Kapari. Sabah sabah ayağıma takılan dikenli bitki!

Aslında kendisiyle aramın hiç hoş olmaması gerekiyor. Bizim yaşının yüzü aştığını düşündüğümüz bir sıkımhaneden döndürdüğümüz evimizin ön cepheden, kış boyu su almasının yegane sebebi evle kaldırım arasından fışkırarak çıkan bu dikenli ve saçaklı bitki ve yine de ben her gördüğümde çiçeklerini, kocaman gülümsemekten alıkoyamıyorum kendimi. Zira, belki de fabrika ayarları bana benzeyen daha milyarlarcası gibi, bu mevsim hep toplama, kurutma, turşulama ve saklama arzusuyla doluyum ve kapari tam da benim kalemim!

Yukarıda, fotoğrafta gördüğünüz açmamış tomurcuklar, benim lugatımda orta boy kapari çiçeği diye geçiyor. Azıcık daha küçüklerini toplamak gerek aslında. Aşağıda gördüğünüz üç fotoğraf da geçen yılki toplayıcılığımdan. Kıyaslarsanız fark edeceksiniz boylarını, büyükler. Bu boyları toplamayın. Ben bir yıl sizin için denemiş olayım, siz hiç girişmeyin. Çiftçiliği sonradan olan bir arkadaşıma, çiftçiliği atadan olan komşusu demiş, “kaç hasat göreceksin ki” diye. Biz kaç göreceğiz bilmem, benim hasat tecrübemi kendinizin sayın: Tomurcuklar ne kadar küçük o kadar iyi. Ona göre toplayın.

 

İyi de, niye?

Elin Ugento’sunda peksimetin üzerinde domatesle yemişliğimden ötesi var elbette. Öncelikle mevsimi. Bizim kapının önündeyse, kesin dağda taşta her yerde çıkmasının eli kulağında. Mevsiminde çıkan, dağdan bayırdan toplayabileceğiniz hiçbir şeyi atlamayacaksınız, kaçırmayacaksınız. Bu birinci, ikinci ve üçüncü kural. Dördüncüye kural demeyelim, sebep diyelim: Fevkalade besleyici! Şaka değil, 100 gr arpada 12, chiada 17, bademde 21 gr olan protein, kaparide 24 gr mesela. Ayrıca muazzam antioksidan özellikler taşıyor. Üstüne, bu otun tomurcuğundan yaprağına ve meyvesine her yanını turşulayabiliyoruz, bu da fermente ürün demek. Bağırsaklara mutluluk yani! Ugento’daki kahvaltı bahane, kapariyle muhabbet edelim biraz.

Dik veya yatık olarak büyüyen ve dikenli bir bitki olan kaparinin, tropik ve subtropik tüm kıtaların doğal florasında var olduğunu yazıyor kaynaklar. Bizde de Akdeniz ikliminin hakim olduğu (Doğu Karadeniz ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri dahil) illerde doğal olarak yetişiyormuş. Özellikle zeytin ve badem alanlarında, diyorlar, 1800 metreler dahil, her yerde yetişirmiş. 250 kadar türü varmış. Yani kurtuluşunuz yok; kıra, bahçeye bir çıkıp bakacaksınız. İspanya’nın milli bitkisi, İtalya’nın da yetiştiriciliğinde şampiyon olduğu bu diken, killi toprağa ve güneşe bayılıyor. Ararken öyle arayın. Ayrıca kökü 20 m’ye kadar iner diyorlar ki, bizim binanın ön cephesinin neden su aldığının daha iyi bir açıklaması yok! Yine de aşkım baki; kedi tırnağı, gebre, gebere, geber otu, gavur bostanı, yumuk, kepekçiçek, beri keperi, it kavunu, hint hıyarı, ama en çok kapari de kapari!

İyi tuz ve iyi su mühim…

Mevsim yeni başlıyor Kuzey Ege’de. Hani 19 Mayıs ya da Ramazan Bayramı deyip tatil yapacaklardansanız ve yolunuz bizim buralara düşecekse, kesinlikle iyi tuz (iyotsuz, yani) ve kavanoz da getirin yanınızda. Çalıları çiçeklerinden kolay tespit edersiniz. Henüz meyvelerine (karpuz) zaman var bence. O yüzden ilk tarifi taze yapraklar ve tomurcuklar için vereyim:

  • toplayabildiğiniz miktarda küçük kapari tomurcuğu ve taze, yeşil kapari yaprağı
  • %5’lik salamura
  • iyi kalite üzüm sirkesi

Salamurayı ne kadar hazırlayacağınızı siz tayin edeceksiniz, kavanozunuz ve topladığınız kapariler ölçünüz olsun. 1 litre suya 50 gr tuz, tam %5’lik salamuraya tekabül eder. Suyu ısıtmanıza gerek yok ama kavanozunuzun, ellerinizin ve kullanacağınız başka ne varsa tümünün temiz olduğundan emin olun. Su, iyi su olacak şüphesiz. Musluk suyu çok makul bir seçenek değil. Kavanozunuzun da cam olmasını tercih edin.

Kapari tomurcuklarını ve yapraklarını iyice yıkayın, süzün. Hepsini tek seferde alacak geniş bir tencerede su kaynatın ve tomurcuklarla yaprakları kaynayan suda 2-3 dakika kadar “korkutun”. Yeniden kevgire aldığınız kapari yaprakları ve tomurcuklarını el değer ısıya gelince kavanoza yerleştirin, üzerine, kavanozunuzu tepesine kadar dolduracak usulde eşit miktarda salamura ve sirke ile doldurun. Yani, 250 mlt salamura koyacaksanız, yaprakların ve tomurcukların üzerine, 250 mlt de sirke koymayı ihmal etmeyin.

Kapağını kapatın ve serin, karanlık bir dolap kenarına yerleştirin kavanozunuzu. En az bir ay varlığını unutun. Bir ay sonra açın, tadın, lezzetini beğendiyseniz suyunu süzerek daha küçük kavanozlara aktarın ve buzdolabına dizin. Bu halleriyle bir yıla kadar dayanıyorlar.

Her şey ‘mis kategorisinde’ olmalı

İkinci tarif, yukarıda, kavanozlu hallerini gördüğünüz kapari karpuzları için:

  • topladığınız kapari meyvelerini (ki o tomurcuklar önce çiçek olacaklar, sonra o çiçeklerden bu karpuzlar oluşacak) boylarına göre ayırın, her bir boy için bir kavanoz hazırlayın
  • her kavanoz için iki-üç taze asma yaprağına ihtiyacınız olacak, ben bazen koruk da bulabiliyorum kapari karpuzlarıyla eş mevsimde, bulursanız iki-üç de onlardan ekleyebilirsiniz
  • %5’lik salamura

Aynı yukarıda anlattığım usulde, iyi su ve iyi tuzla salamuranızı hazırlayın. Kavanozlarınız temiz olsun, elleriniz ve kullanacağınız başka ne varsa, kaşık vs. hepsi mis kategorisinden olmalı. Sadece cam kavanoz kullanın, cam sahiden sağlık. Şimdi, boylarına göre ayırdığınız ve yıkadığınız kapari meyvelerini (karpuzlarını), aralarına yerleştirdiğiniz üç asma yaprağı ile beraber, kavanozlara koyun. Eğer koruk da varsa elinizde, koruklardan da ikişer üçer bırakın içlerine.

Salamura ile tepeleme doldurun kavanozları ve serin ve karanlık bir köşede iki hafta unutun kaparilerinizi. İki hafta sonra dolaba kaldırın, yazın sıcağı bela olmasın başlarına. En az üç ay da böyle unutun onları. Sonbaharda açın ve bir sonraki mevsime kadar saklamak üzere özenle, keyifle ve gururla tüketin.

Puglia’nın zeytinlerinden Mutluköy’ün kaparilerine etrafı gözlememiz ve notlar bırakmamız gereken zamanlar bunlar. Mevsimler normal dışı, ekoloji çöküşün arefesinde. Bir kaç notum var, dursun burada, takibini yapanlara iz niyetine: Bu yıl zeytin ağaçlarında bol çiçek var. Ama her bir ağaç bir o kadar dertli, üzerleri bu çiçeklerin pamukçuk kaplı. Yukarıda Kozak’ta, son 6-7 yıldır ürünü hızla azalan çamların da bu pamukçukla kaplı olduğu söyleniyor.

Mürverler çiçek açtılar, sarı kantaronlar yüzlerini gösterdiler. Kelebek ve arı miktarında ciddi bir fark var bu yıl. Kelebeklerin göç dönemi diye okudum, heyecanla izliyorum varlıklarını ve arılara elbette seviniyorum ama aşağıdaki bir zeytinlikte, iki gün önce ilaçlama yapıldığında on iki tane yılanın yukarı yöne kaçışına tanıklık eden komşumdan da bahsetmem gerek; zeytinci bu yıl pamukçukla mücadele ederken acaba bu arıların başına neler gelecek?

Bizden az aşağısı Altınova, önemli tarım bölgesi. Vaktiyle pamuk ekilir, pamuğun içine de karpuz bırakılırmış. “Tadı muazzamdı”, dedi, yan köyden, yıllarını pamuk ve karpuz yetiştirerek geçirmiş Erdoğan abi. Tohumu var hala. Zeytinin içine ekiyor artık, “pamuk ekilmiyor ki”, dedi. Tam zamanıymış. Bana da verdi tohum, bu hafta hem kavun, hem de karpuz ekeceğiz bahçeye. Yüzümü kızarttım, “eski pamuk tohumun da var mı” dedim, yokmuş ama soruşturacak.

(Yeşil Gazete)

Cogito Dergi’nin yeni sayısı çıktı: Yerküre krizi, dönüşen insan

Üç aylık düşünce dergisi Cogito, 93’üncü sayısıyla raflardaki yerini aldı. “Yerküre Krizi, Dönüşen İnsan” dosyasını açan dergi, “Isınan Yeryüzünde Doğa ve İnsan” yazısı ile başlıyor.

Tema, insanın doğayla ilişkilenme biçimleri, özneleşme ve toplumsallaşma sürecinde hem iç doğasını hem dış doğayı alt etme girişimlerinin, kadim zamanlardan bu yana anlatıların ve efsanelerin merkezi teması oluşundan yola çıkarak belirlenmiş. Derginin bu sayısında Fatih Altuğ, Özen Nergis Dolcerocca, Ezgi Ece Çelik, Zeynep Talay Turner, Eric Sean Nelson, Ted Toadvine, Meliz Ergin, Bill Devall & George Sessions, Murray Bookchin, Dipesh Chakrabarty, Timothy J. Lecain, Bernard Stiegler, Camille Riquier – Bruno Latour, Mine Yıldırım – İmge Oranlı, Andreas Malm, Banu Yobaş, Kate Brown gibi isimlerin yazıları yer alıyor. Kapak görseli ise Sevgi Akyüz Yaman tarafından tasarlanmış.

Dergide yer alan metinler ve yazarları şöyle:

  • Isınan Yeryüzünde Doğa ve İnsan– Şeyda Öztürk

Fatih Altuğ: Hayy bin Yakzan’da Doğa, İnsan ve Yalnızlık
Özen Nergis Dolcerocca: Gılgamış Destanı ve Siyasi Egemenliğin Ekolojik Temelleri
Nazile Kalaycı: Annelik, Hayvan-Oluş, Yeryüzü

  • Yerkürelilerin Ortakyaşamı Mevcut Ortaklıklar, Yeni Yaşamlar -Ezgi Çelik

Zeynep Talay Turner: Ayı Adam – Bir Film Etiğinden Hayvan-Öteki Etiğine
Eric Sean Nelson: Levinas ve Adorno: Bir Doğa Etiği Olabilir mi?
Ted Toadvine: Arzunun Önceliği ve Ekolojik Sonuçları

  • Ekoeleştiri ve Dolaşıklık Poetikası – Meliz Ergin

Bill Devall & George Sessions: Derin Ekoloji
Murray Bookchin: Derin Ekolojiye Karşı Toplumsal Ekoloji

  • Tarihin İklimi: Dört Tez -Dipesh Chakrabarty

Timothy J. Lecain: Yeni Hümanizmin Habercisi – Chakrabarty’nin “Dört Tez”inin Radikal Sonuçları

Bernard Stiegler: Antroposenden Çıkmak

Camille Riquier – Bruno Latour: İnsandan Yoksun Bir Yeryüzü, Yeryüzü’nden Yoksun İnsanlar
Mine Yıldırım – İmge Oranlı: Şiddet ile İhtimam Arasında: Dört Ayaklı Şehir ve İstanbul’un Köpeksizleştirilmesi
Andreas Malm: Isınan Bir Dünyada Devrim – Rusya ve Suriye Devrimlerinden Dersler
Banu Yobaş: Mühendis Gözüyle Ekolojik Tahribata Bir Örnek: BP Çevre Felaketi
Kate Brown: Sevgili Yoldaşlar! Çernobil’in Antroposen’de Bıraktığı İz

 

Kenti bahçeleştirmek için: Kent Bahçesi Kılavuzu

ÇEKÜL Vakfı,Türkiye’de kent bahçeciliğini yaygınlaştırmak üzere Bahçecinin El Kitabı hazırladı. Farklı uzmanlık alanlarından gelen bir ekibin hazırladığı ve digital ortamda erişime açılan kitap, kent bahçeciliği hakkında temel bilgileri paylaşıyor, kentlerde kendi bahçesini yaratmak isteyenlere kılavuzluk ediyor.

Bahçeciliğe ilgi duyan bireylere, mahallelerinde ya da kentsel yaşam alanlarında bir imece hareketini başlatmak isteyen gruplara veya kamusal mekânları etkinleştirmeye çalışan yerel yönetimlere kaynaklık etmesi amacıyla basılan Bahçecinin El Kitabı, bir temel başlangıç rehberi.

Kent bahçeleri nedir?

Kent bahçeleri, kent dokusu içinde rekreatif amaçlara yönelik bitki yetiştirilmesini sağlayan ortak mikro tarım alanlarıdır. Kentin içinde küçük boşluklarda, arka bahçelerde, apartman avlularında, atıl kalmış arsalarda; yenilebilen sebze/meyve gibi bitkiler, aromatik otlar, süs bitkileri yetiştirmek üzere “bahçeleştirilen” yerlerdir.

Ekolojik mekânlar olmanın ötesinde, sosyal mekânlar olarak da kentlerin sürdürülebilir gelişiminde önemli bir araç olan kent bahçeleri, sivil inisiyatifle yönetilen müşterek alanlar; otonom ortak üretim nişleri olarak değerlendirilebilir. Farklı toplulukları ortak bir amaç etrafında birleştirerek köprü kuran ve arayüzler oluşturan bu alanlar, katılımcı demokrasinin güçlenmesi için gerekli iklimi sağlama amacı da güder.

Doğa ve kültür eksenli kentsel koruma ve canlandırma stratejilerini yerelde ve yerelin kaynaklarıyla geliştirmeyi ve uygulamayı kendine ilke edinen ÇEKÜL Vakfı, kent bahçelerini Merzifon, Kadıköy, Payas gibi pek çok merkezde bir kentsel müdahale yaklaşımının parçası olarak ele alıyor. Kılavuz kitapta, kent bahçeleri de listeleniyor.

Kent bahçeciliğine dair uygulamalarınızı [email protected] adresi üzerinden vakıfla paylaşabilirsiniz.

Bahçecinin El Kitabı için tıklayın