Ana Sayfa Blog Sayfa 2523

Avrupa Parlamentosu seçimleri başladı

Avrupa Parlamentosu seçimleri için yedi gün sürecek oy verme işlemleri bugün Hollanda ve İngiltere’de resmen başladı. Seçimlere kıta çapında yükselen aşırı sağla ilgili endişeler damga vuruyor.

Avrupa Birliği’nde (AB) 7 gün sürecek Avrupa Parlamentosu (AP) seçimleri İngiltere ve Hollanda’da başladı. Seçimler İrlanda ve Çekya’da Cuma, Fransa dahil bazı ülkelerde Cumartesi, aralarında Almanya’nın da bulunduğu çoğu ülkede ise Pazar günü yapılacak. Her 5 yılda bir gerçekleşen AP seçimlerinin ardından AB kurumlarının yeni başkanları da bu yıl içinde belirlenecek. Yapılan kamuoyu yoklamaları, seçimlerden aşırı sağ ve sağ popülist partilerin güçlenerek çıkacağı yönünde sinyaller veriyor.

28 üyeli Avrupa Birliği’nde 29 Mayıs’a dek sürecek olan AP seçim sürecinde yaklaşık 418 milyon seçmen 751 milletvekili için oy kullanacak. Avrupa Komisyonu sözcüsü Margaritis Schinas 23-29 Mayıs tarihlerinde gerçekleşecek oy verme işlemini “Gezegenimiz üzerinde sınırlar üstü en büyük seçimler ve geleceğimiz hakkında karar verme fırsatı” şeklinde nitelendirdi.

Avrupa Parlamentosu seçimleri, aşırı sağcı partilerin yüksek oy oranına ulaşması ihtimali sebebiyle kaygıyla izleniyor.

Birleşik Krallık’ta aşırı sağcı Brexit Partisi ve Yeşiller oylarını artırabilir  

İngiltere’deki Brexit Partisi’nin lideri aşırı sağcı Nigel Farage, hafta başında milkshake’li protestoya maruz kalmıştı. Başka bir bölgeye yaptığı ziyarette yine aynı eylemle karşılaşan sağcı lider, bu sefer seçim otobüsünden çıkamadı. İngiltere’de son dönemde yaşanan benzer olaylar, milkshake’li protestoların ülkenin yeni protesto geleneği haline geleceği türünden yorumlar yapılmasına neden oldu. 

Brexit tarihinin 31 Ekim’e ertelenmesi nedeniyle seçimlere katılmak zorunda kalan Birleşik Krallık’ta 12 seçim bölgesinde 73 milletvekili seçilecek. Aşırı sağcı Nigel Farage’ın liderliğindeki Brexit Partisi anketlerde seçimin favorisi olarak gösteriliyor. Partinin yüzde 38 oranında oy alması bekleniyor. Brexit karşıtı Liberal Demokratlar ve Yeşiller’in oyunda da yükseliş bekleniyor. Seçmenlerin özellikle Brexit tartışmalarının yarattığı kaos ortamı nedeniyle Başbakan Theresa May’in liderliğindeki Muhafazakar Parti ve İşçi Partisi’ni cezalandırma yolunu seçebileceği belirtiliyor.

Hollanda’da aşırı sağcı FvD favori

13 milyon seçmenin oy vereceği Hollanda’daki AP seçiminde de 16 partiden 308 aday, 26 sandalye için yarışıyor. Son anketlerde Hollanda Başbakanı Mark Rutte’nin partisi Özgürlük ve Demokrasi İçin Halk Partisi (VVD) ve ülkede Mart ayında yapılan eyalet seçimlerinde en çok oyu alan aşırı sağcı Demokrasi için Forum Partisi (FvD) yüzde 15’er oy oranı ile favori gözüküyor. Sosyal demokrat İşçi Partisi (PvdA) ise yüzde 13 ile üçüncü sırada. Ülkede 2014 yılında yapılan AP seçimine katılım yüzde 37 düzeyinde kalmıştı.

Sağ Blok tehlikesi

Yorumcular, AP seçimlerinin Avrupa’nın siyasi manzarasını değiştirebileceği kanısında. Aşırı sağcı – popülist partilerin Avrupa çapında bir blok oluşturma çabasının AB süreci üzerinde oluşturabileceği etkiler ise kaygı yaratıyor. Söz konusu blok için çabalayan isimlerin başını İtalya’da Matteo Salvini, Fransa’da Marine Le Pen, Hollanda’da da Geert Wilders çekiyor.

2008 krizi aşırı sağı güçlendirdi

 Son yıllarda kıta genelinde aşırı sağcı partilerin yükselişi dikkat çekici boyutlara ulaştı. Aşırı sağcı partiler İtalya, Polonya, Macaristan ve Avusturya’da iktidarda bulunurken, Fransa, Almanya, Hollanda, İspanya, Norveç, Finlandiya, Estonya, Danimarka, Çekya ve Slovenya gibi birçok AB ülkesinde güç kazandılar. 2008 mali krizinin etkileriyle güçlenen aşırı sağ partilerin göçmen krizi ile birlikte nüfuz alanını geliştirdiği belirtiliyor. Ortak söylemleri AB, euro karşıtlığı olan partilerin ülkelerinde artan İslamafobiyi ve geleneksel Yahudi düşmanlığını da etkili bir şekilde canlandırmaya başladığı görünüyor.

Bu hafta sonu tamamlanacak AP seçimlerinde, Fransa’da Ulusal Birlik (RN), İtalya’da Liga, Hollanda’da Hollanda Özgürlük Partisi (PVV), Polonya’da Hukuk ve Adalet Partisi(PiS), Macaristan’da Macaristan Yurttaşlar Birliği (Fidesz), Finlandiya’da Gerçek Finliler, İspanya’da Vox’un ve Almanya’da da Almanya için Alternatif’in (AfD) seçimlerinden güçlenerek çıkmasına kesin gözüyle bakılıyor.  Avusturya Özgürlük Partisi’nin (FPÖ) ise parti lideri Strache’nin, rüşvet görüntülerinin ortaya çıkması sonrasında oy kaybına uğrayacağı tahmin ediliyor.

AP seçimlerinde, Avrupa Birliği (AB) Komisyonu başkanının seçilme yöntemi tam olarak netleşmezken AB Konseyi Başkanı Donald Tusk, AB Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker ve AP Başkanı Antonio Tajani’nin yerlerini kimlerin alacağı da merak konusu. 751 sandalyenin paylaşılacağı AP seçimlerine bu yıl 8 siyasi grup katılıyor. Öne çıkan adaylar ise şöyle:

Sosyal Demokratların liste başı adayı Timmermans: AB Komisyonu Birinci Başkan Yardımcılığı görevini 2014’ten beri yürüten Frans Timmermans, Sosyal Demokratların (S&D) liste başı adayı. Hollanda asıllı 58 yaşındaki Timmermans, 2012-2014 yıllarında ülkesinin Dışişleri Bakanlığı, 2007-2010 yıllarında da AB Bakanlığı görevlerini yürüttü. Timmermans, kampanyasında hukukun üstünlüğü, ifade özgürlüğü, demokrasi, sosyal adalet ve sürdürülebilir bir ekonomik model gibi unsurlara ağırlık veriyor.

EPP’nin adayı Weber: Avrupa Halk Partisinin (EPP) liste başı adayı Manfred Weber. Weber, daha sıkı göç kontrolü, gibi konulara odaklanıyor. Son seçimlerde 221 koltuk kazanarak AP’deki en büyük siyasi parti olan EPP’nin adayı Weber, hali hazırda partinin başkanlığını da yürütüyor.

Muhafazakârların adayı Zahradil: Avrupa Muhafazakârları ve Reformistleri (ECR) grubunun liste başı adayı ise Jan Zahradil. Çekyalı 56 yaşındaki Zahradil, ilk kez 2004 yılında AP milletvekili seçildi. “AB’ye tekrar ayar çekelim” sloganıyla kampanya yürüten Zahradil, daha esnek bir AB inşa edilmesi, Birliğin ulusal devletlerin önüne geçmemesi gerektiğini savunuyor.

ALDE’den birkaç aday: Avrupa İçin Liberal ve Demokrat İttifakı (ALDE), tek bir liste başı adayı yerine 7 isim önerdi. Ancak bu kişiler arasında Belçika’da bir dönem başbakanlık görevini yürüten ve hali hazırda ALDE’nin grup başkanı olan Guy Verhofstadt ve AB Komisyonunun Rekabetten Sorumlu Üyesi Margrethe Vestager ön plana çıkıyor.

Avrupa Yeşiller Partisinin liste başı adaylarından 38 yaşındaki Ska Keller, seçimlerdeki en genç adaylardan.

Yeşiller’den iki genç aday: Avrupa Yeşiller Partisinin (EGP) de iki liste başı adayı bulunuyor. 38 yaşındaki Ska Keller, seçimlerdeki en genç adaylardan biri olarak dikkati çekiyor. Yeşillerin diğer adayı ise 41 yaşındaki Hollandalı Bas Eickhout. Eickhout da tarım, iklim değişimi ve çevre gibi konulara odaklanan bir seçim kampanyası yürütüyor.

Seçimlere aynı zamanda Avrupa Birleşik Solu-İskandinav Yeşil Solu, Özgürlükler Avrupası ve Doğrudan Demokrasi (EFDD) ve Özgürlükler Avrupası (ENF) olarak adlandırılan farklı siyasi gruplar da katılıyor. Bağımsız adayların da yarışacağı AP seçimlerinde, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Macaristan Başbakanı Viktor Orban’ın hangi siyasi gruplara yöneleceklerinin henüz netlik kazanmaması dikkati çekiyor.

Almanya da sıkıntılı

AB’nin lokomotif ülkesi Almanya’da da gözler Almanya için Alternatif (AfD)’nin Pazar günü alacağı oy oranına çevrilmiş durumunda. 2013’de Euro Bölgesi karşıtı bir hareket olarak yola çıkan AfD, Başbakan Angela Merkel’in 2015 yılında mültecilere sınırları açma kararı sonrasında, politikalarını yeniden belirleyerek, göçmen ve İslam karşıtı bir siyasi oluşuma döndü. AfD, 2017’deki seçimde federal parlamentoya yüzde 12,6 oyla girmeyi başararak ülkenin en büyük muhalefet partisi haline geldi. Birlik Partileri CDU/CSU, sosyal demokrat SPD ve liberal FDP gibi merkez partiler ise yaşadıkları kan kaybını engellemek ve AfD’ye giden oyları geri çevirebilmek için sağ seçmene göz kırpan söylemleri programlarına aldı.

AfD’nin yol açtığı krizden en çok etkilenen parti olan CDU’nun muhafazakar kesimi, Merkel’in liberal ‘açık kapı’ politikasının aşırı sağın yükselişinin bir nedeni olduğu şeklinde tepki gösterdi. Buna kaybedilen seçimler de eklenince Merkel geçen Aralık’da CDU liderliğinden ayrıldı ve 2021’de başbakanlık dönemi dolunca siyaseti bırakacağını açıkladı.

AP seçimleri öncesinde propaganda çalışmalarını neredeyse tümüyle göçmen ve İslam karşıtlığı üzerine kuran AfD, son kamuoyu yoklamalarına göre Pazar günü en az yüzde 12 oranında oy alacak.

Dünya yarın iklim grevinde

Dünyanın dört bir yanındaki genç iklim aktivistleri yarın ikinci küresel iklim grevine çıkıyor. Türkiye’den dokuz il, 15 noktadan okul grevi çağrısı var: “Okulunuzu, işinizi bırakın ve iklim için greve katılın.”

Yaşadıkları ülkelerin liderlerinden iklim değişikliğine karşı harekete geçmesini talep eden gençler, yarın 114 ülkede, 1.400 şehir ve kasabada ikinci defa iklim grevine çıkıyor.

15 Mart 2019’daki ilk küresel iklim grevinde 1,4 milyon çocuk okula gitmemiş ve iklim eylemi çağrısında bulunmuştu. Yarınki eylemlerde katılımın çok daha fazla olacağı ifade ediliyor.İsviçli iklim aktivisti Greta Thunberg’in başlattığı Fridays for Future’un (İklim İçin Okul Grevi) bildirdiği sayılara göre, iklim grevine en fazla şehir ve kasabayla katılan ülkeler Almanya (215), ABD (159), Birleşik Krallık (141) ve İsveç (116).

Türkiye’deki grevcilerden çağrı

Okul grevleri, Türkiye’de de 15 Mart’tan beri düzenli olarak yapılıyor. 15 Mart’tan bu yana İstanbul başta olmak üzere birçok farklı şehirde genç aktivistler, enerji  politikalarının değişmesini, sera gazı emisyonlarının acil önlemler ile azaltılmasını ve Paris Anlaşması’nın ortaya koyduğu 1,5 C derece hedefi için ülkelerin hemen şimdi harekete geçmesini talep ediyor. Anketlere göre, Türkiye’de iklim değişikliğinden endişeli eden sadece çocuklar değil. Türkiye’de her dört kişiden üçü iklim değişikliğinden endişeli, nüfusun yüzde 83’ü temiz enerji dönüşümü talep  ediyor. Her on kişiden 6’sı ise etkilerin şu anda ülkemizde hissedildiğini ifade ediyor.

Türkiye’nin çeşitli illerinden  çocuklar yarın 9 ilde, 15 farklı noktada okulu kırıp’ karar vericilerden hemen harekete geçmelerini talep edecek.Türkiyeli iklim aktivistlerinin küresel iklim grevine çağrısında Samsun, Adıyaman, Muğla, Malatya, İstanbul, Ankara, Antalya, Balıkesir ve İzmir’de grev yapılacağı belirtildi. İstanbul’daki öğrencilerin buluşma noktası Maçka Sanat Parkı.  Facebook üzerinden açtığı etkinlik ile çağrı yapan 12 yaşındaki iklim aktivisti Atlas Sarrafoğlu “iklim krizinin kanıtı olan bilime inandığımızı göstermek için bir günlüğüne eğitimize ara verelim. Bu elimizde olan tek dünya. Onu korumak için elimizden geleni yapalım” dedi.

Türkiyeli grevcilerin sosyal medya üzerinden yaptıkları çağrılar şöyle:

Deniz Cevikus:  “Bu sefer daha kalabalık olacağımıza inanıyorum. Çünkü iklim krizinin farkına varanların sayısı her geçen gün artıyor. Ve biliyorum ki farkına varan harekete geçer. Benim o gün okulda sınavım var. Ama bunu kaçıramam. Çünkü iklim krizini kurtaramazsak zaten bir geleceğim olamayacak.”

Senin Gönen:Bütün liseli arkadaşlarımı Maçka Parkı’na davet ediyorum. Eğer siz de bu çağ yangınının üzerine bir damla su koymak istiyorsanız bize katılın!

Ege Edman: Ayvalık’ta iklim grevinin adresi Cumhuriyet Meydanı.  24 Mayıs’ta pankartlarımızla meydanda olacağız.

Samra Samer: Herkesi Dalyan Çınaraltı’ndaki greve çağırıyoruz.

Cana Işık: Antalya’da  hem Çıralı’da hem de Konyaaltı’ndaki Belediye binasının önünde grev var. Cana Işık yayınladığı videoda sadece çocukları değil büyükleri de greve çağırıyor.

İklim Zirvesi’nden önce eylem haftası

Yarın gerçekleşecek toplu grevden önce, aralarında Greta Thunberg’in de bulunduğu bir grup genç aktivistin bir sonraki küresel iklim grevi ve eylem haftasının, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres başkanlığında 23 Eylül 2019’de toplanacak BM İklim Eylemi Zirvesi’nin hemen öncesinde, 20 Eylül’de yapılması için çağrıda bulunması bekleniyor. Guterres dünya liderlerinin gençlerin çağrılarına yanıt verecek somut eylem planları ile zirveye katılmaları gerektiğini ifade etmişti.

Grevler Avrupa seçimlerinin gündemini değiştiriyor!

Yaklaşık bir yıldır okullarda yapılan iklim grevlerinin en etkili olduğu yerlerin başında Avrupa Birliği geliyor. Genç aktivistler iklim değişikliğini bu hafta sonu 28 üye ülkenin tamamında yapılacak Avrupa Parlamentosu seçim gündeminin merkezine taşımayı başardı ve iklim değişikliği güçlü adayların münazaralarında tartışıldı.

AB seçimlerinde seçmen katılım oranı, ve özellikle genç seçmen katılımı, genellikle ulusal seçimlere göre daha düşük gerçekleşiyor. 2014 yılında, 18-24 yaş arası seçmen katılımı yüzde 28 oranında gerçekleşti. Greta Thunberg ve diğer genç iklim aktivistlerinin mesajlarını tekrarlayan Avrupalı genç sosyal medya fenomenleri, gençlere “iklim değişikliğini umursuyorsanız gidip oy verin” çağrısı yapıyor. Sadece gençler değil, anketlere göre bazı büyük AB ülkelerinde nüfusun dörtte üçü politikacıların iklim değişikliğine karşı harekete geçmelerini istiyor.

Yarın  gerçekleştirilecek iklim grev ve eylemleri için şimdilik bildirilen sayılara göre Almanya’da 215, Birleşik Krallık’ta 141, Fransa’da 59, İtalya’da 90, İspanya’da 60 ve Polonya’da 12 noktada on binlerce aktivist iklim için okulu kıracak . Youth for Climate Belçika ise gençlerden oluşan delegasyonları Avrupa Birliği’nin başkenti Brüksel’deki iklim eylemine katılmaya davet etti.

Bazı Avrupalı genç iklim aktivistlerinin açıklamalarıysa şu şekilde:

Jakop Blasel (Almanya): “Bir sonraki Avrupa Parlamentosu iklim kriziyle başa çıkabilme ve benim kuşağımın geleceğini kurtarabilme ihtimaline sahip, muhtemelen son parlamento olacaktır. Ama politikacılar bu kriz karşısında harekete geçmiyor ve geleceğimizi feda ediyor. Dolayısıyla, iklim değişikliğini Avrupa seçimlerin temel konusu yapmaktan başka bir çaremiz yok.”Noga Levy (UK): “İklim çöküşü bizim bildiğimiz şekliyle gezegenimize ve üzerindeki yaşama ciddi bir tehdit oluşturuyor. Bu krizi gereken şekilde ele alabilmemiz için, eğitim kurumlarımızın bugünün öğrencilerini hem adil bir dönüşümün başını çekmeye, hem de değişen bir dünyaya hazırlayan bu eğitim mekanlarını barındıran birer sürdürülebilirlik merkezi olması gerekiyor.”

Joe Brindle (UK):  “İklim krizi okullarda hemen hemen hiç öğretilmiyor ve günümüzün en acil konusu olmasına rağmen çoğu zaman daha ziyade bir değerlendirmeymiş gibi ele alınıyor. Eğitim sistemimizin 21. yüzyılı yakalamasının zamanı geldi.”

İklim aktörleri: Gençleri dinleyin

Avrupa’nın iklim aktörleri de AP seçimlerine dikkat çekiyor. Eski AB İklim Eylemi Komiseri Connie Hedegaard, “Sokaklarda iklim grevi yapan öğrencilerin uyanmamız için yaptıkları uyarıları duyduk. Rotamızı şimdi değiştirmediğimiz takdirde iklim krizinden en çok etkilenecek olanların bu gençler olduğunu ve önümüzdeki beş yılın belirleyici yıllar olacağını biliyoruz. Dolayısıyla, iklim değişikliğiyle mücadelede iddialı eylemleri hayat geçirmek isteyen yeni bir Avrupa Parlamentosu için seçmenlerin Avrupa seçimlerinde oy kullanmaları hayati önem taşıyor” diye konuştu.European Climate Foundation (ECF) CEO’su ve Paris Anlaşması’nın baş mimarı Laurence Tubiana da şunları söyledi: “Greta Thunberg’in başlattığı okul grevleri iklim değişikliği bilincinin artmasına ve iklim değişikliğinin bu seçimlerin temel konularından biri olmasına katkıda bulundu. Artık sıra adil bir dönüşüm konusunda samimi ve kararlı olan adaylara oy vererek gençlerin çağrısına yanıt verecek Avrupa seçmeninde.”

Third Generation Environmentalism’in (E3G) Brüksel Ofisi direktörü Quentin Genard da gençlerin ‘boş yeşil vaatlerle’ gözlerinin boyanmasına izin vermeyeceklerini belirtti; “Avrupalı gençler politika yapıcılardan geleceklerini iklim değişikliğinden korumaları talep etmek için sokağa çıktılar. Sesleri o denli güçlüydü ki, şu anda iklim Avrupa seçimlerinin en önemli konularından birini teşkil ediyor. Ancak, bu gençler boş yeşil vaatlerle gözlerinin boyanmasına razı olmayacak ve yeni Avrupa liderlerini verdikleri sözlerden sorumlu tutacaklardır” dedi.

 

 

 

AP’ye Kuzey Kıbrıs’tan ‘Yasemin’ çıkartması

26 Mayıs’ta gerçekleştirilecek Avrupa Parlamentosu seçimlerine, Kuzey Kıbrıs Yasemin Hareketi’nden Şener Levent de aday. Levent’le seçim sürecini konuştuk.

26 Mayısta yapılacak olan Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerine Kuzey Kıbrıs’tan Yasemin Hareketi çatısında altı aday katılacak. Hareketin adaylarından, Kuzey Kıbrıs’ta yayımlanan günlük Afrika Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Şener Levent, adada Türk ve Rumların ortak siyasi cephesinin eksik olduğunu belirtti.  Levent, 2003’te kuzey  ve güney arasında sınır kapılarının açılmasından sonra pek çok festival ve etkinliklerle yakınlaşmanın olduğunu ancak ortak siyasi cephenin de oluşması gerektiğini vurguladı.

Yasemin Hareketi olarak Avrupa Parlamentosu’na seçilmeleri halinde Kapalı Maraş’ın açılması için çalışacaklarını bildiren Levent, Lefkoşa’da her iki tarafı ayıran ve her iki tarafın çok yakın mesafeyle mevzilerinin sıralandığı uzun bir sokak olan Ermu’yu açmanın, Kıbrıs sorununun %70’ini çözmek anlamına geldiğini belirtti.

“Kıbrıs Sorunu diye bir piyasa oluştu.”

Yeşil Gazete’ye özel demeç veren Levent, Kuzey Kıbrıs’ta neredeyse 2000 sivil toplum örgütü bulunmasına rağmen, sorunların çözülemeyişine vurgu yaptı.  “Kıbrıs Sorunu” diye bir piyasanın oluştuğunu anlatan Şener bu terimi ilk defa kullanan; güneydeki Kathimerini gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Andreas Paraschos’un tespitine katıldığını söyledi: “Kıbrıslı Türklerin de aday olduğu ve oy kullandığı bu seçimlere Türk tarafı resmi olarak katılmıyor. Çünkü Kıbrıs’ın altı sandalyesinden ikisinin Kıbrıslı Türklere ait olduğunu; bundan dolayı Türk tarafından ayrıca iki kişinin aday olması gerektiğini savunuyorlar. Türklerin Kıbrıs adayı olmasına da sıcak bakmıyorlar.“

“Seçimlere katılım düşük.”

Şener AP seçimlerine ilişkin sorularımızı da şöyle yanıtladı:Güneyde 550  bin, Kuzey’de 105 bin seçmen var. Bunların 85 bin kadarı Kıbrıs Cumhuriyeti kimlikleriyle oy kullanabilir. 20 bin kişinin ise ya güneyde adres beyanı var ya da yurt dışında yaşıyor ki bu hallerde oy kullanamazlar. AP’ye parlamenter olarak seçilmenin şartı 17 – 20 bin arası oy almaktır. Tüm Avrupa’da olduğu gibi Kıbrıs’ta da seçimlere katılım düşüktür. Geçtiğimiz seçimlerde yine bağımsız aday olarak katılmış ve 3 bin oy almıştım.”

Şener Levent, gündemden hiç düşmeyen iki bölgeli, iki toplumlu Kıbrıs formülü hakkındaki düşüncelerine ilişkin sorumuza ise, “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ortaklığından yanayım.  İki bölgeli ve iki toplumlu bir çözüm önerilecekse itiraz etmem ancak bunu tek Kıbrıs’a geçiş için araç olarak kabul ederim”  şeklinde yanıt verdi.

Yavuz Özkan hayatını kaybetti

Türk sinemasının usta yönetmenlerinden, senarist, yapımcı ve oyuncu Yavuz Özkan, bir süredir tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirdi.

İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi’nde bir süredir organ yetmezliği nedeniyle tedavi gören Yavuz Özkan hayatını kaybetti.

1942 yılında Yozgat’ta doğan Yavuz Özkan, 1962 – 1965 arasında Kütahya’daki bir madende işçi olarak çalıştıktan sonra 1966’da dergi yayıncılığına başladı. Öykü yazarlığı ve tiyatro ile ilgilendi. Tiyatro oyunları yazdı ve yönetti. Kocaeli Tiyatrosu’nun kurucuları arasında yer aldı. Bu topluluk dağılınca Dostlar Tiyatrosu’nda ve Töb-Der’de oynadı. Howard Fast’ ın, Sacco ile Vanzetti’in hayatını anlatan “Suçsuzlar” adlı romanını oyunlaştırdı ve sahneye koydu.

1970’te kısa filmler çekmeye başladı ve film senaryoları yazdı. 1974 yılında ‘Vardiya’ adlı belgesel filmle yönetmenliğe başladı. 1978 yılında başrollerinde Cüneyt Arkın, Tarık Akan, Hale Soygazi, Meral Orhonsay, Halil Ergun’un oynadığı ‘Maden’ filmini yönetti. 1979’da Tarık Akan, Fikret Hakan ve Sevda Aktolga’nın başrollerinde yer aldığı ‘Demiryol’ filmini yazdı ve yönetti. ‘Yengeç Sepeti’ (1994),‘Bir Kadının Anatomisi’ (1995) gibi Türk sinemasına 44 film kazandıran Yavuz Özkan; Antalya Film Festivali, Adana Film Festivali, Ankara Film Festivali ve İstanbul Film Festivali, İskenderiye Film Festivali ve SİYAD’dan toplam 27 ödül kazanarak büyük bir başarı elde etti.

1980’de Paris’e gitti ve yedi yıl süreyle oyuncu, yönetmen ve yazar olarak çalıştı. Fransız Televizyonu için ‘Sevgiliye Mektuplar’ ile ‘Son Savaşçı’ adlı TV dizilerini senaryosunu yazan ve yöneten Özkan, Philippe Nuil’in yönettiği ‘Suyun Altındaki Ağaç’ta’ oyuncu olarak kamera karşısına geçti.

1987’de Türkiye’ye dönen Yavuz Özkan düzenli olarak her yıl bir film çekti. Filmleri yurt içinde ve yurt dışında sayısız ödüller kazandı ve birçok filmi dünyanın birçok ülkesinde gösterime girdi.

1991’de iki arkadaşıyla birlikte TÜRSAK’ı (Türkiye Sinema ve Audiovisuel Vakfı) kurdu. İki yıl boyunca vakfın 2. Başkanlığını yaptı.

1995 yılında Z-1 Film Atölyesi’ni kurdu. Sinemanın ustaları, sanatçılar, akademisyenler, felsefeciler, edebiyatçılar ve iletişimcilerden oluşan 33 kişilik öğretim kadrosuyla parasız sinema eğitimi verdi. Okul hiçbir finansal yardım ve eğitim ücreti almadan 170 öğrenciye eğitim verdi. Ayrıca filmlerde çalışma ve pratik deneyim edinme şansı da sağladı. Atölye isimli bir dergi çıkardı. Atölye’nin son yılında eğitim, senaryo ve diyalog yazarlığı, sinematografi ve sinema oyunculuğu dersleri için “New York Tisch School Of Arts”, “Lodz Film, Television And Theatre School”, “Hungarian Academy Of Drama, Film And TV”, “Royal Shakespeare Company” den getirilen öğretim görevlileriyle devam etti. Daha sonra da Küçük Sahne Sadri Alışık Tiyatrosu’nda Cumartesi Söyleşileri düzenledi.

1998 yılında Film Yönetmenleri Derneği’nin Genel Başkanlığı’na seçildi. 1999-2002 yılları arasında Film Yönetmenleri Derneği Genel Başkanlığı yaptı. Her cumartesi yapılan Türk Sinema Tarihi Seminerleri’ni ve yine derneğin organizasyonuyla cuma günleri Film Analizi toplantılarını düzenledi. 40 Türk romanından uyarlamalar projesini TRT ile birlikte yaşama geçirdi.

Kendi yazdığı ve yönettiği ‘Herkesin Bildiği Sırlar’ adlı oyun 5 Mart 1998’de, ‘Karşı Penceredeki Kadın’ ise Mart 1999’da sahnelenmeye başladı.

1988 yılında kendi yazdığı ve yönettiği “Umut Yarına Kaldı” filmde Lale Mansur ve Duygu Asena ile birlikte başrolde oynadı.

En son 2010’da senaryosunu da yazdığı ‘İstanbul’da Aşk’ı yöneten Özkan sanat yaşamı boyunca 44 filmi yönetti.

Özkan, 24 Mayıs Cuma günü (yarın) düzenlenecek törenle toprağa verilecek. (Yeşil Gazete)

 

Bir Türkiye klasiği: Yönetmelik şahane ama ya uygulama?

Tarım Şurası yönetmeliği Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Yönetmeliği değerlendiren TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı Atalık, “çok güzel yazılmış ama önemli olan yazılanlar uygulanacak mı?’ diye sordu.

Tarım ve Orman Bakanlığının Tarım Şurası yönetmeliği Resmi Gazete’de  yayımlanarak yürürlüğe girdi. Buna göre Şura, bitkisel ve hayvansal üretimle su ürünleri üretiminin geliştirilmesi, gıda üretimi, güvenliği ve güvenirliliğinin temini, kırsal kalkınma, toprak, su kaynakları ve biyoçeşitliliğin korunması ile bu kaynakların sürdürülebilir kullanımı, çiftçinin örgütlenmesi ve bilinçlendirilmesi, tarımsal ve hayvansal üretimin planlanması, tarımsal desteklemelerin etkin şekilde yönetilmesi, tarımsal piyasaların düzenlenmesi, orman ve mera yönetimi, tabiatın korunması konularında çalışmalar yapmaya ve stratejiler oluşturmaya yardımcı olacak kararları alacak.

İstişari organ niteliğindeki Şura, Bakanlığın faaliyetleriyle ilgili diğer bakanlıkların, kurum ve kuruluşlarının üst düzey temsilcileri, üniversiteler, meslek odaları, sivil toplum kuruluşları, özel sektör temsilcilerinden oluşacak. Şura Yürütme Kurulu, Bakanın görevlendireceği Bakan Yardımcısı başkanlığında, Tarım ve Orman Bakanlığı Strateji Geliştirme Başkanı, Türkiye Ziraat Odaları Birliği Genel Sekreteri, bir öğretim üyesi ve Bakanın uygun göreceği en fazla üç bakanlık personelinden oluşacak.

Yönetmelikte ayrıca çalışma grupları ve komisyonlar oluşturulacağı, alınan kararların 6 ay içinde bakanlık tarafından ilgili kişi ve kurumlara gönderileceği belirtiliyor.

‘Hiç kimse itiraz edemez, ama…’

TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı Ahmet Atalık, yönetmelikte belirtilen hedeflere, hiç bir kesimden hiç kimsenin itiraz edemeyeceğini, maddelerin “çok güzel” yazıldığını söyledi. Yönetmelikteki en önemli noktanın, Şura’nın bir istişare organı olacağı saptaması olduğunu kaydeden Atalık, “Aslında bir danışma organı olması iyi bir şey. Devlet, tarım politikasını oluştururken toplumun tüm kesimlerine ve ilgili örgütlenmelere danışacakmış gibi görünüyor” dedikten sonra endişelerini sıraladı:

“5 Ekim 2004’te de bir yönetmelik yayımlandı. Ondan önce de 1992’de. Bu son yönetmelikle diğerlerinin varlığı ortadan kaldırılmış oldu. Belki öncesi de vardır. Mesele şu ki, 2004’ten bu yana 3.4 milyon hektar alanı çiftçi terketmiş. Bu, Belçika’nın yüzölçümünden daha büyük bir alan. Hollanda’nın toplam yüzölçümü 4 milyon hektar. Bizim çiftçimiz 3.4 milyon hektar tarım arazisini ekmekten vazgeçmiş. Bu, kazanamıyor ve alanı hızla terk ediyor anlamına gelir.”

2004’te oluşturulan Tarım Şurası ve ona dayanarak oluşturulan organların konuyla ilgili sivil toplum temsilcileri ve uzmanların önerilerini dikkate almadığını kaydeden Atalık, “Bu da ya seçilen sivil toplum örgütlerinin kendi çıkarlarını düşündüğü ya da halkı düşünerek sunulan öneriler hükümet tarafından dikkate alınmadığını gösteriyor” diye konuştu.

Tarıma verilen destek binde 38’e düştü

Atalık, Türkiye’nin tarım ithalatçısı bir ülke haline geldiğini hatırlatarak şu tespitleri yaptı: “Bu ülkede 2006 yılında bir Tarım Kanunu çıkarıldı. Kanunda, tarıma verilecek destekler milli gelirin yüzde 1’inden az olamaz diye hüküm var. Ancak bugüne dek verilen destekler yüzde 1’in yanına bile yaklaşamadı, binde 4 ile binde 6 arasında kaldı. Son yıllarda da binde 38’e kadar düştü. Sadece kanun ve yönetmelik çıkarıp bunun gereğini yerine getirilmemesi, kanunların uygulanmaması halinde tablonun değişmesi mümkün değil.”

Türkiye’nin tarım ürünleri ithalatçısı bir ülke haline geldiğini  sadece yönetmelik çıkarıp bunun gereğinin yerine getirilmemesi halinde tablonun değişmeyeceğini, Tarım ve Ormancılık Bakanı’nın Türkiye ithalatçı bir ülke konumuna geldi. Bu yönetmelikte aralarda yürütme kurulu , genel sekreterlik ; çalışma grupları falan çalışacak ve bakana bir takım önerilerde bulunacak. Bunları dikkate alıp almayacak olan bakanın kendisi. Ahmet Atalık yönetmelikte ilan edilen hedeflere itirazı olmayan ancak uygulamada müsteşar yardımcısını bakan yardımcısı yapmak dışında, ‘ortak akıl yürütme, uzmanlara danışma’ konularında yapılacakları dikkatle izleyeceklerini belirtti.

‘Çiftçisi mutsuzsa ülke de mutsuz olur’ 

Ziraat Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı Atalık’ın Türkiye’nin tarım politikası ve çiftçilerin temel meseleleri ve bunlara ilişkin çözüm önerileri şöyle:

Kooperatif mühim: Çiftçimizin en büyük sorunu ürününü pazarlama noktasında emeğinin karşılığını alamamasıdır. Bu sorunu aşabilmek için de kooperatif çatı altında toplanması, kooperatiflerin etkin ve verimli çalıştırılması önemli. Çiftçi girdilerini topluca kooperatif vasıtasıyla temin etmeli, ürününü kooperatifi vasıtasıyla işleyerek doğrudan tüketiciye ulaştırabilmeli, aracıları mümkün olduğunca minimuma indirmelidir. Bu noktada tüketicilerin de kooperatif çatı altında örgütlenmeleri teşvik edilmelidir. Her iki kooperatif taleplerini karşılıklı görüşerek üretim planlaması yapılmalı, çiftçi hazır pazara üretirken tüketici de ürünü kaçtan alacağını bilerek her iki tarafın da memnuniyeti sağlanmalıdır.

Tarımsal destek: Tarımsal destekler kooperatifler üzerinden çiftçi ile buluşturulmalı; üretime yönelik kurgulanmalıdır. 2006’da çıkarılan Tarım Kanunu ile tarıma verilecek desteklerin milli gelirin yüzde 1’inden daha az olamayacağı hükme bağlanmıştır. Ancak bu hükmün uygulanmaya başladığı 2007 yılından bu yana destekler yüzde 0,4-0,6 aralığında kalarak kanun hükmü hiçbir zaman uygulanmamıştır. Kanuna göre 2019 yılı için bütçede tarıma ayrılması gereken bütçe 44 milyar TL olması gerekirken ayrılan kaynak 16 milyar TL’dir. Destekleme konusunda öncelikle kanun hükümleri uygulanmalıdır. AB bütçesinin yüzde 45’ini tarımsal desteklere ayırırken bizde bu oran yüzde 1,8’dir.

Tarımsal KİT’ler: AB’de tarımın 27 ana üretim dalı için müdahale kurumları mevcuttur. Bunun bizdeki karşılığı olan tarımsal KİT’ler 1990’ların başından itibaren özelleştirilmeye, işlevsizleştirilmeye başlamış ve bu noktadan itibaren tarımımız gerilemeye başlamıştır. Üretime olumsuz yansıyan politikalardan vazgeçilmeli, ihtiyaç duyulan her alanda KİT’ler yeniden tesis edilmelidir.

Üretim maliyetleri: Çiftçimizin üretim maliyetleri yüksektir. Tarımın önemli girdileri mazotta tamamıyla, gübre ve tarım ilacında yüzde 90 oranında, sera tohumlarında da yüzde 40 civarında yurt dışına bağımlıyız. TL’nin döviz kuru karşısında değer kaybetmesi üretim maliyetlerini hızla arttırırken, çiftçinin satış fiyatı sürekli baskılanmakta, çiftçi emeğinin karşılığını alamamaktadır. Son 16 yılda çiftçinin ekmekten vazgeçtiği tarım arazisi miktarı 3,4 milyon hektara ulaşmıştır. Tarımsal girdilerin imkanlar ölçüsünde ülke içinde üretilmesine önem verilmeli ve maliyetleri aşağı çekmek amacıyla girdiler yeterince desteklenmelidir.

Kendine yeterli tarım: Tarımını destekleyen ülkelerden daha ucuza yapılan ithalat karşısında üretim maliyeti yüksek olan ve ürününü maliyetine bile satmakta zorlanan çiftçi üretimden daha hızlı kopmaktadır. Coğrafyamızda yetiştirme olanağımız olan ürünlerde kendimize yeterlilik düzeyde üretim hedeflenmelidir. 2018 yılında bitkisel üretime ve hayvancılığa 14,5 milyar TL verilirken sadece buğday, mısır, ayçiçeği, soya, pamuk, canlı hayvan ve kırmızı et ithalatına ödenen dövizin TL karşılığı 29 milyar TL’dir. Ne yazık ki döviz kaynaklarımız üretime yönlendirilmek yerine ithalat yaptığımız ülkelerin halklarının refahına sunulmaktadır.

Altyapı eksikliği giderilmeli: Arazi toplulaştırma ve sulama gibi ekonomi, verim ve kaliteye doğrudan etki eden tarımsal altyapı eksikleri hızla giderilmelidir.

Köyler mahalle olunca:  2012 yılında çıkarılan Büyükşehir Yasası ile ülkemizdeki köy sayısı bir anda yarı yarıya azalmış, kırsal alanımız da aynı şekilde küçülmüştür. Oysa AB’nin yüzde 80’i kırsal alanlardan oluşmaktadır. Bu; tarım arazilerinin amaç dışı kullanımını ve çiftçilerin tarımsal üretimi hızla terk etmelerine yol açan bir olumsuzluktur. Köyde yaşarken birden mahallede oturmaya başlayan ve kentliler gibi vergi ödemeye başlayan çiftçinin üretimini sürdürmesi mümkün değildir. Unutulmamalıdır ki, emeğinin karşılığını alamayan, mutsuz ve umutsuz bir hayat süren çiftçinin kaliteli ve sağlıklı ürün yetiştirmesi mümkün değildir.

YSK 16 gün sonra iptal gerekçesini açıklayabildi

YSK İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerini iptal etmesine ilişkin gerekçeli kararı 16 gün sonra açıkladı.

Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) İstanbul’da seçimin yenilenmesi ve iptaline ilişkin 250 sayfalık gerekçeli kararı, seçimlerin iptal edilmesinin üzerinden 16 gün geçtikten sonra açıklandı.

Gerekçede 754 sandık başkanının ve 3 bin 500 sandık kurulu üyesinin kamu görevlisi olmadığı, 6 sandık başkanı ve 3 sandık görevlisinin KHK’lı olduğu; seçimlerin bu nedenle iptal edildiği  belirtiliyor: “Etkili sayıdaki sandıkta, sandık kurulu başkanlarının kanun hükümlerine aykırı olarak görevlendirilmesi ve kanuna aykırı şekilde oluşan sandık kurullarının yaptığı seçim iş ve işlemlerine itibar edilmesinin mümkün bulunmaması hususu ile…”

Gerekçeli kararda AKP’nin iddiasına dayanak teşkil eden hükümlü ve tutuklu, zihinsel engelli ve kısıtlı seçmenlere dair sayıların doğru olmadığına ve seçim sonuçlarına tesir etmediğine karar verildiği de belirtiliyor.

“…seçimin iptalini gerektirir tespit olmadığından… “

YSK Başkanı Sadi Güven, üyeler; Cengiz Topaktaş, Kürşat Hamurcu ve Yunus Akın ise gerekçeli karara 38 sayfa muhalefet şerhi düştü. Başta Güven olmak üzere üç hakim de muhalefet şerhlerinde daha önceki içtihat ve uygulamaları temel alarak seçimleri iptal etmeye gerek olmadığını kaydetti.

Sandık başkanına itiraz edilen 754 sandığın 750’sinde AKP’li görevlilerin bulunduğuna dikkat çeken Sadi Güven şerh yazısında şu ifadeleri kullandı: “Sandık kurullarının usulsüz oluşması tam kanunsuzluk halini oluşturmaz. Sandık kurullarının kuruluşuna ilişkin işlemlerin kesinleşmesinden sonra bu kuruluşa karşı yapılacak itirazlar seçimden sonra o seçimlerin iptali için tek başına bir itiraz sebebi olarak ileri sürülemez. 298 sayılı Kanunun 21 ve 23. maddeleri gereği 5 kişisi siyasi parti temsilcisi olup 7 kişiden oluşan sandık kurulunda siyasi partili üyelerle birlikte görev yapan usulsüz atanmış sandık kurulu başkanının 31 Mart 2019 günü yapılan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimine ilişkin maddi hatalar giderilip geçersiz oyların tamamının yeniden sayılması karşısında tek başına seçimin neticesine tesir ettiğine ilişkin sayın çoğunluğun seçimin iptali ile yenilenmesine ilişkin kararına katılınamamıştır.”

Canan Kaftancıoğlu’ndan açıklama

Kurulun uzun tartışmalara neden olacak gerekçeli kararına dair CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu ilk açıklamasını yaptı. Kaftancıoğlu, “Türkiye hukuk ayıbı yaşıyor. Bugüne kadar yapılmış olan bütün seçimlerden farklı hiçbir şey olmamıştır. Tek farkı bu seçimlerde AKP kaybetmiştir. Bu nedenle bu karar çıkarılmıştır. Bir avuç kişi bu kararı aldırtmıştır. Vatandaşlarım adına çok üzülüyorum ama kimse merak etmesin biz bu seçimleri yeniden kazanacağız” dedi.

Yıldırım’ın ekibi Ekrem İmamoğlu’nun ismini ‘satın aldı’

İmamoğlu’nun sloganını kullandığı için eleştirilen AKP adayı Binali Yıldırım’ın, rakibinin adını da kullandığı ortaya çıktı.

Seçim kampanyasında, Büyükşehir Belediye Başkanı seçilen Ekrem İmamoğlu’nun ‘her şey çok güzel olacak’ sloganını kendisine uyarladığı için eleştirilen Binali Yıldırım’ın, Google reklamlarında da  ‘Ekrem İmamoğlu’ adını kullandığı ortaya çıktı.

Cumhuriyet’te yer alan habere göre AKP’nin seçim kampanya ekibi, Google Ads reklamlarında “Ekrem İmamoğlu” ismini satın alarak reklama çıktı. Google üzerindeki aramalarda kullanılan kelimeler satın alınarak yapılan bir reklam türü olan Google Ads, ticari firmalar tarafından da kullanılıyor. Seçime sayılı günler kala Binali Yıldırım’ın kampanyasını yürüten ekip tarafından hazırlanan Ads reklamında “Ekrem İmamoğlu” kelimesini Google’da arayan vatandaşların karşısına Binali Yıldırım adına açılan resmi web sitesi ilk sırada reklam başlığı ile çıkıyor.

Binali Yıldırım’ın adresine yönlendiriyorlar

“İstanbul seçimleri neden yenileniyor” başlıklı reklam, binaliyildirim.com.tr adresine gidiyor. Reklamda çıkan yönlendirme linkinde ise AKP’nin seçime neden itiraz ettiği, YSK kararları gibi bilgilendirme yazıları bulunuyor.

Buzullar öngörülenden hızlı eriyor, toplumsal çöküş kapıda

Buzulların iklim değişikliği yüzünden beklenenden daha hızlı erime eridiğine ilişkin iki yeni araştırma yayımlandı. Buna göre, küresel ısınma durdurulamazsa 80 yıl içinde deniz seviyelerinden yükselme 2.5 metreyi bulabilir ve milyonlarca insanı yerinden edebilir.

İklim değişikliği nedeniyle buzulların beklendiğinden daha hızlı eriyeceğine dair iki yeni araştırma büyük ses getirdi. Küresel ısınmanın durdurulmaması halinde 2100’e kadar deniz seviyelerindeki yükselme 2,5 metreyi bulabilir.

Proceedings of the National Academy of Sciences (PNAS) adlı akademik dergide Pazartesi günü yayımlanan makaleye göre Grönland ve Antartika’da bulunan kara buzullarının erimesi sonucunda deniz seviyelerindeki yükselme 2100’e kadar IPCC’nin (Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli) 2013 raporundaki tahminin çok üzerine çıkabilir ve 2,37 metreyi bulabilir. Araştırmayı yapan Bristol Üniversitesi’nden Jonathan Bamber, New Scientist’e verdiği mülakatta önümüzdeki 80 yıl içinde deniz seviyeleri bu düzeyde yükselirse, bunun toplumsal bir çöküş anlamına geleceğini söyledi.

Söz konusu makale 22 uzmanın görüşlerini içeren yapılandırılmış bir uzman yargısı derlemesi. Uzmanların değerlendirmesine göre yüzyıl sonuna kadar küresel ısınmanın 5 dereceyi bulması 1,79 milyon kilometrekare kıyı alanın deniz tarafından yutulması ve bu alanlarda yaşayan 187 milyon insanın göç etmesi anlamına gelecek.

2013’te yayımlanan IPCC’nin 5. Değerlendirme Raporu’nda en kötü senaryoya göre yüzyıl sonundaki deniz seviyesi yükselmesinin 1 metrenin altında kalacağı tahmini yapılıyordu.

Antartika buzulları bazı yerlerde 100 metre inceldi

Geçen Perşembe günü Geophysical Research Letters adlı bilimsel dergide yayımlanan bir diğer araştırma ise Antartika’daki erimenin önceden düşünülenin çok üzerinde olduğunu ortaya koydu. Araştırmaya göre Antartika’daki kara buzulları 1990’daki düzeyin 5 katı hızda eriyor.

Leeds Üniversitesi’nden araştırmacılar tarafından yazılan makale, Antartika’daki bazı bölgelerde buzul kalınlığının 100 metre inceldiğini ortaya koyuyor. Araştırma grubunun başındaki Andy Shepherd, 25 yıldır izledikleri buzullardaki erimenin jeolojik zaman ölçüsünü çok aşıp bir insan hayatına sığacak noktaya geldiğini belirtiyor.

Araştırmaya göre erimenin büyük kısmı buzul sahanlıklarının son derece dengesiz olduğu Batı Antartika’da oluyor. Bu bölgedeki erime deniz seviyelerinin yaklaşık 5 metre yükselmesine neden olabilir.

Öte yandan dünyanın önde gelen iklim bilimcilerinden James Hansen ve arkadaşları deniz seviyelerindeki yükselmenin IPCC tahminlerinden çok daha hızlı olacağını 2016’da yayımladıkları bir araştırmada ortaya koymuşlardı. Hansen ve arkadaşları mevcut ısınma devam ederse deniz seviyelerinin “birkaç metre” yükselmesinin kaçınılmaz olduğunu açıklamışlardı.

Küresel sıcaklıklardaki artıştan en çok etkilenenler arasında Pasifik’teki ada devleri bulunuyor.

İstanbul, New York, Londra gibi kentler risk altında 

Kutup buzullarının hızlı erimesinin neden olacağı toplumsal sorunlar tahmin edilemeyecek kadar fazla olabilir. Küresel sıcaklıklardaki hızlı artış hemen durdurulmazsa sular altında kalacak yerler arasında New York, Şangay, Londra ve İstanbul gibi büyük metropollerle Bangladeş ve Pasifik’teki ada devletleri  gibi deniz seviyesindeki ülkeler ve Nil ve Mississipi deltası gibi büyük tarım alanları da bulunuyor.

Deniz seviyelerindeki bu kadar büyük bir yükselmenin yüz milyonlarca insanın yaşadıkları yeri terk etmesine ve yer değiştirmesine neden olacağı düşünülüyor. Büyük göçlerle ve diğer toplumsal krizlerle yüzleşmemek için küresel sıcaklıklardaki yükselmenin hızla durdurulması, bunun için de fosil yakıt (kömür, petrol ve doğal gaz) kullanımının önümüzdeki 30 yıl içinde tamamen bırakılması gerekiyor.

Yararlanılan kaynaklar: Science Daily, The Guardian, Common Dreams

Greenpeace eylemcileri BP’nin Londra’daki merkezini kuşattı

Yeni fosil yakıt sondajlarının sonlandırılması çağrısında bulunan eylemciler, petrol devi BP’nin iklim değişikliği konusunda daha fazla adım atmasını istiyor.

İklim aktivistleri, İngiliz petrol şirketi BP’nin Londra’daki merkezine girişleri engelleyerek yeni petrol ve doğal gaz aramalarına son verilmesini istedi. Greenpeace eylemcileri, BP’nin iklim değişikliği konusunda daha fazla adım atılmasını istiyor.

Aktivistler petrol devinin St. James Square’de bulunan binasının girişlerine 03.00’te, 5 büyük konteyner yerleştirdi. Her bir konteyner içinde 2 aktivistin bulunduğunu bildiren Greenpeace, konteynerlerde en az bir hafta yetecek erzak olduğunu bildirdi.  Greenpeace eylemcisi Paul Morozzo, “Her şeyin eskisi gibi devam etmesi bir seçenek değil. BP, milyonlarca insanın yaşamını ve yaşadığımız dünyayı tehdit eden iklim değişikliğini körüklüyor. Bilimsel olarak her şey ortada; yaşanabilir bir dünya istiyorsak yeni petrol ve doğal gaz arayışını sonlandırmalıyız. BP temizlenmeli ya da yok olmalı” diye konuştu.

Ortaklar Paris Anlaşması’nı işaret ediyor

BP’nin 10 milyar sterlinlik (75 milyar TL’lik) hissesini elinde bulunduran bir grup yatırımcı, geçen hafta şirketi iklim değişikliğinden kaynaklanan riskler konusunda daha şeffaf olmaya zorlayan bir öneri açıklamıştı. Öneri kapsamında BP, küresel sıcaklığı en fazla 1,5 derecede tutmayı hedefleyen Paris İklim Anlaşması’nın kriterleri doğrultusunda, üstleneceği yükümlülüğe dair ayrıntılı bir strateji sunmak zorunda kalacak.

 

‘İnsan gübreleme’ Washington’da yasalaştı

ABD’nin Washington eyaleti ‘insan gübreleme’ denilen, cansız insan bedeninin hızla toprağa dönüştürüldüğü bir yöntemle cesetlerin imhasına izin veren ilk eyalet oldu.

Eyalet meclis üyelerinin geçen ay kabul ettiği tasarı eyaletin Demokrat Valisi Jay Inslee tarafından imzalanarak yasalaştı. Bu yöntem cesetleri yakma yöntimine kıyasla daha çevreci bir alternatif olarak görülüyor. Yöntemin destekçilerine göre, ‘insan gübreleme’ mezar yeri sıkıntısı yaşanan bölgeler için de pratik bir seçenek olabilir.

BBC’nin haberine göre, gübreleme işlemi sonunda elde edilen toprak, hayatını kaybeden kişinin sevdiklerine teslim ediliyor ve bu toprakta bitki yetiştirilebiliyor. Yöntemin yasalaşması için lobi çalışması yapan ve ‘insan gübreleme’ hizmeti vermek üzere bir şirket kurmuş olan Katrina Spade, bu yöntemin daha sürdürülebilir olduğunu belirterek “İnsan bedeninin ‘yeniden kullanımı’ mumyalamaya, gömme ya da yakmaya göre daha doğal, güvenli ve sürdürülebilir bir seçenek. Ayrıca karbon emisyonu ve arazi kullanımında büyük tasarruf sağlayabilir” dedi.

Nasıl yapılıyor?

Spade’in şirketinin uyguladığı yöntemde cesetler, içi alfalfa (kaba yonca), odun yongası ve saz dolu çelik bir konteynere koyuluyor. Konteynerin kapağı kapatılarak 30 gün bekleniyor ve ceset bu süre içinde doğal yollarla çözünerek sonunda “iki el arabasını” dolduracak miktarda toprağa dönüşüyor.

Geçtiğimiz mart ayında ölen ABD’li aktör Luke Perry’nin de biyolojik olarak çözünebilen bir “mantardan kefenle” gömüldüğü açıklanmıştı. Kefenin tasarımcısı Jae Rhim Lee, bu yöntemin cesedin toprakta çözünmesi ya da yakılması sırasında saldığı zehirli maddelerin oranını azalttığını söyledi. .

İnsan gübreleme yöntemi İsveç’te de yasal. Britanya’da ise cesedin tabutsuz ya da doğada çözünebilen tabutlarla gömülmesi gibi “doğal imha” yöntemlerine izin veriliyor.