Hollanda’nın başkenti Amsterdam’da Belediye Meclisi bundan böyle düzenleyecekleri resmi etkinliklerde vejetaryen bir menü sunacaklarını duyurdu.
Hayvan Partisi (PvdD) tarafından bir süre önce gündeme getirilen ‘resmi etkinliklerde vegan menü servis edilsin’ önerisi, Amsterdam Belediye Meclisi’nde kısmen kabul edildi. Meclisin çoğunluğu, bu önerinin ‘fazla ileri gittiğini’ savundu ancak vejetaryen menüyü destekledi.
Karara göre hayvansal gıda içermeyen yiyecekler yerine şimdilik sadece vejetaryen gıdalar servis edilecek. Ayrıca konuklar hâlâ et ve balık yiyebilecekler ancak bunu önceden belirtmeleri gerekecek.
Sözleşmeler yenilenecek
Sputnik’in haberine göre, karar belediye meclisi tarafından onaylanmasının ardından yürürlüğe girecek. Kural gereği yemek şirketleriyle yapılan sözleşmeler 1 Ocak itibariyle geçerli olduğu için, yeni düzenin yılbaşından itibaren tam anlamıyla uygulanması bekleniyor.
Kamuoyuna et tüketiminin azaltılması çağrısı yapan PvdD, Hollanda meclisinde de beş milletvekiliyle temsil ediliyor. PvdD, et yemenin sadece kalp ve damar hastalığına yol açmadığını aynı zamanda çevre için de zararlı olduğunu savunuyor.
Belediye Meclisi vejetaryen standartları benimseyen ilk resmi kurum değil. Geçen sene de Eğitim, Kültür ve Bilim Bakanlığı da benzer bir uygulamayı hayata geçirmişti.
Şaban Vatan’a hakaret ve iftira davası açan Canikli, “Bu vesileyle iddiaların açıklığa kavuşturulması ve adaletin yerini bulmasını içtenlikle temenni ediyorum’ dedi.
Şaban Vatan’ın, 11 yaşındaki kızı Rabia Naz Vatan’ın ölümünü örtbas etmekle suçladığı, AKP Genel Başkan Yardımcısı Nurettin Canikli, sosyal medya hesabından Şaban Vatan hakkında dava açtığını duyurdu. Canikli, baba Şaban Vatan’ın kendisine iftira attığını ve hakaret ettiğini iddia etti.
Canikli, Twitter hesabı üzerinden şu mesajları paylaştı:
“Rabia Naz Vatan’ın ölümüyle ilgili olarak baba Şaban Vatan, şahsımı olayı örtbas etmekle suçlamıştı. Bunun ardından, sosyal medya hesabımdan olayın örtbas edilmesi veya yönlendirilmesi iddialarına ilişkin olarak olarak; hiç bir ilişkimin bulunmadığını, olayın tüm gerçekliği ile bir an önce ortaya çıkartılması gerektiğini, eğer soruşturma sürecinde herhangi bir müdahelem olduğu iddiası var ise bununla ilgili olarak hakkımda savcılığa suç duyurusu yapılması gerektiğini ve gerçeğin ortaya çıkması için gerekirse dokunulmazlığımın dahi kaldırılabileceğini açıkladım.
Bunun yanında, İçişleri ve Adalet Bakanlarımızı arayarak; konuyla ilgili tüm iddiaların kapsamlı olarak acılı babanın iddia ve şüphelerini de giderecek şekilde yeniden araştırılması ve soruşturulmasını, gerçek ne ise bir an önce ortaya çıkartılmasını talep ettim. HSK, daha önce yapılan soruşturmanın usulüne uygun yapılıp yapılmadığını belirlemek için müfettişler görevlendirdi. Ayrıca soruşturma yeni baştan başlatıldı.
İçişleri Başkanlığı da olayla ilgili olarak yeniden inceleme başlattı. Ayrıca, tarafsız sivil inisiyatifler olayın aydınlatılması için çalışma başlattı.
Ben de Rabia Naz Vatan’ın ölümünün araştırılması için TBMM’nde grubu bulunan tüm siyasi partilerin katılımıyla oluşturulacak Meclis Araştırma Komisyonu kurulması ve olayın bütün yönleriyle TBMM tarafından da incelenmesini talep eden araştırma önergesi verdim. Bütün bunlara rağmen baba Şaban Vatan, şahsımla ilgili olarak sosyal medya üzerinden hakaret ve iftiralarına devam etti.
Uzun bir süre babanın acılı olduğu ve acısından dolayı bu tür davranışları sergilediğini düşünerek dava açmadım. Hatta ilk etapta açtığım davayı da geri çektim. Ancak, devam eden ve dayanılmaz boyutlara ulaşan iftira ve hakaretlerine karşı hukuki yola başvurmak ve bunlarla ilgili olarak dava açmak benim için zaruri hale gelmiştir.
Baba Şaban Vatan daha da ileri giderek T.C kimlik numaramı sosyal medya hesabından ifşa etmiştir. Dava açtığım hakaret ve iftiralarla ilgili baba Şaban Vatan’ın mesajlarının çok küçük bir bölümünü örnek olarak bu açıklamaya ekliyorum.
Açtığım davalar, sadece hakaret ve iftiralarla ilgilidir. Rabia Naz Vatan’ın ölümüyle ilgili olarak babanın yaptığı paylaşım ve iddiaların engellenmesine yönelik değildir.
Acılı baba olmak, olayla ilgili hiç bir şekilde dahli olmayan şahsıma her gün hakaret ve iftiralarda bulunmanın bir gerekçesi olamaz.
Bu vesileyle Rabia Naz Vatan’ın ölümüyle ilgili iddiaların bir an önce açıklığa kavuşturulması ve adaletin yerini bulmasını içtenlikle temenni ediyorum. Kamuoyuna saygıyla duyurulur.”
Aralarında Kılıçdaroğlu, Buldan ve Temelli’nin de bulunduğu 25 milletvekiline ait dokunulmazlık dosyaları Meclis Başkanlığına sunuldu.
Yasama dokunulmazlığının kaldırılması için Cumhurbaşkanlığınca TBMM’ye gönderilen fezlekelere 44 dosya daha eklendi. Fezleke hazırlanan isimler arasında CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, HDP Eş Başkanları Pervin Buldan ve Sezai Temelli de bulunuyor.
TBMM başkanlığı dosyaları değerlendirilmek üzere Anayasa ve Adalet Karma Komisyonu’na sevk etti. Hakkında yargılanabilmeleri amacıyla soruşturma açılması talep edilen milletvekillerinin 18’i HDP’li, dördü CHP’li, biri İYİ Partili ve ikisi TİP’li. Böylece Meclis’te dokunulmazlık dosyası sayısı 382’ye yükseldi. Kılıçdaroğlu’nun üç, Temelli’nin üç ve Buldan’ın iki dosyadan dokunulmazlığının kaldırılması isteniyor.
Dokunulmazlıklarının kaldırılması istenen diğer milletvekilleri şöyle:
“HDP İzmir Milletvekili Serpil Kemalbay Pekgözegü, HDP Ağrı Milletvekili Berdan Öztürk, HDP Diyarbakır Milletvekili Remziye Tosun, HDP Diyarbakır Milletvekili Musa Farisoğulları, HDP Diyarbakır Milletvekili Salihe Aydeniz, HDP Gaziantep Milletvekili Mahmut Toğrul, HDP Mardin Milletvekili Ebrü Günay, HDP Mersin Milletvekili Fatma Kurtulan, HDP Mersin Milletvekili Rıdvan Turan, HDP Şanlıurfa Milletvekili Ayşe Sürücü, HDP Diyarbakır Milletvekili Semra Güzel, HDP Şırnak Milletvekili Hüseyin Kaçmaz, HDP Şırnak Milletvekili Nuran İmir, HDP Mardin Milletvekili Mithat Sancar, HDP Şırnak Milletvekili Hasan Özgüneş, HDP Van Milletvekili Muazzez Orhan, TİP Hatay Milletvekili Barış Atay Mengüllüoğlu, TİP İstanbul Milletvekili Erkan Baş, CHP İzmir Milletvekili Selin Sayek Böke, CHP İstanbul Milletvekili Saliha Sera Kadıgil Sütlü, CHP Tekirdağ Milletvekili İlhami Özcan Aygun, İYİ Parti Konya Milletvekili Fahrettin Yokuş.”
New York Times‘da bir yazı okudum: Hindistan ve Modi hakkında. Yazan, Romila Thapar. Konu, “tarihi yeniden yazma” çabaları. Mitler uydurup bunları “tarih” diye yutturma çabasını anlatıyor. Hindu milliyetçiliği şüphesiz hep vardı; ama Hindistan’ın bir Britanya sömürgesi olmaktan kurtuluşunun mimarları Gandhi ile Nehru idi. Onların şanlı mücadeleleri sonucu yeni Hindistan kurulurken bu milliyetçiler (ve dinciler) ortada yoktu. Zaten Kongre Partisi uzun zaman Hindistan’ı rakipsiz yönetti. Ama bu uzun süre içinde Hindu milliyetçiliği de örgütlendi.
Başlangıçta Raştriya Svayemsevak Sangh adında bir örgüt kurulmuştu. Buradan, şimdiki Bharatiya Canata Partisi doğdu. Narendra Modi bütün bu örgütlerde çalıştı.
Romila Thapar tarihi yeniden yazma eğiliminin Raştriya’dan beri gündemde olduğunu söylüyor. Nedir amaç? Ne yapmak istiyorlar? Tabii, bütün milliyetçilerin yaptığı gibi, Hintliler’in dünyanın en yüce, en soylu, en medeni (daha bir yığın “en” sayılabilir) milleti olduğunu kabul ettirmek istiyorlar. Birinci konu bu. Hindular’a göre Hindistan birkaç yüzyılı bulan Britanya emperyalizminden kurtulmuş; ama ondan öncesinde de Moğol-Türk emperyalizmi sözkonusu: Babürlüler. İngilizler gibi onlar da “dışarıdan” gelme, Hintli değiller. Onlarla birlikte gelen Müslüman dini de Hindistan’a yabancı. Bütün bu süre içinde bu ülkede yaşamış olmaları bir şey değiştirmiyor. Hintlilik de, Hinduizm de sonuna kadar arı. Yabancı öge almamış, katışmamış.
Tarih hakkında bu tür teoriler hep hayali bir geçmiş anlatırken, aslında hayal edilen bir geleceği betimliyordur. Hindu milliyetçileri, etnik ve dini bakımlardan arı bir Hindistan istiyorlar. Sorun bu. “Geçmişte böyleydi. Gene böyle olmalı.”
Dünyanın yeni siyasi yapılanmasında karşımıza çıkan benzerlik ve benzemezlikler bana çok ilginç görünüyor. Örneğin burada gördüğümüz popülist hareketler ve tarih karşısında aldıkları tavırlar. Modi bir Hindu ve yukarıda özetlediğim şekilde Müslümanlar’ı tarihten silmeye çalışırken bir yandan valisi olduğu Gücerat’tan fiilen silinmelerine de yardımcı olmuştu. O kıyımda can kaybı üç değil, beş değil, binlerde.
Tayyip Erdoğan ise Müslüman bir siyasi önder. Bu kimliğiyle Amerika’yı Müslümanlar’ın keşfetmesinin iyi bir şey olacağını düşünüyor ve bunu ilan ediyor. Bu veriler ışığında bu iki kişinin yollarının hiç kesişmemesi gerek. Oysa kesişiyor. İşte, olmayan bir tarih yazma çabasında buluşuyorlar.
Daha da özgül bir konuda iyice kesişiyor: Gandhi ile Nehru (çok farklı düşünce yapılarına rağmen şaşılacak bir uyum içinde birlikte çalışabilmiş iki kişi) seküler bir Hindistan kurdular. Bu da, Bharatiya Canata’nın hiç hoşlanmadığı bir şey. Başta Modi, Hindistan’ı bir Hindu devletine dönüştürmeye çalışıyorlar.
Ya AKP ne yapıyor? Orada da cumhuriyetin kuruluş felsefesinin önemli bir bölümünü oluşturan sekülarizmle mücadele var. Şimdiye kadar olanca resmi tarih Atatürk çevresinde kurulmuştu. Şimdi AKP onun geriye çekildiği bir “Türkiye tarihi” yazmak istiyor. Bu konuya bakınca benzerlik daha belirgin hale geliyor.Gelgelelim, Gandhi ile Nehru, kendi kafalarından hiç olmamış bir Hindistan tarihi çıkarıp yazmamışlardı. Tarihyazımına müdahale etmek, Hintli tarihçilere “şöyle şöyle” bir Hindistan tarihi yazdırmak akıllarından geçmemişti. Oysa bunlar burada var. AKP öncesi Türkiye’de, neredeyse Cumhuriyet’le yaşıt, bir “yapma tarih” kurma girişimi var. Orta Asya, kuruyan deniz, oklar, medeniyet taşıyan Türkler, bütün bilinen dillerin temeli olarak Türkçe, Türk Konfüçyüs, Türk Buddha, külliyetli miktarda mitoloji var burada. Şimdilerde tek-parti döneminde olduğu gibi vurgulanmıyor, ama bunlar hepsi olmuş ve izleri duruyor.
Dolayısıyla şimdiki çaba bir uydurma tarih yerine bir başka uydurma tarih getirip yerleştirme biçimini alıyor.
Tayyip Erdoğan sarayının merdivenlerinden “On Altı Türk Devleti”ni temsil eden on altı bıyıklı zevatın arasından geçerek iniyor! Yakın tarihin unutulmaz sahnelerinden biri!
Bu sahneyi görünce, mitolojik-tarihten kurtulacağımıza inanan biri var idiyse, o da inancından vazgeçmiştir. Ama bu olay gerçekten ilginç; çünkü karşı olmasını beklediğimiz efsaneyi benimsediğini görüyoruz. Bu “On Altı Türk Devleti” Tayyip Erdoğan’ın her fırsatta beğenmediğini izhar ettiği Kemalistler’in bir icadı. Hani Hindu Modi ile Müslüman Erdoğan için, “karşıt” gibi görünmelerine rağmen aynı işi yaptıklarını söylüyorduk. Burada benzemezlerin benzerliği daha da şaşırtıcı.
Tarihi değiştirmeye kalkışmak, belirli tipten siyaset adamlarının başvurduğu bir yöntemdir. Bunun ardında genellikle “radikal” sayılacak bir ideoloji yatar. Bu siyaset adamı tipinin bir “dava”sı vardır. Ülkeyi oldukça kökten bir biçimde değiştirmek istiyordur. Ülkeye vermek istediği biçimi de “tarihte de böyleydi” diye haklı gösterme taktiği güder.
Tayyip Erdoğan “Osmanlı” sözünü dilinden düşürmüyor. Yüzeysel bir tavırla baktığımızda, “Osmanlı bizim gerçek tarihimiz. Hunlar’la, Göktürkler’le uğraşmaktan daha gerçekçi” diyebiliriz, ama değil, çünkü yaşanmış Osmanlı tarihiyle değil, yaşanmamış bir Osmanlı tarihiyle “iştigal” ediyoruz. Hani adam TV’ye dizi yapıyor, yaptığını beğendirmek için Abdülhamid’e Britanya elçisini tokatlatıyor! Olan bir şey olmadığı gibi olabilecek bir şey de değil. Tabii dediğim gibi, ne olmasını istediğini göstermiş oluyor. Böyle şeyler istemenin ne kadar sağlıklı olduğunu burada tartışmasak da olur.
Geçmiş yüceliğimizi milletimize anlatmak, göstermek, bununla övünmek, bütün popülist siyaset programlarında rahatça yer alabilecek şeyler. Erdoğan’ın Osmanlı baas-ı bad-el mevti ardında koşmasında sevdiği “yönetim biçimi” üstüne düşüncelerinin de rol oynadığını sanıyorum. Resmi sıfatı “Cumhurbaşkanı” ama mizacı bundan çok “Padişah”a yakın. Bunun bulunacağı yer de tabii Osmanlı.
Geçmiş tarihi kendi beğendiğimiz şekle sokmak için yaptığımız şeyler, bugün olanları anlamak ve anlatmak için yaptıklarımızdan çok da farklı olamaz herhalde. Sonuçta aynı dimağın ürettikleri. Geçmişi “hatırlamak” üzere On Altı Türk Devleti’ne başvurmak ya da Küba’daki camiden dem vurmak gibi işler yapınca, bugün olanların da açıklamasını “kadının üstüne işediler” ya da “seçimde hile yaptılar” “tez”leri üstüne oturtmak ve olur olmaz hapse atılan insanlar hakkında aslı esası olmayan suçlamalarla konuşmak da “normal”leşiyor. “Onları söyleyen bunları da söyler” normalliği bu.
Ayrıca, doğuya baktın Modi, batıya baktın Trump, kuzeye baktın Putin, güneye baktın Esad veya Beşir veya Sisi… bir normalliktir gidiyor.
“İstanbul Havalimanında neler oluyor?” sorusunu 40 yıllık tecrübeli bir pilota sorduk. İktidara yakın medyanın büyük bir müjdeymiş gibi verdiği “İstanbul Havalimanında Türkiye’nin ilk meteoroloji radarı kullanılacak” haberleri gerçek değilmiş. Yani gelişmiş havalimanlarında kullanılan bu teknoloji, İstanbul Havalimanı’nda yokmuş!
Siyasi iktidar tarafından “dünyanın en büyük havalimanı” olarak tanıtılan İstanbul Havalimanı’nda 17 Mayıs Cuma günü 8 uçak, rüzgâr nedeniyle piste inemedi ve Çorlu Havalimanı’na yönlendirildi. Uçaklar Çorlu’daki askeri havalimanına da inemeseydi ve yeterli yakıtları olmasaydı sonuç ne olurdu? Büyük bir felaket!
“İstanbul Havalimanında neler oluyor?” sorusunu 40 yıllık tecrübeli bir pilota sorduk. Dünyanın yolcu taşımacılığı için kullanılan hemen hemen tüm büyük havalimanlarını görmüş tecrübeli pilot, açıldığından bu yana kullandığı İstanbul Havalimanında rüzgâr dışında başka ciddi riskler de bulunduğuna dikkat çekti.
Adı bizde saklı kalmak kaydıyla bilgilerini bizimle paylaşan tecrübeli pilotun anlattıklarına göre iktidara yakın medyanın büyük bir müjdeymiş gibi verdiği “İstanbul Havalimanında Türkiye’nin ilk meteoroloji radarı kullanılacak” haberleri gerçek değilmiş. Yani gelişmiş havalimanlarında kullanılan bu teknoloji, İstanbul Havalimanında yokmuş!
Haber kaynağımız olan pilota, İstanbul Havalimanının açılışının yapıldığı tarihlerde, buraya kurulan meteoroloji kulesinden havayolu şirketlerine anlık hava durumu bilgisinin aktarılacağı ve bunun Türkiye’de bir ilk olduğu haberlerini hatırlatarak “bu haberler gerçek değil mi?” diye sorduğumda şu yanıtı aldım, “İstanbul Havalimanında, park yerine otomatik yaklaştırma sistemi olarak bilinen Docking System de var ama o da çalışmıyor. Hava durum radarı kurulmuş olsa biz anlamaz mıyız! Kesinlikle kurmadılar.” Gelin sözü şimdi tecrübeli pilota bırakalım:
ALLAH ORADA UÇAN PİLOTLARA SABIR VERSİN: Bu işin başından beri bu bölgedeki rüzgâr konusunda gerekli uyarılar yapıldı ama verilen raporlar dikkate alınmadı. Kilyos’ta deniz mevsimi neden kısa sürer? Rüzgâr yüzünden. Sivil havacılıkta çalışan kime sorsanız hava oradan patlar, oradan dağılarak yayılır der. Misal, “kötü hava Çatalca’dan giriş yaptı” denir. E sen o havanın girdiği yerin altına meydan yaptın! Biliyorsunuz orada tepeler tıraşlandı, o bölge dolduruldu. Allah orada uçan pilotlara sabır versin.
HAVA DURUMU RADARI YOK: Hava durumunu pilotlara ikaz edebilecek bir radar sistemi şart ama bu havalimanında bir hava durumu radarı yok. Madem bu kadar büyük bir iş yapıyorsun, yap radarını da. 1970’lerin Ankara’sına benzeyen Sofya’da bile vardır hava durum radarı. Bu radar varmış gibi deklere edildi ama bir türlü kurulamadı. Hava bozduğu zaman yaklaşma kontrolörleri bize uygun kaçınma veremiyorlar hâlâ.
PİLOT, HAVADA YAKITSIZ KALMAKTAN KORKAR: Bizim işimiz havayla harp etmek. Gereğini yapar başka limana ineriz. Ama madem böyle bir sorun var o zaman o zaman yedek meydanımız olan Çorlu’yu büyütürsün, alttan bir de metro yaparsın, Atatürk’ü hiç kapatmazsın. Çorlu küçücük bir askeri meydan. Orada yer olmayabilir. Allah korusun, bir pilotu havada yakıtsız kalmak kadar rahatsız eden bir durum yoktur. O kararı geç alırsan ayvayı yersin.
YAKLAŞMA SİSTEMLERİ DÜZGÜN ÇALIŞMIYOR: Daha iyisini, büyüğünü yapıyorum diyorsun ama profesyonelce halledilmesi gereken birçok iş yapılmamış. Yere indikten sonra kullanılan yaklaşma sistemleri vardır. Bunlar doğru düzgün çalışmıyor. Aceleden açıları yanlış yapılmış deniyor. Aşağıdan manuel yanaştırıyor çocuklar. Özellikle kötü havalarda yaklaşma paterninde sıkıntılar yaşanıyor hava durumu radarının olmaması nedeniyle.
LEYLEK SÜRÜLERİ GÖRÜYORUZ: Atatürk Havalimanında leylek görmezdik. Leylek, ufak kuş gibi değildir; Allah esirgesin, dağıtır motorları. Geçen inişte gördüm, leylek grubu alçalma hattında dönüyordu. Bu bir doğa olayıdır, doğa olayına kafa tutulmaz. Tutarsanız, doğa bir yerde öcünü alır.
ATATÜRK’TE, LODOSTA KULLANDIĞIMIZ PİST VARDI: Atatürk Havalimanında, İstanbul’da lodos olduğu zaman kullandığımız bir pist vardı. Kesin denk gelmişsinizdir, boğaz manzaralı bir pisttir. Burada öyle bir pist de yok. İleride planlanacak deniyor ama ne zaman?
HAVAYOLU ŞİRKETLERİ TAKSİ SÜRELERİ YÜZÜNDEN ZARAR EDECEK: Yolcu, binince uçağın kalkmasını, inince de uçağı terk etmeyi ister. Burada başlangıçta taksi süreleri 30 dakikayı aşıyordu. Şimdilerde 20-25 dakikaya indi ama bu bile çok fazla. Yakıt tüketimi nedeniyle ekstra maliyet de getiriyor. THY başta olmak üzere büyük havayolu şirketlerinin taksi süreleri nedeniyle zarar açıklaması sürpriz olmaz.
PİSTLERİN ISITMA SİSTEMİ YOK: Benim asıl merak ettiğim kar yağdığı zaman ne olacak? Atatürk Havalimanı ki, orası gerçekten çok iyi bir havalimanıydı, kar yağdığı zaman küreme aletleri orada bile çalışmazdı. Bir keresinde uçağa iki saate gidebilmiştim, yolcular da iki saate gelebildi, dört saat kaybımız vardı. Bu kadar büyük bir havalimanında ne yapacağız peki? Burada pistlerin altına ısıtma sistemi yapılmalıydı ama yapılmamış.
EĞİMLİ YOL BAYPAS EDİLMEZSE KIŞIN SORUN YAŞANIR: Beni endişelendiren, arkadan dolaşan çevre taksi yolunda hiçbir meydanda görmediğim bir eğimin olması. At nalı gibi bir yol burası. Yokuş yukarı çıkıyor, sonra yokuş aşağı iniyor. Kışın kar yağdığında, uçaklar orada, Allah korusun!.. Muhtemelen o yokuşları baypas edecekler ama yaza girerken böyle olaylar yaşanıyorsa kışın kar yağdığında ne yapacağımızı düşünmeden edemiyoruz.
ACELE YAPILDIĞINA DAİR O KADAR ÇOK KANIT VAR Kİ: Bu havalimanının acele yapıldığına dair o kadar çok kanıt var ki, aşağıda ofislere inen yollara inseniz ne demek istediğimi anlarsınız. Burası bir AVM mantığıyla yapılmış ama uçuş ekibinin yolu planlanmamış. Pilotlar ofislere çöp asansörleriyle iniyorlar. Dünyanın her yerine uçuyoruz. Oradaki standartları kendi ülkemde de görmek istiyorum bir havacı olarak.
MEYDAN YERİNE AVM YAPILMIŞ: Ben canının derdine düşmüş bir havacıyım. Bunlar, yazık günah feryatları. Meydan yerine AVM yapılmış buraya.Biz yolcularımıza, “dünyanın en büyük limanına hoş geldiniz” diye anons yapıyoruz ama bütün bunları da hataların bir an önce düzeltilmesi için söylemek zorundayız. Çok büyük uzmanlar çağırılsın, yeni baştan arızalar tespit edilsin, önlemler alınsın.
21 Kasım 2018’de İstanbul Havalimanı’nda açılışı yapılan Meteoroloji Kulesi hava durum radarı olarak kullanılacakmış gibi haberler yapıldı. Ancak uzmanlara göre bu, söz konusu radar değil. Radarın gereken fotoğrafı yukarıdaki gibi…
Meslek odaları 5 yıl önce uyarmıştı
Tecrübeli pilotun birbirinden önemli uyarıları böyle. Aslında bütün bu uyarılar meslek örgütlerince havalimanı henüz proje aşamasındayken yapılmıştı. Ancak hiçbiri yetkililerce dikkate alınmadı.
İstanbul Havalimanı için önce İstanbul’un akciğerleri olarak adlandırılan Kuzey Ormanları yok edildi. Bölgenin rüzgâr durumunun, uçuş güvenliğini tehlikeye sokacak nitelikte olduğu söylendi ama yetkililer bu uyarıya da kulak asmadı. Sulak zemine yapılmasının riskleri sıralandı, bunu da dinleyen olmadı. İnşaat devam ederken havalimanı şantiyesi sular altında kaldı, doğanın ikazı da ciddiye alınmadı. Yapımında çalışan işçiler iş cinayetleri sonucu yaşamını yitirince arkadaşları isyan ettiğinde öğrendik, “dünyanın en büyük havalimanı” şantiyesinin insanlık dışı koşullarda işçi çalıştırdığını.
İlgili meslek örgütlerinin, sivil toplum kuruluşlarının itirazlarının görmezden gelindiği İstanbul Havalimanı, proje aşamasından bugüne kadar her yönüyle tartışılmaya devam ediyor. Ve yıllar önce yapılan itirazlar birer birer haklı çıkıyor.
Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) İstanbul İl Koordinasyon Kurulu 3. Havalimanı Çalışma Grubu’nun Aralık 2014 tarihli raporunda Çevre Mühendisleri, Harita Mühendisleri, Jeoloji Mühendisleri ve Şehir Plancıları odalarının İstanbul şubelerinin imzası vardı. Bakın meslek örgütleri kaleme aldıkları raporda, rüzgâr nedeniyle uçakların o havalimanına iniş yapamayacağını 5 yıl önce nasıl öngörmüştü:
Meteorolojik Değerlendirme: …Proje alanı doğrudan deniz üzerinden gelen rüzgârlara açıktır. Uçuş için uçağın gelen rüzgârı önden alması gerekir, yandan ya da arkadan alması tehlikelidir. Ayrıca Türk Hava Kurumu Teknik Birimi’nin, Karadeniz tarafından gelen rüzgârlar nedeniyle projeye onay veremediği bilinmektedir. Bu nedenlerle raporda kullanılan meteoroloji istasyonlarının verileri proje alanındaki değerleri yansıtmamaktadır… ÇED Raporu’na göre yılın 107 günü fırtınalı, 65 günü ise yoğun bulutlu olan bu kıyı bölgesinde hava taşımacılığı ve piste iniş ve kalkışlar fiziksel çevre şartları bakımından sorun yaratabilir.
Sonuç: ÇED raporuna göre meteorolojik durum ortada iken, bu havaalanının uygun olarak çalışabilir olup-olmadığı bile belirsizliğini korumaktadır… Bu tespitler ışığında yapılan değerlendirme göstermektedir ki, 3. havalimanı projesi doğal yaşam ortamlarının ve önemli su havzalarının yok olması ile sonuçlanacak olup proje; ekolojik ve jeolojik kriterler, zemin özellikleri, kazı ve dolgu alanları, kent bilimi ve uçuş güvenliği açısından kabul edilebilir değildir.
Hava Durumu İzleme Radarı nedir?
Doppler Hava Durumu Radarı olarak da adlandırılan Hava Durumu İzleme Radarı (WSR), yağışları bulmak, hareketini hesaplamak ve yağışların türünü (yağmur, kar, dolu vd.) tahmin etmek için kullanılan bir radar türüdür. Modern hava radarları, yağış yoğunluğuna ek olarak yağmur damlacıklarının hareketini tespit edebilen radarlardır. Her iki veri türü de fırtınaların yapısını ve şiddetli havaya neden olma potansiyellerini belirlemek için analiz edilebilir.
Libya’da başkent Trablus’u elinde tutan Ulusal Birlik Hükümetine kirpi adlı zırhı araç ve ağır silahlar gönderildiği ortaya çıktı.
Türkiye’nin Libya’nın batısı ile başkent Trablus çevresini elinde tutan Birleşmiş Milletler (BM) destekli ‘Ulusal Birlik Hükümeti’ne, doğuda ayrı hükümet kuran General Halife Hafter’e bağlı birliklere karşı kullanılmak üzere BMC üretimi ‘Kirpi’ adı verilen zırhlı araç ve ağır silah gönderdiği ortaya çıktı.
Reuters’in haberine göre, Libya’nın başkenti Trablus’a doğru ilerleyen Hafter kuvvetlerinin önlenmesi amacıyla bir ro-ro gemisine yüklenen zırhlı araçlar ve askeri mühimmat, bugün Trablus limanına vardı. Libya Ulusal Birlik Hükümeti’nin Facebook hesabından yapılan açıklamada da, “Trablus’un savunması için birliklerimizi, zırhlı araçlar, mühimmat ve kaliteli silahlarla güçlendirip cesaretlendiriyoruz”denildi.
Sosyal medyada paylaşılan videolarda da Trablus limanına indirilen ve başkent caddelerinden geçen çok sayıda Türk yapımı‘BMC Kirpi’ aracı görüldü. Türkiye’nin Libya büyükelçiliğinden herhangi bir açıklama yapılmadı.
Samsun’dan yüklendi
libya.liveuamap.com sitesinde yer alan bilgilerde ro-ro gemisine zırhlı araç ve askeri mühimmatın, Samsun limanından yüklendiği bilgisi veriliyor. Ayrıca geminin Moldova bandıralı olduğu belirtiliyor.
Mayıs ayı başında, Libya Ulusal Birlik Hükümeti sözcüsü, Trablus’a karşı girişilecek bir saldırıyı durdurmak amacıyla, askeri ve sivil yardımların da içinde bulunduğu konularda ‘Müttefik Türkiye ile görüşmeler yürütüldüğünü’ açıklamıştı.
General Hafter’e bağlı birlikler, nisan başında Trablus’a karşı saldırıya geçmiş, BM verilerine göre bu saldırı yüzünden 75 bin kişi evini terk etmek zorunda kalmış, 126 sivil ise yaşamını yitirmişti.
2014’ten beri bölgedeki ‘vekalet savaşları’nın yeni çatışma alanı haline gelen Libya’da Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan Hafter’i , Türkiye ve Katar Ulusal Birlik Hükümeti’ni destekliyor.
İzmir Balçova’daki Çakalburnu Dalyanı’nda kuş popülasyonu azalıyor. Gözlemciler azalmanın nedeni olarak dalyanın plastik başta her türlü atıkla kirlenmesini gösteriyor.
İzmir’deki Çakalburnu Dalyanı’nda kuş popülasyonunda azalma meydana geldiği tespit edildi. Bölgeki işletmelerin ve yöreyi ziyaret edenlerin plastik başta olmak üzere her türlü atığın yarattığı çevre kirliliğinin bu azalmada etkili olduğu belirtiliyor. Bölgede teknik arazi çalışmaları ve geziler düzenleyen Dokuz Eylül Üniversitesi Doğa ve Kuş Gözlem Topluluğu soruna dikkat çekmek ve çözüme katkı sağlamak üzere ürettikleri proje kapsamında dalyanın etrafındaki ve kıyı şeridindeki atıkları topladı. Topluluk başkanı Süleyman Berke Turgut , “Günün sonunda çok sayıda tek kullanımlık plastik, cam, teneke, kâğıt, izmarit ve kumaş atıklarıyla karşı karşıyaydık. Bu atıkların çevre kirliliğine yol açtığı açık” dedi. Bunların yanı sıra bir doğa katliamına sebep olan polietilenin insanlar, hayvanlar, bitkiler için toksit etkisi olduğuna dikkat çeken Turgut, “Her yıl 4-5 trilyon plastik poşet üretiliyor ve her yıl en az 1 milyon deniz kuşu, 100.000 deniz memelisi ve deniz kaplumbağası, plastik kirliliği sebebiyle ölüyor. Yanı sıra bu alan, bazı kuş türleri için göç yolu üzerinde olduğundan buradaki atıklardan olumsuz etkileniyor” ifadeleri kullandı.
Eşsiz cennet
Turgut, Prof. Dr. Mehmet Sıkı’nın 2013’teki tespitlerini de hatırlattı: “İzmir dünyada hiçbir metropol şehre nasip olmayan iki kuş cennetine sahip. Bunlardan biri 289 kuş türünün yaşama tutunduğu İzmir Kuş Cenneti, diğeri de 121 kuş türünün gözlendiği ve Kuş Cenneti’ndeki kuşların da barındığı ve kışladığı Çakalburnu Dalyanı. Dalyan Körfezi’nin güneyinde, ikinci bir alternatifi olmayan, Balçova ve İzmirlilerin nefes aldığı ornitoloji parkı niteliğinde bir sulak alan. Çakalburnu Dalyanı’nda flamingolar, tepeli ve ak pelikanlar, karabataklar, balıkçıllar, ördek türleri, sakarmekeler, Yalıçapkını ve çulluk türleri kışın beslenmek ve barınmak için bulunur. Yazın da gümüş martı, uzunbacak, kesik kolyeli yağmur kuşu, deniz kırlangıcı türleri ve kızılbacak üremek için buraya gelir.”
Aradan geçen altı yılda yaptıkları düzenli gözlemlerin sonucunda dalyandaki türlerin popülasyonunda önemli ölçüde azalma gördüklerini kaydeden Turgut, “Bir sonraki eğitim gezilerinde bırakmış olduğumuzdan daha temiz ve birçok yeni kuş türü ile karşılaşabileceğimiz bir Çakalburnu Dalyanı bulmak istiyoruz” dedi.
Irak’ta ABD Bağdat Büyükelçiliği yakınına füze atıldı. Trump, ‘Bir daha ABD’yi asla tehdit etmeyin. Bu resmi olarak sonunuz olur’ dedi
ABD Başkanı Donald Trump, Irak’ın başkenti Bağdat’ta ‘Yeşil Bölge’ye füze atılmasının ardından, “İran bir savaş istiyorsa, bu İran’ın resmi olarak sonu olur. Bir daha asla ABD’yi tehdit etmeyin” açıklamasında bulundu. Yüksek korumalı Yeşil Bölge’de ABD’nin Bağdat Büyükelçiliği de bulunuyor. Füzenin düştüğü yerde can kaybı yaşanmadığı belirtilmişti.
ABD Dışişleri Bakanlığı geçen hafta Irak’taki bütün “acil durum personeli” olmayan devlet çalışanlarını geri çağırmış ve geçici süre ile Bağdat’taki büyükelçiliğini kapatmıştı.
‘Savaş ekonomiye zarar verir’
Trump, dün akşam katıldığı televizyon programında ise daha yumuşak bir ton kullandı. Cumhuriyetçi Parti’ye yakınlığıyla bilinen Fox News’a konuk olan Trump, “Sadece İran’ın nükleer silahları olmamasını istiyorum. Ben savaşa girmek isteyen biri değilim, savaş ekonomiye zarar verir ve en önemli insan öldürür” diye konuştu.
ABD Başkanı, Mayıs ayının ilk günlerinde İran’dan gelen “bir tehdit hakkında istihbarat” gerekçesiyle bölgeye savaş gemileri göndermişti. Bu kararın ardından gelen karşılıklı açıklamalar ve hamleler iki ülke arasında askeri ve siyasi krize neden oldu.
Avrupa genelinde sığınmacılara yiyecek, barınma, ulaşım ve diğer “temel insani yardım” sağladığı için suçlu görülen kişilerin sayısı artıyor. İtalya da göçmenleri kurtaranlara para cezası vermeye hazırlanıyor
Yeni yayımlanan bir araştırmaya göre, son 5 yılda itfaiyeciler, papazlar ve yaşlı kadınların da aralarında bulunduğu yüzlerce Avrupalı, sığınmacı ve mültecilerle “dayanışma” sergilediği için tutuklandı veya soruşturma geçirdi.
openDemocracy adlı internet sitesinde yer alan araştırma, Avrupa genelinde sığınmacılara yiyecek, barınma, ulaşım ve diğer “temel insani yardım” sağladığı için 250 kişinin tutuklandığını veya suçlu muamelesi gördüğünü ortaya koydu.
Avrupa medyasında yer alan haberler, sivil toplum kuruluşlarının araştırmaları ve diğer online kaynaklar baz alınarak yürütülen çalışmada, olayların çoğunun İtalya, Yunanistan, Fransa, İngiltere, İspanya, Almanya ve Danimarka’da gerçekleştiği belirtildi. Araştırma özellikle son 18 ay içerisinde bu tür olayların daha fazla yaşandığına dikkati çekti.
Independent Türkçe’nin haberine göre, geçen yıl ciddi oranda artan vaka sayısı, bir önceki yıla göre iki katına çıktı. Sadece 2018’de 100 olay yaşanırken, bu kişiler resmi belgesi olmayan sığınmacılara yiyecek, ulaşım veya diğer yardımlarda bulunduğu için tutuklandı veya ceza aldı.
Bu kişiler arasında Yunanistan’da sığınmacıları boğulmaktan kurtardığı gerekçesiyle 30 yıl ceza almakla karşı karşıya gelen İspanyol bir itfaiye görevlisi, İtalya sınırında sığınmacılara barınma ve yiyecek sağlayan Fransız bir zeytin üreticisi ve küçük çocuklu bir aileyi taşıdığı için suçlanarak para cezasına çarptırılan 70 yaşında Danimarkalı yaşlı bir kadın da bulunuyor.
Hak savunucuları tepkili: Avrupa değerlerine sahip çıkın
Avrupalı yetkililerin bu uygulamasını “kısıtlayıcı” ve “hukuka aykırı” olarak nitelendiren insan hakları savunucuları, AB ülkelerine “insan hakları ve Avrupa değerlerine” yeniden sahip çıkmaları çağrısında bulundu.
Hak savunucuları, bu haftaki Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerinde sığınmacı karşıtı politikalarıyla dikkat çeken aşırı sağ partilerin çoğunluk elde etmesi durumunda kıta genelindeki tutuklamaların daha da artacağı uyarısında bulundu. Uluslararası Af Örgütü (Amnesty International) araştırmacılarından Elisa de Pieri, Avrupalı yetkililerin “sığınmacılara hayatta kalacak kadar yardım sağlayan gönüllüleri engellemeye” çalıştığını belirtti. Pieri, tüm bu yaşananların İtalya’nın limanlarına sığınmacı botlarının girişine izin vermemesiyle başladığını vurguladı.
Pieri şöyle konuştu: “Bu, sivil toplum kuruluşlarının yanlış yaptığına dair çok güçlü ama yanlış bir mesaj verdi. Şimdi de bu yaklaşım güneyde denize kıyısı olmayan diğer ülkelere de sıçradı. İnsanı yardımda bulunan örgütlere dair negatif bir tablo oluşturmaya başlandı ve bu da aşırı sağın lehine oldu (…) Kaçakçılıkla en temel ihtiyaçlara sahip olmayan kişilere destek olmak arasında fark var.”
Buz dağının görünen kısmı
Uzmanlara göre araştırmada yer alan olaylar, “buz dağının sadece görünen kısmı”.
Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Dunja Mijatovic, Avrupa ülkelerinin göçmenlere, iltica edenlere ve sığınmacılara yardım eden bireysel ve sivil toplum kuruluşlarına “baskı ve kısıtlamaları” artırmasının “endişe verici” olduğunu kaydetti. Mijatovic, “Üye ülkelerin siyasi liderlerinin insan hakları, hukukun üstünlüğü ve Avrupa değerlerine yeniden sahip çıkmalarının tam zamanı. Bu hem yasal hem de ahlaki bir sorumluluktur” diye konuştu.
Avrupa ülkeleri yasa dışı göçü kolaylaştıran faaliyetleri suç olarak tanımlıyor. Bu suçlara, yiyecek, barınma ve ulaşım yardımında bulunarak bu kişilerin ülkeye girişlerine, kıta içerisinde yer değiştirmelerine veya geçerli göçmenlik belgeleri olmadan bir ülkeye yerleşmelerine dolaylı veya dolaysız yardım etmek de dahil.
Araştırma, bu yasaların yıllardır var olduğunu ancak Avrupa’da artan aşırı sağın yükselişiyle birlikte uygulamaya konulduğunu belirtiyor.
İtalya göçmenleri kurtaranlara 5 bin 500 avro para cezası verecek
Bu arada İtalyan hükümeti, sahil güvenlik kurumlarının talimatlarına uymayarak denizden kurtarılan ve İtalyan limanlarına götürülen her göçmen için sivil toplum örgütlerine 3 bin 500 ila 5 bin 500 euro para cezası vermeyi planlıyor. İçişleri Bakanı Matteo Salvini’nin hazırladığı kararname, denizde hayat kurtaran sivil toplum örgütlerine karşı açılan bir savaş olarak tanımlanıyor.
Önümüzdeki birkaç gün içinde Bakanlar Kurulu’na sunulacak ve daha sonra parlamento tarafından oylanacak olan kararnameye göre sivil toplum örgütleri her göçmen için 3 bin 500 ile 5 bin 500 euro arasında para cezasına çarptırılacak.
Hesaplamalara göre kararname son üç yıldır yürürlükte olsaydı Sınır Tanımayan Doktorlar, denizden kurtarılan 80 bin insan için yaklaşık 440 milyon euro ödemek durumunda kalacaktı. Kararnameye tepki gösteren örgütten Claudia Lodizani “Yeni kararname yasal ilkeleri ve hayat kurtarma görevini tehdit ediyor” dedi.
Avrupa ülkelerini çok sayıda mülteciyi kabul etmek zorunda bırakan bu karar nedeniyle çok sayıda tekne denizde mahsur kaldı.
Greenpeace, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na yönelik, tek kullanımlık plastiklerin Türkiye’de yasaklanmasını talep eden bir kampanya başlattı. Çağrı metninde Avrupa Birliği’nde bu ürünlerin yasaklandığı hatırlatıldı; plastik pipek, tabak, çatal, kaşık, kulak çubu, şişe gibi alternatifi olan bu ürünlerin yasaklanması istendi: “Acilen harekete geçmezsek denizlerimiz plastik çöplüğüne dönecek.”
4 metrekareye 1 plastik atık
Çağrı metninde şu ifadeler yer aldı:
“Akdeniz’den alınan derin deniz örneklerinin yüzde 92,8’inde plastik saptandı. Akdeniz Havzası’nda 4 metrekareye 1 plastik atık düşüyor. Sorunun en büyük kısmını da 2 dakika kullanıp attığımız tek kullanımlık plastikler oluşturuyor.
Avrupa Birliği, plastik pipet, kulak çubuğu, tabak, çatal, bıçak, kaşık, içecek karıştırıcıları ile köpük gıda kapları ve içecek bardaklarının yasaklanması konusunda anlaşmaya vardı.Alternatifi olan bu ürünler Türkiye’de de yasaklanmalı. Üç tarafı plastiklerle değil, denizlerle çevrili bir Türkiye için bunu yapmalıyız. Plastiksiz bir gelecek mümkün!
Plastik kirliliğiyle mücadelede kararlı olmak ve birlikte hareket edebilmek çok önemli. Bunun için, bireylere, şirketlere ve devletlere ayrı ayrı görevler düşüyor. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’ndan talebimiz, en gereksizlerden başlayarak tek kullanımlık plastikleri yasaklaması.”